Kemalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kemalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2023 Salı

 2023  Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçimi


Seçim bitti, seçim tartışmaları bitmedi. Hep aynı terane!
Cahil halk, eğitim şart, makarna bulgur, hırsız, Aziz Nesin, ve bilimum çorba. Akıl sağlığımız ve zekamız, ikisinden en az biri tehlikede.

1990'ların sonunda yorum yazdığım bir internet sitesinde (*) demiştim ki  "Eğer laikliği savunan kesim,  kültürel altyapı dahil  iyi bir hazırlık yaparsa,  20 ila 25 yıl sonra iktidarı geri alabilir."

O gün alay edenler, hakaret edenler, "25 sene haaa? hahhhhaaahhha! En fazla gelecek seçimde gidecekler. O zamana kadar kapatılmazlarsa tabii puhahhhaaaaaa"  diye dalga geçenler...

Üzerinden 25 sene geçti.  Utanmışlar mıdır acaba biraz?

Tabii ki hayır.  Utanma duygusu olmayan; havaya karaya herkese söverek zaman dolduran, ruhen aylak ve çok mutlu bir kesim. Zamanlarını sürekli yıpratıcı eleştiri yapıp insanın yaşam enerjisini törpüleyerek geçiriyorlar.  Seçim hakkına ve tercihlere saygıları yok. Ama aynı zamanda seçimden medet umup değişim de bekleyebiliyorlar,  ki oldukça ilginç bence.  Sosyal medya ise topluca delirdikleri mekan oluyor. Hayal dünyasında yaşarken; sürekli aklın ve bilimin yolunda gidiyorlar,  kendilerince.

O kadar berbat tespitleri var ve o kadar okuyamıyorlar ki hayatı, seçim dönemini! Doğrularının mutlaklığına o kadar iman etmişler ki  İLETİŞİM İMKANSIZ!

Sosyal medya gibi büyük bir etkileşim deryasında / fırsatında dahi sadece kendi görüşünde olanları takip edip, birbirlerini her seçim öncesi coşkuyla gaza getirip, sonrasında  "oylar çalındı, Aziz Nesin, makarna-ekmek-bulgur..."  Ve Kapanış.  Sonra yine sosyal medyada nefret bombardımanına ve normal hayat akışına dönüş.

Birbirlerini doldurup doldurup, safları sıklaştırma oyunu oynuyorlar sosyal medyada. Ve tüm bunları yaparken, sürekli en iyi yaptıkları şeyi yineliyorlar:  "Kutuplaştırmak".

Sadece kendi kendilerini, ve belki belli bir çevreden servis edilen AKP'li görünümü verilmiş dejenerasyon hesaplarını takip ettiklerinden; zihinsel bir donuklaşma içerisindeler ve kapalı cemaatlere döndüklerinin farkında değiller. Manipülasyon amaçlı açılmış haber siteleri ve yalan haber yayan kullanıcıların tuzaklarına balıklama atladıklarının farkında değiller. Anlatıldığında da anlamıyorlar.  Yalan haber bu  diyorsun;  "Olsun ne fark eder, sanki böyle şeyler olmuyor mu!"  diyor ve paylaşmaya devam ediyor.  İletişime devam etmeye gerek yok;  zaten dinlemiyorlar,  dinlemeyi bilmiyorlar.


YALAN HABER  Enflasyonu
Türkiye genel olarak insanların düşünmekten ölesiye korktuğu bir iklimde.  Seçim sebebiyle bir kez daha deneyimledim bunu.
Sosyal medyaya baktığımızda devasa sayıda kullanıcı arasında  (parmakla sayılacaklar hariç)  aynı vasatlık ve kopyala-yapıştırlık halleri,  türlü sazan avlarına gönüllü düşmeler ve yalan habere ilgi eğilimi farklı taraflarda bol bol mevcut. Aslında birbirine ikiz kardeş kadar benzeyen iki kitle var ortada. Ne var ki  bir tanesi kendisini (ne sebepten olduğu bilinmez)  daha ahlâklı, daha üstün, daha doğru, daha iyicil ilan etmiş. Sürekli karşı tarafı aşağılayıp duruyor, sanki kendisi ötekilerden farklı ve daha iyi imiş kabulüyle.

Türkiye'de baskılardan şikayet eden muhalif kesim özgürlükçü değil, aksine baskıcı. Üstelik kendilerini yarı-Tanrı gibi görebilecek derecede yüksek kibirde olduklarından, ahlâksızlığı hep karşıya yontmaktalar.  Gözünün içine baka baka yalan söyleyenlere bir tepkileri yok,  yeter ki duymak istediklerini söyle.  "Genel başkan Cumhurbaşkanı adayı olmamalı"  diyen CHP genel başkanını Cumhurbaşkanı adayı olarak desteklemekte bir sakınca görmediler mesela.
   ("Tell me lies,  tell me sweet little lies.")


Gazetecilik
Ülkedeki medyanın canına okudular, AKP de geldi tüy dikti. Utanmazlık norm oldu. "At yalanı skeyim inananı" genel habercilik mottosu. Özellikle sosyal medya, milleti birbirine düşürmek için dezenformasyon cenneti gibi işliyor. "Halkımız cahil!"  diyenler avamdan iyi değil.

İzmir'de meşhur bir okul balo törenini şeriat tehlikesi yüzünden iptal etti diye haber yapıyor Karar gazetesi. Yani 20 senedir yapılabilen geleneksel tören neden bugün iptal edilsin? Hemen başlıyor iman etmiş kitleleri   "Şeriat is loading"  paylaşımları yapmaya... Meğerse okul bir teklif almış Amerika'daki Türk gününe katılım için. Oraya gidileceğinden tören yapılmamış. Ama gerizekalı bir kitle olduğu için kakala gitsin,  bunu da yerler.
(Yediler de.)

Twitter gibi sosyal medya mecralarını haftada iki saat düzenli okuyan delirmemiş birinde AKP sempatisi başlama ihtimali diye bir şey var. Kendisine maddi ve manevi aynada bakmayan ne kadar kişi varsa karşıt gördüğüne yargı dağıtıyor zaten burada.  Muhalif çevrelerse hiç çekilmiyor.



Muhalefet Neden Kazanamadı ve Nasıl Kazanırdı?   (DİL)
Muhalefet çok konuştuğu için kaybetti. Yıllardır her seçim öncesi muhalifler bu yolla kararsızları karşı tarafa itiyor zaten. Zira konuştukça batıyorlar.  Diline hakim olabilse zorlanmadan % 55 oyu aşarak kazanacakken,  dil ve üslupları yüzünden yara aldılar yine.

O kadar çok, o kadar boş ve o kadar çirkin konuştular ve bunu o kadar erken yaptılar ki!  Daha gelmeden adam asmaca yargılamaca oyunu başladı.  Özerklikler dağıtıldı.  Sokaklarda, topluluk içerisinde, halk röportajlarında görüşü sorulduğunda AKP'ye oyunu vereceğini söyleyen insanlara hakaretler yağdırıldı.  Dediğim gibi, dil gönülden taşanı söylermiş.  En ağır eleştirileri sıralarsın yeri gelir karşı tarafa;  ama  "hakir görmek"  de dedikleri insan küçümsemek aradaki hassas ince sınırdır.

Geri, tutucu, faşist bir sol var ortada. Halkı aşağılama, yoksulları aşağılama, göçmenleri aşağılama, depremzedeleri aşağılama... Derken sokak röportajlarında Erdoğan'a oy vereceğini söyleyen kadınlara küfür - hakarete başlayıp bunu gayet normal gören teyzeler... Onlardan bile idol yaratmaya kalktılar. Ne kadar Bakırköy'e sevklik şahıs varsa baştaçları oldu.  Üstelik kendilerini cidden aydın, ilerici, solcu, laik, Atatürkçü ve Türkçü zannetmekteler.  Bir çeşit toplu delirme hali.

Zerre kadar özeleştiri yapmıyor olmaları ise takdire şayan. Bu anlamda dünya rekoruna koşuyorlar. Kaçıncı "Gümbür gümbür geliyoruz, bahar geliyor!"  sonrası hezimet bu? Yani bir kitle hiç mi arada kendini yoklamaz?  Bu kadar da tembel ve bağnazlar.  Ve en başta dediğim gibi,  utanma duyguları çok aşınmış.  Gün boyu karşı tarafa sövmek daha konforlu nasılsa!

«Sol faşistler sadece gettolarında yaşadıkları ve sadece cemaat içi iletişim halinde oldukları için edebsizliklerinin boyutu ve seviyesizlikleri hakkında bilgi sahibi değiller»
diye özetlemiş hallerini bir kullanıcı.  (**)


Ve şöyle devam etmiş:

"Halk Tv, Tele1, KRT, Sözcü gibi kanallar hastalıklı kanallar. Etraflarına inanılmaz bir cahillik saçıyor ve toplumu fanatizme büküyorlar. Lise çağı ideolojik tiplerden bunların bir an önce kurtulması lazım. Bir de yaşlanmış ve adından başka bir şeyi kalmamış kişilerin "merkez" konumu getirmeyeceğinin de görülmesi lazım. Çünkü bir yandan da bu yaşlılar geç kalmış ergenlik belirtilerini fazla etraflarına saçıyorlar."


     "Akılla değil duygularla hareket edince, kaybedilmiş bir seçimin faturasını bile çıkaramıyoruz. Hesap soramıyoruz. Nerede yanlış yapıldı diyemiyoruz. Sloganlar, romantik laflar, mantıksız argümanlar.  Sonuçta birbirini kıran inciten insanlar.  Boş holiganlık"

"Ekmeleddin İhsanoğlu, Sarıgül, KK ne derseniz verdim vallahi. Normalde vermezdim. Bundan sonra vermem. Kusura bakmayın. Dayatma aday olursa sandığa gitmem.  43 yaşındayım,  az biraz bir şeyler okudum,  oyumun artık bana ait olmasını istiyorum."
Emrah Safa Gürkan,  Twitter   (1) (2)



"Muhalefet neden kaybetti?
Bakın bu soruya cevap vermek çok önemli.
Salgın operasyonuna,  yüzde 400 enflasyona maruz kalınmış bir ortamda muhalefet neden kazanamaz?
Cevap belli
Bağımsız değil.  Bir ülkenin muhalefeti bağımsız değilse, o ülkenin bağımsızlığından söz edilebilir mi?"
Burak Turna



       Medyada muhalefetin yürüttüğü kampanya ve takındığı dil, kararsız seçmeni iktidar partisi lehine itti. Bana göre Türkiye'de sol bir akıl hastalığına dönüştü artık.  Gerçi dünyada da durumu iyi değil.  Bunu ilk kez bir İsrail sitesindeki yorumda okumuştum. Tabi biz "vur deyince öldüren" bir toplum olduğumuzdan; bizde daha yaygın delirmeler gözlemleniyor sanki. Kendilerine zarar verecek ve kaybettirecek işlere dört elle sarılmalarını, yalanları çok daha fazla benimsemelerini buna bağlıyorum. Binlerce binler PKK'lıyla, irinli Fetö destekçileriyle, milyonlarca Cumhuriyet düşmanıyla birlikte hareket edip  kendine  Atatürkçü  demek normal olmasa gerek.

Sorsan,  "Erdoğan hele bi gitsin de!"

Özetle:  DELİRDİLER!

15 Temmuz hakkında takındıkları küçümser tavırdan sonra aklıselime geri dönebilmeleri ise mümkün görünmüyor. Yoğun olarak Fetö hesaplarının güdümünde, diğer yarıya "Allahla kandırıyorlar, Aziz Nesin"  filan aynı nakaratla can sıkmaya devam edecekler gibi görünüyor.  2071'e kadar yine böyle eğleşirler artık.

Çapsız liderler ve çapsız örgütler ile at gözlüğü takmış bağnaz yığınlar ülkenin önünü tıkıyor.  Bu şartlar altında ülkede gerçek bir muhalefetin zuhur etmemesi,  AKP'yi kaderimiz haline getirdi. Boğucu bir  "alternatifsizlik krizi"  içerisine girdik.



EKONOMİ  ve  Tutarlılık
“Ekonomi iyi değil aşırı pahalılık var çare ne? İktidara gelmek için ülkenin bütün kaynaklarını seçim rüşveti olarak vermek. Kürt sorunu var evet, çare ne? Ülkenin en faşik adamına iç işleri bakanlığı teklif etmek.  En kötüsü de mülteci düşmanlığı yapmak.”
Mutlu Bulut

Bu ülkede muhalefet diye bir şey yok. Muhalefet olduğu iddia edilen tarihi bir heyûlâ var ve ülkenin üstüne iktidar krizini dayayan yapı biraz da budur.  İktidar memur maaş zammı diyor,  aynısını muhalif de diyor.  Sen gelme o zaman?

Hani ekonomi kötü, Hazine battı batacaktı? Bütün kampanyayı bunun üzerine oturttular. Seçime bir hafta kala da çıktılar kredi kartı borçlarını silme vaadi verdiler. Kredi kartları da ödenebiliyorsa durum iyiymiş demek ki? Çökmedi mi şimdi kampanyanın as maddesi?  Bunlar beşi benzemezi yan yana koymaya iyice alıştı.


Sıkıcı, tekrar ve ruhsuz işler deplasmanda kalmaya mahkumdur. Hep eleştirerek de yol alınmaz. Baktığını gören zaten bozukluğu fark ediyor,  sen ne yapacaksın?  Bunu demekten ve bir ruh / bakış / vizyon ortaya koymaktansa  sabah akşam gıy gıy...

Her seçim oylar çalınıyor ve başarı böyle geliyorsa eğer... O zaman İmamoğlu ve Yavaş da hileli geldi demektir? Kendiniz kazanınca âdil,  başkası kazanınca "çalındı". Oysa Kılıçdaroğlu'nun kazanması sıradışı olandı zaten en baştan beri?  İyi hazırlık yapılması ve güçlü bir söylemle ortaya çıkılması gerekirdi;  herkese mavi boncuk  (MV koltuğu)  dağıtarak değil. Ama kendi kendilerini dolduruşa getirip, farklı görüşleri takip etmeyen bu kapalı kitle;  yalan habere olan tutkusuyla  havalara girip bir de daha gelmeden insan yargılamaya;  giyim kodlarını, başkanlık sistemini filan değiştirmeye kalktı. Sokak söyleşilerinde görüşlerini kendince açıklayan iktidar partisi taraftarlarına hakaretler savuruldu.  Son dönemeçte milliyetçi oyları kendilerine çekebilmek için Ümit Özdağ ile el sıkışınca,  eldeki HDP oylarında da düşüş kaydettiler.

Zaten kendi ideolojilerine ve parti çıkarlarına hizmet etmiyorsa; anında satmayacakları hiçbir sözde vefaları yok. Ara Güler hadisesini hatırlayın. Yıllarca "koca çınar, üstad" dedikleri adam, Hendek olayları sırasına CB ziyaretinde bulundu diye demediklerini bırakmamışlardı.  (2018)

Bana asıl ilginç gelense;  genellikle kadın hakları, kadın cinayetleri lafını dillerine dolamış sol akımdaki kişiler; gerçek hayatta kendi ortamlarındaki kadın sorunlarına duyarsız olabilen, ruhsuz, yine genellikle kariyerist tipler.  Kendisinden 45 derece farklı düşünen bir kadın yanında işkence ile öldürülse sıfır tepki verir,  hatta oh olsun bile diyebilir kimisi.  Bunlar  "kadın hakları,  kadınlarımız,  Türk kadını"  falan filan...
(Misal:  Melis Alphan)   (Misal: Nur SERTER)

Çocuk tacizi gibi bir konuyu bile iktidar partisine bağlayabilen;  neredeyse tarikatler dışında taciz olayı yaşanmadığını iddia edebilecek kadar din düşmanı ve kafayı sıyırmış;  aslında ne kadına, ne çocuğa, ne hayvana, ne mağdura (ne depremzedeye) karşı empati kurabilen;  dillerine doladıkları bunlara zerre değer vermeyen,  sadece şablon olarak vitrinlerinde kullanan;  sağduyu ve basiret kavramları çökmüş kişiler.  Tüm bu trajedilere,  iktidara karşı kullanabilecekleri muhalefet malzemesi olduğu sürece duyarlılar.  Bu ikiyüzlülüklerini maskeleyebildiklerini sanarak hep iyiliği kendilerine,  kötülüğü "karşı tarafa" yontmaları sorun.  Arada dürtüp  "her şeyiniz ortada"  demek lazım.




“CHP, Fethullahçılar için yaptığı adalet yürüyüşü için özür dilemeli.”

“Cumhurbaşkanını eleştirmek için malzeme o kadar çok ki,  diploma varken yok demek saçmalığına müracaat etmek bana çok akılsız bir girişim olarak geliyor. Girişim sayısının çokluğu veya atılan yumruk sayısı değil,  işe yarayan girişim,  vuran yumruk muhalefete lazım.”

“Sırtını Amerika'ya Yaslayanlar Yenildi! Sırtını Fethullah'a Yaslayanlar Yenildi. Sırtını PKK'ya Yaslayanlar Yenildi. Sırtını Süleymancılara Yaslayanlar Yenildi. Sırtını Almanya'ya,  İngiltere'ye,  Fransa'ya Yaslayanlar Yenildi.”

“Bu son seçim idiyse ve muhalefet bu görüşte samimi ise  CHP,  İyiP,  HDP  hemen kendini feshetsin de seçmenleri yalan söylendiğini düşünmesin.”
Atila Demirkasımoğlu,  Facebook    (1)  (2)  (3) 



“ Y-CHP  "kripto"  karesine teslim
K.KILICDAROGLU
SEZGIN TANRIKULU
C:KAFTANCIOGLU
MAHMUT TANAL
Alevi, demokrat maskeli kriptolar CHP nin ipini cektiler.
Ekmek icin Ekmelettin, gel bakalim Muharrem, Abdullah Gül denemeleri ve sonunda da hesap uzmani marifetiyle meclise sokulan 40 a yakin AKP-FETÖ eskileri”
Vasıf Kayhan Bayırlı,  Facebook



“Değişim için on yıllarca ciddi ve sistemli çalışmak gerekir, öyle iki ay efelik yapıp değişim beklemek hiç olur mu?
Var mı öyle üç kuruşa beş köfte.  Boşuna heveslendiler, olmayacak duaya amin dediler...  Aman dedik hayal kırıklığı olmasın,  boş beklentiler olmasın...

Son hafta seçimle ilgili yazmadım ama kaç kez dilimin ucuna geldi, yuttum. Minik bir partinin lideri çıktı, KK’ya ülkeye ve anayasaya ihanet etmeyeceğine, terörden uzak duracağına dair protokol imzalattı. Olacak şey mi.  Yani “imzalamazsam ihanet mi edeceğim?” diyemedi mi? Kaldı ki, son düzlükte kıvırtma kabul görür mü? Ama işte susup oturduğum yerde içim daraldı,  Atatürk’ün partisine böyle lider utançtan başka ne getirir.

Her neyse, muhalefet bu kafayla giderse gelecek seçimde de aynı şey. Ondan sonrakinde de aynı şey.  Beş seçimdir uyardığımız, beş seçim daha olur. Şayet ciddiyseniz ciddi olun, ciddi çalışın, moralinizi bozmayın ve siyaseti öğrenin. Türkiye’yi öğrenin. Öncelikle de CHP’yi öğrenin. CHP’yi normal bir parti sanmayın. Boş hesaplarla olmayacak şeylerin peşinde koşmayı bırakın.... Bu sıkıntıları 40+ yıldır çekiyorum.  Hayal kurup onun üzerinde siyaset yapılıyormuş gibi kumda oynanmasından bıktım.
İşte geldik gidiyoruz,  artık siz bilirsiniz.”  (1)
---
“CHP’nin ne kadar çürüdüğü bir yana, muhalefetin büyük kısmını bloke edip etkisizleştirmesi ayrı bir büyük dert. CHP değişmeden veya Türk siyasetinden silinmeden gerçek ve olumlu bir değişim imkansızdır. Değişmesi olanaksız sayılabilir çünkü tüm köşe başlarını tutmuşlar. Daha girdiğin ilk sokakta biat etmeyeni tasfiye ediyorlar. Kapanması da zor, çünkü hangi iktidar böyle yararlı ve kullanışlı bir muhalefetten vaz geçebilir.  Bu parti muhalefetin kırılmaz zinciri olarak kemikleşmiştir.  CHP var oldukça AKP gitmez dedik, ahanda! yirmi beş yılı garantiledi bile. Sayelerinde elli yılı da bulurlar, bu gidişle.”   (2)
Mehmet Tanju Akad   (MTA)



Zaten RTE de çoğu seçim dönemi boşuna  "Allah her iktidara böyle muhalefet nasibetsin"  demiyor.  Tabanı ve tavanıyla geri zekalı ve irinlerle dolu bir kitle,  ülke seçmen nüfusunun yarısına sövüyor da sövüyor.  Onlar söve dursun;  ben yine,  bilmem kaçıncı kez,  bu blogda bir CHP yazımı daha  Hakkı DEVRİM'in  2009'daki bir köşe yazısından alıntı ile noktalıyorum.

"CHP gündemden düşeli bence 59 yıl geçiyor.  1950 CHP'nin sonuydu. Darılmayın, gücenmeyin! Zorla ayakta tutacağız diye, tarihî bir kuruluşu hortlağa döndürdünüz. (...)  Zemini boşaltma kararına varın ki, sahici bir muhalefet de neşvünemâ  («gelişip büyüme»)  imkânı bulsun."

"(Erdoğan) Ne kadar saçma bir şey söylerse söylesin, rakipleri daha saçmasını söylüyor. Erdoğan'ın karşısında hiçbir şey yok."



*  Radikal
** Atila Demirkasımoğlu


Radikal,  15 Temmuz 2016,  televizyon,  DTP/BDP,  Kürtçe,  Cananlar,  Fethullah, Hakkı Devrim,

14 Ekim 2019 Pazartesi

«SAVAŞA HAYIR  ve  BARIŞ olsun»  (mu acaba?)

Türkiye ilginç bir ülke.  9 Ekim 2019'da başlayan Barış Pınarı Harekatı  ile kafa karışıklıkları yine ortaya serildi, tahmin edersiniz ki her kafadan ayrı ses çıkıyor yine.  Bazıları diyor ki  "Acem ne derse Türk tam tersini yapmalı." Başkaları: "Dinciler ne derse tersini yapmalı!",  "Batı ne dersi tersi!"...  (Örnekler çoğaltılabilir.)

Yahu senin pusulan neden başkaları oluyor, ne yapmayacağına onlar karar veriyor??  Yani demem o ki, ben hükümeti ve ülke içi siyaseti hiç beğenmiyorum ancak buradan bir çıkış da göremiyorum.
Malum zat çıkıp  "2 kere 2 dört eder" dese; "Peki bu kime yarayacak ona göre tarafımızı alalım" diyen bir kitle var. Gerçekten inanılmaz. Yobazlığı, gericiliği ve mikrobu sadece din eksenli gören bir kitle mevcut. Son yıllarda bunlara bir de RTE-nefretini obsesyon boyutuna ulaştırmışlar eklendi. Ülke yansa zil takıp oynayacak raddeye kadar geldiler.

Bir başka ve asıl önemli konu da şu:  BARIŞ.
Gerçekten  "Savaşa Hayır!"  ise eğer.... O zaman barışın o kadar boş beleş bir iş olmadığının da bilincinde olmak gerek. Savaş boş beleş ve zahmetsiz mi ki barış öyle olsun? Yap yap yap, sonra  "BARIŞ HEMEN ŞİMDİ!"   Böyle bir utanmazlık haline girdi insanlar.

Barış isteyen, nifak tohumlarının karşısında durur. Yalan haberle kışkırtmaya ve insanları sokağa dökmeye karşı olur. Seküler diye etnikçiliğe ve bölücülüğe alkış tutmaz, hendeklere sessiz kalmaz, insanları savaşa sürmeye kalkmaz... "Haydi Kürt çocuğu, gerekeni yap  yoksa asimilesindir"  diyenlere karşı durur;  zaten çocukları ve gençleri en öne sürmez. Kendisi korunaklı evlerde, kendi hayatları çok değerli iken, siyasi olarak çok bilenmiş gençleri fişteklemez. Zehirli tarih anlatılarını reddeder.  Milliyetçiliği ve ırkçılığı teşvik etmez.  ISIL / IŞİD'i ve avanesini besleyen kanallara karşı durur. Mikrobun ana kaynağını görmezden gelme yapmaz... Patlayan bombalar sonrası  "Siz bunu hak ettiniz!" demez, kendisi günahkâr ve ölümlü olan insanın başkasına böyle üstten bakması ve terör estirmesine sessiz kalmaz. Çevrecilik konusuna hassasmış gibi sosyal medyada tiradlar atıp orman yakanları görmezden gelme yapmaz;  ormana ev yapanları, yakanları (ayırt etmeden) kınar; sürekli bir tarafa karşı üç maymun olmaz.  Teröristler için "Yere izmarit bile atmayan iyi çocuklar bunlar"  demez...  Gerektiğinde ülkesinde barışın korunması için elini taşın altına koymasını da bilir. Faturayı en zayıf halkaya kesmez.


"Kafalar karışık" dediğimiz hallerin bazısı ülkemizdeki "maskeli balo"nun bir çıktısı... Coğrafyamızda maske maske üstüne adeta! Ve kritik anlarda ola da o maskeler düştüğünde, altından çok farklı şeyler çıkabiliyor. Milliyetçilik ve ırkçılık karşıtı olduğunu söyleyenler, en âlâ etnikçi ve koyu milliyetçi çıkabiliyor. Ben sosyal medyada "barış barış" diyen nice hesapların, insanlarımız bombalı saldırılarda öldürüldüğünde, polislere ateş açıldığında, ormanlar yakıldığında coşkuyla kutladığını görüyorum.  Ona buna "faşist" diyenler, kendileri en ufak bir eleştiriye tahammül etmeyebiliyor. Kürtleri en çok kızıştıranlar Kürt olmayabiliyor (hatta genelde olmuyor). Ermeniler derseniz aralarında derin bir kin besleyen, dış güçlerle göbek bağı içerisinde ve her yolu mübah görenler şu anda delirmiş gibiler... İşte daha birkaç hafta önce gördük, Süryani klisesi açılışı yapılıyor, Süryanilere "Akıllı olun, bu oyunlara kanmayın!" diye ayar çeken parmak sallayan ırkçı Yunanlı mı istersin... (Süryani klisesine ait bahçeler ateşe verildi.)  Hepsi ve daha fazlası burada!
(Bunları daha önce  Maskeli İnsanlar  yazımda da söylemiştim.)

Bu maskeli, adeta birbiri arasına gizlenmiş düşmanlık ve nefret tohumları dolu kişilere ek olarak maalesef bir de çok duyarsız ve hazcı bir kitle var. Geçenlerde bunu bir paylaşım altına da yazmıştım; genellikle "çağdaş, laik, Atatürkçü" diye kendini tanımlayan bu kişiler, asla meselelere samimi veya derin bir gözle bakmıyor; resme ve destekledikleri parti önderlerine bakıp ilk intiba ile kati görüşünü belirliyor. Asla karşı görüşleri okumuyor,  ya da kaale almıyorlar. Çünkü "her şeyi yalnız ben bilirim" gibi bir kibirleri var;  iletişime kapalılar,  kestirip atıyorlar.

Velhasıl kavramları karıştırıp dejenere ediyorlar ki fitne-fesat ortamı asla kurumasın, aksine kökleştikçe kökleşsin. Maalesef ülkemizde «Savaşa Hayır! Barış olsun» diyenler;  her tür fitne-fesat, ayrımcılık ve nefret tohumuna sessiz kalıp, hatta bizzat ötekileştirmeyi-düşmanlaştırmayı yapıp, teröre gizli destek verip, sonra mücadele başladığında  (YANDIK!)  AMMAN DERHAL BARIŞ!!  diyenler olduğu için;  barış istemek ve savaş karşıtlığı da kirlendi. Aynı geçmişte "insan hakları" ve "çevrecilik" örneklerinde olduğu gibi. Zannetmiyorum ki hiçbir akıllı ve vicdanlı insan, doğa ve çevre katliamını kınamaya karşı olsun.  Ama "çevreci" diye öne sürülen baş aktörlere bakıyorsun asıl ajandası farklı... "İnsan hakları"  diyenlerse sadece devlet şiddetini görüyor nedense.  Örgütlerin uyguladığı türlü şiddete karşı sürekli kör ve sağırlar.  işte yalanlar böyle böyle insanlar arasındaki fitilleri döşüyor.
(Böl,  parçala,  yönet!")


Son olarak şunu da not düşleyim:  Ben solculuğun ve esasen Marksizm'in beyine sızan bir virüs olduğundan, bir çeşit hastalık hali olduğundan şüpheleniyorum artık. Tabii bunu söylediğim için yer yer dışlanmalar, yok saymalar da yaşıyorum; ancak yıllardır gözlemlerimden çıkardığım da budur.  Sonradan saf değiştirip  "eski solculuk"tan liberalizme, demokrat kişiliğe dümen kırmışlarda dahi zamanında o hasta kafa yapısı sirayet ettiğinden;  o kavgacı üslup, o gerginleştirici, kutuplaştırıcı,  "krizler-kargaşalar-kalkışmalar artarsa DEVRİM gelir ve düzen daha rahat kurulur" kafası gitmiyor.  Stockholm Sendromu'na yakalanmışlar gibi,  kendilerine zulüm edenlere ve canlarına kast edenlere hizmet eder noktaya gelmeleri beni çok şaşırtıyor.  Sadece kendisi ile manevi anlamda büyük savaş vermiş, savaşı sonlandırmış ve bir anlamda tövbe etmiş olanlar sıyrılabiliyor bu hastalıktan. Onda da her "savaştım"  ve her "kurtuldum/değiştim" diyen kurtulmuş değil.  Ve ne hikmetse, Kürtleri ağzından düşürmeyen bu devrimciler esasen Kürtlerden zerre haz etmiyor. Hendekler zamanında Twitter'da yazılanlara bir denk gelseydiniz, kim bilir bunları nasıl ele alırdınız? Bu kişilere göre, özellikle Kürt gencinin esas görevi hendeklerde çukurlarda isyan ederek ölmektir, ki onların bekledikleri yeni dünya şafaktan doğsun. O özlenen zamana kadar kendileri de Nişantaşı'nda değilse bile, sosyal çevrelerinde, mekanlarında, mahallelerinde kariyercilik, toplum mühendisliği filan yapmaya devam eder; eksik veya çarpıtılmış tarih anlayışı ile bu coğrafyadaki uluslar ve farklı diller arasına nifak tohumları ekmeye devam ederler.

*

3 Temmuz 2019 Çarşamba

 Sivas  Katliamı

Türkiye'de insanımızın zihninde iyiden iyiye kökleşmiş bir "Hak etti pislikler öyleyse gebersinler!" anlayışı var ki, bu anlayışın saldırısına uğramanız bazen dini inancınız, bazen milli kimliğiniz, bazen de siyasi düşünceleriniz sebebiyle oluyor görebildiğim kadarıyla...

Bu güruhun HUKUK'a bir saygısı yok, yargısını kendisi veriyor. Veya kanaat önderleri onlar adına veriyor... Yeri geldiğinde kendini Tanrı yerine koymaktan da çekinmiyor.  Linç kültürünü her daim canlı tutuyor, toplumu galeyana getirmek isteyenlerin oyunlarında gönüllü olarak işbirliği yapıyor.  Maalesef, üzülerek söylüyorum ki,  ülkeyi aydınlığa ve (sözde)  Batı medeniyet seviyesine götürme amacıyla yola çıkan Kemalizm de hukuk adına iyi bir tablo yaratmamış, hukuku ve bilimi "camekandaki biblo"  gibi görmüş,  arka fon olarak kullanmış.
(Her ne kadar sözleriyle öyle demese de...)

Ülkemizde yıllardır dönen "Laiklik" tartışmalarını şöyle bir düşününce... Sözlük anlamıyla  "LAİK" ve seküler olma yolunda bir ülkede  böyle bir olay olabilir miydi gerçekten?

İnsanlar şeytanlaşmış,  başka türdeşlerini yamyamlar gibi yakıyor.  Ve Polis izliyor,  asker izliyor,  Cumhurbaşkanı izliyor...  Ben de henüz küçüktüm o yaşlarda. Televizyonda canlı görüntüleri izlediğimi hatırlıyorum.  Yakın çevremden birinin  "Hak ettiler!"  dediğini de...

O kişi babamdı. Bu da benim kendimden ve insanlığımdan en çok utandığım an;  inancım açısındansa kritik bir yarılmanın kıvılcımı idi.


* 2 Temmuz 1993  -  Madımak Oteli


* Sivas Katliamı hakkında Süleyman Demirel ve Tansu Çiller'in bazı yorumları


21 Mart 2019 Perşembe

 AKP nereye koşuyor?

Bir sohbet ve düşündürdükleri...

Dün ayak üstü çok şaşırdığım bir sohbete denk geldim.  Buraya da taşımak istiyorum:

Her zamanki telefon bayime gitmiştim, öğle namazı sonrası idi. Benim önümden iş yeri sahibinin memleketlisi bir adam girdi ve beraber biraz lafladılar. Onlar konuşurken,  arkadaki televizyondan Denizli'deki deprem haberinin ertesinde  Akit'ten bi şahsın "Kamuoyu Kılıçdaroğlu'nun idamını bekliyor"  demekten tutuklandığı bilgisi geçti.

Adamlardan birisi dedi ki "Yahu ne hale geldi memleket, bizi nereye götürüyor bunlar?"
Ötekisi de dedi ki:  "Herkes konuşuyor valla..."
Sohbet böyle devam etti.

Şimdi bunlar namazında niyazında duasında olan İslamcı tipler. Açıkça Ak Parti'nin tabanı.  Bir AKP eleştirisini dahi şu güne kadar duymadığımız çevrelerden böyle sesler geliyor.
Onlar bile böyle diyorsa...

Bu seçimlerde AK Parti kitlesi de  parti de kötü gidiyor bence. İnsanlar "sağduyu, hizmet ve durmadan gerginlik yaratmadan güçlü liderlik" istiyor.  Zaten bunun için Başkanlığa "Evet"  dediler.

Fakat sonra bir yerde Ak Parti kitlesi aklını ve dengesini kaybetmeye başladı.  İnanılmaz bir kibirle doldular;  hani az daha  zorlasalar,  ha  gayret,  bir zamanların Kemalistlerine  tıpatıp benzeyecekler.

Bir defa ben bugüne kadar hiç bu kadar ayrıştırmacı, bölücü ve dışlayıcı bir dil gözlemlememiştim Ak Parti'de... Seçim zamanlarında bazı gerginlikler ve parlamalar yaşanması doğaldır, ama doğal sınırlar içinde kalırsa... Şu anda sosyal medyada dahi, Ak Partili Ak Partili ile tartışıyor!  Sanki seçime değil;  "laf sokma müsabakası"na  gidiliyor.  Laflar kılıç gibi saplanıyor.
Ne için ne adına?

Eğer bilinçli olarak ve tasarlayarak oylarını kaybetmek gibi sıradışı bir planları yoksa;  bu tavrın ne faydası olacak anlamış değilim.

Benim 2000'lerin başından beri görüp gözlemlediğim; bu partinin çıkarlar ve hedefler merkezli olmak üzere, kapsayıcı ve bütünleştirici, gerçek halktan ve sokaktan kopuk olmayan bir dili benimsediği idi.  Son zamanlardaysa mühendislik projesi olmaya doğru evriliyor gibiler.
Belki  imar affı,  "tanzim satış"  ile ucuz sebze,  ezan hassasiyeti  ve en son Yeni Zelanda olayları ile bir yol açmış olabilirler;  ama uzun vadede ciddi kan kaybı var, bu kafayla giderlerse bunun geri dönüşü de olmayacak.

İlginç olansa, milliyetçi bir partinin başındaki Devlet Bahçeli bile daha sağduyulu ve kapsayıcı yorumlar yaparken; Ak Parti sanki Mars'tan bildiriyor gibi!

Özellikle Cumhurbaşkanı'nın tarihi görevi, sorumlulukları ve seçmen kitlesinin kendisinden büyük beklentileri varken:
Anzaklar,  "dış güçler",  "Eyyyyyy İSrail, Eyyyy Batı!..."  diye başlayıp giden; seçim meydanlarında katliam görüntüsü izleten, bol Bay Kemal'li, zekanın ve aklın ayaklar altına alındığı ağız dolusu popülizm soslu konuşmalarda hiçbir özeleştiriye yer olmayan laflar arasından Türkiye'ye bakarsak:
Gelişmek ve büyümek isteyen,  halkının demokrasi bilincinde kayda değer önemli gelişmeler yaşanmış olan,  "sağduyulu ve gelişkin"  bir yönetsel liderlikle  yeni çağa uygun doğru kodlar ışığında gayret göstererek hayal edilemez bir eşiği aşabilecek bir ülke.

Görünen o ki iktidar artık Türkiye'yi yeni çağa taşıyacak liderliği yapamıyor,  o standartlarda insanlar çıkaramıyor Ak Parti.
Peki ya muhalefet?
Özetle ortada bir muhalefet yok.
Etnikçilik ve bölücülükten arta kalan zamanlarda  "AKP'ye nasıl seçim kazandırırız"  peşindeler.
İstanbul Fatih'te bir manyak Suriyeli avına çıkmış, beriki hâlâ türban tartışması yapıyor, HİÇBİR PROJELERİ, bütünleştirici planları yok.
Ortada tek  AKP  var,  o da çamurlara doymuyor.

Tüh!  "Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur"  hesabı;  gene sardık en başa iyi mi!


* 20 Mart 2019'da  sabah 9:30'u biraz geçe Denizli'de Acıpayam merkezli 5.7 şiddetinde bir deprem  ve ardından çok sayıda artçı sarsıntı gerçekleşti.

* Yeni Zelanda saldırısı:  15 Mart 2019'da Yeni Zelanda'daki iki camiye canlı yayınla gerçekleştirilen psikopat ve terörist saldırı.  An itibariyle 51 kişinin öldüğü söyleniyor.

* Yazıda CHP'den Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı olan  Mansur Yavaş'a yapılan muameleye hiç değinmedim dikkat ederseniz nereden tutsak dökülüyor ve körlük son raddede.

Ankara,  dil,

22 Ekim 2018 Pazartesi

 ANDIMIZ  Reloaded

Olaylar olaylar...
Andımız geri geliyormuş.
Bir arkadaşım Facebook'ta demiş ki:  bıkmadıkk başa sar dur hep aynı yere dön!!!!!!!!bıktımmmm YA kabus bu
Evet, bitmeyen nakarat(ımız):  “Bir ileri, (en az) bir geri!”

Doğrusu,  emrederek birşeyleri sevdiren bu metin geri geldi diye sevinen de var,  karşı çıkan da...
Oysa asıl sorun bizim hâlâ  ANDIMIZ konuşmamız.  “Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik ve bir de baktık ki”  ANDIMIZ  gene geri gelmiş!
Yani onca zaman  “aslında bir arpa boyu yol gitmişiz.

Ben bu konuyu taaa beş sene önce irdelemiştim.  2013 Facebook paylaşımlarımda  ve aşağıda linkini verdiğim şu blog yazımın altındaki yorumlarda biz bunları incelemiştik zaten.
40 kere demekle olmaz,  emirle sevilmez.  Muhtemelen çoğu kişi katılmaz ama ben şu minvalde değerlendiriyorum mevzuyu:
http://canilecananlar.blogspot.com/2013/10/antimiz.html


En başından bu yana andımız tartışmasını ve andımız üzerinden siyasi pozisyon almayı lüzumsuz bulurum. Kemalizmin semptomlarını yok etmenin ülkeyi demokratikleştirmediği görüldü. Bu semptomları devam ettirmenin Kemalizmi koruyamadığı da görüldü. Boş boş işler.   (Burak Bilgehan Özpek,  Twitter)

Sayın Erdoğan'ın geçmişte kendi yaptığı işleri sonradan kaldırarak yine kahraman olması acayip cool bir hareket yaa    (Muhammed Eminoğlu)

"Ülkenin eğitim sistemi dünya sıralamasında Pakistan'dan da geride, andımız okutalım mı okutmayalım mı derdimiz bu..
Nedir sizin bu ülkeye kastınız? Sağ sol fark etmez sizin ideolojiniz hakim olsun da isterse yerin dibine batsın! Faşist beyinlerinizde benim gördüğüm bu,  yazık..  (2A)

Bir diktatör gelse sağlıksız tüm yiyecekleri yasaklasa, daha sağlıklı ama mutsuz oluruz. Özgürlük sağlıktan önemlidir,  bunu her şey için düşünebiliriz. Zorla dindarlık da  sekülerlik de olmaz.
(Mutlu Bulut,  Facebook)

21 Aralık 2017 Perşembe

Sevan Nişanyan


Onu Taraf gazetesindeki 'Kelimebaz' köşesinde tanıdım. Türkçe kelimeler, dilbilim ve kelime kökleri üzerine yazılarına, arada güncel olaylarla ilgili birkaç cümlelik kısa yorumlar ilave eden birisiydi. Zamanla yazı, yorum, bilimsel makale ve denemelerini derlediği blogunu da takibe alıp okumaya başladım. Facebook hesabı yine aynı şekilde...

‘‘Bu memlekette öyle güvercin tedirginliğiyle yaşamaya gelmez. Köpek gördün mü değnekle üstüne yürüyeceksin.’’      Sevan  NİŞANYAN

Türkiye'de en eksik olanın; farklı düşünme teknikleri, tek tipe ait kalıp modelden olmama özelliği olduğuna inanan biri olarak; belli bir tutarlılığı korumak kaydıyla farklı bir öze sahip olan tek tük her kim varsa büyük saygı duydum ve çok sevdim bugüne kadar. Gökkuşağının renkleri gibi,  farklılıkların bir aradalığını hayal ettim.

Ancak artık (belki de reel hayatımdaki kişisel kararların da etkisiyle) evet artık kendini dünyanın merkezi gibi sayan (benmerkezcil) ve hiçbir şey katmadan, evrendeki sorunların çözümünde hiçbir olumlu girdi sağlamadan, salt tespitçilikle EGO kasanlara aynı sempatiyi duyamıyorum maalesef.  Hele bencil egoistlere.  Sadece çevrelerine çok yüksek sevgi-tatmin verebilen adamların bencil ve ultra egoist olma hakkı var bence.  Gerisi hikaye.

İnatlarının esiri olmuş, sadakatini ve birikimini kibirli öfkesine sunan, hele hele bu doğrultuda kalem oynatan; şahsen kutsal bir yanı da olduğuna inandığım  'yazmak'  eylemini bu dürtülerle yapan nefret dolu insanlar bir bir hayal kırıklığı kervanına katılıyor.  Hele ki "milliyetçilik ve ırkçılık"  eleştirileri ile dolu bir geçmişin ve onlarca yazıların varsa, tüm onlardan sonra,  tutup ırkçılığın âlâsını yapanlar hiç çekilmiyor.

Uzun lafın kısası,  son aylarda Sevan Nişanyan da kaydı gitti bence.
Bu da burada dursun.




Ocak 2019  EDIT:

Bu görseli bloguma koyup koymama konusunda biraz bocaladım ve sonunda olmasına karar verdim.

Uzak geçmişte dikkat çeken ve pırıltısı olan bir adamdı, bunu daha önce de yazmıştım zaten. Dinmeyen orta yaş bunalımına, aşırı özgüven patlaması ve yüksek kibri de eklenince kayboldu maalesef. Bugünse  -yine yeni yeniden-  içindeki irinleri kusmuş.

Adamın mevcut tek yakıtı:  Türk düşmanlığı.
Şahsını refere ederek büyük tespitler yapan herkese akıl-fikir.  Böyle leş tipleri kılavuz belledikçe insanlığın iki yakası bir araya gelmez hakikaten.

Bu Türk düşmanlığı, Türk'e karşı olan her adamın bokunca inci arama saplantısı, emperyal güçler ne yapıyor ne ediyorsa iyi ediyordur dayatması... Bunları aşamadıkça muhalefet de bişeye benzemiyor,  etkili de olamıyor,  boşa kürek çekiliyor.  Mevzu da  "bekâ sorunu"na  bükülüyor.



EDIT:

Sevan Nişanyan hakkında  "Kemalizm, Atatürkçülük ve milliyetçilik başta olmak üzere; Taraf'ta İslam konusunda yazdıkları da eklenince, iki taraftan da savunmasız kaldı bence" demiştim Kemalistlerin genel düşünce yapısı başlığında.  Ancak kendini (ve başkalarını) kandırmada sınırlarını aşırı zorlayınca, o günden bugüne, büyük hayal kırıklığı yaşadığım ve kafama tükürdüğüm bir isim daha oldu.  "Düşmanı kandıracağım derken kendi kendini kandırmaya başlarsan savaşı kazanamazsın ki,  kaybedersin"  diye yazmıştı oysa bir yazısında  :(

Son yıllarda Sevan Nişanyan aynı "Öküze benzemek isteyen kurbağa" fablındaki gibi oldu, kibrinden şişip şişip patladı. 15 Temmuz'dan sonra ise galiba kudurdu.  Ali Nesin de aynı şekilde. Demek ki daha farklı beklentileri vardı.  Böyle diyorum zira "darbe" diye yorumlayan herkesi sosyal medya hesaplarından tek tek sildiler. Yani adamlar ciddi ciddi zaman ve kafa yorup listelerinde ekli yüzlerce-binlerce kişinin paylaşımlarını okuyup 15 Temmuz için  "darbe"  diyen herkesi sildiler. Bunu da göğüslerini gere gere defalarca ifşa ettiler.

Bir diğer ortak noktaları:  Ekürisi Ali Nesin ile birlikte,  neredeyse her konuşma ve yazıda  -başlangıç, gelişme ve sonda-  "olmayan Tanrıya"  diye ısrarla belirtmeleri.  Böylelikle,  kendi ifadeleriyle  "o olmayan"  ile durmadan savaşmaları.    (#obsesyon)
Özetle:  Bir yerlerde takılıp kalmış,  yaşlı ve takıntılı bünyeler bunlar.


Ali Nesin cidden sıkıntılı bir adam. Bir sıkıntısı var. Sıkıntısı olmasa Nişanyan ile arkadaş olmaz zaten. Aslında ikisinde de aynı sıkıntı var. Her lafı, (dikkat ederseniz bu paylaşımda dahi), dönüp dolaşıp, inanmadıklarını BİN KEZ BEYAZ ETTİKLERİ   Tanrı'ya/Allah'a getirip  mizah-gırgır yaparcasına bitiriyorlar.
Anlaşılamayan şu:  İnanmadığın,  yok dediğin şeye niye durmadan laf sokarsın?  Sonra bu tarz bir mizah ancak yerinde yapılırsa değerli olur. Bunlar her yazı-konuşma-makale-tweet-Facebook paylaşımına kadar yaygınlaştırdı bunu.  Kibrinden ölecek ikisi de...

Ali Nesin:  Bu adam yıllarca Tübitak'ın ne denli sığ ve kompleksli bir takım bilim adamlarınca yönetildiğini anlattı durdu. Nesin Vakfı çatısı altında yaptığı işlere, Matematik Köyü'ne, sistem içerisinde sisteme alternatif geliştirebilmesine, dürüstlüğüne vesaire çok saygı duydum. Ancak "neyi seversen seni hayal kırıklığına uğratır yasası" gereği, 15 Temmuz'dan sonra o da gaz ve toz bulutu olma adaylığına soyundu. Kankisi Sevan Nişanyan'la birlikte "tiyatro"dan girdiler,  Hakan Şükür gibi bir adamı "ahlâk timsali"  diye  Facebook'ta övmelerden çıktılar.  (Oysa Hakan Şükür bu ülkede ahlâksızlığın en gözümüze sokulmuş, ama sonrasında her nasılsa bir şekilde kamufle edilmiş halidir.  Belki bir gün onun hakkında da yazarım.)

Öyle oldu böyle oldu. Sonra en ırkçı damardan Türk düşmanlığından çaktı gene Nişanyan,  diğerini de ben bıraktım zaten.


Sevan Nişanyan Ermenileri de sevmez, eğer Tanrı manrı diyorsa, veya Atatürk'ü seviyorsa... Saplantılı biri. Bir Tanrı'ya bir Türk'e çakma saplantısı var. İkisine de yok diyor. Beri yandan da savaşıyor bunlarla... Diğer benzerlerinden farkı kafası çalışan ve ağzı iyi laf yapan bir tip. Delirmeden önce değerliydi de... Ama tamamen delirdi bir yerde. Artık "ibretlik" ile parodi hesap arası gidip geliyor.  Her şeye rağmen seveni bol olan bir adam.  Bu kudurmuş/delirmiş hallerini tabii ki görmez onlar,  sevgi engel olur bazı gerçekleri görmeye...

"Deprem ilahi mesaj"  diyenlerle alay eden veya bunlara kızan tanıdıklarımın anlamlı bir bölümü, Nişanyan'ın Ocak 2020 Elazığ depremi  (6.8)  sonrası şu paylaşımını övüyor.  Ben anlamaz.

Neyse ki  delirdiğini seneler öncesinden vurgulamışız.


#2019,  destan,  Dink,  Gündem,  insan hikayeleri,  Türkler,  *

21 Haziran 2016 Salı

  KİBİR NELERE KÂDİR?

Türkiye'de  "hendekler"  ve  hendeklere müdahale ile başlayan yeni dönemde;  Cemaat krizinden gayrı,  PYD'ye  Amerika'nın açık desteği ve sanki  ABD-TR gerginliğinin eşiğine gelmemiz ile içeride de güçlü bir beklenti başladı.  Özellikle azınlık mensuplarının bazı sözleri çok kırıcı ve mağrur bir ruhun meyvesi olabiliyor.   Aşağıda,  sırf aşina  (yani alışık)  olmadığı bir övgüde bulundum diye,  ağzına gelen hakaretleri eden kibirli bir genç adamın cevap hakkıma müsaade etmemesi ve arkamdan mesnetsiz laflar etme gayreti sonrası yazdığım bir  Facebook  yorumunu paylaşıyorum.  Sevimsiz bir olay üzerinden,  bazı milliyetçi Rumlarda gördüğüm bir ruh halini göz önüne alarak içimi döktüğüm bir yazı:


Durmadan eleştirdiği Kemalistlerdeki kibri kat kat aştığının farkında olmayanlar var sanırım,  az kaldı kendilerini yarı-ölümsüz Yunan Tanrılarından milenyumda belirmiş bir yenisi ilan edecekler...  İnanılmaz küfürler hakaretler ediyorlar bir topluma, bir ulusa... Etnikçiliğe destek vermeyen her insanı  "tecavüzcü, pislik, uğursuzun destekçisi, sessizce yanında..."  gibi sözlerle itham etmekten çekinmeyecek derecede terbiye ve gerçekçilikteler.  Ülkenin dört bir yanında patlayan bombalar hakkında  "geçmişte yaptıklarınızın meyvesi",  "çünkü siz bunu hak ettiniz!"  diyebilecek tıynette insanlıktan çıkmış insanlar.

Dünyanın hiçbir yerinde ölen sivil insanlar için böyle yorum yapılmaz.  Ölen kim?  Ölen yine "biz"iz.  Benim okul arkadaşım, eski komşum, onun sevgilisi...  Yabancılar, "kırk yabancı" diyeceğin başka ülkelerin vatandaşı insanlar dahi, elim olaylar sonrası başsağlığı ve üzüntülerini iletirken;  nefret ve kin ile yanıp tutuşan içimizdeki azınlık mensuplarının sözleri insanı gerçekten kırabiliyor.

Bir de sürekli
"Bu toprakların gerçek sahipleri..."
diye başlayan tiradlar atmaktalar.

Üzerinde yaşadığımız toprakların geçmişindeki Helen ve özellikle Roma-Bizans kültürünü dışlamamızın, toplumumuzda büyük kültürel erozyona ve tarihsel bir kopuşa neden olduğu bugün açıkça görülüyor.  Ancak bu tutumda Rumların kibirli ve milliyetçilik ile değişen, gittikçe zehirli bir irine dönüşen kibirli mizacının da etkisi olmuştur herhalde.

Toprak hiçbir milletin kati ve değişmez anlamda tapulu malı değildir.  Tarih boyunca göçler, yer değiştirmeler, savaşlar ve istilalarla değişimler yaşanmıştır. Son derece milliyetçi, kof ve ırkçı söylemler ile Türkleri,  (Kürtleri, ya da vesaire...)  aşağılamak ile insan kaliteli olmuyor.  Bu saçma milliyetçi dil ve baskıcı devlet düzeni de böyle yıkılmıyor.  Ancak Türkiye'de işler böyle gidiyor.

Milliyetçiliği, ırkçılığı ve militarizmi eleştirdiğini söyleyen ne kadar seküler okumuş-yazmış çok bilmiş varsa, her terör karşıtı operasyonda "Türkiye'ye NATO müdahalesi yapılması gerektiğini" savunuyor. Her kızışmada "Haydi şimdi Orta Asya'ya! :D"  paylaşımlarını Facebook'ta okumaktan fenalıklar geliyor. Coğrafyadaki ve çevremizdeki bütün yanlışların arkasında bir şekilde Türkleri sorumlu tutarken,  büyük dünya güçlerine tek bir eleştirilerini göremiyoruz ama!  Yani özetle:
"Milliyetçiliğe dur de!"  diyeceksin;  sonra da durmadan milliyetçi ve ırkçı söylemlerle Türklere saldıracaksın ki milliyetçilik ve ırkçılık bu sayede bu topraklarda kendiliğinden ortadan kalksın.  :D

Henüz hendek siyaseti yeni başlamış ve bölge halkı ayaklanma yönünde kışkırtılırken,  (düzenek ve Amerika'nın destekleyici tutumundan hareketle mi??)  herhalde artık Türklerin defteri dürüldü diye mi düşündüler nedir;  mest olup

"Hepiniz Orta Asya'ya şimdi!  :)"

diye paylaşım yapmak mıdır yüksek insan tavrı?


Peki  "Halkımız cahil!"  diye alay edenlerdeki kuzuların sessizliği niyedir  böylesi ırkçı tavırları mütemadiyen sergileyenlere karşı?
Sonra ne Orta Asyası?
Türkler buraya Malazgirt ile kesin giriş sağladıklarında,  Anadolu toprakları bakir kimsesiz ıssız topraklar değilmiş ki? Burada yaşayan insanlar, halklar,  geçmişte kurulmuş medeniyetler varmış ki  "medeniyetler beşiği Anadolu"   denmiş.  Ayrıca Bizans ordusunda paralı askerlik yapan Türkler dahil,  Türk boylarından bu topraklarda yaşayan insanlar zaten varmış.  Beraber kaynaşarak ortak bir dil ve kültürde yoğrulmuşuz.  Yemekler karışmış, gelenekler karışmış...  Ne Orta Asya'ya geri dönüşü?

Ve eğer ufacık bir nüktedanlık ile iletilmiş iyi dileğe karşı bile patlanıyorsa... Ancak  "Bu halk cahil, cühela, tecavüzcü!  Biz Yunanlılar ise yüksek millet..."   dillerindeki ezber ise...
(Sanırım Yunanlılardan hiç tecavüzcü filan çıkmamış tarih boyunca,  yapmaz onlar öyle şeyler,  dediği bu.)
Bu kadar kof bir kıyas ve tespit seviyesindeyseler...  Kusura bakmasınlar,  bu da avamlığın bir başka formudur.

(Facebook'ta yaşadığım olay özelinde diyorum bunu:  İnsanların söylemediği şeyleri söylemiş gibi yalanlar söyleyip, kendisinin ve karşısındakinin bazı mesajlarını silip, muhatabını blokladıktan sonra arkasından olmayan/söylenmemiş sözlere Don Kişot gibi yaratıklandırmalar yapıp küfredene, daha da hızını alamayıp az sonra bloklayacağı şahsın FB sayfasındaki paylaşım altlarını hakaretle donatana  "avamlık"  yakıştırması bile çok gelir.  Adam hızını alamayıp benim "Türk kahvesini pek sevmediğimi" söylediğim iletinin altına "Ona Osmanlı kahvesi veya Grek kahvesi diyeceksin, önce adını doğru öğren!"  diye bile yazmış!  Ama öyle bir  "milliyetçilik karşıtı"  pozları kesiyor ki Face'te... Oskarlık!

N'aparsınız ki maalesef bu ülkenin kanlı tarihi yüzünden, her seviyeden Türk düşmanlığı nimetten sayılmakta. Yeter ki Türke hakaret et de... İstersen şu seviyede ol.)


Fikirler, onları yazanı silip sürekli kendinizi övenlere yer açarak değer kazanmaz.  RTE'ye, AKP'ye, ona buna  "sansürcü"  deyip yerden yere vuranların;  ufak bir eleştiride dahi ağzından çıkanı kulağı duymayacak ithamlara sarılıp neler yaptığını defalarca ve defalarca gözlemledik.  Bir de yönetici filan olsalar demek ki neler olacak?
Amaç yalakalık ile ego tatmini ise, dillerinden düşmeyen  "hakikat"  ancak arka fon olabilir bunlara.  Önce kendinizi terazide bir tartacaksınız,  eğer yargıçlık oynamaya bu kadar istekliyseniz.

-Kaiser Z. Beyner  takma adlı bir Yunan Tanrısına ithafen-



7 Haziran 2016 Salı

  Saçmalığa  "saçmalık"  deyip  geç(e)memek

Ülkemiz insanındaki önemli bir defo.
Saçmalığa "saçmalık" deyip geçemediğimiz gibi, bir de günlerce saçma sapan ne varsa tartışmalı, lastik gibi sündürmeliyiz ki ruh kurutmadaki mahirliğimiz ve bu konuda liderliği kimseye kaptırmama hırsımız açıkça tescillensin.   (#çene ishali)
Delinin biri kuyuya bir taş atmayagörsün, hemen bin akıllı üşüşüp binlerce yorum yapmazsak katiyyen olmaz.

Ve yine   -on yüz bin milyonuncu kez-   aynı perde:
(Tek) Lider  Recep Tayyip ERDOĞAN,  yine asıl gündemi değiştirerek paket gündem yaratmak adına bir söz patlatmış,  demiş ki:
"Anneliği reddeden (evini çekip çevirmekten vazgeçen) bir kadın,
(iş dünyasında istediği kadar başarılı olsun)  eksiktir, yarımdır."


Böylelikle gene sülük muhalefete konu verilmiş oldu. Hababam bunu tartışıyorlar,  yok kadınlık asıl şuymuş da buymuş da...
Günlerce devam ederler artık.

Aferim, hep böyle başkalarının gündemine hapsolun, kendi liderlerinizden ve kendi hareketinizden fazla âlemi konuşun.
Mesela bir adama çok gıcık olun, ama her nasıl bir delilikse artık bu,  sürekli onu konuşun.  Ve daha da gıcık olun!
Gücünü ve gündemini koruduğu sürece işine gelir,  reklamın iyisi kötüsü olmaz nasılsa...




Aynı şahıs 2012 senesindeki bir konuşmasında şöyle demişti,
bu blogda da yazmıştım:

«Bizans'ın hanımları,
Fatih Sultan Mehmet'i karşılarken
"Başımızda kardinal külahı görmektense,
Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz"  demişlerdir.
»

Şimdi bunun nesini yorumlayacaksın?  Yoruma ihtiyaç mı var?
İster "yav he he!" de geç,  ister görmezden gel, yahut sadece şu ifadeleri cidden söylemiş deyip gül geç.
Saçmalığı yorumladıkça bataklığa gömülmeye (daha da) devam edeceksin.   (Yoksa istediğin bu mu?)


"Uludere-Kürt-kürtaj",  "en az 3 çocuk",  "kızlı - erkekli",  "annelik / kadınlık"...
Sıkıştıkça kadına dair bir yem atıveriyor gündeme, muhalifler de yemlenmeye doyamıyor!!

Bıktım bu salak (feminist mi seküler mi desem bilemedim şimdi) kadınların her defasında çıkıp RTE'nin her yem'ini sosyal medyalamalarda ana konu haline getirmesinden!
Gizli bir hayranlık mı duyuyorlardır nedir?  Ülkede her hafta bomba üstüne bomba patlıyor, bunlar Cumhurbaşkanının kadınlık yorumuna takılıyor!   :)))))))))))


Bir başka vakıa da  GÖKÇEK.
Popülerliği çok önemseyen ve bunu açıkça söyleyen  "İ. Melih"in ortaya attığı yumurtalar Twitter'da kapış kapış gidiyor.
Neymiş,  tvitlerini tepki amaçlı paylaşıp yuhalıyorlarmış, yorum üstüne yorumlarını eksik etmiyorlarmış...
Salak mısınız siz kuzum?


Son kertede ne dense boş. Türkiye'de seküler kesim;  durmadan dindarları ve İslam'ı hayatında önemli bir yere koymuş insanları aşağılıyor; ancak kendisinin de "bu toplum"un bir parçası ve benzeyeni olduğunu göremiyor.
"Mizah"  dedikleri de kendi kutsallarına değmeyecek şekilde ötekilere çakmak!

Türkiye'de İslamcı kesim, esneklik ve toleransını artırarak iktidara kurulurken;  laikler en "light" Atatürk eleştirisine dahi tahammül edemiyor,  dışlamaya  (ve dışlanmaya)  devam ediyor.
Zeka pırıltısı yok,  bir planları yok.



31 Mayıs 2016 Salı

  İsmin önüne  TC  yazma saçmalığı

Yazmayayım diyordum ama... Bir sürü kişi de bana çok kızacaktır, (ki insanları kırmak ruh halime zarar veren bir durum olduğundan taşıyabildiğimce içime atarım)   ama artık tutamadım bunu.
Yanlış gördüğüme de elimden geldiğince  "yanlış"  derim.

Uzun zamandır hangi saikle yapıldığını anlayamadığım,  uzaktan sessiz gözlemlerimde bunu yapanların ne gibi bir ortaklıkla olduklarını kavrayamadığım bir davranış biçimi var:
İsminin önüne TC yazma paradoksu/sorunsalı/trendi.  (?)
Sosyal medyada, özellikle de Facebook'ta rastlanan bir davranış biçimi.  Bir süre moda olarak kalır,  zamanla açığını anlarlar ve normale döner diye düşünmüştüm ama...  Türkiye'de hiçbir saçmalıktan öyle kolay kolay vazgeçilmiyor.  Bıktırma faslı,  ruh kurutmadaki mahirliğimizi kanıtlamadan sonlanmıyor.  (Maalesef bunu her defasında ıskalıyorum,  bu da benim kaz kafalılığımdır.)
(www.canilecanan.com)

Duygusal olarak  iç dünyamda bölücü geliyor bana bu yaklaşım. Yani bu topraklarda yaşayıp da,  Facebook'ta isminin önüne  TC koymayanlar başka ülkenin vatandaşı mı oluyor,  ayrı yasalara mı tabi tutuluyor?  Sosyal medyada bir çeşit kast sistemi gibi bişey mi bu?  Onlar bu topraklara daha ait,  diğerleri ikinci sınıf vatandaş veya  makarnacı-bulgurcu mu?  Nedir?
Anlayamadığım bir dışlama (ve marjinalleşme) çabası gibi geliyor bana.

Merak edip yabancı ülkelerdeki bazı uç milliyetçi,  ırkçı insanların profillerini incelediğimde  (göçmenlerin ve Müslümanların sınırdışı edilmesi için kampanya düzenleyenlerde dahi),  ülkesinin plakası yahut kısaltmasını göremedim hiçbirinin isminin önünde.  Belki benim incelediğim örneklerde yoktu,  aksini bilen varsa buyursun söylesin. Milliyetçiliği icat eden Batı'dan daha ileri gitmişiz, ırkçılıkta seviyesine erişemeyeceğimiz toplumlarda görülmeyen yeni icatlar çıkartıyoruz.
Ne için,  ne amaçla?

Gözlemlerime göre:  Bu tavrı sergileyen kişilerden bazısı profil fotosuna Türk bayrağını koyduğu gibi  bazısı koymayabiliyor. Aralarında genellikle laikliğe önem veren Atatürkçü kişiler var görebildiğim kadarıyla.  Ancak karşılıklı bir sohbete geçtiğinizde  (mesela Kıbrıs,  mesela Güneydoğu'daki terör gibi konularda)  özetle  "ver kurtul!"  zihniyetindeki arkadaşlarımdan da isminin önüne TC yazan var ki  bu da ayrı bir  "neyin kafasındasın sen bilader?!"  şaşkınlığıdır bende.
(Suyundan da,  şuyundan da...)
(www.canilecanan.com)


Bendeniz bu şaşkınlıkla Facebook duvarımdan konu hakkında eteğimdeki taşları sallapati ortaya dökünce,  tepkiler de geldi tabii.
Dikkate değer yorumları burada da paylaşmak isterim,  hem belki bu tutumdaki insanları anlamamamıza da yardımcı olur bu derleme.  Mesela kimi zaman blogumda kendisinden alıntılar yaptığım  Mehmet Tanju Akad  şöyle yazmış:

"TC ibaresini koyan dostlarımız bunu milliyetçi veya ırkçı oldukları için değil  cumhuriyetin tasfiyesinden endişe duyarak, buna karşı bir tutum göstermek için koydular. Tabii herkesin kendi gerekçesi olabilir ama ezici çoğunluğu bu şekildedir. Bunun hak olup olmamasına gelince, bir aralar Türk bayrağını bile kullandırtmayanlara karşı bu tepki son derece haklı ve yerindedir."

Keşke Cumhuriyet'e  (veya bir takım değerlere)  dair hassasiyetler hep imaj ve makyajla topluma iletilmeseydi tabii.  Üstelik kaç kişi cumhuriyet farkındalığı ile yapıyor bunu?  Türk-Kürt bölünmesine karşı çıkarmış gibi yaparken hizmet eder gibi gelir bana.   (#kibir)
Bir de hatırlar mısınız bilmem;  yıllarca etnikçi siyaset tarzını benimsemiş kişiler konuşmalarında,  tartışma programlarında kendilerine mikrofon uzatıldığında  "TC devleti"  der dururlardı da  "Türkiye"  dememek için kırk dereden su getirirlerdi.
Hey gidi günler!  Şimdi Cumhuriyetçiler de TC'ci oldu  :)

Ben anlamaz:  Bir insan neden kendi özel isminin önüne böyle ön-takılar ekler?  Her yerde adını yazarken durmadan  "Prof.", "Dr." gibi ön ekleri kullananlara bile gıcık kapan biriyim ben.  Çıkıntıları ile saygınlık kazanmaya çalışan birisine saygım baştan düşüyor iken  bunun bir de  (bizde neredeyse herkesin kendini çok ünlü ve mühim bir insan zannettiği)  Facebook gibi bir ortamda yapılmasına tepkim zaten baştan belli.
Özellikle hemcinslerimin bunu yapması beni daha da şaşırtıyor.
TC Yasemin bilmem ne...  "Kamu malı mısın yani?"
(Yıllarca gittiği Anadolu Lisesi yolunda   -bizim zamanımızda 7 yıl sürerdi bu yabancı dil eğitimi verilen okullar-   "TC Devlet Malzeme Ofisi"  binası olan birinin yazısını okudunuz.)

(www.canilecanan.com)


EKLER:

* Biraz da bayrak tapıcılığına değinmek istiyorum.  Bayrak taşımak veya üzerine bayrak amblemi olan kıyafetler giymek ile,  isminin önüne  "-ön takı" almak aynı gelmiyor bana.  Bu yazım sadece isminin önüne TC ekleyenler üzerine iken bayrak hassasiyetini de işin içine ekleyerek yorumlayanlar oldu.  Öyleyse bu konudaki görüşüme de kısaca değineyim:

Özellikle  ABD'de  "9/11"  olarak da anılan  11 Eylül  (2001)  İkiz Kuleler saldırılarından sonra  ve  gelişen ekonomik sorunlarla  bayrak tapıcılığı güçlendi.  Hoşuma giden birşey değildir.

Bununla birlikte Amerika'yı ve Amerikalıları benden çok daha iyi gözlemleyen bir arkadaşımın yorumu ile,  onlarda bu bayrak severlik artışa geçmiş olsa da,
         "Bayrağı bayrak yapan üzerindeki al kandır
         Toprak,  eğer uğrunda ölen varsa vatandır"
gibi ifadeler karşısında mavi ekran verirler.
(Bu arada dünyanın en büyük ordusuna sahip ve  en militarist-ordusever toplumundan bahsettiğimizi de not düşelim.)


** Biraz da sözlüklerden alıntılar yapayım. Sırasıyla önce Uludağ Sözlük'ten ve ardından Ekşi Sözlük'ten konu hakkında:


zannediyorum çanakkalede patlamış mevzuudur.  kamu kuruluşlarının tabelalarından tc ibaresinin kaldırılmış olmasından mütevellit başlamış olsa gerek. belli başlı 1-2 feysbık sayfasının aklından çıkma bi fikir. kuyuya atılan bi taş,  çıkarmaya çalışan tonla sığır falan.
(maxime richard lll,  Uludağ Sözlük)

arabasının arkasına  k.atatürk  yazan insanların sosyal paylaşım sitelerinde vücud bulmuş halleri.    (mantardan zehirlenen mario)

pkk lı orospu çocuklarının zoruna giden hareket.   (banabakinlan)
(Tipik buralı yorumu :)   Türklük bunlara kaldı) (www.canilecanan.com)


sözcü gazetesi okuyup,  ulusal kanal izleyen tipler.   (aziz vefa, Ekşi Sözlük)

bu şekilde hükümeti dize getireceğini sanan tiplerdir. oturduğu yerden vatan kurtaran, siyaset yapan tiplerin son versiyonu.    (onemiyok)

türkiye cumhuriyeti devleti'nde elin bölücü ve ayrılıkçısı her türlü sanal ve gerçek hareketin sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik vb. versiyonlarını yaparken bir sikim olmuyor,  bunlar hep demokratik, hep müthiş eylemler oluyor da iki vatansever türk evladı çıkıp "t.c."yi bir eylem, bir tepki aracı olarak kullanınca mı komik, şaka, bereli bordolu klavyeli oluyor?   (citosumdan taso cikmadi)

kendini tüzel kişi sanan tiptir.  kimse demiyor mu onlara olm sen gerçeksin diye.     (kaptankosku)

ülke elden gidiyor söylemiyle konulan o tc'yi kaldırdıklarında acaba onlar da mı elden gidecek  diye düşündüğüm garip bir facebook hareketi. (geldedimdegelmedin)
(bkz: vatan kurtuluyor dediler geldik)    (lady montana)


hakikaten anlayamadığımdır.  geçenlerde odtü olaylarını protesto eden bir grup üniversitelinin gangnam style eşliğinde havaya bilmem kaç bin dilek balonu bırakması kadar acaip.  türküm diye  isminin başına tc koymak ne demek? kendini tanıtırken merhaba ben türk ahmet mehmet mi diyorsun? kaldı ki sen kendi isminin başına türk olduğunu vurgulamak için bunu yazıyorsan, diğer halklardan insanlar da bunu yaparsa vay efendim ırkçılık yapıyorlar demeyeceksin,  önce bir kendine bakacaksın.    (histidine)

bu tiplerle dalga geçen götoşlar şimdi profillerine r4bia selamı koyarak mısır'ı kurtarmaya çalışıyor.  hadi bunlar tabelalardaki tc leri geri getirtti,  peki siz?   (fenasi kertmen -  18.09.2013, Ek$i)

hala kaldırmamış olmaları takdire şayandır. ben gerçekten istikrarlarına saygı duyuyorum.  denge bileziği takanlar bile çıkardı,  bu adamlar adından tc'yi çıkarmadı.   (siradisi00)


EDIT:    Facebook'ta  Ahmet Yıldız  şöyle  yazmış:
"Bütün Fetocular (sosyal medya hesaplarına) TC koydu Atatürk resmi koydu."
Saf insanları kandırma ve manipule etme yöntemlerini iyi biliyorlar gerçekten.

13 Mayıs 2016 Cuma

   Davutoğlu'nun  ipleri  kesildi

Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu (RTE emriyle) görevden alındı.   REİS  (büyük harflerle yazmazsak şahsına saygısızlık yapmış oluruz!)  ile aralarında görüş ayrılıkları (??), onulmaz farklılıklar varmış.   Egolar,  "Davutoğlu'nu gazetelerin 1. sayfasında görmek istemiyorum!"a kadar dayanmış meğerse...  Zaten bir süredir Twitter'da  "Hocacı" ve "Reisçi" gazeteci-troller arası gerginliğe şahit oluyorduk.
Dillerinden  "millet, halk, millet iradesi, demokrasi"  gibi lafları düşürmeden kesintisiz halk yalakalığı yapanların şaşılmadık maskeleri kayar gibi oldu, yalakalıkla yalaya yalaya yerine monte ettiler tekrar maskeleri.   Böylece Davutoğlu da "Tek Adam" tarafından ipi çekilen bir diğer AK Partili olarak yerini almış oldu.
Bu hayalci,  "komşularla sıfır sorun"  diye başlayıp bozuşmadığımız kimseyi bırakmayan,  "Esed kesin gidici" derken kendisi gidiveren adam çevresinde bir derleme yazısı bu.


% 49.5 oy ve 317 milletvekili ile iktidardan düşen ilk başbakanımız oldu.
"Stratejik derinlik... Komşularla sıfır sorun... Ahde vefa... Değerli yalnızlık..."
Birkaç sene önce kendisi ile ilgili bir blog açmıştım zaten (bakınız), ayrıca Dış İşleri etiketli pek çok yazımda kendisinin dış politika anlayışının izleri var. Özetle: Hayalperest biri, "entelektüel görünümlü yüksek hamaset anlatısı sahibi".  İslamcı.

Yazının sonunda  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ayrıştıkları söylenen bazı konuları listeleyeceğim, artık ne gereği varsa.
Yalnız önce şunu not düşeyim, bu önemli:   DÜŞÜK PROFİL
      AKP Ankara Milletvekili Aydın Ünal,  Tayyip Erdoğan ile Saray'daki görüşmesinin ardından,  "yeni Türkiye"nin aranan yeni başbakanı için şu açıklamayı yaptı:
Bundan sonra gelecek olanın profili daha düşük olacak.
Levent Gültekin adlı bir gazeteci (Twitter hesabında) şöyle yazdı:  "Başbakanlık yapacak karaktersiz, kişiliksiz biri aranıyor diyorlar
20 kişi ben varım diye sıraya giriyor."
Doğru söze ne denir?
"Nasıl gelirsen öyle gidersin.  Ben önce köle olmayı kabul ediyorum, sonra haysiyetli bir insan gibi davranmaya çalışıyorum. Bunu kimse yemez."   Bu da Gültekin'in, gazeteci Ruşen Çakır ile gündemi yorumladıkları bir yayındaki yorumu idi  (videosu).



Biraz da olayın kurgusundan bahsedelim.
REİS'in sadrazam harcama kararı,  Pelikan Dosyası adlı bir Wordpress blogu üzerinden  (elbette şaşırtıcı olmayacak şekilde)  avam ve pespaye bir dille kamuoyuna duyuruldu.  Zaten Türkiye'deki asıl sorun, tamamen pespayeliğe,  "çomarlığa",  cahil cesareti ve kibrine teslim olunmuş olması.   Şu anda iktidarda siyasal İslamcılar olduğu için
eleştiri okları elbette onlara dönüyor;  oysa toplum olarak el birliği ile vasatlığı ödüllendirmekteyiz.  Bu gayretkeşlik ilkin popüler kültür hayatımızda başladı, diyerek konumuza geri dönelim.

"SELAM OLSUN!"  diye başlıyordu Pelikan Dosyası.   Ve olanca pespayeliği, avamlığı ile  kibirli ve cahil bir üslupla devam ediyordu.
Bu doza ne Yılmaz Özdil'de ne başkasında tahammül edemediğimden, sonuna dek okumam mümkün olmadı.  Anlatım bozuklukları ile dolu yazının bir bölümünden kısa bir alıntı yapmakla yetineyim:
“Temayül yoklamalarında   1. Gül,  2. Yıldırım,  3. Davutoğlu çıktı.
...
REİS yine de hocayı başkan yaptı.
Neden mi?
a) REİS  hocanın,  Suriye ve Filistin politikalarından hareketle,  kendini devirmek isteyen Batı'yla uzlaşmayacak bir politikacı çıkacağını umuyordu.
"Bu hoca, Batı'yla da, onun ülkemizdeki truva atları olan paralellerle ve Doğan medyasıyla uzlaşmaz" diye düşünüyordu.
b) Başkanlık sistemine geçerken argüman üretir, akademik karizmasını, taze politikacı kimliğini bu yolda işlevsel hale getirir diye düşünüyordu.
Kendisinden bu iki konuda söz aldı.”

Ne ulu bir REİS'miş bu?  ("Ulu Manitu")  Başkanlık da başkanlık!
Özetle:  Herşey güzel başlamıştı ancak “Şeffaflık Yasası” ve 17-25 Aralık üzerinden dört bakanı Yüce Divan'a gönderme oylaması ile ipler gerildi deniyor.   Adı "AK Parti",  yolsuzluklara karşı çıkacağız diye duyurarak yola çıkmışlardı, ama köprülerin altından çok sular aktı iktidarda, şimdi "şeffaflık" sadece adı ile bile batıyor.

"AKP'nin ne kadar mide bulandirici ve menfaat partisine donustugunu bu yazıyla itiraf etmisler"  demiş biri sosyal medyada.
"Davutoğlu'nu sadece harcamakla kalmayacak,  tüm pis işlerin ihalesini de ona bırakacak"  şeklinde yorumlar az değil.   Şimdi de bütün pis işleri hocaya yıkarak yeni bir aklama operasyonu mu?
Kimileri ise bu olayı  "AKP'deki kriz ve Saray'ın darbesi"  gibi ifadelerle yorumladı.  Bunlar ya saf salak ya da işi çarpıtma niyetindeler. Oysa  "Erdoğan'ın verdiğini yine Erdoğan alır."

Bu ülkede şov dünyasında (eğlence hayatında) bile  çelik gibi bir
TEK ADAMLIK  vardır.  Yalakalık, sansür ve baskı iliklere işlemiştir.
Görüyoruz ki, tek adamları eleştirenlerin sevdası da meğerse kendi "tek adam olmak" imiş.
"Adam daha başkan olmadan bir gecede hükümet deviriyor.
Başkan olunca olacakları düşünmek bile istemiyorum."  diye yazmış bir hanım Facebook iletisinde.



Atatürk'ün kara tahtaya tebeşirle adını yazıp imza attığı fotosu bazılarında ukde olmuş galiba. Türkçe yeni alfabeyi tanıtma çabası bile ukde olabiliyor. Gerçekten Erdoğan'ın bulunduğu konum kolay değil, hangi insan evladı çevresindeki bu kadar yalaka ordusuna rağmen böyle kritik zamanlarda duru görüşünü koruyabilir?



-Sosyal medyadan çeşitli alıntılar-
Recep Tayyip Erdoğan yine aldanmış.  Bu sefer de Ahmet Davutoğlu aldatmış. Bu sistemin varolması için kısaca "hainlere" ihtiyacınız var. Cemaatin tüm günahlarının siyasal sorumlusu Recep Tayyip Erdoğan olduğu gibi  Davutoğlu'nun da tüm günahlarının siyasi sorumlusu odur.
(@ilkand)

Bu ülkenin anamuhalefeti ultra-Reisçiler. resmen başbakana, AKP'ye muhalefet yapıyorlar.  O pelikan yazısını onaylayarak paylaşan AKP teşkilatında görevli insanlar var. Bu çok ilginç.  Yani mimli Davutoğlu karşıtı olan AKP teşkilatında görevli insanlar var ve atılmıyorlar.
Bu benim açımdan Davutoğlu'nun partisine hakim olamadığının bir göstergesi.   (@DoktorYes)

"Herkes sadece Erdoğan'ın çıkarlarına hizmet ettiği sürece var ve istisnasız herkes harcanabilir. Davutoğlu örneğinde yeniden görmüş olduk."   (@SavashPorgham)

Ülke başbakanının apar topar görevden alınması ve bunun tek bir adamın keyfi olmasının normal görülüp "Bundan sonra ne olacak?" vs denmesi?   (@volkan_bey)


"Gün gelecek  Cumhurun başındaki kişi Fetullah Hocamla aramızı bu fitneciler açtı, kandırıldım diyecek."

Evet, bu da Facebook'ta gördüğüm bir yorumdu.




“6 ayda Esed devrilir” dedi.  Demekle de yetinmedi, bütün planlarını buna göre yaptı.
B planı yoktu. Çünkü çok emindi. Kendinden. Zekasından. Bilgisinden. Okumasından.
Esed kaldı. Hoca çuvalladı. Sonra bir sürü sıkıntı.
(Pelikan Dosyası'ndan)



Neo-Osmanlıcılık,  bitmek bilmez anlaşılmaz Osmanlı övgüleri,  yüksek hamasetler ile çıkılan yolda  Mavi Marmara ve Rus savaş uçağının düşürülmesi gibi  gelmiş geçmiş en aptalca dış politika hamlelerinin yapılması...
(Bu arada Mavi Marmara olayının baş aktörlerinden  İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım,  "Laiklik yeni anayasada olmamalıdır"  diyen Meclis Başkanı için:   "İsmail Kahraman tarihte hak ettiği müstesna yeri almıştır.  Gün ona sahip çıkma günüdür"  demiş.)


Öte yandan günlerdir tepesine bombalar yağan Kilis, sanki Suriye'nin bir vilayeti imiş gibi davranılıyor.  "Rojava değil Kilis düştü düşecek aq" demiş birisi. (@Kaya34e)
"Rus Uçağı düşürdük. Bu yüzden uçaklarımız havalanamıyor. Uçaklarımız havalanamadığı için de Kilis'e füze yağdıranlara misilleme yapamıyoruz"  demiş @ilkand.
Bu arada Kilis valisi   “Füzeler tabiki düşecek, havada mı kalacak? Yer çekimi var” demiş.  Aynı şahsın güvenlik önlemi ise şu:
"Abdestsiz dışarıya çıkmıyoruz."
      Vasatlık, pespayelik mi demiştik az yukarıda?
Velhasıl,  "Hava sahasını ihlal etti diye Rus uçağını vurduk.  IŞİD günlerdir Kilis'i vuruyor, devletten tıs yok. Trajikomik."


"İslamcılığın SSBC'nin çöküşü gibi sonu olmadı bir türlü. Mutlaka olmalı. Ve bu defter kapatılmalı"   yazmış bir başka derviş.
"Şu anki bu belirsiz, işlek alanlarında bomba patlayan güvensiz bir ülke olmamızda,  bugün Kilis bombalanıyor ise bunun baş sorumlularından biri de Davutoğlu ve deli saçması dış politikasıdır. Yani Davutoğlu ve benzerlerine yapılan bu uygulamalar utanç verici diye, bu durum adı geçen insanları  'sütten çıkmış ak kaşık'  yapmaz ve vebali üstlerinden kaldırmaz."

Not düşmek isterim ki  Suriye politikası ve terör başta olmak üzere, çeşitli sancılı konular açıldığında, bazı AKP karşıtlarının geçmişe öykündüklerini görmekteyiz.  İktidar partisinin gittikçe saklanamaz şekilde leş bir partiye dönüşmesi,  Kemalistleri parlatmıyor canlarım.
Anlamadıkları şey şu ki,  AKP öncesi şartlar zaten AKP'yi yaratan şartlar. İç ve dış süreçleri anlamadan, anlama gayreti göstermeden,  herşeyi "makarna, bulgur, kömür" ile açıklamaya berdevam.  Ha bir de bitmez "Yetmez Ama Evet"e sövme halleri...




Davutoğlu dış politikasının yaşadığı başarısızlığı, sadece Davutoğlu'na mal etmek kadar saçma bişey yok...
Davutoğlu dış işleri bakanıyken  başbakan olan RTE,
bu dış politika çizgisine 2013 sonuna kadar (kısmen kraldan çok kralcı şekilde) entelektüel destek veren Cemaat,
daha sınırlı dozda olmakla birlikte gene benzer bir destek vermiş olan bazı "liberal"ler,  daha iyi bir dış politika alternatifi ortaya koymaya çalışmak yerine türlü türlü goygoy/polemik yapan CHP/MHP gibi partiler,  çocukların kafasını stratejik fantezilerle doldurarak Neo-Osmanlıcılığa psikolojik zemin hazırlamış kemalist eğitim sistemi (kemalist Orta Asya fantezileriyle, Neo-Osmanlıcılık fantezisi arasında, temelde çok mantık farkı yok)...
Hepsi sonuna kadar sorumlu, dibine kadar sorumlu.
Davutoğlu dış politikasından (teorik yönü dahil olmak üzere) hiçbir zaman zerre haz etmemiş ama  (bazı twitler ve facebook yorumları haricinde)
bu konularda yazmak yerine İtalyan ve İspanyol komedi dizilerinden, İskandinav kızlarından, Malta sahillerinden, hangi somondan daha iyi sushi olduğundan ve bir ton lüzümsuz konudan bahsetmeyi seçmiş benim gibi sosyal medya insanları da sorumlu...   (1)

"Reisçi" olarak tanımlanan yazarlarla, "Hocacı" olarak tanımlanan yazarlar arasında;  "dünyayı okuma" farkından çok, "stil/hava/dış görünüş/yaşam tarzı farkı" görüyorum.
"Türkiye üzerine oynanan oyunlar"ı,  havalı giysilerle ve temiz İstanbul Türkçesiyle anlatınca, "Reisçi Yiğit Bulut";  tam olarak aynı konuları daha sade/daha taşralı/daha "İslami" görünümlü biri olarak anlatınca;  "Hocacı İbrahim Karagül" oluyorsun.
Aynı içeriğin, daha şık/daha genç/daha havalı sunumu karşısında; "geleneksel" sunumun çok fazla şansı olamaz herhalde... "Reisçi"lerin avantajı,  içerikten çok sunumdan kaynaklanan ve şu günlerde tam da bu nedenle belirleyici olan bir avantaj. Medyada şimdilik dengeler bu şekilde... Zaman ne getirir ne götürür bilemeyiz elbette.   (2)
(Reşat ÇALIŞLAR'dan çeşitli Facebook alıntıları)





Biraz da eski solculara değinmek gerek.
Geçmişte benim de değer verdiğim bazıları, öyle fena savruldu ki benim için sessiz bir hayal kırıklığına dönüşüverdiler.
(Hop hoop, sek sek, döne döne!)
Bu gruptan Cengiz Alğan diyor ki Twitter hesabında:
"Erdoğan'ın 2 dönem başkanlığı süresinde işler rayına oturur,  artık ondan sonra biz de işimize bakarız. Ama şimdi sıkı durma zamanı." (*)

Fırat EREZ  ise şöyle buyuruyor:
Boşverin, bu da geçer. Erdoğan iyidir.
Daha gidilecek çok yol var, düşeriz, kalkarız ama ilerleriz.. Bekleyenler var, benim derdim onlar. (**)


Genç siviller zevatı  "darbeye karşı 70 milyon adım"dan  3-5 sene içinde Kürt illerindeki tankların arkasından ordu muhabirliğine yükseldiler. "Askeri vesayet kalksın" kampanyalarının aktivistliğinden  "Ordu-millet teröristle mücadelede" gazeteciliğine.
(@rojesir,   Ceren Kenar ve türevlerine gönderme)




Bonus olarak güncel bir gelişme:
Erdoğan (tam AB ülkeleri ile arada vize serbestisi konuşulurken)  boş durmayıp AB'ye de laflar hazırlamış:
"Biz yolumuza gidiyoruz,  sen yoluna git!"





--EKLER--
Ahmet Davutoğlu "Hoca"  ile  "REİS" Recep Tayyip Erdoğan arası ayrışma yaşanan konular diye şunlar not düşülüyor:

_Hakan Fidan.  7 Haziran seçimleri için (RTE'nin olumsuz görüşüne rağmen) milletvekilliğine aday olması.   (Fidan, Cumhurbaşkanı'nın açıklamalarından bir süre sonra adaylığını geri çekmiş ve yeniden MİT'teki görevine dönmüştü.)
_Şeffaflık paketi ve Yolsuzluk
_Dolmabahçe açıklaması: "Böyle bir şeyden benim haberim yok" demişti Erdoğan.
_Terör ve Kürt meselesinde tanım, bakış açısı farkları
_AB ile yakınlaşma
_İktidarı paylaşmama hırsı
_Koalisyon: 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası yaşanan belirsizlikte Davutoğlu'nun koalisyona sıcak bakması.

_BAŞKANLIK SİSTEMİ:  Olmazsa olmaz, kesin olacak!
İktidar partisi ve destekçilerinin temel propagandası şu:
"Başkanlık sistemi gelirse ülkede terör ve akan kan duracak. Daha güçlü yönetim olacak."
Tayyip Erdoğan şu anda Cumhurbaşkanı (ve fiili Tek Adam) iken neyi yapamıyor ki Başkan olduğunda akan kanı durduracak?
Sihirli değnekli kurtarıcılar bekleyen toplumlar bula bula neyi bulmuşlar ki biz daha iyisini görelim?

İki isim arasındaki mevzu, olup olmaması değil;  nasıl bir başkanlık sistemi olacağı noktasında yaşandı deniyor.
Davutoğlu'nun seçim sonrası açıklaması:
"Biz sistemin değişmesini isterdik, başkanlık sistemini gündeme getirdik. Ben de isterdim, beyannameye de koydum.  Parlamenter sisteme karşı değilim, hiçbir zaman da olmadım,  ama Türkiye'de uygulanan sistem parlamenter sistem değil.  Biz başkanlık sistemine geçmeyi tasavvur ettik ama halk bunu uygun görmedi.  Verdiği oylarla bize bu yetkiyi vermedi.  O zaman şimdi varolan sistemi işletmektir bizim sorumluluğumuz."
(Sen kimsin ki Davutoğlu  "halk yalakalığı ve demokrasi övücülüğü" yapıyorsun??!  Bunlar yapılacaksa eğer, onu yapmak da seçilmiş Cumhurbaşkanı'na düşer ancak!)

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın konuyla ilgili değerlendirmesi ise şöyle olmuştu, not düşeyim:   "Türkiye'nin yönetim sistemi değişmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumun Anayasal olarak kesinleştirilmesidir." (14 Ağustos 2015)


_Akademisyenlerin tutuklu yargılanması.
İmzaladıkları bir bildiri ile PKK'ya yönelik operasyonları "Biz bu suça ortak olmayacağız" diye eleştiren akademisyenler için Başbakan Davutoğlu, (29 Mart 2016 tarihinde yaptığı açıklamada)  tutuksuz yargılanmalarından yana olduğunu belirtmişti:
"Ben prensip olarak hüküm verilene kadar eğer herhangi bir hukuki zorunluluk yoksa,  insanların tutuklu yargılanmalarına karşıyım. Sonunda beraat olursa, özgürlüklerin kısıtlanması geri ödenemeyecek bir haktır. Bana en büyük cezayı versinler;  ama konuşma, yürüme özgürlüğümü elimden almasınlar.  28 Şubat'ta baskılar yaşamış bir akademisyen olarak söylüyorum,  düşüncenin hiçbir türüne sınır getirilmesini kabul edemem."

(Bunlar tek adamlığa sığmayan açıklamalar Davutoğlu bey.)

_Ve son olarak,  AK Parti MKYK'da (Merkez Karar ve Yönetim Kurulu) Başbakan'ın teşkilâtları atama yetkisinin geri alınması.



Neyse...
REİS çıkarır gene bir "kültür savaşı",  kafası karışık seçmen gene kenetleni kenetleniverir. Hali hazırda bir alternatif yok ve ufukta da görünmüyor.  Umudumuz Mesih'te değerli okurlar.
Esenlikte kalın.