ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2023 Salı

Kentsel Çöküş


Son Maraş depremi (*) olduğunda  utanmadan çözümün  "kentsel dönüşüm"  olduğunu yazanlar vardı sosyal medyada.
Bu kadar utanmazlık, ahlâksızlık ve radikal particilik benim ne anlayabileceğim ne onaylayabileceğim bir şey.

TRT'de deprem bölgesinde, hem de canlı yayın sırasında gelen ikinci yıkımlı depremde ekranda gördüğümüz şey;  20 katlı binanın,  hemen yanındaki yıkılmadan depremden çıkabilmiş diğer yüksek binanın üstüne devrilerek anında onu yıktığı idi. Deprem sırasında kaldırımda veya yoldan geçen araçlar içinde olup üstüne çöken binaların altında can verenler de oldu.

(*) 6 Şubat 2023 tarihli Kahramanmaraş depremlerinde resmi rakamlara göre en az 50 bin Türk vatandaşı hayatını kaybetmişti.


"Kentsel dönüşüm" diye büyükşehirlerde 7-9 katlı (hem de yeni) binaları yıkıp,  bahçedeki ağaçları söküp,  bahçe alanını neredeyse yok edecek kadar daraltarak dip dibe 15-20 katlı bina yapmanın meâli depreme dayanıklı yapılaşma olmuyor. Aynı şehirde aynı mahallede aynı deprem sonrası eski binalar kalırken, yeni yapılan binada büyük hasar ve ölüm çıkabiliyor. Yani çözüm eskileri yıkıp yenilerini yapalım meselesi değil özünde.

Ayrıca şehrin merkezindeki 40 seneden fazla ömürlü apartmanlara dokunmazken;  yeni gelişen emlak değeri yüksek bölgelerdeki on yılı bulmamış yaştaki binaları yıkıp yerine dip dibe, göksel hapishane manzaralı ev yapma haline  "kentsel dönüşüm"  deyip büyükşehirleri çirkinden daha çirkine dönüştürmeyi görev bilmek de modern şehircilik olmuyor.

Fikirtepe, İstanbul


Dip dibe, birbirinin salonunun içine bakmalı evlerde aile olarak veya bir kadın olarak tek başına yaşamanın zorluğu ve bunun getirdiği psikolojik gerginliği ise belki başka bir yazımda açarım. Dip dibe dizili bu ucubelerde yaşamanın, insanların derinliklerine ve şahsiyetlerine zarar verdiğini, bayağılığı norm haline getirdiğini ise zaten yıllardır yazıyorum.



“Çünkü her türlü zararlı şeyin bir kökü para sevgisidir.”
(1. Timoteos 6:10)

“Siz hem Tanrı'ya  hem de paraya kulluk edemezsiniz.”
(Luka 16:13)


6 Haziran 2023 Salı

 2023  Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçimi


Seçim bitti, seçim tartışmaları bitmedi. Hep aynı terane!
Cahil halk, eğitim şart, makarna bulgur, hırsız, Aziz Nesin, ve bilimum çorba. Akıl sağlığımız ve zekamız, ikisinden en az biri tehlikede.

1990'ların sonunda yorum yazdığım bir internet sitesinde (*) demiştim ki  "Eğer laikliği savunan kesim,  kültürel altyapı dahil  iyi bir hazırlık yaparsa,  20 ila 25 yıl sonra iktidarı geri alabilir."

O gün alay edenler, hakaret edenler, "25 sene haaa? hahhhhaaahhha! En fazla gelecek seçimde gidecekler. O zamana kadar kapatılmazlarsa tabii puhahhhaaaaaa"  diye dalga geçenler...

Üzerinden 25 sene geçti.  Utanmışlar mıdır acaba biraz?

Tabii ki hayır.  Utanma duygusu olmayan; havaya karaya herkese söverek zaman dolduran, ruhen aylak ve çok mutlu bir kesim. Zamanlarını sürekli yıpratıcı eleştiri yapıp insanın yaşam enerjisini törpüleyerek geçiriyorlar.  Seçim hakkına ve tercihlere saygıları yok. Ama aynı zamanda seçimden medet umup değişim de bekleyebiliyorlar,  ki oldukça ilginç bence.  Sosyal medya ise topluca delirdikleri mekan oluyor. Hayal dünyasında yaşarken; sürekli aklın ve bilimin yolunda gidiyorlar,  kendilerince.

O kadar berbat tespitleri var ve o kadar okuyamıyorlar ki hayatı, seçim dönemini! Doğrularının mutlaklığına o kadar iman etmişler ki  İLETİŞİM İMKANSIZ!

Sosyal medya gibi büyük bir etkileşim deryasında / fırsatında dahi sadece kendi görüşünde olanları takip edip, birbirlerini her seçim öncesi coşkuyla gaza getirip, sonrasında  "oylar çalındı, Aziz Nesin, makarna-ekmek-bulgur..."  Ve Kapanış.  Sonra yine sosyal medyada nefret bombardımanına ve normal hayat akışına dönüş.

Birbirlerini doldurup doldurup, safları sıklaştırma oyunu oynuyorlar sosyal medyada. Ve tüm bunları yaparken, sürekli en iyi yaptıkları şeyi yineliyorlar:  "Kutuplaştırmak".

Sadece kendi kendilerini, ve belki belli bir çevreden servis edilen AKP'li görünümü verilmiş dejenerasyon hesaplarını takip ettiklerinden; zihinsel bir donuklaşma içerisindeler ve kapalı cemaatlere döndüklerinin farkında değiller. Manipülasyon amaçlı açılmış haber siteleri ve yalan haber yayan kullanıcıların tuzaklarına balıklama atladıklarının farkında değiller. Anlatıldığında da anlamıyorlar.  Yalan haber bu  diyorsun;  "Olsun ne fark eder, sanki böyle şeyler olmuyor mu!"  diyor ve paylaşmaya devam ediyor.  İletişime devam etmeye gerek yok;  zaten dinlemiyorlar,  dinlemeyi bilmiyorlar.


YALAN HABER  Enflasyonu
Türkiye genel olarak insanların düşünmekten ölesiye korktuğu bir iklimde.  Seçim sebebiyle bir kez daha deneyimledim bunu.
Sosyal medyaya baktığımızda devasa sayıda kullanıcı arasında  (parmakla sayılacaklar hariç)  aynı vasatlık ve kopyala-yapıştırlık halleri,  türlü sazan avlarına gönüllü düşmeler ve yalan habere ilgi eğilimi farklı taraflarda bol bol mevcut. Aslında birbirine ikiz kardeş kadar benzeyen iki kitle var ortada. Ne var ki  bir tanesi kendisini (ne sebepten olduğu bilinmez)  daha ahlâklı, daha üstün, daha doğru, daha iyicil ilan etmiş. Sürekli karşı tarafı aşağılayıp duruyor, sanki kendisi ötekilerden farklı ve daha iyi imiş kabulüyle.

Türkiye'de baskılardan şikayet eden muhalif kesim özgürlükçü değil, aksine baskıcı. Üstelik kendilerini yarı-Tanrı gibi görebilecek derecede yüksek kibirde olduklarından, ahlâksızlığı hep karşıya yontmaktalar.  Gözünün içine baka baka yalan söyleyenlere bir tepkileri yok,  yeter ki duymak istediklerini söyle.  "Genel başkan Cumhurbaşkanı adayı olmamalı"  diyen CHP genel başkanını Cumhurbaşkanı adayı olarak desteklemekte bir sakınca görmediler mesela.
   ("Tell me lies,  tell me sweet little lies.")


Gazetecilik
Ülkedeki medyanın canına okudular, AKP de geldi tüy dikti. Utanmazlık norm oldu. "At yalanı skeyim inananı" genel habercilik mottosu. Özellikle sosyal medya, milleti birbirine düşürmek için dezenformasyon cenneti gibi işliyor. "Halkımız cahil!"  diyenler avamdan iyi değil.

İzmir'de meşhur bir okul balo törenini şeriat tehlikesi yüzünden iptal etti diye haber yapıyor Karar gazetesi. Yani 20 senedir yapılabilen geleneksel tören neden bugün iptal edilsin? Hemen başlıyor iman etmiş kitleleri   "Şeriat is loading"  paylaşımları yapmaya... Meğerse okul bir teklif almış Amerika'daki Türk gününe katılım için. Oraya gidileceğinden tören yapılmamış. Ama gerizekalı bir kitle olduğu için kakala gitsin,  bunu da yerler.
(Yediler de.)

Twitter gibi sosyal medya mecralarını haftada iki saat düzenli okuyan delirmemiş birinde AKP sempatisi başlama ihtimali diye bir şey var. Kendisine maddi ve manevi aynada bakmayan ne kadar kişi varsa karşıt gördüğüne yargı dağıtıyor zaten burada.  Muhalif çevrelerse hiç çekilmiyor.



Muhalefet Neden Kazanamadı ve Nasıl Kazanırdı?   (DİL)
Muhalefet çok konuştuğu için kaybetti. Yıllardır her seçim öncesi muhalifler bu yolla kararsızları karşı tarafa itiyor zaten. Zira konuştukça batıyorlar.  Diline hakim olabilse zorlanmadan % 55 oyu aşarak kazanacakken,  dil ve üslupları yüzünden yara aldılar yine.

O kadar çok, o kadar boş ve o kadar çirkin konuştular ve bunu o kadar erken yaptılar ki!  Daha gelmeden adam asmaca yargılamaca oyunu başladı.  Özerklikler dağıtıldı.  Sokaklarda, topluluk içerisinde, halk röportajlarında görüşü sorulduğunda AKP'ye oyunu vereceğini söyleyen insanlara hakaretler yağdırıldı.  Dediğim gibi, dil gönülden taşanı söylermiş.  En ağır eleştirileri sıralarsın yeri gelir karşı tarafa;  ama  "hakir görmek"  de dedikleri insan küçümsemek aradaki hassas ince sınırdır.

Geri, tutucu, faşist bir sol var ortada. Halkı aşağılama, yoksulları aşağılama, göçmenleri aşağılama, depremzedeleri aşağılama... Derken sokak röportajlarında Erdoğan'a oy vereceğini söyleyen kadınlara küfür - hakarete başlayıp bunu gayet normal gören teyzeler... Onlardan bile idol yaratmaya kalktılar. Ne kadar Bakırköy'e sevklik şahıs varsa baştaçları oldu.  Üstelik kendilerini cidden aydın, ilerici, solcu, laik, Atatürkçü ve Türkçü zannetmekteler.  Bir çeşit toplu delirme hali.

Zerre kadar özeleştiri yapmıyor olmaları ise takdire şayan. Bu anlamda dünya rekoruna koşuyorlar. Kaçıncı "Gümbür gümbür geliyoruz, bahar geliyor!"  sonrası hezimet bu? Yani bir kitle hiç mi arada kendini yoklamaz?  Bu kadar da tembel ve bağnazlar.  Ve en başta dediğim gibi,  utanma duyguları çok aşınmış.  Gün boyu karşı tarafa sövmek daha konforlu nasılsa!

«Sol faşistler sadece gettolarında yaşadıkları ve sadece cemaat içi iletişim halinde oldukları için edebsizliklerinin boyutu ve seviyesizlikleri hakkında bilgi sahibi değiller»
diye özetlemiş hallerini bir kullanıcı.  (**)


Ve şöyle devam etmiş:

"Halk Tv, Tele1, KRT, Sözcü gibi kanallar hastalıklı kanallar. Etraflarına inanılmaz bir cahillik saçıyor ve toplumu fanatizme büküyorlar. Lise çağı ideolojik tiplerden bunların bir an önce kurtulması lazım. Bir de yaşlanmış ve adından başka bir şeyi kalmamış kişilerin "merkez" konumu getirmeyeceğinin de görülmesi lazım. Çünkü bir yandan da bu yaşlılar geç kalmış ergenlik belirtilerini fazla etraflarına saçıyorlar."


     "Akılla değil duygularla hareket edince, kaybedilmiş bir seçimin faturasını bile çıkaramıyoruz. Hesap soramıyoruz. Nerede yanlış yapıldı diyemiyoruz. Sloganlar, romantik laflar, mantıksız argümanlar.  Sonuçta birbirini kıran inciten insanlar.  Boş holiganlık"

"Ekmeleddin İhsanoğlu, Sarıgül, KK ne derseniz verdim vallahi. Normalde vermezdim. Bundan sonra vermem. Kusura bakmayın. Dayatma aday olursa sandığa gitmem.  43 yaşındayım,  az biraz bir şeyler okudum,  oyumun artık bana ait olmasını istiyorum."
Emrah Safa Gürkan,  Twitter   (1) (2)



"Muhalefet neden kaybetti?
Bakın bu soruya cevap vermek çok önemli.
Salgın operasyonuna,  yüzde 400 enflasyona maruz kalınmış bir ortamda muhalefet neden kazanamaz?
Cevap belli
Bağımsız değil.  Bir ülkenin muhalefeti bağımsız değilse, o ülkenin bağımsızlığından söz edilebilir mi?"
Burak Turna



       Medyada muhalefetin yürüttüğü kampanya ve takındığı dil, kararsız seçmeni iktidar partisi lehine itti. Bana göre Türkiye'de sol bir akıl hastalığına dönüştü artık.  Gerçi dünyada da durumu iyi değil.  Bunu ilk kez bir İsrail sitesindeki yorumda okumuştum. Tabi biz "vur deyince öldüren" bir toplum olduğumuzdan; bizde daha yaygın delirmeler gözlemleniyor sanki. Kendilerine zarar verecek ve kaybettirecek işlere dört elle sarılmalarını, yalanları çok daha fazla benimsemelerini buna bağlıyorum. Binlerce binler PKK'lıyla, irinli Fetö destekçileriyle, milyonlarca Cumhuriyet düşmanıyla birlikte hareket edip  kendine  Atatürkçü  demek normal olmasa gerek.

Sorsan,  "Erdoğan hele bi gitsin de!"

Özetle:  DELİRDİLER!

15 Temmuz hakkında takındıkları küçümser tavırdan sonra aklıselime geri dönebilmeleri ise mümkün görünmüyor. Yoğun olarak Fetö hesaplarının güdümünde, diğer yarıya "Allahla kandırıyorlar, Aziz Nesin"  filan aynı nakaratla can sıkmaya devam edecekler gibi görünüyor.  2071'e kadar yine böyle eğleşirler artık.

Çapsız liderler ve çapsız örgütler ile at gözlüğü takmış bağnaz yığınlar ülkenin önünü tıkıyor.  Bu şartlar altında ülkede gerçek bir muhalefetin zuhur etmemesi,  AKP'yi kaderimiz haline getirdi. Boğucu bir  "alternatifsizlik krizi"  içerisine girdik.



EKONOMİ  ve  Tutarlılık
“Ekonomi iyi değil aşırı pahalılık var çare ne? İktidara gelmek için ülkenin bütün kaynaklarını seçim rüşveti olarak vermek. Kürt sorunu var evet, çare ne? Ülkenin en faşik adamına iç işleri bakanlığı teklif etmek.  En kötüsü de mülteci düşmanlığı yapmak.”
Mutlu Bulut

Bu ülkede muhalefet diye bir şey yok. Muhalefet olduğu iddia edilen tarihi bir heyûlâ var ve ülkenin üstüne iktidar krizini dayayan yapı biraz da budur.  İktidar memur maaş zammı diyor,  aynısını muhalif de diyor.  Sen gelme o zaman?

Hani ekonomi kötü, Hazine battı batacaktı? Bütün kampanyayı bunun üzerine oturttular. Seçime bir hafta kala da çıktılar kredi kartı borçlarını silme vaadi verdiler. Kredi kartları da ödenebiliyorsa durum iyiymiş demek ki? Çökmedi mi şimdi kampanyanın as maddesi?  Bunlar beşi benzemezi yan yana koymaya iyice alıştı.


Sıkıcı, tekrar ve ruhsuz işler deplasmanda kalmaya mahkumdur. Hep eleştirerek de yol alınmaz. Baktığını gören zaten bozukluğu fark ediyor,  sen ne yapacaksın?  Bunu demekten ve bir ruh / bakış / vizyon ortaya koymaktansa  sabah akşam gıy gıy...

Her seçim oylar çalınıyor ve başarı böyle geliyorsa eğer... O zaman İmamoğlu ve Yavaş da hileli geldi demektir? Kendiniz kazanınca âdil,  başkası kazanınca "çalındı". Oysa Kılıçdaroğlu'nun kazanması sıradışı olandı zaten en baştan beri?  İyi hazırlık yapılması ve güçlü bir söylemle ortaya çıkılması gerekirdi;  herkese mavi boncuk  (MV koltuğu)  dağıtarak değil. Ama kendi kendilerini dolduruşa getirip, farklı görüşleri takip etmeyen bu kapalı kitle;  yalan habere olan tutkusuyla  havalara girip bir de daha gelmeden insan yargılamaya;  giyim kodlarını, başkanlık sistemini filan değiştirmeye kalktı. Sokak söyleşilerinde görüşlerini kendince açıklayan iktidar partisi taraftarlarına hakaretler savuruldu.  Son dönemeçte milliyetçi oyları kendilerine çekebilmek için Ümit Özdağ ile el sıkışınca,  eldeki HDP oylarında da düşüş kaydettiler.

Zaten kendi ideolojilerine ve parti çıkarlarına hizmet etmiyorsa; anında satmayacakları hiçbir sözde vefaları yok. Ara Güler hadisesini hatırlayın. Yıllarca "koca çınar, üstad" dedikleri adam, Hendek olayları sırasına CB ziyaretinde bulundu diye demediklerini bırakmamışlardı.  (2018)

Bana asıl ilginç gelense;  genellikle kadın hakları, kadın cinayetleri lafını dillerine dolamış sol akımdaki kişiler; gerçek hayatta kendi ortamlarındaki kadın sorunlarına duyarsız olabilen, ruhsuz, yine genellikle kariyerist tipler.  Kendisinden 45 derece farklı düşünen bir kadın yanında işkence ile öldürülse sıfır tepki verir,  hatta oh olsun bile diyebilir kimisi.  Bunlar  "kadın hakları,  kadınlarımız,  Türk kadını"  falan filan...
(Misal:  Melis Alphan)   (Misal: Nur SERTER)

Çocuk tacizi gibi bir konuyu bile iktidar partisine bağlayabilen;  neredeyse tarikatler dışında taciz olayı yaşanmadığını iddia edebilecek kadar din düşmanı ve kafayı sıyırmış;  aslında ne kadına, ne çocuğa, ne hayvana, ne mağdura (ne depremzedeye) karşı empati kurabilen;  dillerine doladıkları bunlara zerre değer vermeyen,  sadece şablon olarak vitrinlerinde kullanan;  sağduyu ve basiret kavramları çökmüş kişiler.  Tüm bu trajedilere,  iktidara karşı kullanabilecekleri muhalefet malzemesi olduğu sürece duyarlılar.  Bu ikiyüzlülüklerini maskeleyebildiklerini sanarak hep iyiliği kendilerine,  kötülüğü "karşı tarafa" yontmaları sorun.  Arada dürtüp  "her şeyiniz ortada"  demek lazım.




“CHP, Fethullahçılar için yaptığı adalet yürüyüşü için özür dilemeli.”

“Cumhurbaşkanını eleştirmek için malzeme o kadar çok ki,  diploma varken yok demek saçmalığına müracaat etmek bana çok akılsız bir girişim olarak geliyor. Girişim sayısının çokluğu veya atılan yumruk sayısı değil,  işe yarayan girişim,  vuran yumruk muhalefete lazım.”

“Sırtını Amerika'ya Yaslayanlar Yenildi! Sırtını Fethullah'a Yaslayanlar Yenildi. Sırtını PKK'ya Yaslayanlar Yenildi. Sırtını Süleymancılara Yaslayanlar Yenildi. Sırtını Almanya'ya,  İngiltere'ye,  Fransa'ya Yaslayanlar Yenildi.”

“Bu son seçim idiyse ve muhalefet bu görüşte samimi ise  CHP,  İyiP,  HDP  hemen kendini feshetsin de seçmenleri yalan söylendiğini düşünmesin.”
Atila Demirkasımoğlu,  Facebook    (1)  (2)  (3) 



“ Y-CHP  "kripto"  karesine teslim
K.KILICDAROGLU
SEZGIN TANRIKULU
C:KAFTANCIOGLU
MAHMUT TANAL
Alevi, demokrat maskeli kriptolar CHP nin ipini cektiler.
Ekmek icin Ekmelettin, gel bakalim Muharrem, Abdullah Gül denemeleri ve sonunda da hesap uzmani marifetiyle meclise sokulan 40 a yakin AKP-FETÖ eskileri”
Vasıf Kayhan Bayırlı,  Facebook



“Değişim için on yıllarca ciddi ve sistemli çalışmak gerekir, öyle iki ay efelik yapıp değişim beklemek hiç olur mu?
Var mı öyle üç kuruşa beş köfte.  Boşuna heveslendiler, olmayacak duaya amin dediler...  Aman dedik hayal kırıklığı olmasın,  boş beklentiler olmasın...

Son hafta seçimle ilgili yazmadım ama kaç kez dilimin ucuna geldi, yuttum. Minik bir partinin lideri çıktı, KK’ya ülkeye ve anayasaya ihanet etmeyeceğine, terörden uzak duracağına dair protokol imzalattı. Olacak şey mi.  Yani “imzalamazsam ihanet mi edeceğim?” diyemedi mi? Kaldı ki, son düzlükte kıvırtma kabul görür mü? Ama işte susup oturduğum yerde içim daraldı,  Atatürk’ün partisine böyle lider utançtan başka ne getirir.

Her neyse, muhalefet bu kafayla giderse gelecek seçimde de aynı şey. Ondan sonrakinde de aynı şey.  Beş seçimdir uyardığımız, beş seçim daha olur. Şayet ciddiyseniz ciddi olun, ciddi çalışın, moralinizi bozmayın ve siyaseti öğrenin. Türkiye’yi öğrenin. Öncelikle de CHP’yi öğrenin. CHP’yi normal bir parti sanmayın. Boş hesaplarla olmayacak şeylerin peşinde koşmayı bırakın.... Bu sıkıntıları 40+ yıldır çekiyorum.  Hayal kurup onun üzerinde siyaset yapılıyormuş gibi kumda oynanmasından bıktım.
İşte geldik gidiyoruz,  artık siz bilirsiniz.”  (1)
---
“CHP’nin ne kadar çürüdüğü bir yana, muhalefetin büyük kısmını bloke edip etkisizleştirmesi ayrı bir büyük dert. CHP değişmeden veya Türk siyasetinden silinmeden gerçek ve olumlu bir değişim imkansızdır. Değişmesi olanaksız sayılabilir çünkü tüm köşe başlarını tutmuşlar. Daha girdiğin ilk sokakta biat etmeyeni tasfiye ediyorlar. Kapanması da zor, çünkü hangi iktidar böyle yararlı ve kullanışlı bir muhalefetten vaz geçebilir.  Bu parti muhalefetin kırılmaz zinciri olarak kemikleşmiştir.  CHP var oldukça AKP gitmez dedik, ahanda! yirmi beş yılı garantiledi bile. Sayelerinde elli yılı da bulurlar, bu gidişle.”   (2)
Mehmet Tanju Akad   (MTA)



Zaten RTE de çoğu seçim dönemi boşuna  "Allah her iktidara böyle muhalefet nasibetsin"  demiyor.  Tabanı ve tavanıyla geri zekalı ve irinlerle dolu bir kitle,  ülke seçmen nüfusunun yarısına sövüyor da sövüyor.  Onlar söve dursun;  ben yine,  bilmem kaçıncı kez,  bu blogda bir CHP yazımı daha  Hakkı DEVRİM'in  2009'daki bir köşe yazısından alıntı ile noktalıyorum.

"CHP gündemden düşeli bence 59 yıl geçiyor.  1950 CHP'nin sonuydu. Darılmayın, gücenmeyin! Zorla ayakta tutacağız diye, tarihî bir kuruluşu hortlağa döndürdünüz. (...)  Zemini boşaltma kararına varın ki, sahici bir muhalefet de neşvünemâ  («gelişip büyüme»)  imkânı bulsun."

"(Erdoğan) Ne kadar saçma bir şey söylerse söylesin, rakipleri daha saçmasını söylüyor. Erdoğan'ın karşısında hiçbir şey yok."



*  Radikal
** Atila Demirkasımoğlu


Radikal,  15 Temmuz 2016,  televizyon,  DTP/BDP,  Kürtçe,  Cananlar,  Fethullah, Hakkı Devrim,

12 Eylül 2022 Pazartesi

   Can  ATAKLI


Uzanlar dönemi Star TV Haber Genel Yayın Yönetmeni ve ana haber sunucusu  (anchormen) olarak bol bol Uzanları akladığı dönem kapanınca,  kısa bir dönem  (5-6 ay gibi veya bir seneye yakın)  inzivaya çekilmiş, sonra Atatürkçü - Ulusalcı kanattan "muhalefet cephesi"ne katılmış,  iktidara "hırsız"  diyen bir kalem:  Can Ataklı.

Geçenlerde bir yazı yazmış köşesinde.  Osmanlı sultanları sanıldığı gibi örtülü değildi diyor. Doğrudur. Bol resimli bir kolaj da yapmış. "Vahdettin'in kızı Sabiha Sultan"  dediği kişi,  devrik İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi'nin ilk eşi  Fawzia Shirin  aslında.  (Blogumda en çok tıklanan yazılardan birisi olan  Prenses Süreyya  başlığında adı geçiyordu hatırlarsanız.)
Muhtemelen yazıda kullandığı diğer fotolar da şaibeli.  (atmasyon!)


Nerden buldu bu saçma derlemeyi?  diye sormak abes olur,  tek tıkla buldum zaten kaynağını:  "İnternetten."
Adam nette gezinirken bulduğu kolpa bir derlemeyi allayıp soslayıp kendi yazısı diye ortaya sürmüş.  Alışık olduğumuz,  tipik gazeteci köşe doldurma yöntemi.  Ona buna  "hırsız"  diyen adama da pek yakışmış doğrusu.

Türkiye'de gazetecilik uzun süredir bu aşamada. Yorum yapmak ve ballandıra ballandıra yorumlandırmak adına;  1 doğru bilgi,  en az üç yanlış bilgi ile sunuluyor.  Sallamayı asla ihmal etmemelisin. Ve internet en güvenilir kaynağın olmalı.  Nasıl olsa  yorumunu / tarafını  beğenirse her şeye  "Eyvallah!"  çeken holiganvari blok kitleler de mevcut.
İnsanlar bu saçmalıklara kanmazsa da  "Halkımız cahil şikerim!"  dersin olur biter nasılsa.


* Can Ataklı,  2003-2004 yıllarında  Star TV'de ana haber bültenini sunmuş ve Kırmızı Koltuk adlı o dönemin meşhur siyasi söyleşi programının sunuculuğunu yapmıştır. Bir dönem Sabah gazetesinde yazıyordu diye de hatırlıyorum.


30 Kasım 2021 Salı

  AİLE AİLE  dedikleri
            (Ve aile kutsal mıdır?)


Özellikle Facebook başta olmak üzere çeşitli sosyal medya platformlarında (hele bayram dönemlerinde, anneler günü, babalar günü vs)  onlarca sayıda boy boy aile fotoları görmekteyiz. Bunların altında "ailenin değeri, güzelliği, vazgeçilmezliği, kıymeti" ile ilgili nasihatler ve akıl vermelere de sıklıkla rastlamaktayız.

Kulağa hoş geliyor; üstelik insanın yalnızlığının zararlı etkilerine karşı da güvenli sular bunlar.  Ama gerçeği yansıtmıyor tabii.

Özellikle günümüzde çekirdek ailenin önemini ve vazgeçilmezliğini reddedecek değilim. Fakat "Hayatta sahip olduğumuz en değerli şey ailemizdir"  diyecek kadar da insanları zehirlemek istemem. Aslında insanlara erişmeye ve dokunmaya tek konuda gücüm yetse, olmayan değerler ve olmayacak dualara amin dememeleri üzerine kurgularım bunu.

Dünya çapında değişen teknoloji ve yaşam koşullarının, sürekli güncellenen değer yargılarının gölgesinde, geçmişte anlatsalar asla inanmayacağımız hızda ve etkinlikte her şeyin temelden değiştiği,  adeta bir değişim-yıkım-dönüşüm çağının içine girmiş bulunmaktayız. Aile de bundan nasibini alıyor tabii. Genel geçer güzel teşvik edici sözler,  sahada ve gerçekte sapır sapır dökülüyor. Evlilik ve aile adeta bir hayal kırıklığı jenaratörüne dönüştü. Haliyle nasihatler de artık kimsenin kıymet vermediği sıkıcı sözler olarak değerlendiriliyor.


Tabii bu durumda eski nesiller "yeni gençlik" dedikleri o kendilerinden bağımsız gibi kurguladıkları jenerasyonlara karşı bütün eleştiri oklarını yönlendiriyor ve tüm kabahat onların-mış gibi bir bakış açısına giriyorlar.  Mesela hayatında  para - iş / kariyer - arkadaşları - tv / dizilerden başka hiçbir şeye yeri ve zamanı asla olmayan annem bile yaşıtlarının yanındayken  “aile değerlerinden, yeni gençliğin sabırsızlığından ve kıymet bilmezliği”nden  filan bahsedebiliyor.

Yani özür dileriz 50 ve 60'lar nesli ama bize bıraktığınız dünya bok gibiydi. Üstelik her şeye rağmen hâlâ kendinizi bulunmaz Hint kumaşı gibi görüp her durumda en haklı, en iyi, en doğru, en ilerici, en en en olan sizler ve yaşıtlarınız ülkede siyaset dahil olmak üzere, nereye dokunsanız karartıp içinden çıkılmaz düğümler atarken;  tüm yüzsüzlükleriniz, açgözlülüğünüz ve vicdansızlıklarınızla mutlu mesut yaşarken  bir de çıkıp "yüzleşme" filan demiyor musunuz,  durmadan gençleri eleştirmiyor musunuz,  trajedi bile ortadan çatlar bu haliniz karşısında.


      Ortada bir  "aile"  varsa,  özgür irade ile paylaşılan zaman ve değerler varsa, iyi günde kötü günde öyle böyle beraber yürüme hali varsa;  kıymetini bilip zorlu dönemlerde sabır edeni anlarım da öteki türlüsü düz salaklık ile mazoşistlik (kendi kendine ızdırap çektirmekten zevk alma) haline denk düşüyor. Hiçbir şey de zamanla güzel olmuyor, düze çıkmıyor.  İşte bunun bir kanıtı da bu blog çalışmasıdır. Son yazımı yayınlamadan önce  aile  üzerine eski notlarıma şöyle bir bakayım dedim ki meğerse başladığım 2009'dan beri dön dolaş aynı şeyleri yazıyormuşum.

Bu da aile ve evlilik üzerine çok kısa özet geçtiğim, iki sene önceki tek kurşunluk denemem:   Ruh Halim

ve tabi  «Olmuyorsa Zorlamayacaksın»


10 Ocak 2021 Pazar

TELİF HAKKI              
   (Yazılarımı izinsiz çalmadan önce)


2009'dan beri tuttuğum bu blog'da, bazen anılarımı, bazen gündemdeki olayları, bazen sanat eserlerini, bazen de bilimsel konuları paylaştım.  Yani anlayacağınız  burayı bir not defteri gibi kullandım.

Arada çok okunan bazı  "biyografik"  yazılarım da oldu.
Müzeyyen Senar, Prenses Soraya (Süreyya), Anna Nicole Smith, Michael JACKSON,  Hakkı Devrim  gibi...

Ne güzel,  zaten okunması için bunları paylaşıyorum.

Ancak keşke, resimler dahil, paragraflarca yazdıklarımı birebir kopyalarken, bir (1) kez olsun adımı VEYA site adresimi de alıntılasanız.

İrtibata geçip,  adımın anılmasını veya kaynak gösterilmesini istediğimde bana "ego yaptığım" söylenmese, üstüne bir de hakaret yemesem.


İlk kez benim yazdığım yazılar,  yıllar yıllar sonra tanımadığım kişiler tarafından benim karşıma sürülüp benden telif hakkı istenebiliyor.  "Ne var yani herkes faydalansa!"  ibaresi de bu gibi durumlarda sıkça karşılaştığım bir cevap.

Yaşadıklarım kesinlikle münferit değil.  Şu ana dek alçakgönüllü ve insanca davranana denk gelmek pek nasip olmadı.
Umarım önümüzdeki yıllarda daha olumlu sonuçlar alırım.

Tabi bu ülkede lafa baksan herkes  "liyakat"  istiyor,  ahlâksızlık ve hırsızlıktan şikayetçi.  Bu çelişkiye  "Şu Lanet  Liyâkat!"  başlığında ucundan değinmiştim zaten.

2 Aralık 2020 Çarşamba

 DUYAR  mı bu,  yoksa  DUYARSIZLIK  mı?


İnsanlarımız düşünce tembelliğine alışmış durumda. Bir şeyi eleştirince, hemen diğer alternatifin fanatiğisin sanılıyor. Bu durum siyaset dışı konularda da böyle.

Mesela son zamanlarda sosyal medyada duyarlılık yaratırmış gibi yapıp kendisi popüler olma peşinde pek çok hesap türedi. Taciz mağdurlarına hukuk karşısında sahip çıkalım, adaletin oluşmasını sağlayalım, gibi önemli söylemlerle ortaya çıkıp;  sosyal medya kullanıcıları ve gazetecilerin ilgisini çekmek için,  bazı çevrelerde popüler olmak için,  veya menajer oyunları ile kendi ekibinin rekabet ettiği dizilere karşı yalan-yanlış bilgilerle  "yayından kaldırılsın kampanyası"  başlatma gibi çeşitli aktiviteler içerisindeler.  (*)

Hatta bazısı tecavüzlerin ayrıntılarını dahi ifşa ederek neye hizmet ettiğini anlamadığımız bir  "duyarlılık"  gösterisi içerisinde...

Âşık olmak, sevmek, anne olmak, özgür iradenle sadık kalmak, affetmek;  zayıf ve onursuz kadının yeni kodları oldu.  "Güçlü kadınlık"  adı altında  kin - nefret - intikam,  ve bir yorumcunun ifadeleriyle  "sana iyi davranan erkeği sevme mecburiyeti" dayatılıyor. Kadının kendi duygularına sahip çıkması  "gurursuzluk"  olarak niteleniyor.
Ve en tuhafı da tüm bunlar kadın duyarı şemsiye altında yapılıyor.

Bunları eleştirdiğimde bana  “Senin de başına eril şiddet gelsin benden destek beklersin ama!”  veya "Tacizi - tecavüzü değil de yazılmasını mı eleştiriyorsun hasta!!!"  diye hakaret edenler,  sapkınlıkla suçlayanlar,  küfür edip sonra hemen blok atanlar oluyor.  Özellikle bazı kadınların durumu daha da vahim.
En çok bu  "çok duyarlı"  umursamazlardan şikayetçiyim kendi adıma.


Yanda tam da bahsettiğim gibi sahte duyar kasanlar, yavşaklar, sözde iyiler ve geniş mideliler için;  yıllar önce Özgecan Aslan yazımda paylaştığım bir medya görselini tekrar paylaşıyorum. İşte tam onlara göre bir medya!
Tencere ve Kapak!

Tecavuz haberini "fotograflari icin tiklayin" galerisiyle veren basin, kadin cinayetlerini tesvik ediyor demektir.(@zeynep_erdim)


(*) Şule Çet Dayanışma Platformu

8 Ekim 2020 Perşembe

  Ahlâk mı  Ahlâkçılık mı?    (ve Sevgi üzerine)


Ahlâk ve ahlâkçılık. Birbirine yakın sesler içeren iki kelime. Elbette anlam olarak kesiştikleri bir düzlem de var. Peki ayrıştıkları noktalar neler?  İtiraf etmeliyim ki,  ahlâkçı insanların ahlâk konusunda sorunlu  (kendi gerçeğini gizleyen veya ikili hayatlar süren  / ikiyüzlü)  insanlar olması beni hep şaşırtmıştır.

Kadın konusunda yazmak duygusal olarak yıpratıcı olduğundan, başlıktaki soruya bugüne kadar çeşitli yazılarımda sadece birkaç cümle ile değindim. Altında ezileceğimi düşünüp öylece bir dokunup geçtim.
Ancak son günlerde kendimi yine bu sorunun tam ortasında buluverdim.  Şöyle ki:

Ekranların bu kadar çok dizi ve magazin ile kaplı olmasını eleştiren biriyim.  Böyle olmama rağmen,  bir İstanbul yolculuğumda konuk olduğum aile sayesinde keşfettiğim  Sefirin Kızı  dizisi ilgimi çekmiş ve zaman içinde her bölümün ayrıntılı konu dökümünü yapabilecek kadar defalarca izlediğim bir yapım olmuştu.  Bugüne kadar da burada dizi hakkında 2 yazı yazdım;  ancak izleyici/seyirci görüşlerine ve sosyal medya post'larına pek değinmedim.  Bilmeyenler için söyleyeyim,  bu dizi üzerinden şiddetli bir ahlâk tartışması dönüyor sosyal medyada.

Böyle hassas konuların anlaşılması ve tartışılması için ayrıntılı konu ve bölüm dökümü yapmak gerekir tabii. Ancak buna yer yetmez, yaz yaz bitmez.  O nedenle pat diye can alıcı noktaya gelmek istiyorum bu kez.  Dilim döndüğünce aşağıda özetledim,  alıntılar da yaptım,  lütfen ahlâk penceresinden düşünün bunları:


Dizide bir baba (Sancar);  kızının annesi olan imam nikahlı eşi (sevdiği kadın) Nare'nin ve kızının peşinde kadına takıntılı bir sapık (Akın) olduğunu öğrenir. Nitekim Akın Nare'yi kaçırır ve yaralanmasına sebep olur. Sancar bir şekilde Nare'yi kurtarır, ancak sahte kimlikleri ve bağlantıları olan Akın yine kaçmayı başarır. Polisler ve adamları Akın'ı bulana kadar, Nare'yi ve kızını güvenlik için kendi konağında tutmaya karar veren Sancar zorluklarla karşılaşır.

Nare,  geçmişte kendisine inanmadığı ve Akın'ın iftiralarına inanarak (resmi nikahtan önce) onu kovduğu, intihara sürüklediği için Sancar'a derinden kırgındır;  konaktan kaçma planları yapar. Kızını da alıp uzaklara gitmek istediğini söyler durur. Sancar'ın onu hâlâ sevdiğini artık kesin olarak anlamasına rağmen;  kendisine yaşattıkları ve sonradan başka bir kadınla evlenmiş olduğu için ona kızgındır,  mesafesini korur.
(...)

Ancak ne hikmetse,  sosyal medya yorumlarına bakarsanız:
Sefirin kızı  Nare  metres, kapatma, fahişe, arsız,  "gençliğe kötü örnek oluyor",  kadın kimliğini kötü yansıtıyor ve "Bu mu güçlü kadın?" gibi yorumlar alıp başını gidiyor.  Kampanyalar, RTÜK'e şikayet etmeler...

Hayır, her bölümü defalarca izlemesem neyse de bu iftiralar üzerinden yürüyen  saçma (çakma) ahlâkçılık ve ayarı kaçmış feminizm nedir?  Takıldım kaldım buna.

Daha da ilginci bu "ahlâkçı" kişiler,  (sıkı durun!)   Nare'nin,  (kızının babası, hâlâ sevdiği adam ve imam nikâhlı eşinin)  sağdıcı ve ortağı olan adamla  (Gediz'le)  ilişkiye girmesini savunuyor!

Çünkü Gediz  Nare'ye aşık olmuş  VE   "Sevgi emek demek" miş!
EMEK dedikleri de üç bölüm kadar Gediz  Nare'den geçmişini dinlemişti.  Yani iftiralar ve işin aslını...  Oldu mu sana  "emek"?

Şundan şüphe etmeye başladım ki yeni nesil "emeğin ve sabrın" anlamını bilmiyor galiba? Duyguların etkisiyle yalpalıyor,  patinajlar çiziyor. İmanda, ahlâkta ve akıldaki zayıflama muhtemeldir ki duygularda ve yorumlarda bulanıklaşmaya neden oluyor. Sonuç olarak da böyle hayret edilesi bir "ahlaksız ahlâkçılık" denemesi haftalardır icra ediliyor.  Muhtemeldir ki işin içinde bazı "magazinci abiler" ve "menajer oyunları" da olabilir. Bu şekilde gündem yaratmaya çalışıp dizinin oyuncuları ve yapımcıları üzerinde etki / baskı oluşturmaya çalışıyor olabilirler. Peki sıradan insanlara ne oluyor da bu kadar saçmalayabiliyorlar?

Kimisi var, diziyi izlemeden fragmanlar üzerinden yorumluyor. Ama özellikle bazıları kendi içindeki ahlâksızlığı "ahlâkçılık" üzerinden yansıtıyor.  Dizideki onlarca ahlâksızlık örneği kesinlikle batmıyor; ama SEVGİ batıyor. Her gün en az 1 kadın cinayeti, tecavüz ve hukuksuzluk,  terör dolu toplumda  sevgi-ahlâk  batıyor bazı insanlara.

Biraz örnekleri çeşitlendireyim:

Dizide kumar düşkünü bir baba (sefir);  kızını, ona takık olan adama adeta para karşılığı satıyor. Eski yavuklusunu kafalayıp parmağında oynatan bir yeni eş  (Menekşe) var;  PARA'dan, altından başka bir kıstası/derdi yok... Kocası Sancar, Nare'den olan kızının velayetini alabilmek için var gücüyle uğraşırken;  karısı 1. bölümden beri küçücük kızla savaşıyor.  Bir kere evden kaçmasına yardımcı olmak,  bir kere ormanlık alanda kaybolmasına giden olaylar, bir kere sıcak suyla haşlama,  gelinliğini kesip kızın üstüne iftira atma, babasıyla zaman geçirirse bütün kıyafetlerini kesmekle tehdit etme, beraber yalnızken annesiyle ilgili hakaretler etme,  soy bağının belli olmadığını iddia etme,  evden kovma... gibi onlarca psikolojik baskı uyguluyor yaralı bir çocuğa...

Bunlar ahlâkçılara,  hassaslara ve feministlere batmıyor mesela?
(Ona buna  "metres, kaltak"  demek kadın hassasiyetine çok uyar ve kadının toplumdaki yerine çok olumlu etki eder zira.)

«Ama Menekşe ile  empati  kurmalıymışız.»

İlginç değil mi?  Batı'dan aldığımız bir kavramı daha yanlış anlamışız belli ki. Empati kurmamız istenenler hep mi kötüler ve aptallar olurdu yoksa?  Üstelik baksanıza,  kendi kazdığı kuyuya düşen bile kendini Yusuf zannediyor.

Dizinin tecavüzcüsü Akın ve yaptıkları,  gizlice insanların evine girip nitelikli hırsızlık yapması ve sahte delillerle suçu başkalarının üstüne yıkması,  mafyöz Kahraman'la beraber Sancar'ın küçük kızı Melek'i kaçırma planları,  Menekşe'nin düşük yapmasından sonra pavyondan çıkarılmış bir kadının bebeğini kendi çocuğu gibi aileye yutturma planları,  üvey kızının evden kaçırılmasına yardımcı olması,  yalancılığın (ve iftiracılığın)  karakterinin en belirgin özelliği olması...  Şu ana kadar bu konularda da ahlâkçılardan hiçbir duyara denk gelmedim diyebilirim.


Belki de senaristler, eğitimli/eğitimsiz, erkek/kadın çirkin ağızlardan dökülen "metres", "kuma" ve "kapatma" sözcükleriyle tepki çekmek isterken, aynı zamanda bu şekilde yaftalananların sesi oluyor. Çünki Nare bunların hiçbirisi değil!  (Hepsiyanlış   -  Twitter)

Bu dizi ahlakçılık ile ahlaklı olmak nasıl olur  altını çok güzel çiziyor. Ama çoğu bu muhakeme yeteneğinden mahrum olduğu için bunuda düz algılıyor.  Nare ahlak demek  Menekşe ve onun gibiler ahlakçı demek bu dizide gösterilen aslında.    (nildeniz06)

İzlediğiniz karakterle ilgili metres ve or*spu kelimesini kullanmadığınız tweet atamıyosunuz  ama kadın hakları duyarı kasmayı iyi biliyosunuz nasıl oluyo bu iş ?     (Senaa)

Gediz  Dudu'yu aşağılayıp işten kovarken Gediz'in sahte feminist fanları nerdeydi merak ediyorum neden sesiniz çıkmadı? Hatalı bir tek Dudu muydu bu durumda? Gedis yapınca her şey mübah, birine şiddet gösterince oo çok iyi yaptın bravo diyorsunuz ikiyüzlüler   (@hilallendiik)



Ben eskiden derdim ki  "Bizim toplumda bazıları okuduğunu anlamıyor,  hem de hiç!"   Defalarca bu blogda da yazmışımdır.
Oysa şu #SefirinKizi dizisi ile anladım ki meğer izlediklerini de anlamıyormuş bunlar!  Para versen bu kadar saçmalayamazlar yani.

Ne kadar saygısız insanlar bunlar kadın konusuna?  Ahlâk eksikliği böyle işte,  önüne gelene  "metres"  demek.
Aynı Menekşe gibi, para için sevilmediğini bile bile zengin erkekle beraber ol,  çocuğunu kaçırtma işleri çevir,  üstelik gelin gittiğin ailedeki başka kadınları da taciz etmiş bir adama çocuğu verme planları tasarla,   gücünün yettiğine işkence yap,
ahlâklı kadına da  "metres"  de  "kapatma "de!

Abisi Sancar'a  "Kiminle evli, kiminle sevdalı belli olmayan ben değilim gari!"  diye laf sokan Yahya'nın,  kaç zamandır karısının yüzüne bile bakmamasına,  ortağı olduğu işyerinde çalışan genç bir kızla (Dudu)  gönül eğlendirmesine,  açığa çıkınca da anında satışı koymasına  ne desek peki?  Ahlâkçı erkeklerin tavırları ne kadar benzeşiyor değil mi?

Çünkü ahlâksızlık batmıyor,  dediğim gibi,  sevgi ve ahlâk batıyor bize.
Başka dizi izlemeyen biri olarak bunu biraz geç anladım ben.
Dizilerin konularını ve geçen olayları araştırdım biraz.  Gördüm ki:
(Özellikle ahlâkçılar ve kadın hassasiyeti kasanlar, feministler...)  Dizilerdeki ahlâksızlığa laf etmezler. Mesela Yasak Elma... Ama ahlâk dokunuyor,  sevgi dokunuyor bunlara.

Millet ahlâksız dizileri izliyor. Kırk yılın başı bir dizide evlilik akdine bağlı, kendisini sevdiğini belli eden başka 1 erkeğe "hayır!" diyen;  "seven ve sadık kalan, yıllarca tek bir adama sevdalı olan kadın"ın hikayesi anlatılınca;  başta kadınlar deliye dönüp sosyal medya üzerinden senaristlere sövüp sayıyor.  Arzu ettikleri adamla yatmadı diye  "Başkasıyla evlenmiş eski eşiyle aynı evde kalıyor, kötü örnek oldu"  diye  RTÜK'ü ünlüyor.  Bu yazılanları gören bir başkaları da gaza gelip  RTÜK'ü ekstra göreve çağırıyor...
Kadını ve çocuğunu kaçıran ırz düşmanlarına tek laf ettiği yok bu duyarcı tayfanın.  Tuhaf değil mi cidden?



Şunu anladım ki ahlaksızlığı ve mezhebi genişliği eğlenceli bulan ama aynı zamanda yanlışı ile yüzleşip pişman olarak affedilmek için olumlu değişim yaşayan kişiyi aşağılayan bir kitle var ki yaşları 10-25 arası. #SefirinKızı  onların çelişkilerle dolu kafa yapısını aşan 1 dizi.
(À la lanterne!)

Anlamadığım şu.  Diğer dizilerde bile isteye aldatma, ihanet, 2 veya daha fazla kadınla veya erkekle yatıp kalkma var.  Onlara niye laf yok?    (Reyyo1981)

Nareye metres diyen hesapların Gedizle sahnelerini paylaşıp çok güzeller yazmasını  izliyorum    (Violet)


Twitter'da birisi dedi ki  "Nare mademki Gediz'in aşkını reddetti (Gediz'le yatmadı)  artık Gediz ne yapsa mübahtır buna."  Diyen de 1 kadın. "Gençlere kötü örnek"  demeyi de ihmal etmemiş... Kendi kızının öz babasının ortağı/sağdıcı ile ilişkiye girmeyi savunuyor bu!
Ondan sonra biz yazıyoruz burada, ülkede yolsuzluk var, cinayet var, kayırma var...  Bu kafadaki kadınların oğlu, kardeşi ne yapmaz?
Ahlâk yoksunu ahlâkçılarda hep aynı nağme...


Zerre ahlaka sahip olma ama utanmadan ahlakçılık oyna
yok ya onların derdi kendi ucuz fantazileri. bu tiplerde duyar olmaz, empati olmaz, saygı, ahlak olmaz sadece istediklerini zorbalıkla dayatma var. Diyorlar ki siz hikayenizi ...edin bizim dediğimizi yapın. Aslında bu tipler toplumun aynası. zerre duyar yok ama satış var. aslında toplumun genel yapısı bu. ya zerre ahlak olmayıp ahlak taslayanlardan geçilmiyor memleket.  Ne zaman ki ahlaklı olmak ile ahlakçılığın ayrımını yapa biliriz o zaman doğru yolu buluruz.


Her yardıma koşana kendimizi sunmalıyız çünkü bu iyiliğin karşılığı bu olmalı hiç aşık olmayacağı bir DOSTUNA sen bana iyilik yaptın dile benden ne dilersen ?  he bide bu kadının şerefsiz bir dostu var. öyle bir dost ki hem sağdıcım kardeşim dediği adamın sevdasına göz dikti hem de kadına iyilik yaptım diye karşılığında kadının ona karşı asla duymayacağı aşkı dileniyor demi?      (nildeniz06)


Bazıları kendi ahlâksızlığını başkalarına yamayıp kirli niyetlerini genel-geçer yargılar olarak benimsetmeyi görev edinmiş galiba?
Yoksa hangi yöreye özgü evli iken eski erkek arkadaşla kaçma planı,  kocanın  (kirli işlerle meşgul)  rakip iş ortağının evinde tecavüzcü bir adamla buluşma,  kocanın küçük kızını kaçırtma ve annesiyle beraber ırz düşmanına verme planı... filan gibi konularda hiç itirazı yok mesela bu "kadın hassasları, feministler ve ahlâkçılar"ın.  Varsa yoksa nasıl olur da hâlâ ilk aşkını (imamlısını) sever ve ona sadık kalırmış Nare,  böyle bir şey özgür bir kadına yakışırmıymış?

Buyrun size seçici algı. Buyrun size özgürlük.  Sevdiğin adamı bile kendin seçemiyorsun  AMA  özgür kadınsın!  Eyvallah.

Paraya ve havaya bakıyorlar sadece. Bir de yakıştıramıyorlar;  çok dil bilen, yurt dışı görmüş güzel bir kadın neden Sancar'ı sevsin ki? diye bakıyorlar...  Sevgiyi bilmiyorlar.

Yahu şu tartışmaları yaptıkları dizi bir "destan" üzerine, sevgi üzerine... Nare  Sancar'ı (şaşırtıcı ama) hâlâ seviyor. "Onu asla affetmiycem!" derken bile onu seviyordu. Bu tabii çok nadir görülen bir durum.  Demek ki aralarındaki sadece ilk aşk ve cinsel duygular değilmiş.  Nare onunla evlenmiş, "kaderini bağlamış"  ahlâklı 1kadın. Ahlâkçı değil,  ahlâklı bir kadın.  (Sevdiği erkek) Sancar'ın da onu hâlâ sevdiğini anladıktan sonra zaten başkasını sevmesi çok emek ister. Gediz  aşk bombasını kucağına bırakınca o ihtimal de gitti zaten.

İşte sevgi böyle çarpım tablosu gibi bir şey değil, onu mantıkla kodlayamıyoruz; ancak meyvelerinden tanıyabiliyoruz. Tahammül, zorluklara katlanma, umut, içten gelen bir ateş,  güçlü olma, dayanma,  kin tutmama,  bencil olmama, sade kendi tarafını düşünmeme,  sabır...

Ahlâk ise  (bazılarının sandığı gibi)  eğitim düzeyi ile alakalı mı?
Nice okuma-yazma bilmeyen ahlâklı kadın olduğu gibi, yüksek kariyerli ahlâklı kadınlar da var.  Her hafta kadın programlarından sosyal medyaya taşan manzaraya bakılırsa, köyünden-kasabasından hiç dışarı çıkmamasına rağmen  kiminle beraber oluyor,  kimle evli,  kimden çocuk yapıyor belli olmayan insanların olduğu bir ülkede hâlâ saçma sapan ezberlerle soyut konular açıklanıyor!... (Geçmişte Amerikan dizilerinde gördüğümüzde ahlâksızlık olarak değerlendirdiğimiz şeyler, bugün bizim toplumda sıradanlaşıyor. Magazin ve "aldatma-aldatılma hikayeleri" sıradanlarımız olalı zaten çok olmuştu;  insanlarsa ahlâkı dizilerde arayıp bunları kafaya takıyor)

Kendi adıma, düşünmeye başladığım ilk zamanlardan beri, Menekşe tipi kadınlardan haz etmiyorum.  Para için evlenen, erkeğin parasına/mesleğine/makamına göre ilgi duyan, ahlâksız, sevgisiz, kalpsiz... Kendisinden ve çocuğundan başka dünya yıkılsa umursamayacak kadar bencil;  ama başkalarına doğru-yanlış, ahlâk, gelenek dersi verebilecek kadar da  tahakküm (hükmetme)  delisi...



Kızını sürekli satan bir baba (sefir)  bir tecavüzcü (Akın)  dostunun sevdalısına gözdikmiş bir "dost" (Gediz)  daha kimler kimler var saysak ama bir takılmışsınız #Sancar da sancar diğerleri demekki nargedciler için normal   #SefirinKızı #SevdaAteşi      (@Sabiha81993138)

Menekşe foyası ortaya çıkmasın diye  (eski erkek arkadaşı) Loki'ye  sana sevdalıyım diyebilir  hem Loki'yi hem Sancar'ı parmağında oynatır ama suçlu olan Nare ve Sancar öyle mi     (@ladelilerde)


Nare,  "en iyi arkadaşım"  sandığı kişinin,  aynı Akın gibi kendisine farklı duygular beslediğini;  üstelik Sancar'ın en başından beri bunu bildiğini öğrenince yıkıldı. Kadın hassasları, feministler ve ahlâkçılar için önemsiz detaylar tabii bunlar.

Sancar şu anda Nare'yi zorla konakta tutuyor, Akın kadının peşinde... Defalarca kızı ile sıkıştırmış, Müge'ye Zehra'ya türlü oyun yapmış, Sancar'ın kız kardeşi Zehra'yı son anda Akın'ın elinden kurtarmışlar, Nare'yi kaçırtmış  (ve yanlışlıkla) vurmuş,  şu anda da kızını kaçırma planları yapıyor...  Twitter'daki "kadın hassasları" ve #Narged tayfanın derdi ise:  "Nare nasıl Sancar'ın evine sığınırmış! Sancar gibi bir adam hâlâ nasıl sevilebilirmiş? Sancar gibi onu kapının önüne koyan bir adama neden baksınmış?"

"Sancar Nare'ye inanmadı ve onu kovdu."
Nare'nin kendisini aldattığından şüpheleniyor çünkü? Akın da bunu fevkalade destekleyen kusursuz bir tiyatro kuruyor. Nare başına gelen hiçbir şeyi Sancar'a anlatmıyor, hep mutlu kızı oynuyor.  Akın,  Müge ile ilişkisi üzerinden Sancar'ın her adımını takip edip yurt dışındaki Nare'ye ulaşmasını engelliyor.  Bunu ne Nare  ne Sancar biliyordu mesela başta.

Bunlar diziyi izlemeden, fragmandan ve belki iki-üç bölüm izleyip gelmiş olanlar. Çoğu öyle. Az sayıda örgütlü bir kısmı da görevli gibi. (Belli bir magazin ekibi bazı kişileri kötülemeye, bazılarını parlatmaya koşullanmışa benziyor.)  "Bazı TV sayfalarının bi Sefirin Kızı sıkıntısı var  Uyanış'la düşecek yarın reyting şöyle böyle bla bla. SANA NE anlamıyorum ki.  Kına var yakacak mısın"  yazmış biri Twitter'da.

Üniversitedeyken ve sonrasındaki 10 yıl sıkı medya takibi yaptım ve yazılar yazıyordum. Diyebilirim ki, iyice mafyalaşan magazin ahtapotuna karşı fazla malzeme vermiyorsan,  oranın "abileri"nin gönlünü hoş etmiyorsan veya arkan kuvvetli değilse;
--> ->   her tür iftirayı,  yalan haberi ve karalamayı yaparlar.
Haa bunlara malzeme verirsen de işlerin (sinema-dizi) artık fazla izlenmez çünkü insanlar seni yeterince magazin alanlarında görüyordur zaten.  Böyle bir ahtapotumsu ahlâksız yapı var,  bunlara dur diyecek yok.

Ne kadar ilginç ki, sadece fragmanlardan diziyi takip eden bazı kişiler bunları bilmeden kâfir küffar bol küfür beddua ile gidiyor internette... Nasıl bir insan izlemediği bir tv dizisi  (ve onun oyuncuları)  hakkında bu kadar karalama yapar?  İşte ülkedeki ahlâk düzeyi.
İşte bazı yazılarımda ısrarla değindiğim  ÇENE İSHALİ  hali!

1) Millet çene ishali oldu derken şaka takılmıyorduk. İzlemediği diziyi fragmandan yorumlayanlara Sefirin Kızı'nı ve o hafta olanları anlatmaktan heder olduk. "Nasılsa demokrasi var, benim de fikrim olmasın mı!"  durumları... İzlemedikleri dizideki Gedizi parlatır dururlar.  Biri der Sancar kılıcı Gediz'e sapladı, biri der mahkemede deli raporunu kullandı... Utanma da yok. Boş boş laflar, yalan dolan uyduruk sözler.

Hayır anlamadığım şu: Evinizdeki uzaktan kumanda aleti mi bozuk, yoksa iradeniz mi zayıf? Ben mesela, başka dizi izlemiyorum. İzlemediğim dizileri de fragmanları üzerinden yorumlamıyorum.  İzlemediğim dizi hakkında  (yalan dolan kurgu mu değil mi belli değil)  haberler / tvitler yüzünden koşa koşa RTÜK'ü mesaj yağmuruna tutmuyorum.

(Nare'nin Meleğin annesi olduğunu dahi bilmeyen birisi geçen gün ona "metres" diyordu Twitter'da.  Melek'in annesi Menekşe sanıyormuş. Onlarca tvit atmış metres diye. Artık bunlar ar duygularını kaybetmiş özbeöz hasta insanlar)

Şu bir gerçek ki Meleğin yüzünü gerçek babasından çok Gediz güldürüyor. Meleğe gerçek babasından çok Gediz sahip çıkıyor.    (@MeltemBulutlu)

Belli ki bu da izlemeden algı yarışında olanlardan... Zira dizide Melek'le babasının sahneleri çok doğal ve sıcak. Üstelik küçük kız babasına sarıldığında Gediz'in ne kadar rahatsız olduğunu gösteren bir sürü kareye rağmen bu kişi ne diyor?  Demek ki yalnız iki bölümü izlemiş,  sonrasında fragmanlardan yürüyor.  Bu haller bizde sıradan olmuş.

Hadi sıradan insanlar gene bir derece.  Gazetecilerde de aynı kafa! Sahip oldukları köşeleri kendi egolarına/kafalarına göre bir silah gibi kullanmaktalar.
   (bkz:  Gazetecilik nedir, ne değildir?)


Gediz sevildi bir kere artık ne kadar kötülük yaparsa yapsın vazgeçmeyiz diyenler.  Nare'yi inşallah Sancar'ı niye seviyor diye yargılamazsınız. Bu arada havada boş duyarlar var yakalayın.    (DemeÖyle)

Gerçekten, Urazka ve Gediz sevici SÖZDE feministler, Gediz Dudu'yu kırıştırmak gibi aşağılayıcı tanım ve sebeplerle işinden kovarken neredeler?     (À la lanterne!)


Şöye bir adam düşünün:
Bugün yaralı haldeyken senin ve yanındakilerin üstüne arabasını süren,  öz kızın babasından ve aile olmak istediğinden bahsettiğinde çocuğu tersleyen,  ablasını eterle bayıltıp kaçırmış öldürmeye çalışmış mafyatik Kahraman'la bugün yok yere işbirliği yapacak kadar dönebilen,  her tür karaktersizliği yapmaya hazır  bir Âşık...
Bilin bakalım yarın neler yapar?  ;)
Serinin 20. bölümünden sonra hâlâ Gediz övende net kasıt ararım artık.  İyi eş-miş,  doğru adammış... Millet zehirlenmiş!


2) İnsanın özgür iradesi vardır. Bir kadın / erkek seni sevmiyorsa, ona dünyayı dar etmek, senin istediğini yapmayınca canavarlaşmak... İşte hastalıklı ve kötü insanların ruh hali bu. İnşallah kurgudan sıyrılıp kendi gerçek hayatlarında şifa bulurlar. Kadın konusuna ne kadar hassaslar öyle, görüyoruz işte. İstedikleri yapılmadığında, özgür irade ile onların istediği seçilmediğinde,  hemen cadı tırnakları ve kötü büyüleri ortaya döküveriyorlar  tam bir erdem timsali olarak.


Güçlü kadından sadece erkeklerin anasını ağlatan tek başına yaşayan anlamını çıkaranlar  sözüm size;
Ne istediğini bilen ve kendi istekleri için çabalayan, kendi istemedikleri şeylere hayır diyebilen ve yapmayan kadına da güçlü kadın denir
 (@EAdeaz)

Bu ülke, amcasının karısı ile yani yengesi ile aynı çatı atındaki ateşli aşkı izledi ve reytinglerde zirve yaptı. Amcasının gözünün içine baka baka yengesi ile beraber oldu. #SefirinKızı bunların yanında en masumu    (nildeniz06)

Türkiyedeki tüm kadın erkek ilişkilerinin düzelmesi ve tüm diğer sorunların çözümü için iki adım yeterli aslında:
1. Sancarı asmak
2. Nareyi Gedize vermek

 (Reyyo1981)

İşte böyle saçma salak bir muhalefet etme anlayışı yüzünden senelerdir muhalefetteler zaten.  Derinleşemiyorlar,  sorunları aşırı küçümsüyorlar,  kibir merkezli düşünce ve ezberler...


3)  İnsanlık çöküyor.  Maddi - manevi  depremler  dönemindeyiz.
Bizim gibi kendini çok ahlâklı sayıp Batı'ya durmadan laflar hazırlayan "susuzluğundan yayılamayan insanlarla dolu" toplumlar hızlı değişimden daha çok etkileniyor.

Bir zamanların radikal  "kol kırılır,  yen içinde kalır"  anlayışından, bugün selam verdiğinde sana cinsel hayatını anlatan, her hafta birine  ÇOK FENA  âşık olan,  boşanmaların normalleştiği bir hâle hızla dümen kırdık.  Son günlerdeki Aleyna Çakır olayını düşünün mesela.. Kimsesizler yurdundaki kızlar eskort olarak çalıştırılıp sömürülmüşler. Sözde asayiş için kurulmuş kurumlar çıbanın asıl başı olmuş.  (Taşradan üniversitelere gelen kızların,  "büyük şehirli"  diye daha rahat görülen kızlara inat ne kadar hızla kendini kaybettiğini daha önceki bir yazımda da yazmıştım sanki)

Senaristler bunu kasıtlı mı yaptı bilmiyorum ama... Bizim toplumda erkekler ve erkek anneleri  "şehirli kız",  "İstanbul kızı",  "çalışan kadın",  "mini etekli-makyajlı"  diye düzgün kızları az harcamamıştır. Sonra oğluna bulduğu "gönlüne göre" gelinler de Menekşe gibi çıkar. Öyle olmayan da ya sevgisizdir ya sevimsiz ve yapmacık... Kendi gönlüne göre seçtiği gelininden çok acılar çekip dert sahibi olmuş anneler de az değildir.

Depremler ve çöküş konusuna geri dönersek:
Çalışanların paralarını vermeyen patronlar ülkesiyiz. Özel sektörde 6ay öncesinin parasını hâlâ vermeyen, "ha bugün ha yarın" diye oyalayan,  helâl-haram-hak-hukuk-adalet-ahlâk-iman  hepsi şaşma yolunda bir ülkeyiz.  Patronun çalışanların parasını orda burda yediğini ve haram para kazandığını çok iyi bilen türbanlı sekreter hanım sabah akşam İslâm'lı Allah'lı mesajlar, durumlar paylaşıyor... Yetmiyor; sekreterlikten gayrı,  kendisine vazife değilken bir de patronun avukatlığına soyunuyor.

Şaha kalkmış  "bana dokunmayan yılan bin yaşasın"a girmiyorum bile!  İnsanların çoğu okuduğu / çalıştığı yerdeki pislikleri görmeden mutlu-mesut yaşıyor, sonra sosyal medyaya gelip iktidar eleştirisi yaparak "sorumlu (iyi) vatandaş" oluyor. Kimisi de bu yazıda örneklerini verdiğim gibi,  izlemediği dizi üzerinden fetvalar vererek dünyaya yargı dağıtıyor.  Allah'ı yalnız camide hatırlayan toplum,  sevgiden ve insan olmaktan korkuyor.
  (Erkek doktor  "kediye kıyma verdi"  diye karısını darp edip evden kovdu,  diye bir haber vardı geçen ay.)



4) Sanat ve kültür hayatımızdaki kısırlıkta putların etkisi büyük.
 (bkz:  Gene mi RTE!  Hala mı AKP?)

Kendi arkadaş ortamımızda bir ilişki hakkında konuşuyor olsak dahi hemen biri konuyu Selvi Boylum Al Yazmalım'a çekerek yorumluyor. "Sevdiğini değil, sana emek vereni seçmelisin" dayatmasına girişiyor. Kişileri ve ilişkiyi tahlil etmeden ezbere reçete!  Zehirlenmişler!

Sevgi vardır emektir,  sevgi vardır nice emeklere meydan okur.  Ezbere neyi konuşuyoruz?
Üstelik  EMEK  dedikleri de  iki-üç sohbet, birkaç muhabbet...

Bazen bazı hususların bam tellerinde jenerasyon ve zihniyet farkı görüyorum. Özellikle zaman ve sabır konusunda modern zaman yaklaşımı çok farklı. Kimsenin kimseye sabrı ve vefâsı yok gibi artık. Bir insanla 2 kez uzun sohbet etmişsen, "ona emek vermiş" oluyorsun (ve karşılığında ondan çok büyük şeyler bekleme hakkını kendinde görebiliyorsun).  Böyle kabuller dikkatimi çekti mesela ilişkilerde...

Velhasıl bazı kişi ve işler,  her tür yaratıcı yeni işin önünde yüksek bir duvar olarak dikiliyor.  Önce bu putların yıkılması gerek.

Nasıl oldu bilemiyorum ama, Gediz'i "emek veren erkek" konumuna koydular hemen iki bölümdeki hareketleriyle ve ondan bir Selvi Boylum  new age  Ahmet Mekin  çıkartmaya çalışıyor gibiler.

Başrol tartışması,  biraz da izleyicilerin bu diziden bir "Selvi Boylum Al Yazmalım" çıkarma çabasından kaynaklanıyor yani. Sevdiği adamı değil, emek vereni seçmeliymiş Nare.
Her aşk üçgeninde aynı saçma kıyaslamalara şâhit oluyoruz. İşte kafalar bu kadar sakat olunca...

Tamam, açın putunuzu izleyin. Bu zihniyet yüzünden Türkiye kültür-sanatta İran'ın bile gerisinde kaldı. Tek bir Sultan'ınız, bide onlarsız yapamadığınız yavşak magazin kadıncıklarınız olsun; ondan sonra  "Ekonomi neden böyle? Bizim toplum neden böyle?"
Yaa engel olan mı var,  aç sabah akşam Al Yazmalım izle, dön dolaş başa sar gene izle,  kaliteye doy.  eee?


Onu bile anlamamışlar. Selvi boylumda Cemsit ile İlyas dost,arkadaş değildi ve Samet Cemşit i babası bildi çünkü onunla büyüdü. ve daha bir çok önemli ve hiç alakası olmayan detay var. Gediz, Melek e sanki emek verip büyütmüş de Cemşit gibi.  Bunlar harbi geri zekalı.   (nildeniz06)

İnsanların bu kadar baktıklarını göremedikleri, algılayamadıkları ve yanlış ezberlerle çıkardıkları sonuçları bu kadar dayattıkları bir zamanda yaşamaktan dolayı acı duyuyorum açıkçası.


5) Yazının başlığında   "Sevgi üzerine"  demişken,  şunu da not düşelim:

Böyle güçlü ve gerçek aşklar için birbirini tutkuyla sevmenin yanı sıra;  kişinin Tanrı sevgisinin ve maneviyatının da engin olması lazım bence. (Senaryodaki diyaloglara bakarsanız ilk bölümlerde bu hal çok ufak dokundurmalarla da olsa yansıtılıyordu,  sonradan bir gedik açıldı.)

Bir şey daha... Sancar, sevgiyle değişip dönüşen bir adamı yansıtırken;  Gediz  aşkın yakıp yıkıcı tarafını ve ihtirasları canlandırıyor.  (Gediz henüz aşktan sevgiye geçemedi, bu kafayla sahip olduğunu da kaybetti.)


Bir kuşu kafese tıkarsan o kuş hep özgür olmak ister, ama özgürce uçan bir kuş da dönüp dolaşıp yuvasına geri döner. Nare de bir alacakuş. Sancar onu kafese tıkmak istedikçe gitmek istiyor. Nare'nin gitmekten vazgeçmesi için Sancar'ın Nare'yi özgür bırakması gerekir.    (@umnise)

Ahlak sahibi olmadan ahlakçılık taslayan. anlamını bilmeden kavram karışıklığı yaşayan asalaklar dizide ahlakçılık taslayan zerre ahlakı olmayan Menekşeden farkınız ne?     (nildeniz06)

Nare Gedizle dertleşiyor:  "Sonra Sancar a rastladım. Böyle denizden çıktı ama o aslında dağ gibiydi. Dağ gibi dimdik, sözünün eri, tam kök salmalık, tam ağaç olmalık... Ama sonra o dağ beni istemedi".

Canından öte sevdiğinin hatasını, canından öte sevdiği için (belki en zor olan) kendini bile affedebilir insan. Nare-Sancar ilişkisi de böyle...
  (Hepsiyanlış - 1, 2)

Arkadaşlar sabah kalkıyorum işe geliyorum akşam eve gidiyorum yatıyorum tekrar kalkıyorum,  aklımda sadece Nare ve Sancar var hatta bazen o kadar kaptırıyorum ki Kendi kendime gülüyorum filan. Arkadaşlar ben kafayımı yiyorum ?

İnanıyorum Nare geçmişteki o masum Sancarı bulacaksın. Senin gidişin ile gömülen o masum Sancar senin varoluşun ile tekrar kendini bulacak.... #Sefirinkızı     (Alacanınefesi  -  1,  2)


#Sancar 8 sene önce Akin tarafindan hazirlanan kusursuz yalanin içine düsürülünce  8 SENEDIR NARE'NIN ONU ALDATTIGINA INANDIRILDI
bu neden ile de evlendiginde birbirlerine verdikleri sözü kendisi bozmadi diye düsünüyordu,  ama durum farkli idi
  #SefirinKızı #NarSan

Sancar'ın laneti aslında inanmamaktan önce, karşısındakine kendini anlatma, açıklama olanağı ve şansı vermemekti.  #Sancar için karşısındakinin suçsuzluğu kanıtlanana kadar suçlu idi.  Değişti,  dinliyor ve karşısındakinin ayakkabılarını giyerek sonuca varıyor.

#Nare TEK SEBEPLE Türkiye'den gitmek istiyor çünkü Sancar'ın başka kadından bebeği olacağı için. Diğer söylediklerinin hepsi bu gerçeği örtmek için.  Melek onun nefesi  çünkü Melek taşıdığı kan ve ruhu ile aşkı Sancar'ın da parçası.  /  #Nare gitmek istiyor ÇÜNKÜ Nare #Sancar'a çok aşık, ÇÜNKÜ Nare Sancar'ı hiç kimse ile paylaşmak istemiyor,  ÇÜNKÜ Sancar'ın başka bir kadından çocuğu olacak. Nare gözden ırak olursa belki bu yakıcı aşkla daha kolay başa çıkacağını düşüyor.
(À la lanterne!  -  1,  2,  3,  4,  5)

Öylesine masalsı bir aşkın meyvesi olarak doğdun ki gökten düşen üç elmadan birisin  #SevgiliMelek

#SevgiliMelek  sana bir sır vereyim mi
baban anneni sevmekten hiç vazgeçmedi

(@Hilalland_)



EDIT:

Aşağıda Yorumlar bölümüne gelen bir not vesilesi ile daha derli toplu anlatmak şart oldu:

_"(Her ne kadar birbirlerini hâlâ seviyor olsalar da)  "Evli bir adamla öpüşme yakışmadı,  ahlâksızlık!"  diyenler;  kadının sevmediği bir adamla aşk yaşamasını savunur.
_"Bir anneye aşk-meşk işleri yakışmadı" diyenler,  "kadın hassasiyeti" kasar.
_Ortağı ve sağdıcı Sancar'ın yıllardır sevdiği kadına ve çocuğunun annesine;  üstelik kadının da Sancar'ı hâlâ çok sevdiğini anlamasına rağmen aşık olan;  sırf zor gününde kadına evini açtı ve uzun sohbetler etti diye kendisine karşılık vermesini bekleyen;  bu uğurda dostuna da öz ablasına da en ağır tokadı atan Gediz  "Güzel seviyor"  olur.

_Dizi en başından beri bir destanı,  Sancar ile Nare'nin aşkını anlatırken,  "Senaryo sonradan döndü,  Nare yanar-döner"  olur.

Uraz Kaygılaroğlu daha ilk bölümlerde verdiği söyleşilerinde  "Ben bu dizide bir yan rolü canlandırıyorum"  demesine rağmen  "Senaristler Gediz'in rolünü azalttı ve Gediz'i yan rol yaptı"  olur.

(Her ne kadar Gediz'in "kötü adam" yapılmasından ben de rahatsız olsam da, ki bunu daha önceki  ŞU  yazımda açıkça söyledim,  Gediz en başından beri bu hikayede yan rol ve Nare'nin âşık olması mümkün olmayan biri.  2 kere 2 dört ise eğer bu böyle.)

_Sadece 2-3 bölümü izlemiş,  sonrasında fragmanlardan gayrı diziyle alakası kalmamıştır;  (veya MasterChef, Yasak Elma, Çukur reklam aralarında 5-10 dakika şöyle bir bakıp çıkar);  AMA  inatla gelir:
 "Çok saçma yağğğ!"  diye yorum kasar.

_24. bölüme gelindi,  hâlâ sorun  bekâretti sanır.
(Aptaldaki casaret kimsede yok hakikaten.)

_Dizideki hakaretlerden bazılarını not edip  "leş dizi"  der;  hangi ülkede yaşadığını unutur, diğer dizilerdeki ultra rezaletlerden zerre rahatsız olmaz.  Ancak en önemlisi,  dizideki kadın kimliği, reel kadın sorunları ve kadın hakları ilgili asıl noktalar nedense hiç batmaz. Bütün kötülük mevzuları  "Sancar da Sancar"!

_Nare'ye ahlâksız demek için hayal gücünün sınırlarını her koşulda zorlayan,  anneliğine bir laf, sevgisine bir laf yetiştiren hemcinsleri;  karşılığında Kahraman'dan para almak için Dudu'nun,  sevmediği bir adam olan  (kendisini üniversitede okutmuş ailenin oğlu)  Yahya ile yatmasına ve bir anlamda "ticari casusluk" yapmasında hiçbir pürüz görmez.  Zira bu ahlâksızlık değildir,  çünkü  "Sancar da Sancar!"  Çünkü birçok başka konuda da dediğim gibi;  "Ahlâksızlık değil,  sevgi ve ahlâk batıyor bazı insanlara."  Bunu açıkça dile getiremeyince de taraftar çekmek için kimi zaman "kadın hassasiyeti",  kimi zaman "milli duygular",  kimi zaman "din",  şu bu...  Maskelerin ardından saldırıyorlar.

Daha söylenecek çok şey var... Velhasıl bu dizi menajer oyunları ile de olsa,  izlediği basit bir senaryoyu dahi anlayamayan ne kadar gerizekalı var;  "kadın hassasiyeti, kadın kimliği, özgürlük"  filan deyip bunları zerre iplemeyen yavşak var;  köklü bir utanç kaynağı olan  "ahlâksız ahlâkçılık"  konusunda hem de bu çağda dahi ne kadar gelişkin durumdayız...  görmemize vesile oldu.  Biz de bunları detaylı olarak incelemeye çalıştık burada.


Aşağıdaki Yorumlar'da "metres de metres" diyenlere sorduğumuz gibi:
Cinsel ilişki olmadan  "metres"  nasıl olunuyor?
Hadi Menekşe bunu kızdırmak ve aşağılamak için söylüyor,  biraz da şüpheleniyor...
Biz izleyici olaraksa tüm hikayeyi görebiliyoruz. Peki bazı kişiler neden durup durup ısrarla bu ifadeyi kullanıyor?



İslam,  zaman,  sabır,  İran,  sansür,