milliyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milliyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2016 Salı

  İsmin önüne  TC  yazma saçmalığı

Yazmayayım diyordum ama... Bir sürü kişi de bana çok kızacaktır, (ki insanları kırmak ruh halime zarar veren bir durum olduğundan taşıyabildiğimce içime atarım)   ama artık tutamadım bunu.
Yanlış gördüğüme de elimden geldiğince  "yanlış"  derim.

Uzun zamandır hangi saikle yapıldığını anlayamadığım,  uzaktan sessiz gözlemlerimde bunu yapanların ne gibi bir ortaklıkla olduklarını kavrayamadığım bir davranış biçimi var:
İsminin önüne TC yazma paradoksu/sorunsalı/trendi.  (?)
Sosyal medyada, özellikle de Facebook'ta rastlanan bir davranış biçimi.  Bir süre moda olarak kalır,  zamanla açığını anlarlar ve normale döner diye düşünmüştüm ama...  Türkiye'de hiçbir saçmalıktan öyle kolay kolay vazgeçilmiyor.  Bıktırma faslı,  ruh kurutmadaki mahirliğimizi kanıtlamadan sonlanmıyor.  (Maalesef bunu her defasında ıskalıyorum,  bu da benim kaz kafalılığımdır.)
(www.canilecanan.com)

Duygusal olarak  iç dünyamda bölücü geliyor bana bu yaklaşım. Yani bu topraklarda yaşayıp da,  Facebook'ta isminin önüne  TC koymayanlar başka ülkenin vatandaşı mı oluyor,  ayrı yasalara mı tabi tutuluyor?  Sosyal medyada bir çeşit kast sistemi gibi bişey mi bu?  Onlar bu topraklara daha ait,  diğerleri ikinci sınıf vatandaş veya  makarnacı-bulgurcu mu?  Nedir?
Anlayamadığım bir dışlama (ve marjinalleşme) çabası gibi geliyor bana.

Merak edip yabancı ülkelerdeki bazı uç milliyetçi,  ırkçı insanların profillerini incelediğimde  (göçmenlerin ve Müslümanların sınırdışı edilmesi için kampanya düzenleyenlerde dahi),  ülkesinin plakası yahut kısaltmasını göremedim hiçbirinin isminin önünde.  Belki benim incelediğim örneklerde yoktu,  aksini bilen varsa buyursun söylesin. Milliyetçiliği icat eden Batı'dan daha ileri gitmişiz, ırkçılıkta seviyesine erişemeyeceğimiz toplumlarda görülmeyen yeni icatlar çıkartıyoruz.
Ne için,  ne amaçla?

Gözlemlerime göre:  Bu tavrı sergileyen kişilerden bazısı profil fotosuna Türk bayrağını koyduğu gibi  bazısı koymayabiliyor. Aralarında genellikle laikliğe önem veren Atatürkçü kişiler var görebildiğim kadarıyla.  Ancak karşılıklı bir sohbete geçtiğinizde  (mesela Kıbrıs,  mesela Güneydoğu'daki terör gibi konularda)  özetle  "ver kurtul!"  zihniyetindeki arkadaşlarımdan da isminin önüne TC yazan var ki  bu da ayrı bir  "neyin kafasındasın sen bilader?!"  şaşkınlığıdır bende.
(Suyundan da,  şuyundan da...)
(www.canilecanan.com)


Bendeniz bu şaşkınlıkla Facebook duvarımdan konu hakkında eteğimdeki taşları sallapati ortaya dökünce,  tepkiler de geldi tabii.
Dikkate değer yorumları burada da paylaşmak isterim,  hem belki bu tutumdaki insanları anlamamamıza da yardımcı olur bu derleme.  Mesela kimi zaman blogumda kendisinden alıntılar yaptığım  Mehmet Tanju Akad  şöyle yazmış:

"TC ibaresini koyan dostlarımız bunu milliyetçi veya ırkçı oldukları için değil  cumhuriyetin tasfiyesinden endişe duyarak, buna karşı bir tutum göstermek için koydular. Tabii herkesin kendi gerekçesi olabilir ama ezici çoğunluğu bu şekildedir. Bunun hak olup olmamasına gelince, bir aralar Türk bayrağını bile kullandırtmayanlara karşı bu tepki son derece haklı ve yerindedir."

Keşke Cumhuriyet'e  (veya bir takım değerlere)  dair hassasiyetler hep imaj ve makyajla topluma iletilmeseydi tabii.  Üstelik kaç kişi cumhuriyet farkındalığı ile yapıyor bunu?  Türk-Kürt bölünmesine karşı çıkarmış gibi yaparken hizmet eder gibi gelir bana.   (#kibir)
Bir de hatırlar mısınız bilmem;  yıllarca etnikçi siyaset tarzını benimsemiş kişiler konuşmalarında,  tartışma programlarında kendilerine mikrofon uzatıldığında  "TC devleti"  der dururlardı da  "Türkiye"  dememek için kırk dereden su getirirlerdi.
Hey gidi günler!  Şimdi Cumhuriyetçiler de TC'ci oldu  :)

Ben anlamaz:  Bir insan neden kendi özel isminin önüne böyle ön-takılar ekler?  Her yerde adını yazarken durmadan  "Prof.", "Dr." gibi ön ekleri kullananlara bile gıcık kapan biriyim ben.  Çıkıntıları ile saygınlık kazanmaya çalışan birisine saygım baştan düşüyor iken  bunun bir de  (bizde neredeyse herkesin kendini çok ünlü ve mühim bir insan zannettiği)  Facebook gibi bir ortamda yapılmasına tepkim zaten baştan belli.
Özellikle hemcinslerimin bunu yapması beni daha da şaşırtıyor.
TC Yasemin bilmem ne...  "Kamu malı mısın yani?"
(Yıllarca gittiği Anadolu Lisesi yolunda   -bizim zamanımızda 7 yıl sürerdi bu yabancı dil eğitimi verilen okullar-   "TC Devlet Malzeme Ofisi"  binası olan birinin yazısını okudunuz.)

(www.canilecanan.com)


EKLER:

* Biraz da bayrak tapıcılığına değinmek istiyorum.  Bayrak taşımak veya üzerine bayrak amblemi olan kıyafetler giymek ile,  isminin önüne  "-ön takı" almak aynı gelmiyor bana.  Bu yazım sadece isminin önüne TC ekleyenler üzerine iken bayrak hassasiyetini de işin içine ekleyerek yorumlayanlar oldu.  Öyleyse bu konudaki görüşüme de kısaca değineyim:

Özellikle  ABD'de  "9/11"  olarak da anılan  11 Eylül  (2001)  İkiz Kuleler saldırılarından sonra  ve  gelişen ekonomik sorunlarla  bayrak tapıcılığı güçlendi.  Hoşuma giden birşey değildir.

Bununla birlikte Amerika'yı ve Amerikalıları benden çok daha iyi gözlemleyen bir arkadaşımın yorumu ile,  onlarda bu bayrak severlik artışa geçmiş olsa da,
         "Bayrağı bayrak yapan üzerindeki al kandır
         Toprak,  eğer uğrunda ölen varsa vatandır"
gibi ifadeler karşısında mavi ekran verirler.
(Bu arada dünyanın en büyük ordusuna sahip ve  en militarist-ordusever toplumundan bahsettiğimizi de not düşelim.)


** Biraz da sözlüklerden alıntılar yapayım. Sırasıyla önce Uludağ Sözlük'ten ve ardından Ekşi Sözlük'ten konu hakkında:


zannediyorum çanakkalede patlamış mevzuudur.  kamu kuruluşlarının tabelalarından tc ibaresinin kaldırılmış olmasından mütevellit başlamış olsa gerek. belli başlı 1-2 feysbık sayfasının aklından çıkma bi fikir. kuyuya atılan bi taş,  çıkarmaya çalışan tonla sığır falan.
(maxime richard lll,  Uludağ Sözlük)

arabasının arkasına  k.atatürk  yazan insanların sosyal paylaşım sitelerinde vücud bulmuş halleri.    (mantardan zehirlenen mario)

pkk lı orospu çocuklarının zoruna giden hareket.   (banabakinlan)
(Tipik buralı yorumu :)   Türklük bunlara kaldı) (www.canilecanan.com)


sözcü gazetesi okuyup,  ulusal kanal izleyen tipler.   (aziz vefa, Ekşi Sözlük)

bu şekilde hükümeti dize getireceğini sanan tiplerdir. oturduğu yerden vatan kurtaran, siyaset yapan tiplerin son versiyonu.    (onemiyok)

türkiye cumhuriyeti devleti'nde elin bölücü ve ayrılıkçısı her türlü sanal ve gerçek hareketin sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik vb. versiyonlarını yaparken bir sikim olmuyor,  bunlar hep demokratik, hep müthiş eylemler oluyor da iki vatansever türk evladı çıkıp "t.c."yi bir eylem, bir tepki aracı olarak kullanınca mı komik, şaka, bereli bordolu klavyeli oluyor?   (citosumdan taso cikmadi)

kendini tüzel kişi sanan tiptir.  kimse demiyor mu onlara olm sen gerçeksin diye.     (kaptankosku)

ülke elden gidiyor söylemiyle konulan o tc'yi kaldırdıklarında acaba onlar da mı elden gidecek  diye düşündüğüm garip bir facebook hareketi. (geldedimdegelmedin)
(bkz: vatan kurtuluyor dediler geldik)    (lady montana)


hakikaten anlayamadığımdır.  geçenlerde odtü olaylarını protesto eden bir grup üniversitelinin gangnam style eşliğinde havaya bilmem kaç bin dilek balonu bırakması kadar acaip.  türküm diye  isminin başına tc koymak ne demek? kendini tanıtırken merhaba ben türk ahmet mehmet mi diyorsun? kaldı ki sen kendi isminin başına türk olduğunu vurgulamak için bunu yazıyorsan, diğer halklardan insanlar da bunu yaparsa vay efendim ırkçılık yapıyorlar demeyeceksin,  önce bir kendine bakacaksın.    (histidine)

bu tiplerle dalga geçen götoşlar şimdi profillerine r4bia selamı koyarak mısır'ı kurtarmaya çalışıyor.  hadi bunlar tabelalardaki tc leri geri getirtti,  peki siz?   (fenasi kertmen -  18.09.2013, Ek$i)

hala kaldırmamış olmaları takdire şayandır. ben gerçekten istikrarlarına saygı duyuyorum.  denge bileziği takanlar bile çıkardı,  bu adamlar adından tc'yi çıkarmadı.   (siradisi00)


EDIT:    Facebook'ta  Ahmet Yıldız  şöyle  yazmış:
"Bütün Fetocular (sosyal medya hesaplarına) TC koydu Atatürk resmi koydu."
Saf insanları kandırma ve manipule etme yöntemlerini iyi biliyorlar gerçekten.

1 Ekim 2013 Salı

  ANT'IMIZ

ANDIMIZ  kaldırılmış.  Yani artık çocuklarımız okul girişlerinde  «Türküm-Doğruyum-Çalışkanım»   üçlemesiyle eğitim günlerine başlamayacaklar.
Bu demektir ki  «İlkem;  küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak / Yurdumu, milletimi  özümden çok sevmektir»  de diyemeyecekler.
EYVAH EYVAH!
Yine koptu bir kıyamet!  Türklük, milli değerler, Atatürk elden gitti yine! Sayısız  AKP ve RTE  (sövme)  güzellemesi dolaştı yine sosyal medyalamalarda.



Andımız, çocukları küçük yaşlarından itibaren yalan söylemek üzerine programlıyor ve yemin kavramını sıradanlaştırıyordu bence. Her ders günü en az 1 kere ve ömür boyu toplamda belki 1000'e yakın kez ettiğimiz bu yeminlerin sonrasında (ve Andımız'da söylenenler: küçüklerini sevip büyüklerini sayan, vatanını-milletini kendinden çok seven insanlarla)  şu anda çok farklı bir ülkede yaşamamız gerekirdi. Demek ki zaten reel hayatta karşılığı olmayan, putperestlerinki gibi boş tekrar duası kabilinden ezbere bir yeminmiş ki bir işe yaramamış.  Emrederek birşeyleri (vatanını, milletini, özünü, küçüğünü-büyüğünü...) sevdireceğini zanneden ve bu saçmalığı destekleyen, insan yapısından zerre haberdar olmayan ve dahi umursamayan okumuş cahiller sürüsü ile kuşatılmış olduğumuzu bir kez daha deneyimlemiş olmamız da cabası.  Keşke müzakere sürecinden önce kaldırılsaydı. Ama bu da mümkün değildi;  çünkü Türkiye'de kendine  "laik ve ilerici"  diyen kesim  ne laik  ne ilerici  ne de çağdaş.


        Demokrasiye geçişte itici güç muhalefet iken,  bizde çeşitli sebeplerle iktidar soyundu bu işe.  Etyen Mahçupyan'ın  Kutuplaşma ve Zavallılık yazısını durup okumanınızı tavsiye ederim.  Ne yazılırsa yazılsın,  kendine "çapulcu" veya laik diyen kesimle köprü kurabilmek,  iletişime geçebilmek son derece zor.  Karşılıklı konuşamadığın ve tartışamadığın insanlarla ne kadar demokrasi olursa o kadarız işte.


Aşağıdaki metin,  Muhammed Eminoğlu'nun  Facebook duvarından alıntıdır:


Andımızın kaldırılmasından ziyade andımız konseptli kavrama yaklaşımda ciddi bir problem var.

Andımız problemli idi,  sebebi de "Ne mutlu Türküm diyene" dedirtilmesinden öte bir durumdu. Ne kadar üzücü ki andımız Kürtlere göz kırpmak için kaldırıldı. Halbuki andımız insanlık gereği kaldırılmalıydı. Sorunun kökeni hergün çocuklara ant içtirmek gibi ruhi bozukluk içeren eylemdi. Yani bırakın ne mutlu Türküm diyene lafını, ne mutlu insanım diyene gibi hümanist bir söz içerseydi dahi "andımız" konsepti sorunlu bir konsept olacaktı...

Andımızın kaldırılmasına sevindim, ancak AKP'nin sorunun kökenini görebildiğine inanmadığım gibi insanların da bu konuda farkındalıklarının olduğunu zannetmiyorum. Yani andımızın kaldırılmasına sevinilmesinin sebebi "Türküm" ifadesinin geçmesinin ötesinde değil. Kusura kalmayın ama bu bana çok yavan geliyor. Yavan çünkü bu sorunun ufak bir parçası. Eğitim sistemindeki militarist yaklaşımın korkunçluğunu farkedip hissedemiyorsan bu sorunu çözemezsin,  andımız kalkar ama sorunlar devam eder.

Farkındasınız değil mi, ilkokul çocuklarına tamamen sivil bir bürokrat karşılarına dikilip "rahat, hazır ol" gibi askeri komutlar veriyor. Biriniz de sormuyorsunuz sivil eğitimde askeri komutların işi ne diye. İşte siz bunu görmüyorsunuz ya beni çok üzüyorsunuz. Öğrencilerin sıra olmaları ve müdürden emir almaları kaldırılmadı, sadece Andımız kaldırıldı. Yani sadece Türküm denmesine karşın duyulan rahatsızlığın üzerine gidildi. Peki ya dibine kadar militarizm içine batmış eğitim sistemi?
O ne olacak?



EDIT:   8 Ekim 2013'te  kaldırılan  "Öğrenci Andı"  için  Danıştay
"Yeniden okutulsun"  dedi.   (Ekim 2018)

Karara sevinen de var,  tepki veren de...  Bense sizlere 1900'ler Avrupasından birkaç ant derlemesi sunmaya karar verdim.
Bu yazının altındaki  Yorumlar  bölümünde iki tanesini okuyabilirsiniz.

Ayrıca  Andımız'ın geri dönüşü için şu blog yazısını yazdım:
ANDIMIZ  Reloaded


10 Haziran 2010 Perşembe

 Türk gemisine İsrail saldırısı

.
Uzun bir aradan sonra tekrar yazmaya başlıyorum. Özellikle son günlerde adeta abanmış durumdayım  Mavi Marmara'ya yapılan İsrail askerî saldırısı haberlerine...
31 Mayıs'ta şafak vakti gerçekleşmiş bu olay sonrasında medyada pek çok video, fotoğraf, söyleşi, yorum, nutuk ve benzeri ile karşılaştık. Her telden çalan yorumculardan akademisyenlere, yine tam kadro hepsi hazırdı. Olayın genel değerlendirmesinden ziyade,  dikkatimi çeken birkaç tuhaf noktaya değinmek istiyorum ben burada; özellikle Türk Medyası konusunda blogunda bazı eleştiriler yazan biri olarak.


* En başta şunu söyleyeyim: "İçimizdeki İsrailliler" ve "İçimizdeki Gazze sevdalıları" ile tanışmamıza vesile oldu bu olay. Artık ülke içindeki kamplaşma  (özellikle bazı çevrelerde)  o noktada ki!

* Olay neydi?  Kısaca: Gazze'ye yardım götürmek isteyen gemilerin, İsrail karasuları dışında, silahlı bir hava indirme birliğinin müdahalesi ile durdurulması; kendilerine karşı gösterilen/gösterilme ihtimali olan dirence karşılık, orantısız ağır silah kullanımı ile insanların öldürülmesi. Ve İsrail'in, karşı tarafın da şiddet uyguladığı gerçeğine dayanarak, kendi ölçüsüz şiddet ve silah kullanımını meşrulaştırmaya çalışması.

* Medya hem başa bela  hem de elzem olan ve hayat kurtaran bir şey. Gemide bulunan Türk vatandaşlarından Sinan Albayrak  katıldığı bir programda (Defne Her Şey Bambaşka),  İHH yetkililerinin, saldırı sırasındaki karartma anlarında canlı olarak görüntüleri yayınlamıyor olması halinde ölü sayısının çok daha fazla olacağını söyleyip (9 kişi ölmüştü); "Tüm dünyanın canlı izleyebilme imkanı olan bir gemide bunlar oluyorsa; abluka altındaki Gazzeli Filistinlilere yapılanları tahayyül etmemizi" isteyerek tepkisini dile getiriyordu. Medyanın hayat kurtarıcı bu ayna etkisinin de rolü olsa gerek ki İsrail askerleri gemide kontrolü ele geçirdikten sonra içerideki insanları dışarı çıkartmadan önce, güverte tamamen yıkanarak etraftaki kan gölü üzerinde temizlik yapılmış.

* Saldırıdan birkaç gün sonra bir haber gündeme adeta göklerden indi. Meğerse "Teknoloji devi İsrail, medya mensuplarının ellerindeki envanter ve görüntüleri tam olarak silmeyi başaramamış; bir program sayesinde sonradan bazı fotoğraflar kurtarılmış!" diye bir haber önümüze sürüldü. Ve silahlı saldırı sırasında gemideki direnişçilerin karşı koymasıyla saf dışı edilen İsrail komandolarının 'kurtarılmış' fotoğraflarını yayınladılar. (Eskiden Amerikan deniz komandosu olan bir Amerikalı direnişçinin, iki İsrail askerini etkisiz hale getirdiğini öğrendik bu gelişmeler sırasında. Amerika'nın Irak işgali sonrasında Amerikan vatandaşlığından ayrılan bu Amerikalı'yı sonradan İsrail askerleri bir temiz dövmüş.)

Öncelikle atv ve Show tv gibi çok büyük kanallarımızın Ana Haber bültenlerinde  "İsrail komondo askerinin tanga giydiği gözlerden kaçmadı"  gibi bir habere denk geldim; ki Türk Medyası'ndan bir kez daha tiksindim.  Flash Tv gibi yangına (ne akla hizmet) körükle giden milli duygu kaşıyıcısı kanallarımızda ise "Korkak İsrail askerleri ağlıyor" gibi,  yine  (ne akla hizmet?)  yakışıksız çeşitli haberler yer aldı.



-Hürriyet'in gelenekleşmiş tavrı-

"Gemideki direnişçilerin bazılarının silahlı oldukları" iddia edilmişti İsrail tarafından. O silahların tornavida, tırnak makası, bir adet ustura, gemideki süpürgelerin kesilmiş sapları, su hortumu, gemiden sökülmüş birkaç metal çubuk, kerpeten, meyve bıçakları, mutfaktan aşırılmış soğan filesi gibi şeyler olduğunu da gördük.  İsrail gibi  başta nükleer silahlar olmak üzere elinde yığınlarca silah ve savaş aracı olan bir oluşuma karşı anlata anlata bitirilemeyen "cephanelik"  işte bunlardı.

Merkez medyamızın merkezî Amiral gazetesi Hürriyet'te bunların yer aldığını görmek, mutluluğa hasret her yalnız gibi önce bir ümit duymama sebep olmuştu. Ne var ki, sevgili insanlar şüpheciliği asla üzerinden çıkarmamalı imiş.   (Kıssadan hisse bölümü)

Özellikle sadece "ağlayan İsrail askerlerine ait fotoların kurtarılmış olması" ilginçti. Bu gemide 9 insan öldürülmüş, yaralılar var ve ortalığın kan gölüne döndüğünü söyleyen bir de İsrail Parlamentosu Arap milletvekili Haneen Zoabi (Hanen Zubi)... Ve değerli merkez medyamız kurtara kurtara sadece  "İsrailli askerlerin ele geçirilme fotoları ve ağlama görüntüleri"ni kurtarıyor! Başbakan ile Dış İşleri Bakanı ise dışarıda cümle âlemi uluslararası mahkeme kurulması konusunda ikna etmeye çalışmada...
Ve eş zamanlı olarak, kurtarılan bu fotolar İsrail tarafından kendi haklılığına delil olarak sunulmaya ve "gemide teröristlerin olduğu" noktasındaki ısrarcılıklarında kullanılmaya başlandı. Neredeyse kendilerinden özür dilenmesini isteyecekler! Sonuçta çeşitli tartışma programlarında da dendiği gibi, "Türkiye'de ciddi bir İsrail lobisi olmadığını kim söyleyebilir?"


* "Millet kavramı ve milletler", var olan ve değerlerine saygı gösterilmesi gereken olgu ve oluşumlar. Bununla beraber "milliyetçilik", -hangi millet için olursa olsun-, güçlü bir zehir. Denizanası gibi ortaya çıkıp ahtapotlaşan, sanki kene gibi bir kan emicisi.  Milliyetçilikten gözü dönmüş, şiddete teslim İsrail halkı için bunun yan etkisi neyse; kendimiz de çok yönlü olarak bu illet ve salgıladığı irinle bezenmiş haldeyiz.


* RTE, Tel Aviv'e Tevrat'lı gönderme yaptı: "Öldürmeyeceksin!" Hemen ardından  Kılıçdaroğlu  da  RTE'ye:  "Çalmayacaksın!"

Hayatım boyunca sidik yarıştıranlardan hep tiksindim. Maalesef bu ülke yarışçılar için biçilmiş kaftan.


* Bir yanda ülke sınırları içindeki konuşmalarında İsrail'e sert çıkan "Van minüt!" tepkisindeki iktidar; diğer yanda İsrail ile devam eden askeri ve ticari anlaşmalar... Yakın zamanda Türkiye'nin oyu ile OECD üyeliğini kazanan bir İsrail var.  Peki gerçek tavır hangisi?

İlave olarak, ülkemizde kendisini "laik, Atatürkçü" diye tanımlayan kesimlerin içler acısı ruh hali o nokta da ki; bu dengesiz şiddet kullanımı ve vahşet karşısında bile  "Oh ne iyi oldu! Hak ettiler" diyen (laikler ?) gördüm. Bunu söyleyenler sıradan vatandaş. Kendi ülkesinin itibarını düşürecek derecede gözünü ihtiras ve hırs bürümüş bu zihniyetin bir de tepelerdeki temsilcilerini düşünün. Zararlı ve dehşetengiz bulduklarını söyledikleri radikal İslamcılardan daha mı az tehlikeliler gerçekten?

* Fethullah Hoca mı dersiniz, Hocaefendi mi dersiniz, yoksa Fethullah Gülen mi...? Artık orası size kalmış.
Bu olay sayesinde gördük ki meğerse The Wall Street Journal ve The New York Times gibi Amerikan gazetelerin gediklisi imiş kendisi. Daha sanki İsrail askerleri Mavi Marmara'ya helikopterden indirilirken bir koşu kendisiyle söyleşiye gidilmişçesine; derhal saldırı ertesi engin yorumunu bizlerle paylaştı Sadukilerin 21. yüzyıl devam filmi...

(Fethullah Gülen, "İsrail ordusunun yaptığı baskının çok çirkin olduğunu;  ancak İHH'nın İsrailli yetkililerle uzlaşma yolunu seçmediği için yanlış yaptığını"  söylemişti.)


* Ve son nokta:  Bu olayda neredeyse herkes konuşurken,  bir tek Türk Silahlı Kuvvetleri'nden herhangi bir açıklama gelmedi. Siyaset ve medya dünyasından pek kimse de onları işaret etmedi doğrusu.
Bu durum size de garip gelmedi mi?
"Her türlü iç olayda babalanan, meydan okuyan, muhtıralar yayınlayan ordu bu olayda fevkalade sessiz kaldı... Bugün Türkiye'de birçok insanın içinde bir eziklik varsa,  o eziklik bu sessizlikten kaynaklanıyor."
(İskenderun.  Ahmet Altan - 9 Haziran 2010, Taraf)

"Filistin bir emperyalizm meselesidir,  din meselesi değil"
"Mavi Marmara ajitatif bir yöntem, İsrail'in tepkisini çekeceği besbelli olan bir yöntem. Tam da olması gerektiği gibi.  İsrail'le baş etmenin sessiz sakin, uslu bir yöntemi olabileceğine inanmıyorum. İsrail'den herhangi bir şey rica etmenin bir anlamı yok.  Bu, hem uluslararası hem kitlesel  hem insani bir yöntemdi. Ve tam da bu nedenlerle,  İsrail'in kaçınılmaz tepkisi nasıl bir canavarla karşı karşıya olduğumuzu bütün dünyaya gösterdi.
...
Türkiye'de Müslüman cenah genellikle Filistin meselesini bir Müslüman davası olarak algılıyor. Ama yanılıyorlar. Filistin bir emperyalizm meselesidir, din meselesi değil. Amerikan emperyalizminin bölgede bir jandarmaya ihtiyacı olmasa İsrail sorunu olmazdı. İsrail bu biçimiyle varlığını sürdüremezdi. Sol cenahta ise bambaşka bir saçmalık var. Filistin hareketinin başını Hamas çekmeye başladığından beri, solun Filistinlilere desteğinde bir azalma oldu.  Hamas Müslüman bir örgüt olduğu için ve Türk solu büyük ölçüde Kemalist ve anti Müslüman olduğu için...
"
(Roni Margulies  -  5 Haziran, Radikal Cumartesi)

-----

EKLER:  Bu noktada blog geçmişinden bir bakınız:  Filistin'de bir insan

Ayrıca: Dengesizlik ve meşruiyet.  Etyen Mahçupyan - 9.6.2010, Taraf.


Bu olayda bir ayrıntıdan bahsetmeyi unuttuğumu fark ettim:
İHH Başkanı Fehmi Bülent Yıldırım, Türkiye'ye geldiğinde yaptığı ilk açıklamalarında,  "Komandoların gemiye öldürmek için indiklerini ve ellerinde resimli bir liste olduğunu"  söylemişti. Öldürülenlerden birisi, kendisine şekil itibariyle çok benziyormuş. "Asıl beni vurmak istiyorlardı" demişti... Sonradan da liste iddiaları dillendirildi. Eğer ki bunlar doğruysa, bir tek masum insanın bile akan kanından ve canından sorumlular.

Bilinmeyen en önemli şey,  Mavi Marmara  Gazze'yi fethetmeye değil, Gazze üzerinden İstanbul'u fethetmeye gönderildi.  Zira İstanbul; Osmanlı nostaljisinin, İslamcı paradigmanın en önemli simgelerinden biriydi.  "Feda edilen yurttaşlar",  kutlu bir amaç için "şehit" olmuşlardı. Parlamenterler kendilerini "feda" ettirecek değillerdi ya!!!
(Shlomo Hayim - 28.12.2010,  bir OdaTv yorumundan: bkz)


Bu yazımın ertesinde gelişen olaylar,  baskını soruşturan İsrail ulusal komisyonu  ve  BM Soruşturma Paneli içinse:

.

19 Eylül 2009 Cumartesi

Türklerin Özellikleri


Bayrağı kutsaması.  Bayrağı en kutsalı olarak görmesi.
Silahı  ve  silahı kutsayanları kutsaması...

Bu zaten söyleniyordu, biliniyordu ama asıl benim bilmem APO'nun yakalanması ve yargılanması sürecinde oldu.
Biliyorsunuz APO hala asılmadı ve muhtemelen asılmayacak da.
Aynı tarihimizdeki nice örnekleri gibi.

Zaten savaşlarda çok zaiyat vermiş Osmanlı'yı,  bir de hızla  I. Dünya Savaşı'na sokan  Enver Paşa  cezasını çekmiş miydi?  Yemen'den hasbel kader kurtulan askerleri baldırı çıplak dağlara sürüp, bir savaşma bile henüz olmadan dondurarak ölümlerine neden olduğu söylenen kendisi değil miydi?  Hiç değilse görevindeki ihmalkarlık-ğından dolayı yargılandı mı?

Zaten kaybedileceği belliyken vatan evladını Yemen cephelerine, Arap çöllerine, oradan başka yerlere sürenlerin bu tutumları eleştiri aldı mı, masaya yatırıldı mı?

Milleti millete, insanı insana kırdırtan Talat Paşa ve İttihatçılar yargılandı mı?
Ceza almadıkları gibi,  neden bir de isimleri, en büyük şehirlerimizdeki en büyük caddelerimiz için uygun görülerek onurlandırıldı?


"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" desturu altında, bununla tezat şekilde kendi milletini aşağılayan ve hakir gören, kıyımını yapan güçlüler cezalarını aldılar mı?...


.
APO  ile ilgili gelişmeler ilk başta şaşırtıcı gelmişti bana ama  çok şükür bunlara rağmen devletimiz hala bölünmedi.

Peki o zaman Hrant Dink, Uğur Mumcu, Turan Dursun, Sabahattin Ali, Ali Kemal ve niceleri neden öldürüldü? Üstelik de daima küçük düşürücü şekilde?  APO'yu bile asmadık ve besledik de... Bunları beslemesek de neden illaki vahşice öldürdük?


Tarih derslerinde "Osmanlı'nın yetiştirdiği büyük insanlar" filan anlatılırdı hani.  Bir de "İslâm dünyasından çıkmış âlimler" mevzusu var tabi...  Kimdi gerçekten bu adamlar peki?
Piri Reis  bir anlamda vatan haini diye öldürülmüş,  ibret-i âlem olsun diye günlerce sallandırılmış bir adam. Yıllar sonra Batılı araştırmacılar kendisini keşfediyor da kıymete biniyor.
Mimar Sinan  topun ağzından Kanuni tarafından himaye edilerek kurtulmuş diye biliyorum. Mesleki eğitimi filan yok, kendi kendini yetiştirmiş,  şans eseri hayatta kalmış.
İbnî Sinâ olsun  (Batı'da Avicenna diye bilinir),  bilimsel alanlarda uğraşan nice insanlar olsun; Allah'ın işine karışıyor diye dışlanmış. Kimi sürgüne gönderilmiş, kimi hapse atılmış, kimi topa tutulmuş.
Biri kalkmış geometrik bir hesap ve analiz yapmış ilk defa ve yasalardaki miras paylaşımında eşit denen arazi paylarının aslında eşit olmadığını mı ispatlamış? Vay! Ne haddine! Padişah hazretlerine saygısızlık ve düzeni bozuyor diye hemen asılmış.
Örnekler çoğaltılabilir.


Türkler kanı, silahı ve silahı kutsayanları hep korumuşlar. Aydınlanmayı, düşünce özgürlüğünü, insan haklarını, hukuku, hayatı aydınlatmaya çalışanları ise dışlamış ve karalamışlar. Bahaneler her zaman hazırda... "O komünist ve devlete zarar verir, sakıncalı!" ; "O Alevî ve devlete zarar verebilir, sakıncalı!" ; "Bu dinci devlete zarar verir, sakıncalı!" ; "Bu Ermeni, devlete zarar verir, sakıncalı!" ; "Bu Kürt devlete zarar verir, sakıncalı!"...  (°bkz: *)

.
Sonuçta rejim değişikliği bile bu düzeni değiştirememişse, o zaman yapılan rejim değişikliği gerçek bir değişim miydi? Bunu da bir düşünmeden yaftaya başlıyorsan,  aldığın/verilen eğitim'i sorgulamakta da bir fayda var.


----------------------------------------------------------------------------------
(*) mythmaker / 31.01.2008  11:27:58 / # 2604254
Türk ırkının özellikleri:  Meslek ve sosyal statü sahibi olmayan,  olsa da bunları bir türlü içselleştirip buradan evrensel bir dünya görüşü oluşturamayan; dolayısıyla bir takım olumlu özelliklere doğuştan sahip olmak kolaycılığına ve tembelliğine kapılan insanların çok olması...


15 Eylül 2009 Salı

 Sansür  (devam)

Birkaç gündür  sansür  konusunda yazıyorum.  Dağılmasın kaybolmasın diye toparlayacak olursak bu yazılar şöyle:
1) Sansür karşısında Türk Medyası'ndaki İkiyüzlülük
     (Taraf'ın sansürü)
2) SANSÜR
3) Sansür (devam)


"Sansür devam"  başlıklı bugünkü yazımda,  kendi kişisel tutumuma varana kadar bir dizi konuda adeta daldan dala konma niyetindeyim.


Öncelikle Mart 2009 Gündeminde ses getirmiş ve tartışmalara neden olmuş, (akabinde her zaman olduğu gibi hemen unutulmuş) "Bilim ve Teknik dergisine Darwin sansürü" mevzusunu hatırlatmak isterim.  (bakınız)

Türk eğitim sisteminde (özellikle Biyoloji ve Fizik dallarında) nice teori öğrencilere zorla ezberletilirken, bu ezberci sistemi hiç zorgulamayan düzen; söz konusu "Darwin Teorisi" olduğunda,  (dikkatinizi çekerim  'teori')  bir türlü saçma sapan tartışmalara es koyamıyor nedense.


Sansür konusuna girmişken,  güncel örnekler üzerinde duralım biraz.

* Sansürle dikkatleri çekerek reyting kazandırma hadisesi  var mesela? Pek bir meşhur son zamanlarda. Yeni bir pazarlama stratejisi sanırsam. Özellikle sevişme sahneli tv dizilerimizde pek bir işe/reytinge yarıyor gibi.
(bkz:  Aşk ı Memnu dizisi)
(bkz: yeni dönem Türk tv dizi ve klipleri)

* Yayın yasağı  getirilen haberler var.  Mesela Aktütün, mesela Dağlıca baskınları hakkında... (Yok efendim önceden istihbarat alınmışmış da, bilerek önlem alınmamışmış da... Sen böyle haberler yaparsan sansürü hak edersin tabii.)

* "AKP ve Gülen'i bitirme planı"  mıydı neydi adı, onun hakkında haber yapmak da yasak.

* "Ceza olarak pimi çekilmiş el bombasını erin eline veren teğmen" haberi de sansürlü.

(Bilgi ve Yorum: Elazığ'ın Karakoçan ilçesi Koçyiğitler Piyade Taburu'nda vatani görevini yapan 4 asker... Teğmen Mehmet Tümer diye biri var.  Nöbette uyuduğu gerekçesiyle pimi çekilmiş el bombasını er İbrahim Öztürk'ün eline veriyor.  Sonuç: 4 şehit.
Muhalefet susuyor.  İktidar susuyor.  Medya her zamanki gibi:
Görmez, duymaz, konuşmaz.)


* Mesela biri kalkıp  "Sabiha GökçenErmeni asıllı"  mı nedi?
Derhal sansürlenmeli,  olmadı susturulmalı.

(6 Şubat 2004 tarihli Agos gazetesinde Hrant Dink imzasıyla manşetten yayınlanan "Sabiha Hatun'un sırrı" başlıklı haberde, Türkiye'nin ilk kadın pilotu (dünyanın ilk kadın savaş pilotu) ve Atatürk'ün manevi kızı olan Sabiha Gökçen'in Ermenistan'daki akrabaları konuşuyor, "Gökçen yetimhaneden alınmış bir Ermeni yetimdi"  diyorlardı.

Ertuğrul Özkök yönetimindeki Hürriyet gazetesi, 21 Şubat 2004'te Agos'un bu haberini manşetinden yayınlayınca ve hedef gösterme politikasını uygulayınca; Genelkurmay'ın bir bildiri yayınlamasına kadar varan alevli bir tartışma yaşandı.
22 Şubat tarihli Genelkurmay bildirisinde:
"Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun tartışmaya açmak, milli bütünlüğe ve toplumsal barışa karşı bir cürümdür"  deniliyordu.)


Peki ilk defa mı dile getirilmiş bu iddia tarihte?  _Hayır.
Yeni mi söylenmiş?  _Hayır.
Yalan belgeler mi?  _Yalanlanması o kadar da kolay değil.
      -->  (Pars Tuğlacı:  "Gökçen Ermeni'ydi")
Peki Türk halkının bunları bilmesine gerek var mı?  _Elbetteki hayır.
_Ve elbette ki  "milli menfaatlerimiz"  sebebiyle...
Peki mesela bu örnekte jurnalleyen kim?
_Hürriyet  ve  Ertuğrul Özkök!
E biz bunu gazete ve gazeteci sanıyorduk?  Meğerse fişleme, ipini çekme, haddini bildirme,  teftiş, sansür ve galeyandan sorumlu sivil paşalarımız değiller miymiş!


SANSÜR başlıklı yazımda da belirttiğim gibi "mankenin göğüs ucuna, frikiğine, çocuk tacizleri de dahil tecavüz haberlerindeki her tür detaya izin veren sansür sistemimiz";  özgür araştırma ortamı, birey kültürü gelişmiş toplum olma, gerçekleri ortaya serme konusunda derhal sansür zırhını kuşanıyor.
Buna kimileri  "Hayat tarzı liberalliği"  de diyor...


Türk Medyası'nda sansür ve popüler köşe yazarları hakkında yönetimin tasarrufuna örnek olarak  Emin Çölaşan  iyi bir örnektir.
İktidarla ilişkiler iyi giderken "ipi sağlam tutulan ve iktidara eleştiri yazıları sansürlenen"; ilişkiler kötüye gitmeye başladığındaysa siyasilerin üzerine salı salıverilen saygın gazeteci Emin Çölaşan.
Kendisi yıllar sonra bunları (sansüre maruz kaldığını, bazı uyarıları bizzat Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'ten aldığını) kendi yazdığı "Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi" adlı kitabında ve sonrasındaki söyleşilerinde dile getirmişti.

(Ne hikmetse bu gazeteci kovulana kadar defaatle sansürü sineye çekmiş; ama son kertede kovulmayı onuru yedirememiş. Ondan sonra da kaleme sarılıp hemencecik Aydın Bey ve Ertuğrul Bey'in hiç bilmediğimiz bu yöntemlerini ifşa edi edi verdi!
"Yersen" diyeceğim ama,  laikliği dilinden düşürmeyen üstün kitle
bunu da yedi.)
----------------------------------------------------------------------------


Çuvaldızı kendine batırma bölümüne  geldik şimdi de.  Yani kendi kişisel tutumuma...
Mesela bu blog okur yorumlarına açık. Genel olarak medya sitelerinde hoş bakmadığım bu tutuma, kendi şahsi blogumda izin verdim. İyi mi ettim kötü mi ettim zaman gösterecek. Şimdilik memnunum.

Takdir edersiniz ki her yorumu yayınlamak zorunda değilim. Özellikle tekrar kabilindeki, boş lafları... Ahlaken kirli yorumları... (Hukukçu değilim ama)  Yasalara göre suç oluşturacağını düşündüklerimi... Kanı kutsayan yazıları... (Münevver Karabulut cinayeti ile ilgili yazımda yorumculardan birinin, cinayeti ve katliamı meşrulaştırmaya çalışan, acayip bir dilde -Tarzanca- yazılmış, alaycı yazısını sildim mesela. Aslında şu zamana dek sildiğim/sansürlediğim tek yorum da bu oldu.)

Buradaki yazılarımı özenerek yazıyorum, kendimce...
Sevgi ile yeni fikirler ortaya seren, bir yeniliği/heyecanı veya bir tutarlılığı olan her yazı, her değerli eleştiri  insanı geliştiricidir, değerlidir, ipeklere sarılasıdır...


15 Ağustos 2009 Cumartesi

 Ergenekon'un küçük bir portresi

Bir laf vardır,  "Dış görünüşe kanmamak lazım" diye.
Oysa ben doğru bir şekilde bakıldığında,  dış görünüşün de önemli bilgiler verebileceğine inanırım.
Ve bu yazımda dilim döndüğünce,  bazı Ergenekon sanıkları hakkında birkaç not düşmek istiyorum.



Yasin HAYAL.
Fotoğraflarına bakın.
Alt dudağı ile üst dudağı birleşmiyor.
Eti kemiğinden fazla çeken biri.
Sürekli tehditler savuruyor.
Yaramaz.



Kemal KERİNÇSİZ.
Onun da üst dudağı ve alt dudağı birleşmiyor.
Çene yapısı yamuk.
Sinirlerine hâkim olamıyor.  Konuşurken mütemadiyen (sürekli olarak) tükürük saçıyor.

Kemal Kerinçsiz'i ilkin,  bütün bu olaylardan çok zaman önce NTV'de görmüştüm.  Hukuk konusunda  teknik bilgi alma amaçlı kendisine sorular sorulmuştu. Hayatta da görürüz işte, ne bileyim herhangi bir mesleki konuda uzmanlaşmış birine sorulur:  "Efendim böyle böyle bir şey varmış, son günlerde epey bahsedilir oldu. Biraz bize bundan bahseder misiniz?" tarzı... Kişinin uzmanlığını en iyi sunabileceği,  sıfır sinir sorulardır bunlar.
Fakat gelin görün ki adam böyle bir soruya cevap verirken bile kendini kaybedecek kadar tükürükler saçtı.  Baktım tahammül edilebilecek gibi değil, hemen kanalı değiştirdim.  Daha sonra Hrant Dink'in ve çeşitli kişilerin mahkemelerinde gördüm aynı insanı.  Adını öğrendim,  Kemal Kerinçsiz'miş.

Sonradan bu adam ve ekibine "Ergenekoncular" dendi,  bence hoş olmadı. Halbuki  "Tükürük ve Salya Çetesi"  denebilirdi bunlara.
Hem organizasyon şemasında da kolaylık sağlardı bu isim.  Bunlar bunlar "tükürükçü",  bunlar bunlar "salyacı",  şunlar da "eylemci" diye ayırdın mıydı; bizim gibi meraklı sıradan vatandaşlar olayı daha kolay anlar;  dava da böyle bilmem kaçıncı iddianamelere gelmesine rağmen halkta ortak bir bilinç oluşmadan devam etmezdi.

Neyse efendim konumuza dönelim.
İşte bu ekip,  dava öncesinde ben diyeyim 1  siz deyin 3 sene boyunca her akşam haber bültenlerinde tükürüklerini saçtı.  Özellikle Ermeniler üzerine her konferans ve söyleşi çıkışını şov alanına döndürdü.  Televizyon karşısında kurulan sofralarda,  o tükürükler çayımıza-çorbamıza sıçradı.
Maalesef  (tüm ümitlerime rağmen)  memlekette kimse de çıkıp  "Topla o salyaları!" demeyince;  bunlar sandı ki halk kendilerini kabullendi  veya kendilerinden yana taraf oldu.
Nerdeeee?!... İnsanlar onlar çıkınca kanalı değiştirmekten uzaktan kumanda aletlerini bozdu.  (Zaten bu Ergenekoncular en çok elektronikçilerin yüzünü güldürdü ya neyse.)




Son zamanlarda haber sitelerinde çeşitli organizasyon şemaları dönüyor.  Yanda resimli basit bir Ergenekon Şeması  var.
Burada mafya kolunda adı geçenlerin bazısı var, bazısı yok. Karikatür kıvamında. Adı geçen kimilerinin resimlerine baktım internetten. Genel olarak birkaç lafım olacak.

Bu yapılanmada adı "MAFYA" diye geçen adamların bazısının tipi pek de öyle mafyaya benzemiyor.  Rusya ve Latin Amerika'daki  çeşitli yeraltı babalarının, kirli adamların resimlerine denk geliyorum haber sitelerinde ve gazetelerde. İşadamı tipi var çoğunda.  Milliyetine ve geçmişine bağlı olarak kiminin belirgin sert ve karanlık görünüşü var.  Bu Ergenekondaki mafya adamlarında ise mafya tipindense başka eğilimler göze çarpıyor.  Kimi var mesela, eğer son yıllardaki  "Madamizm Ekolü"nden  esinlenip belli aralıklara botoks filan yaptırmıyorsa bu adamlar,  uyuşturucu veya eroin bağımlısı tipi var.  Farklı cinsel tercihleri ve sapkınlıkları olan,  aydınlık dünyada dikiş tutturamayıp karanlık dünyaya girmiş gibi bir halleri var.  Birinin göz yuvarlakları neredeyse deliklerinden fırlayacakmış gibi mesela... İnternetten araştırıp bakabilirsiniz.


Bu adamlardan bir başkası da mesela,  neredeyse bütün duruşma fotolarında sırıtmış.
Hani Alice Harikalar Diyarında eserinde bir  Cheshire cat karakteri vardır,  sürekli sırıtır.  Anlamışsınızdır...





Muzaffer Tekin.
"1984'te ordudan atılma eski bir yüzbaşı.  Danıştay tetikçisi  Alparslan Arslan ile saldırı öncesinde 15 kez telefonla görüştüğü saptandı."

Buraya güzel bir fotosunu koyamadım ama ekranlardan görmüşsünüzdür.  Kafasındaki peruk mu, yoksa kel mi?  Bazı fotolarında hele hiç belli değil.  İlk gördüğümde tanıdık gelmişti bana siması. Sonra eski Türk filmlerindeki karakterlere ne kadar benzediğini fark ettim.  Aslında biz bu adamı İtalyan sinemasında filan da görmüş olabiliriz.  Sürekli kılık değiştiren, iz bırakmayan neşeli adam olarak... Fotolarına bakın.  Nasıl bir adamın saç rengi bir kızıl olur, bir sarı,  bir siyah?




Veli KÜÇÜK.
Ergenekon sanıkları içerisinde en normal görüneni.  İnsan şaşırıyor;  bu adamı nasıl suçlarlar,  ne yapmış, nerde yanlış yapmış diye...
Ne var ki Susurluk'tan JİTEM cinayetlerine, faili meçhullere, Danıştay saldırısı, Dink cinayeti, Sabancı cinayeti, Malatya'da Zirve Katliamı ve daha bir sürü olay ile ilgili suçlanan ve sürekli adının telaffuz edildiği bu kişi emekli bir  tuğgeneral.

Zamanla daha farklı resimlerine denk geldim. Veli Küçük  bütün fotoğraflarında ne kadar mazlum/mahsun bakmış;  fark ettiniz mi?  Bazılarında ise ne kadar sinirli!
Bir adam içki masasında da mahsun,  sohbet ederken de mahsun,  eğlenirken de mahsun,  mahkeme önlerinde de mahsun ise  ben o adamdan ancak korkarım.  Zira ne gelirse aynı anda hem mahsun  hem de mağrur olanlardan gelir.
Şimdi... Veli Küçük'ün gözlerine bakın. Gözleri herşeyi anlatıyor.
Bu adamların belli ki bazı sorunları var.  Sevgi dolu,  vizyon sahibi adamlara neden tahammül edemediklerini tasavvur etmek güç değil.  Seven ve sevilen adamlardan nefret etmişler.  Zira kendilerinin güzel olanı ne sevmeleri  ne de sevilebilmeleri mümkün.




İsmail TÜRÜT.
Yorumsuz.



Tuncay ÖZKAN.
Tuncay Güney  ile adaş olmanın ötesinde,  el-kol hareketleri,  ayrıca konuşurken iki dudağın birleşmemesi yönünden de benzeşiyorlar.
Ne var ki Tuncay Güney'in iletişim dili,  tecrübesi ve düşünce gücü daha iyi.






Sevgi  ERENEROL....................
"Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın Sözcüsü" imiş.   "Cemaati olmayan bu patrikhane,  mal varlığı ve Ortodoks Patrikhanesi'ne cephe almış olmasıyla tanınıyor."

Benim anlamakta zorluk çektiğim biri bu basın sözcüsü hanım.  Ne işi var bu adamlarla?  Sıradan vatandaş olarak anlamam zaten mümkün değil.  Kemal Kerinçsizlerle, Muzaffer Tekinlerle filan kol kola yan yana, hep dirsek temasında imiş maşallah.  Dini ibadet yerleri de toplantı salonlarıymış.  İlginç.

Bu hanımı ekranlarda Mesaj TV'de görürdüm sürekli,  hani şu  Haydar Baş'ın kanalında... Sürekli toplantılarına katılırdı. O toplantılarda kimse kürsüdekini dinlemezdi, ama olsundu.  Sevgi Hanım nasılsa bitmek bilmez bir disiplinle sürekli konuşuyordu.  Ne var ki konuştuğu konular hemen hiçbir zaman dini konular değildi.  Ne Hristiyanlıktan bahsediyordu  ne de Patrikhanelerinden...

"Ailesinin Türk olduğu" yazılıyor, bilemiyorum...  Bir zamanlar Ortodoks Patrikhanesi'nin yüksek derecelerde görevlendirdiği ve sonradan ihraç edilmiş bir aileden bahsediyoruz. Milliyetleri ne olabilir?  (Bir insan seceresi hakkında konuşuyorken yorumlarına dikkat ediniz.)
Ve bu nasıl bir makam hırsıymış ki,  dedesinin dedesinin mevzusu hâlâ devam ediyor?  Bir dini lider olarak bu kadar pervasızca dünya işlerine karışabiliyor?

"Bu arada Sevgi Erenerol'ün  Hürriyet gazetesine bazı asparagas haberler yaptırdığı,  Ergenekon'daki dinlemeler sırasında ortaya çıkmış".
(Tırnak içleri alıntı veya çeşitli medya-haber sitelerinden derlemedir.)






Sinan AYGÜN.
Ankara Ticaret Odası  (ATO)  eski başkanı. Gerçi uzun yıllar Oda Başkanı idi ama fiiliyatta bir siyasetçi gibiydi.  Hatta herhangi bir büyük partimizin genel başkanından bile daha çok ekranlarda ve medyadaydı.  Her konu ile ilgili tezleri, araştırmaları ve projeleri vardı.  Ne var ki asıl mevzusu olan ekonomi ve ticaret konularında fazla konuşmazdı.
Adam "Ticaret Odası başkanı" ama ticaretten ve paradan değil,  siyasetten konuşuyor.
Tam bir Türkiye klasiği!

Henüz hayattayken  Hrant Dink  ile beraber katıldıkları bir  32. Gün programını hatırlıyorum.  Gecenin çok ilerleyen geç bir saatinde  Hrant Dink bir anda kendisinin elini tuttu ve  "Biz şimdi bu programdan çıktıktan sonra beraber bir çay içmeye gidelim. Konuştukça göreceksiniz ki anlaşabiliriz"  gibi şu an tam hatırlayamadığım bazı sözler dedi.  İşte o anda dahi aynı soğukluk, robotiklik ve papağanlıkla  Sinan Bey şunları söyledi:

"Ben Meclisimi eleştirtmem,  ben Cumhurbaşkanımı,  TSK'mı eleştirmem, askerimi eleştirtmem..."
Bunlar eleştirilemeyecek kurumlarmış filan...  (Yani TBMM, Cumhurbaşkanı, TSK, ...)
Tabii burada anlatamadım, izlemek lazım.  İşte o gün kendi iç dünyamda Sinan Aygün'ün notunu vermiştim. Bakın bunların hepsi dış görünüşe bakarak oluyor.  Zira normal bir adam o anda o şekilde davranmazdı.  Adamın ya dokunma duyusu ve hisleri tamamen körelmiş;  ya da  "tamamen duygusal".

Nitekim birkaç yıl sonra, Ergenekon operasyonları kapsamında yapılan ani aramada,  evinden  3 milyon Euro ve bir kasa dolusu da altın çıktı!
"Altınlar oğlumun sünnetinde takıldı"  gibi açıklamalar yaptı.
İşte bunlar hep vatan sevgisi.
(Evinden çıkarken basın mensuplarına  "Atatürk'ü sevdiğim için gözaltına alınıyorum"  sözleriyle eleştirisini dile getiren Aygün'e,  polis aracında evindeki kasadan çıkan 3 milyon Euro'yu hatırlatan bir polis  "Sayın başkan,  Atatürk'ü sevdiğini söylüyorsun ama kasandaki paraların üzerinde Atatürk yok"  diyerek takıldı.)



İlhan SELÇUK.
Ergenekon Operasyonları sırasında adı  "duayen gazeteci"ye çıktı.  Kaç kişinin haberi vardı daha öncesinde bu adamdan? Orası tartışılır.  Ama sonrasında Ergenekon'un avukatları bir anda İlhan Selçuk fanları haline dönüştü.

Aslında tam gece yarısı evinden alınıp soruşturulmak için götürülürkenki fotosuna bakmanızı tavsiye ederim.
Alaycı bir şey var bu adamın gülümsemesinde.  Hoşuma gitmiyor.


"AKP'ye kapatma davası açılmasının öncesinde Başsavcı'ya,  'Davayı açma da gör' şeklinde tehdit içeren yazılar yazdı ve ertesinde dava açıldı"  şeklinde bir ibareye denk geldim bir haber sitesinde.
Çok şükür ki eleştirdiğimiz nice şeye rağmen,  halen hukuk ile yönetiliyoruz. Bunun kıymetini bilmek gerek.

Not:  Ölümünün (2010) ertesinde,  annesi ve anne tarafının Ermeni kökenli olduğu;  kendisinin bunu bildiği, gizlediği haberlerini okuduk.  Şaşırtıcı mı? Bence değil.  Alaycılığın bu şekli Türklerde pek bulunmaz diyordum,  haklı çıktım.  Aynı Ziya Gökalp örneğindeki gibi, Türk milliyetçiliğini ideolojik boyuta taşıyanlar pek Türk olmuyor nedense.
Beri yandan Ergenekon operasyonundaki yanlışlara ve dümenlere,  yanlış bir üslupla karşı çıkmak da fayda sağlamıyor.  Bunu da not düşeyim.




Kemal ALEMDAROĞLU.
"Gerekirse 135 bin şehit daha verir,  Kıbrıs'ı da Yunanistan'ı da alırız"  demiş bir adam.
"Kansız olmaz,  darbe lazım."   Bu da bir diğer sözü.

(Temmuz gündemindeki olaylardan derleme yaptığım ŞU  yazımda bahsi geçmişti)

İstanbul Üniversitesi eski rektörü.
Nur Serter'in ekürisi.  Ayrıca ciddi  "intihalci".
Kanıtlanmış bu,  o kadar ayrıcalıklı ve korunaklı konumuna rağmen...
Dış görünüşüne filan bakıp değerlendirmeye hiç gerek yok yani.

Akademinin kapısından giremeyecek bir adam,  en tarihi üniversitemizin
en tepesine oturtulmuş ve yıllarca onu bunu işinden uzaklaştırarak çevreye korku salmış.  Üstelik bu "çevre"  Türkiye Cumhuriyeti sınırları ile de sınırlı kalmamış,  komşuları da kapsamış.  (Bu nasıl bir kibir, büyüklenmedir?)
Nasılsa balık baştan kokmuş.


7 Haziran 2009 Pazar

 Türkçe  Notlar


Ülkemizin resmi dili Türkçe biliyorsunuz.  Ayrıca Türkler olarak anadilimiz de Türkçe.  Hatırlarsanız ülkemizde uzun yıllar boyunca,  Kürtçe şarkı-türkü okunması mevzularında bile epey patırtı kopartılmıştı. "Eğitim dili de, herşey de Türkçe olsun. Burası Türkiye!" diye...
Şimdi gelelim,  sözde üstün tutulan bu Türkçe'nin güncel hayattaki kullanımına...  Son zamanlarda özellikle 2 tane absürd kullanım dikkatimi çekiyor.


Birincisi:  Bîhaber/Bir haber

Mesela şu günlerin popüler programı  Yemekteyiz  hakkında yorum yapan bir yazar demiş ki,  "Yemek yapmaktan bir haber olan bu bayanın orada ne işi var?"

Kuzum,  'bir haber' ne demek Allah aşkına?  Bu cümlede anlatmak istediğin düşünce ile  '1 haber'  uyuşuyor mu hiç?
Aslı  'bîhaber'  olacak.

bî-  Farsça'da olumsuzluk anlamı veren önek.  (na-  gibi)
Bulmacalarda da sorulur bunlar. Eklendikleri kelimeye olumsuzluk katarlar.  (bihaber, namütenahi, namütenasip gibi...)
Bîhaber  'habersiz' demek.  'Namüsait' de  'müsait olmayan'.

 "Bu imkân ve şerait  (Şartlar/koşullar),  çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir."   Atatürk-Gençliğe Hitabe


İkincisi:  Namı diğer/Namı değer

Yıllardır biz bu kelimeyi  'nâm-ı değer'  olarak öğrendik, öyle duyduk.
Şimdi öğreniyoruz ki  'nâm-ı diğer'  imiş aslı.

Peki neden eski bir ifade olmasına rağmen eskiler tarafından bunca zaman yanlış kullanıldı? Veya bu ifadenin doğru olduğu nereden çıktı? Tüm TRT eski spikerlerine ve diksiyon dersi şakıyıcalarına dava açmak geliyor içimden,  şu anda öylesine bir heyheyleme halindeyim.
Türk Dil Kurumu (TDK)  kullanım dilindeki gelişme ve değişmeleri seneler sonrasından takip eden bir kurum olduğundan;  bu ifadenin doğru kullanımına da henüz yer vermemiş internet sitesinde. Normaldir.  Adamlar en son  'televizyonda zap yapmak/zapping' kelimesine alternatif olarak şunu önermişlerdi:  'geçgeçlemek'.
(Yorumsuz)


Bir de  -de, -da bağlacı   ile  -ki bağlacı  var ki bunlar çok yanlış yazılıyor.  İbretlik nokta şu:
Sonuçta İlkokul'dan beri yıllarca Türkçe dersi görüyoruz.
Üniversite sınavlarında tercih edeceğin bölüm ve alan her ne olursa olsun,  Türkçe de çözmen gerektiğinden bir de ÖSS kurslarında...
Üniversiteyi kazandın diyelim.
Bitmiyor,  gene zorunlu Türkçe dersi seni karşılıyor.
Bu derslere ek olarak,  adına 'internet' denen bilgiye çok kolay ulaşım sağlayan bir ortam da var günümüzde.  Bir tıkla doğrusunu öğrenmen mümkün.

Peki sonuç ne?
Mesleği dil üzerinden olan adamlar bile olaydan bîhaber.
İlkokul 2 konusu olan  "soru eki -mi  ayrı yazılır" bilgisi ve  bunu dahi yanlış yazmayı başarabilenler...
Zaten 40 kere söylemekle,  milleti baymakla olan eğitimden başka bir şey çıkmaz pek.

Sıradan vatandaşı ve internet kullanımlarını ayrı tutalım. Nihayetinde kişinin kendi tercihidir dil kullanımı ve dil özeni.
Ancak görsel medya ve hatta yazılı basında dahi bir sürü Türkçe hata ile yayıncılık yapılıyor.
Doğaldır gerçi,  Türk Medyası bu.

( ayrıca bakınız:  İngilizce Eğitim )

( meraklısına bir bakınız daha:  KELİMELER'im )


25 Mayıs 2009 Pazartesi

Ankara'nın Amblem Sorunsalı


"Hadi canım sende, böyle bir sorunsal da mı varmış!" demeyin. Gerçekten böyle bir sorun var,  hem de senelerdir.
Yaklaşık Melih Gökçek'in Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu ilk zamanlardan beri konuşuluyor.  Şöyle bir bakınca, neredeyse 15 sene olmuş.

Birileri diyor ki,  "Belediyenin amblem arayışları bütün ülkeyi neden bu kadar gerdi/geriyor?"

Elbette bu sorunun cevabını verecek kişi ben değilim. Ancak dönem dönem Ankara'da bulunan ve bu şehirde zamanlar geçiren biri olarak, halledilmesi gereken önemli sorunları varken, ısıtıp ısıtıp bu amblem sorunun ortaya sürülmesine de anlam veremiyorum.

Varsayalım ki  "Ankara'nın amblemi"  önemli sorunlar arasında yer alsın. Ki değil.  Ama öyleymiş gibi düşünelim bir an.
Aşağıda üç resim sunuyorum. Yıllardır kullanılmış eski Hitit Güneşi amblemi, Sıhhiye'de yer alan Ankara'nın en beylik heykeli  (Hitit Güneş Kursu Anıtı) ve Gökçek'in yıllar boyunca kullandığı amblemin fotoları.  Buyrun:





Maddeleyerek,  birkaç kısa not halinde:

- Ankara dediğimiz yer, başkent ilan edilişinden sonra Meclis, bakanlıklar, devlet daireleri, memurlar, hastaneler vs derken gelişmiş bir yerleşim yeri. Büyük ve önemli bir şehir oluşunun tarihi, yaşasaydı rahmetli anânemin olacağı yaştan fazla değil.

- Ankara'ya ilk gelişimde en çok şaşırdığım şeylerden biri şuydu mesela: Anadolu şehirlerinin çoğundan farklı olarak içerisinde çok az cami vardı.

- Böyle bir şehrin ambleminde  illaki  CAMİ  olacak diye kasılıyor.
İyi de, Ankara'da ne tarihi büyük bir cami var ne de bir cami kültürü. ("Namaz kılanlar yok"  demiyorum bakın.  Ayrı şeyler ve önemli farklar.)

Aynı şekilde bir çeşme kültürü de yok Ankara'nın.  Cami ve ibadet kültürü olan yerleşim yerlerinde,  su kültürü ve çeşme ile hayrat geleneğini görmeniz olağandır oysa.

- Şehirler ve iller için hayali amblemler geliştireceksek, ve bu fantazi amblemler illaki dini+siyasi görüşlerimize dayanacaksa;  "Texas ambleminde de cami olsun"  demek zor değil.

- Kocatepe Cami'nin simgesi imiş ısrar edilen amblemdeki cami. (Aşağıda sağda)
Kocatepe Cami, 1970'lerin başında ibadete açılmış. Bugünkü şeklini kaç senede aldı kim bilir... Bir şehrin simgeleri belirlenirken bu kadar yeni bir yapıyı almak ve ısrarla ona kilitlenmek için baya takıntılı olmak gerekir herhalde. Bir o kadar da simgeler peşinde koşmak. Ki görebildiğim kadarıyla İslâmcılar'da bunlardan bolca var.

- Mimari ile medeniyet  birbirinden kopuk kavramlar değil;  tam tersine iç içe ve bütünleyicidir. Medeniyetin göstergesi mimaridir. Dünyanın neresinde büyük bir medeniyet ve uzun süreli sabit bir güç merkezi görürseniz; orada büyük mimari eserler görürsünüz. Bir yapıdaki (hele ki resmî ve önemli yapılardaki) incelik ve çizimler, dönemin vizyonuna ışık tutar. Bir de bu açıdan bakın aşağıdaki uğruna nice kavga verilmiş ambleme.



Şimdi gelelim benim bu yazıyı asıl yazma sebebime:

İslâmcılar sürekli olarak "milli-manevi değerler"den bahseder biliyorsunuz. Onlardan başka bu değerlere önem veren yoktur.  Her şey onlardan sorulur.
Keşke böyle olsa idi, ülke olarak daha onurlu olurduk diye düşünüyorum. Zira epey bir süredir İslâmcılar'ın borusu ötüyor âmiyâne tabirle.

İşte bu milli değer bekçiliği yapan çevre, eline geçen her fırsatta derhal ve gecikmeden, bir yerdeki yerleşik tarihi kültüre ve birikime zarar verme çabası,
"Bizden olmayan yok olsun" eğilimi içerisinde.

"Milli değerler" diyorlar.  Ancak "milliyet" kavramına pek de önem vermiyorlar. Sebebinin, İslâm'daki "millet değil ÜMMET" anlayışı olduğunu söylüyorlar. "Millet yoksa, millet önemsizse, milli değerler nasıl olacak peki?" diye deşmemek lazım.  Zira mantık tanımları  İslâm'ın emirleri  ile "Hocaefendi diyor ki..."  arasına sıkışmış durumda.

Ellerinden gelen her fırsatta, milli unsurlar ve yerleşik âdetleri Arap kültürünün unsurlarıyla donatmaya çalışan bu insanların, zaman zaman Arap'tan çok Arap olma gibi kendilerini yer yer komik duruma düşüren bir eğilimleri de var. Bunu son Filistin olaylarında da görmüştük. Hatta siyasilerimiz bir uyarı da almıştı hatırlarsanız.
(bkz:  Gündemdekiler-Şubat 2009)

Çok da uzatmak istemiyorum bu konuyu.



HAZİRAN 2010'da gelen  EDIT:
Uzatmak istemiyorum demişim ama n'aparsın ki mevzu hala devam ediyor.

Sonunda Melih Bey grafikerlerle çalışarak yeni tezini ortaya sürdü.
Ve işte yanda Ankara'nın yeni logosu:
Gülen Ankara kedisi.

Melih Gökçek'in "Hitit Güneşi"ne nefretiyle başlayıp Atakuleli-camili tasarımdan gelindi bu günlere.

Devamı için bkz:  Ankara'nın yeni LOGOsu



KASIM 2017'de gelen  EDIT:
Melih Gökçek'in  Bülent Arınç'la giriştiği;  "Fethullah'a arazileri peşkeş çekmesi ve parsel parsel satması"  hadiselerinin de etkisiyle midir bilinmez;
28 Ekim'deki istifasının ardından;  yeni dönemde iptal edilen kendisine ait sivri projelerine  şimdi de  Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin logosu eklenmiş. Çalışmalar devam ediyormuş.
Ne sorunsalmış ama!



11 Nisan 2009 Cumartesi

 İngilizce Eğitim


İyice aldı başını gitti.  Anaokulundaki çocuktan başlanıyor artık.  (Ağaç yaşken eğilir misali) İlkokuldan itibarense tam gaz veriliyor. Ve bu uygulama sadece pilot okullar ile sınırlı değil.
Yavaş yavaş meyveleri alınmaya başlandı. Sanırım bundan 25-30-50 sene kadar sonra bu ülkedeki insanlar ne Türkçe yapılan konuşmaları ne de birbirlerini anlayabilecekler.

Neredeyse bütün atasözlerinin yanlış kullanımları ile her gün karşılaşıyorduk zaten; yavaş yavaş ana kelimeler de teslim olmaya başladı. Bir de Kraliçe Viktoria döneminden başlayarak İngiliz tarihini sular seller gibi ezberlersek, işlem tamamdır.

Bu ülkenin kendine "ulusalcı" diyen ulusalcıları;  "Kürtçe'ye hayır! (A'ya hayır! B'ye hayır! Kuran kursuna hayır! Ruhban okuluna hayır!" gibi osuruktan teyyare şovenist eğilimlerle ortalıkta boy gösterirken, millet ve ulus oluştaki ana unsur olan DİL konusunda böyle eli taşşağında bir ferahlık içinde oluşları zaten  "ulusalcılık"  kavramını yeterince ortaya seriyor.

P.S.:  Neden üst yanda Shakespeare resmi var? E onu zaten biliyorsunuzdur kuzucuklarım.


23 Mart 2009 Pazartesi

 Güneşi  Gördüm


Vay anassını sayın sinema severler! Bu filmden sonra kendime gelebilmem, vizyondaki bir Türk filmine bir daha gidebilmem için, korkarım ve zannediyorum, pek çok Amerikan filmi izlemem şart.

O kadar sıkıldım ki filmi izlerken!
Son yıllarda izlediğim pek çok Türk filmi içinde en kötüsü şüphesiz bu idi.  Hani Sinan Çetin'i diline dolamış birileri iş olsun diye Romantik'i yerden yere vuruyor ya!  İşte o Romantik bu filme açık ara fark atar.

Zaten malum olanı söylemeye gerek yok.  Yine de  biz seyircilerin bu kadar aptal yerine konmasına dayanamıyorum artık.

Kürt meselesi,  devlet,  savaş,  terörist  ve askerleri  içerisinde barındıran bir film yapıyoruz  iddiasıyla ortaya çıkılıyorsa; seneryoya ve diyaloglara az daha özen göstermek gerekmez miydi?

Filmin ilk yarısında;  komutan,  sorumlu asker  (rütbesini anlayamadım)  ve  köylü adam  arasında geçen öyle konuşmalar var ki,  ben kendimi  köşedeki Ziraat Bankası'nın fatura kuyruğunda memurla sohbet edenleri uzaktan izliyorum sandım bir an.
(Cümle bile ne kadar sıkıcı oldu,  anlayın artık.)
Hikayedeki kopukluk ve uyumsuzluklara hiç girmiyorum bile...

Kompozisyon dersindeki gibi ezberlenmiş ve kalıplaşmış,  ruhunu kaybetmiş cümlelerle bezeli bu propaganda filmini izlerken bir taraftan da ne kadar geç kalınmış olduğunu düşündüm.  Evet, sene 2009  için  çok geç kalınmış bir hikaye  ve  dillendirilmede gecikmiş olgulardan bahsediyor  Güneşi Gördüm  filmi.  Bu yüzden de baydıkça bayıyor.

Hayatta bazı şeyler için geç kalınca,  yakalamaya çalıştığınızda da olmaz birşeyler, mayası tutmaz. Biraz da hüzünle söylüyorum şimdi bunları.

(Hiç birisine haksızlık etmemek için isim vermiyorum. Yine de, az buçuk okuyan ve Kürt sorunu hakkında hangi taraf ne diyor, buna az buçuk kulak kabartan bir insan, filmdeki demodelik karşısında yarılmıştır herhalde.)

Bir de önemli gördüğüm bir şey var:  Kürtlere bir özür borcumuz var bizim bence. Vicdanen ben rahatsız oldum mesela.  Sinemamızda bir türlü Kürt tipini ve geleneğini canlandıramadık biz.  Kürtleri ya alay ederek,  ya komiğine vurarak,  ya da acıyarak merhamet sömürüleriyle yansıttık sinemaya.  Bir zılgıt, bir tespih, bir sakal,  bir de şalvar yetiyor Kürt olmaya!  Bu kadar basit olmamalı diye düşünüyorum.

Sonuçta bir başka alaya alınan ırk  Çingeneler  ile ilgili  Avrupa sinemasında ne kadar değerli filmler yapılmıştır,  ve bunların bazıları bu topluluğun geleneklerini de doğal bir şekilde sunar.
Biz ise 2009'da bile klişelerle bakıyoruz halklara...
Belki kendimiz de geç dönem yapay uluslaşma hareketleri ile hiçbir zaman ulus devlet ve millet bilincini geliştiremediğimiz içindir.

Bol bol duygu sömürüsünden fenalık geldi.  Uzun lafın kısası:
Bazen salondan yarıda çıkıp gitmeyi de bilmek gerekiyor galiba.


----

İğrenç espri köşesi:   Filmin adı  "GÜNEŞİ GÖRDÜM"  değil de "Travestileri gördüm"  olabilirmiş pekala.  O konuyu daha güzel işlemiş gibi.
("Ne işi var terör konulu bir filmde bu kadar travesti sahnesinin?" diye sormayın,  "mantık arama!"  zaten.)

Gereksiz yorum:   "Ne şiş yansın ne kebap!"  mantığıyla propoganda filmi olmaz. Aslında bi skim de olmaz ya neyse.

Kısa kısa...:   Ali Sürmeli'yi  hidrojen bombasıyla patlatma isteği" uyandıran bir film bu.  En sıkıcı ve en ruhsuz sahneler onunkiler zira.

Soru:  Son yıllarda Fethullahçılar ile Mahsun Kırmızıgül ve sineması arasındaki belirgin bir yakınlaşma var.  Bana mı öyle geliyor ki?


Tamamlayıcı nitelikte olacağını düşünerek,  Private Sözlük'ten bazı alıntılar yapmak istiyorum.  Merak edenler aşağıdaki yorumlar kısmından okuyabilir.