Radikal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Radikal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2026 Pazar

  Mutlak Butlan kıskacında CHP


Uzun, upuzun bir aradan sonra tekrar merhaba!  👋
Bugün, geçmişte bedel ödediğim bir öngörümün gerçekleştiğini gördüğüm için  kayda düşmek adına yazıyorum.

Kemal Kılıçdaroğlu,  2010 yılında bir kaset darbesi ertesi Uğur Dündar'lı ekran şovları rüzgarıyla CHP Genel Başkanı olduğunda (*),  Ekşi Sözlük'te yazdığım şüpheci - sarkastik bir yorum nedeniyle kısmi lince maruz kaldığımı daha önce de paylaşmıştım.
Ne hikmetse aynı platformda o hafta yazdığım Şahan Gökbakar eleştirilerim de eklenince bir anda  Ekşi'deki "entry kötüleme mafyası"nın radarına girdim,  saniyeler içinde tüm paylaşımlarım peş peşe negatif oylandı;  üstüne bir de mesaj kutum ne kadar aptal-salak-beyinsiz bir boş kafalı olduğuma dair tespitlerle dolmaya başladı.

CHP kitlesinden yediğim ilk linç bu değildi tabi. Radikal'de sanırım 99'da idi, onu da daha önce yazmış olmalıyım,  "Türkiye'de seküler, laiklik iddiasındaki kesim iyi bir hazırlık yaparsa, İslamcı siyaset 20 ila 25 yıl içerisinde iktidardan düşebilir"  yazdığımda  söz konusu eğitimli, aydınlık, göbeğini kaşımayan ve aptal kalabalıklardan olmayan Atatürkçü kesim zincirleme bir alay nöbetine girivermişti. "Salak yaa! aptal", "Sen de İslamcısın belli!", "En fazla bir sonraki seçime giderler yavu ne 25 yılı?  ehu ehueh ahhhaaa!"  gibi laflar...

Gerçekten de CHP kitlesinin çoğu, AKP'nin bir sonraki seçimlerde gideceğini ve makarna-bulgur dağıtarak iktidarı aldığını düşünüyordu.  (Bu kesimin vasıfsızlığı ve körlüğü  onca yıldan sonra hâlâ insanı şaşırtabiliyor tabii.)



........ KK Genel Başkan olduktan dört yıl kadar sonra 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde,  İslâm İşbirliği Teşkilatı'nın genel sekreterliğini de yürütmekte olan  Ekmeleddin İhsanoğlu  CHP adayı olarak ilan edildiğinde yazdığım birkaç cılız (olumsuz) yorum da yine CHP seçmeni tarafından hoş karşılanmamıştı.
( «Ekmek için Ekmeleddin!» )

Aradan geçen 13 küsür yıl boyunca KK başkan olarak girdiği bütün seçimlerde ana muhalefet partisi koltuğunu koruyup güçlendirmekle birlikte AKP'yi deviremedi. Ancak CHP seçmeni istisnasız her seçime "Gümbür gümbür geliyoruz!" havasıyla girdi. Ve her seçim sonrası  (en başından beri olduğu gibi)  yine "makarna bulgur",  "oylar çalındı / seçimde hile",  "Halkımız cahil - aptal - koyun!"  kombosu ile bir sonraki seçimlere kadar devam etti.

Açıkça söyleyeyim ki başına kim geçerse geçsin bu partinin gidişatı değişmeyecek. CHP'nin zorla ayakta tutulan bir hortlağa benzediğini,  kitlesinin "ilericilik" iddiasına rağmen küçümsediği / hâkir gördüğü İslâmi tabandan geriye düştüğünü  (bir tek kendileri dışında)  görmeyen pek kalmadı gibi artık.

Düşünün ki yıllar geçmesine rağmen hâlâ  YAE  (Yetmez Ama Evet piçleri!)  diye hakaret eden bu kesim;  ilgili kavramın siyasi-kültürel hayatımıza girdiği 12 Eylül 2010 Referandumu öncesi CHP parti yönetiminin neredeyse yok hükmünde bir siyasi kampanya yürüttüğünü ne o zaman gördü, ne de sonrasında... O kadar ki, karşı taraf  «İmkân olsa mezardakileri bile kaldırarak oy kullandırmak lazım!»  demekteyken; CHP'nin ilgili halk oylaması öncesi tek yaptığı  "Saray'ın klozet kapağı altındanmış,  bu israftır!"  ve  "Saraya karşıyız!  (Karşıyız karşı, AKP'nin yaptığı her şeye karşı!)"  sloganlarını atmaktan öteye geçmiyordu.

O dönem medya kampanyaları ve mitinglere baktığımızda, iktidar kesimi hem genel halkın hem de hukuk branşında uzmanlaşmış kişilerin anlayabileceği bir içerikle neden "EVET" olduğunu uzun uzun anlatmaktayken;  ana muhalefet partisi klozet kapağından ve saray kötülemesinden öteye gitmedi, gidemedi. Başkalarına "koyun - cahil - aptal"  diyen yüksek eğitimli kitlesinin böyle önemsiz detaylarla işi olmuyordu elbette.
Perinçek  ve türevleri ise  "Evet demek vatan hainliğidir!"  lafıyla kampanya açılışını yaptıkları için gitgide el yükseltmek zorunda kalıyorlardı.

Muhalefetin ajite edici dramatik bir dil kullanımından ziyade,  sağ duyulu ve daha sakin bir şekilde,  hukuken iyi ve modern ülkelerle ve Avrupa Birliği ile uyumlu bir dizi değişikliğin siyasi sonuçlarının maalesef aynı iyilikte olmayabileceğini anlatmasını yine de bir ümitle bekledim,  ama elbette olmadı. Olmadığı gibi,  bir de muhalefetin bu seçimleri yine kaybedeceğinin bariz olduğunu önceden yazdığım için yine hakarete uğradım. Kısacası burnunun ucunu görmeyen nato kafa nato mermer bir kitle.  Kendime de şöyle bir özeleştiri yapayım:
Kaybettiğini düşünmeyen,  kaybettiğini idrak edemeyen,  üstelik bilimsel düşünceden çok uzak alaycı bir kitleyi,  kendini sorgulamaya itmeye ve hayal dünyasından çıkıp  "anlamaya çalışarak"  gerçekçi olmaya davet etme hatasını inatla tekrarlamak.  Beyhude ve saçma bir çaba.  Bu kitleyi görmezden gelebilmeyi başarmamız gerekirdi oysa.

(Yanda %15'lik büyük bir farkla EVET çoğunluğu sandıktan çıktığının ertesi günü Taraf gazetesinin attığı manşet fotosunu tekrar paylaşıyorum. Klozet partisi kaybetti diyordu  -  2010 Ref / YAE)



Yaşanan  Mutlak Butlan  ve  "CHP Genel Başkanlığı koltuğunu gaptırmam!"  tartışmaları sonrası,  Kemalistlerin bir dönemki yarı-peygamberine bugünlerde kendi müritleri arasında saydıran çok.
Ne Ermeniliği kaldığı Kılıçdaroğlu'nun  ne hainliği  ne AKP adamı olması  ne bomboşluğu...  Aynı bir zaman Cumhurbaşkanı adayları olan  Muammer İnce'ye  yaptıkları gibi.

Evet, itinayla adam harcanır!  İtinayla önce yarı-Tanrı mertebesine kadar çıkartılıp kendisini eleştiren herkese lafına bakılmadan hakaret edilir, sayılır sövülür, had bildirilir;  miadını doldurduğunda  (tayyibi indiremeyeceği anlaşıdığında)  ise alaşağı edilip linç ediliverir.  İki yıl önce Türkiye'yi yönetecek dedikleri adama bugün söylediklerine bakın ve güvenilirliklerini vicdanınızda notlayın.

Şimdilerdeyse boş, bomboş bir başka adamı sırf Toma'ya çıktı,  yağmurda ıslandı diye övüp duran bu güruh  💩  muhtemelen bir zaman sonra Ekrem İmamoğlu'na da küfür kıyamet yorumlar yapacak.  (Ki böyle sığ, ve zararlı bir ekiple çevrili birini bulunmaz Hint kumaşı gibi görmeleri apayrı bir konudur.)



Her zaman dediğim gibi, bir insanın duyguları yalansa her şeyi yalandır. Dün çok sevdiklerini bugün yerden yere vuruyorlar. Güya çok eleştirdikleri AKP tayfanın dinle Allah'la kandırıldığını söyleyenler,  her  "Atam"  diyenin peşine takılıyor. Adamlardaki  "iyilik ve başarı"  kıstası bile AKP ve RTE üzerinden iken RTE nasıl gidecek acaba?  Bildiğiniz gibi virüslerin tedavisi bilinmezlikler ve çok yönlü tedbirlerle ele alınır,  yine de işe yaramayabilir.  Bugün Türk (muhalif) siyaseti  anti-Erdoğan virüsüne öyle bir gönüllü maruz kaldı ki ikonlaştırdığını aşması normal koşullar altında gerçekleşmiyor.

.......Ana muhalefet partisi CHP,  başıboş sokak köpeklerini düşündüğünün çeyreği kadar,  iş hayatında özel sektör ile memur maaşları ve tatilleri arasındaki makas ve net adaletsizliği mesele etmiyor mesela.  Ülke ballı memurlar ve yandaşlar cennetine dönmüşken,  Toma şovu yapan genel başkanı her fırsatta  "Şu kadar daha devlete memur alacağız,  öğretmen ataması yapacağız,  asgari ücrete zam yapacağız"  deyip duruyor.  KK ve CHP  EYT'yi  ülkenin başına bela etmiş iken,  aynı adamlar gün aşırı vergilerin ve faturaların katlandığını söyleyip AKP'ye ekonomi üzerinden veryansın etmeyi de ihmal etmiyorlar tabi  😜


Son olarak yıllar önce Reşat Çalışlar'ın açıkça yazdığı,  "Türkiye'nin Atatürk'e mesafeli bir muhalefet partisine ihtiyacı olduğunu"  düşüncesine katıldığımı tekrar dile getirmek isterim.  Rozet Atatürkçülüğü alıp başını başka, bambaşka bir boyuta geçmişken hele.



EKLER:

(*) Kamer Genç,  KK  2010'da ilk kez CHP Genel Başkanı olduğunda,  "Medya darbesi ile CHP'nin başına geldi,  Allah her siyasetçiye bir Uğur Dündar desteği nasibetsin"  demişti canlı yayında.


"2010 medyadaki aparatlar sayesinde öylesine bir basınç uygulandı ki Kılıçdaroğlu'nun tek adam olarak girdiği CHP kurultayında Baykal'dan sonra salonda delege sayısından daha fazla gazeteci vardı. Tarihte görülmüş bir şey değil ha. Tarihte ilk kez kurultay salonunda değişiklik yapıldı. Delegeleri tribüne aldılar. Delegelerin oturması gereken saha içindeki alanı gazeteciler tahsis ettiler. O kadar çok gazeteci bütün medya Kılıçdaroğlu'u istiyor. Sandalyenin üstüne çıkıp Kılıçdaroğlu'nu alkışlayan, Kılıçdaroğlu tezahüratı yapan gazeteciler vardı."
Yılmaz Özdil  -  Haziran 2026



Ekrem,  Özgür,  Selo,  Mansur  ve  Tayyip Erdoğan

İlk üçü de balon.  Üçünü de medya şişirdi.  İteleme çıktısı.  Üçü de siyasi yanları ve dünya görüşlerinden bağımsız,  çok zayıf kişiler.  Erdoğan da öyle ama o samimi ve davası olan bir adamdı ki davasına yakın biri değilim. Ama en önemlisi üçü de karakter olarak zayıflar.  Özellikle Ekrem ve Özgür hepten ezik ve eğik.  Erdoğan'ı ise siyasi başarıya götüren şey karakteristikleri oldu. Bütün diğer zaaflarını örttü karakter nitelikleriyle. Tabii karakter önemli ama her şey demek değil. Üstelik Erdoğan 2019 sonrası zayıflamağa başladı ve zaafları yükseldi.
Atila Demirkasımoğlu  -  Mayıs 2026,  Twitter  (1)  (2)  (3)


"En kötüsü CHP tabanındaki dürüst kişilerin bu çürümeyi kabul etmemekte direnmesidir. Yani onlar da bu akıl dışı inatları nedeniyle suçludur."
(Mehmet Tanju Akad  -  Haziran 2026,  Facebook)


13 Temmuz 2016 Çarşamba

  Hakkı  DEVRİM   (öldü)


Üniversiteye henüz yeni başladığım yıllarda, yakınımızdaki büfeden düzenli olarak almaya çalıştığım Radikal gazetesindeki demirbaş yazarlardan biriydi  Hakkı Devrim.
"Cihannüma"* adlı, yarım sayfayı kaplayan bir köşesi vardı.   Yazılarında bazen güncel konular ve onlar çevresindeki sohbetlere değinse de,  demirbaşlar arasında Osmanlıca-Türkçe  ve  dil yanlışları yer alırdı. Okurları ile arasında nitelikli bir bağ vardı.  Nezakete değer veren biri olduğu belliydi; bununla birlikte "nezaket"i, görünüşteki yapmacıklık olarak değerlendiren biri de değildi.

Sonradan CNN Türk  haber kanalı açıldığında, orada haftada bir "Hakkıyla Sohbet" ve "Günbegün" adlı sohbet programları yapmaya başladı.  (Sanırım Cumartesi geceleri yayınlanıyordu, yahut Cuma mıydı?)  Her bölümünü izlemiş miyimdir? Sanmıyorum ama kaçırmamaya çalışırdım.  Zamanla bir büyüğüm gibi sevdiğim, gönülden saydığım,  (ve aynı zamanda da korktuğum)  birisi olduğunu söyleyebilirim.


Dil cambazı idi.  Tatlı-sertti.  Kendine has dolaylı bir anlatım üslubu üzerinden, geçmişteki anılarına göndermeler yaparak sohbet tarzında yazılarını yazardı.  Aksi bir adamdı, kendisi de bunu kabul eder ve şahsını öyle tanımlardı.  Köşesinde yer verdiği dil yanlışları nedeniyle  meslekdaşlarından bazılarının hışmına uğraması ender değildi, ama yine de inatla devam ederdi.  Saydığım bu özelliklerinden herhangi biri diğerinden daha belirisiz değildi.  Ne sadece "tonton ihtiyar"dı   ne de yalnızca aksi ve çelik gibi iradede idi.

Ekşi Sözlük'ten otisabi,  "ayar üstadı" diye tanımlıyordu onu  (ki kendisi Ek$i'nin tescilli ayar ustası idi).
Ve gerçekten de  "tek başına bir dil kurumu"  idi.   Osmanlıca-Türkçe kelimeler ve dil hakkındaki engin bilgisi ile olsun, bir köşeci olarak yaptığı dil incelemleri ile olsun,  dile karşı özen ve sevgisi ile örnek teşkil etti.  Benim bu blogu yazmaya başlamamda, geçmişte bolca makale okumamda,  yaptığım alıntılarda onun izleri vardır.


Hakkı DEVRİM, evliliğe ve eşine çok saygısı olan biri idi. Aralarında büyük bir muhabbet vardı,  eşini çok sevdiğini sakla(ya)mıyordu.
Zamanı birlikte iken unutabilen, birbirini tamamlamış iki entelektüel ve saygılı insan. 2008 senesinde beklemediği bir şekilde Gülseren Hanım'ı kanserden kaybettiğinde,  bunu kabullenmek ve yaşamaya devam etmek Hakkı Devrim için hiç de kolay olmadı.

Aşağıda eşi ve çocukları ile on yıllar öncesinden bir aile fotoğraflarını görüyorsunuz.


Bazı adamlar eşleri öldüklerinde ölür,  Hakkı Devrim de öyle biri idi.
Eşi Gülseren hanım öldükten sonra ne yazılarında ne dilinde eski şevk ve muziplikten eser kaldı.  Sessizce, belli belirsiz inzivaya çekildi.

Okul arkadaşları ve yaşıtlarının çocukları boyca kendisine yaklaşırken, "yolun yarısında" yapılmış geç bir evlilik, ve evlilik karşıtı huysuz bir adamdan  "Günden güne bağlandık, sarmaşık gibi"  demeye evrilmiş bir ihtiyar.  Hürriyet'te yayınlanmış eski bir söyleşisinde  ilk tanıştıkları dönemki hallerini şöyle anlatıyor;  bu tanım dikkat çekici:

“İki farklı cinstenmişiz gibi değil,  çok iyi arkadaşız.”

(Ayşe Arman ile yaptığı,  2009 tarihli bu söyleşisi bana çok hoş geldi:



CNN Türk'teki sohbet - söyleşi programlarından ilkine  (yanlış hatırlamıyorsam)  Okan Bayülgen'i çağırmıştı.  Bayülgen;   o yıllarda dikkatimi çeken,  sıradışı olduğu için adı anılan ama aslında yok sayılan  ve  orantısız hırpalanan bir isimdi. Ya saçma sapan ve hunharca eleştiriler alıyordu  ya da  genelin bu dışlayıcı tutumuna karşı çok büyük övgülerle sarıp sarmalanıyordu.
O gün birlikte yaptıkları yayın,  televizyonda zevkle ve defalarca izlediğim programlardan biri oldu.  Orada farklı kuşakların sağlam terbiye almış iki huysuz ve aksi isminin,  yaşlı ve genç olarak birlikte yarattıkları enerji ile  tuhaf bir uyumun yansımasını gördüm.  -Ki bu bizim toplumumuzda nadir rastlanan bir durumdur. Yaşlılar deneyimlerini gençlere doğru bir dil ve üslupla aktar(a)mazlar.
 (Nesiller arası iletişim sorunu ve bağ kopukluğu)

Pek de uzun olmayan bir zaman sonrasında bu kez Okan Bayülgen Hakkı Devrim'i kendi tv programına konuk olarak çağırdı, hatta demirbaşlarından biri olarak değerlendirdi.  Yalnız daha öncesinde (yine CNN Türk'te) yılbaşı programları yaptı Hakkı bey, Cüneyt Özdemir ile birlikte... Evet evet,  Cüneyt Özdemir ile  :)
Sabaha kadar süren canlı yılbaşı yayınlarında, o sene dünyada ve Türkiye'de olan olayları kendi üsluplarınca zevkli eğlenceli bir şekilde değerlendirmişlerdi. O çekimler de çok zevkli idi ve ilgili kanalda defalarca yayınlanmıştır.

........... Sonradan Radikal'e transfer olan Cüneyt Özdemir'in yaptığı dil yanlışlarını yazdı bir yazısında diye,  köşesinde çok alaycı ve kibirli bir cevap yazmıştı genç gazeteci bey kendisine.  "Sen benim yanlışlarımı bulacağına,  nasıl internet sitesindeki gazete yazılarım daha çok tık alır ve okunur, ona kafa yor" gibi bir aforizma idi.  Benim için o gün bitmiştir.  Daha da ne Twitter'da takip ettim  ne yazılarını okudum   ne 5N1K'sına baktım.   Gençlerin edepsiz kibirli hallerini hiç sevmem,
hele ki bu kibir  geçmişte kısa veya uzun bir beraber yürüme durumu olmuş kişilere dönüyor ise...  (Özellikle  "kibirli,  ne oldum delisi"  genç yaştaki parlak tiplerde bu ruh halini gözlemlersiniz.)




EKLER   ve  Yorumlarım:
  • Hakkı DEVRİM,  1929'da Eskişehir'de doğdu. 15 Haziran 2016 İstanbul'da  87 yaşında (kanserden) vefat etti.

  • * Köşesinin adı  Cihannüma   idi demiştim.
    Anlamı:  «Her yanı görmeye elverişli, camlı çatı katı veya taraça, kule.   Dünyayı gösteren harita»  demekmiş.

    1996'da başlamış Radikal yazarlığına.
    Demek ki 70 yaşına yaklaşırken tanımışım ben onu, çok farklı jenerasyonların fertleri olarak.


  • (Bu nasıl bir ülke? Yıllarca Radikal gazetesi kağıt basımlarında ve gazetenin internet sitesinde yayınlanan yazılarında kullanılan foto'su bile yok internette!  tv popularitesini yakaladıktan sonra çekilmiş bir dolu materyal bulabilmek mümkün, ancak en önemlisi yok. İnsana zerre değer verilmiyor bizde. Hep popüler olan, pop olabilmek/kalabilmek için bir dolu rezalet ve çıkıntılık yapan insanların peşinden koşan, bilgiye vefaya alçakgönüllüğe, kısaca "değerler"e değer vermeyen bir toplumuz. Değer kavramımız sorunlu. -Hep mi böyleydik, zamanla mı olduk?-  Benim en üzüldüğüm nokta budur.)



  • İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu.  Üniversite yıllarında İstanbul Radyosu'nda çalışmış, reji asistanlığı gibi görevlerde bulunmuş.
    Kabataş Erkek Lisesi mezunu olduğunu da ekleyeyim. Behçet Necatigil ve Faruk Nafiz Çamlıbel gibi şairler okulda hocaları imiş.


  • Vikipedi'de  "Gazeteciliğe 1952 yılında Son Saat'te röportaj yazarı olarak başladı. Daha sonraları Tercüman, Havadis, Yeni Sabah, Ege Ekspres ve Tasvir gazetelerinde çeşitli görevlerde bulundu. Yeni Sabah'ta genel yayın yönetmenliği yaptı;  'Fısıltı' köşesinin yazarıydı"  diyor.  Türkiye'nin ilk dedikodu ve magazin köşesi Fısıltı'nın,  Sabiha Deren  müstear isimli yazarı imiş. (Sonradan bunu kendisi açıkladı.)

    Evet,  Hakkı Devrim bazen ünlüler ve magazin konularına da değinirdi. Toplum önündeki ünlü evli çiftlere önem verirdi. Ancak söyleyecek paylaşacak bir lafı ve bir sohbet üslubu olurdu.  Münasebetsiz lakaytlıklardan yürüdüğünü görmedim.



  • Meydan Larousse  ansiklopedisinin genel yayın müdürlüğünü yaptı.  Türkiye'de onbinlerce eve ansiklopedi girmesinde payı büyük olduğu söyleniyor. Bizim çocukluğumuzda bunlar önemli şeylerdi.

    Bir dönem basın-yayın dünyasından uzaklaşıp tavukçuluk işine girmişse de, 1990 yılında Doğan Yayın Grubu'nda gazeteciliğe geri dönmüş ve promosyonu yapılan ansiklopedilerin hazırlanmasına katılmış.

    1995'te Posta'da Telaynak köşesini yazdı. 96'dan başlayarak uzun yıllar Radikal'in temel yazarlarından birisi oldu.
    (Maalesef ki  Eyüp Can  gazeteye Genel Yayın Yönetmeni olarak geldiğinde,  Devrim dahil Radikal ile özdeşleşmiş pekçok gazeteci topluca uzaklaştırıldı.  Perihan Mağden  zaten ayrılmıştı, üstüne gelen bu yeni dizayndan sonra ortam popülerlik düşkünü Cüneyt Özdemirgiller ve türevlerine kaldı. Sıklıkla Eyüp Can'ın fabrikasyon eşi Elif Şafak'lanıyorduk filan... Gazetenin eski tadı kalmamıştı yani.  Bir süre daha eklerinin hatrına almaya devam ettiysem de fazla sürmedi. Bunları daha önce Rol Modelleri & İkonlar'da da yazmıştım.)

    2005 yılı gibi bir zamandan itibaren de yıllarca Okan Bayülgen'in programlarında sabahlara dek daimi konuk olarak bulundu "Hakkı Baba", tatlı-sert bir huysuz yaşlı olarak. Özellikle Televizyon Makinası'nda televizyon şöhretini yakaladı. Ardından NTV'de Mirgün Cabas ile "Günlerin Getirdiği" programını sundu.  (2009)



  • Blogumda bulunsun:
    Bir tv kanalında İslam peygamberi Hazreti Muhammed için "kabile şefi"  dediği için  "Hakkı Devrim özür dilesin" kampanyası başlatılmıştı.  O da "Kutsal değerlere hakaret edilmez!!!" timi  tarafından hizaya gelmek üzere aba altından sopa gösterilmeye maruz kalmıştı yani.  Yaşlılıktan yırttı biraz da...
    (Bu arada ansiklopedik tanım olarak Kureyş kabilesi mensubu ve yöneticisi olan bir adama "kabile şefi" denince İslam'ın hoşgörü dini olduğunu bir kez daha müşahade etmiş olduk.)


  • Son zamanlarda ölünün arkasından (kötü) konuşmak ve nefret ruhunun her türlü meyvesini vermek gibi bir âdet oluştu. En son, yine bu sene Haziran ayı içerisinde vefat eden Yaşar Nuri Öztürk'ün ölümü ile ortalık küfür ve beddualar ile doldu. Kendi köşesinde sessiz sakin yazılar yazan, uzun zaman önce sağlık sorunları sebebiyle inzivaya çekilmiş insanlar hakkında bile öldükten sonra sosyal medyada yazılanları okuyunca hayretler içerisinde kalıyoruz,  değil ki Yaşar Nuri gibi bol tartışmalı isimler...
    Madem böyle tepki verilesi görüşleri-hareketleri varmış bu insanların,  sağlığında neden susmuşlar, neden sessiz kalmışlar? Mezardan "cevap hakkı"nı kullanması mümkün değil diye mi?
    Bu kadar kin, nefret, intikam duygusu ve fırsatçılık içerisinde olan insanların ne işi olur  din  ile  Allah  ile  veya gazetecilikle?




  • ALINTILAR:

    Hakkı Devrim, özellikle dil konusunun üzerinde önemle duran biri idi. Bir gazeteci olarak yazılarında ve yayınlarında Türkçe ile Osmanlıca'dan kalma eski kelimelerin, deyimlerin hatalı kullanımlarına bolca yer verir,  demiştim yazının başında.
    Ölümünden sonra, internette bulabildiğim bazı söyleşilerinden çeşitli alıntılar paylaşıyorum bu kısımda:


Kürtler ve Kürtçe:

Osmanlı'dan beri Kürtlerle beraber savaşıp dövüşüyorsunuz.  Herkes terk edip gidiyor,  bir tek Kürtler kalıyor yanında.  Sonra savaş bitiyor. Ne yazıyorsun, "Ne Mutlu Türküm Diyene"...  Ee o zaman Kürt olan ne yapacak.

"Bu ülkede bir baba, devletin nüfus dairesine gidip (evladına) büyüklerine, tarihine, kültürüne uygun bir isim koymak istiyor. Ama buna izin verilmiyor. Ya buna gülmek bile ayıp. Bu nasıl bir ayıptır nasıl bir mantıktır."

"İnsanların en mukaddes yerleri dilleridir. Ama insanlar, kadınlara verdikleri önemi dillerine vermiyorlar. Bir insanı dilini konuşmaktan men etmek kadar büyük bir cinayet olabilir mi? Sadece Kürtlerin değil, Rum, Yahudi arkadaşlarımın da dillerini yasaklamaya kalktılar. 6-7 Eylül'de papazları sünnet etmeye kalktılar. Bütün bu hengâme içinde benim bir dil davam var, ama ümidim yok. (...) Bu asgari bir insan hakkıdır,  yaşamak hakkı kadar tabii bir haktır."
_"Ana dilde eğitim ülkeyi böler" diyenlere siz ne dersiniz?  (diye sorulmuş)
  "İsterse böler. Ben ne yapayım?"
  “Ülke benim için dilden daha önemli değil ki!”



Devlet adamlarına eleştiri:
"Bizim devlet adamlarımıza bakın, cehalet kokusundan yanlarına varılmıyor.  Konuşurlarken de kullandıkları kelimelerden anlıyorsunuz ki mantıklarında dünya meselelerinin netleşmesi diye bir durum yok."


Kadın-Bayan-Hanım  mı denecek tartışması hakkında:
"Bay ve Bayan, modernleşme hareketinin bir sonucu olarak dilimize girdi. Ama günlük hayatımızda yer edinmesi zor. Atatürk çok uğraştı bunun için. Ama İsmet İnönü'ye kabul ettirememişti. Bayan burada hem bekâr hem de evli hanımları tasvir etmek için ihtiyaç olarak dilimizde kalmaya devam ediyor. Tavsiyem, resmi tanımlarda mesela basketbol takımını anlatırken 'kız'; günlük hayatta 'hanım' veya 'kadın' kullanılmasıdır.  Ama evet;  bayanın yerine başka bir icat gerekiyor."
(Akşam'da Mehmet Özdoğan ile söyleşisinden, karıştırılan tartışmalı kelimeler üzerine notları da arşivde bulunsun:
 'Hassas' kelimeler kılavuzu)



"Evlilikte saadetin şartı nedir bilir misin? Bir aradayken de yalnız kalabilme mucizesini gerçekleştirebilmek.  Ben kadınımla böyleydim."


"Mensubu olduğumuz toplumda en güçlü kurum aile'dir"

gibi bir sözü de vardı Hakkı DEVRİM'in. Şimdi o yazısını bulamıyorum, ama anafikri şöyleydi diye hatırlıyorum:
"Siyaset, Merkez Bankası, ekonomi, silahlı kuvvetler filan değil; Türkiye'nin temeli  Aile'dir."



Gazete yöneticileri üzerinden medya eleştirisi:
"Türkiye'nin büyük işadamlarıyla siyasetçileri anlaşmış durumdalar. Artık gazetelerin başında kesinlikle gazeteciler yok. Büyük para sahipleri gazeteleri alıyor; gazetelerini satarak, reklam alarak ve hükümetin istediklerini yaparak daha çok para kazanıyor. Siyasi iktidarlar da emri altına aldığı gazetecileri kullanarak oy alıyor. Patronlar  gazetelerden  nüfuz ve para,  iktidarlarsa oy sağlıyor. Bu ikili anlaşma Türkiye'yi boğacaktır. Entelektüel takımı ise gazeteleri esnafa kaptırdığı için suçlu."

"Genel yayın yönetmenleri mesleğe sahip çıkmıyorlar. Meslekten ne bekleneceğini, idealinin ve görevinin ne olduğunu düşünen, bunları uygulayan yazı işleri müdürleri görmüyorum."

"Bugün gazeteler Türkiye'ye zarar vermekte. Hâlbuki Türkiye'de kamuoyunun kültürünü arttırma, zevklerini inceltme, zekâsını parlatma bakımından gazetelere fevkalade ihtiyaç var. Fakat bunu yapmıyorlar."


Aydın DOĞAN'ın kızları hakkında:
"Aydın Doğan hakkında belgesel yapmak istediklerini söyledi kızları. Parayla yapılan belgeseller sadece övgüdür, belgesel değil. Bu fikrin doğru olmadığını kendimi sevdirmeyen üslubumla söyledim. Daha sonra bir yazımda da, kendi kızımdan bahsettikten sonra "Kız sahibi olmak zor iş. Allah üç, dört kızı olanlara kolaylık versin" yazdım. Sanıyorum, neden bu.  ("Hakkı Bey yaptıklarınızı beğendiniz mi?" diye yakışıksız bir çıkış yapmış Aydın bey'in kızlarından biri, gazeteden kovulması ertesinde odasına çağırarak.)



RTE yorumu:
_Cihannüma köşeniz açık olsa, Erdoğan hakkında neler yazardınız?  (diye sorulmuş)
_Bunu hemen söylemem ama televizyon mülakatında karşıma gelse, "Tayyip Bey, siz talihli bir adam olduğunuzun farkında mısınız" derdim. "Talih olabilir, ama ben de çalışıyorum" derse,  "Çalışıyorsunuz ama sizin kadar talihli başvekil görmedim"  derdim.
Rakiplerine baksana.  Biri Kemal Kılıçdaroğlu, biri Devlet Bahçeli...
Bana da onları versen, ben de başvekil olurum. (Gülüyor)  Ne kadar saçma bir şey söylersen söyle, onlar daha saçmasını söylüyorlar. Erdoğan'ın karşısında hiçbir şey yok.


          Bu da CHP ile ilgili,  daha önce de bu blogda paylaştığım  (Kemal Kılıçdaroğlu'nun yeni başkan olduğu dönemde alıntıladığımda uğruna çok dışlanmalar ve alaylar yaşadığım, Kemalist zihinlerin bu vesileyle Hakkı Devrim'e de epey saydırmasına vesile olduğum)  bir yorumu:

"CHP gündemden düşeli bence 59 yıl geçiyor.  1950 CHP'nin sonuydu. Darılmayın, gücenmeyin! Zorla ayakta tutacağız diye, tarihî bir kuruluşu hortlağa döndürdünüz. Bu Onur (Öymen) belası aslında hayra alamet sayılır.  Zemini boşaltma kararına varın ki, sahici bir muhalefet de neşvünemâ  («gelişip büyüme»)  imkânı bulsun."

(Hakkı Devrim  -  CHP'den kime ne hayır gelir!  24 Kasım 2009 Salı - Radikal)




  • Vefatı sonrası,  Ayşe Arman'ın Instagram hesabından paylaştığı uzun nottan bir alıntı:

    "Bende emeği olan insanlardandı, meslek hayatım boyunca pek çok kere (...) desteğini hiç esirgemedi.  Daha iyi olayım diye eleştirmek için de arardı,  iyi bir şey yaptığımda alkışlamak, "Aferin!" demek için de...  Harbi entelektüel oydu işte. Dürüst ve kendi gibiydi, lafını da esirgemezdi."


  • Ve son olarak, Okan Bayülgen'in Hakkı Devrim'i anlattığı bir telefon bağlantısının kaydını koyuyorum. Yavaş yavaş ortak hafızamızı kaybedip zamandan kayarken...
    https://www.youtube.com/watch?v=LCx_kT0sdK8



  • 2016,  gençler,  Hürriyet,  İslam,  Kemalizm,  kibir,  NTV,  Perihan Mağden,  popüler kültür

    31 Ağustos 2014 Pazar

     Rol Modelleri & İkonlar


    Yıllar önce internet üzerindeki yazılarıma ilk başladığımda, yakın çevremdekilere konuyu hiç açmadan sessiz sedasız karma şeyler paylaşıyordum. Kendini "eğitimli, kültürlü, elit, demokrat" olarak tanımlayanların bile en ufak bir hiciv ya da eleştiriye tahammülü olmadığı bir toplumda; gerçek hayatımda yaşadıklarım çevresinde yazdıklarım epey başımı ağrıtabilirdi, eğer anonim kalmasaydım. Nitekim, maalesef yanılmadığımı ilerleyen zamanlarda deneyimlemeye başladım.

    Yine de rahat durmayıp bir yakınıma bu yazıların bahsini açtım. Edebi kültürü ve okuma deneyimi yüksek biri ve benimle ortak anıları olan, zaaflarımı gözlemlemiş biri olarak yorumunu duymak istemiştim. Israr ettim. Benden yazılarımı incelemek için bir zaman süre istedi.
    Birkaç hafta geçtikten sonra telefonla arayıp birkaç eleştirisi ve bazı önerileri olacağını söylediğinde çok heyecanlanmıştım. Bana söyleyeceklerine gerçekten hazır mıydım? Beynimde acayip sorular meraklarla buluştuk sonunda..

    "Neden kısa ve öz yazmıyorsun ki?" dedi bana. "Kitlenin ilgisini çekecek şeyler yaz, hatta yemek tarifleri bile yazabilirsin.  Yılmaz Özdil  gibi yaz diyorum sana!"


    Yaşadığım afallama,  sudan çıkmış balık durumu...
    Hani "kahvehane ağzı" üslubuyla donatılmış gazete köşeleri, çift enter ile makale donatan şişirilmiş diğer Hürriyet isimleri bir yana...
    Adam bildiğin kafatasçı!

    Ve benim gibi burnunun dikine gitmekten başka bir yol bilmeyen biri için bunun anlamı belli idi; bu sohbetten sonra daha da uzun yazmaya başladım,  "kitle" dediği şeyden daha da uzaklaştım hatta...
    Ekşi Sözlük'ün yazarlığı bir yana,  düzenli okurluğunu bile bıraktım.
    Ki internete telefon hatları üzerinden bağlanıp gelen faturayı elimize aldığımızda deryaları aştığımız o zamanlarda bile yap(a)madığım bir şeydi bu.

    Tam o zamanlarda gazeteci Cüneyt Özdemir; Cihannüma adlı köşesinde  Hakkı Devrim kendisinin bir yazısındaki Türkçe dil yanlışlarına işaret etti diye alaycı ve sert bir yazı yazmıştı. Radikal'in en eski yazarlarından,  (bir zamanlar CNN Türk'te birlikte sabaha dek süren yılbaşı programları yaptıkları)  babası hatta dedesi yaşındaki bu esaslı adamı iğneliyordu:  Yazılı basındaki dil yanlışları ile uğraşacağına "nasıl daha popüler olurum ve daha çok tıklanırım?"a kafa patlatsan daha iyi olur, gibisinden pespayelikler...

    Takip eden aylarda gazetedeki yönetim değişiklikleriyle, Hakkı Devrim gibi Radikal'i Radikal yapan yazarların çoğu ayrıldı-uzaklaştırıldı; yerlerine Cüneyt Özdemir gibi "pop yazarlar" yerleştirildi. Yazma tutkusu olan gençlerin Radikal'de blog sayfası açmak için koşuştuğu bir dönemde, ben bırakın orada yazmayı, Radikal internet sitesinde yıllardır alışkanlık haline getirdiğim haber altı yorum yapmayı bile bıraktım.

    Pop kültürümüzdeki bu yapış yapış "Halkımız bunu istiyor", "Halkımız bunu seviyor"culuktan da tiksiniyorum. Bunları şimdi neden yazıyorum, bilmiyorum.. Tek bildiğim: Dün sabah birine telefonda "Artık Hürriyet'te  rol modeli önerin Yılmaz Özdil de yok"  dedim.
    Evet dedim.  :)

    * Foto:  St. Paul Katedrali merdivenleri,  Londra

    15 Nisan 2014 Salı

     Perihan Mağden:  RTE-İbo-Avşar  Trinity


    "Yurdumuzda her yetersizliğin 1 mükafatı mutlaka vardır",

    gibi kimi sözleriyle beni benden almış bir yazardır Perihan MAĞDEN. Karmaşık Türkçesine rağmen, düzgün bir ifadeyle yazmaktan daha anlaşılır olabilir bazen. Lakin saplantılı bir kadın, kendi deyişiyle "arızalı". Ve takıntılı olduğu noktalarda abartılı sürrealist bir dili var. Acayip bir Tarkan ve Şahan Gökbakar hayranıdır kendisi ayrıca.  Tapınır adeta kendilerine.


    Düşünceleri tutarlı değildir,  bir bütünlük sergilemez. Bence zaten böyle bir derdi de yok Perihan Mağden'in.  Sözlük'te bir yazarın da dediği gibi,  "iyi başlayıp kötü bitiriyor."  Radikal'de yazdığı yıllarda,  magazin haberlerine yer vermeyen bu gazetede gönüllü olarak magazinsel ağırlığı bol yazılar donatan köşe yazarı oldu.  Nur Çintay A  bile  bu konuda kendisi kadar istekli değildi. Gerçi Mağden gazeteden ayrıldıktan sonra dengeleri değişmiş gibiydi.

             Geçenlerde Taraf gazetesinde bir Perihan Mağden söyleşisi yayınlandı (13 Nisan 2014).  "Başbakan'a yolu İbrahim Tatlıses açtı"  şeklindeki bir sosyal medya paylaşımı sayesinde  Tehlikeli Temayüller  adlı yeni kitabından da haberdar oldum.  Ve itiraf etmeliyim ki son haftalarda içinde olduğum, beni yazmaktan alı koyan ruh halinden biraz olsun sıyrılıp bir şeyler okumama,  araştırmama ve "yazmama" neden oldu bu tesadüf.
    Şimdi gelelim Mağden'in bazı tespitlerine...

    Tayyip Erdoğan'a  "saldırgan mazlum"  dediği, "Türkiye siyasetinin 90'lı yıllarda popüler kültürle şekillendirildiği"  gibi ayan beyan malumun ilamı bir tespiti İbo üzerinden yaptığı için alay edilmesine sebep olan söyleşisinden bazı alıntılar şöyle:

    İbrahim Tatlıses inanılmaz bir medya aktörüydü ve çok çok etkiliydi. Bizim günümüz ve gecemiz geçmiyordu ki İbrahim Tatlıses'le ilgili bir habere rastlamayalım. İbrahim Tatlıses hep şunları söyledi... Yaptığı bütün haltların karşılığında “Meyve veren ağaç taşlanmaz, Güneş balçıkla sıvanmaz” diyor,  “Çamur at izi kalsın”  diyor...  İbrahim Tatlıses'in  90'larda bize yaptığı ve kanıksattığı bütün numaraları şimdi Tayyip Erdoğan yapıyor. Hatta İbrahim Tatlıses'in onun öncü kuvveti olduğu kanaatindeyim.  Hülya Avşar da öyle.  Herkese sataşır, ona laf, buna laf... Birisi ona ezkaza cevap verdi mi  “E tabii benim reytingimden yararlanacak!” olur. Şimdi Tayyip Erdoğan da öyle...  Bence bütün 90'lar ve 2000'lerin ilk yılları boyunca bu popüler magazin figürleri bizi hadsizliğe, densizliğe, hedef şaşırtmacılığa, karartmacılığa, bugün gördüğümüz bütün bu araçlara alıştırdılar.

    Tayyip Erdoğan sahneye geldiğinde bu ortam hazırlanmıştı. Özal Türkiye'siyle başlayan bir hadsizlik;  “A ne var, ben de konuşamaz mıyım, benim de fikrim var?” durumu... Bu hadsizlik öncesinde, kültürel sınıf farkına hürmet ediliyormuş. Sonra bütün o kültürel sınıf farkı yıkıldı ve çıkan bu medya figürleri,  mesela Reha Muhtar'ın  Show Haber'i de çok önemli. O kendini şimdi büyük solcu, devrimci olarak görüyor ama ben onun Türkiye'yi mahvettiğini düşünüyorum. Bir hastalık çıktığında, o hastalığı hazırlayan koşullar da var. Bütün bu koşullar popüler kültürde de aranmalı.


    Bir kere ben bu  RTE-İbo-Avşar  tespitine katılıyorum.
    "Başbakana yolu Tatlıses açtı" şeklinde şaka gibi bir tespit çıkıyor karşımıza ama zaten mantık-dışı dozu yüksek olan bir ülkede değil miyiz?  Türkiye'nin yakın dönem popüler kültürü ile Türk siyaseti arasındaki kurduğu bağı anlamayan ve alaya alanların, müzmin muhalif olmaya mahkum olduklarını belirtmek isterim ayrıca.

    Samimi olarak, Recep Tayyip Erdoğan'ın Tatlıses ve Avşar'dan etkilendiğini ve bazı konularda aynı tarzı uyguladığını yıllardır düşünüyorum. Kendisi de Hürriyet'e verdiği bir söyleşisinde belirtti zaten, "Gündemden düşersem iktidarımı kaybederim"  gibi cümleler hatırlıyorum. Gündemden düşmemek önemli yani... Bu nedenle sürekli gündemi domine ediyor. Uludere-Kürt-kürtaj, tıkandıkça tekrar İsrail ve Mavi Marmara,  "kızlı-erkekli"  gibi hedef şaşırtmacalar... Aynı Avşar'ın gündem yaratma tarzı ve aynı Tatlıses tarzı savunma...  Bir toplumun popüler kültür düzeyini ve argümanlarını göz ardı etmek doğru değil diye düşünüyorum böyle uzun yıllardır iktidarın tepesinde olan bir siyasi aktör için.  Hele ki sürekli  "Halk bunu istiyor"  savunmasını yapıyorsa o iktidar.


    Bu görüşlerime  "Hala mı AKP?  Gene mi RTE!"  ve  TROLLÜK nedir? başlıklı yazılarımda değinmiştim ilkin.  Özetle,  "Hala mı RTE?!" diyenlerin şaşkalozluğundan başka şaşırdığım bir şey yok.


    Söyleşiye geri dönersek,  Cem Yılmaz için söylediği  "Adam komedyenliğini karakteriymiş gibi pazarladı"  lafı ile beni mest etti.   Böylelikle,  Charlie Chaplin üzerine her yeni keşfim ve değerlendirmemde, Türkiye'deki mizahçıların dünya çapındakilere kıyasla über mesleki deformasyonunu aklıma getiren bir ifadeyi dile getirmiş ki "azıcık ucundan"  bir ruh ikizliğimiz var sanırım Perihan hanım ile.



    28 Mayıs 2012 Pazartesi

    ..... Uludere üzerine alıntılar

    28 Aralık 2011 akşamı  saat dokuz buçuğu biraz geçe,  Türk Hava Kuvvetleri'nin Şırnak-Uludere ilçesi yakınlarındaki  Irak topraklarında  F-16 savaş uçaklarıyla yaptığı bombardıman sonucunda 34 vatandaşımızın hayatını kaybettiği  Uludere Operasyonu  üzerine yazılmış bazı köşe yazılarına  link vermek istiyorum.

    İlki Yeni Şafak'tan.  Normalde okuduğum bir gazete değil,  dolayısıyla yazarlarını tanımıyorum. Ancak değişik medya siteleri kanalıyla dinci basından gelen en sert eleştirilerden biri olarak sunuldu bu yazı:

    Ali AKEL  /  Yeni Şafak  -  Özür açıklanmaz, özür dilenir!
    Diyorsunuz ki, "Silahlı Kuvvetlerimiz bu Ahmet mi Mehmet mi bilmez ki." Öyle bir silahlı kuvvetleriniz var işte... Uzaktan baktığında 'katırı insan, teröristi çoban, kaçakçıyı terörist' zanneden silahlı kuvvetleriniz.
    İdris Naim Şahin adını taşıyan bir İçişleri Bakanınız var ki, mümkün olsa mezarlardaki parçalanmış çocukların cesetlerini çıkartıp kodese yollayacak.

    Ufak anekdotlar da içeren bir başka yazı:
    Mehmet Ali BİRAND  /  Posta  -  Şahin, bu defa büyük bir ağaç devirdi ve altında kalacak...
    Bu kafa ile biz ne Kürt Sorunu'nu çözebilir ne de terörle demokratik kurallar çerçevesinde mücadele edebiliriz.
    ...
    Siyasilere açık ve cesur bir özür bile fazla geliyorsa, özür ve yaptırım terör örgütünün isteği olarak yorumlanıyorsa,  en azından
    Kürt meselesi açısından eski mantık,  eski düzen,
    eski ideoloji yeniden ürüyor demektir.
    ...
    Bakanın sözlerinin bir ilerisi şudur zira:
    "Onlar zaten Kürt'tü..."

    Siyasetçiler ve hükumeti eleştirmekten gayrı,  halk ve insanlarımızı da sorumluluk çerçevesinde eleştiren bir diğer köşe yazısı:
    Ahmet ALTAN  /  Taraf  -  Ölüm bile Eşitsiz  (*)
    Bu ülkedeki korkunç eşitsizliği görmüyorlar mı?
    Doğal mı buluyorlar bu eşitsizliği, bu ülkenin vatandaşlarının bir kısmı çocuklarına anadilde eğitim verirken diğerlerinin çocuklarını anadillerinde eğitememeleri, bunun "yasak" olması çok mu rahat kabul edilebilecek bir durum?
    ...
    Bu ülke zaten bölünmüş.
    Yaşadığınız ülkede, "34 insanı öldürüldüğünde" hükümetin aldırmadığı, "tazminatsa tazminat kardeşim" dediği bir halkla, "her canı" ayrı ayrı kıymetli başka bir halk var. Hayatta da eşit değiller, ölümde de eşit değiller.  Bu "bölünme" değilse nedir?
    ...
    Anlamadığım Türklerin neden içi acımıyor, neden Türkler ayağa kalkmıyor, neden Türkler hesap sormuyor?
    Türk olmak böyle bir şey mi, ırkçı mıyız biz, insafsız mıyız, başkalarının dertlerine, acılarına bu kadar bigâne, bu kadar bencil miyiz?
    Öldürülen bizden değilse başımızı çevirir geçer miyiz?
    Böyle olduğumuz, böyle davrandığımız için mi "ne mutlu Türk'üm diyene"  diyeceğiz?
    ...
    Uludere hepimizin gerçek yüzünü ortaya çıkardı. Bu gerçeği görüp de "mutlu" olmak ayıptır.



    Ölüleri anımsatarak savaşı yükseltmek mi istiyor?
    Asker, polis, gerilla ölümlerine yol açan çatışmaların temelinde inkar edilen bir halk,  yok varsayılan bir kültür, tanınmayan demokratik haklar,  azgın bir sömürü ile sınırsız kibir  ve güçlünün zalimliği var.  Başbakan bunları özellikle gözden uzak tutarak güvenlik ve savaş politikalarında ısrar edeceğini söylüyor.  Yani daha çok ölüm,  acı ve yalan.
    (çıkarsız - 29 Mayıs 2012,  Radikal Online)

    Tasma
    Kimse size gelin de bu Kürd Sorununu çözün demedi Sayın Başbakan. Siz ne hikmetse nereden zuhur ettiyse çıkıp Kürdlere ve Demokrasi Özgürlük Eşitlik Eşit Paylaşım ve Demokrasi isteyen Türkiye Halklarına çözüm üreteceğinizi söylediniz.  Bugün gelinen noktada bunların hikayeden halkların taleplerinin üzerinden İktidarı ele geçirmek için manüplasyon ve siyasi manevradan öte birşey olmadığı çıktı meydane.  AKePe ve Siyaseti İdeolojisi,  küresel kapitalizmin ve onun yerli bağlantılarının desteğinde artık duvara toslamış dağılmış eski vesayetin, paçavraya dönmüş iflas etmiş Kemalist paradigmanın yerine inşa edilen Yeni Vesayettir.  Bu toprakların Ötekilerini,  Türkiyeli Demokratları,  Demokrasi Talebinde bulunan Kitleleri kandıramadığını gördüğünde, projenin peşine takamadığını gördüğünde kasedi başa sarıp işi Türk Irkçılığına Sunni Şövenizmine dökmüştür sayın Başbakan.  Milliyetçi Cepheyi yeniden inşa etmiştir. Hepsi budur. Bugün Devlet Bahçeli de İçişleri bakanına verdiği destekle bunu teyyid etmiştir.  Başbakan tasmasını tutamadıklarından feveran etmekte, onlara kara çalmaya çalışmaktadır. Tasmasını tuttukları kendisine yetmiyor olacak herhal.  Lakin Arta Kalanların tasması yok,  kimse tutamadı,  tasma da takamadı,  tutamayacak ve tasma takamayacak.  Şimdi tasmasını tuttukları ile yürüsün bu yolları...
    (blueknife)

    -----
    Son gelişme:   Yeni Şafak,  yukarıda alıntılamış olduğım yazısı nedeniyle Ali Akel'in işine son verdi.  Toplamda 16 yıldır ilgili gazetede muhabirlik,  haber müdürlüğü,  yazı işleri müdürlüğü ve son beş yıldır da Washington temsilciliği yapıyormuş kendisi.  Bakınız "Tasma" lafı ne kadar da çabuk yerini buldu ve böylece  Türk basın tarihinde tasması selahiyetle çekilmiş gazetecilerin -şimdilik-  en sonuncusu oldu Ali Akel.


    1 Mart 2011 Salı

     Gündem Şubat 2011/3 . (Batum + OdaTv)

    .
    Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Zonguldak Şubesi'ni 5 Şubat'taki ziyareti sırasında Süheyl Batum'un sarf ettiği sözler, hem Genel başkan yardımcısı olduğu CHP'yi hem de ülkeyi karıştırdı. "Koca bir askeri yıktılar. Meğer kağıttan kaplanmış, biz bunu asker zannedermişiz. Meğer ABD içini oymuş. O koca ağacı hop diye yıktılar, ancak CHP'yi yıkamadılar."


    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: "Anamuhalefet partisi geçmişinden bugüne darbe şakşakçılığından vazgeçmedi, ne yazık ki bugün de vazgeçmiyor", "Senin her yerin anayasa hukukçusu olsa ne olur!"  Erdoğan, Zonguldak savcılığının bu konuda soruşturma açtığını hatırlattı. Fakat bunun yetmeyeceğini, TSK'nın kendilerine bağlı bir kurum olduğunu ve gereğinin yapılması için suç duyurusunda bulunduğunu açıkladı.

    Türk Silahlı Kuvvetleri,  yaptığı bir basın açıklaması ile (BA - 04 /11)  Batum'un sözlerini isim vermeden kınadı. Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner, CHP Genel Merkezi'ne sürpriz bir ziyaret gerçekleştirdi.  (Benzeri sözler bir başka parti mensubu siyasetçi tarafından söylenmiş olsa,  bu kadar ılımlı tepki verilir miydi?)

    Kemal Kılıçdaroğlu: "TSK'yı ancak genel başkan eleştirebilir." ("Orduyu eleştirmek,  CHP Genel Başkanı katında olur ancak!")
    Zonguldak Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Batum'un sözleri hakkında inceleme başlatmasıyla ilgili olarak ise, Bülent Arınç'ın şu örneğini  (bkz: Mart 2009)  hatırlatan Kılıçdaroğlu  "Aynı savcı, merak ediyorum Bülent Arınç için neden bir şey yapmadı? O zaman bunu duymadılar mı?"  diye sordu.
    "Batum istifa etmeli mi sizce?" sorusuna cevaben ise  "Bana böyle sorular sormayın"  demekle yetindi.

    Batum için söylenebilecek tek şey veya en isabetli şey,
    "Batum bir darbe meşrulaştırma-tetikleme hukukçusudur."
    (kakavan - 8 Şubat 2011, Radikal Online)

    CHP'deki iktidarın Sn. Kılıçdaroğlu'na geçtiğini zannetme hayalperestliği Süheyl Hocanın açıklamalarıyla su yüzüne çıkmıştır.  2011 seçimleri sonrası siyaset sahnesinde adını bile duyamayacağımız Sn. Kılıçdaroğlu değişme vaatleriyle bizleri aldatan lider olarak anılacaktır.  Ülkenin elitlerinin partisinin değişikliği rüyası kısa sürmüştür.
    (megul)

    Seçim sonuçlarının hayalkırıklığına yol açacağı anlaşılınca Kılıçdaroğlu sonrası dönem için kılıçlar çekildi bile.  Belli ki
    28 Şubat  'Milli Görüş'  için ne ise,  12 Haziran  'Laik Görüş'  için o olacak.  Laikler arasındaki  demokrat-otoriter  bölünmesi
    12 Haziran seçimlerinden sonra kurumsallaşacak.  CHP kimin elinde kalacak kavgası başladı.  Ben Süheyl Batum'un temsil ettiği otoriterlerle aynı fikirdeyim.  CHP otoriterlerin partisi olarak kalmalı ve laik demokratlar yeniden organize olmalı. Benim tercihim durmadan temcit pilavı gibi öne sürülen yeni oluşumlardan ziyade EDP'de birleşmektir.  Şimdiye kadar yapılan denemeler boşa çıktı çünkü zamanın ruhu uygun değildi.  12 Haziran'dan sonra uygun olacak.
    Laik demokratlar uzlaşarak tek bir yapıda birleşmeli.
    (İtaatsiz  -  9 Şubat 2011, Radikal Online)


    Asıl "kağıt kaplan" asker değil,  siyasiler...
    Geçmişimizi giderek daha sağlıklı şekilde inceleme olanağımız oluyor ve her olayda, asıl sınıfta kalanların siyasetçilerimiz olduğu daha çok ortaya çıkıyor.
    (10.02.2011 - Posta)

    (Mehmet Ali Birand'ın gündemdeki gelişmeleri yorumladığı çeşitli yazılarından ve twitlerinden kolajlar sunacağım önümüzdeki günlerde.)



    (*)  chp aslında akp'nin süper iyi çalışan çocuk kolları teşkilatı olabilir mi? kafadan bi yüzde 15 katkıları var bence akp'ye.
    (*)  kazara süheyl batum istifa etse akpliler çok üzülmez mi?
    @Hakan_Toker

    (*)  Süheyl Batum, "Elli bin kişiyle Silivri'ye gitseydik" demiş.  CHP hâlâ nerelerde.  Elli bin kişiyle Mutki'ye niçin gitmiyorsunuz?  @semihgumus

    (*)  "İktidarı ancak CHP genel başkanı eleştirebilir", "TSK'yı ancak CHP genel başkanı eleştirebilir"... Sonra da AKP'lilere biatçı derler.
    (*)  Sorbonne'da  demokrasi liberalizm kültür vb. üzerine tonlarca bilgi ediniliyor ama ruh bunları almıyor,  ruh askeri darbe hayalini sürdürüyor. @resatcalislar




    14 Şubat 2011  -  OdaTv baskını
    Ergenekon Terör Örgütü'nün medya yapılanması olduğu ve bu örgütün hedefleri doğrultusunda yayın yaptığı gerekçesiyle OdaTv Polis tarafından basıldı. Soner Yalçın ve ekibi gözaltına alındı.  Operasyonlarda OdaTv binasında ve Soner Yalçın'ın Levent'teki villasında Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından çeşitli aramalar yapıldı. Çok sayıda bilgisayar, harddisk ve dijital materyale el konulduğu söylendi.

    OdaTv imtiyaz sahibi Soner Yalçın'ın yanı sıra Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan ve Haber Müdürü Barış Terkoğlu tutuklandı. Sitenin Yayın Koordinatörü Doğan Yurdakul, polisin bulduğu Ergenekon belgelerinin bilgisayarlarına hacker tarafından yerleştirildiğini savundu.

    Hem Türkiye hem de yabancı basında tepki ve şüphe ile karşılanan baskın hakkında ABD'nin Ankara yeni Büyükelçisi Francis Ricciardone'nin  "Bir tarafta basın özgürlüğü deniliyor, diğer yanda gazeteciler gözaltına alınıyor. Biz anlamıyoruz"  sözleri ise hükumet kanadında tepki ile karşılandı.


    Kişisel yorumum:  Tabii basın özgürlüğü adına  ve  "Bu mu ileri demokrasi!"  benzeri pek çok karşı tepki geldi bu baskına ama... Ne var ki bence olması gereken veya olması beklenen derecede tepki de gelmedi gibi... Ve bunun böyle olmasında en önemli sebep OdaTv'nin bizzat kendi tutumu oldu.

    Saldırgan,  kişileri hedef alan,  karalama amaçlı bu siteye yapılan polis baskınına karşı  "basın özgürlüğü" kartını öne sürmedi ahali.  Ben burada CHP'den bahsetmiyorum.  Sadece laik kesimden değil,  genel olarak Türkiye modernlerinden de güçlü bir tepki gelmedi.  Üstelik kendilerinden farklı düşünenleri karalayarak susturanların, oklar onlara döndüğünde demokratik söylemlere sarılması ne acıklı.

    Ve ne ilginçtir ki... Başkalarına "Sorosçu", "Yahudi", "Ermeni", "şuraya buraya çalışıyor", "ABD yanlısı", "CIA/Mossad ajanı" gibi kodlamalar yapan,  (özde veya sözde)  soy sop güzellemeleri döşeyerek yabancı düşmanlığı yapan, ulusalcı yapılanmayı savunan OdaTv'nin savunucuları:  bir Dani Rodrik,
    bir ABD Büyükelçisi ve bazı İsrailli Yahudiler oluyor.


    "Gerçekten bu toplum, ırkçı faşist bir işadamının demokrasi ve fikir özgürlüğünü temsil ettiğine inanıyor mu?"  diye soruyordu Yıldırım Türker:
    "Riyakârlığı bir kenara bırakın.
    Faşist bir işadamının muhalif bir basın emekçisi olarak portresini yutturamayacaksınız."
    (Soner Yalçın sınavı.  21/02/2011 - Radikal)

    CHP Genel Başkanı Dersimli olmasına binaen kendisini Kürt sayanlara, yedi göbekten Türk olduğunu ispatlasın diye zamanında Soner Yalçın'ın yardımına başvurmuştu.
    (Ertuğrul Kürkçü.  22/02/2011 - Bianet)


    K.G. :  "Hangi terazi ile tartarsan, o terazi ile tartılırsın"  diye bir laf var hani. Soner Yalçın ve OdaTv'si,  çeşitli insanlar hakkında karalayıcı-hedef gösterici-milliyetçiliğin en zehirlisinden bir yayıncılık anlayışını yürüten;  cevap hakkına geçit vermeyen bir oluşum.  Olumlu ve alkışlanacak tarafları da var/vardır. Ancak artıların varlığı, dağ gibi olmuş eksileri görmezden gelmemize engel olmamalı.
    AKP hükumeti  antidemokratik bazı uygulamalara girişmiştir;  gerek muhaletsizliğinin verdiği rahatlıkla,  gerek MHP çizgisine yanaşmasıyla olsun, gerek dış politikadaki hızlı ve tehlikeli geçişleriyle olsun;  soru işaretleri ve tepkilere gebe işler yapmaktadır.  Ama bunları eleştirelim derken adresi de doğru seçmek lazım diye düşünüyorum.  Soner Yalçın ve benzerleri, kendilerinin başkalarına reva gördüklerinin küçük bir benzerine maruz kalıyorlar sadece... Oysa ben dilerdim ki, ne "Ergenekon" ne başka bir şey; bu kişiler asıl  "nefret suçu"  ve  "halkı kışkırtma"  sebepleri ile kınansalardı.




    (*)  Soner Yalçın kendisine sahip çıkan ABD elçisi hakkında ''bu Amerikalılar o emperyalistlere benzemiyor'' açıklaması yapacak mı?  (@mmulteci)

    (*)  "Kayıtsız şartsız Oda TV'ye biat edeceksin, kusurunu görmeyeceksin" diye dayatırsanız;  o zaman siz de cemaat olmuşsunuz demektir.  (@umitalan)



    Kemalizm tarikatının  Odatv kolunun tekkesine baskın yapılmış.  Kemalist tarikatlar giderek etkilerini yitiriyor.  (*)
    Eğer fikir özgürlüğü sadece Soner Yalçın çizgisinde fikirler için talep edilecekse,  ne olur fikir özgürlüğü olmasın. *
    Eğer fikir özgürlüğü Beyaz Türkleri, orduyu, zenginleri yüceltip halkı aşağılama özgürlüğüyse ne olur fikir özgürlüğü olmasın. **

    Beyaz Türk medyası tarafından şişirilen mikroskobik düzeydeki hükümet muhaliflerine baskı uygulamak,  onların reklamını yapmaktır.  (*)
    Kılıçdaroğlu  "OdaTV'deki Yürekli İnsanlara"  verdiği selamla,  AKP'ye biraz daha oy ve prestij hediye etti.*  Karşınızda Kılıçdaroğlu gibi bir solcu karikatürü olduğu sürece,  yaptığınız her operasyon lehinize çalışır. **

    Beyaz Türkler'in  Soner Yalçın'ı  gerçekten "susturulmuş büyük aydın" olarak gördüklerini sanmıyorum.  Asıl mesele  dizi-alkol-dekolte-heykel.  (*)
    Antiemperyalist Kemalist ideolojinin kahraman gazetecisi Soner'i, Amerikan büyükelçisi ve Beyaz Türk burjuvası korumaya alıyor.*  Tekrar söylüyorum: Soner Yalçın gibi bir insan üzerinden basın özgürlüğü söylemi üretilebilmesinin bir nedeni de AKP'nin alkol düzenlemeleri. **
    @resatcalislar
    .


    • Bu ay üzerinde durduğum bazı gündem başlıklarının toplu bir değerlendirmesi için bakınız:   ŞUBAT 2011


    21 Şubat 2011 Pazartesi

     LİNKLER  =>

    (LİNK-MİNK:  Yeni yazı dizisi. Shockhaber'i yad ederek...)


    Edebiyatın başına gelen en iyi şey Nobel:  Türk Edebiyatı'ndaki dönüm noktaları  hakkında yapılmış bir seçki.  (Radikal)

    Ayşe Hür'ün  Sarıkamış Faciası  üzerine  Taraf'taki yazısının tam metni
    (3 parça olarak):   90 bin genç donarak ölmeye hazır mı peki


    Erdoğan'ın Ortadoğu ve İsrail politikası  üzerine bir değerlendirme. Bundan iki sene kadar önce (2009 Ocak) yazılmış olmasına rağmen hâlâ güncelliğini koruyan bir analiz:  Erdoğan'a  ABD'den iyi polis rolü
    (Geçmişten bugüne  Baykal dışında ne değişti?)

    "Batı'nın gözünde günahlarını ısrarla inkâr eden ve büyümeye direnen bir çocuk olmaktansa;  Ortadoğu'da kahraman olmak yeğdir elbet."
    Yıldırım Türker


    İshak Alaton ile söyleşi  (8 Şubat 2011 - Milliyet Ekonomi):
    "TÜSİAD  Türkiye'ye 13 yıl kaybettirdi"


    Aziz Kedi'den. Medya ve Yılmaz Özdil eleştirisi gibi:LİMON SATMAYIN!

    Medyanın ve aynı zamanda onunla ikame edebilecek her türlü yapının,  kendi gündemini yaratmaya harcadığı enerjinin çok daha azını gerçeklere ve değerlere ayırdığını düşünüyorum. Kendi dışlarındaki dünyayı itinayla görmezden geliyorlar. Terazinin bir kefesi hep havada olduğu sürece medyanın inandırıcılığı, içindekilerin önemi ve saygınlığı tartışılmaya devam edecektir.  (canilecanan)


    "Limon satmayın!"  demişken...
    Bir duayenden (Yılmaz Özdil) medya aracılığıyla pompalanan kokuşmuşluk üzerine...  (Utanma duygusu barındırmaz.)
    İbretlik durumlar ve Türk Medyası:  Defne


    T.C.'nin resmi politikası olarak köy yakmak ve geriye kalan hayatlar: Yakılan köylerin ahvalidir  :(


    Yazım dili ve genel kabuller üzerine  -  Derslerde bizi kandırdılar
    Herşeyin bütün kurallara uyduğu, "uygun" olduğu yerde zaten sanat yoktur.


    Adnan Oktar  -  "Kedi canını senin"  videosu   (İnşaAllah!)


    Rakıdan örümcek çıktı,  tazminat kazandı  :)


    Ünlü Playboy yıldızı operada!
    Seyirciyi tiyatro ve operaya çekmek için yapılmış dikkat çekici ve yenilikçi bir çalışma:

    Anna Nicole Smith kapalı gişe  ve (tabiki)  Anna Nicole özel.


    (Sözlük tarihçem'de de bazı güncellemeler yaptım.)


    .

    27 Ocak 2011 Perşembe

     Gündem Ocak 2011-1

    .
    Balyoz ve Donanma
    Aralık 2010 başlıklarında da değinmiş olduğum gibi, TSK ve Deniz Kuvvetleri bünyesindeki soruşturmalar devam ediyor. Yine çuvallar dolusu belge bulundu. Beni en çok, insanların görmezden gelme ve inkâr politikaları şaşırtıyor.

    Aramalar sırasında bulunan Balyoz belgeleri ile ilgili hazırlanan raporda ifadesine yer verilen bir başçavuş: "Yer darlığından dolayı belgeleri döşemenin altına gömdüklerini"  söylemiş.
    Böyle muhteşem savunmalar var mesela.

    Balyoz Darbe Planı, Askeri Casusluk, Kafes ve İrticayla Mücadele Eylem Planı'yla ilgili olduğu belirtilen dokuz çuval belgeyle ilgili olarak Genelkurmay Askeri Savcılığı'nın da soruşturma yürüttüğü belirtildi. Bu belgelerin Donanma Komutanlığı'na nasıl sokulduğu, kimler tarafından organize edildiği, nasıl saklandığı araştırılıyormuş.  24 Ocak tarihinde TSK'nin resmi internet sitesinde konu ile ilgili bir basın açıklaması da yapıldı, özellikle son maddesi ilgiye mazhar:
    "Türk Silahlı Kuvvetleri, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve anayasal değerlere bağlı bir kurum olarak, aksi yönde yapılan telkinlere rağmen, yargı sürecini sabır, sukunet ve itidalle izlemekte,  bu çerçevede bağımsız ve tarafsız olduğuna inandığı yargının er ya da geç doğruyu ortaya çıkarmasını beklemektedir."   (BA - 03 / 11)

    Kişisel Yorumum:   "Bağımsız ve tarafsız olduğuna inandığı yargı"  ifadesi üzerine tek bir mantıklı açıklama getiremiyorum.  Devlet kurumları, Türkiye'nin en temel kurumlarından biri olan Türk Silahlı Kuvvetleri  ve "inanmak"  kelimesi...  (Eyvallah, işimiz inanmaya kalmışsa...  "Er ya da geç doğruyu ortaya çıkarması"  ümidine bağlanmışsa...)  Resmi metinlerin öznel bir dille yazılmayacağını da düşününce,  nereden tutsak dökülüyor yine. TSK'nın "demokrasi ve hukukun üstünlüğüne bağlı bir kurum"  oluşuna hiç değinmiyorum bile.  "Aksi yönde yapılan telkinlere rağmen"  ifadesi ise tam bir facia!
    Bilemiyorum.  Ya ben çok karamsarım ya da bu ülke ve bu milliyetçilik anlayışı artık yıkılıyor.  Veya ben dahil tüm insanlık gittikçe kokuşmaya başladı.  Bu konudaki son noktanın ne olduğunu ise  Profesör Eser Karakaş şöyle kodlamış:  "Tahminim, aynen 27 Nisan muhtırası gibi biraz konuşulacak, sonra da unutulup gidecektir."   (Star, 26 Ocak 2011)




    Yeni Balyoz belgeleri sonrası
    Yine aynı sahne perdelenmeye devam ediyor.
    Koskoca Paşalar:  Saygıda kusur edilmemesi gereken politik aktörler.  Başbakan,  parti genel başkanı ve benzeri aktörleri eleştirebilmek demokrasinin gereği.  Ama koskoca paşalar grubunun dokunulmazlığı ve sorumsuzluğu esas.  Eleştiriden muaflar.
    Bunlar prensip olarak her işe karışır ama kimse ekmek zammını onlardan bilmez.  Öyle kaka şeylere çözüm bulmak gibi görevleri yoktur. Onların görevleri karışmak ve karışmaya devam edebilmek için de karıştırmaktır.
    Karışırlar, karıştırırlar, karışmaya devam ederler.
    (mehmet ordekci  -  25.01.2011, Ek$i)

    'Uydurmaca olduğu kanıtlanan plan'a dair belgelerin, donanma komutanlığında yapılan aramadan çıkması bambaşka olmuş... Yahu savcılara teslim edilen belgeler filan yok ortada,  bizzat savcılarla askeri kolluk kuvvetlerinin Gölcük'teki Donanma Komutanlığı'nda yaptıkları aramalarda buldukları belgelerden bahsediliyor.

    Utanın be kardeşim,  yüzünüz kızarmadan karargahtan net bir şekilde darbeyi planlayan belge çıkmasına rağmen çıkıp  "Bu planın uydurmaca olduğu defalarca kanıtlandı" diyorsunuz.  Kim, nasıl kanıtlamış Balyoz'un tertip olduğunu?  Balyoz Darbe Planı'nın icrasıyla sorumlu Orgeneral Çetin Doğan'ın kızı kanıtlamış.  (...)
    Yeter artık, bıktık sizin yüzsüzlüğünüzden be.  Ne yüzle çıkıp da,  donanma komutanlığı karargahından bu planı betimleyen tonla belge çıkmasından sonra hala iddianamedeki teknik eksiklikleri cımbızla çekip çıkarıp,  "Böyle bi plan yok, ordu zaten darbe yapmaz, akepe feto ab abd soros oyunu"  lafını edebiliyorsunuz? Hadi onu bunu geçelim, kendi söylediğiniz şeylere kendiniz inanıyor musunuz?
    (silencer  -  20.01.2011, Ek$i.  #21729337)


    Sapla saman
    Her kurum içinde yasadışılığa bulaşan kişi ve grupların varlığı biliniyor.  Gümrük Müdürlüğü'nde kaçakçılarla işbirliği yapanlar... Emniyet içinde rüşvete bulaşanlar... Binlerce örnek... Suçlar gizlenmediği,  suça bulaşanlar yargıya teslim edildiği sürece kurumlar kendilerini temizleyebildiği oranda güvenilirliği artar, yıpranmaz.  Ancak geçmişte olduğu gibi benim katilim benim rüşvetçim benim adamım mantığı ile suça bulaşanlar gayrı meşru yola sapanlar kurumlarca korunup kollandığı zaman,  kurumlar çürümeye kokuşmaya başlamaktadır.  Ordu içindeki bir takım illagal darbeci grupların hazırladığı eylem planları doğal olarak silahlı kuvvetlerimizi ve ordumuzun tümünü bağlamaz. Ordu içinde demokrasiye bağlı kesimlerin çabaları ve duruşları olmasa bu gizli planlar elbette açığa çıkmazdı.  Sapla samanı karıştırmadan.  Demokrasi karşıtı her türlü yapılanmalara karşı çıkmak, demokrasiye hukuğa inanan hekesin görevi olmalı.
    (sabahattinali  -  21 Ocak 2011,  Radikal Online)


    - Çetin Doğan  ile  çocukları arasındaki fark -
    Bariz.  TSK'nın terfi sisteminin kesinlikle sorunlu olduğunu düşünüyorum.
    27 Nisan muhtırasında kullanılan dil ve üslup,  Poyrazköy'deki mühimmatla ilgili Başbuğ'un hiç gocunmadan  "Bunlar TSK'nın değil"  demesi ve haftasına bunun doğru olmadığının ortaya çıkması;  Dağlıca baskınındaki ihmaller,  bu bölge komutanının emekli edileceğine terfi ettirilmesi,  Çetin Doğan'ın televizyondaki itici ve sığ tavırları,  Balyoz planlarında ortaya çıkan "Ekonomik Politika" belgesi...  (O ekonomik politika uygulansaydı Türkiye 3 ayda iflas eder,  arkasından çok yanlı ve çok kanlı bir iç savaş başlardı.  İnsan bir Dani Rodrik'e sorar:  "Oğlum bi bak bakalım bu işe yarar mı?"  der di mi?  Pınar Doğan yatsın kalksın bu planların hayata geçemediğine şükretsin bence.) TSK'daki generallerinin yetkinliğinden ciddi şüphelerim var.  Çocuklar ise pırıl pırıl,  söylenecek bir şey yok.
    (itaatsiz  -  10 Ocak,  Radikal Online)




    Aykırı sesler korosu: CHP
    Genel seçimlere giden yolda CHP'de kazanlar kaynamaya başladı. Özellikle yeni yöneticilerin açıklamalarıyla başlayan "Silivri mahkûmlarına Meclis yolu" (Süheyl Batum), "AKP ya da MHP ile koalisyon" (Gürsel Tekin: "Biz tek başımıza iktidar olmak istiyoruz. Ama seçim sonrası Türkiye'nin koşulları eğer bir koalisyonu gerektiriyorsa, herkesle koalisyon oluruz."), "Asker de PKK da silah bıraksın" (CHP Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt), "Hükumet ekonomiyi iyi yönetti"  "Anayasa'dan Türklük tanımı kaldırılsın"  "Halk adamı, karizmatik lider Erdoğan",  (Parti Meclisi/PM üyesi Binnaz Toprak)  ve "AKP'ye casus gazeteci gönderdim" (CHP Genel Başkan Yardımcısı Hurşit Güneş)  gibi tartışmalar,  partinin lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nu zor durumda bırakıyor.  Her patlak veren olay sonrası, sivrilikleri örtbas etmek ve inkar yöntemini uygulamak zorunda kalıyor.


    Silivri'ye selam / Irkçılığa devam
    CHP yine her zamanki CHP.  Aynı tas aynı hamam günlerinde, daha fazla oy alabilmek ve AKP'yi koltuktan indirebilmek adına bir genel başkan değişikliği de yaşadı ama... Olmuyorsa olmuyordur işte! Değişimler figüranlar ile gerçekleş(e)mediğinden,  yine aynı politikalar ile yola devam ediyor. Bunlara daha önce CHP'deki 2010 model değişim ve devam yazılarımda da değinmiştim zaten.
    Son olarak Süheyl Batum (CHP Genel Sekreteri),  "50 bin kişiyle Silivri'ye yürüyelim" önerisinde bulundu.  Yetinmedi, bir de Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan'ı milletvekili adayı yapmayı önerdi.

    Kişisel Yorumum:   Kem alat ile kemalat olmaz.  Türkiye'de şu an görünür bir muhalefet yok.  Hal böyle olunca AKP'nin alanı daha da genişliyor.  Onlar da bu rahatlığın sonucu alışılagelmiş kolaycılık anlayışımızın da etkisiyle;  sansüre ve milliyetçiliğe yanaşıyor.  Asıl şaşırtıcı bulduğum ise bu açıklamaları sonrası Süheyl Batum hakkındaki şaşkınlıktır.  Yani Batum'un görüşleri ve yakın tarihçesi belli,  ne beklenebilir veya ne bekleniyordu ki bu  "Yeni CHP" çorbasından?

    Özüyle sözünün bir olması kişiyi onurlu yapar.  İnsanın dili başka özü başkaysa,  bu onu yapsa yapsa yalancı yapar. Kılıçdaroğlu bir başka  Batum bir başka,  ikisi de geminin kaptan köşkünde.  İkisinin farklı dünya görüşleri olması parti içi demokrasi mi yoksa farklı bir şey mi.  Türk ırkçılığını kendine rehber edinen bir anlayışın  Fransa'daki Le Pen'ci anlayıştan, Amerikadaki zenci düşmanı beyaz ırkçılığından farkı nedir allah aşkına?
    (sabahattinali  -  26 Ocak, Radikal Online)




    Sayıştay  Kanunu
    Yeni Sayıştay Kanunu'na eklenen bir madde ile, TSK başta olmak üzere emniyet ve savunma hizmeti sunan kurumların harcamalarının kamuoyu ile paylaşılmasına önemli ölçüde sınırlama getirildi. Böylece AKP 2004'te açtığı reform yolunu tersine işletmiş oldu.

    Bu yeni düzenlemelere, başta CHP ve iktidar partisi AKP olmak üzere tüm partiler tam destek verirken; Taraf gazetesinde ağır eleştiriler yer aldı. Cumhurbaşkanlığı yolunun taşlarını döşemeye başlayan RTE'nin yeni göz boyama ve Askeriye'ye yaranma taktiği olarak sundu bu gelişmeleri,  Ahmet Altan  şöyle diyordu:

    Ortada CHP diye bir parti gören var mı?
    Koskoca ana muhalefet partisi, bizim gazetenin AKP'yi eleştirmesinin çıkarttığı ses kadar ses çıkartamıyorsa, o kadar bir etki yaratamıyorsa siz ona  "ana muhalefet"  der misiniz?
    (...)
    CHP,  aydınlara karşı  AKP'yi  savunuyor.
    AKP'nin,  Şemdinli'den sonra "askerî vesayet" düzeniyle yaptığı en büyük anlaşmanın ürünü olan Sayıştay Yasası'nı eleştirmiyor, Hrant Dink'in katillerinin ortaya çıkartılması için hükümeti sıkıştırmıyor, Balyoz darbesinin üstüne gitmiyor, özgürlükçü bir anayasa hazırlanmasını talep edip kendi önerilerini açıklamıyor, Kürt sorununu çözmesi için AKP'yi zorlamıyor,  AB yolunda frene basılmasını gündeme getirmiyor. Hiçbir muhalefeti yok bu konularda.
    "Benim adım Kemal,  ben Ergenekoncuları seviyorum."
    (23.01.2011, Taraf)

    Taraf'taki bir başka sivri yazı ise: "GENELKURMAY SANA SUSMANI TELKİN EDİYORUZ" başlıklı olandı.  TSK'nın  bu yazının başında değindiğim basın açıklaması sonrasında, 9 Kasım 2010'da açıklanan AB İlerleme Raporu'ndaki Genelkurmay basın açıklamalarıyla ilgili bölüme işaret ediyordu. "Türk Silahlı Kuvvetleri'nin siyaseti etkilemeyi sürdürdüğü",  "Üst düzey ordu mensuplarının birçok fırsatta etnisite,  Güneydoğu,  laiklik ve siyasi partiler gibi iç ve dış politika konularında görüş açıklaması"  gibi olağan haller...

    TSK küçültülmeden militarist vesayet bitmez.
    TSK  %90 küçültülerek profesyonel normal bir orduya dönüştürülmelidir.  Sadece bugünkü rütbelilerden ordu kurulsa, 100-200 bin arsında olur asker sayısı.  Bu bile haddinden büyük bir ordu olur.  Öte yandan TSK'nın 116 yeni F-16 jet alacağı haberi ne oldu,  yine tartışılmıyor.  Paralar nerden geliyor?
    (radi11  -  26 Ocak, Radikal Online)


    ---------------------------------------------------------------------------

     CHP NEDEN DEĞİŞEMEZ?
    "Benim adım Kemal,  bulurum dersem bulurum."  Popülizm kokan ucuz bir söylem.  Bugüne kadar halk sözcüğünü simgesel olarak kullanan özde katı devletçi bir anlayışın temsilcisi olan CHP,  60 askeri darbesinin arkasında oldu. 12 Mart darbesinin ardında durdu,  Nihat Erim CHPliydi... e muhtıralara destek verdi.  70lerde Ecevit'in  "ne sömüren ne sömürülen hakça bir düzen" söylemiyle bir umut olmasının iktidara gelmesinin sonuçlarını biliyoruz.  Büyük bir hayal kırıklığı..  İkinci Ecevite özenen ağzında değişim demokrasi sözleri ile umut olmak isteyen Kılıçdaroğlu'nun sözlerinin samimiyetine inanmak zor. Tarihin hiç bir döneminde yüzünü halka dönmeyen bir siyasal anlayışın, halkın partisine dönüşeceğini umut edenler bence aldatılmışlığın derin öfkesini bir daha yaşayacak.  AKP'nin altarnatifi ne CHP  ne de MHP dir,  AKP'den daha değişimci daha özgürlükçü daha demokrat  yüzü halka daha dönük siyasal bir anlayıştır.  Ne yazıkki böyle bir alternatif oluşmuş değil.  Kendini sol olarak gören birkaç Stalinist parti,  devrimi darbe sanan cuntacı anlayışlar.  Alternatif olmaktan o kadar uzaklarda ki...  Bir on yıl daha AKP tek başına iktidar olursa hiç şaşırtıcı olmaz.
    (sabahattinali  -  25 Ocak 2011, Radikal Online)


    ...Zaten hiç bir zaman demokrasi vaadetmedi AKP;  adalet ve kalkınma vaat etti. Buradaki adaletten anlamamız gereken de kapsamlı yargı reformu değil - ezilmiş Sünniler'in haklarının geri verilmesi.  Kalkınma da,  Batı'ya kafa tutabilecek, seçilmiş bir padişah tarafından yönetilecek bir  "Büyük Türkiye" rüyası - yani aşağılık kompleksi.  Bunları vaadederek oy aldı AKP, demokrasi ve insan hakları vaadederek değil.  Nitekim kendi hedeflerine yaklaştıkça demokrasi ve insan haklarını sallamaya başladı. AB süreci durdu, orduya göz kırpmalar başladı.  (Erdoğan kendini orduya sevdirmek için ölüp bitiyor, seçilmiş padişah olabilmek için ordunun desteğini almak istiyor.)  Aslında Erdoğan'ın bu zaafından yararlanıp AKP'yi pat diye hükümetten düşürüvermek çok kolay  (ki hükümet aynı zamanda iktidar artık Türkiye'de). Peki CHP ne yapıyor AKP'yi iktidardan düşürmek ve iktidara hazırlanmak için? CHP neden TSK bütçesine itiraz etmiyor?  Neden bu bütçenin denetim dışına kaçırılmasına itiraz etmiyor?
    Cevap veriyorum:  CHP  halkın ihtiyaçları ile ilgili değildir.  Yargı reformu ile ilgili değildir. Eğitim meselesi ile ilgili değildir. Kürt meselesi ile ilgili değildir. Kıbrıs meselesi ile ilgili değildir. Kısaca iktidar peşinde değildir.  1913'den beri 97 yıl sürmüş bir iktidarı 2010 yılında kaybeden TSK'nın  (ve TSK'ya bağımlı oligarşinin)  çıkarlarını olabildiğince korumak peşindedir. Varlık nedeni budur. Bak daha DİB'in (Diyanet İşleri Başkanlığı) kullandığı 3 milyar 179 milyon TL ne işe yarar?  CHP bu konuda ne yapmaktadır?  sorularına bile gelemedik.
    (itaatsiz  -  12 Ocak, Radikal Online)


    Darbelere Karşı 70 Milyon Adım Koalisyonu'nun,  "Balyoz: Oyun değil, korkunç plan"  başlıklı açıklamasını şu link'ten okuyabilirsiniz:
    "Cuntanın orduda görev başında olan uzantıları da yargılansın."

    (Ek$i Sözlük'te  makyavelist panda  adlı kullanıcının bu oluşum ile ilgili tanımı şöyle:  "Demokrasiyle, insan haklarıyla uzak yakın alakası olmayan;  tamamen ordu karşıtı,  Ergenekon tertibinin savunucusu,  uniter devlet düşmanı şuursuzlar sürüsü."
    Kaydının tümü için bakınız:  #17911887)


    (Ocak 2011'e dair tüm bloglarım için  tıklayınız)


    *