medeniyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
medeniyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2020 Çarşamba

  Yeni Dünya rotası:  RUHSUZLUK


RUHSUZLUK (bence) önümüzdeki yıllarda "torpil ve liyakat eksikliği"nden daha çok canlar yakacak güncel bir gerçeklik.  *

Bir kere  kimsenin kimseye  ZAMANı YOK!
Yoğun iş temposuna, oyunlara, filmlere-dizilere, sosyal medyaya, seveni için gezilere, "mekanlara akmaya" şuna buna zaman var; ama insanlarla yüz-yüze  sözel iletişime gelince  "zamanımız yok".

Evlilik kurumu derseniz kökten sorgulanıyor,  hatta şekil değiştiriyor.
Evli olmadan aynı çatı altında yaşamak, ayrı evlerde yaşayıp düzenli ilişki içerisinde olma halleri yaygınlaşıyor.

İnsanların birbirlerine karşı aşırı duygusuzlaştıkları, iş hayatına dair sorumlulukların ve iş saatlerinin aşırı arttığı, beklentilerin çok yükseldiği, ve eğlenceye ayırılması gereken zamanın çok arttığı bir zamanda ilişkiler de  eski kalıplarla yürüyemiyor.

"Acaba bu insanlar sevmekten mi korkuyor?"   **

Bence modern insan kendisini SON DERECE seviyor. Âdeta "her zerresine çok önem veriyor."
Asıl mesele,  kendi dışındakine duygusal dünyasında ne kadar yer kaldığı ile ilgili.  Başkasına,  yani kendi dışındakine ayırdığı alan çok kısıtlı sanki. Bencilliğin aşırı seviyelere varmasının kaçınılmaz sonucu bu.


Kendini çok seven, kendini o kadar çok seven ve KENDİ zevklerini o kadar merkeze çeken ki diğer insanlara (hatta kendi öz ailesine, yakın arkadaşlarına karşı bile)  körleşen insanlar...

Aynı durum Türkiye'de de var;  kimilerine göre, özellikle dinden ve maneviyattan uzaklaşmış gruplarda daha kolay ayırt edilebiliyor bu hal. Kişisel bakıma, düzenli aerobike, spora, kedi-köpeğe, kurslara, kariyerlerine, eğlencelerine, hobilerine, oyunlarına, bitmeyen gezmelerine ayırabilecekleri gani gani zamanları varken... Mesela hasta olan annelerini bir kez olsun ziyaret etmeye, veya haftasonu bir gün gidip ev işlerinde biraz olsun ona yardım etmeye filan gelince zerre kadar zamanları yoktur.  Ne var ki, yüzünü görmek istemedikleri annelerinden istekleri de hiç bitmez.  Çocuğuna bakmalarını isterler, yemek yapmasını beklerler, arkasını toplamasını, eksiklerini almasını isterler...  Anlayacağınız,  isterler de isterler.

Kendileri  "dertli"  olduklarında,  gecenin bir yarısı da olsa derhal gelmeniz için diretirlerken;  siz  bir gün olsun bir derdinizi açmak isteseniz derhal randevu defterlerini açıp hangi gün boş olduklarına bakacaklar ve mutemelen iki haftadan önce de yer açamayacaklardır. Fakat her durumda DUYGUSAL olan, HASSAS olan hep onlar olacaktır. İçinde yaşadığı toplumun geneline göre, bir eli yağda bir eli balda yaşarken, durmadan devletini ve yöneticilerini eleştirenlerin bu gruptan çıkması da ayrı bir ironidir.


"İMDAAAAT !!!
İnsanlar bi tuhaf oldu.
Bir elinde mobil,  diğer eliyle pıt pıt pıt mesaj yazarken, kulağında kulaklık!
Nasıl duyacak yanı başında imdaaaat diye haykıranı can havliyle.
BU İNSANLAR Bİ TUHAF OLDULAR"   **

Şu anda vücudun herhangi bir uzvu gibi zaten cep telefonu. Üstelik sadece gençler değil, yaşlılar da böyle. Sürekli cep telefonu ile meşguller. Sesli konuşma ve sohbetler çok azaldı. Geçmişteki o sözlü kültürü özlüyorum bazen.  Gerçi ben dinlemeyi çok severdim,  hâlâ da öyle...  Ancak şimdi ben de sadece kulaklıktan müzik dinliyorum.
Ama bu konuda seçiciyim;  rastgele  veya  popüler diye müzik dinlemem.


İnsanlar duygularını kaybediyor, görmüyor musunuz?

Bu kaybı da (bilinçli ya da bilinçsiz) sahte "hassasiyet"ler geliştirerek maskeliyorlar. En başta bireysel ilişkilerde ve aile içinde kendini belli ediyor bu hal. Toplum ortalamasının gayet üstünde maaş alıyor karı-koca, ama kadın felç geçirmiş annesine duygusal baskı yapıyor çocuğuna bakması için... İŞ çıkışı arkadaşlarıyla Starbucks'ta kahvesini yudumlayıp laflamadan eve gelmiyor... Tabii arada sosyal medya hesabını açıp ona buna hassasiyet kesmekten, "vicdansızlar, ahlaksızlar" diye manevi görevini icra etmekten de geri kalmıyor...
Çocuklar;  anlayışsızlık, duygusuzluk, hissizlikte birbiriyle yarışıyor.  Elinde telefonu ve internet paketi varsa zaten dünya yıkılsa umursamıyor. Ama bakarsan onlar da çok HASSAS. Kimisi hayvanlara zulüm konusunda çok hassas kesiliyor, kimisi "bullying" konusunda hassas... Hatta en  bully  olanların kimisi  laflarına bakarsan en hassas!
Çocuklar  ana-bablarından sadece kaşını gözünü almıyor yani.



EKLER:

Bu yazıda şu akışlardan etkilendim:

*  Reşat Çalışlar,  Twitter'da  "siyaset zehirlenmesi yaşayan ruhsuzlar"  diye  bir tvit  atmıştı. Tabii ki görmezden gelindi kitle tarafından. Ama ben geçip gitmek istemedim ve RUHSUZLAŞMA üzerine bir giriş yapmak istedim bugün.

** Facebook'ta  Mustafa Satış  hesabını takip ediyorum. Arada siyasi ve güncel konular kadar  insan psikolojisi, aile, sosyoloji alanına giren konular ve toplumdaki değişiklikler gibi türlü konulara da kendi özgün penceresinden bakan bir kalem.

Özellikle şu yazdığı yazılar ve altındaki yorumlarla gelişen akıştan da bazı alıntılar yaptım.  Önümüzdeki günlerde yeni eklemelerim de olabilir. Maskeli ruh halleri ve duyarsızlaşma üzerine devam edelim.

İLGİ:   www.facebook.com/satismustaf/posts/10158649091551665
İLİŞKİLER VE GELİŞMELER:
www.facebook.com/photo.php?fbid=10158646825226665


21 Haziran 2020 Pazar

 Şehir  ve  Köpekler

Çok değil, daha birkaç hafta önce Urfa Viranşehir'de köpekler altı çocuğu parçalamış, ağır yaralanan çocuklardan ikisi kısa sürede ölmüştü.  Ölenlerden birisi yaklaşık 1,5 yaşında (evet, bir buçuk yaş) idi. Ne yapmış olabilir emeklemekten iki ayak üzerinde durma evresine henüz yeni geçmiş bir bebek sokak köpeklerine?
Bir gazetenin haberine göre ölen diğer çocuk 2, saldırıya uğrayan çocukların kalanı ise 5 yaşlarındaydılar. Bir tane de ayırmaya gelip kendisi de saldırıya uğrayan 13 yaşında bir erkek çocuk vardı.


Eminim ki kafasını kuma gömüp kendi yalanlarıyla yaşamak isteyenlere vız gelip tırıs gidecektir; ancak bir kez daha belirtmekte fayda var ki medeni memleketlerde sokakta başıboş ve sahipsiz köpek olmaz. Israrla buna mukavemet gösterenler, kendileri medeni ortamları terk edip hayvan barınağında yaşayabilirler; tercih meselesi... Her olayda ısrarla mantık aramak isteyen ve "Köpek durduk yere niye saldırdı ki acaba?" diyenlerin sorularının cevabı "işeyerek işaretlediği alanda çocuğun oyun oynaması" gibi de çıkabilir.


Gelelim kendi yaşadığım çevredeki soruna...
Efendim, bizim evin tam karşısında bir park alanı var. Gece olunca köpek sürülerinin buluşma alanı adeta. Sabaha kadar havlama, dalaşma, ulumaları bitmiyor;  üstüne bir de (eskiden park alanı içerisinde olup sonradan hokus pokusla planlar değiştirilerek yapılmış)   camiden yükselen ezan sesi ekleniyor.

Her zaman dediğim gibi,  Allah bu ülkede hasta bakanlara ve vardiyalı çalışan insanlara sabır versin. Gürültü ne gündüz ne gece bitmiyor bu memlekette! Hele bir de geceyarısı evinize dönerken yolda karşınıza çıktığını düşünün bu kızgın köpek sürülerinin.
(Zaten karşılarına çıkan her kedi yavrusunu boğazlıyor bunlar, o da ayrı bir hüzün.  Oysa ne kadar da güzel YouTube'daki aynı evde yaşayan kedi ile köpek arası arkadaşlık görüntüleri...  Barış ne güzel şey!)

Ama artık herkes o kadar ciks oldu ki, bu konular açıldığında öyle yorumlar yapılmakta ki, sanki herkesin şahsi jeep'i var ve hemen evinin önüne aracını park edebiliyor. Veya herkes sitede yaşıyor gibi tuzukuru yorumlar yapılıyor. Bireyler anca kendi çevresinde gördüğünü deneyimliyor;  ama kendi koşulları ve hikayesi üzerinden herkesin hayatını bağlayıcı yorumlar yapma hakkını kendinde görüyor.  Şartlar ve çevre koşullarına göre hiç bir esnekliğe yer bırakmıyor.


Sonra o sokaktaki köpeklerin de bir canı var.  Bunlar aç mı mesela?
Ben bir kere yiyecek vermek için yaklaştım fakat asabiler, doğal olarak. Hayvan için de acıklı. Bu kadar fazla sayıda hayvanı günümüzün kapalı çöp sistemli mahallelerinin besleyebilmesi zor. Özellikle de bir heves uğruna alınıp birkaç aya sokağa atılan köpeklerin durumu içler acısı! İstanbul'a her gidişimde  türlü dış görünüş ve renkte,  çok güzel cins köpeklerin sürüler halinde sokaklarda gezdiğini görüyorum.  (Büyük tehlike!)
Az dikkat kesilince; en az birinin ayağı sakat (muhtemelen araba çarpmış),  diğeri çok mutsuz (terk edilmiş sahibi tarafından) ... "Yazlık bölgeler"  derseniz aynı. Lütfen heves için bir cana kıymayın. Besleyemeyeceğiniz,  bakamayacağınız hayvanı satın almayın.
En azından önceden iyi düşünün.  Bazı insanların sandığı gibi, köpek sürekli balkonda beslenebilecek bir hayvan değildir. Bir süs eşyası, bir biblo değildir. Çocuğunuzla bunun sorumluluklarını konuşarak,  iş bölümü ile konuya yaklaşın.

Ne var ki daha yapıcı yaklaşımlar sergileneceğine;  bazı çevrelerde ciddi sorun halini alan, açlıktan saldırganlaşabilen;  üstelik sokakta başıboş kimbilir neler yaşayan hayvanlara  "sokaklarda kalsınlar"  denerek iyilik yapıldığı sanılıyor.

Bu noktada hemen kendi görüşümü söyleyeyim:
Ben insan türünün gezegendeki varlığını ve üstünlüğünü önceliyorum. Evet, önce bizim güvenliğimiz. Evet, biz hayvanlardan üstünüz; onları boyunduruğumuz altına alıyoruz.  Bununla birlikte, bir canlının diğerine olan üstünlüğü ona pislik gibi davranma hakkını vermez.  O da bir  CAN.  Sorumluluğumuz var,  maddi-manevi...  Buna çevre ve doğa da girer,  vicdan,  iman ve sevgi kanunu da...
Ve sorunlar kulağının üstüne yatıp uyuyarak ya da yok sayarak çözülmez.
Büyük şehirler ve bazı sahil kasabalarında sokak köpekleri sorunu diye bir şey var.  Buna karşı ne yapılacak,  ne yapılabilir?

(Şehir ve başıboş köpekler konusuna  "Kadınlar Neden Çıldırdı?"  yazımda da değinmiştim,  çeşitli yorumlar da gelmişti o yazıya. Burada daha fazla devam etmeyi düşünmüyorum.)


Gelelim yurt dışındaki uygulamalara.
Bildiğim kadarıyla, Avrupa'daki çoğu ülkede sokak köpekleri toplanıp kısırlaştırılır ve barınaklara gönderilir. Amerika'da ise, (eyaletlere göre süre değişebilir) barınağa getirilmiş köpeğe 2-3 hafta süre tanınır;  eğer bu zaman zarfında sahiplenen çıkmazsa hayvan uyutulur. Ancak gönüllü bağış desteğiyle işleyen ve mama vb yardımı alan barınaklar sokaktan toplanmış böyle hayvanlara bakabilir. Onun da raporunu veriyorlar bağışçılarına. O nedenle Amerika'daki hayvanseverler sıklıkla sosyal medya hesaplarında hayvan fotolarını ve bilgilerini paylaşırlar,  "Lütfen bu tüylü dostumuz için son hafta"  gibi notlarla...

Yani bizim gibi "sokaklarda kalsınlar" denen bir yer yok,  kısırlaştırılmamış hayvanların hele.

Bir diğer sorunumuz da,  maalesef barınaklar Allahlık bizde.
Hiç gittiniz mi bir barınağa bilmiyorum ama, ben köpek almayı düşünüp barınaktan almaları tavsiyesi verdiğim kim varsa  onlardan hep şunu duyuyorum:
_Barınağa gittik.  Bize sahiplenilebilecek köpekler sadece şunlar dediler,  üç tane uyuz köpek çıkardılar,  onları da biz istemedik.

Koskoca barınaklarda, hayvan sahiplenmek isteyenin karşısına üç ila beş hayvan çıkarmak nedir?
Gösterin hepsini,  bu nasıl bir saçmalıktır!,  diyen yok.
Hem vermiyorlar  hem de beslemiyor  veya  öldürüyorlar.
Köpek ve evcil hayvan sevmeyen ne kadar insan varsa barınak ve hayvan bakım işlerinde memur-yönetici olmuş gibi zaten...



Türkiye'de kedi-köpek sahibi olup apartmanda evcil hayvan besleyen insanların sorunlarına değinelim biraz da...

Bakın, ben size kendimden bir örnek vereyim önce.  Yaşanmış ve gerçektir:

Hiç öyle evde hayvanmış, kedi köpekmiş işim olmazken; bir hamile Ankara kedisi gelip bizim çatıda yavrulamış. Sanırım ya diğer yavruları ölü doğdu, ya da yine köpekler yedi, bilmiyorum, bir tek yavru vardı bizim çatıda.

Defalarca apartmandakiler ikisini sokağa atmalarına rağmen;  anne kedi dış kapı açılır açılmaz ağzında taşıdığı yavrusuyla ok gibi fırlayıp asansörden evvel en üst kata ve çatı önüne çıkmış oluyordu. Sonunda apartmandaki yaşlı bir büyüğümüz dedi ki  "Hayvanın yuvasını bozanın yuvası bozulurmuş,  bırakalım yavru büyüyene kadar burada kalsınlar."

İşte o evrede bir bağ oluştu ilk kez bir hayvanla aramda. Tarif edilemeyecek bir şey.
Sonunda yavruya ben bakayım demiştim,  aşılarını yaptırıp evimize aldım.  Sadece kendi odam  ve  balkonda duruyordu,  sadece bu.  Hiç dışarı çıkmıyor yani.
Komşular derhal  "melek girmez"  lobisi kurdu. Ben yaşadıklarımı biliyorum.  Ne sevgisiz ne soğuk, domuz gibi insanlarla çevriliymişiz meğer!

Sonunda evde olmadığım bir günün ertesinde geri döndüğümde kedim yoktu. Aşırı yağmurların ve sellerin olduğu bir zamandı. Annem "Kedin gitti" dedi.  Hepsi bu kadar.

İlk yıl onu sıklıkla rüyalarımda görürdüm.  Beş yıldan fazla oldu, hâlâ özlüyorum kedimi.  Bu acı benim için bir çeşit terbiye de oldu. Evlat acısını,  can sahibi olmanın getirdiği sorumluluğu ve özgürlüğün değerini anladım. Kapıyı çekip çıkabilme ve ayakta durabilme gücüne sahip olmanın kıymetini anladım.

Odasından ve balkondan dışarı çıkmayan bir kediye ve sahibine yapılanları düşününce...
Köpek sahibi olanlara bu lobinin yapacaklarını düşünemiyorum bile!


Ki bizim küçük yeğenlerin isteğiyle onların evine sevimli mi sevimli, arkadaş canlısı bir köpek alındığında, senede bir kere bize gelişlerinde dahi ;çevredekilerin rahatsız olmuş bakışları, laf sokuşları,  "Melek girmez"leri...

Sevgi dolu küçücük çocuklara söylenen sözler ve o bakışları yürek kaldırmaz.  İyi ki bizim yeğenler çok hassas çocuklar değildi.  Zaten  "Hassasiyet mi?  Aman uzak olsun!"  yazımda da demiştim;  hassas insanlar için bu dünya bir zulüm,  diğer hassaslar bile sizi yıkmak üzere işlerken üstelik...  Hele bizim gibi,  incelik ve nezaketlere önem verilmeyen,  "höt - zöt"  dilini konuşan kalabalıklara sahip bir toplumda...

Üstelik kimse de demiyor ki biz saraydan gelmedik, eskiden büyüklerimiz ahşap evlerindeki fareleri yakalasın diye kedi besler, neredeyse her evin kedisi olurmuş;  köylerde hayvanları olanlar köpek beslermiş,  halen daha Anadolu'da ahırın üstündeki katta yaşanılan evler var. Bazen haberlerde de çıkar hatta, düğün-dernek olunca eve aşırı yığılma olmuş, kalabalık ahali alttaki ahırda bulunan hayvanların üstüne düşmüş!
Şimdi bu insanların kıldığı namazlar mı kabul değil, dualar mı Allah'a ulaşamıyor,  melek / Azrail yazılı izin belgesi mi istiyor,  nedir?
Diyanet ortaya attı böyle bir kıtır, atılan taşın arkasından kuyu başına üşüşen kalabalıklar  ve  şimdi çıkarabilene aşk olsun!

İstemeyen bakmasın kardeşim, zorunluluk ve zorlama yok.
Peki bakanı niye delirtiyorsunuz?  SİZE NE!!!
İnsan olmak bu kadar zor mu? İlla dırdır etmeden, başkalarının yaşam enerjisini sömürmeden yaşayıp gidemiyor musunuz siz?


acı,  anne,  kibir,  YouTube,

27 Aralık 2018 Perşembe

 Ayelet Shaked  üzerine,  yeniden...


Fotoğrafını paylaştığım bu güzel kadının siyasetçi olduğuna inanmak istemezdim ama kendisi İsrail Parlementosu Knesset'te  bir milletvekili.
Adı:  Ayelet Shaked.   (איילת שקד)
Birkaç yıl önce dikkat çeken açıklamalarını kendi blogumdaki şu yazılarımda paylaşmıştım:

İsrail-3 (Seçkiler)  ve  İSRAİL Çarkı

Geçmişte yaptığı açıklamalarda, Gazze'ye ülkesinin yaptığı askeri operasyonlarda Filistinli annelerin ve çocuklarının ölümünü talihsiz bir durum olarak görmediğini, bilakis annelerin "küçük yılanlar" doğurduğu için öldürülmesi gerektiğini söylemişti.
Eklemek isterim ki kendisi  Adalet Bakanı  iken bunları söyledi.
Filistin halkına topyekün savaş ilan edilmesini isteyen birisi özetle.

Şimdilerde de  "İsrail olarak Kürt devletine ihtiyacımız var",  "Kurulacak Bağımsız Kürdistan'ı ülkemizin desteklemesi gerekir",  "YPG'yi destekleyelim",  "Kürtler IŞİD'i yenme konusunda en ciddi taraf.  Kürtleri devletsiz en büyük ulus yapan adaletsizliği düzeltecek adımlar atmalıyız. Mükemmel bir demokrasileri var. Üstelik kadınlara da eşit davranıyorlar...",  mazlum-ezilen Kürtlere destek olalım,  uluslararası güçler  Türkiye'ye müdahale etsin, ...  gibi peş peşe açıklamalar yapıyor. "Kürtlerin bağımsızlık arzusuna destek olmalıyız. Bunu hak ediyorlar",  "Türklerle savaşta kahraman Kürtlere başarılar diliyorum"  dahi dedi en son.  Zaten güncel haberlerde adını sıklıkla okuyoruz şu günlerde.

Demem o ki:  Irkçılık  ve nefret söylemini sıradanlaştırmış insanların, başkalarına  "insan hakları" - "demokrasi" - "ilericilik"  dersleri  verme tiyatrosu devam ediyor. Ve Sümerler'den beri devam eden, Mezopotamya halklarına savaşarak kurtuluşlarını vaat etme yalanı her türlü dini ve din dışı sosa bandırılarak servis edilmeye hala devam etmekte...  Mesela bunlar da siyasete inanmama ve siyasetçilerden güzel bir gelecek için medet ummama sebeplerimden biridir.

(Gerçi dürüstlüğünden dolayı tebrik etmek gerekir bu kadını. En azından yıllardır PKK ve bölgedeki bazı terör unsurlarına kesintisiz destek verip, sonradan kameralar önünde dostluk-kardeşlik-işbirliği edebiyatı yapan yavşaklardan değilmiş. "Özgürlüğü hak edip etmediklerini karar verme mercisi olarak kendisini görmesi  (ve aslında Kürtleri aşağılamasından da) ayrı bir kibir yazısı çıkar.  Siyasetçilerin genel olarak dininin aynı olduğunu bir kez daha hatırlatmış oldu bize özetle.)



6 Mayıs 2015 Çarşamba

 Bir yok etme ve talan aracı olarak  RESTORASYON

Antakya (Hatay) Arkeoloji Müzesi'nde restorasyon sonrası değişen mozaikler konusu gündemde konuşulmakta iken, aklıma yaklaşık bir sene kadar önce tarihi camilerin "restorasyon" adı altında yok edilişi ile ilgili paylaşımlarım geldi. Hatırlatmak istedim.


BURSA, benim toplamda uzun yıllardır yaşadığım bir şehir. Soranlara eskiden hiç sevmediğimi söylerdim. Bir o kadar uzun yıllar kaldığım başkent Ankara'daki öğrencilik ve sonrası yıllarımda, Bursa'ya geçmişte ne kadar haksızlık ettiğimi peyderpey anlama fırsatım oldu. Türkiye'nin en büyük 5 şehrinden biri olmasına rağmen, bir büyük şehirdense büyük bir köyü andırmasını, köylü halkını, muhafazakarlığını ve yüksek nem oranını eleştirirken; güzelliklerini epey ıskaladığımı ve haksızlık ettiğimi fark ettim. Özellikle Ankara gibi yapay bir tasarı şehrinden,  oranın soğuk ve katı yerli halkından (şehrin bütün albenisine rağmen) fenalık gelmeye başlayınca; Bursa'nın yeşili ve maviyi birleştiren doğal alanları, Ulu Cami ve Yeşil Türbe gibi büyük mimari eserlerinin yanı sıra ufak, uzaktan sanki minyatür gibi duran camileri, çardakları, ve elbette -geçmişte şüphesiz daha fazla sayıda olan-   belirli aralıklarla karşınıza çıkan içilebilir doğal kaynak suyu akan çeşmeleri ve su kültürüne şapka çıkardım.
******

İşte bu duygularla 2014 ilkbaharında Bursa'ya gidişimde eski yerleşim yerlerini merakla gezmeye başladım. İlk gençlik yıllarımdaki buhranlarımda, özellikle Çekirge ve Muradiye semtlerindeki yemyeşil caddeler ve dar ara sokaklar bana iyi gelirdi. Tekrar oralara, o sokaklara yöneldim.   Ve fakat hayretle fark ettim ki bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olan bu şehirdeki tüm ufak camiler yıkılıp yerine üç katlı apartman camiler kurulmuş! Tarihi veya değil, güzel çinileri ve/veya dış çephe taş işçiliği vardı oysa bazısında... Uluhiyet
(Tanrısallık) ve huzur duygusu veren, alçakgönüllü, adı geçen şehre özgü bir duygu vardı bunlarda. Bahçeleri ağaçlık ve yemyeşildi. Bir tanesini bile bırakmamışlar! Ağaçları da kesip iki katlı imam evi yapıyorlar bahçeye;  musalla taşı da kabak gibi parlıyor böylece.

Uzun lafın kısası, sonunda bildiğiniz ucuz fayans kaplama yahut apartman cami dizaynı  ile sonlanmış bu "restorasyon"lar...
Hâli gören yerleşik halk da fark etmemiş gibi yapıp görmezden gelmiş. Bu durum;  "güzellik" anlayışına sahip olmayan, değer kavramı sorunlu bir toplum oluşumuzun yanı sıra; estetikten, kültürel mirastan habersiz, salt müteahhit zihniyetine sahip, üstelik deneyimsiz sayılabilecek kişilere bu resterosyon çalışmalarının verilmesinden de kaynaklanıyor.

Şehrin kendine has bir duygusu varsa bundan niye rahatsız oldunuz? Hadi yeni yapılan camilerde standart ezbere bir mimariyi dayatıyorsunuz, bir de tarihi camilere bunu uyarlamak ve tek tipleşmek niye? Kimse de bir ses vermemiş, iğrenç bir görüntü oluşmuş bazı örneklerde. Nitekim şehrin Altıparmak semti caddesi üstündeki Şehabettin Paşa Cami, "restorasyon" adı altında neredeyse tamamen yıkılınca ve 6 ay sonunda ortaya tuhaf bir görüntü çıkarılınca, mevzu yerel medya kanallarında da konu edilmişti, en kısa zamanda unutulmak üzere... Sonra restorasyonun restorasyonu yapılarak mesele halledildi!

Yeni bir şeyler üretemeyince, sürekli geçmişi yağmalamanın değişik bir şekli olsa gerek bu restorasyon mantığı.
Öyleyse  YAŞASIN MÜTEAHHİT ZİHNİYETİ!

Düşünün. Tarihi camiye bunu yapan bakış, mozaikti resimdi bunlara haydi haydi aynısını uygular. Daha önce "Ankara'nın Amblem Sorunsalı" yazımda da demiştim. Mimari ile medeniyet birbirinden kopuk kavramlar değil; tam tersine iç içe ve bütünleyicidir. Medeniyetin göstergesi mimaridir. Bir yapıdaki incelik ve çizimler, zamana meydan okuyan kalıcılık,  dönemin vizyonuna ışık tutar.
Bir de bu açıdan bakın çevrenizdeki ihalelendirilen restorasyon sonuçlarına ve yeni dikilen abidevi camilere.

Aslında bu ülkeye dair çoğu şey Ezop/Aesop masallarından (daha sonra La Fontaine tarafından zenginleştirilmiş olan) "Horoz ve İnci" fabl'ını çağrıştırıyor:
Horozun biri bir gün inci bulur;
Alıp onu kuyumcuya doğrulur.
Kuyumcu ne istediğini sorar.
O da der ki:  "Bu galiba mücevher;
Al da bunu bana biraz darı ver.
O benim daha çok işime yarar."


Dönelim Antakya'daki duruma. Bir haberde şöyle diyor:
"Dünya'nın ikinci büyük mozaik sergileme alanı olan Hatay Arkeoloji Müzesi'ndeki mozaiklerin, yeni müzeye taşınma sırasında bir restorasyon skandalına kurban gittiği ortaya çıktı."
fotoğraf: Ayhan Kara

Yazının en başında görselini kullandığım "İsis'e ait Seremoni mozaiği" (MS 2.yy); ayrıca Narkisos Mozaiği gibi birkaç tanesi daha taşıma sonrası restorasyonda zarar görmüş. (Yeni müzenin 52 milyon TL maliyetle açıldığı söyleniyor.)   Hataylı mozaik Ustası Mehmet Daşkapan'ın Antakya Gazetesi'nde 1 Şubat tarihinde yayınlanan açıklamaları ile ortaya çıkan skandal hakkında kendisinin bazı ifadeleri şöyle idi:
       “Bundan yaklaşık iki sene önce, eski müzede mozaikler salondan salona taşınırken, ben bu taşıma işini yapanları izliyordum. Çok sık müze ziyareti yapıyorum çünkü bu eski eserler benim mozaik çalışmalarıma da fazlasıyla ilham oluyorlar.   O gün tuhaf bir şey oldu.  Milattan sonra 5. yüzyıla ait Yakto Mozaiği parça parça çekildi ve belki 150 parçaya bölündü. Orada iki kişi bu bölünen parçalardan birini taşırken o parçayı bir anda yere düşürdü ve düşen parça kırıldı, kırılmayla beraber taşlar koptu. O an şok oldum ve tek bir şey düşündüm. "Bu parçalar yeni müzeye nasıl taşınacak, taşındıkları yerde tekrar nasıl restore edilecek?"  Ve bugün yeni müze ziyaretimde, iki sene önce kendi kendime sorduğum bu korkutucu şeyin cevabını aldım, hem şaşkınlıkla hem üzülerek.”
(Söyleşi haberin tümü için: "ROMA MOZAİKLERİ'NDE SKANDAL RESTORASYON..." -  01.02.2015, Antakya Gazetesi)


Yazımın sonunda bu müzeden bana ilginç gelen iki parçayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Neredeyse tüm mozaiklere bakmak içinse şuraya (academia.edu/12932445/Konu%C5%9Fan_Mozaikler_-_Hatay_Arkeoloji_M%C3%BCzesi_Mozaikleri)   tıklayabilirsiniz:

Birincisi,  Kem Göz Mozaiği:  (MS 3. yy)   Görüldüğü gibi büyük bir göz var mozaikte.  Yılan, akrep, kırkayak, panter, ve bir köpeğin saldırısına uğrayan göze ayrıca üçlü mızrak ve bir kılıç saplanmış ve bir kuş tarafından gagaklanmakta... Bu saldırıya arkasını dönmüş, elinde sivri değnekler tutan (flüt mü çalıyor yoksa?) bir erkek ise umarsızca yoluna devam ediyor.
Anlamı ne bunun?  Bana ilginç gelen görsellerden biri idi.

İkincisi,  Bahtiyar Kambur Mozaiği:   Roma döneminde evlerin girişine nazarlık olarak yaptırılıyormuş bu çıplak erkek figürü  :)
Baktığı mekan ve içindekiler hakkında kim ne düşünürse aynısı ile karşılaşsın anlamına gelen bir kelime yazdığı söyleniyor üstünde...
   Kim bilir,  belki de yanlış mozaiği restore etmişlerdir? ;)

(Resimlerin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.)


21 Ağustos 2014 Perşembe

 Ara Nağme - Ben, Yazılarım ve karışık durumlar


Selamlar.
Bazen yalnızlığımı, bir miktar kendi eğilim ve seçimlerimi,  daha çok da merak ve tepkilerimi --- -öfkemi-  yazıya dökerek paylaşmak için açmış olduğum;  emek verdiğim Can ile Canan adlı bu blog karalamamda; yeryüzünde uygarlığın gelişiminde önemli etkileri olmuş kadim Yahudi toplumunun insanlarından bazılarını yeri geldiğinde anmak ile başlayan ön planım;  2010'daki  Mavi Marmara filo saldırısı olayından beri şekil değiştirerek ve İsrail-Türkiye ilişkileri üzerine bazı notlar düşerek,  yabancı dillerden kimi alıntılarla belli bir düzen (?) dahilinde buralara kadar geldi.

Son haftalarda ise,  özellikle bu sene Ramazan ayından itibaren Ortadoğudaki hareketlenmelere ek olarak Filistin-İsrail arasında yaşanan kanlı gerginlikler sonrasında: Yıldız Tilbe'nin isyanı (Irkçılık ve Yahudi düşmanlığı)  ile  bir Zıtlıklar Zenginliği olarak  İSRAİL başlıklı denemeleri yazdım. Sonrasında niyetim; bu gerginlik hakkındaki çeşitli makale, söyleşi, blog ve sosyal medya paylaşımlarını  "İsrail-3"  başlığı altında derlemekti.

Esasen gündeme dair çoğu konu bizde birkaç gün konuşulur, sonrasında unutulmak üzere... Bu mevzu ise diğerlerine göre canlılığını korumaya devam ediyor.  Meğer ne çok yazı, yorum, aktarılmayı bekleyen sözler varmış İsrail ve Yahudiler hakkında? Günlerdir toparlayamadım. Sonunda toparlamayı bırakıp "ortaya karışık" kıvamında, farklı görüşleri ve denk geldiğim çeşitli yazı-yorumları öylesine bir sıralama ile paylaşmaya karar verdim.

Gerçekten boyumu aşıyor.
Esasen sıradan bir insan olup sade bir yaşam süren, "soru sorma"nın Zamana karşı attığımız çapalar gibi yorucu ve kutlu bir süreç olduğuna inanan, kafasının içerisinde bazı duvarları olan biriyim. Anlamak, yargılamaktan daha öncelikli benim için.
Arzu ederdim ki, çevresi örülü alanlarımız içerisinde böyle insanlarla bir yazın faaliyeti içerisinde olabilelim, en azından ulaşabilmeyi dilediğim kişiler böyleleri.

Ancak elimdeki imkanlar ve kapasitem ölçüsünde şu anda bu noktadayım :)

Bir zaman önce Twitter'daki bir paylaşımla denk geldiğim bir şarkı bu,  bir Sefarad ninnisi imiş.  Twitter'da karşılaştığım en güzel şeylerden biri idi.  Maalesef o mistik video  YouTube'dan silindiği için,  şu versiyonuyla idare etmek durumundayız   :(

"Hildegard von Bingen / Müzik Ruhun gıdasıdır"  müzik listemden:

Görüşmek üzere.


26 Ekim 2010 Salı

 Kızların sorunu ne? -2

.
Geçen hafta yaptığım saatler süren şehirlerarası otobüs yolculuğunda, henüz daha yerime ilk geçişimde önümdeki süslü genç hanım dikkatimi çekmişti. Doğrusunu söylemek gerekirse, yolculuğun ilerleyen aşamalarında da dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Henüz daha Bursa'dan çıkalı 1 saat ya olmuş ya olmamıştı ki, "koltuğunu yavaş yavaş arkaya yatırma" oyununa başladı kendisi. Ve istikrarlı yapısıyla bir süre sonra kucağıma ramak kala bir mesafede yol seyrimiz başladı. Zaten deneyimlediğim kadarıyla bu toplumda bir koltuğu arkaya yaslama eğilimi var.
(bkz: Türk erkekleri)

       Bir ara kendisine, sakince ve sanki eylemleri sıradanmış gibi; "Daha ne kadar arkasına yaslanmaya devam edeceğini" sordum. O da ciddi bir ses tonuyla  "E siz de yaslanın arkaya"  dedi.

Kaldığım özel yurtta, yan odamda hoş bir kız kalıyor. Anladığım kadarıyla kişisel bakım ürünleri konusunda da meraklı olan, hassas biri.  Master yapıyormuş,  Matematik üzerine Gazi'de...
Modern hayatın stresi onun üzerine de işlemiş belli ki.
Geçen hafta odaları tek tek gezerek; "Banyodaki eşyalarının yerinin değiştirilmemesini, astığı neyi varsa orada kalmasını, asla oynatılmamasını, banyo yapanların onun eşyalarına değecek şekilde eşyalarını asmaktansa dış kapının önünde giyinmelerinin daha hayırlı olacağı"  gibi bişeyler söylenip bağırdı gitti.

Uzun lafın kısası,  -eskinin 6 sıfır atılmamış parasıyla-  1 milyara yakın aylık ücret veriyoruz ama yine de yurdun ortak alanını kullanma hakkımız yok! Hanımefendi banyodaki tüm askı ve çıkıntılara kendi sabunlukları ile havlularını asmış;  bize de nasıl banyo yapılır dersi verip  haddimizi bildiriyor.

Aynı kız dün de "Çok üşüyorum, kaloriferleri yakın!" diye müdüriyetle tartıştı. Yan yana odalarda kalmamıza rağmen, şu tarihe kadar bir kez olsun çorap giydiğini görmediğim bu insanın tek yurt kıyafeti ise: Kolsuz, kırmızı kısa bir elbise. Ve aynı şahıs "Üşüyorum" diye hergün bağrınıyor!  Gerçekten kızların sorunu ne acaba?


Ben bu soruyu sorar  ve yazıyı tam tamamlarken, Facebook hesabımdaki bir gelişme dikkatimi çekti. Geçmişteki zor bir dönemde başlamış, sohbet ve emek üzerine kurulmuş bir arkadaşlık bağımız olan genç bir arkadaşım beni silmiş. Böyle bir şeyi normalde asla yapmayacağını tahmin ettiğimden, mail adresine mesaj atıp hal hatır sorduğumda cevap olarak  "Sen kimsinnnnnnnn!"  diye bir yanıt geldi. Sonradan anlaşıldı ki askerliği sırasında şifresini kız arkadaşına vermiş, o da listesinde ne kadar kız varsa sıradan silerek erkeğini koruyor! Bir de üstüne haddini aşan bir mesaj atınca siktiri yedi.  Bu da böyle bir anımızdı.



("Kızların sorunu ne?"  bir yazı dizisine mi dönüşecek şimdiden kestirmek zor. Zaman buldukça,  şahit olduğum  -maalesef artık sıradanlaşan-  örnekleri bu link üzerinden paylaşmaya devam edicem.)

8 Temmuz 2010 Perşembe

 Olağan savaşlar,  Aşina haller

.
Afganistan'da, maden zengini Afrika'da, Ortadoğu'da ve Filistin'de ve  güney sınırımızda yaşanan olağan savaşlar devam ediyor.
"Olağan" demek, aslında ne tuhaf, ne çaresizlik! Ama yıllardır süregelen bu bölgelerdeki savaşlar maalesef  "olağan"  oldu artık.
Bazı haberleri okuyunca yine karamsarlığa kapılıyorum.

Böyle bir dünyada insanların, arkadaşlarımın, milletimin ve hemcinslerimin bu kadar evlenip çoluk çocuk sahibi olma konusundaki isteklerini anlayamıyorum sadece...
Hani biliyorum, İslam dinindeki "Ölücez ve başka bir dünyada bahşedilmişlikler içinde bla bla..." inanışı, kaderci ve pasifleştirici rol oynayarak Dünya olaylarına hep mesafeli ve ilgisiz olmayı getiriyor ama... İçinde olduğumuz Ortadoğu'nun hali ortada. Dünya'nın hali ve doğanın hali ortada.

Çok teknolojik olduk, çok modernleştik, yediklerimiz bile genetiği değiştirilmiş şeyler (yani GDO) artık ama... Sonuçta ilkel insan toplulukları gibi hala durmadan savaşıp sevişip kesip biçip duruyoruz  ve  hâlâ kan ve gözyaşı var.
Bencillik, açgözlülük ve yalanlar ise insanoğlunun var oluşundan beri saltanatını sürdürmeye devam ediyor.


Gündem (Kasım 2009)-3  yazımdan alıntıdır.
.

20 Haziran 2010 Pazar

 GOOGLE  Sansürü

.
Uzun süre İnternet denen sanal mecradan uzaklaşıp inzivaya çekilmiştim. Yeniden bu dehlize girmeye çalıştığımdaysa ilkin "Google sansürü"  karşıladı beni.

Ara verip bir es koyma kararı verdiğim zamanlarda "YouTube yasağı" gündemdeydi. Zamanla karar kaldırılıp site açılır be yaa, diye düşünüyordum ki... Evet, burası Türkiye. Sansür son sürat devam ediyor. Zaten bizim tarihten gelen bir sansür anlayışımız var. Geldi bir ucu da internete dayandı iyice.

Google ile alakalı bazı yasaklamalar ve ayar değişimleri;  Blogger'da, bazı blog sitelerinde, benim gibi domain adresini blog hesabına yönlendirenlerde ve bazı Google servislerinde yeni sorunlar yaratmaya başladı. Tam da bu noktada C:\WINDOWS\system32\drivers\etc konumlu Hosts dosyası imdadımıza yetişti.  Bu dosyaya bazı eklemeler ve yaptığımız değişiklikler ile yasaklı sitelere girmeyi denedik.  Ancak o da nereye kadar? Her gün Hosts'a yeni bir şeyler ekleyip çıkararak delik deşik etmekle mi gerçekleşiyor sansüre karşı tepkimiz?  Tek bildiğimiz ve uygulayabildiğimiz yöntem bu mu?
Böyle sorular zaten karamsar olan yapımı daha da kronikleştiriyor.



Hükümetin, Google ile aradaki gerginliğin "vergi meselesindeki tutumu ve dokunulmazlara karşı hakaret içerikli yayınlar yapması" kaynaklı olduğunu söylemesi sorunu azaltmıyor.
Sansüre karşı başlayan homurdanmalar üzerine,  Ulaştırma Bakanı  Binali Yıldırım'ın  "Bu ülkeyi Google mı yönetecek?"  şeklindeki tepkisini de doğru bulmuyorum.  Vergi konusunda hassas olmadığımdan veya ülkemin yasalarına bağlı olmadığımdan değil.


"İnternet suçları,  sanal alanla ilgili hukuksal bıdı bıdılar ve yaptırımlar konusunda ayrıntılı bilgi sahibi olan biri değilim. Zaten olmama da gerek yok,  ben kendi halinde bir kullanıcıyım.  Ne var ki hükümet Google'ı cezalandırayım derken,  kullanıcıları ve vatandaşı  -hem de parasıyla rezil olmacasına-  cezalandırıyor gibi geliyor bana.  Bir ara Blogger açılmıyordu,  sonra Gmail bazı bölgelerde aşırı yavaş çalışmaya başladı,  sonra bazı Google hizmetlerini bloklamışlar filan... Yani olaylar gelişiyor.
E bravo!  Bu şekilde siz  bu alanlar üzerinden bilgi alan, yayıncılık yapan veya domain satan Türk şirketlerini  ve yerli internet kullanıcılarını cezalandırmış oldunuz.  Ama Google halen yerinde duruyor?  Olan bizim Hosts dosyasına oldu;  her gün sil baştan ırzına geçiyoruz"  demiştim geçen gün Private Sözlük'te.

Dediğim gibi,  ne yasaklar  ne bunların hukuki dayanakları  ne de bu sanal dünyanın teknik altyapısından haberdarım. Buna rağmen vergi cezalandırması daha farklı bir şekilde de yapılabilirdi diye düşünüyorum.


Bu noktada olayları anlamaya çalışırken enel hakkı'dan şöyle bir tespit geldi:
Bence bunlar tamamen bahane.
Yani vergi konusu falan. Bununla ilgili sıkıntılar varsa Meclis'te yeni yasal düzenlemeler yapılır, kanun çıkartılır.
Biz toplum olarak çağı geriden takip ediyoruz sonuçta.
Teknolojiye sahibiz,  ama kültürüne sahip değiliz.
Zaten sansüre karşı toplumsal bir duyarlılığımız da yok.
Türkiye'de internet kullanıcılarının kaç tanesi interneti bilgi yaymak ya da bilgiye ulaşmak amaçlı kullanıyor?
Çoğunun derdi ya oyun oynamak ya da porno seyretmek.

(Bir yerlerde  Türk Genci nelerle meşgul?  diye bir not düşmüştüm mesela... Şimdi o yazı aklıma geldi.)


Sonuç olarak, artık  http://canilecanan.com adresinden yayın yaparken sorunlar yaşıyorum.
Domain hizmeti almakta olduğum  İsimtescil.net'in teknik servisi,  sorunun Google'dan kaynaklandığını ve yapabilecekleri bir şey olmadığını söylüyor :(
Yeni adresim:  http://canilecananlar.blogspot.com/
Buna hala daha alışamadım ve bozuk atıyorum.
Maalesef yıllardır kullanmakta olduğum  canilecanan  nickini benden önce bir başkası Blogger'dan almış olunca,  bana da böyle bir ad  (canilecananlar) almak düştü.


Yararlı servisler/hizmetler değil de sadece Google'ın reklam servisi olan  "Google Adsense" engellenseydi bu kadar sıkıntı olmazdı.  Hatta daha iyi olurdu zaar.
(schafak - 19.06.2010, Ek$i Sözlük)


EK:  Google yasaklarına ilkin Temmuz 2009 Gündemi'nde girdiğimizi de hatırlatmak istedim. (bkz)


--------------------------------------------------------------------------------
2 gün sonra gelen Edit:

İsimtescil.net'in  "Yapabileceğimiz bir şey yok"  diye başından savdığı sorunu kendi başıma,  hiçbir internet teknik bilgi ve deneyimi olmayan birisi olmama rağmen,  Google arama-tarama faaliyetleri ve kontrollü bir deneme yanılma mantığı ile çözdüm. Evet, benim için bu bile bir başarı.
Yönlendirme sorunları yaşayıp sayfası açılmayan arkadaşlar. "Domaini Başka Bir Adrese Yönlendirme" yolunu deneyin bir de.


15 Ocak 2010 Cuma

 Kadın  Sürücüler


Yağmurlu bir başkent gününü daha geride bıraktık.
Sabah dışarı çıkarken gene şemsiye taşımak zorunda olmak ve yerlerdeki ıslak su birikintileri, akşamında sizi bir angaryanın beklediğinin ilk habercileri oluyor desem?

Aslında günüm güzel geçti diyebilirim, ancak ben asıl yağmur üzerinde durmak istiyorum şu an.
'Yağmur'u gerçekten seven bir insan dahi olsanız, Türkiye sokaklarında  yağmurdan rahatsız olma ihtimaliniz yüksektir.
Neden mi?
Su birikintileri, kırık kaldırım taşları ve sürücüler önemli etkenler. Ve tabi akşamında temizlenmesi gereken çamurlu pis pantalon paçaları!

Her sene kaldırım taşlarının yenilenmesine rağmen nasıl bu kadar kırık olabiliyor bu kaldırımlar?  Bu da  "burası Türkiye"  dedirten bir başka soru olsa gerek.

Neyse efendim. İşte zaten medeniyetin temelsiz bir şekilde tanımlandığı bu ülkede,  mimarinin de hali ortada.  Çok değil  henüz 5 dakika düşük-orta şiddette bir yağmur yağar yağmaz, yerlerde başlıyor kocaman oluk oluk su birikintileri ile göletler oluşmaya!  Buna bir de büyük kentin trafiği ve şoförleri eklenince ortam iyice şenleniyor.

...
Bana öyle geliyor ki, Ankara iyice köhneleşen bir şehir olmaya başladı. 10-15 sene kadar önce buraya 'memur kenti' denirdi, güvenilir bir yerdi, en azından belli semtleri... Ve düzenli bir şehirdi. Şimdi o kibarlık, kültür, güven azalmış; şehrin az ve öz olan bu artı yanları da törpülenince artık hepten çekilmeyen ve insanı delirten bir şehir olmuş. Memur profili derseniz, çingene gibi insanların fazlalığı göze batıyor. Konuşmaları, hareketleri, tavırları memur gibi değil. Bakanlıkları kırolarla, kültür yoksunlarıyla doldurmuşlar.  (KPSS ile değil herhalde!)

Zaten Ankara'ya bakıp Cumhuriyet'in halini görmek mümkün. Cumhuriyet'in itici gücü memurlar ve öğretmenlerdi biliyorsunuz, şimdiki halleri ise ortada.  Başkentteki artan şehir ve hava kirliliği ile kömür isi sorununa ise hiç değinmiyorum bile, zira benim derdim başka...

Olayım:  Kadın sürücüler.   Evet bu kitle.
Yağmurlu bir başkent gününde görüp deneyimlediğim en maganda sürücüler bayanlardı doğrusu.  (Ve bayıyorlardı.)
Hepsinin saçları boyalıydı, neşeleri yerindeydi ve yağmur onları hiç yavaşlatmıyordu. Yanı sıra pek insan da değildiler. Küçücük bir su birikintisinden  sanki kocaman bir göletmişçesine  nasıl yandan geçen yayaların üzerine bu kadar su fışkırtılır, nasıl kıyafetleri kirletilerek elaleme rezil edilmek suretiyle hava atılır?
Bu alanlarda birbirleriyle yarışıyorlardı.

Velhasıl güç kimin eline geçse onu kirletip bozuyor. Veya zaten hep bozuklardı, bilemiyorum. Tek bildiğim, kadınlar inceliklerini kaybediyor. Veya hiçbir zaman ince değillerdi.


29 Eylül 2009 Salı

 Gündemdekiler  (Eylül 2009)


Yağmurlar,  seller,  yüzen tırlar ve ölüler...
İstanbul sulara teslim oldu bu Eylül. Üstelik sadece İstanbul değil, İstanbullular da... Teslim olan İstanbulluların kimisi bedelini hayatıyla ödedi.
Sonuç:  Bilmem kaç bol sıfırlı maddi hasar  ve  29 can.

"Mimari  ile  medeniyet,  birbiri ile iç içe geçmiş  bütünleyici kavramlardır" demiştim önceki bir yazımda.  Her şiddetli yağmur, sel ve doğal afet sonrası  Türkiye'nin medeniyet seviyesini şifresiz ve filtresiz olarak görebilmek mümkün oluyor.

Medeniyet bir yana... Yahu bu ne  açgözlülüktür?  Sel felaketinde 7 kadın (işçi),  servis aracı olarak kendilerine revâ görülen bir yük aracından kurtulmaya çalışırken kapıların açılmaması sebebiyle boğularak öldü.
"Öldüler çünkü kader"  değil;  öldüler çünkü  içinde bulundukları araç insan taşımacılığı için uygun değildi ama onlar "itaat" ettiler,  etmek zorundaydılar...
Ayrıca dere yatakları yerleşim alanı olmak için uygun alanlar değildi...
Ve her zamanki gibi:  Gene  "altyapı"  yoktu!












Su,  İstanbul'a felaket getirdi.  Sonradan bir de  "yağmacılar"  çıktı selden geri kalanı toplamak için.

Çok şey geldi geçti gözümün önünden,  hangi birini desem?  İnanır mısınız, "yağmacılar" deyince  6/7 Eylül olayları bile geldi aklıma... Fabrika stajlarım sırasında gördüklerim...  İş yerinde ihmalden kaynaklanan kaza sonucu sakatlanan işçisinin alın terinin ve mağduriyetinin hakkını vermekten Süperman hızıyla kaçıp,  aşırdıklarını karısına/metresine/çocuklarına/ailesine yediren,  her daim jeep'li  dört çekerli adamlar geldi...  99 Ağustos Depremi geldi...  Göçük altındaki yaralı insanların günlerce devletten, belediyeden, kurtarma ekiplerinden, şundan bundan yardım bekleye bekleye ölmesi geldi... Devletin  -aynı  Ümit Özgen  olayında olduğu gibi-  gönüllülere bile engel olan yardım (?) anlayışı geldi...
Ne desem?



Aydın Doğan'a  büyük vergi cezası
Doğan Grubu,  iktidarlarla arasını iyi tutmayı her devir bilmiş ve bunun nimetlerinden akılcı şekilde faydalanmış bir medya kuruluşudur. Ancak AKP düzeninin kendi elitlerini yaratmaktaki  ısrarına  RTE'nin inadı da eklenince, bu kez o kadar kolay olmadı ve olaylar farklı gelişti.

Biliyorsunuz biz bir cemaat toplumu gibi işliyoruz.
"Ya bendensindir ya da onlardan"  anlayışından bahsediyorum...
Birine ait olanlar, diğer gruba her bulduğu fırsatta haddini bildirmelidir. Bildirmelidir ki güzel yarınlara hep beraber çıkalım.   (yersen)
("Bizler ve Onlar anlayışı")



Münevver Karabulut Cinayeti'nde büyük gelişme!   (yersen)
Cem Garipoğlu yakalandı.  ("Teslim oldu" da deniyor gerçi.)
Yaşı daha 18 değilmişmiş de... İyi çocukmuş da...
Bir de  Aytekin Kaya  diye bir avukat tutmuşlar ki, o da belli ki iyi bir çocuk. Harbi kadın Seda Sayan ablamızın yeni programı "Susma" sayesinde, maktulün babası Süreyya Karabulut'un bir aracı vasıtasıyla Hayyam Garipoğlu ile arasında gerçekleşen bir başlık parası mı  (yok bu olmadı galiba),
sus payı mı, yoksa kan parası mı öyle bir şeyi öğrendik.




Melih Gökçek
Büyük insan.  Şimdi de Ankara 7. Cadde'ye takmış. Millet laf dalaşında eyleşedursun, Gökçek akıllı adamdır,  oraya kafayı taktıysa kesin bir "altın yumurta" mevzusu vardır. Ki var. Önce cadde ve sokak isimlerini değiştirdi. Baktı ki ilgi çekiyor, bir de referandum önerisi attı ortaya. Adına "Ankara'da içki referandumu"  dendi.

7. Cadde'de içki içilip içilemeyeceğine oradaki insanlar karar verecekmiş.
Hazır referandum da ayağa,  pardon  halka düştü ya!  Gelsin refer, gitsin refer artık!  ("Referandumsuz yaşayamam!")

"Melih Gökçek'in  Bahçeli 7. Cadde ile ne derdi var?"  sorusuna cevaben,
eski bir yazım  -->  Ankara  ve  Melih Gökçek


Bu da  Ek$i Sözlük'ten  bir alıntı,  Ankara'yı bilenlere gelsin:

"Hayır benim anlamadığım İ. Melih Gökçek'in Bahçeliyle ne alıp veremediği olduğu.  Adam bundan yıllar önce de Bahçeli girişine Gökkuşağı Rekrerasyon Alanı diye bir inşaat yaptı ve hala bomboş orada trafiği tıkıyor, Milli Kütüphane yolu felç oldu.  Derdin ne arkadaşım Bahçeliyle,  7. caddeyle? İçkiyi yasaklayacaksın da nolacak? Senin bilmem kaç nesil önceki ceddin de denemişti bunu? Hayır açıkça söyle, orda içki istedin de sana vermediler mi? Ne geldi Bahçelide başına sayın İ. Melih Gökçek? Şimdi neden taktın Bahçeliye sen?  Ayrıca yanılıyorsam biri beni düzeltsin:  Bahçelievler semti  Çankaya Belediyesi sınırları içinde değil mi?"   (allarga,  #16846701)




Hüseyin Üzmez  davası sonuçlandı.
Geçen Nisan ayında Bursa'da, 14 yaşındaki bir kız çocuğuna cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla yargılanan 77 yaşındaki Hüseyin Üzmez,  13 yıl hapse mahkum edildi.

Bir medya sitesinde yaptığım yorum (kısa eklemelerle)  şöyle:

"Bana kalırsa o da günah keçisi addedilenlerden oldu. Millet Hüseyiz Üzmez'e küfrederek şeytan taşlıyor, günah çıkartıyor gibi... (Acaba Vakit gazetesi yazarı olmasaydı üzerine bu kadar gidilecek miydi?  Benzer bir soru Cem Garipoğlu vakası için de denebilir ama konuyu dağıtmayalım şimdi burada...)
Tamam cezası neyse çeksin. Ama keşke baştan çekseydi de içeri gir-çık, gir-çık + sürekli değişen/çelişen Adli Tıp Raporları tartışmaları ile hukuk ve yargı sistemine güven bu kadar zedelenmeseydi. Ne var ki halkın tepkisi anlamlı. Dilerim aynı tepki diğer sapıklara da gösterilir.  Kendi evladının cinsel istismara uğraması üzerinden para kazanmaya çalışan ebeveynlere de Batı'da olduğu gibi bir ceza uygulaması yapılsa keşke.
"



Adli Tıp Kurumu   mevzularına girmişken...
Kurumun eski başkanı  Prof. Dr. Sevil Atasoy hakkında bazı ciddi iddialar ortaya atıldı/serildi, Ergenekon Davası dosyasına giren bir askerî istihbarat raporu ile.
Kurum başkanıyken oraya buraya ("orası burası",  TSK ve Ordu Komutanlıkları gibi yerler oluyor) raporlar/yazılar gönderip meslekdaşlarının Cumhurbaşkanı tarafından görevden uzaklaştırılmasını isteyen bir insanmış veya öyle olduğu söyleniyor diyeyim şimdilerde. İşkence olaylarında diğerleri "İşkence yapılmıştır"  gibi raporlar vererek Türk Silahlı Kuvvetleri'ni lekeleme-zedeleme ve AB'den para koparma peşindelermiş... Bu arada Taraf'a verdiği beyanında (bkz) Orgeneral Hurşit Tolon ile görüştüğünü doğruladı. Ancak yazılı raporların kendisi tarafından değil,  Ergenekon sanığı Ümit Sayın tarafından iletildiğini ima etti.  Dertleşmek, içini dökmek, kaygılarını iletmek üzere Hurşit Bey'i ziyaret etmiş,  aslında kendisini tanımıyor-MUŞ...

Sevil Atasoy'u  ilk defa  -yanlış hatırlamıyorsam-  Herkes Bunu Konuşuyor  isimli programda görmüştüm. Sonradan da  Okan Bayülgen'in Ntv'deki çeşitli programlarına defaatle konuk oldu. Hatta Hürriyet Pazar'da bir köşesi filan oldu... Yani diğer meslekdaşlarına nazaran epeyce ünlü oldu.  (Bu yazarlık işinin de,  o dönemki bir orgeneralin  Hürriyet yönetimine özel isteğiyle olduğu söyleniyor ve hatta delillendiriliyor şimdilerde.)
Kendine güvenen, tuttuğunu koparan, kariyer sahibi, akıllı bir kadına benziyordu. Hatta öyleydi. Bu kadın Adli Tıp Kurumu başkanıydı ve mesleğinde bir örnekti.
Değerler bu kadar kolay değersizleştirilmemeli diye düşünüyorum. Keşke kendileri de bunu anlamış olsalardı. Bakınız galeyan ve kargaşa ruhu nerelere kadar varabiliyor?  Sevil Atasoy hakkında beni şu an mutlu eden tek şey ise:  kendi özeleştirisini verdiği beyanında dile getirmiş olması.



İlker Başbuğ  hakkında suç duyurusu
"Kanunla verilmiş görev ve yetkilerin dışına çıktığı ve siyasi nitelikte konuşmalar yaptığı" gerekçesiyle; İstanbul Bağımsız Milletvekili Ufuk Uras ve bir grup kişi  (Mebuse Tekay, Oya Baydar, Baskın Oran, Cengiz Algan, Ahmet İnsel, Aydın Engin, Mithat Sancar ve  Sezgin Tanrıkulu)  imzasıyla  28 Eylül 2009 tarihinde  İstanbul Cumhuriyet
Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunuldu.

"Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ,  21-22 Eylül 2009 tarihlerinde Güneydoğu sınır bölgesinde yaptığı konuşmalarda kendine kanunla verilmiş görev ve yetkilerin dışına çıkmış,  siyasi nitelikte konuşmalar yapmıştır.
Bu konuşmalar,  Askerî Ceza Kanunu'nun 148. maddesinin C bendine göre suçtur.  Adı geçen Madde 148,  'Siyasi Faaliyette Bulunanlar'  başlığını taşımakta olup  "(...) siyasi amaçla nutuk söyleyen, demeç veren, yazı yazan veya telkinde bulunanlar (...) fiil daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde 1 aydan 5 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar"  hükmüne girmektedir.
Yukarıda belirtilen nedenlerle Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ hakkında söz konusu demeçlere ilişkin soruşturma açılması için suç duyurusunda bulunmaktayız."



Ve bir Oscar haberi!
Yılların güzelliği Brigitte Bardot, Amerikalıların kendi adıyla düzenlediği ödül yarışmasına sadece memnuniyetini belirtip asla katılmazken, Türkler tam bir Amerikan yalaklığı  (pardon, tam bir Oscar manyaklığı)  içerisinde...

Mahsun Kırmızıgül'ün yönetmenliğini yaptığı Güneşi Gördüm filmi, Yabancı Film Oscarlarına gönderilmek üzere seçilmiş içimizden birilerince.
Bravo diyorum.  (Yoksa  "Yorumsuz"  mu desem?)





Kayseri'de  Ramazan Bayramı'nın ikinci günü  şeker toplamaya çıkan üç çocuktan bir daha haber alınamadı.  Kamuoyunda gene  organ mafyası  heyulası dolaşıyor.

Mart 2011'de gelen Edit:  Uğur Veli Gülışık  adlı sapık şahıs çocukların katili olarak tutuklandı.
Bu olaydan sonra çocuklar artık bayram günleri kentlerde kapı kapı dolaşıp şeker toplamaz oldu.




Gazeteci  Mustafa Balbay,  kendisine ait olan günlüklerin aslında kendisine ait olmadığını söyledi.  Sözleri şöyle idi:

"Bana atfedilen günlük adı verilen notlar bana ait değildir.  Belgelere göre ben 10 yıllık notları,  2 dakika 33 saniyede oluşturmuş gibi görünüyorum.  Usain Bolt  olsam bu kadar kısa sürede dosya oluşturamam.  Çok açık bir şekilde kopyalama yapılmış."

Oysa daha önce kendi gazetesindeki köşesinde  "Gerilimli Yıllar"  başlıklı bir yazı dizisi ile bir anlamda o günlükleri ve kendini savunmuş;  kendisinin demokrasiyi korumak için mücadele ettiğini,  bunların gazetecilik anlayışıyla tutulmuş notlar olduğunu söylemişti.  Sanırım o yazı dizisi fazla ilgi çekmemiş olacak ki,  sonradan çıkıp günlüklerle beraber herşeyi reddetti.
(Uzak Doğululardaki harakiri'nin gözünü seveyim!)



İkisi de  Kürt açılımı  hakkındaki değerlendirmeleriyle gündemde...















Burada birkaç alıntı yapmak istiyorum:

"Sezen Aksu  telefon açarsa,  o  (H. Avşar)  gider gazetelere konuşur acilen. Altta kalmaya dayanamaz. Açılır. Gündeme gelmek için ne yapacağını şaşırmasına,  şaşırmıyorum."
(ranini  -  #16742187, Ek$i Sözlük)

"Günlerdir Hülya Avşar haberleriyle okunurluğunu artırmaya çalışan Radikal'e ve tüm gazetelerimize selam olsun.  Avşar haberleri ile gazete denen neşriyat okunacak olsaydı, Türk gazetelerinin senelerdir tirajları alay edilecek durumda olmazdı."   (can ile canan)

(Ve işin ilginci,  bu kişiye bile  "bölücülük"ten  dava açıldı!)




Ve son olarak Spor:
12 Dev Adam'ın basket maçları Ntv'de zevkle izlendi bu ay.

--------------------------------------------------------------------------------

O kadar çok şey yazamadan kaldı ki!

* bkz.  Bir RTE savunması:  "Her şeyi askere atmayın"  (12 Eylül, Taraf)

* Amerika'dan füze alıyoruz!
Obama yönetimi yetkilileri,  ABD meclisine  Türkiye'ye  7,8 milyar dolarlık Patriot PAC-3 füzesi satılması ihtimali olduğu yönünde bilgi verdi.

* Ufak bir Dipnot:  Bu çok yağmurlu,  Marmara'da bol sulu selli Eylül ayının sonlarına doğru,  Okan Bayülgen ve Şirin Ediger'in  kızları  İstanbul Bayülgen dünyaya geldi.  Bu da gereksiz bilgi olarak  (kime göre neye göre?)  burada bulunsun  :)


Bu Gündem başlığının kapsadığı bir çok etiketi,  20 limiti nedeniyle ekleyemedim ve bu nedenle aramalarda çıkmayacak maalesef.  Bunlar:
ABD,  askerler,  darbe,  gazeteciler,  hukuk,  Münevver,  Sezen Aksu,  spor,  şöhret,  TSK,  Türk Sineması,  Türkler,

19 Eylül 2009 Cumartesi

 Türklerin Özellikleri


Bayrağı kutsaması.  Bayrağı en kutsalı olarak görmesi.
Silahı  ve  silahı kutsayanları kutsaması...

Bu zaten söyleniyordu, biliniyordu ama asıl benim bilmem APO'nun yakalanması ve yargılanması sürecinde oldu.
Biliyorsunuz APO hala asılmadı ve muhtemelen asılmayacak da.
Aynı tarihimizdeki nice örnekleri gibi.

Zaten savaşlarda çok zaiyat vermiş Osmanlı'yı,  bir de hızla  I. Dünya Savaşı'na sokan  Enver Paşa  cezasını çekmiş miydi?  Yemen'den hasbel kader kurtulan askerleri baldırı çıplak dağlara sürüp, bir savaşma bile henüz olmadan dondurarak ölümlerine neden olduğu söylenen kendisi değil miydi?  Hiç değilse görevindeki ihmalkarlık-ğından dolayı yargılandı mı?

Zaten kaybedileceği belliyken vatan evladını Yemen cephelerine, Arap çöllerine, oradan başka yerlere sürenlerin bu tutumları eleştiri aldı mı, masaya yatırıldı mı?

Milleti millete, insanı insana kırdırtan Talat Paşa ve İttihatçılar yargılandı mı?
Ceza almadıkları gibi,  neden bir de isimleri, en büyük şehirlerimizdeki en büyük caddelerimiz için uygun görülerek onurlandırıldı?


"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" desturu altında, bununla tezat şekilde kendi milletini aşağılayan ve hakir gören, kıyımını yapan güçlüler cezalarını aldılar mı?...


.
APO  ile ilgili gelişmeler ilk başta şaşırtıcı gelmişti bana ama  çok şükür bunlara rağmen devletimiz hala bölünmedi.

Peki o zaman Hrant Dink, Uğur Mumcu, Turan Dursun, Sabahattin Ali, Ali Kemal ve niceleri neden öldürüldü? Üstelik de daima küçük düşürücü şekilde?  APO'yu bile asmadık ve besledik de... Bunları beslemesek de neden illaki vahşice öldürdük?


Tarih derslerinde "Osmanlı'nın yetiştirdiği büyük insanlar" filan anlatılırdı hani.  Bir de "İslâm dünyasından çıkmış âlimler" mevzusu var tabi...  Kimdi gerçekten bu adamlar peki?
Piri Reis  bir anlamda vatan haini diye öldürülmüş,  ibret-i âlem olsun diye günlerce sallandırılmış bir adam. Yıllar sonra Batılı araştırmacılar kendisini keşfediyor da kıymete biniyor.
Mimar Sinan  topun ağzından Kanuni tarafından himaye edilerek kurtulmuş diye biliyorum. Mesleki eğitimi filan yok, kendi kendini yetiştirmiş,  şans eseri hayatta kalmış.
İbnî Sinâ olsun  (Batı'da Avicenna diye bilinir),  bilimsel alanlarda uğraşan nice insanlar olsun; Allah'ın işine karışıyor diye dışlanmış. Kimi sürgüne gönderilmiş, kimi hapse atılmış, kimi topa tutulmuş.
Biri kalkmış geometrik bir hesap ve analiz yapmış ilk defa ve yasalardaki miras paylaşımında eşit denen arazi paylarının aslında eşit olmadığını mı ispatlamış? Vay! Ne haddine! Padişah hazretlerine saygısızlık ve düzeni bozuyor diye hemen asılmış.
Örnekler çoğaltılabilir.


Türkler kanı, silahı ve silahı kutsayanları hep korumuşlar. Aydınlanmayı, düşünce özgürlüğünü, insan haklarını, hukuku, hayatı aydınlatmaya çalışanları ise dışlamış ve karalamışlar. Bahaneler her zaman hazırda... "O komünist ve devlete zarar verir, sakıncalı!" ; "O Alevî ve devlete zarar verebilir, sakıncalı!" ; "Bu dinci devlete zarar verir, sakıncalı!" ; "Bu Ermeni, devlete zarar verir, sakıncalı!" ; "Bu Kürt devlete zarar verir, sakıncalı!"...  (°bkz: *)

.
Sonuçta rejim değişikliği bile bu düzeni değiştirememişse, o zaman yapılan rejim değişikliği gerçek bir değişim miydi? Bunu da bir düşünmeden yaftaya başlıyorsan,  aldığın/verilen eğitim'i sorgulamakta da bir fayda var.


----------------------------------------------------------------------------------
(*) mythmaker / 31.01.2008  11:27:58 / # 2604254
Türk ırkının özellikleri:  Meslek ve sosyal statü sahibi olmayan,  olsa da bunları bir türlü içselleştirip buradan evrensel bir dünya görüşü oluşturamayan; dolayısıyla bir takım olumlu özelliklere doğuştan sahip olmak kolaycılığına ve tembelliğine kapılan insanların çok olması...


28 Mayıs 2009 Perşembe

 Gündemdekiler  (Mayıs 2009)-3


26 Mayıs 2009 - Sabah erken saatlerde bodrum kattaki kablolardan çıktığı sanılan bir yangın ile Bursa Şevket Yılmaz  Devlet Hastanesi'nde
8 kişi hayatını kaybetti. Yangın sebebiyle bina boşaltılırken fişi çekilen hastaların öldüğü söyleniyor.

"Akıllı bina sistemi" olduğu söylenen hastanede büyük eksikler olduğu iddia ediliyor.

TMMOB'dan tutun  Türk Tabipler Birliği'ne kadar herkes  "Bina kusurlu, ihmâl var" diyor.  Neden bizde iddialar her şey olup bittikten sonra ortaya atılır? Denetim için önce birilerinin ölmesi mi gerekiyor?
(Üstelik daha önce 2004'te de bir yangın çıkmış bu hastanede.  Bilirkişi raporları hazırlanmış, eksikler ortaya konmuş...)

İnsan hayatına verdiğimiz değer ortada. Bizim düşünce yapımız kültürsüzlük üzerine kurulu bence.  Binaların görünüşü ve döşemesi cafcaflı, ama ruh yok. Hazır Türk siyasi hayatı da  yeşillenince,  her yerde  yerden ot biter gibi hastane biter oldu son zamanlarda.  Ama bunların yeterli altyapısı yok, denetimi yok.  Devlet hastanelerinde hastaları hizaya sokmak için kapılara eli coplu güvenlik görevlilerini diken sistem  (bu aparatları  Acil'e gelen insanlar üzerinde kullanıyorlar);  bu binalardaki olası yangın, deprem ve âfet kontrolleri konusunda hiçbir şey yapmıyor. Zaten gerek de yok. Biliyorsunuz, "Her şey Allah'tan geliyor".  Yani uzun lafın kısası,  gene kadere geldik dayandık.



Türkan Saylan  18 Mayıs 2009'da vefât etti.
Bu ayın ses getiren tartışmalarının çevresinde şekillendiği biriydi.
Muhtemelen bir dava insanı.  Zira hayatında "Türkan Saylan kimdir?" zerre bilgisi ve ilgisi olmayan insanlar,  üçüncü şahıslardan aldıkları icazetlerle bir anda bu kişinin üzerine boşaldılar.
Bir benzeri boşalma da  Ferhan Şensoy'a oldu/oluyor...


Cem Garipoğlu'nun  Rusya'dan sonra şimdi de Belçika'da olduğu konuşuluyor.  Bu arada kendisinin yanı sıra  annesi ve kardeşleri için de mavi bülten çıkartıldığı iddia edildi.
Ne ilginç bir ülkeyiz!  Önce bu insanların kaçmasına izin veriyoruz,  hatta neredeyse canlı canlı izliyoruz kaçışlarını;  sonra da arama emirleri, bültenler filan...

Şu mühimmatlar davasından aranan önemli askerlerden biri de  Yunanistan'ın bir adasındaymış mesela.
Adam  (Yarbay)  bir türlü Yunanistan'dan getirtilemiyor.
Vay anassını!  :p

Bir bilgi daha:  Adli Tıp raporuna göre,  öldürülen genç kızın  (Münevver Karabulut)  iç çamaşırından alınan sperm örnekleri iki ayrı kişiye ait.  (bkz)



"Kardeş Azerbaycan"  diye diye bir hal oluyoruz gene.
Azeriler ve Azerbaycan ile ilgili gözlem ve fikirlerim üzerine bir yazı yazmayı düşünüyorum önümüzdeki günlerde.  Sadece şunu söyleyeyim burada:
"Kardeş Azerbaycan"  şu saate kadar Kuzey Kıbrıs'ı,  yani KKTC'yi tanımış bir ülke dahi değil.




Gökçek'in derdi  Ankara'nın amblemi
Ankara Belediyesi olarak  bir çizerin tasarımından yararlanarak amblemi değiştireceklermiş.
Melih Gökçek,  bu ay içerisinde  İç İşleri Bakanı Beşir Atalay'dan bir uyarı aldı ayrıca.  Otogalerilerin şehir dışına çıkarılması  konusunda önceden alınmış kararlar doğrultusunda  Ankara'da hâlâ hiçbir çalışma başlatılmamış olmasını eleştirerek Ankara Vâlisini de göreve çağırdı Atalay.  Melih Gökçek'i, ekonomik gelir elde etmeyi çok ön planda tutmakla eleştirdi (bkz).  Tabii tahmin edeceğiniz üzre,  eleştiriye tahammülü olmayan Gökçek'in buna da cevabı gecikmedi.


Söz konusu  Ankara  olunca kimin gâlip geleceği şimdiden ortada.
Ankara halkına da bravo diyorum buradan.  Şehrin içinde bazı bölgeleri oldukça çirkinleştiren,  kaldırımları yürünmez hale getiren otogaleri önü araç yığınlarını uzaklaştırmak konusunda  ne bir eleştiri geliyor halktan  ne de Bakan'a destek... Aferin hep böyle!  Zaten bir CHP bir de siz Ankaralılar el ele, Melih Gökçek her seçimde zafere!




CHP  demişken...
Dün televizyonda bir haber izledim. Suriye sınırındaki bir köyde söyleşiler yapmış NTV. Konuşan insanların hepsi çok düzgün bir Türkçe ile dertlerini anlattı. Demek ki Türkmenlerin yaşadığı bir bölge.
Suriye sınırına gömülen mayınlar, zamanla toprak kayması, aşınma vesaire ile yer değiştirmiş.
İnsanlar ummadık yerde mayınlı alanlara basıp kolunu bacağını kaybetmiş,  sakat kalmış.

Şimdi bunlar temizletilsin deniyor.  Askeriye ise kendisinin bunu beceremeyeceğini söylüyor.  Tesadüfen Deniz Baykal'ın açıklamasına da denk geldim.  "Mayınlar asla temizlenmemeli!"  dedi.  Askerden bile daha asker!
Yakışır.  Aynı Baykal'dan bir başka açıklama:
"Umarız anayasa değişikliği gündemden düşer."
Aynı CHP,  'Kürt sorunu'  ifadesinin anılmasına da muhalefet ediyor.
Peki sorunları nasıl çözmeyi düşünüyor acaba iktidar olursa?
"En iyi çözüm çözümsüzlüktür  ve  en iyi eylem eylemsizliktir"  metoduyla mı?

Bu Türk siyaseti de ne menem bir şey yahu!  Aşağı tükürsen sakal,  yukarı tükürsen bıyık!  "CHP'den yeni açınımlar beklenirken tersine yeni kapanımlar geliyor"  demiş bir yazar.  (Nabi Yağcı.  25 Mayıs 09, Taraf)

Görünen köy kılavuz istemiyor.  CHP bir çözüm üretmiyor.  Üstelik üretilen bütün çözümlerin önünü tıkayarak siyaseten tıkaç rolü üstleniyor.  CHP'de bu yönetim kadrosu, bu anlayışlar ve Kemalist donma hali  (Yıldırım Türker'in tabiriyle  "Kemalist Kişilik Bozukluğu"/KKB)  doludizgin yaşanırken, başka bir şey beklemek de hayal oluyor.
(bkz:  Ergenekon Yazıları-I)



15 yaşında erkek çocuğa 30 adamın tecavüz etmesi.

Askerlik tartışmaları sürüyor.  Kısa dönem,  uzun dönem...
Ne olacak bu gençliğin hali?


Tam  havalar ısındı derken,  havalar güzel soğudu doğrusu.


(Başka şeyler buraya sığmadı. Tekrar bir Mayıs değerlendirmesi yapmak gerekecek)


MAYIS 2009  etiketli tüm yazılar için  tıklayınız.