meslek ahlakı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
meslek ahlakı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2023 Salı

Kentsel Çöküş


Son Maraş depremi (*) olduğunda  utanmadan çözümün  "kentsel dönüşüm"  olduğunu yazanlar vardı sosyal medyada.
Bu kadar utanmazlık, ahlâksızlık ve radikal particilik benim ne anlayabileceğim ne onaylayabileceğim bir şey.

TRT'de deprem bölgesinde, hem de canlı yayın sırasında gelen ikinci yıkımlı depremde ekranda gördüğümüz şey;  20 katlı binanın,  hemen yanındaki yıkılmadan depremden çıkabilmiş diğer yüksek binanın üstüne devrilerek anında onu yıktığı idi. Deprem sırasında kaldırımda veya yoldan geçen araçlar içinde olup üstüne çöken binaların altında can verenler de oldu.

(*) 6 Şubat 2023 tarihli Kahramanmaraş depremlerinde resmi rakamlara göre en az 50 bin Türk vatandaşı hayatını kaybetmişti.


"Kentsel dönüşüm" diye büyükşehirlerde 7-9 katlı (hem de yeni) binaları yıkıp,  bahçedeki ağaçları söküp,  bahçe alanını neredeyse yok edecek kadar daraltarak dip dibe 15-20 katlı bina yapmanın meâli depreme dayanıklı yapılaşma olmuyor. Aynı şehirde aynı mahallede aynı deprem sonrası eski binalar kalırken, yeni yapılan binada büyük hasar ve ölüm çıkabiliyor. Yani çözüm eskileri yıkıp yenilerini yapalım meselesi değil özünde.

Ayrıca şehrin merkezindeki 40 seneden fazla ömürlü apartmanlara dokunmazken;  yeni gelişen emlak değeri yüksek bölgelerdeki on yılı bulmamış yaştaki binaları yıkıp yerine dip dibe, göksel hapishane manzaralı ev yapma haline  "kentsel dönüşüm"  deyip büyükşehirleri çirkinden daha çirkine dönüştürmeyi görev bilmek de modern şehircilik olmuyor.

Fikirtepe, İstanbul


Dip dibe, birbirinin salonunun içine bakmalı evlerde aile olarak veya bir kadın olarak tek başına yaşamanın zorluğu ve bunun getirdiği psikolojik gerginliği ise belki başka bir yazımda açarım. Dip dibe dizili bu ucubelerde yaşamanın, insanların derinliklerine ve şahsiyetlerine zarar verdiğini, bayağılığı norm haline getirdiğini ise zaten yıllardır yazıyorum.



“Çünkü her türlü zararlı şeyin bir kökü para sevgisidir.”
(1. Timoteos 6:10)

“Siz hem Tanrı'ya  hem de paraya kulluk edemezsiniz.”
(Luka 16:13)


12 Eylül 2022 Pazartesi

   Can  ATAKLI


Uzanlar dönemi Star TV Haber Genel Yayın Yönetmeni ve ana haber sunucusu  (anchormen) olarak bol bol Uzanları akladığı dönem kapanınca,  kısa bir dönem  (5-6 ay gibi veya bir seneye yakın)  inzivaya çekilmiş, sonra Atatürkçü - Ulusalcı kanattan "muhalefet cephesi"ne katılmış,  iktidara "hırsız"  diyen bir kalem:  Can Ataklı.

Geçenlerde bir yazı yazmış köşesinde.  Osmanlı sultanları sanıldığı gibi örtülü değildi diyor. Doğrudur. Bol resimli bir kolaj da yapmış. "Vahdettin'in kızı Sabiha Sultan"  dediği kişi,  devrik İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi'nin ilk eşi  Fawzia Shirin  aslında.  (Blogumda en çok tıklanan yazılardan birisi olan  Prenses Süreyya  başlığında adı geçiyordu hatırlarsanız.)
Muhtemelen yazıda kullandığı diğer fotolar da şaibeli.  (atmasyon!)


Nerden buldu bu saçma derlemeyi?  diye sormak abes olur,  tek tıkla buldum zaten kaynağını:  "İnternetten."
Adam nette gezinirken bulduğu kolpa bir derlemeyi allayıp soslayıp kendi yazısı diye ortaya sürmüş.  Alışık olduğumuz,  tipik gazeteci köşe doldurma yöntemi.  Ona buna  "hırsız"  diyen adama da pek yakışmış doğrusu.

Türkiye'de gazetecilik uzun süredir bu aşamada. Yorum yapmak ve ballandıra ballandıra yorumlandırmak adına;  1 doğru bilgi,  en az üç yanlış bilgi ile sunuluyor.  Sallamayı asla ihmal etmemelisin. Ve internet en güvenilir kaynağın olmalı.  Nasıl olsa  yorumunu / tarafını  beğenirse her şeye  "Eyvallah!"  çeken holiganvari blok kitleler de mevcut.
İnsanlar bu saçmalıklara kanmazsa da  "Halkımız cahil şikerim!"  dersin olur biter nasılsa.


* Can Ataklı,  2003-2004 yıllarında  Star TV'de ana haber bültenini sunmuş ve Kırmızı Koltuk adlı o dönemin meşhur siyasi söyleşi programının sunuculuğunu yapmıştır. Bir dönem Sabah gazetesinde yazıyordu diye de hatırlıyorum.


15 Mayıs 2021 Cumartesi

 Bir dizi nasıl el birliğiyle batırıldı?


Nihayet bitti.
Sefirin Kızı,  Türk televizyonlarında son 20 yılın en özgün işlerinden biri olabilecekken;  değil "vasat" olmayı,  Kanal 7 filan da dahil tüm ulusal kanallar arasında haftalardır neredeyse en az izlenen Türk dizisi olarak kapanışını yaptı. Modern zamanlarda bir destan anlatısı olarak başlayıp,  2. sezon ortasında  benim kısaca  "KISS KISS story"  dediğim berbat bir pembe dizi  haline dönüştü.  (Güldürmeyen cinsten komedi de diyebiliriz.)
Eşi benzeri az görülebilecek bir çöküştü doğrusu.

Sonuçta Türk dizi tarihinde belki tek,  dünyada ise ender rastlanabilecek derecede  "saçma ve daldan dala"  bir senaryo izledik. O kadar ki gerçekten ismiyle hiç alakası olmayan  (adı "Sefirin Kızı" ama içinde sefirin kızı yok!),  dahası kendi hikayesiyle her bölüm kavga eden tek dizi oldu.

Çeşitli çıkar ve EGO çatışmaları nedeniyle bazı kişiler her tür başarısızlıktan dolayı Ocak ayında ayrılan Neslihan Atagül'ü sorumlu tutsa da;  ayrılışından sonra sert çöken reytinglerin asıl sorumlusu  "adeta yok hükmündeki  SENARYO",  ardından da oyunculuğu ile göz kanatan kişilerdi maalesef.  Buna bir de sosyal medyadaki fan gruplarının adeta herkese saldırması, dizideki bariz çöküşü dile getiren izleyicilere karşı başlattıkları hakaret ve linç dalgası eklenince seyirci daha da tepki koydu.


Çok merak ediyorum,  acaba orijinal yazarlar  (Ayşe Ferda Eryılmaz,  Nehir Erdem)  ne kadar büyük bir fırsatı kaçırdıklarının farkında mı?
Hatalı Gediz yazımı, "yastık bebek"te ısrar ve aynı bölümde hep birlikte sert dönen yan karakterler derken;  Menekşe ve Gediz'e bir türlü uygun bir hikaye yazamayınca onların uğruna NarSan'ı zedeleme sonucu düşen reytinglerle, sonunda 34. bölümde senaryo ekibinden tamamen çıktılar.  Acaba Türkiye'de ve dünyada ne kadar çok izleyicinin kendilerine karşı hem şükran hem kırgınlık taşıdığını biliyorlar mı?  Onca emek vererek,  kaç zaman ön hazırlıkla yarattıkları eserin üç haftada kasten yıkıldığını,  hem karalanıp / alaya alınıp,  hem de eski hikayeden sürekli kopyala-yapıştır yapıldığını gördüklerinde ne hissediyorlar?

Bu soruların cevaplarını hiç bilemeyeceğiz,  ama  Eylem Canpolat  ismini özellikle hiç unutmayacağız.  Anladık ki bazı senaristler "senarist",  bazı oyuncular "oyuncu",  bazı yöneticiler de "yönetici" değilmiş.

Eskisi ve yenisiyle kadın yazarlar,  yöneticisi bir kadın olan yapım şirketi,  kendi çiftimi sevdireceğim diye tacize uğramış bir karakter (Nare)  ve oyuncusuna (Neslihan Atagül) sürekli hakaret-iftira eden  (çoğu kadın olan)  takıntılı fan kitlesi ile baştan sona unutulmaz bir "kadına saygı"  ve  "insanlık gösterisi"  izledik.

Kumar bağımlılığı uğruna kızını adeta satmış ve torununu kaçıran bir adamı tümörle aklama,  akıl hastanesinden çıkmış eski eşini yeni eşiyle ziyarete gidip balayına çıkan uçmuş bir adam,  kopyala-yapıştır bir hikayede önceki oyuncu ile birebir aynı sahneleri kabul eden bir kadın oyuncu...  Duydum ki bunlar da varmış.

(Neslihan Atagül'ün ayrılışı ile diziyi bırakanlar en doğrusunu yapmış doğrusu.  Ben de iyi ki 27. bölümden sonra bırakmışım.  YouTube'daki kısa bölüm videoları bile çekilir gibi değildi.)



_Tecavüze uğradı.
_Bakire çıkmadığı için Sancar tarafından kulübeden atıldı.
_İntihara teşebbüs etti ölmedi.
_Yıllar sonra kızını Sancar'a teslim etmek için geldiği konaktan, gecenin bir yarısı kızıyla birlikte Sancar tarafından yaka paça dışarı atıldı.
_Sancar'ın annesinin azmettirmesi ile darp edildi, tecavüzden kıl payı kurtuldu.
_Sancar için kurşun yedi yaralandı.
_Babası tarafından şantaj yapılarak zorla sevmediği bir adamla evlendirildi.
_Yeni senaristler, zorla evlendirildiği nikahın fotoğrafının olduğu gazete sayfası ile pencere sildirdi.
_Kapanış.
(HandeDenizUs - Twitter)


Birkaç tane de ben ekleyeyim listeye:
Doğru olmadığı halde sürekli yüzüne  "Metres Nare!"  dendi,  hem de Sancar'ın dahi önünde defalarca.  Sevdiği adam tüm bunlara hep sessiz kaldı.  Erkek evlada hamile diye,  kızını öldürmeye çalışan Menekşe bile affedildi. Dizideki onca karakter sürekli dönerken, başından beri aslında en çok aynı kalabilmiş karakter olarak hep onun "dengesizliği" konuşuldu.  Çok saygın bir babanın hiç sevilmemiş ve sahip çıkılmamış (ruhen gariban) evladıydı.  Akıl hastanesinde doğurduğu kızı bile son mektubunu okumamış bir karakter, o derece.


Böyle bir kadını kurban etme, mağdur etme, ahlaklı özgür kadını ezme/karalama üzerine kurulu ağır dramatik bir senaryo var karşımızda. En çok yurt dışı satışı yapılmış dizilerden biri olarak, yabancı milletlerden kişilerin bile dediği gibi;  Nare rolunü muhteşem bir şekilde canlandırıp adeta ete kemiğe büründüren oyuncu Neslihan Atagül'ün hasta olması, Twitter ve sosyal medyaki bir avuç takıntılı EnTU fanı ve yine EGO takıntıları olan bir avuç hesaptan başka kimseyi şaşırtmıyor. Düşünün ki Türkçe'den diğer dillere eksik tercüme, veya yabancı dilde tam karşılığı olmayan bazı kilit kavramlara rağmen, geleneklerimizi ve törelerimizi bilmemelerine rağmen; onlar bile bunları görüp dile getirebiliyor;  ne var ki bizim ülkede sosyal medyada en başta seçilen hatalı  influencer'lar / fenomenler  nedeniyle senaryo ve senarist eleştirisi yapmak asla mümkün olmadığından;  diziyle ilgili her reyting kaybından, her hatalı hikaye edişten, her yanlış kurgudan  (her nasılsa!)  hep Neslihan Atagül sorumlu tutuluyor. Zaten zannedersem bütün bir Sefirin Kızı projesi Nare'yi karalamak ve Neslihan Atagül'e saldırmak için yapılmış gibi. Özellikle eski menajeriyle yollarını ayırdıktan sonra medyada ve Twitter'da artan saçma sapan karalama amaçlı haberlerin ulaştığı boyutlar insanı şaşırtacak cinsten.


Gelelim özel olarak  "yeni hikaye"ye:

(Senaryo yazarlığı kulüplerine filan gidenler varsa,  "nasıl hikaye yazılmaz?"  dersi alabilirler bu diziden.  Bu fırsatı kaçırmayın bence.)

Başından beri izlediğimiz bütün hikaye, geride kalan tüm karakterlerle beraber,  sırf  BLUE (Mavi) karakterini diziye çok hızlı bir şekilde sokmak için  fazlasıyla zedelendi veya yok edildi. Korkunçtu! Neredeyse tüm bölümler  (38-52)  kelimenin tam anlamıyla  "BLUE'yu yağlamak ve parlatmak" üzerine kuruluydu.  Yapay, sıkıcı ve geçmiş bölümlerden kopyalarla dolu bir "yeni hikaye" idi.  Ve izlenme oranları açısından büyük hayal kırıklığı yaşattı.

Görür görmez aşık olunup onsuz yapılamayan yeni kadının adı  "Mavi"  diye  tüm çekim mekanlarında BLUE perde, BLUE yastık, BLUE tablo, çocuk-büyük ayırt etmeden BLUE elbise, BLUE kazak... Tam bir aşırı doz subliminal mesaj sağanağı yaşadık, Mavi rengine ziyadesiyle doyduk!  Ayrıca yeni gelen aktrisin oyunculuk becerisi de bir hayli tartışmalara neden oldu.

Öyle bir kişi düşünün ki rutin Instagram videolarındaki oyunculuğu dizidekinden çok daha iyi ve özenli olsun. Üstüne de eşi benzeri görülmemiş bir medya ve PR desteği ekleyin. Anladığım kadarıyla ağlayamayan, acı çekemeyen, en trajik sahnelerde duygu geçiremeyen, oldukça kısık sesle konuşan ve bu nedenle bazı sahnelerde ne dediği anlaşılamayan garip durumlar izleyicileri oldukça şoke etmiş ki,  (üstelik fanların seri hakaretlerine rağmen)   pek çok video altı yorumda defalarca dile getirilmiş.

Tüm bunların yaşanacağını daha önceki yazımda tahmin etmiştim hatırlarsanız.

Eylem Canpolat  Ocak ayında verdiği bir söyleşide hayallerindeki çifti yazmak için diziye geldiğini,  derin ve özel bir hikaye olacağını söylediğinde  (ne dese tersi çıkan birisi)  "FAST LOVE  yazacağını,  Neslihan Atagül diziden ayrıldıktan hemen sonra anında yıldırım aşkı yazıp projeyi hızla batıracağını"  anladığım için  21 Ocak 2021'de  Sefirin Kızı - VEDA  notlarını yazmıştım.  Öngörülerimin neredeyse tamamı doğru çıktı.

Özellikle Nare-Sancar aşkına yuva olmuş,  dizide kritik bir mekan olan  kulübede  bu aşkı başlatması,  zaten büyük bir midesizlik ve rezaletin dibi idi.  Sancar'ın güya kızı Melek için tekrar aynı yerde yaptığı kulübe yeni kadının mekanı oldu.  (Mavi panjurlu,  mavi kapılı olduğunu not etmeme gerek yok herhalde?)

Muğla'nın belki de en zengin adamı olarak portresi çizilen Sancar'ın bütün kadınları ile aynı kulübede aşk yaşamasına gerek yoktu. Yeni senaryo ve yeni aşk yazımı için illaki geçmişin ve Nare'nin karalanmasına gerek yoktu.  Sancar, Melek, Kavruk, Elvan hepsinin karakter olarak altının boşaltılmasına gerek yoktu. Ama dediğim gibi, bunlar zaten SK'ya katkı sağlamaya değil;  NarSan'ı yıkmaya;  Eylem'in yarattığı EnTu çiftini  Engin Akyürek'in en favori çifti yapmaya  ve adeta  KPA-2  yazmaya gelmişler.

Yeni aşkı ısrarla kulübeden başlatması ve parmağında evlilik yüzüğü olan bir kadınla ertesi gün aynı yatakta uyandırma gibi Sancar karakterine ters hareketler zaten yazarın iyi niyetle gelmediğini net olarak ortaya koydu.  "Kulübesiz" ve "Gece'siz" de yazılabilirdi yeni hikaye. Ancak bunlar seyirciye saygısızlıkta çığır açmakta geri kalmadılar. Harley Quinn  ile Twitter'da kadın duyarı kasmaca ile başlayıp,  yeni kadınla beraber eski kadını ziyaret ile bitirdiler. Asla hiçbir uyarıyı dikkate almadılar ve seyircinin sinir uçlarına ısrarla bastılar.

Özetle, yeni yazar ekibi 3 bölümde diziyi kasten batırdı: 35, 36, 37. Özellikle Eylem Canpolat'ın 38. bölümden sonra derhal uzaklaştırılması gerekirdi ki bu konuda farkındalık yaratmak adına Twitter'da çağrı yapmıştım o zaman, ancak Engin Akyürek fanları delirmiş gibi tepkiler verdi. İlk defa bir dizide bir fan grubunun  "dizi yeter ki devam etsin" diye  kendi şöhretine ait karakterin göçertilmesine destek verişine şahit olduk.  Tuhaf bir deneyimdi.

Çocukça hareketler, EGO çatışmaları, ve meydanı boş bulan insanların "fanlık" bayrağı arkasında ona buna kontrolsüzce saldırıp iftira attığı;  her salı günü reytingler açıklandığında  (ayrılışının üzerinden dört ay geçtikten sonra dahi)   Neslihan Atagül'e saldıran,  (Hivda Zizan Alp/Elvan,  Esra Kızıldoğan/Müge dahi  Neslihan Atagül ile ilgili olumlu paylaşımlar yaptılar diye karalamaya maruz kaldı)  ama asla ve asla ne "yazamayan" ne de "oynayamayan"a tek laf etmeyen fanları ile,  dünyada kendi hikayesi ile durmadan kavga ederek sonuna ulaşan, Türk televizyonlarının en az izlenen dizilerinden biri olarak noktalandı.  İzleyenlerin çoğu da Elvan-Bora (ElBor) ve bir dönem Dudu ne yapacak diye izledi. Yani yan karakterler asıl çiftin çok daha önüne geçti.

Bu arada EnTu fanlarının senariste ısrarla  "KISS de KISS,  halvet de halvet!  Daha çok öpüşme ve yatak sahnesi isteriz!"  diye yalvarışlarına tanık olduk.  Artık EnTu fanlarına özel yazılan bir dizi olduğundan,  Türk dizi tarihinde tek bölümde en çok öpüşme yazılmış dizi dahi oldu.
Aşağıda EnTU ve Tuba fanlarına ait birkaç paylaşımın görselini sunuyorum.



Yani anlaşılacağı üzre,  en baştan beri diziyi izlemekte olan bir kişinin yeni hikayeyi izleyip sevebilmesi için mantık ve beynini iptal ettirmesi,  hafızasını da bulanıklaştırması gerekmekte.

9 yıl sevdiği kadını  (hem de onu aldattığını düşünmesine rağmen)  beklemiş Sancar,  Nare'nin düğün gecesinde geri dönüp 34 bölümde birlikte yaşadıkları  "uçurumdan atlamak" dahil  onca olaydan sonra gördüğü ilk kadına aşık olup uçkur derdine düşmüş ve cerrahi operasyonla karakteri alınmış basit bir adama dönüşmüş...  Mistik bir tarafı da olan,  derinleri görebilen Kavruk çöpçatan bir yavşak olmuş...

Düşünün ki kendi öz amcasına hitabederken dahi "amca" değil "Yahya",  halasına kendi adıyla "Zehra" demek gibi bizim kültürümüzde  (benim arzu ettiğim ama maalesef hoş görülmeyen)  bir tarzı olan Melek bile Mavişi görür görmez iki-üç bölümde kadına  "anne"  diyor!  Dizideki neredeyse herkes gibi o da  BLUE ile  (izleyiciye hiç bir duygu geçirmeyen)  yapay bir ilişki geliştirerek,  kendisini çok derin seven öz annesi Nare'yi siliyor. Zaten bütün hikaye BLUE'yu parlatmak ve ne harika bir kadın olduğunu anlatmak üzerine kurulu.  Dokunduğunu iyileştiren bir BLUE görmekteyiz adeta!   (KÜLT?)


Bu dizide altın yumurtlayan tavuğu kesen yönetimse adeta "nasıl iş yapılmaz?" dersi verdi.  Özellikle dünyanın dört bir yanındaki yabancı izleyicilerinin yorumlarını okursanız;  onları ilk etkileyen şeyin dizinin jeneriği,  otantik ve yöresel müzikler olduğunu;  sonra da başrollerdeki Neslihan Atagül ve Engin Akyürek arasındaki muhteşem uyumun onları içine çektiğini,  Meleğin bizim gibi onları da çok etkilediğini görürsünüz.  Bu yapım şirketi ise,  ne bu uyumları kullanabildi ne de kıymet bildi.  Jenerik ve özgün müzikleri yapan-seçen Gökhan Kırdar'dan sonra Neslihan Atagül'ü de harcayarak,  vasat bile olmayan bir senaryo ve olmayan bir uyuma yelken açmayı tercih etti.  Gediz'i oynayan Uraz Kaygılaroğlu'nu parlatma adına çıktıkları yolda sonunda Gediz'i saçma sapan bir sonla öldürdüler ve dizide çirkin bir şekilde  (fotoğafıyla cam sildirerek)  veda ettiler. Sonrasında ise dizi adeta  BLUE dizisi  haline dönüştü ki resmi kanaldaki jenerikler, foto ve video paylaşımlarının çoğunun BLUE ile kapaklandığını zaten tek bir tıkla görebilirsiniz.  Takdiri seyirciler izlenme oranları (reytingler)  ve türlü tepkilerle zaten verdi.


Son olaraksa şu notu düşeyim,  bu bütün Türk dizileri için geçerli:
Eğer oyuncuların Instagram paylaşımları,  işin kendisinden daha çok konuşulmaya başlanmışsa,  o zaman o dizi için de,  Türk sinema-tv sektörü için de zarar-ziyan başlamış demektir.

(Tuba Büyüküstün, senarist arkadaşı Eylem Canpolat ile birlikte)



10 Ocak 2021 Pazar

TELİF HAKKI              
   (Yazılarımı izinsiz çalmadan önce)


2009'dan beri tuttuğum bu blog'da, bazen anılarımı, bazen gündemdeki olayları, bazen sanat eserlerini, bazen de bilimsel konuları paylaştım.  Yani anlayacağınız  burayı bir not defteri gibi kullandım.

Arada çok okunan bazı  "biyografik"  yazılarım da oldu.
Müzeyyen Senar, Prenses Soraya (Süreyya), Anna Nicole Smith, Michael JACKSON,  Hakkı Devrim  gibi...

Ne güzel,  zaten okunması için bunları paylaşıyorum.

Ancak keşke, resimler dahil, paragraflarca yazdıklarımı birebir kopyalarken, bir (1) kez olsun adımı VEYA site adresimi de alıntılasanız.

İrtibata geçip,  adımın anılmasını veya kaynak gösterilmesini istediğimde bana "ego yaptığım" söylenmese, üstüne bir de hakaret yemesem.


İlk kez benim yazdığım yazılar,  yıllar yıllar sonra tanımadığım kişiler tarafından benim karşıma sürülüp benden telif hakkı istenebiliyor.  "Ne var yani herkes faydalansa!"  ibaresi de bu gibi durumlarda sıkça karşılaştığım bir cevap.

Yaşadıklarım kesinlikle münferit değil.  Şu ana dek alçakgönüllü ve insanca davranana denk gelmek pek nasip olmadı.
Umarım önümüzdeki yıllarda daha olumlu sonuçlar alırım.

Tabi bu ülkede lafa baksan herkes  "liyakat"  istiyor,  ahlâksızlık ve hırsızlıktan şikayetçi.  Bu çelişkiye  "Şu Lanet  Liyâkat!"  başlığında ucundan değinmiştim zaten.

2 Aralık 2020 Çarşamba

 DUYAR  mı bu,  yoksa  DUYARSIZLIK  mı?


İnsanlarımız düşünce tembelliğine alışmış durumda. Bir şeyi eleştirince, hemen diğer alternatifin fanatiğisin sanılıyor. Bu durum siyaset dışı konularda da böyle.

Mesela son zamanlarda sosyal medyada duyarlılık yaratırmış gibi yapıp kendisi popüler olma peşinde pek çok hesap türedi. Taciz mağdurlarına hukuk karşısında sahip çıkalım, adaletin oluşmasını sağlayalım, gibi önemli söylemlerle ortaya çıkıp;  sosyal medya kullanıcıları ve gazetecilerin ilgisini çekmek için,  bazı çevrelerde popüler olmak için,  veya menajer oyunları ile kendi ekibinin rekabet ettiği dizilere karşı yalan-yanlış bilgilerle  "yayından kaldırılsın kampanyası"  başlatma gibi çeşitli aktiviteler içerisindeler.  (*)

Hatta bazısı tecavüzlerin ayrıntılarını dahi ifşa ederek neye hizmet ettiğini anlamadığımız bir  "duyarlılık"  gösterisi içerisinde...

Âşık olmak, sevmek, anne olmak, özgür iradenle sadık kalmak, affetmek;  zayıf ve onursuz kadının yeni kodları oldu.  "Güçlü kadınlık"  adı altında  kin - nefret - intikam,  ve bir yorumcunun ifadeleriyle  "sana iyi davranan erkeği sevme mecburiyeti" dayatılıyor. Kadının kendi duygularına sahip çıkması  "gurursuzluk"  olarak niteleniyor.
Ve en tuhafı da tüm bunlar kadın duyarı şemsiye altında yapılıyor.

Bunları eleştirdiğimde bana  “Senin de başına eril şiddet gelsin benden destek beklersin ama!”  veya "Tacizi - tecavüzü değil de yazılmasını mı eleştiriyorsun hasta!!!"  diye hakaret edenler,  sapkınlıkla suçlayanlar,  küfür edip sonra hemen blok atanlar oluyor.  Özellikle bazı kadınların durumu daha da vahim.
En çok bu  "çok duyarlı"  umursamazlardan şikayetçiyim kendi adıma.


Yanda tam da bahsettiğim gibi sahte duyar kasanlar, yavşaklar, sözde iyiler ve geniş mideliler için;  yıllar önce Özgecan Aslan yazımda paylaştığım bir medya görselini tekrar paylaşıyorum. İşte tam onlara göre bir medya!
Tencere ve Kapak!

Tecavuz haberini "fotograflari icin tiklayin" galerisiyle veren basin, kadin cinayetlerini tesvik ediyor demektir.(@zeynep_erdim)


(*) Şule Çet Dayanışma Platformu

15 Kasım 2020 Pazar

 Şu Lanet  Liyâkat!

(liyâkat:  Bir kimsenin iş verilmeye uygunluğu,  güven duyulmasını sağlayan niteliği,  işe yaraşırlık durumu, uygunluk.  yeterlilik, kifayet.)

« Herkes liyâkat düzeni istiyor!
Dinlediğimizde istemeyen yok.
Bu noktada iki sorun var:
Birincisi,  herkes kendini liyâkatli sanıyor.
İkincisi, liyâkat isteyen herkes kendi çöplüğünde liyâkat istemiyor. »

(Atila Demirkasımoğlu)


Geçen hafta Facebook'ta yapılan bir paylaşımdı bu,  burada da bulunsun istedim.

Dikkat edin,  kendi okulu / iş yeri / reel hayatında hiçbir "burda işler böyle gelmiş böyle gider" yasasına karşı çıkmayan,  yanlışa "yanlış" demeyen;  hadi demedi diyelim,  diyene de destek vermeyen; destek vermemeyi de geçtim,  sessizlikle dahi karşılık vermeyip hakka sürekli karşı çıkan insanlar...  Sosyal medyanın başına geçince, siyasetçiye gazeteciye ayarı verip ünlüyü - statülüyü fırçalayıp vicdanını fönlüyor ve  günlük  "iyi / makbul vatandaş"  pozunu kesiyor.

Maskeli baloda günler böyle geçip gidiyor.


21 Haziran 2020 Pazar

 Şehir  ve  Köpekler

Çok değil, daha birkaç hafta önce Urfa Viranşehir'de köpekler altı çocuğu parçalamış, ağır yaralanan çocuklardan ikisi kısa sürede ölmüştü.  Ölenlerden birisi yaklaşık 1,5 yaşında (evet, bir buçuk yaş) idi. Ne yapmış olabilir emeklemekten iki ayak üzerinde durma evresine henüz yeni geçmiş bir bebek sokak köpeklerine?
Bir gazetenin haberine göre ölen diğer çocuk 2, saldırıya uğrayan çocukların kalanı ise 5 yaşlarındaydılar. Bir tane de ayırmaya gelip kendisi de saldırıya uğrayan 13 yaşında bir erkek çocuk vardı.


Eminim ki kafasını kuma gömüp kendi yalanlarıyla yaşamak isteyenlere vız gelip tırıs gidecektir; ancak bir kez daha belirtmekte fayda var ki medeni memleketlerde sokakta başıboş ve sahipsiz köpek olmaz. Israrla buna mukavemet gösterenler, kendileri medeni ortamları terk edip hayvan barınağında yaşayabilirler; tercih meselesi... Her olayda ısrarla mantık aramak isteyen ve "Köpek durduk yere niye saldırdı ki acaba?" diyenlerin sorularının cevabı "işeyerek işaretlediği alanda çocuğun oyun oynaması" gibi de çıkabilir.


Gelelim kendi yaşadığım çevredeki soruna...
Efendim, bizim evin tam karşısında bir park alanı var. Gece olunca köpek sürülerinin buluşma alanı adeta. Sabaha kadar havlama, dalaşma, ulumaları bitmiyor;  üstüne bir de (eskiden park alanı içerisinde olup sonradan hokus pokusla planlar değiştirilerek yapılmış)   camiden yükselen ezan sesi ekleniyor.

Her zaman dediğim gibi,  Allah bu ülkede hasta bakanlara ve vardiyalı çalışan insanlara sabır versin. Gürültü ne gündüz ne gece bitmiyor bu memlekette! Hele bir de geceyarısı evinize dönerken yolda karşınıza çıktığını düşünün bu kızgın köpek sürülerinin.
(Zaten karşılarına çıkan her kedi yavrusunu boğazlıyor bunlar, o da ayrı bir hüzün.  Oysa ne kadar da güzel YouTube'daki aynı evde yaşayan kedi ile köpek arası arkadaşlık görüntüleri...  Barış ne güzel şey!)

Ama artık herkes o kadar ciks oldu ki, bu konular açıldığında öyle yorumlar yapılmakta ki, sanki herkesin şahsi jeep'i var ve hemen evinin önüne aracını park edebiliyor. Veya herkes sitede yaşıyor gibi tuzukuru yorumlar yapılıyor. Bireyler anca kendi çevresinde gördüğünü deneyimliyor;  ama kendi koşulları ve hikayesi üzerinden herkesin hayatını bağlayıcı yorumlar yapma hakkını kendinde görüyor.  Şartlar ve çevre koşullarına göre hiç bir esnekliğe yer bırakmıyor.


Sonra o sokaktaki köpeklerin de bir canı var.  Bunlar aç mı mesela?
Ben bir kere yiyecek vermek için yaklaştım fakat asabiler, doğal olarak. Hayvan için de acıklı. Bu kadar fazla sayıda hayvanı günümüzün kapalı çöp sistemli mahallelerinin besleyebilmesi zor. Özellikle de bir heves uğruna alınıp birkaç aya sokağa atılan köpeklerin durumu içler acısı! İstanbul'a her gidişimde  türlü dış görünüş ve renkte,  çok güzel cins köpeklerin sürüler halinde sokaklarda gezdiğini görüyorum.  (Büyük tehlike!)
Az dikkat kesilince; en az birinin ayağı sakat (muhtemelen araba çarpmış),  diğeri çok mutsuz (terk edilmiş sahibi tarafından) ... "Yazlık bölgeler"  derseniz aynı. Lütfen heves için bir cana kıymayın. Besleyemeyeceğiniz,  bakamayacağınız hayvanı satın almayın.
En azından önceden iyi düşünün.  Bazı insanların sandığı gibi, köpek sürekli balkonda beslenebilecek bir hayvan değildir. Bir süs eşyası, bir biblo değildir. Çocuğunuzla bunun sorumluluklarını konuşarak,  iş bölümü ile konuya yaklaşın.

Ne var ki daha yapıcı yaklaşımlar sergileneceğine;  bazı çevrelerde ciddi sorun halini alan, açlıktan saldırganlaşabilen;  üstelik sokakta başıboş kimbilir neler yaşayan hayvanlara  "sokaklarda kalsınlar"  denerek iyilik yapıldığı sanılıyor.

Bu noktada hemen kendi görüşümü söyleyeyim:
Ben insan türünün gezegendeki varlığını ve üstünlüğünü önceliyorum. Evet, önce bizim güvenliğimiz. Evet, biz hayvanlardan üstünüz; onları boyunduruğumuz altına alıyoruz.  Bununla birlikte, bir canlının diğerine olan üstünlüğü ona pislik gibi davranma hakkını vermez.  O da bir  CAN.  Sorumluluğumuz var,  maddi-manevi...  Buna çevre ve doğa da girer,  vicdan,  iman ve sevgi kanunu da...
Ve sorunlar kulağının üstüne yatıp uyuyarak ya da yok sayarak çözülmez.
Büyük şehirler ve bazı sahil kasabalarında sokak köpekleri sorunu diye bir şey var.  Buna karşı ne yapılacak,  ne yapılabilir?

(Şehir ve başıboş köpekler konusuna  "Kadınlar Neden Çıldırdı?"  yazımda da değinmiştim,  çeşitli yorumlar da gelmişti o yazıya. Burada daha fazla devam etmeyi düşünmüyorum.)


Gelelim yurt dışındaki uygulamalara.
Bildiğim kadarıyla, Avrupa'daki çoğu ülkede sokak köpekleri toplanıp kısırlaştırılır ve barınaklara gönderilir. Amerika'da ise, (eyaletlere göre süre değişebilir) barınağa getirilmiş köpeğe 2-3 hafta süre tanınır;  eğer bu zaman zarfında sahiplenen çıkmazsa hayvan uyutulur. Ancak gönüllü bağış desteğiyle işleyen ve mama vb yardımı alan barınaklar sokaktan toplanmış böyle hayvanlara bakabilir. Onun da raporunu veriyorlar bağışçılarına. O nedenle Amerika'daki hayvanseverler sıklıkla sosyal medya hesaplarında hayvan fotolarını ve bilgilerini paylaşırlar,  "Lütfen bu tüylü dostumuz için son hafta"  gibi notlarla...

Yani bizim gibi "sokaklarda kalsınlar" denen bir yer yok,  kısırlaştırılmamış hayvanların hele.

Bir diğer sorunumuz da,  maalesef barınaklar Allahlık bizde.
Hiç gittiniz mi bir barınağa bilmiyorum ama, ben köpek almayı düşünüp barınaktan almaları tavsiyesi verdiğim kim varsa  onlardan hep şunu duyuyorum:
_Barınağa gittik.  Bize sahiplenilebilecek köpekler sadece şunlar dediler,  üç tane uyuz köpek çıkardılar,  onları da biz istemedik.

Koskoca barınaklarda, hayvan sahiplenmek isteyenin karşısına üç ila beş hayvan çıkarmak nedir?
Gösterin hepsini,  bu nasıl bir saçmalıktır!,  diyen yok.
Hem vermiyorlar  hem de beslemiyor  veya  öldürüyorlar.
Köpek ve evcil hayvan sevmeyen ne kadar insan varsa barınak ve hayvan bakım işlerinde memur-yönetici olmuş gibi zaten...



Türkiye'de kedi-köpek sahibi olup apartmanda evcil hayvan besleyen insanların sorunlarına değinelim biraz da...

Bakın, ben size kendimden bir örnek vereyim önce.  Yaşanmış ve gerçektir:

Hiç öyle evde hayvanmış, kedi köpekmiş işim olmazken; bir hamile Ankara kedisi gelip bizim çatıda yavrulamış. Sanırım ya diğer yavruları ölü doğdu, ya da yine köpekler yedi, bilmiyorum, bir tek yavru vardı bizim çatıda.

Defalarca apartmandakiler ikisini sokağa atmalarına rağmen;  anne kedi dış kapı açılır açılmaz ağzında taşıdığı yavrusuyla ok gibi fırlayıp asansörden evvel en üst kata ve çatı önüne çıkmış oluyordu. Sonunda apartmandaki yaşlı bir büyüğümüz dedi ki  "Hayvanın yuvasını bozanın yuvası bozulurmuş,  bırakalım yavru büyüyene kadar burada kalsınlar."

İşte o evrede bir bağ oluştu ilk kez bir hayvanla aramda. Tarif edilemeyecek bir şey.
Sonunda yavruya ben bakayım demiştim,  aşılarını yaptırıp evimize aldım.  Sadece kendi odam  ve  balkonda duruyordu,  sadece bu.  Hiç dışarı çıkmıyor yani.
Komşular derhal  "melek girmez"  lobisi kurdu. Ben yaşadıklarımı biliyorum.  Ne sevgisiz ne soğuk, domuz gibi insanlarla çevriliymişiz meğer!

Sonunda evde olmadığım bir günün ertesinde geri döndüğümde kedim yoktu. Aşırı yağmurların ve sellerin olduğu bir zamandı. Annem "Kedin gitti" dedi.  Hepsi bu kadar.

İlk yıl onu sıklıkla rüyalarımda görürdüm.  Beş yıldan fazla oldu, hâlâ özlüyorum kedimi.  Bu acı benim için bir çeşit terbiye de oldu. Evlat acısını,  can sahibi olmanın getirdiği sorumluluğu ve özgürlüğün değerini anladım. Kapıyı çekip çıkabilme ve ayakta durabilme gücüne sahip olmanın kıymetini anladım.

Odasından ve balkondan dışarı çıkmayan bir kediye ve sahibine yapılanları düşününce...
Köpek sahibi olanlara bu lobinin yapacaklarını düşünemiyorum bile!


Ki bizim küçük yeğenlerin isteğiyle onların evine sevimli mi sevimli, arkadaş canlısı bir köpek alındığında, senede bir kere bize gelişlerinde dahi ;çevredekilerin rahatsız olmuş bakışları, laf sokuşları,  "Melek girmez"leri...

Sevgi dolu küçücük çocuklara söylenen sözler ve o bakışları yürek kaldırmaz.  İyi ki bizim yeğenler çok hassas çocuklar değildi.  Zaten  "Hassasiyet mi?  Aman uzak olsun!"  yazımda da demiştim;  hassas insanlar için bu dünya bir zulüm,  diğer hassaslar bile sizi yıkmak üzere işlerken üstelik...  Hele bizim gibi,  incelik ve nezaketlere önem verilmeyen,  "höt - zöt"  dilini konuşan kalabalıklara sahip bir toplumda...

Üstelik kimse de demiyor ki biz saraydan gelmedik, eskiden büyüklerimiz ahşap evlerindeki fareleri yakalasın diye kedi besler, neredeyse her evin kedisi olurmuş;  köylerde hayvanları olanlar köpek beslermiş,  halen daha Anadolu'da ahırın üstündeki katta yaşanılan evler var. Bazen haberlerde de çıkar hatta, düğün-dernek olunca eve aşırı yığılma olmuş, kalabalık ahali alttaki ahırda bulunan hayvanların üstüne düşmüş!
Şimdi bu insanların kıldığı namazlar mı kabul değil, dualar mı Allah'a ulaşamıyor,  melek / Azrail yazılı izin belgesi mi istiyor,  nedir?
Diyanet ortaya attı böyle bir kıtır, atılan taşın arkasından kuyu başına üşüşen kalabalıklar  ve  şimdi çıkarabilene aşk olsun!

İstemeyen bakmasın kardeşim, zorunluluk ve zorlama yok.
Peki bakanı niye delirtiyorsunuz?  SİZE NE!!!
İnsan olmak bu kadar zor mu? İlla dırdır etmeden, başkalarının yaşam enerjisini sömürmeden yaşayıp gidemiyor musunuz siz?


acı,  anne,  kibir,  YouTube,

19 Şubat 2020 Çarşamba

 «BASKIN  BASANINDIR»

Hırsız ve utanmaz,  ahlâki değerleri önemsemeyen insanlarla dolu bir ülkeyiz. Ama her nasılsa, bu konularda eleştiri oklarımızı sadece siyasetçiye çeviririz.  İşte dün sanal ortamda yaşadığım bir olay:

Tamamen tesadüf eseri,  bir internet sitesi için Müzeyyen SENAR hakkında çok emek vererek hazırladığım uzun bir yazıdan, uzunca bir bölümün birebir kopyala-yapıştır (copy-paste) ile Ekşi Sözlük'e aktarıldığını gördüm.  Bunu yapan hesaba mesaj atarak,  hiç değilse kaynak göstermesini istediğimde  "kaynak: götüm"  diye bir mesajla teşekkürünü iletti.

Kaçıncıya aynı konu ve karşılaştığım benzeri karşı tavırlar.
Her şey insanda başlayıp insanda bitiyor gerçekten.
İnsan kalitemiz bu.
Zaten öyle olduğu için hep başkalarını suçlamayı seçiyoruz.


Küstahlık yapmayayım,  elbette yazdıklarımın okunması ve paylaşılması beni mutlu ediyor. Amaç bu değil mi zaten?
Ancak onlarca kez şahit oluyorum ki sayısız internet sitesi olsun, Ekşi Sözlük gibi platformlar olsun; birebir çok uzun alıntılardan sonra ne bir adımız anılıyor ne kaynak gösteriliyor ne link veriliyor. Kibarca iletişime geçip kaynak talebimizi ilettiğimizde ise gelen cevaplar genelde ya şu olaydaki gibi şeyler,  ya da umursamazlık.

Hatırlarsanız,  "ALLAH'ı YALNIZ CAMİDE HATIRLAYAN BİR TOPLUM"  yazımda da ülkemizdeki hırsızlık ve pişkinlik damarını örneklemiştim.  Her ortamda her alanda aynı hâl kendini hissettiriyor.  Değişen, gelişen, ümit veren bir ruh yok yani...

Zaten şu ülkede kafayı kuma gömüp yaşamayan hiç kimse ne stresten ne çirkeflikten kaçabilir. İnsan gibi olmak ayıp karşılanıyor burada. Alçakgönüllülük hor ve hakir görülüyor, zayıflık olarak değerlendiriliyor. Anca pislik gibi davranacaksın ya da forsunu kullanacaksın,  gücünle burnunu sürteceksin.

Güce ve paraya tapan, insani değerleri gelişmemiş, emeğe saygısı olmayan bu insanlar da sonra gelecek "internette", "sosyal medyada"  siyasetçi eleştirisi  yaparak boşalacak.
"Ek$i Sözlük çok bozdu be yeaaa!"  diyecek.

Gül Gül Öl!


27 Aralık 2018 Perşembe

 Ayelet Shaked  üzerine,  yeniden...


Fotoğrafını paylaştığım bu güzel kadının siyasetçi olduğuna inanmak istemezdim ama kendisi İsrail Parlementosu Knesset'te  bir milletvekili.
Adı:  Ayelet Shaked.   (איילת שקד)
Birkaç yıl önce dikkat çeken açıklamalarını kendi blogumdaki şu yazılarımda paylaşmıştım:

İsrail-3 (Seçkiler)  ve  İSRAİL Çarkı

Geçmişte yaptığı açıklamalarda, Gazze'ye ülkesinin yaptığı askeri operasyonlarda Filistinli annelerin ve çocuklarının ölümünü talihsiz bir durum olarak görmediğini, bilakis annelerin "küçük yılanlar" doğurduğu için öldürülmesi gerektiğini söylemişti.
Eklemek isterim ki kendisi  Adalet Bakanı  iken bunları söyledi.
Filistin halkına topyekün savaş ilan edilmesini isteyen birisi özetle.

Şimdilerde de  "İsrail olarak Kürt devletine ihtiyacımız var",  "Kurulacak Bağımsız Kürdistan'ı ülkemizin desteklemesi gerekir",  "YPG'yi destekleyelim",  "Kürtler IŞİD'i yenme konusunda en ciddi taraf.  Kürtleri devletsiz en büyük ulus yapan adaletsizliği düzeltecek adımlar atmalıyız. Mükemmel bir demokrasileri var. Üstelik kadınlara da eşit davranıyorlar...",  mazlum-ezilen Kürtlere destek olalım,  uluslararası güçler  Türkiye'ye müdahale etsin, ...  gibi peş peşe açıklamalar yapıyor. "Kürtlerin bağımsızlık arzusuna destek olmalıyız. Bunu hak ediyorlar",  "Türklerle savaşta kahraman Kürtlere başarılar diliyorum"  dahi dedi en son.  Zaten güncel haberlerde adını sıklıkla okuyoruz şu günlerde.

Demem o ki:  Irkçılık  ve nefret söylemini sıradanlaştırmış insanların, başkalarına  "insan hakları" - "demokrasi" - "ilericilik"  dersleri  verme tiyatrosu devam ediyor. Ve Sümerler'den beri devam eden, Mezopotamya halklarına savaşarak kurtuluşlarını vaat etme yalanı her türlü dini ve din dışı sosa bandırılarak servis edilmeye hala devam etmekte...  Mesela bunlar da siyasete inanmama ve siyasetçilerden güzel bir gelecek için medet ummama sebeplerimden biridir.

(Gerçi dürüstlüğünden dolayı tebrik etmek gerekir bu kadını. En azından yıllardır PKK ve bölgedeki bazı terör unsurlarına kesintisiz destek verip, sonradan kameralar önünde dostluk-kardeşlik-işbirliği edebiyatı yapan yavşaklardan değilmiş. "Özgürlüğü hak edip etmediklerini karar verme mercisi olarak kendisini görmesi  (ve aslında Kürtleri aşağılamasından da) ayrı bir kibir yazısı çıkar.  Siyasetçilerin genel olarak dininin aynı olduğunu bir kez daha hatırlatmış oldu bize özetle.)



29 Nisan 2018 Pazar

 Atı alan Üsküdar'ı geçtikten sonra...


HACETTEPE Üniversitesi'nde  100 milyon dolarlık yolsuzluk!

Bu sene Nisan başlarında şöyle bir haber geçti:
Hacettepe Teknokent'te 100 milyon dolarlık yolsuzluk yapıldığı tespit edilmiş,  eski rektör Murat Tuncer FETÖ soruşturmasından gözaltına alınmış.

FETÖ kısmını ve adı geçen rektörün bağlarını bilemem ama bu üniversitede uzun zamandır dönen tuhaf işlerle  az para yenmediğini,
-baktığını görebiliyor olmak kaydıyla-  okula birkaç kere gidip gelmiş herhangi birisi bile fark ederdi.  Ben kendi blogumda yazmışım bunları taaa 2010'da!



O zamanki rektör  (Uğur Erdener)  her sene en az iki kere,  kimsenin yürümediği  kampüs girişi  2 kilometrelik yokuşa muazzam kaldırım taşları ve çevre düzenlemeleri yaptırırdı. Çam makinası parkı filan açılmıştı zamanında, 30 tane mi ne çam dikme makinesi almış tek seferde! Bir sürü tuhaflık ve israf... Ama laboratuvarlarda pHmetre bile yoktu,  sadece 1 adet mikroskop çalışıyordu Mikrobiyoloji Lab.da filan... Tam rezillilkti!
Öğrenci işleri ayrı telden,  Dekanlık ayrı telden çalıyordu. Derken öğrendik ki rektör bey üniversiteye ait olan işletmeleri ihale yoluyla kendi şirketine geçirmiş. (karışık mevzular)  Olayın basında haber olmasıyla beyefendi Sağlık Spor Turizm Tic. Ltd. Şti.  yönetim kurulundan istifa etti.

Kendisinden sonra da Abdullah Gül'ün atamasıyla, rektörlük adayları arasında en yüksek oyu alamamış olmasına rağmen, bu Teknokent yolsuzluğuna konu olan rektör  Murat Tuncer  geldi.

Şimdi deniyor ki: Dönemindeki büyük ihale yolsuzlukları ile FETÖ yapılanmasına muazzam finans aktarımı yapılmış-mış.
İlla bunca senenin geçmesi mi gerekti bunların açığa çıkması ve soruşturulması için?


(2010'daki yazımın linki:   HACETTEPE Üniversitesi)


20 Aralık 2015 Pazar

  GAZETECİLİK NEDİR,   NE DEĞİLDİR?

Peşinen söyleyeyim, gazetecilik insanları çocukları üzerinden "vurmak" değildir.  Çoluk-çocuk/eş-sevgili/ana-baba ile ilgili materyal toplayıp, sevmediği kişileri bunlar üzerinden hedef göstermek, ülkemizde gazeteciler için fazlasıyla sıradanlaştı oysa.
Bunda sıradan insanların tepkisizliğinin de etkisi büyük.

Olay ne?   Bir tanesine beraberce bakalım.


Melis  Alphan.
Hürriyet gazetesinde moda yazarı.
Genç, güzel, akıllı bir kadın gazeteci.
Sosyal medyada ise şu çirkinlikte hedef almalar yapıyor:
"Kezban Hatemi'nin oğluyla birkaç yıl evvel yaptığım röportajı artık haftada bir koyacağım buraya. Herkes tanısın  http://m.hurriyet.com.tr/annem- …"
(@melisalphan)


Şimdi bu ne çirkinliktir böyle?
Aylar yıllar öncesinden yaptığın bir söyleşiyi hedef göstere göstere tvikleme, "haftada bir karalama yapmak ile övünme" ve "Bu ne kepazeliktir?"  diyene  anında blok atma!

Köşelerini, hiçbir ahlaki kaygı gütmeden kendi nefretlerini yayma aracı olarak kullanmak...
Gözüne kestirdiğin kişileri durmadan hedef almak...
Cevap hakkına müsaade etmemek...
Yalan haber yaymakta sakınca görmemek...
"Dinlerden nefret ediyorum"  diye imanlı insanlar hakkında durmadan fitne fücûr...
Muazzam kibir...


Üstelik bir moda yazarı bunu neden yapar?
Melis Alphan, dinlerin icat edildiği gibi şeyler söylemişti. İslam peygamberi hakkındaki sözleri malum.
 (Ayrıca kendisinin  "kripto"  olduğundan şüpheleniyorum. Kimliğini açıkça belli edemeyenlerde görülen türden özel bir kine sahip.)

Şimdi bir insan Tanrı'ya inanmayabilir, tüm dinlerin saçmalık olduğunu düşünebilir, bu görüşlerini beyan edebilir, bunları yayabilir... Ama kendisi inanmıyor ve "Tanrı" sözcüğünden dahi nefret ediyor diye;  imanlı gördüğü kişileri çoluk çocukları üzerinden hedef göstermek  ve  aşağılamak da nedir?
İşte bu  Türkiye'de  "gazetecilik"tir.

Sonra şikayet ettikleri şey:  "Gazeteciler"  tutuklanıp hapse atılırken halk neden sessiz kalıyormuş?
Gazeteciliği taşıdığınız nokta bu!  Önce kişinin kendisinin yaptığı işe bir saygısı olmalı.
Bir de en ufak eleştiriye tahammülü olmamak da ülkemizde "gazeteci"  olmanın  temel şartlarından.
Ama Erdoğan  "diktatör!"
  (tencere-kapak ?)


Mesela Akit gibi bir gazete kalkıp makam sahibi, muhalefet partisi lideri veya bazı ünlülerin çocukları ile negatif söyleşiler yayınlayıp onları içkili ortamlarda sigara-alkol bu şekilde fotolar ile yayınlayıp, evlatlarından uyuşturucu alanları afişe edip "Herkes tanısın bunları!" filan dese buna tepki gösterecek kitle; aynısını başka bir cenah yaptığında üç maymunu oynuyor.

Doğan Medya'nın bünyesi bu tip irinlerle kaynıyor. Ama Akit'ten farklı olarak,  hepsi güzel makyajlanıyor  ve  kamufle ediliyor.
Bunu yapan da  "Halkımız cahil!"ci  kitle   :))

  EDIT:    "Kezban Hatemi'nin oğlu!"  derken  Melis Alphan'daki  o nefret ve çekememezlik  :)


EDIT 2020:   Bir markanın (Levi's) reklamlarında oynuyor şu aralar. "Sesi olmayan insanların sesi olmaya ve kadın sorunlarına çalışıyormuş",  öyle diyor reklamda.. Dünyanın en kısa yalanlarından biri olsa gerek. Bencilliğe ve dik başlılığa insanoğlunun bulduğu kılıflar sanırım asla tükenmeyecek. Kendi görüşünde olmayan herkesi susturmaya çalışan ve yok sayan nefret dolu insanların bu kadar rahat duyar kasabilmesi ise ayrı bir muamma!


3 Aralık 2014 Çarşamba

ALLAH'ı YALNIZ CAMİDE HATIRLAYAN BİR TOPLUM

Vay anasını arkadaş! 1 aydan fazladır bilgisayarımda yaşadığım sorunun gerçek sebebi de döndü dolaştı Ahlaksızlık çıktı ya,  artık benden pes ve beyaz bayrak! Yazmak istemedim, elim dilim varmadı kaç gündür ama... Kasım ayına bir not düşmek adına Facebook sayfamda paylaştım, burada da bulunsun:


Bundan üç ay kadar önce kendime yeni bir dizüstü bilgisayar almıştım, oyundur çizimdir tasarımdır hesaptır dizayndır bu işlerle uğraştığımdan masraftan kaçınmayıp maddi sıkıntı yaşamayı göze alıp iyi bir şey almaya çalıştım.

Bilgisayarı aldığımın ertesi günü, birkaç hafta sürecek bir eğitim programına katılmak üzere Ankara'ya gittim. Bir kurumun yurdunda kaldım diyeyim.

İlk günler akşamları rahatça internete bağlanabiliyordum, gayet güzel. Sonra kaldığımız binada yeni bir sistem kuruldu, sadece kayıtlı seri numaraları internete bağlanabilsin diye yapılmış, bizler de bilgisayarlarımızı götürüp sisteme tanıttık filan.. Neyse.. Herkesinki bağlanıyor,  benimki bağlanmaz!
Hemen müdüriyete gidip sorunu anlattım, yeni sistem kurulduğundan beri benim dizüstü internete bağlanamıyor dedim. Allahtan bilgisayarcı da oradaymış.. (Bazen $ans saydığımız şeyler aslında büyük bela olabiliyor.)  Adam daha ben sorunu der demez, "Sizin bilgisayar bozuk, o yüzden bağlanmıyor" demez mi? Ben de dedim ki "Daha yeni aldım, üstelik kaç gündür bağlanıyorum yurttan, sorun bugün başladı, herhalde benim seri numaram yanlış kaydedildi."
Dedi ki:  Ben doğru kaydettim, seninki bozuk.
_E bi kontrol etseydiniz en azından?
_Kontrole gerek yok!
_Peki şimdi ne olacak?
_İşletim sisteminizi kaldırıp yenisini kuracağız, soruna bakacağız.
_Bence yapmayalım,  cihazda bir sorun yok.
Derken hemen odadaki tiz sesli sekreter atladı:
"aaaa sen mi bileceksin yoksa kaç senelik bilgisayarcı mı bilecek!"
Kıza cevap verirken daha lafımı bitirmeden atlayıp hemen işletim sistemini filan tek hamlede sildi adam, bozdu.. Yükledi bişeyler...
Benimki gene internete bağlanamıyor!..  Deli olucam!

"Bi dakka"  dedi  "Bu odada iyi çekmiyor,  bide yan odada deneyeyim."
Aldı kucağına gitti, az sonra ben de yanına gittim. "Olmadı mı olmadı mı?"  diye ikide birde sıkıştırıyorum..
Sonunda geldi, "Oldu" dedi. Ama maalesef olmamıştı.. Velhasıl sonunda anladık ki, en başında dediğim gibi seri numaramı yanlış kaydetmiş sisteme, o nedenle olmazmış. Şu hayatta haklı çıkmana rağmen acı çekmek kadar yapışkan bir lanet de olamaz herhalde...
En başında bir kontrol edeceğine, boşuna benim işletim sistemimi, içindeki tüm lisanslı programları sildi attı. Yerine başka bir şeyler yükledi,  yüklemeler eksik kaldı.. Neyse ben seviniyorum gene de artık internete bağlanabiliyorum, kalanların yüklemesini ben yaparım diye...

Eğitim bitti, Ankara'dan ayrılıp eve döndüm. Benim yeni laptop, 99'da aldığım masaüstü bilgisayardan daha yavaş çalışmaz mı! İnanılmaz yavaş, gürültülü ve hiç bir program yüklenemiyor! Hep dll hataları, Windows hataları, Skype kurulamıyor, video oluşturulamıyor... Vınnn vınnn vınnn, adeta vinç gibi ötüşünden baş ağrım kronikleşmeye başladı.  deli 0lucam!
Katiyyen de bilgisayar tamircisine götürmem. Kendim sorunu anlamaya çalıştım, bildik her şeyi yapıyorum yok yok YOK bu neden böyle??

Bir arkadaşımın eşi programcı, sonunda randevu alıp ona götürdüm. Baktı baktı, saatlerce baktı, benim yaptıklarımı bir de o yaptı. Uzun sessizlikten sonra bana ilk sorusu şu oldu:
_"Sen bu bilgisayarı bir tamirciye götürdün mü hiç?"
Hayır  dedim.
_"Ben bu bilgisayarın orijinal parçalarının değiştirildiğinden şüpheleniyorum. Çünkü çok iyi özellikleri var ama katiyyen bu kadar boşken bu kadar yavaş açılmaz bu" dedi. Ben de iddialaştım, dikine gidiyorum,  yok hayır parçalar değişmedi filan..
"Ben açıcam izninle" dedi;  peki dedim.

Aldı, bilgisayarın minik vidalarını bir hamlede söküp bir çıkardı ki ŞOK! Benim laptop'un iç parçalarından bazıları orijinal değil!  Sonra bandrol yok, C sürücüsünün markası farklı... Benim parçalar orijinal olmayan ve muhtemelen arızalı eski parçalar ile değiştirilmiş!!!
Benim gibi mallarına el sürdürmeyen biri için ultra bir şok bu, kardeşim bile benim fareye elini süremez,  o derece!  Nasıl olur bu?

Önce dedim bu MediaMarkt'tan aldığımızda böyle idi herhalde orada değiştirdiler..?
O iş oralarda pek kolay değil  dedi.
Sonradan aklıma yukarıda anlattığım Ankara'daki olay geldi.
Kaldığım yurttaki bilgisayarcı bozuntusu baktı gördü benim bilg yepyeni, hatta üzerindeki ambalaj bile henüz kaldırılmamış... Benim cihazı gözüne kestirip hatalı kayıt yapmış, götürdüğümde de "yan odada daha iyi çeker" ayağına iki dakika yalnız kaldığında parçalarını sökmüş değiştirmiş


Şimdi bu yeni bilinmedik bir durum mu?  Hayır.
Bu ülkede tamircilerin nasıl çalıştığını, eline mala alanın usta kesildiğini,  150 santimlik kabloya  12 metre para isteyeni filan bunların türlüsünü gördüğüm için  tamirciye şaşmam.  Bilgisayarcılar ise Allah düşürmesin tarzı... Senin bilgisayarında bir arıza vardır, götürürsün, sorununu çözerler ama içinden bir parça söküp aynı marka arızalı parça takarlar, bu sefer de onun için götürürsün filan... Bitmez bu "götürme"ler... O nedenle bozulan bilgisayarımı asla tamirciye götürmedim. Ya kendim çözüyorum sorunu, olmazsa da yenisini alıyorum. Ama gördüm ki en yenisini, en iyisini almak bile çözüm olmadı.

Bana yardımcı olan arkadaşımın eşi dedi ki:
_Bu çok uygulanan bir yöntemdir, bilgisayar parçası satanların çoğu bu şekilde işi götürüyor. Ben programcıyım, yapmam; ama ben de malzeme satışı yapsam ben de yapardım herhalde...



27 Aralık 2013 Cuma

  AKP  vs  The Cemaat

17 Aralık 2013'te Cemaat bağlantılı bir yolsuzluk operasyonu başlatıldığından beri, hükümetteki bazı bakanlar ve oğulları üzerinden kirli paralar Gündem'e saçılmış durumda. "Dershanelerin kapatılması" meselesi ve zıtlaşma geldi buralara kadar... Hrant Dink öldürüldüğünde (milliyetçi) duygulara tercuman olan, o zamanın İstanbul valisi, şimdinin İçişleri Bakanı Muammer Güler; Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Çevre Bakanı (TOKİ) Erdoğan Bayraktar... Halk Bankası Genel Müdürü...  Ayakkabı kutuları,  para sayma cihazları,  
tomar tomar paralar,  görevden alınan savcılar...

Popüler kültür ayağı da vardı bu operasyonun tabi:
İnşaatçı,  orman katili,  pop görgüsüzlük figürü  Ali Ağaoğlu  gibi...
Ebru Gündeş'in eşiymiş,  Reza Zarrab  diye bir iş adamı gibi...
(Ebru Gündeş  yazık zavallı  «mağdur(e)»  olarak,  ekranlarda jüri timinde paraları tomarladığı bir yarışma programında  "gözyaşlarına boğulmuş!"


Kurgulu ağlamaları bitmedi gitti bu kadının, klibinde olsun ekranlarda olsun. Her zaman danışıklı dövüşlü işlerin insanı gibi idi.  Bu açıdan  evliliğinde de "Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş"  hakikaten.)

Körler sağırlar birbirini ağırlar.. Bunlar da geçer.
(Bu kadar yapmacık ağlama mı olur?)   Zerre kadar ilgimi çekmedi,  bir heyecan da yaratmadı bende bu gelişmeler.  Ancak muhabbetim olan, çenesi iyi çalışan bir kişinin sosyal medyadaki paylaşımlarını görünce  özelden fikirlerini sordum:  "Son dönemde dillerdeki soruşturmalara karşı mısın değil misin? Ne düşünüyorsun?"
Cevabını buraya da aktarmaya karar verdim:



AKP ve Yolsuzluk Soruşturmaları

Bu yaşıma kadar hiçbir siyasi grubun içinde olmadım yada hiç bir cemaatin.. Tabi bu ilgilenmediğim anlamına da gelmiyor. Develer güreşir çimenler ezilir.. Bu kavgalar sadece çimenlere zarar verecek, develere değil.

Yiğidi öldür hakkını ver demişler.  Güzele güzel, çirkine çirkin diyebilmeli;  hiçbir fikri yada yanlışı kambur edinmemeli.. Taasuptan, önyargıdan kaçınılmalı.. Çünkü taassup ve önyargı insanı kör eder. Beyinlerimizi lider yada cemaat önderlerinin cebine koymamalıyız. Bunlar bize Kuran'ın telkin ettiği şeyler. Ancak din tarihin her döneminde, her toplumda sömürülmüştür.

Türkiye'nin gündemine gelince.. Açıkça söylüyorum. AKP de Cemaat de maalesef gücün verdiği hazla olacak ki ne oldum delisi havasındalar. İki tarafın da haklı ve haksız olduğu bir yığın şey var. Gelinen noktada ise kaybeden taban, yani bizler oluyoruz.
Ben özellikle iki gücün savaşından nemalanmaya çalışan acizleri gördükçe daha gıcık oluyorum. 11 yıldır hiçbir nane yap(a)mamışsın kendin de cemaatin hükümete yaptıklarından prim yapmaya çalışıyosun?.. "Ohh yesinler birbirlerini!" deyip mutluluktan coşarken kendin aciz aciz oturup bu kavgadan yararlanmaya çalışacaksın?

Bugüne kadar Türkiye'de AKP problemi değil, muhalefet problemi olmuştur.  AKP oyları AKP olduğu için değil;  muhalefet olmadığı için, halk alternatif göremediği için almıştır. Başbakanın iki kolu var: sağ kolu ve sol kolu (Bahçeli ve Kılıçdaroğlu). O kollar kopmadıkça başbakan başbakan olmaya devam edecektir.

Yolsuzluklara gelince... Bana bunu sorman tuhafıma da gitti tabi ki. Herhalde yolsuzlukların üzerine gidilmelidir.

Benden bir siyasi veya cemaat beklentisi içinde olmamalısın. Alkol alırım. Namaz kılmıyorum.. Hoşgörünün, demokrasinin olmazsa olmazlarından olduğuna inanıyorum.  Alevi değilim, Sunni de sayılmam ancak bu kesimlerden çok yakın arkadaşlarım var. Solcu değilim, AKPli değilim, ülkücü değilim, Fetullahçı değilim; ancak hepsinden çok yakın arkadaşlarım var. Bir de "sosyal demokratım Atatürkçüyüm" deyip de aslında hiç alakası olmayan entel dantel geçinen, kendini elit sanan tiplere de ayrıca bir gıcığım var.  Boşuna "kıroyum" demiyorum yani.
Sevgiyle kal.

------------------------------------------------------------------------------------


Bu da konuyla ilgili  Ali Bayramoğlu'nun  bir yazısından alıntı:

Çatışma nasıl seyredecek sorusuna verilecek yanıt, tarafların tavrı ve genel stratejilerinden ibaret değil, atacakları adımlarla hukuk devleti düzenini ne kadar zorlayabilecekleriyle de ilgili.
...
Cemaatin devlet içindeki yeminli aktörleri ellerindeki devlet yetkisini cemaat stratejisi etrafında kullanmaya devam ettikçe, bu yaygınlaştıkça, siyasi iktidar bu çerçevede yara aldıkça, az akıllı CHP tipi siyasi partiler ve olup biteni tribünden seyretmeyi, AK Parti'ye vurarak cemaati okşamayı tercih edenler bu durumu meşrulaştırdıkça, demokrasi sorunu daha da büyür.
("Devlet krizi, demokrasi riski", Ali Bayramoğlu. 27.12.2013, Yeni Şafak)

Ve Twitter:
Osmanlıdaki kul'un,  Cumhuriyette dahi,  İslam sosuna batırılmış sadaka ve rüşvet zihniyetini devam ettirmiş olması tarihin tekerrürüdür.
(@ShlomoHayim)


21 Şubat 2011 Pazartesi

 LİNKLER  =>

(LİNK-MİNK:  Yeni yazı dizisi. Shockhaber'i yad ederek...)


Edebiyatın başına gelen en iyi şey Nobel:  Türk Edebiyatı'ndaki dönüm noktaları  hakkında yapılmış bir seçki.  (Radikal)

Ayşe Hür'ün  Sarıkamış Faciası  üzerine  Taraf'taki yazısının tam metni
(3 parça olarak):   90 bin genç donarak ölmeye hazır mı peki


Erdoğan'ın Ortadoğu ve İsrail politikası  üzerine bir değerlendirme. Bundan iki sene kadar önce (2009 Ocak) yazılmış olmasına rağmen hâlâ güncelliğini koruyan bir analiz:  Erdoğan'a  ABD'den iyi polis rolü
(Geçmişten bugüne  Baykal dışında ne değişti?)

"Batı'nın gözünde günahlarını ısrarla inkâr eden ve büyümeye direnen bir çocuk olmaktansa;  Ortadoğu'da kahraman olmak yeğdir elbet."
Yıldırım Türker


İshak Alaton ile söyleşi  (8 Şubat 2011 - Milliyet Ekonomi):
"TÜSİAD  Türkiye'ye 13 yıl kaybettirdi"


Aziz Kedi'den. Medya ve Yılmaz Özdil eleştirisi gibi:LİMON SATMAYIN!

Medyanın ve aynı zamanda onunla ikame edebilecek her türlü yapının,  kendi gündemini yaratmaya harcadığı enerjinin çok daha azını gerçeklere ve değerlere ayırdığını düşünüyorum. Kendi dışlarındaki dünyayı itinayla görmezden geliyorlar. Terazinin bir kefesi hep havada olduğu sürece medyanın inandırıcılığı, içindekilerin önemi ve saygınlığı tartışılmaya devam edecektir.  (canilecanan)


"Limon satmayın!"  demişken...
Bir duayenden (Yılmaz Özdil) medya aracılığıyla pompalanan kokuşmuşluk üzerine...  (Utanma duygusu barındırmaz.)
İbretlik durumlar ve Türk Medyası:  Defne


T.C.'nin resmi politikası olarak köy yakmak ve geriye kalan hayatlar: Yakılan köylerin ahvalidir  :(


Yazım dili ve genel kabuller üzerine  -  Derslerde bizi kandırdılar
Herşeyin bütün kurallara uyduğu, "uygun" olduğu yerde zaten sanat yoktur.


Adnan Oktar  -  "Kedi canını senin"  videosu   (İnşaAllah!)


Rakıdan örümcek çıktı,  tazminat kazandı  :)


Ünlü Playboy yıldızı operada!
Seyirciyi tiyatro ve operaya çekmek için yapılmış dikkat çekici ve yenilikçi bir çalışma:

Anna Nicole Smith kapalı gişe  ve (tabiki)  Anna Nicole özel.


(Sözlük tarihçem'de de bazı güncellemeler yaptım.)


.

18 Temmuz 2010 Pazar

Etyen Mahçupyan'ın  gözünden  Yüksek Yargı



Etyen Mahçupyan  son dönemde yüksek yargı, adalet ve hukuk üzerinde sistematik olarak durmaya başladı.  Söyledikleri ilgimi çekti, dikkate değer... İki yazısından kesikli bölümler aktarıyorum bugün:


«Anlaşılan yüksek yargı kurumları kendilerini sadece yürütmeden değil,  toplumdan da bağımsız sanıyor.  Çünkü meşruiyet diye bir dertleri yok. Nasıl algılandıkları konusu onları rahatsız etmiyor. Toplum ne yönde tercih ve taleplere sahip olursa olsun, adalet'in  üst yargı kurullarında oturan yargıçlar tarafından tanımlanması gerektiğini düşünüyorlar. Yani sadece hukuk fakültesine gitmiş olmak ve diğer yargı mensupları tarafından beğenilmiş olmak,  adalet üzerinde ideolojik vesayet kurmayı mübah kılıyor. Üstelik bu kariyer mantığı  açıkça savunuluyor.  Gerekçeleri ise  yargı bağımsızlığı.
...
Kısacası karşımızda tarafsız olmadığı için adalet işlevini yapamayan, bağımsızlaştıkça daha da ideolojikleşen ve bu konumunu doğal bir imtiyaz olarak korumak istediği ölçüde meşruiyetini yitiren bir yargı var.
... Herhalde dünyanın artık hiçbir yerinde faşizmi savunan ve buna ille de demokrasi denmesini isteyen kurumlar kalmadı. Ama bizde var. Biz demokrasinin ne olduğunu yeni öğreniyor ve Cumhuriyet'in niçin demokrasi üretmediğini yeni anlıyoruz.»
(Demokrasi Öncesi.  07.04.2010, Taraf)

«Herkesin bildiği gibi devletler güç ilişkileri içinde doğarlar ve adalet açısından bakıldığında, salt bu nedenden ötürü bile gayrı meşrudurlar. Açıktır ki güçlünün güçsüzleri elimine ederek kurduğu bir devlet, adaleti temel aldığımızda meşru olamaz. Dolayısıyla devletlerin 'toplumların nasıl yönetileceğine ilişkin' olarak ürettikleri bir format olan 'rejimler' de hiçbir zaman ve hiçbir yerde ideal anlamıyla hukuka uygun değildir.

Her rejim kendi hukukunu geliştirirken, doğal olarak rejimin bekasını da garanti altına almaya çalışır.  Öte yandan her rejim zaten belirli bir güç odağı tarafından kurulmuş  veya dengeler belirli bir güç odağını egemen kılmıştır. Bu nedenle rejimin bekası aslında egemen zümrenin bu imtiyazını sürdürmesini ifade eder. Ancak egemenlerin hemen her zaman bir azınlık olduğunu dikkate alırsak,  bu durumu açıkça taşımaları zordur. Unutmamak gerek ki her rejim kendi hukukunu yaratmakla birlikte, söz konusu hukukun 'evrensel' hukuka uygunluğunu iddia etmek zorundadır. Aksi halde o rejimin bir tür diktatörlük olduğu ortaya çıkar ve dünya konjonktürünün demokrasiye meylettiği dönemlerde bu yükü taşımak hem zorlaşır hem de riskli hale gelir.
...
Adalet sağlamadığı halde 'hukuki' görünmek zorunda olan rejimlerin bu sorunlarını çözmelerinin bir yolu, Türkiye'de yaşayan herkesin bildiği üzere, 'evrensel' gözüken kurum ve süreçlerin benimsenmesi, ancak bunların rejimi pekiştirecek biçimlerde kullanılmasıdır.  Böylece kâğıt üzerinde bütün 'çağdaş' kurumlara sahip olursunuz ama bunların işlevi tahakküm sisteminin yeniden üretilmesini sağlamaktır. Bu göstermelik 'çağdaşlığı' desteklemek ve ona zemin kazandırmak açısından sıkça kullanılan ikinci bir yol ise, rejimi olabildiğince ilahi nitelikteki bir ideolojinin uzantısı olarak sunmaktır. Açıktır ki bir rejimin uygulamadaki adaletsizliklerine itiraz etmek epeyce kolaydır. Oysa kutsallaştırılmış bir ideolojinin toplum tasavvuruna itiraz etmek son derece zordur. Bu toplum tasavvuru adaletsizliği sistemleştirmiş bile olsa, mağdurların adalet aramalarının maliyeti o denli yüksektir ki insanlar adaletsizliğe razı olur. Söz konusu maliyet, basit şekilde ifade edilirse vatandaşlığın kaybıdır... (Çok uzun tutmamak için bu bölümü de atlıyorum.)
...
Gayrımüslimleri 'yabancı' ilan eden, Alevilere inançlarını, Kürtlere dillerini serbest yaşama imkânı tanımayan yüksek yargı, egemen zümrenin imtiyazlarını zorlayan ideolojik taleplerde daha da 'cesurdur'. Başörtüsünü yasaklamak ve cumhurbaşkanı seçimini yaptırmamak için yapılanlar, hukuka evrensellik ve adalet atfeden herkes için son derece küçültücü olmuş ama yargı mensupları bundan muzdarip gözükmemiştir. Çünkü onlar bu rejimin yargıçlarıdır... Hukuka bağlılıkları ancak rejimin belirlediği hukuk çerçevesinde anlamlıdır. Adalet kaygısı ise rejimin korunması zorunluluğunun altında çoktan ezilip gitmiştir.

Karşımızda bitmiş, tükenmiş bir sistem var. Meşruiyeti rejimin ideolojisinde aradığı ölçüde hem toplumsal hem de evrensel anlamıyla hukuksal meşruiyetini yitiren bir yargı mekanizmasına sahibiz. Ama bunun sorumluluğunu şu anda 'işlerini' yapmakta olan savcı ve yargıçlara yüklemek de haksızlık olur. Onlar zaten bu 'işi' yapmak üzere o konuma geldiler ve 'işverenin' istediği gibi de çalışıyorlar.  Sorun bu 'şirketin' daha baştan otoriter zihniyet, dolayısıyla da otoriter bir hukuk algısı üzerine inşa edilmiş olmasından kaynaklanıyor... Bu ülkede 'hukuk' her zaman rejimin 'teveccühüne' muhtaç kaldı. Olgunlaşamadı, ergenliğine bile ulaşamadı... Dolayısıyla bu ülkede hukuk hiçbir zaman toplum nezdinde meşru olamadı.»
(Yüksek Yargı.  16.06.2010, Taraf)