1 Haziran 2012 Cuma

"Durmak yok, yola devam!"

.
Küçük bir çocukken babamın tembih sözüydü bu.
Ne zaman kalabalıkların arasına, özellikle de şehir stadyumuna gidecek olsak bu tavsiyeyi işitirdim.

Babam öğretmendi ve çalıştığı okulun müdür yardımcısı.
Milli bayramlarda malum şehir stadına gidiliyor gösteriler için. Bazen beni de götürürdü yanında, veya kalabalık pazarlara beraber giderdik.
Yola çıkmadan önce en güzel elbiseler giydirilir, özenle saçlar taranır; hava soğuksa yine üşütüp hasta olmamam için sıkı sıkı giydirilirdim.

Her defasında henüz yolun başında iken elimden tutar ve şöyle derdi: "Elimi sakın bırakma ama kaybolursan da sakın üzülme. Hep dümdüz gidersen, başladığın noktaya geri dönersin."


Bunu o kadar net ve duru bir ifade ile söylerdi ki, anaokul bebesi bile olmadığım o yaşımda ne demek istediğini anlayamaz, bocalardım.
Nerden bilebilirdim babamın "Dünya yuvarlıktır" demekte olduğunu bu sözleriyle?
Ben de ayet ezberler gibi içimden tekrar eder dururdum:
"Babamın yanından hiç ayrılmiycam ama kaybolursam da hep düz gidicem."


Babamı hiç kaybetmedim, yanından hiç ayrılmadım ve hiç kaybolma vakası yaşamadım. Ama bugün aradan yıllar geçtikten sonra şimdi'den geriye dönüp bakınca... Aslında ne kadar büyük yanlış yaptığımı, ne kadar gerzekçe davrandığımı ve zamanı ne kadar harcadığımı...
Oysa ki yapmam gereken şey belliymiş, bana henüz yolumun başında iletilmiş.
Bense -neredeyse her zaman olduğu gibi- hep başkalarını suçlamayı seçmişim, şansıma küfretmişim ve bu karanlıkta labirentte kaybolmuşum. Hem de yüzüp yüzüp kuyruğuna gelinen anda, en tepelerdeki kulelerden düşercesine...

Keşke diyorum bugün; aynı tavsiyeyi, bunalımlı-bol firarlı-zor yıllarımda da aklımdan çıkarmasaymışım. Keşke aklımın bir ucuna zımbalasaymışım. O kadar ki hiç çıkmamacasına!
Toparlanıp geriye doğru baktığımdaysa ortada kocaman bir hayal kırıklığı.
Oysa yapmam gereken tek şey "hiç durmamak ve her koşulda mücadeleye devam etmek" imiş.
Zaten durdukça zemin kaygan, sen batar. Bunun adı da: Depresyon.




"Depresyon: Acı çekme sanatı.
İçinden geçerken, duraladıkça battığın bir şey. Hem bir bataklık hem bir dehliz.
Üstelik sen tam içinden geçerken çevrende "depresyonda olduğunu" söyleyen, ama sadece kendi bencilliklerinin ağırlığı altındaki pek çok insanı göreceksin. Onlar daha da enerjini sömürecek. Her birine lanet edeceksin.
Eğer denediğin yöntemler de işe yaramıyor ve ümidin azalıyorsa şuna yoğunlaş: Durmak yok, yola devam.
(can ile canan - 06.12.2010, Ek$i Sözlük)

"Hayal kırıklığı: Değer verilenin, umut bağlanılanın gözlerinizin önünde bir buz parçası gibi erimeye başlaması...
...
Önce kabullenmek istemezsin gördüklerini, kılıflar bulmaya başlarsın. Kendiliğinden gelişir bir süre, sen dindi/dondu sanırsın.
Sonra şöyle bir silkinip erimek üzere olan her ne varsa can havliyle toplayıp buzdolabına kaldırmayı akıl edersin. "Her şey yoluna girecek" dersin içine... Ama bir kere çaresizliğinin farkındalığına varmışsan, hamlelerini otomatik olarak boşa çıkartır hayal kırıklığı. Bir süre geri dursan, hatta nice iç telkinler geliştirmiş olsan, zaman bu çöküş işlemini mükemmel bir öğütücü gibi adım adım gerçekleştirmeye başlamıştır bile.

Herşeyden sonra (her ne ise artık "o") "ona" ait olan şeyleri düşündüğünde, artık kendine itiraf edebildiğin gerçek bir hayal kırıklığın kalmıştır. Her esaslı hayal kırıklığı aslında bir insan hikayesidir. Kendine sarılmayı öğretir. Besleyip büyütmesen de hep içindedir. Zamanla kırılan/dağılan parçalarını toparlamayı başaramazsan geriye nefretini bırakır.
(can ile canan - 08.10.2009, Ek$i Sözlük)

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Uludere üzerine alıntılar

28 Aralık 2011 akşamı Türk Hava Kuvvetleri'nin Şırnak'ın Uludere ilçesi yakınlarındaki Irak topraklarında F-16 savaş uçaklarıyla yaptığı bombardıman sonucunda 34 vatandaşımızın hayatını kaybettiği Uludere Operasyonu üzerine yazılmış bazı köşe yazılarına link vermek istiyorum.
İlki Yeni Şafak'tan. Normalde okuduğum bir gazete değil, dolayısıyla yazarlarını tanımıyorum. Ancak değişik medya siteleri kanalıyla dinci basından gelen en sert eleştirilerden biri olarak sunuldu:

Ali AKEL / Yeni Şafak - Özür açıklanmaz, özür dilenir!
Diyorsunuz ki, "Silahlı Kuvvetlerimiz bu Ahmet mi Mehmet mi bilmez ki." Öyle bir silahlı kuvvetleriniz var işte... Uzaktan baktığında 'katırı insan, teröristi çoban, kaçakçıyı terörist' zanneden silahlı kuvvetleriniz.
İdris Naim Şahin adını taşıyan bir İçişleri Bakanınız var ki, mümkün olsa mezarlardaki parçalanmış çocukların cesetlerini çıkartıp kodese yollayacak.

Ufak anekdotlar da içeren bir yazı:
Mehmet Ali BİRAND / Posta - Şahin, bu defa büyük bir ağaç devirdi ve altında kalacak...
Bu kafa ile biz ne Kürt Sorunu'nu çözebilir ne de terörle demokratik kurallar çerçevesinde mücadele edebiliriz.
...
"Siyasilere açık ve cesur bir özür bile fazla geliyorsa, özür ve yaptırım terör örgütünün isteği olarak yorumlanıyorsa, en azından Kürt meselesi açısından eski mantık, eski düzen, eski ideoloji yeniden ürüyor demektir."
...
Bakanın sözlerinin bir ilerisi şudur zira:
"Onlar zaten Kürt'tü..."

Siyasetçiler ve hükumeti eleştirmekten gayrı, halk ve insanlarımızı sorumluluk çerçevesinde eleştiren bir diğer köşe yazısı:
Ahmet ALTAN / Taraf - Ölüm bile Eşitsiz (*)
Bu ülkedeki korkunç eşitsizliği görmüyorlar mı?
Doğal mı buluyorlar bu eşitsizliği, bu ülkenin vatandaşlarının bir kısmı çocuklarına anadilde eğitim verirken diğerlerinin çocuklarını anadillerinde eğitememeleri, bunun "yasak" olması çok mu rahat kabul edilebilecek bir durum?
...
Bu ülke zaten bölünmüş.
Yaşadığınız ülkede, "34 insanı öldürüldüğünde" hükümetin aldırmadığı, "tazminatsa tazminat kardeşim" dediği bir halkla, "her canı" ayrı ayrı kıymetli başka bir halk var. Hayatta da eşit değiller, ölümde de eşit değiller. Bu "bölünme" değilse nedir?
...
Anlamadığım Türklerin neden içi acımıyor, neden Türkler ayağa kalkmıyor, neden Türkler hesap sormuyor?
Türk olmak böyle bir şey mi, ırkçı mıyız biz, insafsız mıyız, başkalarının dertlerine, acılarına bu kadar bigâne, bu kadar bencil miyiz?
Öldürülen bizden değilse başımızı çevirir geçer miyiz?
Böyle olduğumuz, böyle davrandığımız için mi "ne mutlu Türk'üm diyene" diyeceğiz?
Mutlu Türk, aldırmaz Türk mü, acıları paylaşmaz Türk mü, vicdanı sızlamaz Türk mü, nedir mutlu Türk, kimdir, neden mutludur? 20 milyon insanı mutsuz edip sonra da mutlu olmak mıdır Türk olmak, öldürdüğün adamın çocuğuna "ne mutlu Türk'üm" diye bağırtmak mıdır?
Uludere hepimizin gerçek yüzünü ortaya çıkardı. Bu gerçeği görüp de "mutlu" olmak ayıptır.




Ölüleri anımsatarak savaşı yükseltmek mi istiyor?
Asker, polis, gerilla ölümlerine yol açan çatışmaların temelinde inkar edilen bir halk, yok varsayılan bir kültür, tanınmayan demokratik haklar, azgın bir sömürü ile sınırsız kibir ve güçlünün zalimliği var. Başbakan bunları özellikle gözden uzak tutarak güvenlik ve savaş politikalarında ısrar edeceğini söylüyor. Yani daha çok ölüm, acı ve yalan.
(çıkarsız - 29 Mayıs 2012, Radikal Online)

Tasma
Kimse size gelin de bu Kürd Sorununu çözün demedi Sayın Başbakan. Siz ne hikmetse nereden zuhur ettiyse çıkıp Kürdlere ve Demokrasi Özgürlük Eşitlik, Eşit Paylaşım ve Demokrasi isteyen Türkiye Halklarına çözüm üreteceğinizi söylediniz. Bugün gelinen noktada bunların hikayeden halkların taleplerinin üzerinden İktidarı ele geçirmek için manüplasyon ve siyasi manevradan öte birşey olmadığı çıktı meydane. AKePe ve Siyaseti İdeolojisi, küresel kapitalizmin ve onun yerli bağlantılarının desteğinde artık duvara toslamış dağılmış eski vesayetin, paçavraya dönmüş iflas etmiş Kemalist paradigmanın yerine inşa edilen Yeni Vesayettir. Bu toprakların Ötekilerini, Türkiyeli Demokratları Demokrasi Talebinde bulunan Kitleleri kandıramadığını gördüğünde, projenin peşine takamadığı gördüğünde kasedi başa sarıp işi Türk Irkçılığına Sunni Şövenizmine dökmüştür sayın Başbakan. Milliyetçi Cepheyi yeniden inşa etmiştir. Hepsi budur. Bugün Devlet Bahçeli de İçişleri bakanına verdiği destekle bunu teyyid etmiştir. Başbakan tasmasını tutamadıklarından feveran etmekte, onlara kara çalmaya çalışmaktadır. Tasmasını tuttukları kendisine yetmiyor olacak herhal. Lakin Arta Kalanların tasması yok, kimse tutamadı, tasma da takamadı, tutamayacak ve tasma takamayacak. Şimdi tasmasını tuttukları ile yürüsün bu yolları...
(blueknife)


-----
Son gelişme: Yeni Şafak, yukarıda alıntılamış olduğım yazısı nedeniyle Ali Akel'in işine son verdi. Toplamda 16 yıldır ilgili gazetede muhabirlik, haber müdürlüğü, yazı işleri müdürlüğü ve son beş yıldır da Washington temsilciliği yapıyormuş kendisi. Bakınız "Tasma" lafı ne kadar da çabuk yerini buldu ve Türk basın tarihinde tasması selahiyetle çekilmiş gazetecilerin şimdilik en sonuncusu oldu.

24 Mayıs 2012 Perşembe

Kıssadan Hisse

.
Tarih: 29 Ocak 2009. Bir Türk Başbakan hatırlarsanız "One Minute!" diyerek devleşmişti Davos'ta. Katıldığı bir panelde konuşan İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'e: "Sesin çok yüksek çıkıyor. Biliyorum ki sesinin bu kadar çok çıkması bir suçluluk piskolojisinin gereğidir" demiş ve eklemişti: "Siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz... Plajlardaki çocukları nasıl öldürdüğünüzü, nasıl vurduğunuzu çok iyi biliyorum." Yaptığı Ortadoğu seyahatlerinde de İsrail bahsi açıldığında: "Biz gerektiğinde katile katil diyeceğiz. Katilden de hesabını soracağız" açıklamlarını yapıyordu.

Aradan 3 yıl geçti. 12 Eylül 2010 Referandumu'ndan sonra AK Parti rotası değişim, demokrasi ve gelişme hattından giderek otoriterleşen devletçi bir kimliğe kaymaya başladı. Bloğuma yazmadığım bu çok uzun dönemde gerçekleşen dikkate değer bazı olaylara başlıklar halinde bir göz atalım:


Uludere Katliamı
29 Aralık 2011'de Şırnak-KuzeyIrak sınırında TSK'ya ait F-16'ların o bölgede uzun yıllardır kaçakçılık yaptığı söylenen köylüleri geri dönüş yolunda bombaladığını öğrendik.
Bir istihbarata göre PKK'lı oldukları ihbarı varmış...
Ve 35 beden
...................paramparça!

Ölenler "terörist" değil, "yabancı" değil, onlar bu ülkenin vatandaşları (idiler). Dahası "sivil insanlar"(dı).
Özür yok. (Tazminat var.) Açıklama uzun zaman yoktu, (gündem gereği bir şeyler söylendi ve söyleniyor)... Genelkurmay Başkanı Necdet Özel'e teşekkür var. Kurtulmayı başarmış olanlara "kaçakçılık"tan açılmış hukuki davalar var.
Burası Türkiye.
(bkz: Uludere Üzerine alıntılar)



Suriye ve İran ile gerginlik...
"Komşularla sıfır sorun" diye çıktığımız yolda adım adım yaklaştığımız nokta umarım "Yurtta savaş, dünyada savaş!" olmaz.



Bir dava daha selahiyetle sonuçlandı
19 Ocak 2007 tarihinde İstanbul'un en işlek caddelerinden birinde vurulmuştu. (Nihayet onca hedef göstermeden sonra.)
Anayasamıza göre Türkiye Cumhuriyeti bir "Hukuk devleti" olduğundan, tetikçileri mahkemeye çıkarılarak yargılandı. Sonuçta hakikaten de "Örgüt yok, milliyetçi duygu var" imiş; Celalettin Cerrah'ın kulakları çınlasın.

16 Ocak 2012 Pazartesi

Ermeni Soykırımı'nı Tartışma Eşiğinde

Uzun zamandır yazmıyorum buraya. Köprünün altından çok sular aktı. Kişiselde kayıplar, bitişler-yeni başlangıç hayalleri, korkular, ameliyatlar... Ülke gündemi derseniz her şey jet hızıyla alıp başını gidiyor... Beni tekrar yazmaya teşvik edenler arasında, çocukluğumun ellerinde olduğu bir yakınımın yoğun bakımdan çıkamayışı (Aralık 2011) ve tam o günlerde Ekşi Sözlük'teki bir olay (?) etkili oldu sanırım.


Mevzu:
Ermeni Soykırımı
Hukuk eğitimi aldığını söyleyen ve hukuki yaklaşımlardan pek de hazetmediğini uzata uzata örneklendiren bir hacivat ile iletişime geçtiğimde, cevapları karşısında hayetlerimi ifade edebilmem zor.

Kendi ifadesine göre; çok şükür kendisi Allah korkusu olan, bunun aksi insanlardan olmadığından, vicdansız şerefsiz sabit fikirli ve önyargılı olmasının mümkün olmadığını beyan eden, "Müslümanlar katliam yapmaz" eşiğini çoktan aşmış bu sabit fikirli yazarın; ırkçı, milliyetçi, ulusalcı ve İslam soslu entry'si -tahmin edileceği üzre- Ekşi Sözlük haftanın en beğenilen entryleri listesine de girmiş...


Türk milleti adına, kendi ifadesi ile "dik duruş" sergileyen bu yazara benim gönderdiğim mesaj şu idi:
(#26717342) hukuktan nefret ettiğinizi söylemişsiniz ama kendi eleştirdiğiniz bakış açısını fevkalade yüklendiğiniz görülebiliyor. ekşi sözlük, hatta neredeyse tüm sözlükler milliyetçi yuvası olduklarından alkışlayanınız da boldur, şüphesiz. yalnız ben entrynizi "ermeniler bizden özür dilesin ve tazminat ödesin" diye bitirmemenizi yadırgadım, onu paylaşmak istedim. böylece daha tutarlı bir dik duruş sergileyebilirdiniz oysa.


Olayın "Hukuksal" boyutu üzerinde kafa yoran, hukuk eğitimi almış bu yazardan gelen cevaplara karşı yaşadığım şaşkınlıkların da etkisi ile, ilgili başlığa yazdığım entry şöyle oldu:
allah korkusu olan insanlar olarak orantısız bir katletmeyi, müslüman halkı öldürmek veya zarar vermek gibi hiç bir eyleme karışmamış yüzbinlerce masum insanın mallarına konmayı ve bir milleti kendi anavatınında öldürüp uzaklara sürmeyi gerçekleştirebilecek kadar şerefli, yüksek fikirli ve önyargısız olanların savundukları ve akladıkları bir olay. çok şükür, ne mutlu ki milletimizin hukuk fakültelerinden osmanlı'nın dahi savunmadığı ayıplarını aklamak için seferber olacak kadar böylesi dik duruş sergileyen hukukçular fabrikasyon şekilde çıkış yapıyor.
------------------------------------------------------------------------------


Son günlerde, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde İnsan Hakları dersleri veren Prof. Anıl Çeçen'in açıklamaları da dikkat çekmekte...


"İnsan Hakları Sözleşmesi geçerliliğini yitirdi. Savaş hukuku uygulansın.... Göstericilere füze atılsın. 40-50 kişinin toplandığını uzaydan tesbit ettiğimiz anda, toplananları füze atıp imha edelim... Türklere doğum kontrolü yapılıyor ama yoksul Kürtlerin on çocuğu var. Ben araştırdım, Dünya Bankası bunlara para ödüyor. Ortada bir plan var" diyen bir hukukçu kendisi.

Böyle insanların hukukçu olduğu bir yer işte Türkiye.

"Halkımız cahil" mottosundaki eğitimli (pardon "yüksek öğrenimli") kitlemiz, bünyesinden gerçekten öyle bir hukuk ordusu çıkarmış ki; hele "milli meselelerimiz" kategorisi söz konusu olduğunda o derece sırıtan bir dinci-milliyetçi jargonları var ki...
O derece "dik duruş" sergiliyorlar ve bu arzın toplumda o derece talebi var ki...




  • Ekşi Sözlük başlığındaki şahsi görüşüm/entry'm şurada.
    ("entry" demezsek sözlüğü tanımıyorsun muamelesi çekilebiliyor)
  • Anıl Çeçen hakkındaki bir yorumdan alıntı:
Ulu önderine borcunu ne yapsa ödeyemeyecek bir Kemalist. Ulu önder olmasaydı kendisi gibi birinin hukuk fakültesinde insan hakları dersi verdiği bu cumhuriyet olur muydu, olabilir miydi? Ya da ne bileyim Sabiha Gökçen gibi bir ulu pilotumuz mesela, olabilir miydi? Hepimiz çok şey borçluyuz ulu önderimize... Savaş hukuku, Cenevre Sözleşmesi, İç savaş saptaması filan benim bildiğim kadarıyla PKK'nın kabulünü talep ettiği şeyler. Sen ben keskin olmak adına "İç savaş ulan bunun adı" deriz de bir devlet yetkilisinin ağzından böyle şey duyamazsın. Çünkü neden, çünkü bu resmîleşirse PKK "savaşan taraf" statüsü kazanır. Bunu kazanınca da misal Akdeniz'de silah yüklü gemiye PKK bayrağı çekilince uluslararası sularda o gemiye kimse ilişemez. Hiç sanmam ama, bunu mu istiyormuş? Yok, değildir. Herhalde onun istediği TC'nin tek taraflı olarak "savaşan taraf" kabul edilmesi, Diyarbakır'ı bile bombalasa insanlık adına kimselerin "Şşşt alooo, n'apıyon bilader?" dememesi.
(mehmet ordekci. 12/01/2012, Ek$i)
.

21 Nisan 2011 Perşembe

Ergenekon, Silivri, Hukuk, Yaklaşan Seçimler ve Milletvekili Adayları

.
İkinci Ergenekon Davası'nın tutuklu sanığı gazeteci MUSTAFA BALBAY, CHP'den milletvekili adayı. Kemal Kılıçdaroğlu'nun "Balbay bizi tercih ederse mutlu oluruz" sözlerine cevaben "CHP bir siyaset kazanı. Bende o kazanın içinde yoğrulmaktan mutluluk duyacağım" şeklinde bir yazılı açıklama yapan Balbay'dan sonra, aynı davada yargılanan TUNCAY ÖZKAN da CHP'den
milletvekili aday adaylığı başvurusunda bulundu.


Başkent Üniversitesi eski Rektörü, Ergenekon tutuklu sanığı MEHMET HABERAL da kadroya katıldı sonra. Kalp rahatsızlığı gerekçesiyle uzun süre hastane nakilleri yapılan ve yaşam tehlikesi bulunduğu dahi söylenen Haberal için Zonguldak birinci, Mustafa Balbay içinse İzmir birinci bölge birinci sıra deniyor.
(Ecevit-Haberal-Ecevitçi Zonguldak'tan adaylık.)

"M.Haberal yataktan kalkarsa küt diye gidecekti hani??? şiiit Gata sana soruyorum!" (@ariadne)
"Mehmet Haberal: CHP'den milletvekili adaylığı sonrası turp gibi olan ulusalcı."



Devrimci Karargâh Örgütü'ne yardım ve yataklık suçlamasıyla Silivri Cezaevi'nde tutuklu bulunan eski Emniyet Müdürü HANEFİ AVCI milletvekili adayı olabilmek için görevinden istifa etti. Önce CHP'den aday olacağı konuşuluyordu ama bu konuda süregelen ön tartışmalar nedeniyle bu olmadı galiba. Liste dışı kalan Avcı, İstanbul 3. Bölge'den bağımsız milletvekili adayı.

Hanefi Avcı; Nur Cemaati'nin Emniyet, Yargı ve ilgili makamlarda örgütlendiği, Ergenekon soruşturmalarına yön verdiği iddialarını barındıran "Haliç'te yaşayan Simonlar" adlı kitabının yayımından sonra tutuklanmıştı. Evlilik dışı ilişkisi, kitabın gerçek yazarının kendisi olmadığı gibi birçok gündem dedikodularını da ekleyeyim.



CHP'den milletvekili adayı olmak için başvuran Ergenekon Davası'nın tutuklu sanıklarından Tuncay Özkan liste dışı kaldı. Melih Gökçek'in "seçimlerden sonraki CHP başkanı Tuncay Özkan olacak" kehanet-tweeti belki de dikkat çekiciydi kim bilir? O da İstanbul'dan bağımsız adaylığını koydu. Özkan: "Savcılara sorduğum soruyu sayın Kılıçdaroğlu şimdi size soruyorum, benim suçum ne? Benim adaylık başvurumu neden reddettiniz? Bu vefasızlık, bu sessizlik niye?"
Bu arada bir diğer Ergenekon tutuklusu Emekli Korgeneral ENGİN ALAN, MHP'den İstanbul 1.Bölge 1.sıradan listeye girdi. CHP'den aday adayı olabilmek için SİNAN AYGÜN, Ankara Ticaret Odası başkanlığından istifa etti ve Ankara'dan CHP MV adayı oldu. (Bu derece sağcı ve deşifre bir isim bile.) Yani kıssadan hisse: ERGENEKON MECLİSTE!






Biraz da hukukçular cephesine bakalım. İLHAN CİHANER de CHP'den adaylığını koymuştu, ancak o da listelere alınmadı. Hatırlarsanız kendisi Erzincan eski Cumhuriyet Başsavcısı idi ve makamında olaylı bir polis baskını olmuştu. Sonra yargılanmış, görev yeri ve yetkileri değiştirilmişti filan... İstifa edip CHP'ye katılmak ve 12 Haziran seçimleri ile MV olmak istedi ama aday yapılmadı gibi gözüküyor şu tarih itibariyle.
Son dakika: YSK tarafından verilen kontenjan adayı kararının ardından, İlhan Cihaner Denizli'den CHP adayı olarak gösterildi.


EMİNE ÜLKER TARHAN milletvekilliği adaylığı için YARSAV başkanlığı görevinden istifa ederek CHP adayı oldu. HSYK eski Başkanvekili KADİR ÖZBEK de milletvekili adayı.
"Eğer siyaset yapmak istiyorsan cübbeni çıkart gel" çağrısına uydular demek ki sonunda... Ağustos ayındaki bir yazımda şöyle demiştim:
"(YARSAV) Sıradan vatandaş olarak ne olduğunu bilmediğimiz bu kurum ve başkanları (Emine Ülker Tarhan ve öncesinde Ömer Faruk Eminağaoğlu) son dönemde adeta bir siyasi parti genel başkanı havasında her gün basın açıklaması yapıyor ve iktidarı eleştiriyor. İktidardakiler de sağolsun işte karşılıklı atışmaya devam..."
(bkz: Gündem Ağustos 2010/4)



YİĞİT BULUT'un adıysa AKP İstanbul ikinci bölge diye geçiyordu ancak aday gösterilmedi. Adamda iyi manevra kabiliyeti var ama hakkını vermek lazım. Ulusalcılıktan girdi, DP'den yolu geçti ve en son AKP'ye kapak atmaya çalıştı. Olmadı.



Olaylı eşi ÖZLEM TÜRKÖNE (Özlem siyasette yeni), geçen dönem İstanbul 1. bölgeden AKP milletvekili olan MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE listede yer bulamazken; karikatürist Salih Memecan'ın eşi NURSUNA MEMECAN Sivas'tan, Sakarya'dan aday gösterileceği konuşulan milli futbolcu HAKAN ŞÜKÜR İstanbul 3. bölgeden, Dış İşleri Bakanı AHMET DAVUTOĞLU Konya 1. sıradan, gazeteci ŞAMİL TAYYAR Gaziantep'ten aday gösterildi. (AKP)
Oktay Ekşi'nin Hürriyet'ten CHP'ye yatay geçişinin benzerini şimdi de Muammer Güler AKP'ye geçerek yapıyor. Herkes ödülünü alıyor. (@itaatsiz)


14 Mart geceyarısı uğradığı silahlı saldırı sonucu ağır yaralanan İBRAHİM TATLISES ise Urfa'dan bağımsız aday. Önce AKP'den adaylık beklemiş kendisi, ancak olmayınca olmuyor dememiş ve bağımsız adaylığını koymuş (Bu kez, geçen seçimlerde Uzanlar'ın Genç Partisi'ndeki İstanbul adaylığı gibi bir gözü karalık yapmadı.)
Son dakika (21 Nisan): İbrahim Tatlıses adaylıktan çekildi.



Biraz da Ergenekon'un seyrine bakalım:
Nedim Şener ve Ahmet Şık'ın Ergenekon terör örgütü (ETÖ) üyeliğinden tutuklanmaları, davaları iyice sulandırdı ve hedef şaşırttı. Son Ergenekon gözaltıları başlığında da yazdığım gibi: "Ergenekon Operasyonu" oldu: "Cemaatime dokunma! Hareketi"


"Ahmet Şık 'Ergenekoncu' olarak gözaltına alınabiliyorsa, ben de alınabilirim demektir."
"Ergenekon'u ben birilerinin cezalandırılacağı bir 'okazyon/fırsat' olarak görmüyorum. Ama bazı şeylerin bundan böyle kesin olarak bir daha yapılmamasını sağlayacak bir olay olması gerektiğini düşünüyorum. Bu da bir 'ceza' sorunu değil, bir 'sergileme' sorunu olmalı. Yani, yıllardır kurulmuş, işletilmiş bu mekanizmanın nerelere kadar uzandığını, nüfuz ettiğini ve nasıl çalıştığını bizlere açık açık göstermeli. Her şeyin ortaya çıkmamasına da razıyım (zaten elimizde değil), yeter ki çıkanlar, olayın bütünü hakkında yeterli fikir versin.
Ama bu dediğimin, kendisini tanıdığım Ahmet Şık'ı, veya yazdığından tanıdığım Nedim Şener'i gözaltına almakla gerçekleşmeyeceğini de biliyorum. Şu anda söyleyebileceğim, bu gibi davranışların (daha hafif benzerleri olmuştu geçmişte), tam tersine, sürece zarar vereceği ve ortaya çıkmış olguların inandırıcılığını da zedeleyeceğidir.
(Son gözaltılar, Murat Belge. 6 Mart 2011, Taraf)


Bugün Nedim Şener ve Ahmet Şık'a karşı başlatılan operasyon, Ergenekon üzerinden muhalif sesi susturmanın zirve noktasına ulaştığı andır.
Bu itibarsızlaşmanın sorumluluğu artık hükümetin de üzerindedir. Hükümet, Ergenekon davalarının istihbarat ayağında hakim olan zihniyet polisliği yuvasına hızla neşter vurmazsa, Ergenekon'un Susurluk'a dönüşmesinin sorumlusu olarak tarihe geçecektir.
(Ergenekon Susurluk'a dönüyor, Ahmet İnsel. 6 Mart 2011, Radikal)
(*) Ahmet Insel davanın zihniyet polisliğine dönüşmesinin Türkan Saylan'ın dahil edildiği aşamada başladığını iki yıl önce belirtmişti.


Ülkemizde mahpusların yüzde 55'ini tutuklu yargılananlar oluşturuyorken, sanık hakları sadece paşalar ve bir kısım gazeteciler içeri alınınca aklına düşenlerin samimiyetine inanalım mı?
('O da' mı muhalif (tüm metin), Hilâl Kaplan. 23 Şubat 2011, Taraf)

Aslında medya dışında sokaktaki vatandaşın umrunda değil hatta hoşuna gidiyor. (dersimi - 9 Şubat 2011, Radikal Online)

Toplu mezarların açılması, Diyarbakır'daki JİTEM davası vd Ergenekon davasının yan ürünleri, keşke bunlar davanın ana konuları olabilseydi. (@orkece)




Gelen tepkiler sorasında hükumet önce "Yargının işidir, biz karışamayız"; Başbakan ise "Yargı toplumsal duyarlılıkla değil dellilerle hareket eder. Beklentimiz sürecin hızlanması" dedi; sonrasında ise olaylar Ergenekon Savcılarının değiştirilmesine kadar uzandı. Ergenekon soruşturmasına bakan Zekeriya Öz, Fikret Seçen ve Ercan Şafak davadan alınarak İstanbul Başsavcıvekili olarak atandı.
CHP ve BDP'nin Ergenekon ve KCK davalarından tutuklu çeşitli isimleri aday göstermelerini değerlendiren Recep Tayyip Erdoğan: "Dokunulmazlık kaldırılsın diye bu kadar konuştular. Şimdi dokunulmazlık zırhına kimlerin müracaat ettiği ortada."




VETO: Yüksek Seçim Kurulu (YSK); aralarında Hatip Dicle, Leyla Zana, (polis tokatlayan) Sabahat Tuncel, Sırrı Süreyya Önder ve Gülten Kışanak'ın da bulunduğu DTP/BDP'nin 12 bağımsız milletvekili adayının adaylıklarını, milletvekili seçilme yeterliliğini etkileyecek
eski mahkumiyetleri bulunduğu gerekçesiyle iptal etti.

Kişisel yorumum: Utanç verici bir karar. Mecliste mafya ile bağlantıları afişe olmuş olan, hatta Wikileaks belgelerine bile girmiş isimler dahi aday olabiliyor, yolsuzluk veya değil, başkalarında da sorun yok ama sıra BDP'lilere gelince adaletin kılıcı iniveriyor, bravo! Ayrıca mesela Sabahat Tuncel'in milletvekilliğine gerçekten bir mani olsaydı, zaten daha önce milletvekili olamazdı. Olay bitmiş, kadın milletvekili olmuş, tekrar adaylığını koyuyor, bunlar bitmiş olayı yeniden açıyor.
"abdülkadir abi (Abdülkadir Aksu) listede, Cemil Çiçek listede, Hrant cinayetinin baş valisi Muammer Güler listede... Kafatasçı tespitleriyle ünlü Yusuf Halacoğlu MHP'den milletvekili adayı olmak için Gazi Üniversitesi'ndeki görevinden istifa etti..".



Yüksek Seçim Kurulu'nun provokatif kararı ardında yükselen tansiyon sokaklara taştı. On binlerin katıldığı gösterilere saldıran asker ve polis onlarca kişiyi yaraladı. Yüzlerce insanın gözaltına alındığı olaylar sırasında Bismil'de üzerine ateş açılan İbrahim Oruç yaşamını yitirdi. (Kanlı Seçim; Halka Gaz, Dayak ve Kurşun!)
Görgü tanıkları silahla hedef alınarak vurulan Oruç'un yere düşmesinin ardından tekmelenmesiyle dişlerinin kırıldığını belirtti. Bu arada gösteriler sırasında anaokuluna/kreşe molotof kokteyli atmak gibi aşırılıklar tepki çekiciydi. Diyarbakır'ın Bismil ilçesinde bir kişinin ölümüyle sonuçlanan olayı protesto eden Van'daki bazı göstericiler, bir banka şubesine molotofkokteyli attı, "haklıyken haksız duruma düşmek" gibi yorumlar yapıldı. Ayrıca aralarında zaten hali hazırda milletvekillerinin yasal durumu aday olmalarına bile imkân vermiyorsa, nasıl milletvekili oldular geçen seçimde? Yine de, Türk Medyası "vatan hainleri", "teröristler" gazlaması yapmaktan geri durmadı ki burada yapılan bir demokrasi ayıbıdır, büyük ayıptır. Bu bariz gerçeği bile kınayamadı büyük medya.

AKP'ye duyulan nefretin yarısı Kürtlere reva görülen şiddete duyulsaydı, şimdiye kadar şahane bir ülke olacaktık. (@erkanshen)
Bankayı ateşe verenle, onların haberini ateşle veren güya haberci arasında ne fark var? Biri kahverengi, öteki lacivert. (@theserendipity)


Bu kararın en çok AKP'ye yarayacağı ve siyasi-planlı bir karar olduğu konuşulmaya başlandı hemen. YSK vetosuna CHP'den tepki geldi. Meclisi olağanüstü toplayarak YSK krizini çözme önerisinde bulundu CHP. Gelişmeler ve artan tepkiler üzerine midir bilinmez; YSK bu kez de "Eksik belgeler tamamlanırsa adaylar seçime girebilir" açıklamasını yaptı. (Şaka gibi!)
1.5 yıllık hapis cezası 6 ay hapse çevrilen İstanbul 1. Bölge Bağımsız Milletvekili Adayı Sebahat Tuncel'in parlamentoya tekrar girmesinin önü açıldı. Gültan Kışanak da mahkemeden seçim hakkına ilişkin belgeyi alarak YSK'ya iletti. Hukukçu olmadığımdan anlamını tam idrak edemesem de, mahkemelerin apar topar "memnu hakların iadesi" kararları almasının, bağımsız adaylar için süreci normale döndürdüğü söyleniyor.
21 Nisan'daki YSK toplantısı sonrasındaysa; HATİP DİCLE, LEYLA ZANA, SALİH YILDIZ, ERTUĞRUL KÜRKÇÜ, GÜLTAN KIŞANAK ve SEBAHAT TUNCEL ve HARUN ÖZCAN'ın milletvekili adayı olmalarına engel durumlarının bulunmadığı açıklandı. Yani bu isimler 12 Haziran seçimlerinde adaylar arasında yer alacak. İsa Gürbüz, Çiçek Otlu ve Şerafettin Efe'nin itirazları ise reddedildi.

Ey YSK. Değdi mi? Bir gencin ölümü, onlarca yaralı yüzlerce dükkan ve arabanın tahrip olmasına değdi mi?aynı kararı daha önce alamaz mıydınız. Türkiye'ye bunu yapmaya hakkınız yoktu. Bu faturayı ödetmemeniz gerekirdi. Artık güvenilirliğiniz kalmamıştır. (*, *)



yasakların ardındaki derin elden nasıl rahatsızsam, aynı derin elin yasakları 1 günde kaldırmsından da rahatsızım.bağımsız bir hukuk istiyorum. (@sucluyorum)

"YSK'nın altı üyesi Yargıtay'dan, beş üyesi Danıştay'dan geliyor.
Hepsi hukukçu.
Peki, bu kadar çok karar değiştiren hukukçulara ve onlara böyle karar değiştirme imkânı veren hukuk sistemine nasıl güveneceğiz?
Bu kararların siyasi olmadığına nasıl inanacağız?"
"Burası devlet falan değil; Ankara "bela" arayan adamlarla dolu ve istediklerinde o belayı da çıkartabiliyorlar."
"Bu ülkenin huzura ve barışa kavuşmasını isteyenlerin çok kararlı davranması, bu devleti, Anayasa'yı, kurumları baştan aşağıya değiştirmesi gerekiyor.
Bu devlet bitti çünkü."
(Bitiş -tam metin-, Ahmet Altan. 20 Nisan 2011, Taraf)

Olayı Ergenekon'a bağlayanlar da olmadı değil:
AKP nin anayasayı değiştirecek cogunluga ulaşması muhtemel olan bir secim oncesinde kim Turkiyeyi sallamak isterdi bu kadar acaba? (@kuntakinteden)


Hazırlanacak yeni Anayasa için TBMM Anayasa Komisyonu Başkanlığı gibi özel bir görevi de bulunan AKP'li BURHAN KUZU, YSK'nın bu kararına destek verdi ve "YSK zaman zaman çok yanlış kararlar verir. Ama belki en doğru kararlardan birisi budur maalesef" diyerek vetoya sahip çıktı.

Ve son olarak, Samsun'dan bağımsız milletvekili adayı olan 28 yaşındaki İsmail Çelik'in adaylığını YSK kabul etti. İsmail Çelik, Samsun'daki bir duruşma çıkışında açıklama yapan DTP/BDP Genel Başkanı Ahmet Türk'ü yumruklamıştı.
.

12 Nisan 2011 Salı

Yasaklar ve uzun bir aradan sonra tekrar merhaba

.
Selam. Neredeyse 1 aydan fazla bir zamandan sonra tekrar bir şeyler yazıyorum buraya, ki bu kolay değil benim açımdan. Hatırlarsanız geçen ayki Blogger/Blogspot kapatma kararı sebebiyle, bloglara erişim yasağı getirilmişti. Geçici çözümler bularak (DNS ayarları vs.) girmeyi başaranlarımız olsa da; açıkçası kendi adıma bir kopuş, böyle bir absürd yasakçılık anlayışından tiksinme halleri içerisindeydim. Bu süreçte blog yazarlığı ile aramda bir soğuma oldu gibi. Yazma işi böyle işte, düzenli zaman ayır(a)mayınca kopuyor ve soğuyorsun. Bazen de şöyle oluyor: Diyelim ki yazmak istediğin çok şey var önünde, zamanın da var. "Hangisinden başlayayım, hangisine yoğunlaşayım?" kararsızlığından bir türlü başlayamıyorsun. Açıkçası durumum böyle.

Bu çekingenlik halini aşmaya çalışırken, ufak bir giriş olarak yakın zaman içerisinde ülkemizde hatırladığım internet yasaklarından biraz bahsetmek istiyorum.

"Atatürk'e hakaret videoları" öne sürülerek sosyal paylaşım sitesi YouTube'un kapatılması var önce. (Aslında şeffaf, askerler ve siyasetçiler ile ilgili videoların kamuya açıldığı bir mekanı kapatmak ve yasakçılıktı bu kararın sebebi. Atatürk videoları ve Atatürk'ü koruma kanunu bu işin kılıfı oldu bence.) Yasağa rağmen, ufak DNS ayarları veya Hosts dosyasındaki değişimlerle YouTube'a girmeye devam ettik. Yıllar sonra hem siteye olan ilgi-alaka hem de "değişen zaman" derken tam YouTube açıldı diye seviniyorduk ki; yasağın kaldırılışı daha birinci ayını doldurmadan bu sefer de Deniz Baykal'ın gizli çekim videoları yüklenmiş diye, başvurusu üzerine YouTube tekrar kapatıldı.

Bir ara Google'ı kapatalım kampanyası başlatılmıştı hatırlarsanız. Gerekçe: "Vergi vermemesi ve dokunulmazlara karşı hakaret içerikli yayınlar yapılması" olarak açıklanmıştı. AKP'li Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, "Bu ülkeyi Google mı yönetecek?" diye soruyordu. (bkz: Google sansürü)

Adı geçen ilgili siteleri kapatalım furyasında öncelikle AKP hükumetinin adı geçiyordu. Sonradan Atatürkçü Düşünce Derneği de bu yasaklara destek vermişti hatırlarsanız. ADD Başkanı Tansel Çölaşan'ın yorumu şöyleydi:
"Bizim için Atatürk bir demokrasi ve kadın özgürleşmesi sembolüdür. Bu ona saygı ile ilgilidir. Mahkemenin verdiği karardan rahatsız değilim."
Yani o da kapatılmalıdır diyordu ve bu hanım Danıştay Eski Başkanvekili! (bkz: Gündem Ekim 2010)


2010'un sonlarına doğru, MÜYAP'ın "telif hakları" şikayeti ile müzik dinleme sitesi Fizy kapatıldı.
Ve nihayet Mart 2011'in ilk günlerinde Blogspot.com/Blogger'a da erişimler engellendi. "Yuh artık!" dedik, bu nasıl "hukuk", bunlar nasıl "hukukçu"?? Bloglar üzerinden Lig TV yayınları yapıldığı gerekçesiyle davayı Digiturk açmış. "Peki neden bütün bloglar cezalandırılıyor?" diye isyan ettik, Twitter'da #blogumadokunma dedik. Bu yapılanın, sırf içinde hırsız bir aile ikamet ediyor diye tüm mahallenin bütün giriş-çıkışların yasaklanmasından ne farkı vardı?


Bu sürecin bana tek kazandırdığı ise (buna bir 'kazanım' denebilirse eğer) Twitter oldu. Daha fazla zaman ayırmaya başladım yani Twitter'a ve yasağın kaldırılışından sonra blogumu ihmal ettim. (Zaten o nasıl bir "yasak kaldırma" idiyise, günlerce Blogger'a akşam girdik sabah giremedik veya bir gün açıldı sonraki günler açılmadı... Bu döngüler de baydı tabii.)

Twitter demişken: 140 harf kısıtlaması, "ben seni ekledim sen de beni ekle yoksa takipten çıkarım" bakış açısı biraz sıkıcı. Bir de okuduğunu anlamayan bir eğitimli güruh var gerçekten bu ülkede, onlardan kaçış yok. Bir de ulusalcılardan... Sanırım bütün interneti kaplamışlar:)
.