MTA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MTA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2026 Pazar

  Mutlak Butlan kıskacında CHP


Uzun, upuzun bir aradan sonra tekrar merhaba!  👋
Bugün, geçmişte bedel ödediğim bir öngörümün gerçekleştiğini gördüğüm için  kayda düşmek adına yazıyorum.

Kemal Kılıçdaroğlu,  2010 yılında bir kaset darbesi ertesi Uğur Dündar'lı ekran şovları rüzgarıyla CHP Genel Başkanı olduğunda (*),  Ekşi Sözlük'te yazdığım şüpheci - sarkastik bir yorum nedeniyle kısmi lince maruz kaldığımı daha önce de paylaşmıştım.
Ne hikmetse aynı platformda o hafta yazdığım Şahan Gökbakar eleştirilerim de eklenince bir anda  Ekşi'deki "entry kötüleme mafyası"nın radarına girdim,  saniyeler içinde tüm paylaşımlarım peş peşe negatif oylandı;  üstüne bir de mesaj kutum ne kadar aptal-salak-beyinsiz bir boş kafalı olduğuma dair tespitlerle dolmaya başladı.

CHP kitlesinden yediğim ilk linç bu değildi tabi. Radikal'de sanırım 99'da idi, onu da daha önce yazmış olmalıyım,  "Türkiye'de seküler, laiklik iddiasındaki kesim iyi bir hazırlık yaparsa, İslamcı siyaset 20 ila 25 yıl içerisinde iktidardan düşebilir"  yazdığımda  söz konusu eğitimli, aydınlık, göbeğini kaşımayan ve aptal kalabalıklardan olmayan Atatürkçü kesim zincirleme bir alay nöbetine girivermişti. "Salak yaa! aptal", "Sen de İslamcısın belli!", "En fazla bir sonraki seçime giderler yavu ne 25 yılı?  ehu ehueh ahhhaaa!"  gibi laflar...

Gerçekten de CHP kitlesinin çoğu, AKP'nin bir sonraki seçimlerde gideceğini ve makarna-bulgur dağıtarak iktidarı aldığını düşünüyordu.  (Bu kesimin vasıfsızlığı ve körlüğü  onca yıldan sonra hâlâ insanı şaşırtabiliyor tabii.)



........ KK Genel Başkan olduktan dört yıl kadar sonra 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde,  İslâm İşbirliği Teşkilatı'nın genel sekreterliğini de yürütmekte olan  Ekmeleddin İhsanoğlu  CHP adayı olarak ilan edildiğinde yazdığım birkaç cılız (olumsuz) yorum da yine CHP seçmeni tarafından hoş karşılanmamıştı.
( «Ekmek için Ekmeleddin!» )

Aradan geçen 13 küsür yıl boyunca KK başkan olarak girdiği bütün seçimlerde ana muhalefet partisi koltuğunu koruyup güçlendirmekle birlikte AKP'yi deviremedi. Ancak CHP seçmeni istisnasız her seçime "Gümbür gümbür geliyoruz!" havasıyla girdi. Ve her seçim sonrası  (en başından beri olduğu gibi)  yine "makarna bulgur",  "oylar çalındı / seçimde hile",  "Halkımız cahil - aptal - koyun!"  kombosu ile bir sonraki seçimlere kadar devam etti.

Açıkça söyleyeyim ki başına kim geçerse geçsin bu partinin gidişatı değişmeyecek. CHP'nin zorla ayakta tutulan bir hortlağa benzediğini,  kitlesinin "ilericilik" iddiasına rağmen küçümsediği / hâkir gördüğü İslâmi tabandan geriye düştüğünü  (bir tek kendileri dışında)  görmeyen pek kalmadı gibi artık.

Düşünün ki yıllar geçmesine rağmen hâlâ  YAE  (Yetmez Ama Evet piçleri!)  diye hakaret eden bu kesim;  ilgili kavramın siyasi-kültürel hayatımıza girdiği 12 Eylül 2010 Referandumu öncesi CHP parti yönetiminin neredeyse yok hükmünde bir siyasi kampanya yürüttüğünü ne o zaman gördü, ne de sonrasında... O kadar ki, karşı taraf  «İmkân olsa mezardakileri bile kaldırarak oy kullandırmak lazım!»  demekteyken; CHP'nin ilgili halk oylaması öncesi tek yaptığı  "Saray'ın klozet kapağı altındanmış,  bu israftır!"  ve  "Saraya karşıyız!  (Karşıyız karşı, AKP'nin yaptığı her şeye karşı!)"  sloganlarını atmaktan öteye geçmiyordu.

O dönem medya kampanyaları ve mitinglere baktığımızda, iktidar kesimi hem genel halkın hem de hukuk branşında uzmanlaşmış kişilerin anlayabileceği bir içerikle neden "EVET" olduğunu uzun uzun anlatmaktayken;  ana muhalefet partisi klozet kapağından ve saray kötülemesinden öteye gitmedi, gidemedi. Başkalarına "koyun - cahil - aptal"  diyen yüksek eğitimli kitlesinin böyle önemsiz detaylarla işi olmuyordu elbette.
Perinçek  ve türevleri ise  "Evet demek vatan hainliğidir!"  lafıyla kampanya açılışını yaptıkları için gitgide el yükseltmek zorunda kalıyorlardı.

Muhalefetin ajite edici dramatik bir dil kullanımından ziyade,  sağ duyulu ve daha sakin bir şekilde,  hukuken iyi ve modern ülkelerle ve Avrupa Birliği ile uyumlu bir dizi değişikliğin siyasi sonuçlarının maalesef aynı iyilikte olmayabileceğini anlatmasını yine de bir ümitle bekledim,  ama elbette olmadı. Olmadığı gibi,  bir de muhalefetin bu seçimleri yine kaybedeceğinin bariz olduğunu önceden yazdığım için yine hakarete uğradım. Kısacası burnunun ucunu görmeyen nato kafa nato mermer bir kitle.  Kendime de şöyle bir özeleştiri yapayım:
Kaybettiğini düşünmeyen,  kaybettiğini idrak edemeyen,  üstelik bilimsel düşünceden çok uzak alaycı bir kitleyi,  kendini sorgulamaya itmeye ve hayal dünyasından çıkıp  "anlamaya çalışarak"  gerçekçi olmaya davet etme hatasını inatla tekrarlamak.  Beyhude ve saçma bir çaba.  Bu kitleyi görmezden gelebilmeyi başarmamız gerekirdi oysa.

(Yanda %15'lik büyük bir farkla EVET çoğunluğu sandıktan çıktığının ertesi günü Taraf gazetesinin attığı manşet fotosunu tekrar paylaşıyorum. Klozet partisi kaybetti diyordu  -  2010 Ref / YAE)



Yaşanan  Mutlak Butlan  ve  "CHP Genel Başkanlığı koltuğunu gaptırmam!"  tartışmaları sonrası,  Kemalistlerin bir dönemki yarı-peygamberine bugünlerde kendi müritleri arasında saydıran çok.
Ne Ermeniliği kaldığı Kılıçdaroğlu'nun  ne hainliği  ne AKP adamı olması  ne bomboşluğu...  Aynı bir zaman Cumhurbaşkanı adayları olan  Muammer İnce'ye  yaptıkları gibi.

Evet, itinayla adam harcanır!  İtinayla önce yarı-Tanrı mertebesine kadar çıkartılıp kendisini eleştiren herkese lafına bakılmadan hakaret edilir, sayılır sövülür, had bildirilir;  miadını doldurduğunda  (tayyibi indiremeyeceği anlaşıdığında)  ise alaşağı edilip linç ediliverir.  İki yıl önce Türkiye'yi yönetecek dedikleri adama bugün söylediklerine bakın ve güvenilirliklerini vicdanınızda notlayın.

Şimdilerdeyse boş, bomboş bir başka adamı sırf Toma'ya çıktı,  yağmurda ıslandı diye övüp duran bu güruh  💩  muhtemelen bir zaman sonra Ekrem İmamoğlu'na da küfür kıyamet yorumlar yapacak.  (Ki böyle sığ, ve zararlı bir ekiple çevrili birini bulunmaz Hint kumaşı gibi görmeleri apayrı bir konudur.)



Her zaman dediğim gibi, bir insanın duyguları yalansa her şeyi yalandır. Dün çok sevdiklerini bugün yerden yere vuruyorlar. Güya çok eleştirdikleri AKP tayfanın dinle Allah'la kandırıldığını söyleyenler,  her  "Atam"  diyenin peşine takılıyor. Adamlardaki  "iyilik ve başarı"  kıstası bile AKP ve RTE üzerinden iken RTE nasıl gidecek acaba?  Bildiğiniz gibi virüslerin tedavisi bilinmezlikler ve çok yönlü tedbirlerle ele alınır,  yine de işe yaramayabilir.  Bugün Türk (muhalif) siyaseti  anti-Erdoğan virüsüne öyle bir gönüllü maruz kaldı ki ikonlaştırdığını aşması normal koşullar altında gerçekleşmiyor.

.......Ana muhalefet partisi CHP,  başıboş sokak köpeklerini düşündüğünün çeyreği kadar,  iş hayatında özel sektör ile memur maaşları ve tatilleri arasındaki makas ve net adaletsizliği mesele etmiyor mesela.  Ülke ballı memurlar ve yandaşlar cennetine dönmüşken,  Toma şovu yapan genel başkanı her fırsatta  "Şu kadar daha devlete memur alacağız,  öğretmen ataması yapacağız,  asgari ücrete zam yapacağız"  deyip duruyor.  KK ve CHP  EYT'yi  ülkenin başına bela etmiş iken,  aynı adamlar gün aşırı vergilerin ve faturaların katlandığını söyleyip AKP'ye ekonomi üzerinden veryansın etmeyi de ihmal etmiyorlar tabi  😜


Son olarak yıllar önce Reşat Çalışlar'ın açıkça yazdığı,  "Türkiye'nin Atatürk'e mesafeli bir muhalefet partisine ihtiyacı olduğunu"  düşüncesine katıldığımı tekrar dile getirmek isterim.  Rozet Atatürkçülüğü alıp başını başka, bambaşka bir boyuta geçmişken hele.



EKLER:

(*) Kamer Genç,  KK  2010'da ilk kez CHP Genel Başkanı olduğunda,  "Medya darbesi ile CHP'nin başına geldi,  Allah her siyasetçiye bir Uğur Dündar desteği nasibetsin"  demişti canlı yayında.


"2010 medyadaki aparatlar sayesinde öylesine bir basınç uygulandı ki Kılıçdaroğlu'nun tek adam olarak girdiği CHP kurultayında Baykal'dan sonra salonda delege sayısından daha fazla gazeteci vardı. Tarihte görülmüş bir şey değil ha. Tarihte ilk kez kurultay salonunda değişiklik yapıldı. Delegeleri tribüne aldılar. Delegelerin oturması gereken saha içindeki alanı gazeteciler tahsis ettiler. O kadar çok gazeteci bütün medya Kılıçdaroğlu'u istiyor. Sandalyenin üstüne çıkıp Kılıçdaroğlu'nu alkışlayan, Kılıçdaroğlu tezahüratı yapan gazeteciler vardı."
Yılmaz Özdil  -  Haziran 2026



Ekrem,  Özgür,  Selo,  Mansur  ve  Tayyip Erdoğan

İlk üçü de balon.  Üçünü de medya şişirdi.  İteleme çıktısı.  Üçü de siyasi yanları ve dünya görüşlerinden bağımsız,  çok zayıf kişiler.  Erdoğan da öyle ama o samimi ve davası olan bir adamdı ki davasına yakın biri değilim. Ama en önemlisi üçü de karakter olarak zayıflar.  Özellikle Ekrem ve Özgür hepten ezik ve eğik.  Erdoğan'ı ise siyasi başarıya götüren şey karakteristikleri oldu. Bütün diğer zaaflarını örttü karakter nitelikleriyle. Tabii karakter önemli ama her şey demek değil. Üstelik Erdoğan 2019 sonrası zayıflamağa başladı ve zaafları yükseldi.
Atila Demirkasımoğlu  -  Mayıs 2026,  Twitter  (1)  (2)  (3)


"En kötüsü CHP tabanındaki dürüst kişilerin bu çürümeyi kabul etmemekte direnmesidir. Yani onlar da bu akıl dışı inatları nedeniyle suçludur."
(Mehmet Tanju Akad  -  Haziran 2026,  Facebook)


6 Nisan 2020 Pazartesi

  Koronavirüs  (COVID-19)  günlerinde...




"Hiç sevilmemiş bir insan sevgiyle ne yapabileceğini nereden bilebilir ki!"

"İyi bir manipülatör kendini de manipüle eder. Başka türlü yaşayamaz çünkü."

“Uyudum, uyandım,  uyudum, uyandım;  kepaze bir yaşam.”

Kafka  -  "Günlükler"  kitabından



Corona salgın günlerinde #EvdeKal çağrıları yapılır ve kısmi sokağa çıkma yasağı uygulanırken,  aldığım karışık notlar...
Benim gibi zorunlu olmadıkça dışarı çıkmayan biri için,  başkalarının benzeri bir hayatı çok kısa süreliğine de olsa deneyimlediğini görmek... Adeta bir sosyal deney ortamı,  bir tersine kutuplaşma hali!



Bu arada -elbette- rahat durmayıp bir sürü okumalar yaptım; özellikle İbrani dinler,  eskatolojik  (zamanların sonuna dair) metinler ve geleceğe dair peygamberlikler üzerine...
Sonunda çıktığım yer,  Simon & Garfunkel'in bir şarkısında geçen şu sözlerdi.  İnsanlar  her çağda  duymak istediklerini onlara söyleyeni seviyor,  hoşuna gitmeyen izlere karşı kör olmayı seçiyor.

"Still a man hears what he wants to hear
And disregards the rest.
"



"Nanometrik boyuttaki organizmalara yenik düştük."   MTA

“Bir sinek  bir kartalı salladı vurdu yere
Yalan değil gerçektir, ben de gördüm tozunu.”
  Yunus Emre



Ve maalesef,  "yakında gelir böyle haberler"  dediğim konu da önümüze düşmeye başladı. Korona virüs salgını sonrası evcil hayvanlar sokağa atılmaya başlamış.  Dünya Sağlık Örgütü (WHO)  "Hayvandan insana Koronavirüs bulaştığı yönünde bir veri yok"  dese de,  hem tuvalet için dışarı çıkamayacaklarından  hem de ekonomik sebeplere eklenen yaygın bulaşıcı histeri / korku ruhuyla,  olan yine bu masumlara oldu.

Özellikle köpekler "aidiyet" duygusu güçlü canlar olduğundan, bazısı sahiplerinden ayrılınca depresyona giriyor, yemeden-içmeden kesiliyor. Bakamayacaksanız almayın lütfen.  Bir can bu;  heves değil.

Eğer bu yaşananlar bize hayatın, ailenin,  iyi komşular sahibi olmanın değerini hissettirmiyor ve küresel olarak bir şeylerin beklenmedik şekilde ne kadar hızla değişebileceğinin altını çizmiyorsa, tüm bunları kavrayamıyorsak,  o zaman aklımızı başımıza ne getirecek ki?


Charlie Chaplin  -  A Dog's Life  (1918)



EDIT:  Takvimin 11 Nisan'ı göstermesine saatler kala, ani bir "Son Dakika" gelişmesi ile  "2 gün sokağa çıkma yasağı"  uygulamasına geçildiğini öğrendik. Ve bir anda dışarıdan gelen sesler,  hop n'oluyoruz derken... Bir de baktık ki sokaklar insan seli!  Bakkal, fırın, Tekel bayi ve market önleri full dolu.  "Sosyal mesafe"  hak getire!  Maske takma deseniz yarı yarıya  (bile değil). Kavga görüntüleri, yumruklaşanlar, benzin istasyonlarına akın edenler... Anlayacağınız;  milletçe bal kabağına dönüşmeden önce silme bi koronalandık. Velhasıl:  COVID-19, veya görünür-görünmez düşmanlarla mücadele edebiliriz belki.  Ama içimize işlemiş ciddiyetsizlik ve lakaytlıkla başa çıkamayız.



7 Eylül 2019 Cumartesi

 Canan Kaftancıoğlu Davası

2019 Ağustos'tan bir HABER:  «2012-2017 tarihleri arasında sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımları nedeniyle,  CHP İstanbul İl Başkanı Canan KAFTANCIOĞLU ertelemesiz 9 küsür yıl hapis cezasına çarptırıldı.»


Ülke kamuoyunda şu andakinin aksine,  birkaç kişi dışında kimsenin Canan Kaftancıoğlu adını duymadığı zamanlarda kendisine ait bazı tvitleri derleyip  "CHP nereye koşuyor?" diye tepkisel bir soru sormuştum;  hatta bazı CHP yöneticilerinin sosyal medya paylaşımlarını aynı yazımda derlemiştim.  (Linke tıklayarak okuyabilirsiniz.)

O zaman bazı kemikleşmiş CHP'liler  "Ne var canım bunlarda?..." demişti. Zaten ezberlerinden asla vazgeçmezler ve hep en ahlaklı onlardır.  Blog yazılarımdaysa malum, sürekli CHP'yi eleştiriyoruz. Zira demokrasilerde farklı seçenekler ve gerçek bir muhalefet olmazsa, yapılan seçimler göstermelik olur; sadece sistemi legalize etmeye yarar,  hayır çıkmaz.  CHP ise adeta çakma muhalefet üretim merkezi gibi işleyen bir yapı. Ancak gelinen şu noktada, Kaftancıoğlu'na yapılan bu haksızlığa karşı duracak sınırlara da dayandık iyi mi!

Hani zaten muhalefetin hallerine anlam veremiyoruz ama; seversin-sevmezsin,  her zararlı görüş bildiren hapse  "tıkılmaz".  Mücadele yolu bu olmamalı.  Üstelik neredeyse on sene önce yazılmış, benzerleri bir sürü basın-yayın organında, kitapta, söyleşide, tweet'te;  kimisi iktidar partisinin meşhur simaları dahil farklı kişiler tarafından söylenmiş benzer sözler nedeniyle hapis cezası veriliyor.  Çifte standart  (ayrı muamele)  ve  cezanın geriye doğru işletilmesi!

Bir arkadaşımın dediği gibi  "Karar siyasi burun sürtme ve hakkaniyetli değil.  Kamu vicdanında kabul edilmez."  Fakat bizde karşı kamptan olduğu takdirde, bu tarz siyasi mahkumiyetlere şampanya patlatan zihniyet bir türlü bitmedi. Biteceğe de benzemiyor.  Zaten bizde hukuksuzluk kendi işine yarıyorsa görmezden gelme alışkanlığı çok yaygın.  Dahası ülkede her başarı itinayla cezalandırılıyor.



EDIT:   Facebook'taki paylaşımlarımın altına gelenler ile birlikte bu yazı altındaki  YORUMLAR  oldukça zenginleşti.  Okumanızı tavsiye ederim.


31 Mayıs 2016 Salı

  İsmin önüne  TC  yazma saçmalığı

Yazmayayım diyordum ama... Bir sürü kişi de bana çok kızacaktır, (ki insanları kırmak ruh halime zarar veren bir durum olduğundan taşıyabildiğimce içime atarım)   ama artık tutamadım bunu.
Yanlış gördüğüme de elimden geldiğince  "yanlış"  derim.

Uzun zamandır hangi saikle yapıldığını anlayamadığım,  uzaktan sessiz gözlemlerimde bunu yapanların ne gibi bir ortaklıkla olduklarını kavrayamadığım bir davranış biçimi var:
İsminin önüne TC yazma paradoksu/sorunsalı/trendi.  (?)
Sosyal medyada, özellikle de Facebook'ta rastlanan bir davranış biçimi.  Bir süre moda olarak kalır,  zamanla açığını anlarlar ve normale döner diye düşünmüştüm ama...  Türkiye'de hiçbir saçmalıktan öyle kolay kolay vazgeçilmiyor.  Bıktırma faslı,  ruh kurutmadaki mahirliğimizi kanıtlamadan sonlanmıyor.  (Maalesef bunu her defasında ıskalıyorum,  bu da benim kaz kafalılığımdır.)
(www.canilecanan.com)

Duygusal olarak  iç dünyamda bölücü geliyor bana bu yaklaşım. Yani bu topraklarda yaşayıp da,  Facebook'ta isminin önüne  TC koymayanlar başka ülkenin vatandaşı mı oluyor,  ayrı yasalara mı tabi tutuluyor?  Sosyal medyada bir çeşit kast sistemi gibi bişey mi bu?  Onlar bu topraklara daha ait,  diğerleri ikinci sınıf vatandaş veya  makarnacı-bulgurcu mu?  Nedir?
Anlayamadığım bir dışlama (ve marjinalleşme) çabası gibi geliyor bana.

Merak edip yabancı ülkelerdeki bazı uç milliyetçi,  ırkçı insanların profillerini incelediğimde  (göçmenlerin ve Müslümanların sınırdışı edilmesi için kampanya düzenleyenlerde dahi),  ülkesinin plakası yahut kısaltmasını göremedim hiçbirinin isminin önünde.  Belki benim incelediğim örneklerde yoktu,  aksini bilen varsa buyursun söylesin. Milliyetçiliği icat eden Batı'dan daha ileri gitmişiz, ırkçılıkta seviyesine erişemeyeceğimiz toplumlarda görülmeyen yeni icatlar çıkartıyoruz.
Ne için,  ne amaçla?

Gözlemlerime göre:  Bu tavrı sergileyen kişilerden bazısı profil fotosuna Türk bayrağını koyduğu gibi  bazısı koymayabiliyor. Aralarında genellikle laikliğe önem veren Atatürkçü kişiler var görebildiğim kadarıyla.  Ancak karşılıklı bir sohbete geçtiğinizde  (mesela Kıbrıs,  mesela Güneydoğu'daki terör gibi konularda)  özetle  "ver kurtul!"  zihniyetindeki arkadaşlarımdan da isminin önüne TC yazan var ki  bu da ayrı bir  "neyin kafasındasın sen bilader?!"  şaşkınlığıdır bende.
(Suyundan da,  şuyundan da...)
(www.canilecanan.com)


Bendeniz bu şaşkınlıkla Facebook duvarımdan konu hakkında eteğimdeki taşları sallapati ortaya dökünce,  tepkiler de geldi tabii.
Dikkate değer yorumları burada da paylaşmak isterim,  hem belki bu tutumdaki insanları anlamamamıza da yardımcı olur bu derleme.  Mesela kimi zaman blogumda kendisinden alıntılar yaptığım  Mehmet Tanju Akad  şöyle yazmış:

"TC ibaresini koyan dostlarımız bunu milliyetçi veya ırkçı oldukları için değil  cumhuriyetin tasfiyesinden endişe duyarak, buna karşı bir tutum göstermek için koydular. Tabii herkesin kendi gerekçesi olabilir ama ezici çoğunluğu bu şekildedir. Bunun hak olup olmamasına gelince, bir aralar Türk bayrağını bile kullandırtmayanlara karşı bu tepki son derece haklı ve yerindedir."

Keşke Cumhuriyet'e  (veya bir takım değerlere)  dair hassasiyetler hep imaj ve makyajla topluma iletilmeseydi tabii.  Üstelik kaç kişi cumhuriyet farkındalığı ile yapıyor bunu?  Türk-Kürt bölünmesine karşı çıkarmış gibi yaparken hizmet eder gibi gelir bana.   (#kibir)
Bir de hatırlar mısınız bilmem;  yıllarca etnikçi siyaset tarzını benimsemiş kişiler konuşmalarında,  tartışma programlarında kendilerine mikrofon uzatıldığında  "TC devleti"  der dururlardı da  "Türkiye"  dememek için kırk dereden su getirirlerdi.
Hey gidi günler!  Şimdi Cumhuriyetçiler de TC'ci oldu  :)

Ben anlamaz:  Bir insan neden kendi özel isminin önüne böyle ön-takılar ekler?  Her yerde adını yazarken durmadan  "Prof.", "Dr." gibi ön ekleri kullananlara bile gıcık kapan biriyim ben.  Çıkıntıları ile saygınlık kazanmaya çalışan birisine saygım baştan düşüyor iken  bunun bir de  (bizde neredeyse herkesin kendini çok ünlü ve mühim bir insan zannettiği)  Facebook gibi bir ortamda yapılmasına tepkim zaten baştan belli.
Özellikle hemcinslerimin bunu yapması beni daha da şaşırtıyor.
TC Yasemin bilmem ne...  "Kamu malı mısın yani?"
(Yıllarca gittiği Anadolu Lisesi yolunda   -bizim zamanımızda 7 yıl sürerdi bu yabancı dil eğitimi verilen okullar-   "TC Devlet Malzeme Ofisi"  binası olan birinin yazısını okudunuz.)

(www.canilecanan.com)


EKLER:

* Biraz da bayrak tapıcılığına değinmek istiyorum.  Bayrak taşımak veya üzerine bayrak amblemi olan kıyafetler giymek ile,  isminin önüne  "-ön takı" almak aynı gelmiyor bana.  Bu yazım sadece isminin önüne TC ekleyenler üzerine iken bayrak hassasiyetini de işin içine ekleyerek yorumlayanlar oldu.  Öyleyse bu konudaki görüşüme de kısaca değineyim:

Özellikle  ABD'de  "9/11"  olarak da anılan  11 Eylül  (2001)  İkiz Kuleler saldırılarından sonra  ve  gelişen ekonomik sorunlarla  bayrak tapıcılığı güçlendi.  Hoşuma giden birşey değildir.

Bununla birlikte Amerika'yı ve Amerikalıları benden çok daha iyi gözlemleyen bir arkadaşımın yorumu ile,  onlarda bu bayrak severlik artışa geçmiş olsa da,
         "Bayrağı bayrak yapan üzerindeki al kandır
         Toprak,  eğer uğrunda ölen varsa vatandır"
gibi ifadeler karşısında mavi ekran verirler.
(Bu arada dünyanın en büyük ordusuna sahip ve  en militarist-ordusever toplumundan bahsettiğimizi de not düşelim.)


** Biraz da sözlüklerden alıntılar yapayım. Sırasıyla önce Uludağ Sözlük'ten ve ardından Ekşi Sözlük'ten konu hakkında:


zannediyorum çanakkalede patlamış mevzuudur.  kamu kuruluşlarının tabelalarından tc ibaresinin kaldırılmış olmasından mütevellit başlamış olsa gerek. belli başlı 1-2 feysbık sayfasının aklından çıkma bi fikir. kuyuya atılan bi taş,  çıkarmaya çalışan tonla sığır falan.
(maxime richard lll,  Uludağ Sözlük)

arabasının arkasına  k.atatürk  yazan insanların sosyal paylaşım sitelerinde vücud bulmuş halleri.    (mantardan zehirlenen mario)

pkk lı orospu çocuklarının zoruna giden hareket.   (banabakinlan)
(Tipik buralı yorumu :)   Türklük bunlara kaldı) (www.canilecanan.com)


sözcü gazetesi okuyup,  ulusal kanal izleyen tipler.   (aziz vefa, Ekşi Sözlük)

bu şekilde hükümeti dize getireceğini sanan tiplerdir. oturduğu yerden vatan kurtaran, siyaset yapan tiplerin son versiyonu.    (onemiyok)

türkiye cumhuriyeti devleti'nde elin bölücü ve ayrılıkçısı her türlü sanal ve gerçek hareketin sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik vb. versiyonlarını yaparken bir sikim olmuyor,  bunlar hep demokratik, hep müthiş eylemler oluyor da iki vatansever türk evladı çıkıp "t.c."yi bir eylem, bir tepki aracı olarak kullanınca mı komik, şaka, bereli bordolu klavyeli oluyor?   (citosumdan taso cikmadi)

kendini tüzel kişi sanan tiptir.  kimse demiyor mu onlara olm sen gerçeksin diye.     (kaptankosku)

ülke elden gidiyor söylemiyle konulan o tc'yi kaldırdıklarında acaba onlar da mı elden gidecek  diye düşündüğüm garip bir facebook hareketi. (geldedimdegelmedin)
(bkz: vatan kurtuluyor dediler geldik)    (lady montana)


hakikaten anlayamadığımdır.  geçenlerde odtü olaylarını protesto eden bir grup üniversitelinin gangnam style eşliğinde havaya bilmem kaç bin dilek balonu bırakması kadar acaip.  türküm diye  isminin başına tc koymak ne demek? kendini tanıtırken merhaba ben türk ahmet mehmet mi diyorsun? kaldı ki sen kendi isminin başına türk olduğunu vurgulamak için bunu yazıyorsan, diğer halklardan insanlar da bunu yaparsa vay efendim ırkçılık yapıyorlar demeyeceksin,  önce bir kendine bakacaksın.    (histidine)

bu tiplerle dalga geçen götoşlar şimdi profillerine r4bia selamı koyarak mısır'ı kurtarmaya çalışıyor.  hadi bunlar tabelalardaki tc leri geri getirtti,  peki siz?   (fenasi kertmen -  18.09.2013, Ek$i)

hala kaldırmamış olmaları takdire şayandır. ben gerçekten istikrarlarına saygı duyuyorum.  denge bileziği takanlar bile çıkardı,  bu adamlar adından tc'yi çıkarmadı.   (siradisi00)


EDIT:    Facebook'ta  Ahmet Yıldız  şöyle  yazmış:
"Bütün Fetocular (sosyal medya hesaplarına) TC koydu Atatürk resmi koydu."
Saf insanları kandırma ve manipule etme yöntemlerini iyi biliyorlar gerçekten.

21 Temmuz 2015 Salı

  Hayat nefesine değer vermek

2009 Ocak ayından beri bu blogda çeşitli karalamalar yapıyorum. Kimisi çeşitli alıntılar,  kimisi derlemeler,  bir kısmı da kendi görüş ve yaşam deneyimlerime dayanan yazılarım.   Onlarca hatta yüzlerce başlık içeriyor.  Henüz taslak halinde olup yayınlanmamışların sayısı ise 300'ü geçti!

Ne var ki, bazılarının sorduğu:
"Neden  can ile canan?"
"Debussy kim,  Bach kim?"
"Derdin ne?  Neden bu kadar uzun yazıyorsun?"
gibi sorulara henüz ve halen gelebilmiş değilim.

Bir gün gelebilecek miyim, kendimi yazı ile açabilecek miyim, ayrı başlıklar halinde bunlara değinmeye gerek var mı,  gerçekten bu yazıları okuyan var mı?...
Dahası,  ben bu  ifade edişlerin  altından kalkabilecek biri miyim, o birikime ve kelimelere sahip miyim?...

Doğduğum ve soru işaretleri ile dolduğum şu sıcak ve nemli Temmuz ayında,  bunlar da bir nevi ecel terleri döktüren sualler cinsinden benim için.   Üstelik daha önce de dediğim gibi,
"Yazmak nankör bir eylemdir.  İhmal edip arayı açtıkça  sessizce seni terk eder,  sana soğur,  seni umursamaz."   (bkz: Kopuş)

Özellikle ilk yazılarımda  Türk gençliği ve Türkler  üzerine bazı şahitliklerden yola çıkarak genellemeler yapmıştım burada. Geçen gün dönüp bazılarını tekrar okudum.  Bunları kendimin yazdığına inanamıyorum bazen!   Demek ki beni gerçekten etkileyen,  sinirlendiren,  "duygulandıran" bir şeyler olmuş ki ben bunları yazmışım, yazabilmişim.  Ki eskimeyen tespitler de ihtiva etmekteler. Yani her ay bunları döne döne paylaşsam olur, hiç sırıtmaz, her döneme uyar.  Uyar, uyar da...  Salt tespitler bir derde deva olur mu?

"Sevgisiz bir toplum" olduğumuz,  henüz küçük bir çocukken içinde yaşadığım bu toplum ile ilgili yaptığım ilk tespitlerdendi.
Aradan yıllar geçti,  artık ne çocukluk kaldı  ne o merak ettiklerinin peşinden coşkun koşma arzusu  ne kavrama hızı...  Ancak halen böyle düşünüyorum. O nedenle aşağıdaki yorumu olduğu gibi paylaşmak istedim.
Ölüm istatiği tutulmayan bir ülkede,  bütün ölümler
"takdir-i ilahi"  değil midir nasılsa?


Kaza değil toplu cinayettir...
HAYATA DEĞER VERMEMEK

(Ülkemizde) Her yıl binlerce kişi iş ve ev kazalarında, trafikte, su kenarında, sellerde, lodos zehirlenmelerinde, bina çökmelerinde, böcek ilacı içerek, inşaattan uçarak, çöküntü altında kalarak, madenlerde, çukurlarda ve kuyularda kaybolarak, elektrik çarparak, bozuk gıda yiyerek ve daha akla gelen gelmeyen binlerce şekilde pisi pisine ölmekte, ya da sakat kalmaktadır. Gölmarmara yakınlarındaki kaza adı verilen hırs,
  (Manisa'nın Gölmarmara ilçesinde süt tankerinin karşı şeride geçip tarım işçilerini taşıyan açık kasa kamyonete çarpması sonucu, çoğu kadın 15 kişinin hayatını kaybettiği kazayı kast ediyor)   ihmal ve aldırmazlık cinayetinde 15 insanımızın ölmesi bazılarımızı derin bir üzüntüye sevk ederken, emin olun gerçekten üzülenlerin sayısı azdır. Büyük çoğunluk haberi göz ucuyla izleyip geçmiştir. Bunun temel nedeni yurttaşlarımızın çoğunun hayatı sevmeyişi ve aldırış etmeyişidir.

Soğuk bir ilgisizlik, sevgisizlik, dayak ve sürekli çirkin davranışlar altında büyüyen insanlar ne yazık ki çoğunlukla bu davranışları sergileyenlere benziyor. Çocukların en büyük gıdası sevgi ve saygıdır. Çocuk büyüklerle aynı saygıyı görürse kendisi de başkalarına saygı gösterir. Sonra doğa sevgisi ve güzel şeyler görerek yetişme gelir. Çiçek, ağaç, kuş, kedi, renkler, güzel kitaplar vs.  Bunların hepsinden ya da çoğundan yoksun kalınca, o çocukları manevi zenginlik ve öz saygı sahibi yapmak olanaksız gibidir, en azından istisnadır. Bir kısmı, büyüyüp direksiyon başına geçince her türlü pisliği yapabiliyor, kimseye sevgi ve saygı göstermiyor. Ya da işçileri naklederken, 25 liraya tutulan traktör veya kamyonet kasasına tıkıştırmak yerine, 50 lira verip minibüs tutmak olanaksız mı? Ama ruhları kötü ve sevgisizler. Tabii bunun karşılığında hayatın bütün sorunlarından uzak tutularak duyarsızlaştırılan,  ruhları bencillikle öldürülen bir başka kesim daha var.  Onlar da sevgisiz.

Hayatı sevseler böyle pisi pisine ölmez ve öldürmezler.
Hayatı ve insanları seven, koşullar ne olursa olsun daha tedbirli davranır, uyanık olur.  Kavşakta yavaşlar, kuyuya kapak yapar,  elektrik kaçağını önler vs.
Tabii denetim yapmayan kamu memurlarının da korkunç ihmali ve göz yumması var ama esas mesele insanların kendilerinde bitiyor. Bunların bir kısmı kaza, bir kısmı da cinayettir ama çok nadiren kovuşturulur. Zaten kovuşturanlar da sevgisiz ve aldırmazdır. Kasada nakledilen insanlar,  onları korumakla görevli memurların da gözünde  "olağan dışılık"  arz eden bir şey değildir.  Aksi halde bir toplum böyle çürümez,  kötülüğe direnç gösterir.

Çürümeye kapılan toplumda iyiler ne yapsalar dikiş tutturmaları zordur. Kötülük ise hiçbir şey yapmadan alabildiğine yayılır. Sorunları illa ki rejimde aramayalım.  Sevgisiz ve saygısız insanlar en toplumcu rejimi bile bozar, ne olduğunu anlamadan mahvolur gidersin.  Her şeyi sisteme bağlamak körlüktür.

Kaynak:  https://www.facebook.com/mehmettanju.akad/posts/671932616277236
Mehmet Tanju Akad  -  8 Temmuz 2015,  Facebook





NOT:  20 Temmuz 2015  Pazartesi günü Şanlıurfa'nın Suruç ilçesinde gerçekleştirilen intihar saldırısında 30 küsür insanımız ölmüş, 100 küsür de yaralı var.  IŞİD suçlanıyor.  Patlama sabah 11:45 sıralarında,  Kobani'nin yeniden inşası için bölgeye gitmek üzere Suruç'a gelen Sosyalist Gençlik Dernekleri Federsayonu üyesi grubun toplandığı Amara Kültür Merkezi'nin bahçesinde meydana gelmiş. Gene ölülerin resimleri paylaşılmaya başlandı sosyal medyada,  gene ölüler sevildi.

(50 kişinin öldüğü 11 Mayıs 2013 Reyhanlı bombalı saldırısını da hatırlayalım.  Devletin ihmali büyük. Daha önce  -seçimler sırasında- Diyarbakır HDP mitinginde patlayan bombaları da hatırlatırım.)

Yıllardır süren bir savaş var ve kesinlikle normal bir toplum değiliz.  Savaşa hazırlanan örgütler,  çocuk eylemciler,  canlı bomba adayları,  öldürmeye hazır ve nazır caniler var içimizde, dibimizde...
"Cehennemde savaşanların bölgesine şenliğe gider gibi gidilmemesi iyi olurdu. Çok aşırı bir iyi niyet, ihmal ve yetkililerin en azından göz yumması ve tedbirsizliği, muhtemelen aralarında bazılarının işbirliği var."   (*)

Twitter gene dipsiz kuyu misali.  Katliam derin bir sevinçle karşılanıyor.  Gerçi bir kısmı gizliyor sevincini, bir kısmı ise ölü sayısının istediği kadar çok olmamasından dolayı mutsuz.  Zaman zaman hain bir ruhun mahsulü olarak nitelenebilecek hadiselerde dahi insanlar (hele bol eğitimli laik beyaz Türk gençleri)  tepki gösterecekleri yerde,  tepki vermek şöyle dursun destekleme ve yüceltme içerisine giriyorlar ki ciddi bir akıl tutulması mı dense ne dense çözemediğim bir körlük durumu mevcut. Bana öyle geliyor ki,  Kürtlerin dilini dahi yasaklayıp asimile edelim derken; görünmez bir el sayesinde sonunda Beyaz Türk çocukları asimile oldu!   Gezi de olabilir milat,  ancak benim algımda kırılma noktası  6-7 Ekim 2014  Kobani için Sokağa Eylemleri olmuştur. Bu tarihten sonra Türkiye'yi aşağı çekmeye yönelik küçük-büyük her musibette halaya duran,  ölüsevici ve kargaşa-kaos için el ovuşturan bir kesim adeta bir iskelet gibi ortaya çıkıverdi.  Aralarında saygın gazetecilerimizin de olduğu çok takip edilen kimi kişiler,  ne zaman bir yerde bombalar patlasa bunu hemen AKP karşıtlığına tahvil ederek,  tüm Ak Parti karşıtlarını sevince ve direnişe ortak olmaya çağırmayı Twitter'de oldukça sıradan hale getirdiler.  Geçen gün Facebook'ta birisi yazmıştı;  "Doğruya doğru diyemeyen, gerçeklerden kopuk, başı üzerinde yürüyen bu nesli nasıl ters çevirip ayakları üzerine dikeceğiz?  Zor,  çünkü aka kara demeyi adeta bir DİN'e  dönüştürmüşler."   Özellikle Sol kesimlerde böyle şeyler daha sıradan.
Bir de gizli cemaatçi olduğundan şüphelendiğim kişiler var.  Saf insanları kandırma ve manipule etme yöntemlerini iyi biliyorlar gerçekten. Sosyal medyada açıkça "ayrılmak isteyenler ayrılsın, kalanlarla devam edelim" diyenlerin sayısınınsa arttığını görüyorum.


*

5 Haziran 2015 Cuma

 7 Haziran 2015  Seçimlerine giderken


Muhalefete, özellikle de laik sol muhalefete dair söylenebileceklerin özetini Fırat EREZ  Twitter hesabında söylemiş:
"İşlevsiz, içeriksiz, içi boşalmış beyhude bir solculuk; sürekli olarak kendine bir varoluş sebebi olsun diye çatışma, çelişki, baskı aramakta. Bulamadığı zaman da uydurmakta ve böylece asıl kavgası verilmesi gerekenler gözden uzak kalmakta.  Bıktırıcı..."  (*)

Evet, 7 Haziran Pazar günü yapılacak olan 2015 genel seçimlerine giderken muhalefete dair söylenebilecekler, vaatleri ve yarattıkları duygular -yine- esasen değişmedi.  Zannedersem bu içeriksizlik ve tükenmişlikle uzunca yıllar daha  Ak Parti iktidarında yaşıyor olacağız.

Yalnız başarısızlık geldiğinde bu kez bahanelerini de hazırlıyorlar:
1) Cahil halk
2) Oy hırsızlığı
3) Patlayan bombalar/Devlet baskısı


THE CEMAAT
"Anti-AKP  mevzilerde yer alan bir kısım sol-liberal aydın ve yorumcunun Türkiye siyasetinde bir faktör olarak Cemaati tamamen, ama tamamen görmezden gelmesi, artık gerçekten tuhaf bir manzara arz ediyor. Hakimler ve savcılardan oluşan, yaklaşık 15 000 kişilik bir yargı camiası var ki,  bunun “kemiksiz üçte biri”nin  Cemaat mensubu olduğu belirtiliyor.
Türkiye'nin önünde, "diğer" örneklere taş çıkartacak bir Degülenizasyon problemi durmakta.  Bu sadece AKP'nin değil, bütün Türkiye'nin sorunu."
(Halil Berktay,  "Evren, Gülen ve Degülenizasyon sorunu".   Mayıs 2015 - Serbestiyet.com)


"Akp' nin en eleştirilecek yanı yumuşak karnı cemaat idi muhalefet cemaate yapışarak akp'yi burdan vurma şansını kaçırdı."
(Mutlu Bulut  -  Facebook)


HDP
Cemaat ve paralel yapılanma ile ilgili alıntılara devam edeceğim,  ancak önce seçimin parlayan yıldızı HDP ile ilgili bazı seçkileri ve kendi düşüncelerimi paylaşacağım.

Evet bu da oldu ahali.  Şu anda  "şimdiki zaman"da  olduğumuz için size sıradan geliyor olabilir,  ama bu sanki evrende ancak yüzlerce yılda bir gerçekleşen doğa olayları gibi...  Artık belki de tüm dünyada ideolojiler o kadar anlamsızlaştı ki,  sonunda bu da oldu:

Son günlerde hayretler içerisinde izlediğimiz, yığınlar halinde Beyaz Türk kitlelerinin "HDP'ye oy verme ve verdirme" seferberliğinden bahsediyorum. Tabiki kişi ve grupların bu eğiliminde farklı sebepler olabiliyor. Ancak daha düne kadar,  hatta halen kendi yüksek duvarlarla örülü çevrelerinde "Kürt diye bir şey yok ki! Onlar da Türk, dağlarda unutmuşlar bizim dilimizi! Bunları hep bu AKP azdırdı! Türküm demek kabahat oldu!"  diye figan edip içlenen, isyan eden laik teyzeler;  şimdi etnikçi parti için oy topluyor.   Negzel!  :)
Peki soru:  CHP'nin dahi bu kadar teveccühünü kazanmış bir partiye Kürtler neden destek versin?

Evet, şu bir gerçek ki HDP (ve öncesinde BDP, DTP) ümit veren bir muhalefet partisi. Eş başkanı Selahattin Demirtaş genç ve ümit vaat eden bir siyasetçi. Ayrıca bu partinin içerisinde genç ve yetenekli pek çok başka isimler de var. Blogumu takip edenler hatırlayacaktır, ben CHP'nin Kürt meselesinde daha yapıcı bir tavır takınmasının ve Kürt hareketi ile yakınlaşmasının daha verimli olacağını söylüyordum zamanında. Ahmet Türk, Aysel Tuğluk gibi isimlerin açıklamalarına ve geçmiş olaylara da fazlasıyla yer verdim.

Böyle diyordum ama köprünün altından çok sular aktı.  o BDP oldu "HDP"... Kandil sözcülüğü yapmaktan Kürtlerin hak ve özgürlükleri adına mücadele vermeye zaman bulamaz oldu. Muhalefet enerjisi bakımından CHP'ye örnek olabilecek bir siyasi oluşum iken, kalkıp CHP modelini harfiyen benimsedi ve genel eş başkanları meydanlarda "Erdoğan aşşağı Erdoğan yukarı,  RTE de RTE..."  kıvamında kah efelenme kah vasat ve altı zeka seviyesine hitabeden espriler ile günleri savsaklamakta.  Şu anda HDP,  kendisi için Doğu'da silahların gölgesinde oy toplanan bir parti. "Özgürlükçü ve demokrat" imiş, o nedenle HDP'yi desteklemeliymişiz.  "Yav he"  deyip geçiyorum ancak buna.


İlgimi çeken bir şey var. Birçok solcu ve/veya Kemalist seçmenleri HDP'ye oy vermeye teşvik ediyor. HDP kurmayları da bundan pek şikayetçi görünmüyor. Öteden beridir "Kürt düşmanı" olarak tanınan ve çözüm/barış sürecine hoş bakmayan bu kimselerin tavrının ve HDP idaresinin memnuniyetinin HDP'nin inandırıcılığına indireceği darbeyi bir tarafa bırakalım. Aynı kişilerin bazıları kendilerinin HDP'ye değil mesela CHP'ye oy vereceğini de açıklıyor. Bunu deklare etmeyenlerin çoğunun da CHP'ye oy vereceğini tahmin ediyorum. Bu durumda bir tuhaflık yok mu? Bana öyle geliyor ki böylelerinin abartılı çağrısı ve başkalarını kendilerinin yapmayacağı şeyi yapmaya itmek için çabalaması potansiyel HDP seçmenlerinden bazılarını kaçıracaktır. HDP barajı geçemezse bunun sebeplerinden birinin bu olabileceğini düşünmeye meyledeceğim.
(Atilla Yayla  -  26 Mayıs,  Facebook)


HDP açıkça AKP'ye karşı olduğunu, Erdoğan'ı başkan yapmayacağını söylüyor. Ancak bunun çözüm sürecini nasıl etkileyeceği hakkında hiçbir değerlendirme yapmıyor. (...) Kısacası eğer HDP'nin hedefleri tam olarak tutarsa karşımızda çözüm sürecini rafa kaldıran bir siyasi ortam bulacağız. Kürtlerin yerel yönetim ve dile ilişkin talepleri muhtemelen birkaç yıl daha beklemeye alınacak. (...) Ne var ki HDP'nin stratejisi tam da bu:  Barajı geçmek, AKP'yi olabildiğince aşağı çekmek ve bu arada da AKP ile işbirliğini reddetmek. Bu çizginin maliyetinin çözüm sürecinden feragat olduğunu da gizleyerek.
Bakalım Kürtler bu ‘akıllı’ siyaseti ne kadar ikna edici bulacak."
(Etyen Mahçupyan,  "HDP'nin ‘akıllı’ siyaseti"  -  31 Mayıs 2015, Akşam)


«Kod adı Selo. Kandil'e, İmralı'ya ve dağdaki ağabeyine vekâleten HDP'nin dönemsel ekran yüzü. Asil değil, vekil. Gülencilerin bile umudu.  Bilen bilir, vekâletin yükü ağır olur ve Stalinist örgütlerde vekil de asil de bir hiçtir.
“Se-ni  baş-kan  yap-tır-ma-ya-cağız”. Misyon bu. Bu üslupla bunca Gezici, Kandilci, Kemalist, Lümpen Devrimci, Kürtçü muhalif hınç ve öfkeyi başına topluyor. Hem Gezici güruhun hem serhildancıların ortak yatırımına dönüştü. (...) Bir zekâ karışımı olarak sunuluyor.  Ödevini de yapıyor.  Tavında dövüyor lafı. Kendi lafına bile laf sokuyor. Türkiye'ye nüfuzu bir yana, Kürtlerin kültürel değerlerinden hiçbirine bir atıf yok dilinde.

Kobani sonrası gösterdi hamurunu. Vicdani retçi görünümle ateşe verebileceğini gösterdi sokağı.  Verilen 40 bin cana 52 ölü can daha kattı. Lafı bile olmadı. Şiddet çağrısıyla ölümlerine doğrudan sebep olduğu çocuk annelerine  ‘özür dilerim’  bile demedi.
Selo bir buluş,  bir merhem.  Dağı da biliyor şehri de.  Türkü barlarda şansı daha çokken  okumuş avukat olmuş, hak ve özgürlüklere adamış kendini. Örgüt keşfetmiş ve şimdi jilet gibi, ustura gibi bir siyasetçi. Gezi’de darbeyi gördü ama treni kaçırmadı. Orada işe yarar bir meşruiyet alanı olduğunu da gördü. Belki de Gezideki kusurunun özrü olarak Taksim'e “Kâbe” dediği içindir ki o gün “saza niye gelmedin” diyenler bugün onun sazına,  sözüne gidiyor.»

        Bu satırlar,  Star gazetesi yazarı  Mustafa Şahin'e ait,
"Beyaz Türkler Selo'yu neden bu kadar çok sevdi?"  yazısından çeşitli bölümler halinde alıntılar yaptım.   Doğrusu içerisinde hazetmediğim, benim tarzım olmayan bir üslup barındıran bölümler var. Ancak tümden es geçemedim ve bunu da paylaştım. Zira Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde desteklemiş olduğum "Selo başgan",  50 ölüme sebep olan  6-8 Ekim Kobane Protestoları günlerinde kendisinin yaptığı sokak çağrısı ile yağma olayları, Kürdün Kürde saldırması, ölümler ve sonrasında kıvırmaya çalışması ile gözümde bitmiştir. Bitmekle kalmamış, partisinin de "Türkiyelileşme" iddasından ne kadar hızla fabrika ayarlarına geri dönebildiğini, gören gözler önüne sermiştir.  Elbette utanma duygusu çoktan zaman aşımına uğradığı için buralarda, bu da es geçilmiştir. Şu anda ise Türkiye'ye dair ümit veren bir şeyler söylemek yerine, Kürtlere dair tek bir kelime etmeden, paralel yapının yolsuzluk teraneleriyle uğraşmakta.

"Çözüm Süreci'ne karşı tereddütsüz bir şekilde çatışmayı tercih edenlerin HDP safında yer alması kimsenin aklını başına getirmiyor mu? Yüzyılın değişimine karşı bu elleri kanlı kadroların Kürtlerin önünde yürümeleri kimseyi uyandırmıyor mu?"   diye  soruyor  bir Yeni Şafak yazarı.
(İbrahim Karagül,  27.05.2015)

Demirtaş/HDP bunu hep yapıyor. Sürekli “Yolsuzluk” diyor, “Ötekileştirme” diyor, “Çevreye saygı” diyor, partiyi insan hakları örgütü gibi lanse ediyor/lar. Ama öz, hakiki gerçek, HDP’nin “Yapmayacağız” dediği şeylerin yapıldığı bir yer ve “Değiliz”  dedikleri her şey,  bilakis bizzat oldukları şey.
("Pek iddialı Bay Demirtaş..."   Nihal Behgisu Karaca   -
22 Mayıs 2015,  HaberTürk)


Ülke, ufo'sundan inip "işgale geldim" diyen Marslıyı "farklı kimliklere saygılıyız"la  karşılayacak hale gelmiş,
daha hala kimlik siyaseti...   (@FIRATEREZ)

"(HDP'nin) Çatışmalı bir süreç için elinde kalan tek silahı, devletin antidemokratik, şiddete dönük uygulamalar sergilemesi durumunda başlatabileceği ve kente indirdiği silahlarla da destekleyeceği  “serhildanlar”,  yani halk ayaklanmaları."
...
Ne anadilde eğitim hakkının sağlıklı bir düzeyde tartışılması,
ne berbat bir savaşın içindeki piyonluklarının acısını cezaevlerinde çekenler, /  ne onları ya da dağdaki evlatlarını bekleyen analar,
ne hesap sorulmayı bekleyen geçmişin işkence, köy boşaltma, katliam türü uygulamaları,  BDP/PKK'nin umurunda değil.
Kişisel menfaatlerini de ucuna taktıkları bir politik hesap uğruna
tüm beceriksizlik, ufuksuzluk ve hırslarını,
hiç peşinde koşmadıkları bir takım ulvi amaçlar ardına saklayıp,
Kürtler ve Türkler ile onların haklarını ve umutlarını değil sadece,
Filistinlilerin,  İsraillilerin,  Suryanilerin,  Yezidilerin ve
diğer tüm Ortadoğu halklarınınkileri de sorumsuzca harcıyorlar."

...
"Peki o zaman PKK,  İran ve Irak'a kapı açan Türkiye dağlarındaki vazgeçilmez askeri varlığını nasıl, hangi gerekçeyle sürdürecek? Bunun tek bir yolu var; Ateşkes ile başlayıp barışın kesin tesisi ile sonuçlanacağı bilinen ve içinde bulunup “Barış Süreci” diye isimlendirdiğimiz aralığı, mümkün olduğunca uzatmak, daha fazla zaman kazanmak. Bu yüzden PKK, sürece (onu bitirmeyecek ama aksatacak) küçük sabotajlar düzenleyip suçu hükümet güçlerine atıyor, bölgedeki teror sürecini, gençlerden kurulu yarı-lümpen YDGH'a ihale ediyor,  İŞID'ın Türk Hükümeti tarafından her türlü desteği gördüğü yalanı üzerine kurulu kampanyasıyla çıkardığı olaylarda da, onlarca insanın ölümüne yol açmaktan çekinmiyor. Bu sayede bölgedeki etkisini, mahkemelerini, vergi adı altında topladığı haracı, seçim denetimlerini ve benzeri varlığını sürdürebiliyor.
Aksi durumda PKK'nin yapması gereken ise şu;
AK Parti hükümetinin barış iradesi gösterdiğini (yarım ağızla değil, tıpkı Öcalan gibi açıkca)  kabul etmek,
konuyla ilgili olumlu adımların atıldığını tesbit-teslim edip, fazlasını istemek ve bu istekleri, af talepleri, tutuklu ve hükümlülerin koşulları, serbest bırakılmaları vb üzerinden somutlaştırmak, silahsızlanma ve eylemsizlik şartlarının müzakeresi türünden süreçleri başlatmak.
Yani kısaca  “adım atmak”.
...
Artık sürdürülebilirliğinin sonuna gelinmiş PKK silahlı varlığı,
yeni bir Anayasanın bir an önce yapılarak hayata geçirilme zorunluluğu,  Ortadoğuda sürüp gitmekte olan kaos..."
(Fırat EREZ'in  Mayıs 2015'te Karar.com'da yayınlanan "PKK ne istiyor? HDP ne yapıyor?",   "...(II)  Ve Ak Parti ne yapacak?"  başlıklı yazılarından çeşitli alıntılar yaptım.)


Patlatılan Bombalar:   Bu noktada Adana ve Mersin'deki HDP merkezlerinde neredeyse eş zamanlı patlatılan bombaları da not edeyim. Seçimlere iki günden az zaman kala HDP Diyarbakır mitinginde patlamalar meydana geldi,  "trafo önünde bomba patlaması"  deniyor.
İki kіşіnіn Һауаtını kауbеttіğіnі,  yüzden fazla уагаlının оlԁuğunu duyduk önce.
 Diyarbakır'daki patlamaları ve ölen insanlar olduğunu henüz daha yeni öğrendiğimiz bir anda... Twitter'ı açtığımda:

Midem bulandı,  deliye döndüm!  İnsanların kanı üzerinden el ovuşturan çakallar!  Bu mu gazetecilik?  Bide SAĞDUYU demez mi?

Hiç bir insan siyaset için siyasetçiler için ölmesin. dini,ırkı,düşüncesi ne olursa olsun hepimiz insanız..neyi paylaşamıyoruz? Amacımızın aslında ne olduğunu hatırlayanımız var mı???
(Alper Kaplan  -  Facebook)

Bu bomba AKP mitinginde patlasaydı ne diyeceklerdi
"AKP mağduru oynamak için bunu kendi yaptı"
lan biraz dürüst olun.
(Ahmet Cantürk  -  6 Haziran, FB)

Seçime saatler kala Diyarbakır'da patlatılan bombalar ile ilgili madde madde ihtimaller sıralanmış  şurada,  Mehmet Tanju Akad'a ait,  ilgimi çekti.
Seçimler sonrası PKK'nın silahsızlandırılması üzerine müzakerelerin yoğunlaşacağı söyleniyordu. Bence 5 nolu maddede belirttiği seçim sonrası gergin ortama giden yolun taşlarını en kritik yerde döşemek adına yapılmış olabilir. Devletin güvenlik zaafiyeti büyük. Twitter'da alan güvenliğinden HDP'nin sorumlu olduğundan, üst aramasını polisin değil onların adamlarının yaptığından bahsedenler oldu. Çok fazla enformasyon var ve aralarında çelişkiler de var,  doğru bilgilenmek gerekir.

"HDP her çeşit mikro milliyetçiliği tırmandırarak gelecekteki kanlı iç çatışmaların temelini hazırlıyor.
HDP'yi destekleyenlere soruyorum. Pankartlarındaki "BARAJI AŞAMAZSAK MEKANIMIZ DAĞLARDIR DAĞLAR"  şeklindeki "demokrasi" önermesi hakkında görüşünüz nedir? Hadi bir kez delikanlı olun da yanıt verin...
Bi kez yani...
(Mehmet Tanju Akad  -  3 Haziran 2015,  FB)


İHD  (İnsan Hakları Derneği)  bir açıklama yapmış:
"Seçim sürecinde yaşanan 126 saldırıdan 114'ü HDP'ye!"

Hem Selahattin Demirtaş ve partilileri hem de İHD'ninki gibi açıklamalardan anlıyoruz ki, henüz barajı geçeceği dahi şüpheli bir parti, yıllardır %40'ların altına düşmemiş bir siyasi parti için ciddi bir engeldir ve bu nedenle bombalar patlamaktadır. Patlar patlamaz da kimin bu işi tezgahladığı şıp diye anlaşılmaktadır.   Yaşananlar için, "Belki de dağlarda 5000 silahlı adamını dolaştıran başka parti olmadığı içindir? HDP, seçim bürosunun üzerine basıp barajın üzerinden atlayacağı için bürolar bombalanıyor" demiş @FIRATEREZ. Devam edelim:
"Demirtaş malum; onyıllarca sürmüş bir savaşın acılarını sonuna kadar sömürerek, o acıları bitirenin AK Parti olduğu gerçeğinden, zihinleri uzaklaştırmakla görevli. Çatışmanın enerjisinin üzerinde sörf yapmaktan başka seçenekleri de tercih edebilirdi ancak HDP, PKK'nin halihazırdaki varlığını sürdürmekten başka bir amacı olmayan bir aparatçik olduğundan bu, şimdilik ihtimal dışı."
("Şüpheliyi gösteren parmaklar" Fırat Erez - 21 Mayıs 2015, Karar.com)

Batı'da  "hırsızlık"  Doğu'da "Devlet Baskısı" demogojisiyle ortamı daha da gerecekler. / Seçim sonrası barajı geçerlerse yumuşama olasığı var ama AKP hanesine yazılacak silahsızlanmayı getirmeyecekler, bu belli. (*)

Önce medya hakimiyeti AKP'de diyen Demirtaş, şimdi "onlar zaten okunmuyor,  izlenmiyor ki"  diyor.
(HDP iktidarında tutarlılık da olmayacak)   (@FIRATEREZ)

Altan Tan CNN Türk'de  "o bombalar alana nasıl sokuldu?"  diyor.
Alan güvenliğini polise vermeyip kendi alan partililerine sorsun.  (*)

Dicle Haber Ajansı, "bir tesadüf eseri" patlamalardan önce bombaların fotoğrafını çektiğini duyurdu. Yanda patlamanın gerçekleştiği trafonun önünde çekilmiş o foto  (bkz).
(Ne hikmetse ihbar etmek akıllarına gelmemiş.)

"Guardian'dan mesaj var:  Erdoğan daha fazla güç kazanmamalı.
"Çevre, cinsel tolerans, etnik/dini çoğulculuk, aktivizm konusunda endişeli, daha modern kesimleri kazanamadığını söyleyen gazete.."
Kendilerini hala insanlığın hayvan terbiyecileri sanıyorlar..
O kibirleri, başlarının belası ama farkettiklerinde çok geç olacak.   (@FIRATEREZ)

george bush'a ses edemeyen basını gelip bize artislik yapmasın. çok ciddi söylüyorum,  afganistan & ırak operasyonu yüzyılın trajedisiydi
(muhammed eminoğlu)


"New York Times,  NATO'yu,  Türkiye'yi vurmaya çağırdı!
Gazete değil bunlar;  silah!
Medya çağında haberle vuruyorlar!"
Haydutlar!"  (1/5)

İngiliz Guardian gaz'tesi şunu yazdı:
“Tam Batılılaşmamış yoksul Müslümanların kendi ülkelerini yönetmelerine izin verilemez”
Dert bu işte!  (2/5)

Ya biz  "100 yıllık parantez"i  bitireceğiz!
Ya da "100 yıllık parantez" bizi!
"Olmak ya da Olmamak" yani.
İşte bütün mesele bu!  (3/5)

"Pakistan Irak Mısır paçavraya çevirildi.
Son kale Türkiye'yi kurda kuşa yem etme!
Fitneyi fesadı şerri defet
Rahmetinle muamele et Ya Rab!  (4/5)

Bu ülke kimseden çekmedi,
ezberlerini yaşayan
ve ezberlerini herkese dayatmaya kalkışan
ahmak fanatiklerden çektiği kadar!

(5/5,   @yenisafakwriter  -  Yusuf Kaplan)


Haberde  "Teröristler  HÜDAPAR'lı iki kişiyi öldürdü"  diyor. Kobane Eylemleri  sırasında zaten ölüm emri vermişlerdi,  50 kişi ölmüştü.
Kendisinden başka kimseyi bölgeye sokmayan ve gösteri yapmasına dahi izin vermeyen özgürlükçü ve demokrat HDP'ye gel  :)

İlgilenenler,  şuradan,  Hür Dava Partisi (Huda-Par) Sözcüsü Sait Şahin ile Serbestiyet'te yayınlanmış bir resimli söyleşiyi okuyabilir.


hdp ve türevleri hakkındaki tüm iyi niyetimi kaybetmeye başladım. çok tehlikeli bir oyun oynuyorlar. şu an beyaz türkler tarafından kısa vadeli kullanıldıklarının farkında değiller. bu beyaz türklerin umrunda olan sadece hdpnin akpye zarar verme ihtimali yoksa kürt halkının diliymiş haklarıymış umurlarında bile değil. 90 larda gördük bölgede binlerce faili meçhul olurken bu muhteremler hayatlarına ıslık çala çala devam ediyrolardı. yarın bir gün ortam değişir ordu ve pkk çatışmaya başlarsa bu beyaz türklerin gıkı bile çıkmaz kürtlere yapılanlara karşı. bu demirtaş ve avanesi kürtleri nasıl bir ateşe attığının farkında değil..
(Barış Pirim  -  05 Haziran 2015,  Facebook)


"Barajı Geçemeyeceksin HDP!"    (Ekin Gün  -  18.05.2015,  Hür Haber)
“Seni Başkan Yaptırmayacağız”  gibi laik camiaya oynadığınız sloganlar ne barajları ne de denizleri aşmaya yetecek.
Özgürlüğün güya peşinden koşarken ve altını dolduramadığınız özgürlük kavramlarından bahsederken Leyla Zana'yı aforoz edişinizden tutun da Şivan Perwer'i sahiplenmeyişinize kadar birçok günahın da başrolünü oynadınız. PKK'nin bu tasfiyelerine sesinizi çıkaramadınız, özgürlükten bahsederken insanların özgür düşüncelerini ifade etmesine karşı çıktınız. Gittiğiniz her yerde, söylediğiniz her sözde özgürlükten bahsederken aslında biraz da aynaya bakmayı unuttunuz.

Bunlar da yetmedi Ahmet Kaya'yı “Vay Şerefsiz” manşeti atarak sürgüne göndererek ölüme terk eden Ertuğrul Özkök ve Saz Arkadaşlarıyla yemek yediniz. Bunun karşılığında da CHP ve MHP'den umudunu çoktan kesmiş olan Doğan Medyası'nın size hediyesi bugüne kadar hiç duyulmadık anket firmalarının barajı geçtiğinize dair anketlerinden başka bir şey olmadı.  /  Halkla temas kurmadan, temsil ettiğinizi düşündüğünüz kendi halkınızı bile hiçe sayarak Beyaz Türklerle aynı masada yemek yemek uğruna Doğan Medyası'nın algı operasyonunun bir parçası oldunuz. Hem de bunu bugüne kadar Doğan Medyası kimi tuttuysa kaybedenin o olduğunu unutarak yaptınız. Desteği halkta değil, paralel yapının gazetelerinde aradınız. Tıpkı Doğan Medyası'nda aradığınız gibi. Paralel Yapı'ya hizmet eden gazetelerin sizi yağlayıp cilalamasından medet umdunuz. Oysa baraj halkla geçiliyordu ama siz halkı hiçe saydınız ve halka şirin gözüken halk düşmanlarının yanında durarak sadece kaybetmekle kalmadınız saygınlığınızı da yitirdiniz.

6-7 Ekim Olayları'nda halkı sokağa döken de siz oldunuz. 50 kişinin ölüm bilançosunu da AK Parti'ye yıkmaktan geri kalmadınız. Halkı kaosa davet ederek hayret edici bir şekilde sivilleşmeyi değil de savaşı ister gibi bir halinizin olmasından amaçladığınız neydi bilinmez ama bunun bile özeleştirisini yapamadan seçim sloganınızı  “Yeni Yaşam”  olarak belirlediniz.   Değmezdi belki de %2 daha fazla oy alabilmek için Kenan Evren'e ağıtlar yakan Ertuğrul Özkök'le aynı masada yemek yemek. Ya da değmezdi belki 50 kişinin ölümüne sebebiyet verecek kadar halkı sokağa dökmek için yaptığınız açıklamalar.
Ağzınızdan dökülen ve CHP'yi aratmayan sloganlarınızla, seçim kazanmayı Erdoğan karşıtlığına indiren politikalarınızla ve Kürt halkının İslam hassasiyetini bir kenara bırakarak laik camiaya göz kırpmalarınızla bu yolculuğu tamamlayacaksınız. Yolculuğunuzun sonunda barajı geçip geçmemenizin bir önemi kalmayacak belki de. En azından benim için. Aritmetik olarak barajı geçseniz bile vicdanlarda barajı geçmeyi başaramadınız. Bu saatten sonra toparlanır mısınız orası bilinmez ama her seçimde mutlaka barajı geçen ama oy oranını yükseltemeyen ve geçmişi pek de parlak olmayan CHP'den bir farkınız kalmayacak.



HDP, Türkiye'nin en paradoksal partisi: Ülkenin en batısındaki en kibirli/marjinal tiplerle, en doğusundaki en köylü tipler bir arada.   (1,  Reşat Çalışlar'dan alıntılar)

Demirtaş, bugün, Türkiye'nin doğal kaynaklarının zenginliğinden bahsediyordu. Bu adamda ciddi bir "Demirel potansiyeli" görüyorum. / Demirel de böyle girdi hayatımıza... Kendini geliştirmiş, demokrasiye önem veren halk çocuğuydu.  Espriliydi.  Sonunda gelinen nokta ortada.  (2a)

"Hassasiyetleri" (namus,vatan,din,aile vb.) olmayana nasıl küfredilir? "Düşündüğün kadar özel biri değilsin",  işe yarayabilir sanırım.  (2b)

30'lu yaşlardaki güzellik barajını veya emoji kullanan erkeklerin çekicilik-iticiliğini düşünmek yerine seçim barajı düşünen kızlarımız... (3)

5 milyonluk Norveç'te; bizde olmayan kalitede tüneller,köprüler,deniz otobüsleri var.  Bunları yapan parti veya liderin afişini göremezsiniz.  (4a)
CHP ruhu= "Kendini Beethoven zannederken aslında Hakan Peker olmak", AKP ruhu= "Kendini Itri zannederken aslında arabesk rapçi olmak"  (4b)
HDP'nin barajı aşacağını düşünüyorum, ama bunu başarı olarak görmüyorum.  Medyanın gücü sayesinde, Cem Uzan bile %7 oy almıştı, unutmayalım.   (4c)

Venezüela'da kazancı asgari ücretin altında olan profesörler varmış. Ama orda bu tür şeyleri sömüren Ali Taran'lar yoktur sanırım.  (4c)
Oy avcılığını "sosyal devlet" diye yutturmaya çalışan "üst akıl"la, erkek avcılığını  "sosyalleşme"  diye yutturmaya çalışan "üst akıl";  aynı.  (5)
Türkiye'deki siyasi düşünce birikiminin ve siyasi stratejilerin beslendiği en önemli kaynak,  Cüneyt Arkın'ın  "Dünyayı Kurtaran Adam"ıdır.  (6a)

Latinamerika'da, siyaset; bazı benzerliklere rağmen, bizdekinden kaliteli. İspanyolca/Portekizce siyaset yapmak, bir disiplin getiriyor. / İspanyolca kurulan bir cümle;  dünyanın çok büyük bir kısmına, doğrudan ulaşır.
O nedenle de,  öyle rastgele konuşamazsın.  (6b)

Hatırlatayım:  "İnsanların eşlerine bağlılık oranları", "seçmenlerin partilerine bağlılık oranları"ndan daha hayati bir konudur.  (7)

Şiir ve siyasetin ortak noktası: Söylenen şeyin değil, söyleyen kişinin önemsenmesi. Özellikle de Türkiye'de,  bu çok net şekilde böyle.  (8)

Siyaset-sosyal medya ilişkisine dair, 1.5 sene önce yaptığım bir değerlendirme. (Güncelliğini yitirmediği kesin.) / Sosyal medya seçim sonuçlarını gerçekten etkileyebiliyor olsaydı, takipçi sayısı yüksek olup da kirada oturan pek kimse kalmazdı herhalde.  (9a)

Sosyal medyada paylaşılan düşüncelerin sokağa yansıması minimal. "Sosyal medyanın sokağa etkisi", düşünülenden tamamen farklı şekilde.  /  Sosyal medya, sokakta, "akıllı telefonlu tipler" olarak vücut buluyor. Böyle algılanıyor.  Paylaşılan düşünceler değil, insanlar algılanıyor. (9b)
"Bu ülkeyi islami olarak formatlayanlar";  kendine islamcı diyenler değil, kendine laik diyenlerdir. Örnek: Nüfus cüzdanındaki din hanesi. / "Şehit" gibi dini kavramlar üzerinden hegemonya kurmak, kimin buluşu? Kendine "islamcı" diyenin mi,  kendine "laik" diyenin mi?  (10a)
"Din sömürüsü tartışması" Avrupa'da da var. Kiliselerin giderleri tartışılıyor mesela. Ama orda bu konular "daha normal tarzda" tartışılıyor. / Bizdeyse, herkesin, sevmediklerine "din sömürücüsü" yaftası yapıştırdığı bir ortam var. "Din sömürücüsü" tabiri, oyuncağa döndü.   (10b,   @resatcalislar)


Kişisel görüşlerim:
~~~ HDP'nin en büyük dönüşlerinden biri,  daha iki sene öncesine kadar KCK operasyonları ve onun öncesinde  The Cemaat'in rolü,  yaptıkları işkenceci sorgulamalar,  Kürt meselesine bakışları ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine giderken S. Demirtaş'ın sözleri ortada iken (Cemaat-AKP ittifakına karşı durabilecek yalnız biz varız diyordu özetle);  şimdi birden paralel şemsiyenin altına girmeleri... Bugün gazetesi yazarı Nazlı Ilıcak ve Taraf yazarı Murat Belge'nin açık bir şekilde “Oyum HDP'ye" açıklamalarının ardından Zaman Yazarı Şahin Alpay'ın  “Herkesin bu seçimde içine sinmiyorsa da, taktik olarak oyunu HDP lehine kullanması şart" çağrılarını okuduk. Gülen medyasının bulvar gazetesi Meydan'da yazan Ergun Babahan ise “HDP'ye oy vermeyi sorgulamayın"  diyordu.

      Hatırlatayım: 17 Aralık darbe girişiminden iki gün sonra Selahattin Demirtaş bir açıklama yapmış ve Gülen Cemaatinin Kürt siyasetçilere KCK operasyonları ile kumpaslar kurduğunu belirterek kendilerinden özür dileyip özeleştiri yapmalarını istemişti. HDP Eş Genel Başkanı'nın, Zaman ve Samanyolu TV'ye de bir çift sözü vardı:
"Zaman Gazetesi'ne, Samanyolu Televizyonu'na özellikle hatırlatmak istiyorum.  Bizim belediye başkanlarımız makamlarından alınırken,  sizin TV ve gazeteleriniz,  'KCK yöneticilerine gözaltı' , 'Teröristlere gözaltı' diye yayın yapıyordu. Daha arkadaşlarımız gözaltındayken onların idam fermanını yayınlıyordunuz" demişti.  (KCK operasyonları  14 Nisan 2009'da başlamış ve tıpkı Ergenekon ve Balyoz davaları gibi dalga dalga yayılarak çok sayıda BDP'li belediye başkanı, il ve ilçe yöneticisi, belediye başkanları tutuklanmıştı.)  Bugünse Kürt meselesinde milliyetçi ve baskıcı çözümlerden yana olan The Cemaat;  gazete manşetleri, haberleri ve Genel Yayın Yönetmeni zatın HDP belediye başkanlarını arka kapıdan ziyaretleri ile "HDP'ye bas geç!"  diyor.   #Tesadüf?  ~~~

"2 yıl önce,  “Kürtlere zulüm ettiler" sözleriyle Fethullah Gülen grubundan özür bekleyen Selahattin Demirtaş'ın, geçmeyi hedeflediği seçim barajının kapaklarını paralel yapıya teslim edişi tartışılıyor bugün." "Talebesi olmak için duacı olduğunu iddia ettiği bir zatı (Bediüzzaman), sırf Kürt olduğu için ziyaret etmeyen, Türk Okulları ve Türkçe Olimpiyatlarının mimarı Fethullah Gülen'in bugün HDP'nin  'hangi politikasını'  içine sindirdiğini tahmin etmek hiç de zor değil. Bunca olandan sonra “Gülen ve ona kayıtsız şartsız itaat eden örgüt üyeleri, medyası, yazarları, oy toplayıcı abileri ve ablalarıyla nasıl oluyor da HDP'ye yanaşıyor"  sorusunu merak etmenin de bir anlamı yok."     ("Selahattin Demirtaş ve 'plastik kelepçeli' fotoğrafı" Ersin Çelik - 26.05.2015, Yeni Şafak)

~~~ "Diyanet'i kaldıracağız" demekteler, ancak sonradan yan çizmeleri bir yana, kimi parti teşkilatları kandil günlerini filan kutluyor, bu mu İslamcı siyaset gütmemek? Barajı aşıp aşamayacağını ise yarın akşam göreceğiz. Şahsen benim çevremde pek çok laik teyze HDP için destek turlarında. Düşünün ki Sözcü'de koyu Kemalist Beyaz Türk gaz'teci Bekir Coşkun bile HDP'ye oy verin demiş.  Nihayet AKP düşmanlığının geldiği nokta:
Kürtçe eğitim, hatta Kürtçe şarkıya tahammül edemeyen insanlar; "milliyetçiliğe hayır!" diyenler;  "AKP,  Apo ve PKK ile görüşüyor. Bölücülere hizmet ediyor"  diyen Fethullahçıları da kapsayan tüm milliyetçi çevreler; şu anda HDP gibi etnikçileri ve Kürt milliyetçilerini yüceltiyor. Partinin doğu bölgesi ve ülke genelindeki çekirdek oylarına bu gruplar da eklenince barajı geçebilir ve bu zaten olması beklenen de...

4 Nisan 2015'te Ağrı Dağı eteklerindeki Doğubeyazıt'a bağlı bir köyde, Abdullah Öcalan'ın doğum haftası kutlamalarına katılan PKK'lılar silahlarla sahneye çıkıp halka  “Oylar HDP'ye verilecek”  diyor.  "Barış Süreci" dikkate alınarak,  olaya anında müdahale edilebilecekken edilmiyor ve Diyadin'de de aynı şeyin tekrarlanacağı istihbaratı alındığı için, 12 Nisan sabahı erken saatlerde yaklaşık 300-400 kişilik jandarma gücü bölgeye intikal ediyor. Sonrasında silahlı çatışmalar çıkıyor ve yerli halk koşup geliyor vesaire. Bunlar yaşandı hatırlarsanız geçtiğimiz ay.
Şimdi Selahattin Demirtaş'ın  "Kim silah gücüyle oy topluyorsa Allah onun bin defa belasını versin" demesi,  partisinin realitesini değiştirmiyor.
Oysa ki son günlerde hayretler içerisinde izlediğimiz, Kemalist teyzelerin dahi müdahili olduğu "Oy kullanmayacaksanız eğer hiç değilse boş geçmeyin, bari HDP'ye verin? Yoksa verilmeyen oylar da AKP'ye gidecek" seferberliği, HDP'nin çözüm süreci karşıtlığı veya süreci ne kadar uzatmaya ve zorlaştırmaya çalışan bir aktör olarak çaba sarf edeceğinden olmasın?


        Takvim gazetesinin  6 Haziran 2015 tarihli  manşeti:
2015 seçimlerine giden yolda; Aydın Doğan ve Doğan Medya, Hürriyet aktörleri,  CNN Türk,  The Cemaat, en koyusundan Atatürkçüler ve Kemalistleri dahi içeren geniş bir Beyaz Türk kitlesi, çeşitli saygınlar, PKK komutanları ve dahi Atilla Taş'ın de içinde olduğu tek sesli bir koro.
(CHP'nin dahi bu kadar teveccühünü kazanmış bir partiye Kürtler neden destek versin?)


HDP'nin söylemleri ve vaatleri ile yaptıkları yani pratiği,  paralel değil adeta çakışacak, kökten çelişecek düzlemlerde seyrediyor. Silahların gölgesinde insanlardan oy istemek... Başka partilere illerine sokturmamak... (demokrasi ve özgürlük. hukuk devleti?)   Twitter'daki hesaplarının takip ettiği hesaplardan linç edilecek Kürtlerin hedef gösterilmesi... Yıkıcı bir muhalefet dili... Ne yapacağı önceden kestirilemeyen tehlikeli yaramaz çocuklar ile yeni bir gelecek kurma belirsizliği... Muhalefet etmeyi (aynı CHP gibi) meydanlarda Erdoğan'a laflar hazırlama olarak görme... Çözüm sürecini başlatan AK Parti'ye düşmanlık ve bugüne kadar yapılanları teslim etmeden perdeledikleri "Küstüm sana, küstüm sana!"  mırıldanışları ile nanik çekmeleri... Ayrıca hukuk olmadıktan sonra demokrasi olur mu? Hukuk olsa işlerine gelmez. vesaire...  Ama ümitlerimizi kovalıyoruz yine de.  Sonu hayal kırıklığı. ~~~

"3 yıldır cemaatin, Kemalistlerin, silahlı bir etnik hareketin kollarında savaş kışkırtıcılığından, iç savaş medyumluğuna kadar çaresizce kendi itibarını tüketen, çöken bir aydın sınıfının çocukluğuna…" diyor Yıldıray Oğur bir yazısında.  (*)

Neyse... "HDP'ye oy verileceğini duymayan cemaatçi kalmadıysa artık,  konuyu değiştirebiliriz."  (*)


"CHP, zaman tünelinden çıkamayan bir parti olarak kendini ve gündemi değiştirme konusundaki iktidarsızlığını sürdürürken..."

Bu cümleler 2012 yılında AGOS'ta bir yazısı yayınlanmış ünlü bir akademisyene ait. "İktidarın yeni ideolojisi: Statükocu reformizm" başlıklı bu yazı, o dönem sosyal medyada çokça paylaşılmıştı. Arzu edenler linki tıklayarak okuyabilir.

Yazarın CHP'yi tanımlarken kullandığı bu sözler, adı geçen partinin adeta DNA'sını ortaya seriyor. Yani CHP hakkında yıllardır hep aynı ifadeleri yazmaktan ben dahi sıkıldım,  ki gayet kendini tekrarlayan biriyimdir.
Yazıma Fırat Erez'den bir alıntı ile başlamıştım. Bu noktada genel olarak sol, özellikle de CHP'de yoğunlaşan laik Beyaz Türk kesim ile ilgili şu cümlesini de eklemek istiyorum:

"Ne olup bittiğinden bihaber, ortalığa çıkıp ezberlerini sıralıyorlar. Ne kendilerine ne hayata inançları yok.  Herhangi bir faydaları da.."  (*)

SOL, Türkiye'de devrim yapmaya çalışmaz. Anı yaratıp, öykünecek ve anılacak afiş kahramanları oluşturmakla meşguldür.   *

Ne eğlenceli bir ülke.. Herkes birbirini vatan haini olmakla suçluyor.  Senatoryum gibi  :D
Korsanların ele geçirdikleri ve yağmaladıkları gemide birbirine düşmesi aslında..
(Kaiser Z. Beyner, Facebook)


"Otoriterlik ve sol"  Gürbüz Özaltınlı yazısından alıntılar. Yıllar önce bu blogda benzeri görüşleri ve "Kemalistlerin cemaatleşmesi"ni defalarca yazmıştım:
“Türkiye Tipi Sol”  muhalefetin en ironik vehimi kendisini “demokrat” saymasıdır. Doğrudan Erdoğan'a ve AKP iktidarına yönelttiği sert karşıtlığın merkezine “otoriterlik” eleştirisini yerleştirmesinin kendisini demokrat yapmaya yeteceğini zannetmesidir.
...
Kendi kendini doğrulayıp onaylayan/ olgulara kapalı/ liderleri üzerinden mitoslar üreten/ özsever cemaatlere dönüştüler. İdeolojik dünyalarıyla yüzleşme isteğinin, hükmü kalmamış fikirlerden kopma cesaretinin zerresi yok.
Ve en basit, en temel soruyu sormuyorlar: “Biz demokrat mıyız?“   Her türlü eleştiri korkunç bir öfke yaratıyor bu mahallede. Hainlik edebiyatıyla, şiddet diliyle karşılanıyor.
Türkiye'de sosyalist düşünce ile henüz hesaplaşılmış değil, henüz cenazesi kaldırılmış değil. Türkiye'de hâlâ Stalin'i öven milletvekilleri var. Arkaik bir sosyalizmi benimseyen partilerin bileşeni olduğu HDP, Türkiye'nin en ilerici ve demokrat partisi olarak görülüyor, bu ülkenin demokratlık ve ilericilik noterleri tarafından”.
(20.05.2015,  Serbestiyet.com)

Benim 35 yıldır "devrim gümbür gümbür geliyor" diyen arkadaşım var. 1990'dan beri de "iç savaş derinleşiyor, saflar netleşiyor" imiş. Değişik bir hafıza türü müdür, bir tür büyü müdür bilmiyorum. Ancak kendimdekini, o da azıcık çözebiliyorum. Büyümsü bir şeydi, bendeki. Uğruna ne kadar çok şey feda edersen o kadar kapıldığın, "batık bedel" büyüdükçe kendini dışına atmakta o oranda zorlandığın bir sosyopsikolojik girdap düşün. Koca koca adamlar, kadınlar evet.  Çıkamıyorlar.
(Mehmet Ördekçi   -  5.06.2015,  FB)

Kenan Evren'in,  Mayıs ayının bir pazar sabahı duyulan ölüm haberi ile tekrar 12 Eylül 1980 darbesi ve Evren lanetlemeleri yapıldı, günah keçisi böylece son yolculuğuna uğurlandı...  Üzerine uzun uzun konuşulabilecek bir konu.
Ne kadar ilginç ki, Kenan Evren'e eleştiri oklarını çeviren solun en esaslı iktidar umudu  (halen ve ancak)  darbe olması yönünde.  Türk solunun itirazı darbeye değil,  darbenin yönüne.

Bu arada CHP Genel Sekreteri  Gürsel Tekin  tekrar aynı uyarıda bulundu:
"Türkiye 2 gün içinde Suriye'ye girecek!"   (7 Mayıs 2015)

"Bir önceki yerel seçimlerden önce CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, “Erdoğan seçimlerden önce orduyu Suriye'ye sokmak isteyebilir. Buradan Genelkurmay Başkanı'na seslenmek isterim. Türkiye'yi maceraya sokmayın” ifadelerini kullanmıştı. "Kimse seçimden sonra, hani savaşa girecektik, neden yalan söylediniz diye sordu mu? Hayır, sormadı. Tabanını provokatif yalanlarla konsolide etmek varken, yalanın karşılığı kınama değil alkışken,  neden yalan söylenmesin?"
("Yalanın maliyeti olmayınca..."  Ceren Kenar   - 12.5.2015, Türkiye)

"(Ezgi)  Başaran'ın yazısından bugüne,
Türkiye Suriye'ye girmedi,
Kimseye savaş açmadı,
Twitter, Facebook, Youtube gibi medyalara iradesini hakkıyla kabul ettirerek belli içerikleri kaldırttı ve yayına açtı,
Ülke giderek katılaşan bir baskı rejimiyle yönetilir hale gelmedi ve OHAL filan da ilan edilmedi."
("OHAL'e giden yollar"  Fırat Erez  - 18.05.2015,  Karar.com)


Çakma Anket Sonuçlarına göre...
Gerçekten fantastik bir araştırma şirketi bu Gezici Araştırma  :)

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bir önceki seçimlerin arefesinde ve uzun zaman boyunca "piskevüt" ile anılmıştı hatırlarsanız. Bu seçim çalışmaları sırasında da bir meydan konuşması sırasında dil sürçmesi olmuş:
"Kargaşaya kaosa krize bizimle yürü Türkiye!"
Videosu için  tıklayınız.
(Eğer seçim sonuçlarından koalisyon çıkarsa, bunun muhtemelen "AK Parti-MHP koalisyonu"  olacağına inanılıyor.)


Cumhurbaşkanının tarafsızlığı
ERDOĞAN:  "Diyarbakır'da müftü aday, Eskişehir'de eşcinsel aday biz göstermiyoruz."
Tabiki bu ve benzeri sözleri "tarafsızlık" tartışmalarına konu oluyor. Erdoğan'ın bütün gücü ve ipleri kendinde toplama arzusu, partisinin temsil ettiği harekete kendisinden sonrası için büyük zarar verecektir. Üstelik zihinlerdeki bu "Biz/Siz"ler ve bunların bu kadar kolay ağızdan dökülüvermesi normal mi? Nedir bu nefret ve aşağılama dili? Siyasetçilerin bu kadar gergin ifadelerle kamplaşma yaptıkları bir ortamda, bilmem dikkatinizi çekti mi ama, insanlar da birbirleri ile konuşurken tansiyon biraz yükselmeye başlayınca hemen "Biz/Siz"lere bölünüveriyor ve düşman yaratmalar, karşı tarafı zebanileştirmeler bitmiyor.

"Bugün henüz itiraf edilmeyen gerçek Tayyip Erdoğan'ın, başta AK Parti olmak üzere, tüm Türkiye'ye yük hâline geldiğidir. Erdoğan'ın vizyon ve liderlik olarak Türkiye'nin önünü tıkadığı bir gerçektir. Davutoğlu'nun bile kendi olmasına, liderlik yapmasına izin vermemiş onun da önünü tıkamıştır. Ancak kendisini toplum nazarında alternatifsiz kıldığı için güçlü görünüyor. Sahip olduğu destek önce gönüllüden gönülsüzlüğe şimdi de destek olmaktan kararsız kalmaya doğru erimektedir.   Maalesef büyük bir siyasi imkân heder edilmiş, ne bir anayasa yapılmıştır ne de darbe kurumları kaldırılmıştır."
("Düşman bitince, kendi göründü"  Mücahit Bilici - 30.05.2015, Taraf)


Bir  "ÜST AKIL"dır  gidiyor. Siyasi konuşmalardan düşmez oldu bu ifade. Nedir bu?  Bir çeşit ciklet galiba.
"Siyonistler", "Faiz lobisi", "Paralelciler"den arta kalan zamanlarda şimdi de bu tedavülde.   (Ha bir de "Değerli yalnızlık" ve "Komşularla sıfır sorun"  vardı ama özellikle ikincisi piyasadan tamamen silindi.)


"Zihninizi öyle şeytani bir çobana teslim ettiniz ki, her gün biraz daha sürüleşiyorsunuz.   O "üst akıl" sizden aynı anda hem ulusalcı hem CNN'ci; hem ikna odacı hem çarşafçı;  hem faşist hem özgürlükçü;  hem paralelci hem balyozcu;  hem Kürtlerden uzak duran hem de HDP'ye oy atan insanlar olmanızı istiyor.
Bir an bile duraksamıyorsunuz,  derhal emre itaat ediyorsunuz.
Liberaliniz, solcunuz, sağcınız her seçim döneminde aynı tornadan geçiriliyorsunuz."
(Haşmet Babaoğlu "Ortalıkta bir sürü arıyorsanız, aynaya bakın!" - 04.05.2015,  Sabah)


Hürriyet:  “%52 ile seçilen Cumhurbaşkanına İdam”
"Gözümüzün önünde, Erdoğan'a yönelik bir nefret söylemi durmaksızın akıyor. Yazılar, konuşmalar, tweet'ler, karikatürler. Bulanık, çamurlu bir sel suyu. Laik-ulusalcıların ikide bir girip yıkandığı bir Ganj veya İndus. Hindistan'ın kutsal nehirlerinde dışkılar ve hayvan leşleri yüzer. Bundan da berbat bir ırkçılık (sosyal ırkçılık, ama sonuçta tam anlamıyla ırkçılık) kokusu yükseliyor. İçerdiği bol miktarda maymun benzetmesiyle, Beyaz Türkler için Türkiye'nin en tehlikeli “zenci”lerinin Müslümanlar olduğunu tekrar tekrar ortaya koyuyor. Son günlerde bunlara, Mursi hakkındaki idam kararından hareketle tırmanan tehditler eklendi. Kimisi (Hürriyet gibi) “sen de yüzde 52 aldın ve seni de aynı son bekliyor” demeye getiriyor. Kimisi (Kılıçdaroğlu gibi)  “korkma, Türkiye'de idam cezası kalktı” diye güya teselli etmeye kalkıyor. (...) Bir diğer nefret söylemi, Amerika'da Barack Obama ve ailesini nişanlamakta."
(Halil Berktay,   "Obama'nın ilk tweet'ine ırkçı nefret tepkileri" - 24.05.2015, Serbestiyet.com)


Başkanlık Sistemi
Bu arada kimsenin tam olarak ne olduğunu, ne şekilde uygulanacağını bilmediği bir Başkanlık tartışmasıdır gidiyor.
"başkanlık sistemini çılgınca savunan akp'liler, günün birinde o sistem chp'nin eline geçince ne yaparlar acaba? çok ciddi soruyorum, o geniş yetkiler sizin karşıtı olduğunuz bir grubun eline geçtiğinde ne yapacaksınız? olmaz mı diyorsun? sağ ikiye bölünsün bakayım da ne olur o zaman görürsünüz. gözünüz hiçbir şeyi görmez bir biçimde tayyip'i yükseltmek için canla başla uğraşıyorsunuz. güçler ayrılığı ilkesini hiçe sayıyorsunuz. yargıya direkt müdahalelere işinize geldiği için destek çıkıyorsunuz. yarın devran dönünce ne yapacaksınız be abi? uzun süreli düşünemiyorsunuz, aklınız fikriniz erdoğan'ı yükseltmekte,  ölümsüz zannediyorsunuz."
(Muhammed Eminoğlu  -  5.6.2015,  FB)

Arşivin gücüne inanmak:  Erdoğan 3 sene önce Abdullah Gül'ü ülke yönetim işlerine karışıyor diye eleştirmiş.   (@serhatayan)



Ahmet Davutoğlu naklen konuşuyor,  diyor ki:
Kudüs Yahudilerin kutsal mekanıdır diyenlere oy verir misiniz?
Kalabalık bir ağızdan:  Hayııır!
Peki nedir, Kudüs Yahudilerin kutsal mekanı değil midir? Tıpkı Müslümanların ve Hristiyanların da kutsal mekanı olması gibi.  (*,  Hamdi Tayfur)

      Evet, "bir seçime de Kudüs-İsrail-Yahudi gazı ile girmeseler ölecek hastalığı"na yakalanmışlar. Necip Fazıllar gibi Yahudi düşmanları ve ırkçılara gerçek değerlerinin çok üstünde anlamlar yüklemenin, varlığını başka bir güç odağının kötülenmesi üzerinden tanımlamanın meyveleri/yan etkileri olduğunu düşünüyorum tüm bunların.
Seçimlere giderken arka arkaya  "Arakan'da zulüm, Özgür Kudüs, Mavi Marmara,  Ayasofya"  mesajları da geldi tabii.


"Mazlumların dünyayı değiştirmeye yönelik muhalefet ve seferberlik ideolojisi olarak Marksizm vb'nin yerini büyük ölçüde İslamcılık aldı."
(Halil Berktay   "Geçmişten bugüne,  düello mantığı ve düşman kültürü"  -
30 Mayıs 2015, Serbestiyet.com)
Devrimcilik "fan club" üyeliği değil güncel olaylar karşısında tutum almaktır. Mesela bugün "Mavi Marmara", "Rabia" benim diyebilmektir!  (@hbk)

"Ergenekon Davası ilk başladığında Ulusalcı cenah operasyonları vatan hainliği olarak yorumlamıştı. Hatta kozmik odalara girilme sürecinde bu vurgu iyice ön plana çıkmış ve operasyonun büyük bir vatan hainliği olduğu yönünde bir görüş ortaya konmuştu.
Bugün devir değişti,  MİT tırlarına yönelik operasyonda, muhafazakar kesim ulusalcı kesimi vatan hainliğiyle suçluyor. Devran döndü, saflar yer değiştirdi.  Cumhuriyet gazetesi ve Can Dündar hedefte.
Benim yorumum ise her iki kesimin de güç sarhoşluğundan gözlerinin döndüğü şeklinde. Ulusalcılar kusura kalmasınlar, kendilerine kesinlikle güvenmem, muhafazakarlara zaten güvenmem. Aynı renk skalasının farklı tonları sadece. Ha bir de vatan hainliği lafının ne kadar ucuz ve sıradan olduğu, güce sahip kesimin düşmanlarını yok etmek için kullandığı bir araç olduğunu umarım akıl sahibi herkes görebilir.
  Saygılar, sevgiler"
 (Muhammed Eminoğlu  -   30 Mayıs 2015,  Facebook)


"Seçime bir hafta kala AKsöz'cülerden AKbayrağa kadar yandaş veya candaş İslamcılar, "AK Parti kaybederse ümmet kaybeder, Ortadoğu'nun kaderi, Türkiye'deki Müslümanların kaderi AK Parti'nin seçimi kazanmasına bağlıdır"  temasını işleyip, ne olur AK Parti'nin günahlarını bir kere daha görmezden gelip oy verin diye yalvararak, İslamcılık ideolojisini Akparticiliğe ve Tayyipciliğe indirgemeyi başardılar."
(Hamdi Tayfur  -  31 Mayıs 2015,  FB)


Sansür  ve  Laikler
Ona buna "sansürcü", "otoriter", "despot" filan diyen bu kesimin ne kadar özgür düşünceye saygılı olduğuna kendimden bir örnek vereyim, daha önce de blog yazılarımda anlatmıştım gerçi:  Zamanında OdaTv'deki bir haberin altına "Sansür sadece AKP döneminde değil, maalesef bizde kemikleşmiş bir durum. Temelde bizim farklılıklara kapalı ve dışlayan kafa yapımızın ürünüdür" minvalli bir yorum yapmıştım. Önce yayınlanan yorumum 15 dakika kadar sonra siteden silindi, yetmedi uzun zaman boyunca gönderdiğim iletiler de yayınlanmadı. Yorumcuların birbirlerine ve başka üçüncü şahıslara hakaretleri ve yer yer ırkçılık nüveleri ile dolu olan sitelerinde, gayet ayan beyan bir yoruma geçit vermediler. Genel olarak da farklı düşüncelere kapalı ve kendi destekledikleri ideolojiler dışındakilere yorum imkanı dahi tanımaz Beyaz Türk siteleri.   Evet gene çok yazdım, bir paylaşıma bakalım:

"Doktorlar sitesi adlı bir sayfa var.  Sık sık siyasi paylaşımlar yapıyor.  Sağlık alanında hükümetin övünülecek hiçbir şey yapmadığını, gelişmelerin teknolojiye bağlı ve doğal olduğunu, önceki keşmekeşin ise o zamanlar internet olmamasına bağlı olduğunu yazmışlar. Ben de "Kılıçdaroğlu SSK'sı da, o zaman internet yoktu diye aklanmış mı oluyor" diye yorum yazdım. Beni engellediler. Şimdi de "Dünyada en çok MR çektiren ülkeyiz" diye yazmışlar, sağlık sistemini ve hastaları ironiyle eleştirmişler. Sanki milli alışkanlıklarımızdan biridir ve MR çektirmeden duramıyoruz.  Lan siz hekimler meraklısınız buna  biz değil."
(Ahmet Cantürk  -  28 Mayıs,  Facebook)

"Yasar gülen diye bir arkadaşım vardı hdp neden cemaati eleştirmiyor diye sordum diye beni silmiş. Cemaat kürdlerin en büyük düsmanı diye bir paylasım yapmıştı ortak arkadaşlarımız selam söylesin sen daha face de bile sorulara tahammül edemiyorsun bi de bir yere vali olsan ne olur acaba?"
(Mutlu Bulut,  FB)

"Evet; hepimiz biliyoruz. Yüksek sesle söyleyelim; yargı bu ülkede araçtı. Yargı, çok pis biçimde yeni iktidarı kurarken de araçsallaştı. Askeri vesayetin tasfiyesine dönük davaların iç yüzünü ben ve benim gibiler o gün göremedik. O davaları gözden düşürmek isteyen statü savunucuları da tarafsız bir hukukun peşinde değillerdi. Onlar AKP'yi ezmek, değişimi boğmak isteyenlerin sözcüleriydiler. Hukuku savundukları için değil, eski vesayet kurumlarını kurtarmak için kavga veriyorlardı. Arkasına generalleri alıp hükümeti tehdit eden, kruvazörlerin üstünden hükümete posta atan Başbuğ'un, “Erdoğan'a tuzağı gösterdik bizi dinlemedi” sitemini mi ciddiye alacağız tarihi okurken. Ertuğrul Özkök’lerin, Doğan medyasının Ankara temsilcilerinin Genel Kurmay koridorlarından attıkları “psikolojik savaş” manşetlerini “bağımsız tarafsız hukuk savunuculuğu”  olarak mı tarihe not düşeceğiz?
O kadar ahmak mıyız,  ya da o kadar hafızasız?
Evet,  her şey biz yaşarken oldu…"
("Hukukun araçsallaşması ve aydının ikiyüzlülüğü"
Gürbüz Özaltınlı - 13.05.2015,  Serbestiyet.com)


Bu arada Mayıs ayı içerisinde, aralarında Zekeriya Öz ve Celal Kara gibi savcıların da olduğu, 17-25 Aralık operasyonunun dört savcısı ve bir hakime meslekten ihraç cezası verildi.   İhraç edilen paralel operasyoncu eski savcının (Celal Kara); Cumhurbaşkanı'nı darbe, idam ve Menderes örneği ile tehdit edebildiği  bir  faşist diktatörlük  imiş burası  :)

      Bir "Cemaat operasyonunu görmezden gelme" yöntemi olarak: "Türkiye'de hukuk zaten bitmişti" söylemi.   "Bir paralel hakimin nöbetçiliğinde,  yetkisiz mahkemeye tutuklu salıverdirme operasyonu nedir?"
"Yargının içinde iki grup çatışıyor,  yargı siyasallaştı,  hukuksuzluk diz boyu,  bu sistem artık çökmüştür.." vs vs..

Paralelcilerin  "klavye gücü":
Öyle bir gürültü koparılıyor ki; sanki bir banka
(Bank Asya) TMSF'ye devredilmedi de, insanlık para kullanmaktan vazgeçti.
"Dershanelerin kapatılması" gündeme geldiğinde de, "insanlığın alfabe kullanımını bırakacağı" gibi bir hava estirilmişti neredeyse.
      (@resatcalislar - Reşat Çalışlar)


herkes "benim hırsızım iyidir" dediği sürece hırsızlık da yolsuzluk da bitmez.. Toplum olarak hangi partiyi destekliyorsak onun taraftarlarınca yapılan sahtekarlıkları "doğal ve de hak"  olarak görüyoruz zira.
(Ahmet Cantürk  -  Facebook)

17 yıl cezaevinde kaldıktan sonra "Fetullah Gülen buraya gelecek, hesap verecek"  dediği için tekrar tutuklanan 28 Şubat'ın sembol ismi Yakup Köse, "Anadolu halkının direnişinden doğan AK Parti'ye destek olmalıyız"  demiş.

Gülen cemaati bildiğim kadarıyla 5 partiyi destekliyor (chp+mhp+hdp+bbp+sp..  Bölgelere göre..)    (@adnangor)

Biraz da ilginç ve tuhaf şeyler. İlkin "Erdoğan ve Gazze'ye gideceğim" taraması... (Hatırlarsanız Nisan 2013'te Gazze'ye gideceğini açıklayan Erdoğan-haberi, ABD Dış İşleri Bakanı John Kerry'nin olumsuz yorumu-bakınız üzerine,  o tarihten beri sürekli Gazze'ye gitti-gidiyor.)



Aşağıdaki ifade gerçekten söylendi mi, yoksa tv kanalının mı kompozisyonu bilmiyorum.  Doğru ise durum ciddi.


"Perinçek'in adayı mitingi beğenmedi,  HDP'ye geçti"
http://www.karar.com/gundem-haberleri/perincekin-adayi-mitingi-begenmedi-hdpye-gecti
Bu ne saçma bişi yaa  :)

Kedi öldürene ertelemesiz, indirimsiz 3 yıl hapis cezası "AKP hayvan öldürmeyi meşrulaştırılıyor" diye itiraz edilen yeni yasa ile verildi. (@lesferdinand)

Siyasi partilerin seçim reklamlarını sevmedim bu sefer.. hâlâ favorim bu https://t.co/1MN6yrbjd7   (@zeynepceylan)
(Ak Parti Hakkari Havalimanı Tanıtım Filmi)

AK Parti İstanbul mitinginde, beyaz cüppeli bir hoca başkanlık sistemi için "rüyalı bir dua" ettirmiş. Sadece birkaç saniyesini izleyebildim. Böyle bir tiyatro, böyle bir yalakalık, böyle bir kutsalın üstüne basmayı sindiremedim. Midesi kaldıran bunu açıp izleyebilir:
https://www.youtube.com/watch?v=ycH-cfABSTg

Dün KAHROLSUN ABD diye yürüyenler, bugün ABD Gazetesinin "NATO Erdoğan'a müdahale etsin"  yazısına mest olmuşlar.   (@kayihan_26)

"Sokakta siyaset çok riskli birşey. Hele bu zamanda. Artık örgütlü olanın her anlamda gücü çok fazla. Sokak ise dağınık./ Örgütlü olan sokağı da kontrol eder. / Bu ülkenin RTE ne güzel konuşuyor diyen entelektüelden Demirtaş güzellemesi yapana geçişi marifet sayılmaz.

"AKP ülkedeki bütün çelişkilerin, çatışmaların, karşıtlıkların kendisine dair kendisine yönelik olduğuna dair bir safsatayı piyasaya sürüyor. Ve dahası kitlesi de buna inanıyor. Trajikomik."   (*)
Anti-emperyalizm kafasıyla  RTE şahane  diyen bir dizi eski solcu var. Bunu da not edelim."

(@DoktorYes)
Mesela bu eski solculardan biri de Fırat Erez. Burada kendisi ile yapılmış kısa bir söyleşi var,  "İnsanlığı, Türkiye kurtaracak"  diyor.


Markar Eseyan   "Güneş battığı yerden doğuyor"
"Şu anda, küresel sermayenin egemenliğine direnen, ama serbest piyasa şartlarında halkın devletini kurma başarısını gösterme şansına sahip tek ülke Türkiye. Bu nedenle tüm dünyanın gözü kulağı ve tabii ki görünmez elleri Türkiye'deki bu seçimlerde. Çünkü Türkiye, serbest piyasa ve kapitalist sistem içinde bağımsızlaşarak sermaye devletlerini ve dev yapıları tehdit eder hale geldi.  /   Türkiye bir şekilde, son 13 yıllık sessiz halk devrimi ile  “Doğu'nun Fransız Devrimi'ni”  gerçekleştiriyor.

Doğu'nun  Türkiye üzerinden dünya sahnesinde yerini almaya başlaması,
daha huzurlu bir dünya için de büyük bir şanstır.  Rüzgar ekip fırtına biçerek, EL Kaide ve DAİŞ'ler yaratarak  tüm dünyanın altında kalacağı bir cehenneme düşmek yerine,  daha yumuşak bir hakikat fikrinde ortaklaşabilir dünya. İşte Türkiye,  aslında hem Batı,  hem Doğu için muazzam değerde bir aktör.
Her şey halkın gözleri önünde cereyan ediyor. Ancak tabii ki Türkiye Batı'nın kendisini anlamadığını sanmamalı veya anlamasını beklememeli. Bu bir kavga ve Türkiye bu kavgayı kazanana kadar girişimler devam edecektir.

CHP, MHP, HDP ve diğer küçük partilerin hali içler acısı. Kendi halklarının egemenliğine karşı mücadele eden üst aklın kontrolündeler. Vaat ettikleri şey, eski Türkiye, yani halka rağmen yönetim, yani bir tür manda boyunduruğuna razı geliş...
Her şey halkın gözleri önünde cereyan ediyor. Operasyoncu araştırma şirketlerinin seçim tahminleri ile gerçekler de değişmiyor."
(30.04.2015,  Yeni Şafak)

Kişisel görüşlerim:
Ortadoğu coğrafyasında bir şeylerin değişmekte olduğu, yeni kodlara geçildiği, ilişkili olarak ülkemizdeki huzur ve dengeleri bozmaya yönelik mikserleme faaliyetleri olduğu malum da... Bu yeni düzende bizdeki bazı "hayalperest" mi  "dava insanı" mı  "deli" mi  "müneccim" mi çözemediğim kişilerin öngörüsü olan Türkiye'nin ve İslam'ın yeni işleyişteki rolü hakkında bazı şüphelerim var.  IŞİD güçleri Hamas'a saldırıyor, Müslümanlar birbirini kesiyor,  sürekli bir nefret dili ile yeşeremeden bitiyorlar.  Mısır'da Mursi ve İhvan bastırıldı.   "İki lider de kendi ülkelerinin vesayet rejimlerine karşı halkın yanında mücadele ettikleri için saldırı altındalar. Her ikisine de Batılı emperyal güç odakları ile kendi ülkelerinin seçkinci oligarşik-bürokratik zümreleri saldırıyor. Henüz biz de yeni anayasayı, yani vesayeti sona erdirecek, darbeleri sonsuza kadar tarihe gömecek bir toplum sözleşmesi yapabilmiş değiliz" diyor Cengiz Alğan,  Serbestiyet.com'daki bir yazısında.
("Mursi'nin idamı ve Türkiye'de Sisi arayanlar")

      İşte ele... Özellikle son günlerde alevli tartışmalar içerisinde de bulundum. Özellikle Facebook ve Twitter'da meydan muharebeleri sıklıkla gerçekleşiyor.   "Gerçek hayatta buradaki kadar kesif bir bilenme ancak linç kalabalıklarında olduğu için, sosyal medyadaki bu daimi gerginlik insanı yoruyor. Burası tek bir fikri sırtlanıp onunla semirmeyi istemeyenler için müsait değil. Burası, dünya ideolojileri gençlik kampı gibi bir yer"  diyor  @volkan_bey  adlı kullanıcı.

Beni en çok şaşırtan ise;  asimile, apolitik hayatlar yaşayan insanların bir anda aşırı politize olabilmeleri ve siyasi tercihleri uğruna çok kırıcı, kavgada edilmeyecek laflar etmeleri.  Bir Facebook iletim şöyle idi:


VAY ARKADAŞ! RUH HASTALARI İLE SARILIYMIŞIZ DA HABERİMİZ YOKMUŞ!
Geçen hafta Twitter'da bir troll hesap AK Parti logosunu kullanarak "Başkanım için karımı bile veririm" diye bir tvit atmış.  İki gündür Facebook açılış sayfamda bunun tartışması dönüyor.
_"Vay! İşte bu  AKPislikler  böyle kansız insanlar! bunlar karısını bile peşkeş çeker!"  (30lu yaşlarında, İzmirli, şu anda yurtdışında yaşayan bir kadın)
_"Troll hesap o"  diyorum.
_"Ne yani? Bizim ülkede kendi karısını pazarlayan, kız kardeşine sulanan yok mu?"  diyor.
_(Ne alaka?)
Sıkılıyorsun.
_"Yahu bir kişi öyle dedi diye nasıl bu kadar hakaret edebiliyorsun?"  diyorum.
_"Politik düşmanlık bunu gerektirir"  diyor.

Savaş halinde miyiz ne?  Bazısının elinde bi kılıcı eksik!
Gene canım çok daraldı.
Sonra ortamı gerenlerden bir hanım kalktı  dedi ki:
"Şimdi bu HDP'ye destek veriyoruz biz solcular ve Kemalistler. ama bunların seçimlerden 4 gün sonra bizi satmayacağı ne malum?"
Tartışma buradan başladı derken bu sefer Kürtçe eğitim ve Kürtçe şarkı yasaklansına kadar geldiler. Andımız ve saygı duruşuna kadar gidebilir devam ederse bu akış.
İki çift laf edeyim dedim,  yıllardır seçimlerde oy kullanmayan biri olarak beni de AKP'li ilan etti.
Baktım gördüm ki gene herşey aynı. Seçim sonuçları her ne olursa olsun, kimse laik Atatürkçü beyaz Türklerin kibir ve "Her şeyi yalnız ben bilirim!"ci  seviyesine erişemeyecek.  Kesin sonuç bu diyebiliriz.

Böyle insanlarla yan yana yaşıyormuşuz da haberimiz yokmuş. Halbuki gayet normal, hayat dolu görünen renkli insanlar.  Bu nasıl 1 delilik?

"Davranış ve tercihleri gayet normal (ve mantıklı), dış görünüşü de normal, ama algı biçimi manyakça olan insan"...  İşte bundan çok var.
Reşat  Çalışlar

Bu "AKPislikler" tarzı bir hakareti, kendi partileri için birisi kullansaydı, bu insanların tepkisi ne olurdu acaba? Ama söz konusu "ilerici Kemalistler" olunca, her şey onlara mübah. Neyse... Beni tanıyanlar bilir, Şiir pek tarzım değildir. Ancak seçim dönemindeki sürekli düşman(lar) yaratma, "düşmanı denize dökme ruhu" ve Cepheleşme konusunda bir şiiri paylaşmak istiyorum. Bu kadar uzun bir yazıdan sonra okumak isteyen varsa eğer  tıklayabilir  :)
"Sürekli düşman yaratılıyor. /Düşmanlıktan yarar umuluyor/ Ortada olanlar karşı tarafa itiliyor.
Bu çirkinliklere baş vuranlar/ Geçti mi eline fırsat / Gerçek hayatta neler yapmaz /  Umarım fırsatları olmaz.

Kendini haklı sanan herkesin
Kötülükte sınır tanıyacağını sanmıyorum.

Bunlar geçince, / Yüz yüze nasıl bakılacağını düşünen yok./ Belki bakmak isteyen de yok.
Halbuki, ne olursa olsun, /  İşin sonunu düşünmek gerek.
Ama artık gün be gün / Aklın bittiği yere yaklaşıyoruz."
Mehmet Tanju Akad

Ben yine oy kullanmayacak ve tarafsız kalacağım.  ERDOĞAN  "Taraf olmayan bertaraf olur"  diyor ama taraf olanların hali bu ise,  varsın bertaraf olalım.
Yazımı tekrar bir Fırat EREZ alıntısı ile bitiriyorum:
"Yalan hep çalışır ama hiç kazanamaz. Enseyi karartmayın, fena halde ters tepecek."

Tülay Durmuş  adlı güzel bir kadının seçim temennisi ise şöyle idi:
"seçimler gelip geçer ..Siyaset yüzünden birbirimize küsmeyelim unutmayalim, hepimiz bu ülkede yasiyoruz, hepimiz ayni geminin icindeyiz.kürdü arabi lazi..birbirimizi ötekilestirmekten vazgecelim artik ötekilestire ötekilestere elimize ne geçti? Sadece basimizdakilere suçu atamayız biz toplum olarak ne yapıyoruz dün kürtler, bugün suriyeliler yarın başkaları...hep bir düşman bulup yaratmadık mı kendimize!"

Seçimlerin sonuçları ne olursa olsun,  gönüller bir olsun diyorum.
"Klozet kapağı partisi"  üzerine bir metafor ile yazımı sonlandırıyorum.
Görüşmek üzere  ;)



Yazının diğer #tag'leri:
insan hikayeleri, terör, Diyarbakır, Doğan, makale, Twitter, hayal kırıklığı, AKP, bıktırmak, canilecanan, Davutoğlu, Demirel, demokrasi, Gökçek, şiir