köy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
köy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2020 Perşembe

   SEFİRİN  KIZI


Bir itiraf:
Ben bu diziyi gerçekten sevmiştim. Dizi izlemediğimi ısrarla insanların başına kakan biri olarak, yıllardan beri ilk defa bir diziyi izlemeye başlamıştım, hem de nasıl! İlk bölümden başlayarak her bölüm en az iki kere olacak şekilde... Ezbere biliyorum diyebilirim yani.

Çekim tekniği, renkleri, oyuncular, karakterler-tiplemeler, müzikleri, bazı özgünlükler, diyaloglar, konusu hoşuma gitti. Elbette aradaki bir sürü absürdlüğe, tutarsızlığa ve çekim hatalarına da gülüp geçtim, belki onları da bir ara yazarım, malum ezberledim... Ama 8. bölümde bu dizi aslında bitti, şu anda uzatmaları oynuyor. Daha öncesinde diziyi bellemiş olanlar, öncesini görüp sevenler el mahkum devam ediyor tabii izlemeye... Ama şu anda ne bir konu var ne de karakterler... Diziyi uzatacağız, tutarsa seneye de devam ederiz veya yaza kadar işi bağlarız diye karakterleri en az 90 derece saptırdılar.  Hiçbirisi kendisi değil artık.  Bunun 180 dereceye kadar yolu olduğu da son bölümlerden anlaşılıyor. (Hani sırf diziyi uzatmak adına Nare karakterinin yapısında olmayan ne varsa yaptırılmakta ve saçmalanmakta... Hoş diğer bazı karakterler de şu anda raydan çıkmış durumda.  Sanki daha önceki bölümleri yazanlar başka kişilerdi,  o kadar keskin bir geçiş ve düşüş oldu.)

Neden bizde hep bunu tercih ediyorlar anlamıyorum, oysa Sefirin Kızı'nda böyle yapmalarına gerek yoktu; zira dizi istendiği takdirde zaten çok uzatılabilecek özellikte.  Bir sürü karakter var zaten ve yeni oyuncularla daha da genişletilebilirdi yapım. Senaristlerse "Nare ile Sancar arası saplantılı bir konuya takıntı yapma" usulüyle işi ergene bağlamayı seçti.  ("Akın tecavüz etti mi,  etmedi mi?")  Zira hep dediğim gibi;  bizim ülkedeki filmler,  diziler,  şarkılar,  tartışma programları,  internet siteleri ve bir dolu şey çoğunlukla 13-18 yaş aralığı ya da kadınlara hitap edecek şekilde tasarlanıyor.


ŞİMDİ:  Nare'nin gerçekleri  (Akın'ın kendisine tecavüz ettiğini, kızını babasından ayırdığını, Sancar'a kendisi ile ilgili söylediği iftiralar yüzünden ilişkilerinin bittiğini, Akın'ın kendisini taciz etmeye devam ettiğini) sevdiği adama anlatmaması karşılığında, kumarcı ve midesi ultra geniş  babasına 1 milyon Euro teklif etmesi nedir? Bu parayı kendisine aşık olan Gediz'den istemesi nedir? Hiçbir şey olmamış gibi  Mügelerin evine girip çıkması nedir?

Ya emlakçı sahnesi? Kendi ayakları üzerinde durma mücadelesi veren Nare'nin,  Sancar'ın maddi yardım tekliflerini ısrarla reddeden bu özgür ruhlu Nare'nin, deniz kenarındaki lüks bir evde yaşamak için Sancar'dan bariz yüklü para yardımını (salağa yatarak ve bol bol kızını öpüp koklayarak)  ayıla bayıla kabul etmesi nedir?

Laf ola beri geledir. Nasıl olsa reytingler iyi gitmektedir ve dizi lastik gibi sündürülmektedir. Zaten müzikal mübarek, bir şarkı bitiyor öbürü başlıyor.  Böylece iki buçuk saat dolduruluyor.  Üstelik dizi müziklerini yapan,  ve bu konudaki başarısı malum olan  Gökhan KIRDAR ile yollarını ayırdıktan sonra kolpa müziklerle inanılmaz bir kalite düşüşünü de yaşatıyorlar.  Veya bakıyorsun duygusal bir sahnede hareketli müzik giriyor,  neşeli-hareketli sahnelerde bir anda duygusal müzik başlıyor...
Yani tam bir zıtlık halinde  " N'oluyor? "  anlayamıyoruz.
Lan yapacağınız bir işi iyi yapın bari!


Ya sevdiği kadının, kendisine tecavüz ettiğini yüzüne karşı söylediği,  İsviçre'de konuştuğu rahibe Isabel'in  "kötü adama değil, karısına güvenmesi gerektiği"  öğüdünden sonra dahi;  hâlâ ve hâlâ "gerçekten öyle bişey yapıp yapmadığını" Akın'dan öğrenmeye çalışan Sancar'a ne demeli?  Yahu bu nasıl bir salaklıktır?  Bu kadar aptal bir adam ne ara kaçın kurrası olmuş, Muğla'nın en itibarlı zengin adamı (efesi) olmuştur?  Bu kadar aptal bir adam senelerdir çok büyük paralarla çok büyük işler yapmaktadır, güya... Senaristler kendi yazdıkları diziyi kendileri mi bilmemektedir,  yoksa herkesi aptal mı sanmaktalar?

Senaristlerin kendi yazdıklarını okumadıklarını ve diziyi iyi takip etmediklerini, ilerleyen bölümler arası tutarsızlıklardan da anlıyoruz. Mesela ikinci bölümde "kendisinin cep telefonu kullanmadığını ve hiç olmadığını"  söyleyen  (meczup)  Kavruğun 12. bölümde cep telefonuna mesajlar atılmakta!  Böyle bi dolu örnek yazabiliriz.


MISCELLANEOUS

Bence  Engin Akyürek (Sancar)  çok iyi bir oyunculuk çıkarmış,  adam adeta hissederek oynamış.  Ne var ki 11. bölümdeki inanılmaz saçma sahnelerde o dahi "Noluyoruz abi!" şaşkınlığı yaşadı bazı karelerde.  Dikkatle izlerseniz fark edersiniz bunu.

Uraz Kaygılaroğlu (Gediz)  ve Neslihan Atagül (Nare)  de iyi oynuyor,  hayalimizde canlandıracak kadar hayran kalıyoruz onlara.  Zaten iyi olan kendini belli ediyor ve sivriliyor.


Dizide bonus kabilinden sürpriz oyunculuklar da var. Mesela "Elvan" rolündeki Hivda Zizan Alp. Filmdeki en hoş tipleme. Tam bir neşeli "akıllı deli". Zaten bir Kavruk  bir de  Elvan. Dünyayı deliler güzelleştiriyor-kurtarıyor, akıllılar dizide bile  EGOdan hırstan çatlıyor!

Gediz'in ablası, psikiyatrist  "Müge"  ise en dikkat çekici rollerden biri. İnişleri-çıkışları, dengesizlikleri, terbiye ve terbiyesizlikleri tek bedende birlikte barındıran gerçek bir karakter. Oynayan oyuncu Esra Kızıldoğan da belli ki bu rolün ve değerinin üzerine kafa yormuş ki çok ama çok iyi oynamış.  Kesinlikle bir profesyonel.

"Melek"  rolündeki çocuk oyuncu da filme ayrı bir güzellik katıyor. Dizi sektöründeki çoğu genç oyuncumuz, bu melek yüzlü küçük kız kadar oynayamıyor oysa.


Sancar'ın erkek kardeşi "Yahya"yı canlandıran Doğukan Polat da dikkat çeken bir başarı ortaya koyuyor. Ne var ki, yukarda bahsetmiş olduğum gibi senaryoda 10. bölüme yaklaşırkenki kırılma nedeniyle karakterlerin çoğu kökten değişti.  Özellikle o ilk 5 bölümdeki, yöresel şive ile konuşan, temiz kalpli, kendi temiz dünyasında yaşayan, Sancar'ın eli-kolu olan Yahya gitti;  yerine "bir anda" gıcık, sorunlu, ezik, hatta ahlâksız bir Yahya geldi.

Dilim varmıyor ama,  psikopat kötü adam "Akın" rolünü oynayan Erhan Alpay da iyi iş çıkarıyor. En önemli rollerden biri olmasına rağmen; en kötü-yetersiz oyunculuk ise Sancar'ın annesi  "Halise Efe" rolündeki Gonca Cilasun'da bence. Aslında oldukça zor sahneleri çok başarıyla canlandırmasına rağmen, toplamdaki bu olmamışlığı, rolü üzerinde yeterince gözlem yapmamış ve kafa yormamış olmasına bağlıyorum.  Adı geçen oyuncu,  geleneksel  "Anadolu kadını"  anne tipine  çok yabancı belli ki! Araştırma ihtiyacı da duymuyor,  ikide birde "Lâ havle velâ!"  deyip duruyor ama o lafın asıl söylenişini bir merak edip öğrenmiyor...  Gençliğinde  "besleme"  oluşu  yüreğinde yara olan bu kadın, ailece kendi evlerinde yemek yerken  kahvaltıda dahi çatal-bıçak kullanıyor... gibi gibi...  Onlarca detay hep es geçiliyor.


İtiraf etmek gerekirse, ben bu dizinin istendiği takdirde Bizimkiler gibi bir aile dizisine evrilebileceğini düşünmüştüm. Nare-Sancar arası geçmişten gelen yüklere ayrılan bir veya iki sezondan sonra, en az 1 yıl da bir aile dizisi olarak ev-iş-entrikalar-sevinçler, yani tipik aile dizisi tarzında gayet iyi yapılabilirdi. Ancak unutmayınız ki Bizimkiler'in senaristi Umur Bugay,  ayakları sağlam yere basan, tiyatro deneyimi olan, sahneyi farklı açılardan bilen, kalemi sağlam bir adamdı. Bu dizide ise maalesef ergenlere hitap eden, ne istediğini bilmeyen,  yetenekli ama uçarı bir senaryo grubu var.  Helal olsun onlara ki güzelim diziyi  8. - 9. bölümde bir anda mahvediverdiler!

Düşük bir ihtimal de olsa, eğer burayı tv dizi sektörüyle alakalı birisi okuyorsa,  gelecek için bu yazıdan istifade edebilir. Şöyle ki:  İyi başlamış ve seyirci tarafından tutmuş  dikkate değer bir iş nasıl batırılır, ergene bağlayarak reyting alacağız derken aksine nasıl gittikçe düşer? Saçma sapan müzik kullanımı ve kalitesiz melodilerle seyirci üzerinde nasıl  ŞOK etkisi  yaratılır?  İzleyici daha ne kadar aptal yerine konabilir? Nasıl attan inip eşşeğe binilir?  Avrupai tarzdan Hint sinema diline son sürat dalış prime time'da mümkün mü?  Özgün müzikten taverna müziğine ani vites değişikliği ile nereye kadar?   Hepsi ama hepsi bu dizide!


Dizi çekimlerinin yapıldığı Muğla'da özellikle sokak çekimlerinde (alışveriş, AVM, hastane, havaalanı gibi) açık alanlarda geri planda kameralara el sallayan güvenlik görevlileri, kameraya bakan yaşlı teyzeler, amcalar filan görebilirsiniz.  Dikkatle bakarsanız :)
İnsanımız kameraları çok seviyor anacım, "İşinize bakın, çaktırmayın"  filan da desen nafile.

Zamanda geri gidişlerde, 9-10 sene geri gidildiğinde dahi görüyoruz ki kadının elindeki oje rengi yine aynı,  erkeğin (Gediz)  ergenlik dönemindeki sakalı-kilosu-giyim tarzı tıpatıp aynı, gibi tuhaflıklar da cabası...

Ancak hiçbir şey Nare'nin saçlarını neden hiç toplamadığı kadar ilgi çekmiyor. İnternette dizi forum sitelerindekilere bile dert olmuş bu mevzu. Bir tek akıl hastanesindeyken saçlarını toplu görüyoruz bu hanım kızımızı. Onun dışında hep sürpürge gibi sallanıyor,  at gibi şahlanıyor o saçlar. Gönülden kendisine bir toka hediye etmek istiyoruz.  Ayrıca 1 kez hariç, neden yatarken hiç pijama giymeden direkt üstündekilerle ve full makyajlı olarak yatıyor,  kıllanıyoruz.

Dizide başka saçmalıklar-ilginçlikler de var tabii. Mesela dikkat ettiyseniz  (Akın hariç)  park ederken arabaların asla kilitlenmemesi, geceleyin odada ışıklar açık uyuma,  Nare'nin ilginç kıyafetleri-ayakkabıları,  Gediz'in aksesuarları vesaire...

Oldukça ilgi çeken dizi müziklerini ve kullanılan şarkıları da yakında bu yazıya ekleyeceğim.  Şimdilik sadece şunu not düşeyim:  12.bölümde tam 5 dakikalık "Uzun ince bir yoldayım" türküsünü Tarkan'dan girdiler ki;  bu kadar alakasız laf ola beri gele bir şeyler de oldu işte!


Gelelim dizideki esaslı saçmalığa:
Yukarıda da az değinmiştim,  biraz daha açmak istiyorum, zira bu ciddi: Çünkü PARA konusu ile ilgili. Yani reel hayatta en şakası olmayan konu.

Dizide kızı ile eve çıkmayan isteyen, çocuğunu tek başına büyütme azminde,  özgür (ve ahlâklı) bir anne var karşımızda. Kızı da annesi ile bir evlerinin olmasını çok arzuluyor. Annesi  "artık az paralarının kaldığını, bir an önce çalışması gerektiğini, yoksa babasının evinden onu alamayacağını,  bazı lüks şeylerin imkansız olduğunu"  söylüyorken...  Ertesi bölüm bir bakıyoruz ki ev tutulmuş.

Öyle sıradan veya site tipi bir ev değil ama! Denize sıfır gibi ve arka bahçesinde devasa bir havuzu olan iki katlı modern tip bir villa!!!  (Yanda önden çekim fotosunu koyuyorum)

Silme gerizekalılık!  Ne var ki Türk dizilerinin çoğu ya konak ya villada geçtiğinden, genel izleyici kanıksamış artık bu saçmalıkları. Ya da  "yediririz"  sanıyor yönetmenler.  İnanın bir gerizekalı olarak -isimsiz-  halde  tarihe geçiyorlar.

(Dikkat ederseniz kaçın kurrası delikanlı patronların, kumarbazın tillahı bir adamla (Sefir)  durmadan kumar oynayıp para yedirmelerine hiç girmiyorum bile! Polise gidip Akın'la ilgili şikayette bulunacaklarına kumarbaza para yediriyorlar, hem de milyonlarca Dolar ve Euro!...  LOL)

(Türk milletinin fazla çalışmadan, büyük miktarlarda  PARA'ya ya mirasla ya da hırsızlıkla ulaşılabileceği eğilimine yer vermesi de cabası. "Yarıcının oğlu" Sancar, büyük bir servete ancak belediye kasasından hırsızlık ve evrakta sahtecilik ile ulaşıyor. Dizide bunu legalize etmek içinse senaryoya bir miras hikayesi ekleniveriyor. Hey maşşallah!)


Doğrusunu söylemek gerekirse bu dizinin ilk 5 bölümünü beşer kez izlemişimdir, abartmıyorum.  8. ve 9. bölümden sonra ise kopmuşumdur,  artık tek bir bölümü bile zor izliyorum.  (O da atlaya atlaya ve sırf buraya yazabilmek için.)


Gelelim  pek mühim :)  psikolojik  ve  sosyolojik analizler  kısmına:

Ek$i Sözlük'te  bir yazar   (@dodododi)   demiş ki:
"Köylünün, sonradan görmüş olanın rezilliğini gösteren dizi. Köylü olarak işlenen karakterlerin yüzlerinden resmen pislik akıyor."
Bu da blogumda bulunsun.

Görebildiğim kadarıyla herkes Sancar'ın hastalıklı, psikopat taraflarını sayıp döküyor;  çareyi de Nare ile Gediz aşkında bulmaya çalışıyor ancak şu ana kadar Nare'nin sorunlu taraflarından bahsedeni pek görmedim desem yalan olmaz.

Nare en başından beri "kendince" sebeplerden ötürü sürekli önemli şeyleri gizliyor veya anlatmıyor: Annesinin öldüğünü, tecavüze uğradığını, neden yıllar sonra kızını alarak Türkiye'deki babasına getirdiğini, Gedizlerde kaldığı bir gece Akın'ın yatak odasına kadar girdiğini... Tüm bunlar ve daha fazlasını sürekli gizliyor. Sorulduğunda ise susuyor,  bazen de yalan söylüyor. Tutup da doğrusunu söylediğinde ise
kaosortaya çıkıyor. Zira kırk yılın başı ilk defa söyledi/anlattı ama sevdiği adam (veya Müge gibi sevdiği insanlar)  ona inanmadı. Üstelik aynı davranış kızında da var. O da bilmesine rağmen neden geri döndüklerini, cici annesinin kıyafetlerini kesmekle tehdit ettiğini, ona iftira attığını, Akın'ın yatak odalarına kadar girdiğini, çok korktuklarını filan hiç ama hiç anlatmıyor kimseye. Travma ile baş edemeyecek seviyeye geldiğindeyse  titreme nöbetleri  başlıyor,  aynı annesi gibi.

Sancar zaten "şüphe" tarafı gelişmiş,  beğenseniz de beğenmeseniz de ülkemizde sayısız örneğini bulabileceğiniz hastalıklı kıskanç, fakirlikten şundan bundan hastalıklı ciddi ezik tarafları olan ve medeniyeti de  (dolayısıyla medeniyet düşmanlığını da)  kafasında yanlış yere oturtmuş,  yabancı düşmanlığı olan yöresel bi tip.  Sefirin kızına yüreğinde yer açarak Sevgi ile dönüşümünü ve diğer benzerlerinden farklılaşmasını gerçekleştirmiş. Ama belli bir eşiği ısrarla aşamıyor. Bir erkekle bir kadının arkadaş olabileceğini anlayamıyor mesela, kabullenemiyor.  Sefirin kızına sürekli gizlememesini söylüyor, Nare ise kendince sebeplerden bildiği yolda yürüyor.  Sancar'ın annesi derseniz bu toplumda sayısı hiç de az olmayan, tahakküm için çıldıran;  güç ve para ile ağalaşan erkek annesinin light bir örneği.  (İyi bir oyunculuk sergilenemediğinden  o rol tam yansıtılamıyor,  ama böyle.)

Bu diziye çeşitli internet sitelerinde yazılan yorumlardan toplumumuzdaki yabancılaşmaları idrak edebilirsiniz ayrıca. Yaygın farklı kesimler birbirinin yaşam, değer yargısı ve hayat tarzından inanılmaz habersiz bu ülkede.  Ciddi iletişim kopukluğu aşikar. Reel hayatta çok normal karşılanan çok sık yaşanan şeylere aşırı tepki veren pamuklara sarılmış tipler var. Apayrı dünyaları aynı mahallelerde yaşayan insanlar birbirlerini ezberlenmiş yargılar üzerinden değerlendiriyor.  Bu kadar uzun yazmamızın bir nedeni var yani.

Sosyolojik tespitimizi de yaptığımıza göre herkese iyi seyirler gayrı.

Edit:  Kızda kamera kaydı var, savcılığa teslim edeceğine sevdiklerini inandırmaya çalışıyor. Uçakla yurt dışına çıkışını sağlayarak, ruh hastası saplantılı tacizcisinden kendisini şıp diye kurtarmış sayıyor. Millet de çözümü  Nare-Gediz  (yasak)  aşkında  arıyor.
Özetle:  Patolojik!



Evet nihayet dizi müziklerinden dikkat çeken 10 tanesini derleyebildim,  burada YouTube linkleri de bulunsun.
  1. Sefirin Kızı Jenerik - Gökhan Kırdar (2019)
  2. Gökhan Kırdar - Sancar Track 1  (Sefirin Kızı)
       (Şüphe ve acıyı çağrıştırıyor.)
  3. Nim Sofyan - Efem
  4. Gökhan Kırdar - Ja Izgrei  (Bulgarca)
  5. Sefirin Kızı - Çok Geç  (2020)
  6. Sefirin Kızı - İki Keklik
  7. Yüksel Baltacı - Alacanın Efesi
  8. Yüksel Baltacı - Deniz Üstü Köpürür
  9. Cem Adrian - Ben Seni Çok Sevdim
  10. Gökhan Kırdar - Yağmur

6 Mayıs 2015 Çarşamba

 Bir yok etme ve talan aracı olarak  RESTORASYON

Antakya (Hatay) Arkeoloji Müzesi'nde restorasyon sonrası değişen mozaikler konusu gündemde konuşulmakta iken, aklıma yaklaşık bir sene kadar önce tarihi camilerin "restorasyon" adı altında yok edilişi ile ilgili paylaşımlarım geldi. Hatırlatmak istedim.


BURSA, benim toplamda uzun yıllardır yaşadığım bir şehir. Soranlara eskiden hiç sevmediğimi söylerdim. Bir o kadar uzun yıllar kaldığım başkent Ankara'daki öğrencilik ve sonrası yıllarımda, Bursa'ya geçmişte ne kadar haksızlık ettiğimi peyderpey anlama fırsatım oldu. Türkiye'nin en büyük 5 şehrinden biri olmasına rağmen, bir büyük şehirdense büyük bir köyü andırmasını, köylü halkını, muhafazakarlığını ve yüksek nem oranını eleştirirken; güzelliklerini epey ıskaladığımı ve haksızlık ettiğimi fark ettim. Özellikle Ankara gibi yapay bir tasarı şehrinden,  oranın soğuk ve katı yerli halkından (şehrin bütün albenisine rağmen) fenalık gelmeye başlayınca; Bursa'nın yeşili ve maviyi birleştiren doğal alanları, Ulu Cami ve Yeşil Türbe gibi büyük mimari eserlerinin yanı sıra ufak, uzaktan sanki minyatür gibi duran camileri, çardakları, ve elbette -geçmişte şüphesiz daha fazla sayıda olan-   belirli aralıklarla karşınıza çıkan içilebilir doğal kaynak suyu akan çeşmeleri ve su kültürüne şapka çıkardım.
******

İşte bu duygularla 2014 ilkbaharında Bursa'ya gidişimde eski yerleşim yerlerini merakla gezmeye başladım. İlk gençlik yıllarımdaki buhranlarımda, özellikle Çekirge ve Muradiye semtlerindeki yemyeşil caddeler ve dar ara sokaklar bana iyi gelirdi. Tekrar oralara, o sokaklara yöneldim.   Ve fakat hayretle fark ettim ki bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olan bu şehirdeki tüm ufak camiler yıkılıp yerine üç katlı apartman camiler kurulmuş! Tarihi veya değil, güzel çinileri ve/veya dış çephe taş işçiliği vardı oysa bazısında... Uluhiyet
(Tanrısallık) ve huzur duygusu veren, alçakgönüllü, adı geçen şehre özgü bir duygu vardı bunlarda. Bahçeleri ağaçlık ve yemyeşildi. Bir tanesini bile bırakmamışlar! Ağaçları da kesip iki katlı imam evi yapıyorlar bahçeye;  musalla taşı da kabak gibi parlıyor böylece.

Uzun lafın kısası, sonunda bildiğiniz ucuz fayans kaplama yahut apartman cami dizaynı  ile sonlanmış bu "restorasyon"lar...
Hâli gören yerleşik halk da fark etmemiş gibi yapıp görmezden gelmiş. Bu durum;  "güzellik" anlayışına sahip olmayan, değer kavramı sorunlu bir toplum oluşumuzun yanı sıra; estetikten, kültürel mirastan habersiz, salt müteahhit zihniyetine sahip, üstelik deneyimsiz sayılabilecek kişilere bu resterosyon çalışmalarının verilmesinden de kaynaklanıyor.

Şehrin kendine has bir duygusu varsa bundan niye rahatsız oldunuz? Hadi yeni yapılan camilerde standart ezbere bir mimariyi dayatıyorsunuz, bir de tarihi camilere bunu uyarlamak ve tek tipleşmek niye? Kimse de bir ses vermemiş, iğrenç bir görüntü oluşmuş bazı örneklerde. Nitekim şehrin Altıparmak semti caddesi üstündeki Şehabettin Paşa Cami, "restorasyon" adı altında neredeyse tamamen yıkılınca ve 6 ay sonunda ortaya tuhaf bir görüntü çıkarılınca, mevzu yerel medya kanallarında da konu edilmişti, en kısa zamanda unutulmak üzere... Sonra restorasyonun restorasyonu yapılarak mesele halledildi!

Yeni bir şeyler üretemeyince, sürekli geçmişi yağmalamanın değişik bir şekli olsa gerek bu restorasyon mantığı.
Öyleyse  YAŞASIN MÜTEAHHİT ZİHNİYETİ!

Düşünün. Tarihi camiye bunu yapan bakış, mozaikti resimdi bunlara haydi haydi aynısını uygular. Daha önce "Ankara'nın Amblem Sorunsalı" yazımda da demiştim. Mimari ile medeniyet birbirinden kopuk kavramlar değil; tam tersine iç içe ve bütünleyicidir. Medeniyetin göstergesi mimaridir. Bir yapıdaki incelik ve çizimler, zamana meydan okuyan kalıcılık,  dönemin vizyonuna ışık tutar.
Bir de bu açıdan bakın çevrenizdeki ihalelendirilen restorasyon sonuçlarına ve yeni dikilen abidevi camilere.

Aslında bu ülkeye dair çoğu şey Ezop/Aesop masallarından (daha sonra La Fontaine tarafından zenginleştirilmiş olan) "Horoz ve İnci" fabl'ını çağrıştırıyor:
Horozun biri bir gün inci bulur;
Alıp onu kuyumcuya doğrulur.
Kuyumcu ne istediğini sorar.
O da der ki:  "Bu galiba mücevher;
Al da bunu bana biraz darı ver.
O benim daha çok işime yarar."


Dönelim Antakya'daki duruma. Bir haberde şöyle diyor:
"Dünya'nın ikinci büyük mozaik sergileme alanı olan Hatay Arkeoloji Müzesi'ndeki mozaiklerin, yeni müzeye taşınma sırasında bir restorasyon skandalına kurban gittiği ortaya çıktı."
fotoğraf: Ayhan Kara

Yazının en başında görselini kullandığım "İsis'e ait Seremoni mozaiği" (MS 2.yy); ayrıca Narkisos Mozaiği gibi birkaç tanesi daha taşıma sonrası restorasyonda zarar görmüş. (Yeni müzenin 52 milyon TL maliyetle açıldığı söyleniyor.)   Hataylı mozaik Ustası Mehmet Daşkapan'ın Antakya Gazetesi'nde 1 Şubat tarihinde yayınlanan açıklamaları ile ortaya çıkan skandal hakkında kendisinin bazı ifadeleri şöyle idi:
       “Bundan yaklaşık iki sene önce, eski müzede mozaikler salondan salona taşınırken, ben bu taşıma işini yapanları izliyordum. Çok sık müze ziyareti yapıyorum çünkü bu eski eserler benim mozaik çalışmalarıma da fazlasıyla ilham oluyorlar.   O gün tuhaf bir şey oldu.  Milattan sonra 5. yüzyıla ait Yakto Mozaiği parça parça çekildi ve belki 150 parçaya bölündü. Orada iki kişi bu bölünen parçalardan birini taşırken o parçayı bir anda yere düşürdü ve düşen parça kırıldı, kırılmayla beraber taşlar koptu. O an şok oldum ve tek bir şey düşündüm. "Bu parçalar yeni müzeye nasıl taşınacak, taşındıkları yerde tekrar nasıl restore edilecek?"  Ve bugün yeni müze ziyaretimde, iki sene önce kendi kendime sorduğum bu korkutucu şeyin cevabını aldım, hem şaşkınlıkla hem üzülerek.”
(Söyleşi haberin tümü için: "ROMA MOZAİKLERİ'NDE SKANDAL RESTORASYON..." -  01.02.2015, Antakya Gazetesi)


Yazımın sonunda bu müzeden bana ilginç gelen iki parçayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Neredeyse tüm mozaiklere bakmak içinse şuraya (academia.edu/12932445/Konu%C5%9Fan_Mozaikler_-_Hatay_Arkeoloji_M%C3%BCzesi_Mozaikleri)   tıklayabilirsiniz:

Birincisi,  Kem Göz Mozaiği:  (MS 3. yy)   Görüldüğü gibi büyük bir göz var mozaikte.  Yılan, akrep, kırkayak, panter, ve bir köpeğin saldırısına uğrayan göze ayrıca üçlü mızrak ve bir kılıç saplanmış ve bir kuş tarafından gagaklanmakta... Bu saldırıya arkasını dönmüş, elinde sivri değnekler tutan (flüt mü çalıyor yoksa?) bir erkek ise umarsızca yoluna devam ediyor.
Anlamı ne bunun?  Bana ilginç gelen görsellerden biri idi.

İkincisi,  Bahtiyar Kambur Mozaiği:   Roma döneminde evlerin girişine nazarlık olarak yaptırılıyormuş bu çıplak erkek figürü  :)
Baktığı mekan ve içindekiler hakkında kim ne düşünürse aynısı ile karşılaşsın anlamına gelen bir kelime yazdığı söyleniyor üstünde...
   Kim bilir,  belki de yanlış mozaiği restore etmişlerdir? ;)

(Resimlerin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.)


31 Ekim 2013 Perşembe

  Saray  Muhallebicisi

Geçtiğimiz haftasonu, yeğenlerin okul alışverişlerini tamamladıktan sonra eve dönüş öncesi hep birlikte biraz dinlenmek, laflamak ve değişik bir lezzet keşfi için uğradığımız Bakırköy şubesi berbat bir Pazar öğleden sonra şoku yaşamamıza neden oldu.

Küçükler için istediğimiz dilim pastalar, kahve fincan altlığında servis edildi! Hem tabaklar çok küçük ve düz değil  hem de o minnacık tabağın üstünde servis edilmiş beyaz çikolata rendesiyle kaplı, tabaktan adeta taşan kocaman bir dilim frambuazlı pasta!
Bıçakla kesebilmek bir yana, çatal ile dökmeden bir parça alabilmek bile mümkün olmayan bir sunum.
(Üstelik çocuklar çikolatalı pasta istemişti. "Ondan kalmadı" diyerek bize sormadan frambuazlı olanı bir hamleyle önümüze koymuşlardı ama orasına takılmaya fırsat kalmadı.)

Uyarımızı yaptığımızda ise o şubede pastaların hep bu şekilde servis edildiği ve bu güne kadar hiçbir şikayet olmadığı söylendi. Yılların Saray Muhallebicisi'nin  eriştiği  deneyim ve kalite bu yani.

Şaşkınlık içerisinde benim şef garsona tek söylediğim; çocuklar bir yana,  bir yetişkin olarak kendisinin bu tarz bir  (pasta tabağı olduğunu iddia ettiği)  kahve tabağında, böyle neredeyse bir karış büyüklüğünde bir pasta dilimini tabaktan döküp saçmadan yemeyi başarıp başaramayacağıydı.  Karşılıklı bazı konuşmalar yaşandı.
Bu tarz olaylarda neredeyse her zaman olduğu gibi müşteriler/kalabalıklar/halk,  şikayetçi olana ters ters baktı. Bu arada, masanın benim oturduğum tarafa yakın kenarının iyi silinmemiş olduğunu ve şerbetli yapışkan bişeyin kıyafetimin dirsek ve bilek bölgesine yapıştığını fark ettim.

Türkiye'deki en büyük sorunun kalite (nitelik) ve kültür sorunu ile köylülük olduğu yönündeki inancım biraz daha perçinlendi.
(Gerçi  "sorun genetikte"  diyen de var.)


     Yazımı,  Twitter'dan gelmiş göçmüş bir dervişin sözüyle noktalıyorum:

Halâ sıkıcı sosyoloji kitapları okuyanlar, olumsuz 'küçük burjuva'  tahlilleri yapıyor.  Ulan köylü,  bulursan öp başına koy burjuva kültürünü!
(@dalgacidioskur)


25 Ağustos 2009 Salı

 KÖYLÜLER


Hep diyorum:  Bizim ülkemiz köylüler ile dolu.  Yöneten de köylü, yönetilen de...
En felaketi de  ne köylü ne şehirli olan,  yani ikisi de olmayan,
ama parayı bulunca lükse dalmış ve dış görünüşte modern görüntü veren köylüler.  Yani sonradan görmeler.
Ne iyi müzikten anlar bunlar  ne resimden...

Milattan Önce belki on binlerde  mağara duvarlarına görkemli resimler yapmış insanoğlu.  Sen hala çiçek böcektesin.
Nerede bir yeşil alan,  orada hemen 1 cami bitiriveriyorsun!
Hemen siyasetçiye taş atmayın canım.  Millet imza toplayıp muhtarından belediye başkanına kadar kapı kapı dolaşıp  "Cami isterük!" diye delleniyor.  Sonra da göz açıp kapayana kadar park alanı oluyor  "hokus pokus"  cami!   (Çünkü halkımız bunu istiyor.)
Ve hemen konduruluyor bir  "apartman cami"!

Kültürün: Cemaat kültürü.  Siyaset'ten anladığınsa sadece kamplaşma!
Girdiği cemaat ve kampın kurallarına göre bazısı kendine "laik" demiş, bazısı "Nurcu",  bazısı "Süleymancı"! ...

Eğitim sistemin yalanlarla dolu!
Bir deprem oluyor, hacılar hocalar başlıyor:  "Kıyamet alâmeti!"
Korkmayın şekerler,  bakınız  Hz. Muhammed  ne demiş:
"And olsun ki Araplar dünyanın yüzünden Türkleri tamamen silmedikçe kıyamet gelmez."
OK, anladınız mı?
Bunu size Baykal Beyefendi anlatamaz.  Hatırlarsanız kendisi bir ara (geçen seçimlerde)  "Anadolu açılımı" yapıyordu.  Din ve mezhep kardeşliği filan...
İnanan inandı. Afiyet olsun.

Ve son günlerde Baykal yine devrede:
"BUNLAR BİZİ ÇATIŞMAYA GÖTÜRÜR!"

Evet, evet... Götürür tabii...  Biz zaten savaşmıyor muyduk sahi?

Meali:  (Sahte)  Kürt açılımı  bahane,  savaş ve rant şahane!


23 Mart 2009 Pazartesi

 Güneşi  Gördüm


Vay anassını sayın sinema severler! Bu filmden sonra kendime gelebilmem, vizyondaki bir Türk filmine bir daha gidebilmem için, korkarım ve zannediyorum, pek çok Amerikan filmi izlemem şart.

O kadar sıkıldım ki filmi izlerken!
Son yıllarda izlediğim pek çok Türk filmi içinde en kötüsü şüphesiz bu idi.  Hani Sinan Çetin'i diline dolamış birileri iş olsun diye Romantik'i yerden yere vuruyor ya!  İşte o Romantik bu filme açık ara fark atar.

Zaten malum olanı söylemeye gerek yok.  Yine de  biz seyircilerin bu kadar aptal yerine konmasına dayanamıyorum artık.

Kürt meselesi,  devlet,  savaş,  terörist  ve askerleri  içerisinde barındıran bir film yapıyoruz  iddiasıyla ortaya çıkılıyorsa; seneryoya ve diyaloglara az daha özen göstermek gerekmez miydi?

Filmin ilk yarısında;  komutan,  sorumlu asker  (rütbesini anlayamadım)  ve  köylü adam  arasında geçen öyle konuşmalar var ki,  ben kendimi  köşedeki Ziraat Bankası'nın fatura kuyruğunda memurla sohbet edenleri uzaktan izliyorum sandım bir an.
(Cümle bile ne kadar sıkıcı oldu,  anlayın artık.)
Hikayedeki kopukluk ve uyumsuzluklara hiç girmiyorum bile...

Kompozisyon dersindeki gibi ezberlenmiş ve kalıplaşmış,  ruhunu kaybetmiş cümlelerle bezeli bu propaganda filmini izlerken bir taraftan da ne kadar geç kalınmış olduğunu düşündüm.  Evet, sene 2009  için  çok geç kalınmış bir hikaye  ve  dillendirilmede gecikmiş olgulardan bahsediyor  Güneşi Gördüm  filmi.  Bu yüzden de baydıkça bayıyor.

Hayatta bazı şeyler için geç kalınca,  yakalamaya çalıştığınızda da olmaz birşeyler, mayası tutmaz. Biraz da hüzünle söylüyorum şimdi bunları.

(Hiç birisine haksızlık etmemek için isim vermiyorum. Yine de, az buçuk okuyan ve Kürt sorunu hakkında hangi taraf ne diyor, buna az buçuk kulak kabartan bir insan, filmdeki demodelik karşısında yarılmıştır herhalde.)

Bir de önemli gördüğüm bir şey var:  Kürtlere bir özür borcumuz var bizim bence. Vicdanen ben rahatsız oldum mesela.  Sinemamızda bir türlü Kürt tipini ve geleneğini canlandıramadık biz.  Kürtleri ya alay ederek,  ya komiğine vurarak,  ya da acıyarak merhamet sömürüleriyle yansıttık sinemaya.  Bir zılgıt, bir tespih, bir sakal,  bir de şalvar yetiyor Kürt olmaya!  Bu kadar basit olmamalı diye düşünüyorum.

Sonuçta bir başka alaya alınan ırk  Çingeneler  ile ilgili  Avrupa sinemasında ne kadar değerli filmler yapılmıştır,  ve bunların bazıları bu topluluğun geleneklerini de doğal bir şekilde sunar.
Biz ise 2009'da bile klişelerle bakıyoruz halklara...
Belki kendimiz de geç dönem yapay uluslaşma hareketleri ile hiçbir zaman ulus devlet ve millet bilincini geliştiremediğimiz içindir.

Bol bol duygu sömürüsünden fenalık geldi.  Uzun lafın kısası:
Bazen salondan yarıda çıkıp gitmeyi de bilmek gerekiyor galiba.


----

İğrenç espri köşesi:   Filmin adı  "GÜNEŞİ GÖRDÜM"  değil de "Travestileri gördüm"  olabilirmiş pekala.  O konuyu daha güzel işlemiş gibi.
("Ne işi var terör konulu bir filmde bu kadar travesti sahnesinin?" diye sormayın,  "mantık arama!"  zaten.)

Gereksiz yorum:   "Ne şiş yansın ne kebap!"  mantığıyla propoganda filmi olmaz. Aslında bi skim de olmaz ya neyse.

Kısa kısa...:   Ali Sürmeli'yi  hidrojen bombasıyla patlatma isteği" uyandıran bir film bu.  En sıkıcı ve en ruhsuz sahneler onunkiler zira.

Soru:  Son yıllarda Fethullahçılar ile Mahsun Kırmızıgül ve sineması arasındaki belirgin bir yakınlaşma var.  Bana mı öyle geliyor ki?


Tamamlayıcı nitelikte olacağını düşünerek,  Private Sözlük'ten bazı alıntılar yapmak istiyorum.  Merak edenler aşağıdaki yorumlar kısmından okuyabilir.

2 Mart 2009 Pazartesi

 Pandora'nın  Kutusu


Nihayet bu filmi de izledim.
Hüzünlü ve etkileyici idi.  Sonu gelip yazılar çıktığında herkes hala yerinde oturmuş ekrana bakıyordu.  Fazla da konuşmak istemiyorum, gidip izlemek lazım.

Konu olarak ne anlatıyor peki,  filme hangi etiketler verilebilir?
"Yalnızlık".   Büyük şehirdeki insanın teknolojiyle imtihanı  ve  yalnızlaşması. Uyuşturucu.  Yaşlılık.  Hastalık.
Özümüzdeki zayıflık.  Kadın cinselliği.
Kadında cinsel soğukluk.  Dokunma.
Ve tabii:  Karadeniz.

Güzel bir film.  Babane rolündeki  Tsilla Chelton  başta olmak üzere oyuncular çok iyi iş çıkarmışlar.
Türk Sineması'ndaki kayıp hazinelerden biri işte. Öylesine!
Adı fazla anılmamış, bilinmemiş.


22 Ocak 2009 Perşembe

Bozüyük

.

Geçtiğimiz bir hafta boyunca, teyzemin -hâlâ- yaşadığı bu şehirdeydim.
Hep söylendiği gibi,  "Bağlı olduğu Bilecik ilinden daha büyük bir yer".

Çocukluğumun anlamlı yıllarını burada geçirmiş biri olarak, bu şehre karşı çok az bir sempatimin olması  benim kendi soğukluğumdan mı,  yoksa şehrin soğukluğundan mı;  muamma.

İnternetten bulduğum, Bozüyüğün eski yerlilerinin daha iyi anlayabileceği bir harita var yukarıda.  Tabii onların zamanlarında şimdiki gibi kalabalık, çok göç yok,  şehir içi farklı güzergahlı minübüs seferleri ve yabancı sayısı şimdiki gibi değil;  benim çocukluğumda mesela apartmanların sayısı parmakla gösterilecek kadar azdı.

Ancak kader ağlarını hızla örmekteydi.  İstanbul-Bursa-Ankara karayolu üzerinde olması;  malum olduğu üzre Eskişehir'e çok yakın olması;  Toprak Holding'in fabrikaları;  Eczacıbaşı, Demirdöküm gibi, kablo ve iplik fabrikaları gibi pek çok tırı vırının zamanında burada konuşlanmış olması gibi sebeplerden;  şehirdeki sanayi kolları aldı başını yürüdü.
Gerçi yazıyı yazdığım şu dönemki küresel mali kriz sebebiyle  üretim durdurmalar, işten çıkarmalar oluyor. Yani malum şeyler...  Ama şehirde hiç değişmeyen bazı şeyler de var.  Mesela soğuğu, ayazı ve kirli havası. Çeşmelerinden buz akıyor hâlâ bu kentin.

Az bilgi vereyim:

İsmini şehrin kuzey(batı?) tarafındaki,  üzerinde hiçbir ağaç yada yeşilliğin bitmediği,  boz kayalarla kaplı olan höyükten almış olup;  "Bozhöyük"ün zamanla söyleyişte kolaylaşmasıyla  Bozüyük  olmuş.  (Zaten halk dilinde höyük için  "üyük"  diyorlar.)

Höyükteki birkaç mağara, derinlemesine büyük su sarnıçları ve kimi oyuklar,  şehrin çok eski bir tarihi geçmişi olduğunu düşündürür.
Halkı arasında bu oyuklar ve çukurlarla ilgili  (elbetteki dini ve mistik) şehir efsaneleri mevcuttur. Misal: Ayak şeklindeki oyuk  Hz. Muhammed'in ayağıymış aslında...  Kopyala-Yapıştır mantığıyla hazırlanan belediye ve şehir tanıtım sitelerinde bunları yazmamışlar,  ayıp etmişler.


Nev-i şahsına münhasır belediye başkanları olmuştur Bozüyük'ün. Hele bir Cemalettin Köklü  vardı ki rahmetli,  eski Türk filmlerindeki o makus havayı andıran simasıyla,  toplam 19 sene boyunca Bozüyük belediye başkanlığı yapmış bu adam.  Belediye başkanıyken ne yapmış ne yapmamış, o ayrı konu. Veya zaten bilinen şeyler.  Ancak görünen şudur ki;  bir belediye başkanı gelir,  ana cadde üstündeki Atatürk heykelinin olduğu büyük anıtın hemen arkasındaki çocuk parkını yeniler  (Taş Devri  çizgi filmi / Flintstones konseptinde bir dekorasyon ile);  bir diğeri gelir anıtlardaki heykel sayısını artırır;  bir diğeri de gelir belediye binasının önüne  Büyük Türk Büyükleri konulu heykelleri yaptırır ve bu alanın tüm çevresini  Las Vegas-Texas ışıkları ile donatır!...

Bu arada bu mevzu bahis Türk büyükleri anıtlarından yaklaşık 1 kilometre kadar bile olmayan bir mesafede,  şehrin Bursa tarafından girişindeki tepede,  zamanında Atatürk'ün de kalmış olduğu söylenen (?) yıkık dökük, virane, sarı renkli bir konak karşılar sizi.  Oldum olası hep viraneliktir.
O ahşap bina benim için hüzün ile umut arasında bir köprü kurmakta olup ülkemizdeki zenginlerin kültürsüzlüğünü ve önderin yalnızlığını fısıldamıştır hep kulağıma. Bilmem bu yüzden mi, açık sarı renkli binalarda benzer duyguları yaşamam çoktur.


İtiraf etmek gerek ki,  hem Bahattin Şeker hem de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun memleketi olma ile şereflendirilmiş olması vesilesiyle;  Bozüyük'teki hastane, okul, sanayi ve belediye hizmetleri bir büyük kasabadan daha güncellenmiş haldedir.
Arzu edene/edenlere,  paket servis imkanı her daim mevcut olup gönüllüleri tepe tepe kullanmak suretiyle ömür çürütebilirler.

(bkz: Gidilmeyesi,  görülmeyesi şehirler)


.