bıktırmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bıktırmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2024 Çarşamba

Seni Çocukluğuna İnmeye Davet Ediyorum!


SOSYAL MEDYADA MİS GİBİ BİR FAŞİZAN YÖNTEM olarak;  fikrini kabul etmediğiniz,  kafanıza uymayan, alıştığınız tarza ait olmayan kişileri aynı  Gülseren Budayıcıoğlu  dizilerindeki gibi  "çocukluğuna inmeye davet etme ritüeli"  bu aralar çok moda!

Mesela birisi sahipsiz sokak köpekleri sürülerindeki artışa mı dikkat çekti;  hemen meydan okuyup çocukluğundaki travmalara inmeye davet edin. Veya biri gazetede yayınlanan bir haberin delilleriyle yanlış bilgi sunduğunu mu belgeledi;  hemen kendisine  "saldırgan"  olduğunu yazıp çocukluğuna inmesini telkin edin.  Hatta biraz da bilimsel takılıp bir psikoloji sayfasına link vererek cevap yazın.  Bu iyiliğimi de unutmayın ;)

Şimdi son haftalarda bu konuyla alakalı yaşadığım bazı "gerçek" örnekleri kıyısından aktarayım.

   Geçen hafta Twitter'da  "Yaşama/hayata saygının olmadığı bir coğrafyada, hayvanlara muamele de ona göre olur. İnsan hayatına değer verilmeyen ve çok kolay ölünebilen bir ülkede kadına ve hayvana şiddet olaylarının sıklığı azalmaz"  yazdım diye birisi beni  "şiddete meyilli"  ilan edip derhal çocukluğuma inmeye davet etmişti.

   Bu olaydan birkaç gün sonra,  uzun zamandır girmediğim Ekşi Sözlük'te, hem de "can ile canan" başlığında yeni bir entry girilmiş olduğunu aylar sonra tesadüfen fark ettim. Şu ise bakınız ki orada da beni çocukluğuma inmeye davet eden ve saldırgan olduğumu söyleyen birisi vardı! Kimdir acaba bu âdem, ve hakkımda neye tepkili acaba diye ufak bir araştırma yapınca bir de ne göreyim?

İki yıl kadar önce  (gazeteci) Can Ataklı'nın  bir yazısında internetten aparttığı, bahsettiği kişilerin bir kısmıyla hiçbir alakası olmayan,  hatalı bilgiler ve eşleştirmelerle dolu bir resmini paylaşıp  gazeteciliğin ülkemizde ne kadar basit, güvenilmez ve kolay bir meslek haline geldiğini örneklediğim bir paylaşım yapmıştım.  (bkz)  Ona cevaben bana özelden attığı  "Doğulu, muhafazakar bir aileden geliyoruz sanırım"  (Ne alaka?)  özel mesajı ile hızını alamayıp,  verdiğim cevabı da anlamayıp, bir de üstüne kendi başlık altımda beni "saldırgan ve içi nefret dolu" olmakla suçlayıp çocukluğuma inmeye davet etmiyor mu?

(Ettiği diğer hakaretleri ve pişkinlikte sınır tanımayıp zeytinyağı gibi üste çıkışlarını yazmayacağım burada. Mühim birisi değil benim hafızamda.)

Böyle bir dolu örnek.  İyi ve hassas bir okuyucu iseniz,  mutlaka sayısız örnekleri ile karşılaşıyorsunuzdur.

Sosyal medyada, kendine güvenli ve konforlu faşizan krallıklar kurup vicdan masturbasyonu yapan böyle tiplerin "çocukluğa inme" modası ile psikolojiyi de bir yapaylık unsuru haline getirişini maalesef sıkılarak izlemek durumunda kalıyoruz.  Bu da gelir bu da geçer.  Çok da şey etmemek lazım yani.


2 Ağustos 2020 Pazar

  Temmuz  Günlüğü


İnsan  ÖSYM  adına utanıyor.
Yıllarca soruları çaldır, matbaadan (ç)alınmasına göz yum, ayyuka çıkan suçlamaların üstüne yat, sınavlarda dersliklerdeki bazı saatlerin çalışmasın  ama ısrarla öğrencilere kol saati yasağı koy, verdiğin kalemler sürekli kırılsın veya silinmeyen cinsten olsun...
Sonra gel  Mabel Matiz'e  takıl!


Sakarya'nın Hendek ilçesindeki bir havai fişek fabrikasında (Büyük Coşkunlar Havai Fişek)  meydana gelen patlamada  7 kişi hayatını kaybetti, 126 kişi yaralandı. Patlama ertesi depoda sağlam kalan fişeklerin imhası sırasında gerçekleşen ikinci patlama sırasında da 3 asker öldü,  11 asker yaralandı.
(Patlamalar sonucu arazide  fay hattı  benzeri çatlaklar oluştu.)

Adı geçen bu kanlı fabrikanın sicili epey kabarık. 2009, 2011, 2014,... Neredeyse üç senede bir ciddi yangın ve işçi ölümleri... Üretim devam. Nasıl pislik insanlar var anlamadım. Bazılarına hukuk hiç dokunmuyorsa  bu ülke nasıl  "hukuk devleti"  oluyor?

Bir diğer mevzu:  Ülkedeki artık neredeyse her işletmeden ISO kalite belgeleri fışkırmakta iken;  nasıl bu kadar çok ve sık işçi ölümleri oluyor işyerlerinde? Durmadan yangın çıkıyor, yangında ölümler, asansör takarken ölümler, asit kazanına kazana düşenler vb sıradanlaşıyor?

(Patlamaların yaşandığı işletmedeki çalışanların verdiği ifadeye göre, kalite denetim elemanları geleceği zaman 1 hafta önceden firmanın haberi oluyor ve tehlikeli madde üretimi yapılan alanlar kapatılıyor, denetçilerin teftişinden sonra tekrar açılıyormuş. Eski bir işçi: "Sigara içiliyor diye şikayet ettim, işten çıkarıldım. Bu fabrikanın kaçıncı patlayışı.  Her patlamadan sonra isim değiştirilerek yeniden kurulmaz ki!" demiş.  (bkz)  İşte sahip olmakla övündükleri o kalite belgelerinin aslı ve kalite anlayışları yaklaşık böyle çoğu firmanın.  Her şeyimiz yalan!  MÜSİAD  moral yemeğine filan hiç değinmiyorum bile.)


Cumhurbaşkanı Erdoğan: "Niçin Youtube, Twitter, Netflix  gibi sosyal medyalara karşı olduğumuzu anlıyor musunuz? Bu millete bu tür mecralar yakışmıyor. Bir an önce parlamentomuza getirip tamamen kaldırılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz."


“2020 gerçekliği kavramamış, şaka gibi açıklamalarla Türkiye'ye vakit kaybettiriliyor.”   İlkan Dalkuç

Hatırlarsanız Serdar Ortaç aylar önce şöyle demişti,  ben de  burada  Serdar Ortaç  başlığında yazmıştım:
Sosyal medya hayatımızı mahvetti. Türk ırkını, Türk'ün karakterini bozdu. Instagram'ı hayatımıza sokan Amerika'yı görmek istemiyorum, tiksiniyorum.

Şimdi yasa koyucunun da desteğiyle ülke topluca bu kafaya sokuluyor.
"Popüler kültür"  deyip geçme!  



“ Siyasetin 'güzel' yönü,  bize 'mutlak kötü'  veya 'mutlak yetersiz' olarak görebileceğimiz bir 'karşı taraf' sunması. Her şeyin belirsizleştiği bir dünyada, bu mutlaklık duygusu büyük lüks. ”   Reşat Çalışlar

“Siyasetçiyi  'bunu kitlesini memnun etmek için yapıyor'  veya 'oy için yapıyor'  diye suçlamak,  romancıyı 'kitabını okunması için yazıyor' diye suçlamaya benziyor.”    (*)

“ 'AKP giderse ülke Almanya gibi olur' düşüncesi, 'Almanya bizi kıskanıyor'  düşüncesinden daha gerçekçi değil.
Aralarındaki fark sadece şu:  Birincisi ile sosyal medyada fenomen (ama leşinden) oluyorsun,  ikincisi ile mahalle kahvesinde 'baba adam' oluyorsun.”    (**)

“Huysuz Virjin'i esas izleyen ve seven kesim, muhafazakar kesimdi. Şimdi CHP'lilerin kült yaratmaya çalıştığına bakmayın, çok da umursamazlardı Huysuz Virjin'i.  /  Zaten bu ülkede muhafazakar bir kitlen olmadan o kadar uzun süre ekranda kalamazsın ki.”    (***)

“Sanatçı cesareti,  sanata dair cesur eleştiriler yapabilmekle başlar.”
(Reşat Çalışlar,  Twitter'dan karışık alıntılar)



Seyfi Dursunoğlu (nâm-ı diğer Huysuz Virjin)  17 Temmuz 2020'de  vefat etti.
Kendisine son yıllarda bir nevi ekran ambargosu uygulanıyordu RTÜK tarafından;  özellikle yarattığı Huysuz Virjin  karakterine...

Büyük savaş dönemlerinde yetişmiş ve sahneyi de görmüş bir kişi olarak, hem eski kuşakların hem gençlerin hallerini / dillerini iyi bilen, emeğe ve yeteneğe çok değer veren,  sanatçı ruhlu,  efendi ve disiplinli bir kişiydi.  Onu hep böyle hatırlayacağım.




ölünecek olduktan sonra yaşamın bi anlamı var mı  -varsa nedir?  dünyaya gelen her insan bu soru üzerine düşünüp, kendi anlamını keşfetmeli.  ve keşfetmek bir şeylerin efendisi olmak değil, aksine ondan kurtulmaktır.”
(@acheronriver1  -  Twitter)

Türk evi, eşya müzesi olmaktan kurtarılmalıdır.
İyi insanlar hayırda yarışmalıdır.
Az eşya ile yaşamayı öğrenmek gerekmektedir.
(Lütfi Bergen)



15 Temmuz 2016 darbe girişimine katılanlardan pişman olanların affedilmesine yönelik açıklamalarda bulunan Türk Tarih Kurumu Başkanı  Ahmet Yaramış,  eleştirilerin odağı olunca:
"Cumhurbaşkanı isterse istifa ederim,  kendim istifa edersem saygısızlık olur"  dedi.

Vatandaşı olmasan komik ülke aslında!
Twitter'da birisi şöyle yazmıştı:

“İçine tükürülmedik kurum bırakmadılar. İnanılmaz bir hasar. Türkiye'nin bunları onarması cidden vakit ve efor gerektirecek.”
---

“Bu ülke çok kriz gördü, çok zor durumlara düştü ama bakın bu iktidarın yaşatacağı krizin boyutu görülmedik seviyede olacak. Birdenbire bir obrukla karşı karşıya kalacağız.”   (Panait I.)







"HER ŞEYİ YALNIZ BEN BİLİRİM" diyen insanlardan çok sıkıldım.

Temmuz'da dış kapının mandalı birisiyle annemin ev hali hakkında tartıştık.  Her şeyi bilir bu  "ÇOK BİLMİŞ"ler.  İnsaf yahu!

Yıldım artık.  Acaba diyorum sabırlı, alttan alan birini görünce insanlar azıtıyor mu nedir?
Hiçbir tecrübeleri olmamasına rağmen senin mesleğini senden iyi bilirler, aileni senden iyi bilirler,  her şeyi yalnız onlar bilirler...
N'oluyor yahu!


Okuduğunu/Duyduğunu anlamayan, kendi hayal dünyasındaki kurgular üzerinden karşıdakini yargılayan kavgacı tiplerden bıktım. İkide birde bunu burada yazdığım için kendimden de bıktım.

Türkiye'de zorunlu eğitim  12 yıl olsa ne 22 yıl olsa ne?
İnsanlar okuduğunu ve duyduğunu anlayamıyor, en temel beraber yaşam kurallarını iplemiyor.
Laf ola,  beri gele!

İnsanların hep şevkini kırmaya çalışan insanlardaki motivasyon kimsede yok!  Gerçekten sinirlerin çelik gibi olması gereken bir zamandayız. Aksi delilik sınırlarında dansa girer.

"İnsanların birbirlerinden, sistemden ve sistemin insandan beklentilerinin bu kadar yükseldiği bir çağda ne NORMAL ne eski bakış açılarıyla yaşamak mümkün artık."
--


“Büyük lokma ye,  büyük laf söyleme.”
Temmuz olaylarından çıkardığım şahsi hayat dersim buydu. Hani verecek aklım pek yok;  olanla da verebileceğim ender uyarı budur.  Şakasına bile mesafeli olmak hayırlı.

Birkaç şey daha...
1) Bizim ailedeki çocuk sayısının da artmasıyla bir şeyi daha iyi gözlemlemekteyim:

İnsanlar önce çocuğun neredeyse HER dediğini yapıyor, bu şekle alıştırdıktan sonra da "Bizim çocuk şöyle böyle" diye ahlanıp vahlanıyor.
Her dediği yapılmış, azıcık ağlayınca her dileğinin emir telakki edildiğinin farkında olan çocuklarda ne "değer - kıymet bilmek" gelişiyor, ne tatmin olmayı biliyorlar. Dinmeyen istekleri, tatminsiz ruhları içerisinde, geleceğin  büyük (depresif) bencilleri  olarak yetişiyorlar.

Çok farklı  "çocuk"  konusuna bakışlarımız batı toplumları ile...
(Anlatınca anlaşılamayacak kadar derin uçurumlar ve hatalar söz konusu. Biz ise hep Batı'nın hatalarını sıralayıp kendimizi hiç tartmıyoruz.)

2) İş verenlerin anlamlı bir kısmı artık çalışan değil  "köle"  arıyor.
En fazla asgari ücret karşılığı kölelik.  Arzı da talebi de var bu yeni halin.
"Üniversite mezunlarını asgari ücrete nasıl it gibi çalıştırıyoruz keh keh"  muhabbeti yapanlar var gerçekten.





“Ruhsal mesafeyi koymayı başarabilseydi insan kafası hiç bozulmazdı.”    Yıldız Tilbe

“Evde kilolarca patatesiniz varsa gidip patates alır mısınız? Almazsınız. Peki ülkede/dünyada bunca kimsesiz, sevgiye şefkate muhtaç öksüz yetim çocuk evlat edinilmeye hasretken insanlar neden yeni çocuklar yaparlar? Hadi bir iki tane kendinden olsun isteyip yaptın,  3. 4. neden?”
 demiş biri Twitter'da.

İçgüdülerinin peşinde hiç sorgulamadan yaşayan büyük yığınlar var.  “Sorgulamayan insanda merhamet ve empati de yoktur.”

Bizde (yüksek) eğitim bu anlamda kişilere pek bir şey katmıyor. Daha üniversite biter bitmez epey arkadaşımızın evlenip hamile kaldığını görünce kendimi acayip hissetmiştim mesela; onlar kendileriyle çok barışıkmış meğerse..  Ben öyle olamadım.  Kendim çocuk gibiyim zaten.

“İnsanların çoğu hayat ve varoluş hakkında bir kez bile düşünmeden sorgulamadan gidiyor dünyadan. Yarışa gecikiyormuşlar gibi koştura koştura gerçekten isteyip istemediklerini bir an bile oturup düşünmedikleri bir sıralamaya çentikler atarak yaşamak zorunda hissediyorlar.”
(@PawRights_,  Twitter)



Hacettepe'de psikiyatristlerden oluşan bir arkadaş grubum vardı. Onlardan duyduklarımdan sonra  psikiyatriste gidilmemesi gerektiği gibi bir önyargım oluşmuştu. Senin aşamadığın derdin, bir başkasının arkadaş sohbetine meze oluyor.

--

Ve AYASOFYA tartışmaları, insan kurbanları, cinayetler, kadın cinayetleri derken bu ay da bitti. Unutmazsam bir ara  "insan kurbanları"na ayrıca değineyim.


15 Temmuz 2016,  psikiyatrist,  RTÜK,  YouTube,

19 Şubat 2020 Çarşamba

 «BASKIN  BASANINDIR»

Hırsız ve utanmaz,  ahlâki değerleri önemsemeyen insanlarla dolu bir ülkeyiz. Ama her nasılsa, bu konularda eleştiri oklarımızı sadece siyasetçiye çeviririz.  İşte dün sanal ortamda yaşadığım bir olay:

Tamamen tesadüf eseri,  bir internet sitesi için Müzeyyen SENAR hakkında çok emek vererek hazırladığım uzun bir yazıdan, uzunca bir bölümün birebir kopyala-yapıştır (copy-paste) ile Ekşi Sözlük'e aktarıldığını gördüm.  Bunu yapan hesaba mesaj atarak,  hiç değilse kaynak göstermesini istediğimde  "kaynak: götüm"  diye bir mesajla teşekkürünü iletti.

Kaçıncıya aynı konu ve karşılaştığım benzeri karşı tavırlar.
Her şey insanda başlayıp insanda bitiyor gerçekten.
İnsan kalitemiz bu.
Zaten öyle olduğu için hep başkalarını suçlamayı seçiyoruz.


Küstahlık yapmayayım,  elbette yazdıklarımın okunması ve paylaşılması beni mutlu ediyor. Amaç bu değil mi zaten?
Ancak onlarca kez şahit oluyorum ki sayısız internet sitesi olsun, Ekşi Sözlük gibi platformlar olsun; birebir çok uzun alıntılardan sonra ne bir adımız anılıyor ne kaynak gösteriliyor ne link veriliyor. Kibarca iletişime geçip kaynak talebimizi ilettiğimizde ise gelen cevaplar genelde ya şu olaydaki gibi şeyler,  ya da umursamazlık.

Hatırlarsanız,  "ALLAH'ı YALNIZ CAMİDE HATIRLAYAN BİR TOPLUM"  yazımda da ülkemizdeki hırsızlık ve pişkinlik damarını örneklemiştim.  Her ortamda her alanda aynı hâl kendini hissettiriyor.  Değişen, gelişen, ümit veren bir ruh yok yani...

Zaten şu ülkede kafayı kuma gömüp yaşamayan hiç kimse ne stresten ne çirkeflikten kaçabilir. İnsan gibi olmak ayıp karşılanıyor burada. Alçakgönüllülük hor ve hakir görülüyor, zayıflık olarak değerlendiriliyor. Anca pislik gibi davranacaksın ya da forsunu kullanacaksın,  gücünle burnunu sürteceksin.

Güce ve paraya tapan, insani değerleri gelişmemiş, emeğe saygısı olmayan bu insanlar da sonra gelecek "internette", "sosyal medyada"  siyasetçi eleştirisi  yaparak boşalacak.
"Ek$i Sözlük çok bozdu be yeaaa!"  diyecek.

Gül Gül Öl!


30 Ağustos 2019 Cuma

 AKP  TROLLERİ

Geçmişte Facebook'taki bir yorumumda  "paralı troller"  yazınca,  Mutlu Bulut adlı bir arkadaşım gülmüştü. Hala bazıları gülüyor olabilir tabii ama "yarı zamanlı iş" gibi trollük yapanlar var. Hatta bunun "Pelikan ekibi"  gibi operasyonel çalışan boyutları da var ama o ayrı bir mesele...  Türkler olarak  "vur deyince öldürme" eğilimimizden dolayı, bu trollük işini de baya baya ciddi bir muharebeye kadar vardırmış durumdayız.  Biraz açayım:

Aslında bu mevzu, özellikle Doğan Medya'nın AkParti'ye karşı yıkıcı yayın yaptığı dönemde ve "barış görüşmeleri" zamanında iktidar partisini "diri tutmak" için başlatılmıştı. Ancak zamanla kendisi başlı başına bir "mesele!" oldu çıktı. Hatta partiye yarardan çok zarar verecek noktaya kadar evrildi.
Misal:  İstanbul Büyükşehir Seçimleri.

Bunlar,  Binali Yıldırım'a sempati duyan insanları bile adım adım, ama kararlı şekilde dışlayarak,  "partiden uzaklaştırmak"  ne kelime, kimi AKP eski savunucularını bile  baş muhalif  haline getirdiler.
Her eleştirene FETÖ'cü,  her eleştirene Allahsız,  hakaret bilmem ne...


Dikkatimi çeken bir başka nokta ise sosyal medya kitlesini adım adım, ama derinden "İslâm'dan soğutma" saikiyle davranışlar içerisindeler son zamanlarda. Ve bu konuda seküler kesimden, hatta ateistlerden bile  çok daha başarılı ve etkililer.

«Kurban şöyle kesilir,  sünnet şu bu,  Allah Kuran'da demiş ki...» diye başlayıp tvitlerini  «Beğenmiyorsanız siktir olur gidersiniz, sınır kapısı orada!»  diye bitiren bu muhteremlerden bir kısmı; bakıyorum da uzun zamandır yalan haber paylaşımında da tam gaz ilerliyor. Doğrusunu ilettiğinizde ise ELBETTE ne bir cevap ne bir özür  ne bir düzeltme...   Açıktan eleştirdiğinizde de  BLOK ve  LİNÇ.

Velhasıl, "Kraldan çok Kralcı (çakma) dindarlık"  modasını sosyal medyada başlattılar  ve  yaydılar.
KİBR'i  dağlar gibi olmuş olanlar,  Twitter'da  DİN dersi  veriyor.
Biz de böyle bir zamana düştük işte.

30 Mayıs 2019 Perşembe

Ülke halleri

Seçimlerde yıllardır oy kullanmadığımı yeri geldiğinde yazarım, yakın çevrem de bilir.  Geçmişte bazı referandumlarda oy kullandığım oldu, ama genel seçimlerde değil.  Buna rağmen,  sosyal medyada iktidarı eleştiren iki yorum yazınca  gelen mesaj ve yorumlar:
"ZİLLET İTTİFAKI na yalakalık edenler!..."
hah tüüüüüüü!!!
"Haçlı İttifakı tarafında olanlar!"...  hah tüüüüüüüü!!!
"Hainler!"  hah tüü!
"Devlet düşmanları!"  harg tüüü!!!

Yeter be!  Oyunu da al git!  Ne edepsiz bir kitle bu böyle?

("Herhangi bir klana veya mahalleye mensup olmadan fikrini,  kendini ifade etmeye çalışmak pek zor ve yıpratıcı bu ülkede.  Dayak yemediğiniz cenah kalmıyor.")


Kaba adamların kalın sesi örtmüştü ülkeyi...
Güzellik,
İnsanların gelecek düşlerinden çoktan çıkmıştı,
Kimsenin ortak türküsü yoktu
Ve kimse
Bir başına söyleyemiyordu...

Şiir:  Şükrü Erbaş  -  "Seni Korumak İçin"



"Zamanında sizi (iktidarı) destekledikleri için çevresinde dışlanan,  yalnızlaşan kişilere artık sizleri desteklemedikleri için "kronik muhalif" diye etiket yapıştıracağınıza,  bunun sebebini araştırsanız keşke.
Bunun yerine şiddetli bir histeri krizi geçirmeyi ve saldırmayı yeğliyorsunuz."  (*)

"Aynı ülkede aynı zaman diliminde, birbirinden çok çok farklı ve üstelik birbirine yabancı/düşman  siyasi, kültürel ve toplumsal boyutlara çekilmeye ve oralarda kalmaya zorlandığımız bir iklim hakim şu anda. Oysa tam tersi olmalıydı.  Zaten 90 yıldır bunun çilesini çekiyoruz."
Erdem Abaka



"EKONOMİ'ye  İVME  kazandıracak yeni tasarruf paketi" açıklanıyor. Hemen ertesinde,  "Devlete şu kadar bin yeni memur alınacaktır" deniyor.  Bu şaka ise komik değil artık.

Velhasıl,  "Ananı da al git!"ten,   vatandaşın yarısının memur  ve belediyeden beslendiği yeni sisteme doğru keskin bir dönüş yapıldı.


  • Yıllar önce  "Muhalefetin Halleri"  başlıklı bir yazı yazmıştım;  orada özellikle CHP, HDP, MHP gibi muhalefet partilerine göndermeler vardı. Güncele yer verdiğimiz bu yazıda ise o başlıktan esinlenerek  "Ülkenin Halleri"  dedik  ve  iktidardan dem vurduk.

  • 7 Haziran 2015  seçimlerine az bir zaman kala yazdığım  ŞU yazımda şöyle demiştim;  yine bir seçim arefesi aynı iklimdeyiz:

    Özellikle Facebook ve Twitter'da meydan muharebeleri sıklıkla gerçekleşiyor.  "Gerçek hayatta buradaki kadar kesif bir bilenme ancak linç kalabalıklarında olduğu için, sosyal medyadaki bu daimi gerginlik insanı yoruyor. Burası tek bir fikri sırtlanıp onunla semirmeyi istemeyenler için müsait değil. Burası, dünya ideolojileri gençlik kampı gibi bir yer. Burada kimse kimseyle konuşmak istemiyor, herkes herkesi yenmek istiyor."

    Yine aynı yazıda şöyle bir bölüm de vardı mesela:
    "Ne eğlenceli bir ülke...  Herkes birbirini vatan haini olmakla suçluyor.
    Korsanların ele geçirdikleri ve yağmaladıkları gemide birbirine düşmesi aslında."

    Cumhurbaşkanı tarafsızlığı ve AK Parti ile ilgili ise şöyle bir alıntı vardı,  Mayıs 2015'ten  Mart 2019'a uzandı adeta:

    Erdoğan'ın bütün gücü ve ipleri kendinde toplama arzusu, partisinin temsil ettiği harekete kendisinden sonrası için büyük zarar verecektir. Üstelik zihinlerdeki bu "Biz/Siz"ler ve bunların bu kadar kolay ağızdan dökülüvermesi normal mi? Nedir bu nefret ve aşağılama dili? Siyasetçilerin bu kadar gergin ifadelerle kamplaşma yaptıkları bir ortamda, bilmem dikkatinizi çekti mi ama,  insanlar da birbirleri ile konuşurken tansiyon biraz yükselmeye başlayınca hemen "Biz/Siz"lere bölünüveriyor ve düşman yaratmalar, karşı tarafı zebanileştirmeler bitmiyor.

    "Seçime bir hafta kala AKsöz'cülerden AKbayrağa kadar yandaş veya candaş İslamcılar, "AK Parti kaybederse ümmet kaybeder, Ortadoğu'nun kaderi, Türkiye'deki Müslümanların kaderi AK Parti'nin seçimi kazanmasına bağlıdır" temasını işleyip, ne olur AK Parti'nin günahlarını bir kere daha görmezden gelip oy verin diye yalvararak, İslamcılık ideolojisini Akparticiliğe ve Tayyipciliğe indirgemeyi başardılar."

    7 Haziran 2015 seçim sonuçları açıklandıktan sonra yazdığım ŞU2 yazımda ise şöyle bir alıntı yapmıştım, halen güncelliğini koruyor bu analiz:

    "AKP giderek merkezden daha sağa doğru kayıyor(du). Bu son zamanlardaki söylemlerinde çok açık. Hitap ettiği kesim giderek daralıyor(du). Ben AKP'nin şapkayı önüne koyup düşüneceği hususunda pek umutlu değilim. Tavandan tabana doğru bir akıl tutulması var. AKP kitlelerde karşılığı olan ortaklaştırıcı bir ideolojik çerçeve veya ilkeler bütünü üretemedi. Safları sıklaştıralım kenetlenelim diye diye hitap ettikleri kitleyi daralttılar. Aynı reflekslerle hareket etmeye de devam ediyorlar."




15 Mayıs 2019 Çarşamba

 Türkiye'de yaşıyorsan STRES'ten kaçamazsın!


Yıllar önce  "Kızların sorunu ne?"  diye bir seri başlattım.  (Sene: 2009)
Sonra  "Kadınlar Neden Çıldırdı?"ya  evrildi bu yazılar.
Şu ana kadar da yediyi bulmuştur sayıları.  Her birinde  en az 1 adet delirmiş kadın bulunur.  Özellikle yolculuklarım sırasında denk geldiklerimin hepsini yazsam,  kim bilir kaçıncı sayıda olurduk şimdi?

Bugünse daha sık rastlamaya başladığım,  yeni bir delirme halinden bahsetmek istiyorum.


Ben artık her gün toplu taşımada bir kapalı annenin küçük çocuğunu kucağına almak istememesi yüzünden "yaşlıya yer verilmemesi" tartışmasına denk gelmekten çok sıkıldım. "Sadece kapalı olunca mı yer veriliyor"  tartışmasından yoruldum.

30 yaşında dahi olmayıp kendisine yer vermeyenlere "Ben anneyim, çocuğum var!" diye çemkiren kapalı kadınlardan utanıyorum. (Bastonuyla yürüyen çok yaşlı bir kadın kendisine yer verdi de nihayet sustu. Kısa süre sonra oğlu "Ben senin kucağında oturmak istemiyorum, ayakta durucam!" diye fırladı ve bir daha da oturmadı. Cennet ayakları altına serilesi  "anne"si  sessizce oturmaya devam etti. Kıçını koltuğa dayamadan az önce vahşi bir kaplan gibi ahaliye saldıran o genç kadın gitmiş,  sanki bir anda minik bir kediye dönüşüvermişti.)

Bir diğer otobüs yolculuğumda, çarşaflı bir kadın "Benim elimi koyduğum yere benden sonra siz elinizi koydunuz, bu ne anlama geliyor!"  diye kamburu çıkmış yaşlı bir adama bas bas bağırdı. Nedendi?  Ben onların hemen arkasındaydım, kadın tutunduğu yerden elini çekince amca düşmemek için tutundu.  Ve bu hareketten  "sinekten yağ çıkarma"  usulüyle tüm otobüs ayağa kaldırıldı.

Zaten 1,5 kilometre altına kesinlikle otobüs, metro filan neyse kullanmıyorum, patlarsam çok fena patlarım, durum oraya doğru gidiyor artık.  (Özellikle hava sıcaklıklarının artmaya başlaması ile bu olaylar daha da büyüyor,  geçen seneden gözlemim.)

Yazmayayım diyordum ama eğer bir olay her gün her gün yaşanıyorsa, farklı bir büyük şehire gidildiğinde de mevzu aynı ise, artık ona  "münferit"  diyemeyiz,  "tesadüf etti"  de...

Antalya'da bir belediye otobüsünde çıkan kavga yüzünden şoförün diğer yolcuları indirip bir kadını otobüse kilitlediği haberini okuyunca,  bu tarz olayların ülke genelinde gittikçe artacağını anladım.
(Oradaki deli kadının saçı açıkmış  ve  Türklere hakarette bulunmuş.)

Şurada da bulunsun:
Hiç kimsenin cinsiyeti,  örtüsü veya örtüsüzlüğü yüzünden başkasını ve ahaliyi bu kadar germeye, kilometrelerce yol boyu bağrış çağrış, laf sokma, stres çarkına sokma ile "Ya sabır!"  noktasına getirmeye hakkı yok.


İkinci değineceğim nokta ise maalesef sosyal medyanın avantajları yanında getirdiği büyük yük üzerine.

Zaman hırsızlığı, bağımlılığı, gündem takibi, yalan haberler şu bu... Üstüne bir de  "İlla herkesin her konuda bir fikri olmalı!"  yazısız kuralı var bizde. Ben mesela hiç bilmediğim veya ilgilenmediğim, hakkında tek yazı okumadığım, yorumlarını takip etmediğim bir kişi hakkında  "efendim siz şöylesiniz, böylesiniz"  diye laf geçirmeyi anlamıyorum,  değil ki linç başlatmak!  Ama rutin bu.

Geçmişte  "can ile canan"  nickini seçerken zaten tahmin ettiğim gibi, cinsiyetim ile ilgili saçma sapan olaylar ve laf atmalar yaşanacaktı. Bunları öngördüğüm için o konuda hiç şikayet etmedim.

Ancak bir noktada fark ettim ki;
insanların bilip bilmeden hakkımda konuşmasına az daha müsade edersem,  Eyüp peygamber sabrını zorlamaya başlayacağım!
Belki de bazen direkt kestirip atmak gerekiyordur?
Bana doktorlar tüm mide ve cilt sorunlarım için "Stresten uzak duracaksın"  diyor sonuçta.
Bu düşüncelerle, son haftalarda tutumumda bir takım değişiklikler yapmaya başladım. Mesela geçen gün Facebook'ta bir salak benim Y.Ozdil  sevdiğimi ima etti ve direkt sildim. Salak salak konuşmanın da bir sınırı olmalı.


7 Mayıs 2019 Salı

 İstanbul Seçimleri sil baştan

31 Mart'ta yerel seçimler bitti, ama İstanbul'u kaybeden AK Parti'nin dinmez (zihni sinir) itirazları bitmedi. Ve sonunda YSK'ya yapılan türlü baskılarla,  Nisan ortasında öngördüğüm şu olay da gerçekleşti:

      SON DAKİKA!  YSK, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptaline ve yenilenmesine karar verdi.  (AA)


Söylediğimizde  "yok artık!"  diyorlardı.  Sonunda bu da oldu.
Bir kere de olsa "ben demiştim" dememeyi isterdim. Şu dakkadan sonra damadın da ne adını  ne komedisini  ne çokomelini duyayım!


Zorla memnuniyetsiz herkesi CHP'li yapacaklar galiba?
Dahası, bütün kurumları tek tek batırmadan da gitmeyecekler.

KHK'lar ile kamu görevinden uzaklaştırılanlara oy kullandırtmama gibi akıl-mantık-Anayasa dışı itirazları dahi yaptılar. İşin ilginci; aynı sandık başkanlarının görevli olduğu aynı sandıklardan çıkan ilçe seçim oyları geçerli,  Büyükşehir oyları geçersiz kabul ediliyor.
Bu duruma  Zaytung  en mantıklı açıklamayı getirmiş:

       İstanbul'da sadece Büyükşehir Başkanlığı seçimini yenileyen YSK:
''Bu sandık görevlileri, ilçe seçim oylarını sayarken iyi insanlar ama büyükşehir oylarını sayarken adeta birer canavara dönüşmüşler.''  @_@



Seçimle gelip,  seçimle gitmeyenlerin ittifakı:  AKP-MHP

"Geçersiz oyları AKP lehine saymak da yetmezse eğer, oy kullanmayanların peşine mi düşeceksiniz?"  diye sormuş  birisi.

     Kılıfına uydurup kendilerini kazandırmak için her yolu deneyeceklerdir.

"Doğu ile Batı arasında cereyanda kalıp yel yemiş, Atatürk ile Abdülhamit arasında sıkışıp kalmış patinaj sisteminden hayır beklemeyin. Çocuklarınız da çekecek. Normalleşme belki onların çocuklarının genç olmaya başladığı dönemlere denk gelir... İnşallah yani..."
Erdem Abaka


      Bu blogda kendisinin pek çok yorum ve görüşüne yer verdiğim Muhammed Eminoğlu  bakın neler diyor:

Ekonominin, tarımın, eğitimin amına yanlışlıkla konulmuyor anlamıyor musunuz?  Ergenekon ve Balyozla ordunun bilinçli bir şekilde eritilmesi gibi,  işgalden beter bir şekilde yok ediliyoruz.

KHK ile ihraç edilenlere oy kullandırtmamak mı? Onca insan Fetö gibi kurumlara Türkiye Cumhuriyeti'nin en üst makamlarınca verilen referans sonucu üye oldu. Yahu kol kolaydınız, olimpiyatlarına katılıp "bitsin bu hasret" diyordunuz, insanlar size güvenerek gitti oralara! Sizlere hiçbir şey olmayacak,  ama bu insanlar oy bile kullanamayacak öyle mi?

Bunların "dava" dedikleri şey rantdan başka bir şey değil. Demokrasiyi falan geçtim, Constantinople hayali kuran aptal bir Haçlı kadar bile "romantik" değiller, tek amaçları havuzlu villa yaptırıp havuzunda yüzmemek.  Böyle bir dava olabilir mi ya?  İnsan Kudüsü falan arzular bari (*)
Bizim derdimiz  AKPyi CHP ile vurup sonra da CHP'den kurtulmak.
Yani bu kadar açık olduğum için özür dilerim ama CHP'den de bir cacık olmayacağını biliyoruz elbet.


gündemin çaresizliği ve bunun yarattığı zavallılık canımı sıkıyor    (@Nankatsu)

"askeri vesayet falan diye, sikko cephelerle düzeni iyileştirmeye çalışanların %20si siktir oldu memleketi terk etti,  %2si falan nadim oldu içmeye başladı, geri kalanı beynimizi demokrasi diye skmeye devam. al buyur demokrasi münasip yerine sokarsın."



"YSK, Kamu Görevlisi olmayan sandık görevlileri vardı gerekçesiyle İstanbul Seçimlerini iptal etti. Aynı Sandık görevlileri 16 Nisan 2017 Referandumu ve 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de görev yapmıştı. Bu durumda Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı meşruiyetini kaybetmiştir."
Ümit Karaca


Düşünün ki yıllarca üniversite sınavları dahil soruları en tepeden (ÖSYM Başkanı seviyesinden) çalmışlar. Durum ayyuka çıkmasına rağmen Başbakan  "Arkasındayım"  demiş.  Böyle bir ülkede  seçimler  ve  YSK  ne kadar güvenilir olabilir?
Eğer gerçekten, bu kadar FETÖ operasyonuna rağmen bunlar hala bu kadar oy çalabiliyor ve sonucu etkileyebiliyorlarsa; o zaman AKP'nin Cemaat desteğini asıl aldığı 2007 ve özellikle YAE (Yetmez ama Evet'li)  2010 halk oylaması, hatta 2017 referandumu dahi şaibeli demektir?   Ömer Turan


Futbolda ofsayt kararları hakkındaki tartışmalar bazı kritik durumlarda asla sonlanmaz!  Kanunsuzluk var, YSK tesbit etmiş. İptal gerektirir mi iptal kapsamı ne olmalı  bunu gerekçe çıkınca göreceğiz.
Adil mi tartışılabilir,  siyaseten doğru değil ve Ak Parti ve Erdoğan için yüksek riskler taşıyan bir karar.
Atila Demirkasımoğlu



RTE  bugüne kadar Kılıçdaroğlu'nu,  (Muammer) İnce'yi,  Akşener'i  hiçbir zaman rakip olarak ciddiye almamıştı. Ama bu hareketi İmamoğlu'nu ciddiye aldığını gösteriyor. İmamoğlu işini bilen, hitabeti güçlü, hem mevcut hem de potansiyel kitlesinin duymak istediklerini çok iyi tespit eden popülist bir siyasetçi.  Önceden tanımıyordum ama şu dakikaya kadar süreci şaşırtıcı derecede iyi yönetti. Dün sanatçılara ve iş adamlarına susmayın demesi daha önce kimsenin becerebildiği bir şey değildi mesela. Başka kim olsa böyle bir krizde tökezlerdi  (İnce'yi hatırlayın).
Bu mağduriyetle kazandığı ek puanla normal şartlarda oyunu artırması beklenir. Ama işte, normal şartlarda... RTE şapkasından daha ne tavşanlar çıkarabilecek  bekleyip göreceğiz.

Fatih Aygün

"George Orwell 1984'ü bitirdiğinde yıl 1948'dir ve kitapta şu cümle geçer:  "Aslında hiçbir şey yasadışı değildi,  çünkü artık yasa diye bir şey yoktu.
Yıl 2019.  YSK bir üst hukuk kurumu.  Dün vermiş olduğu karar yasadışı değil.  Çünkü artık yasa diye bir şey yok."
Safiye Özçelik



Yazmadan geçemeyeceğim. Şöyle bir güruhun varlığı da yadsınamaz:

Geçmişteki en kritik zamanlarda koşulsuz Reis desteği vermişler, Pelikan Bildirisi yapılırken "Reis iyidir" diye tvit atmışlar, yolsuzluk soruşturmalarında üstünü örtelim demişler, Cumhurbaşkanlığı ve Başkanlık yolunda Uzun Adam propagandası yapmışlar... Sonra Barış Görüşmeleri sonlandırılıp bir de Amerika ile olaylar farklı yöne girince bir anda "Demokrasi" akıllarına gelivermiş! Cumhuriyet ve kazanımları uğruna "Hırsızlar!" diyerek yola durmuşlar,  şimdi de  "Mühürsüz oylar geçersiz sayılmalıydı"  diyorlar.

Be hey utanmaz,  sen geçmişte aynı şeye legal demiyor muydun?
(Yersen)  Türlü türlü açık büfe var yani.
Bu tarz adamların muhalefetin gücünü sömürüp içini boşalttıklarını söylemeye ise hiç gerek yok herhalde.


Çeşitli alıntılara devam:

YÜCE TÜRK MİLLETİNİ
Yanıltmaya kimsenin hakkı yoktur.... İmamoğlu ve Binali diye bir seçime veya seçme zorunluluğuna tabi tutulması, başka da tercih yapamaz duruma getirilmek istenmesi... demokratik yolları tıkamaktır.... PKK'nın güney doğu ve doğuda yapıtığının aynısıdır....
Kadri Kazakchuk

Geçmişten hiç ders almamış,  öz eleştiri yapmamış CHP ve zihniyetini umut yapmak kadar bir kõtúlük olamazdı,
ben hiçbir CHP'liden  367 yanlıştı  sözúnü duymadım.
Mutlu Bulut


(...) Yakın tarihe tanıklık etmiş ya da ona dair az çok okumuş biri olarak sürekli dejavu hissi yaşıyorum.  Güç ve iktidar değişimiyle taraflar, kurumlar ve kişiler değişse de yaklaşımlar, kararlar ve davranışlar değişmiyor.
Aynı hatalar yapılıp farklı sonuçlar bekleniyor.
Mehmet Bahcivan

"Dava"  fikri  demokrasimiz için en önemli tehlikelerden bir tanesi.
İlkan Dalkuç


İyice delirdiler.  70 küsür yaşındaki babamı hayatta ilk kez küfrederken ve akabinde beddua ederken gördüm ya ne diyeyim? Dolar olmuş 6 TL, ne gam? Nasılsa kızımla damadım rahatta, ben de Van dahil yurdun bilimum yerindeki saraylarımda full itibarımla rahatım,  gibi bir mantık mı vardır nedir?
Düşünün ki bu blogda defalarca CHP eleştirisi yaptım. Gene söylenecek, eleştirilecek, yerilecek çok kritik durumlar var ana muhalefet partisinde. Ama biz bunları konuşacağımıza  nereye kadar düştük iyi mi?
Nasıl bir ülke burası ki darbesiz yaşanmıyor. Bir kere gelen lider, geberene kadar gitmiyor!  Madem padişahlığı neden kaldırdın? oy oyy



"Siyasal İslamcılığın demokrasiye düşman bir akım olduğu da tescillenmiş oldu"   demiş  @hbk.

YSK'nın kararını, Türkiye'de hala kör topal da olsa demokrasi olduğunu algısını ortadan kaldıracağı için hayırlı görüyorum.  Sırada ne var?  Açık oy gizli tasnif?
Tolga Gündüz

Öfke ile gülme damarima en cok yüzsüzce  #demokrasi  demeleri basiyor.   #HerŞeyÇokGüzelOlacak
Gül Poyraz

Kazanıyorsun ama yine de kazanamıyorsun. Ülkenin zorluk derecesi her koşulda “Hard”. Yorulmaktan bile yoruluyorsun. Kimin bedduasını aldıysa zamanında, hiçbir koşulda rahata erdirmiyor yeminle ya!   (@nuagique)


Ellerindeki rantı, “herkesin davası” haline getirmek için ülkeyi ateşe atmaktan çekinmiyorlar,  demiş Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Barış Terkoğlu  "Pelikancılar Neden Saldırıyor?"  başlıklı yazısında. Bu makale yayınlandıktan sonra yayın yasağı getirilerek Cumhuriyet gazetesindeki linkine erişim yasağı getirildi. Günler sonra gazete linki tekrar çalışmaya başladı.
(Pelikan var,  ister misin?)


Anadolu’daki ‘kredili refah’ sistemi ardında ağır bir borç enkazı bırakarak çöküyor. Ekonomide alınacak sert tedbirlerin siyasi maliyetini göze alamayan iktidar, sertliği siyasal alana taşıyor. Karınlarını doyuramadıklarının kalplerindeki hınca sesleniyor.
Bahadır Özgür  -  Duvar


"AKPnin az farkla kazandığı Bursa Kemalpaşa ve Mardin Yeşilli de muhalefetin sandık başkanlarının memur olmadığı gerekçesiyle seçim iptal talebini YSK reddetti.  Bunu dağa taşa yazasım var"  demiş bir vatandaş.
"İşte tipik AKP li, sonuçlar hoşuna gitmeyince kullanılan oyları kabul etmiyor.  Bu adamlardan demokrasi bekliyoruz."

Erdoğan 39 ilçede miting yapacakmış. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bir Belediye Başkanı adayı Cumhurbaşkanı ile yarışıyor.
 (@ahmetchz)


En manidar yorumu ise Cumhurbaşkanı yapmış yine.
"Demokrasimizi güçlendirecek önemli bir adım" olarak nitelemiş bu YSK kararını. Erdoğan: "İstanbul'a baktığında sadece rant gören muhterislerin bu şehri yağmalamasının önüne geçtik."  "Bazı işadamı grupları bu karardan sonra baktık ki garip garip açıklamalar yapıyorlar. Yanlış yapıyorsunuz. Önce herkes haddini bilecek!"



ahlak, darbe, Ergenekon, MHP, Bursa, burası Türkiye, Melih Gökçek, yalan, Zaytung

22 Ekim 2018 Pazartesi

 ANDIMIZ  Reloaded

Olaylar olaylar...
Andımız geri geliyormuş.
Bir arkadaşım Facebook'ta demiş ki:  bıkmadıkk başa sar dur hep aynı yere dön!!!!!!!!bıktımmmm YA kabus bu
Evet, bitmeyen nakarat(ımız):  “Bir ileri, (en az) bir geri!”

Doğrusu,  emrederek birşeyleri sevdiren bu metin geri geldi diye sevinen de var,  karşı çıkan da...
Oysa asıl sorun bizim hâlâ  ANDIMIZ konuşmamız.  “Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik ve bir de baktık ki”  ANDIMIZ  gene geri gelmiş!
Yani onca zaman  “aslında bir arpa boyu yol gitmişiz.

Ben bu konuyu taaa beş sene önce irdelemiştim.  2013 Facebook paylaşımlarımda  ve aşağıda linkini verdiğim şu blog yazımın altındaki yorumlarda biz bunları incelemiştik zaten.
40 kere demekle olmaz,  emirle sevilmez.  Muhtemelen çoğu kişi katılmaz ama ben şu minvalde değerlendiriyorum mevzuyu:
http://canilecananlar.blogspot.com/2013/10/antimiz.html


En başından bu yana andımız tartışmasını ve andımız üzerinden siyasi pozisyon almayı lüzumsuz bulurum. Kemalizmin semptomlarını yok etmenin ülkeyi demokratikleştirmediği görüldü. Bu semptomları devam ettirmenin Kemalizmi koruyamadığı da görüldü. Boş boş işler.   (Burak Bilgehan Özpek,  Twitter)

Sayın Erdoğan'ın geçmişte kendi yaptığı işleri sonradan kaldırarak yine kahraman olması acayip cool bir hareket yaa    (Muhammed Eminoğlu)

"Ülkenin eğitim sistemi dünya sıralamasında Pakistan'dan da geride, andımız okutalım mı okutmayalım mı derdimiz bu..
Nedir sizin bu ülkeye kastınız? Sağ sol fark etmez sizin ideolojiniz hakim olsun da isterse yerin dibine batsın! Faşist beyinlerinizde benim gördüğüm bu,  yazık..  (2A)

Bir diktatör gelse sağlıksız tüm yiyecekleri yasaklasa, daha sağlıklı ama mutsuz oluruz. Özgürlük sağlıktan önemlidir,  bunu her şey için düşünebiliriz. Zorla dindarlık da  sekülerlik de olmaz.
(Mutlu Bulut,  Facebook)

10 Ekim 2018 Çarşamba

 Basiretsizlik  ve  Lakaytlık  sıradanlaşırsa


Türk genci kütüphanede nasıl davranılacağını bilmiyor.
Blog yazılarına başladığım 2009'dan beri döne döne değindiğim bir mevzu bu malum. Belki 10 kere uzun uzun yazmışımdır bu konuda. Aradan geçen yaklaşık 10 yılın sonunda ufak bir ümit, evet belki küçük bir gelişim olmuştur diye bir şansımı deneyeyim dedim dün.

Ve Salı sabahı erkenden bir kütüphaneye gittim.
Dan dan dan!  Flaş gelişme!
Çok şükür bir değeri daha olduğu gibi koruyor ve yaşatıyor sevgili halkımız.  Değişen, gelişen hiçbir şey yok yani.

Sohbet eden, gülüşen, kıkırdaşan...  "Aşkım..."  diye başlayıp bitmeyen cümleler kuran,  izlediği videoları anlatan...
Hepsi var burada. Gel vatandaş gel! Kütüphane  = (eşittir)  Sohbet yeri.
Nokta.

(Bu arada bulunduğum kütüphanenin hemen karşısında çok hoş bir cafe var. Açık ve kapalı alanları oldukça geniş, güzel bir çevre düzenlemesi yapılmış. Bir havuzu var, içecekler ve menü de cazip. Fiyatlar normale göre oldukça makul. Ayrıca ücretsiz oturmak için de masalar var; belediye böyle nadir görülebilecek bir imkanı sunmuş kütüphaneye gelenler için. Ama gel gör ki Türk genci sohbeti mümkünse kütüphanede ister!  Çünkü kütüphanede yapılan sohbetlerin tadı başkadır. Özellikle bu genç kızlar neden okuyor,  kendileri anlayabiliyor mu acaba?

Yazılarımı takip edenler bilir,  ben cinsiyet eşitliğine filan karşı biriyim.  Okulla, okumakla alakası olmayan insanlar; zorunlu eğitimle nereye sürükleniyor?  Kendilerine ve topluma bu yolla ne kazandırılıyor?

Halbuki otursun dizisini izlesin,  magazinlerini doya doya seyretsin, "evde kalma" korkusu  bu kadar derinse evlenip evinin kadını olsun ve çocuk yetiştirsin.  Ama çocuklarını iyi ve mutlu yetiştirsin... (desek tabi bu da olmaz zira komşu günleri, sabah programları, kahve içmeye gitmeler,  brunch'lar,  gezme-tozmalar, misafirler, televizyonda mutlaka izlenecek diziler,  alışverişler ve rutin AVM ziyaretleri,  sonra adam akşama yemek bekler falan derken çocuklara ayırmaya yeterli zamanı yoktur Türk ev kadınının.)



Gözlem:  AVM, park, otobüs durağı, kütüphane fark etmez; öpüşen türbanlı liseliler artık her yerde. Dış dünyada kafamızı neredeyse her çevirişimizde bir türbanlı liseli ve erkek arkadaşına denk gelmek özellikle büyük şehirlerde sıradanlaşır oldu. Bundan da rahatsız olduğumu söyleyemeyeceğim;  hayat normalleşiyor demektir.

Benim meselem  KÜTÜPHANEDE  çene çalan ve yiyişen tiplerle!
Git dışarıda ne yapacaksan yap iki ayaklı hayvan kopyası kardeşim. Ama sen de haklısın,  öküzlük bunu gerektirir zira.
Neredeyse tamamen dolu bir kütüphanede sen hiç utanmadan başla ve kesintisiz 15 dakika konuş konuş konuş;  ama bizim tek 1 uyarı verme hakkımız çok görülsün!

Neyse ki aslanım, canım güvenlik görevlisi (yiyişen çifte değil ama) denk geldiği bir başka çirkefe sert çıkıp uyardı da az sükunet bulduk içerde.

YAŞŞA BE  güvenlik görevlisi!  Böyle örnek bir görevli de nadir bulunur doğrusu.  "Neyse ki bitti"  derken...
Ortaokul ve temel öğretim çıkış saatinde gelenlerle gürültü kısa sürede tekrar o kadar arttı ki  sonunda güvenlikçi çileden çıktı:
"Anneler sırf çocuklar başımdan gitsin diye buraya atıyorlar ama hak yeniyor!  Burada gerçekten gelip ders çalışanlar,  kitap okuyanlar var."

Kim düşünür kitap okuyanları be güvenlik görevlisi?
Hem Türk milleti kitap filan okumaz, en fazla ders çalışmak için gelir kütüphaneye. Üstelik biz zaten her şeyi biliyoruz. Kitap mitap, bunlar hep Batılıların kumpasları!
"İhtiyacımız olan bilgiye internetten erişebildiğimiz bir çağda kitap okumak gereksizdir."
(Kulaklarımla duyduğum, sosyal medyada da birkaç kez denk geldiğim muhteşem tespitler)

Neyse ki şu ömrümde  çene ishali  olmuşlara karşı en azından bir tepki duymuş ve bizzat şahit olmuş oldum reel hayatımda ya, artık ölsem de gam yemem değerli okurlarım. Kısa günün en değerlisi de buydu benim için.

14 Eylül 2018 Cuma

Demet  Akalın  ve  Obsesyon/Takıntı Problemi


Selamlar millet. Uzuuuun, upuzun bir aradan sonra tekrar geri döndüm ve yine pek mühim bir mevzu ile karşınızdayım. Bugünki konumuz:  Bir ünlü ve koyu takıntıları.

Daha önce bazı yazılarımda dediğim gibi  Türkiye'de öyle bazı konular ve kişiler vardır ki,  ne kadar ısrarla Gündem'den Magazin'den kaçmaya çalışırsanız çalışın, onlardan kaçamazsınız.  İllâ ki gelip bir yerde sizi sobeler-ler.

Popüler kültürde bıkkınlık duygusunu oluşturanlardan biri de malumunuz  Demet Akalın.

O derece ki,  benim gibi magazin programlarını izlemeyen, hatta evdeki televizyonu senede 1 kez açmadığı için başkasına veren biri bile bu kadından sürekli haberdar olmak zorunda bırakılabiliyor.  Peki hangi yollarla?

Mesela bir misafirliğe veya bir arkadaşınızın evine laflamaya gidiyorsunuz,  tv açılıyor ve hooop dakka bir gol bir:
(YİNE)  1) Yavşar.  2) Dakalın!  DAN DAN DAN!
Bunlardan zaten kaçış yok. Fakat ikincisinde yıllardır süren sakat bir durum söz konusu ve bunun üzerinde biraz laflayalım bugün.


Koyu Takıntılar    ve  Aşk
Manken Demet Akalın'ın yıllar önce İbrahim Kutluay ile kısa soluklu diyemeyeceğimiz bir ilişkisi olmuş, evlenecekler filan derken ayrılmışlardı. "Genç basketbol oyuncusu terk etti" de dendi.  Tabii ne nedir aslını bilemiyoruz
çünkü olayın erkek tarafı  ne o gün
ne de sonra  ilişki hakkında konuştu.
Tek ve hiç durmadan konuşan: Kadın.
15 sene önceki bir mevzu bu,  dikkatinizi çekerim.

Sonrasını yaşı tutanlar olarak biliyorsunuz zaten:
Erkek başka bir kadınla çıkmaya başladı, Akalın çıldırdı! Durmadan kameralara kustu.  Ağladığı da oldu.
(Tam o zamanlarda sporcu sevgilisi tarafından terk edilmiş bir diğer ünlü manken Gizem Özdilli ile beraber sürekli Televole'lerdeydiler)

Bir süre sonra İbrahim Kutluay ile Demet Şener evlendi. Akalın bunu asla kabullenemedi. Adamın ilk çocuğu doğdu, Akalın hâlâ ilişkileri hakkında ve diğer kadının müstakbel eş adayını çaldığı üzerine konuşuyor...
Yıllar içerisinde kendisinin hayatında da ilişkileri ve evlilikleri oldu,  ama "eski sevgili" hakkında durmadan konuşmaktan hiç vazgeçmedi.
Derken adamın ikinci çocuğu da doğdu. Yıllar birbirini kovaladı,  zaman su gibi aktı ve o doğan çocuklar ergenliğe yaklaştı. Bu arada Demet Akalın da anne oldu, Hira adını verdiği bir kız bebek dünyaya getirdi. Fakat ne hikmetse hâlâ eski sevgili muhabbeti ve "diğer kadın erkeğimi elimden aldı"  heyheylenmeleri sürüyor.
Velhasıl gerçek bir sabır testine dönüştü bu taciz hali.

Şimdi burada görünen şu ki adam belli, kafasında tamamen silmiş.  KAPATMIŞ.  Demet Akalın yıllardan beri durmadan ve hâlâ ayrılıkları hakkında göndermeler yapsa da; 1 kez olsun ağzından laf çıkmamış.  Eğer İbrahim Kutluay kızgınlıktan konuşmuyor olsaydı mutlaka bir yerde patlar, ya ters konuşur ya dava açardı. Fakat adam tamamen silmiş ve kapatmış o defteri. Adını bile anmıyor. Belli ki kafalı ve inatçı bi tip.


(Pek mühim kronolojik ilişki akışımıza devam edelim)
Biliyorsunuz İbrahim Kutluay-Demet Şener çifti 2018 başlarında aldatma gerekçesi ile resmen boşandı. (Bilmemek ne mümkün zaten! Bu sağanak yağış şeklindeki magazin hali tam bir "No way out!" ruhu ile sıkışmışlık yaratıyor.  Neyse...  Konumuza dönelim.)

Boşanma sürecinde adamın karısı 1 açıklama yaptıysa, D.Akalın da  "en az"  1 açıklama yaptı.  Kim kimden boşanıyor belli olmadı sanki. Sonunda çevredeki magazinciler sayesinde öğrendik ki  Demet Akalın'ın kendi evliliği de bu hafta itibariyle bitmiş-miş.


Şaşırdığımı söyleyemeyeceğim zira o evlilik devam etseydi bana göre büyük bir soru işareti olurdu.  (Gerçi akçeli işler ve haciz mevzuları yüzünden ayrılmışlar. Ama burada ben işin "takıntı" tarafında olduğumdan,  o boyutu benim ilgimi çekmiyor ve geçiyorum.)

  Yani diyorum ki bir kadın; yanında nikahlı kocası, kucağında bebeği,  uzatılan mikrofonlara hâlâ eski sevgilisi hakkında konuşuyor!  Kendisi konuşmuyorsa illâ geçmişten bir kız arkadaşı çıkıp boşluğu dolduruyor zaten. 15 senelik mevzu bu yahu!  Bunun kamera önü böyleyse; ev hali, arkadaş muhabbetleri filan nasıldır bence tam zıvanadan çıkmalık.  Adamın kendi evinde kendisinden çok kadının eski ilişkisi konuşuluyor!  Magazin ordusu da durmadan bunu işleyip duruyor.  Bu nasıl iş?

Kadın ya da erkek,  kimse böyle bir saçmalığı çekmesin zaten.  Sen eşini geçmişiyle kabul etme olgunluğunu göster;  fakat o geçmişine bir türlü sünger çekemesin,  hep başka bir erkek / kadın için savaşsın.

(D.Akalın'ın arkadaşlarının Demet Şener salvolarına girmiyorum bile... Pop kültürde 15 yıl öncesinin ayrılışının suyunun suyunu konuşacak kadar kısır bir saçmalık halinde debeleniyoruz. Yani benim kısacık misafirliklerde denk geldiğim bunlarsa, bu "aptal kutusu" televizyona fazla dozda maruz kalanların hali kim bilir nicedir?

Daha kendisinin yaptığı "Hayır hayır bi kerem! Bu yaz en çok benim albüm sattı, benimki çaldı, benimki gazladı, zaten EN EN EN benim,  haddinizi bilin bre!"  çıkışlarına hiç girmedim bile.  Hande Yener sataşmalarına da...  Ayrıca bu kadın ünlüde sanırım "fare"lere karşı da bir takıntı var, adını duyunca hemen zıplıyor.)


Daha fazla uzatmadan reçetemizi yazalım hemen.
Öyle ya! Canımızı durmadan sıkan ve çeneleriyle bıktıranlara karşı, kendi çöplüğümüzdeki bir iki lafımız da çok görülmesin artık. Evet, yazıp yazıp internetin dehlizlerine yollamaya devam.

Bu örnekteki kadının önünde iki yol var:

    a) Bir uzmana gidip obsesyon tedavisi almak.
Güçlü takıntıları ve kökenlerini anlayıp kafasında kapatması konusunda anlamlı yol kat ettikten sonra yeni bir ilişkiye başlamak.
    b) Takıntılarıyla yaşamayı seçip hayat boyu böyle devam etmek  (mümkünse evlenmeden)  (tabi bir de her tetiklendiğinde zıplayıp açıklama yapmasa ve mahalle kavgası modunda yürümese ünlülerimiz... diyeceğim ama bu olmaz işte,  bize yakışmaz bu vakar.)

    Yok illâ geçmişten intikam almak istiyorsa da bunu ancak mutlu bir evlilikle veya mutlu bir ünlü olarak, geçmişteki adamı / ilişkiyi unutarak yapabilir.


Sonuç itibariyle çevremdeki insanların güncel muhabbet konularından birisi olmaya devam edecek.
Bize de yazık yahu! Hele benim gibi çevresi takıntılı tiplerle çevrili biri için hep beraber üstüme üstüme gelip delirtmek mi sizin niyetiniz?   :(


EDIT:  2019'a veda ettiğimiz son günlerden bir haber. Demet Akalın'ın,  Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı makamında ziyareti sonrası yaptığı açıklama:
"Okan sürekli telefonundan tavla oynuyordu; Cumhurbaşkanımıza şikâyet ettim,  sağ olsun sildirdi."

Siz hâlâ alay etmeye devam edin. Türk halkının ve bu ülkede yaşayan vatandaşların böyle kadıncıklar üzerinden ne kadar etkisiz hale getirildiğini görmemeye devam ederek, aşırı doz magazinlerinizle mutlu mesut cakcaklayın şekerler  :)

Bu arada kimse okumaz ama linki bulunsun, ülkedeki gerçeküstü bu delilik halini Perihan Mağden  üzerine  ŞU yazıda   açıklamıştık.


7 Haziran 2016 Salı

  Saçmalığa  "saçmalık"  deyip  geç(e)memek

Ülkemiz insanındaki önemli bir defo.
Saçmalığa "saçmalık" deyip geçemediğimiz gibi, bir de günlerce saçma sapan ne varsa tartışmalı, lastik gibi sündürmeliyiz ki ruh kurutmadaki mahirliğimiz ve bu konuda liderliği kimseye kaptırmama hırsımız açıkça tescillensin.   (#çene ishali)
Delinin biri kuyuya bir taş atmayagörsün, hemen bin akıllı üşüşüp binlerce yorum yapmazsak katiyyen olmaz.

Ve yine   -on yüz bin milyonuncu kez-   aynı perde:
(Tek) Lider  Recep Tayyip ERDOĞAN,  yine asıl gündemi değiştirerek paket gündem yaratmak adına bir söz patlatmış,  demiş ki:
"Anneliği reddeden (evini çekip çevirmekten vazgeçen) bir kadın,
(iş dünyasında istediği kadar başarılı olsun)  eksiktir, yarımdır."


Böylelikle gene sülük muhalefete konu verilmiş oldu. Hababam bunu tartışıyorlar,  yok kadınlık asıl şuymuş da buymuş da...
Günlerce devam ederler artık.

Aferim, hep böyle başkalarının gündemine hapsolun, kendi liderlerinizden ve kendi hareketinizden fazla âlemi konuşun.
Mesela bir adama çok gıcık olun, ama her nasıl bir delilikse artık bu,  sürekli onu konuşun.  Ve daha da gıcık olun!
Gücünü ve gündemini koruduğu sürece işine gelir,  reklamın iyisi kötüsü olmaz nasılsa...




Aynı şahıs 2012 senesindeki bir konuşmasında şöyle demişti,
bu blogda da yazmıştım:

«Bizans'ın hanımları,
Fatih Sultan Mehmet'i karşılarken
"Başımızda kardinal külahı görmektense,
Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz"  demişlerdir.
»

Şimdi bunun nesini yorumlayacaksın?  Yoruma ihtiyaç mı var?
İster "yav he he!" de geç,  ister görmezden gel, yahut sadece şu ifadeleri cidden söylemiş deyip gül geç.
Saçmalığı yorumladıkça bataklığa gömülmeye (daha da) devam edeceksin.   (Yoksa istediğin bu mu?)


"Uludere-Kürt-kürtaj",  "en az 3 çocuk",  "kızlı - erkekli",  "annelik / kadınlık"...
Sıkıştıkça kadına dair bir yem atıveriyor gündeme, muhalifler de yemlenmeye doyamıyor!!

Bıktım bu salak (feminist mi seküler mi desem bilemedim şimdi) kadınların her defasında çıkıp RTE'nin her yem'ini sosyal medyalamalarda ana konu haline getirmesinden!
Gizli bir hayranlık mı duyuyorlardır nedir?  Ülkede her hafta bomba üstüne bomba patlıyor, bunlar Cumhurbaşkanının kadınlık yorumuna takılıyor!   :)))))))))))


Bir başka vakıa da  GÖKÇEK.
Popülerliği çok önemseyen ve bunu açıkça söyleyen  "İ. Melih"in ortaya attığı yumurtalar Twitter'da kapış kapış gidiyor.
Neymiş,  tvitlerini tepki amaçlı paylaşıp yuhalıyorlarmış, yorum üstüne yorumlarını eksik etmiyorlarmış...
Salak mısınız siz kuzum?


Son kertede ne dense boş. Türkiye'de seküler kesim;  durmadan dindarları ve İslam'ı hayatında önemli bir yere koymuş insanları aşağılıyor; ancak kendisinin de "bu toplum"un bir parçası ve benzeyeni olduğunu göremiyor.
"Mizah"  dedikleri de kendi kutsallarına değmeyecek şekilde ötekilere çakmak!

Türkiye'de İslamcı kesim, esneklik ve toleransını artırarak iktidara kurulurken;  laikler en "light" Atatürk eleştirisine dahi tahammül edemiyor,  dışlamaya  (ve dışlanmaya)  devam ediyor.
Zeka pırıltısı yok,  bir planları yok.



31 Mayıs 2016 Salı

  İsmin önüne  TC  yazma saçmalığı

Yazmayayım diyordum ama... Bir sürü kişi de bana çok kızacaktır, (ki insanları kırmak ruh halime zarar veren bir durum olduğundan taşıyabildiğimce içime atarım)   ama artık tutamadım bunu.
Yanlış gördüğüme de elimden geldiğince  "yanlış"  derim.

Uzun zamandır hangi saikle yapıldığını anlayamadığım,  uzaktan sessiz gözlemlerimde bunu yapanların ne gibi bir ortaklıkla olduklarını kavrayamadığım bir davranış biçimi var:
İsminin önüne TC yazma paradoksu/sorunsalı/trendi.  (?)
Sosyal medyada, özellikle de Facebook'ta rastlanan bir davranış biçimi.  Bir süre moda olarak kalır,  zamanla açığını anlarlar ve normale döner diye düşünmüştüm ama...  Türkiye'de hiçbir saçmalıktan öyle kolay kolay vazgeçilmiyor.  Bıktırma faslı,  ruh kurutmadaki mahirliğimizi kanıtlamadan sonlanmıyor.  (Maalesef bunu her defasında ıskalıyorum,  bu da benim kaz kafalılığımdır.)
(www.canilecanan.com)

Duygusal olarak  iç dünyamda bölücü geliyor bana bu yaklaşım. Yani bu topraklarda yaşayıp da,  Facebook'ta isminin önüne  TC koymayanlar başka ülkenin vatandaşı mı oluyor,  ayrı yasalara mı tabi tutuluyor?  Sosyal medyada bir çeşit kast sistemi gibi bişey mi bu?  Onlar bu topraklara daha ait,  diğerleri ikinci sınıf vatandaş veya  makarnacı-bulgurcu mu?  Nedir?
Anlayamadığım bir dışlama (ve marjinalleşme) çabası gibi geliyor bana.

Merak edip yabancı ülkelerdeki bazı uç milliyetçi,  ırkçı insanların profillerini incelediğimde  (göçmenlerin ve Müslümanların sınırdışı edilmesi için kampanya düzenleyenlerde dahi),  ülkesinin plakası yahut kısaltmasını göremedim hiçbirinin isminin önünde.  Belki benim incelediğim örneklerde yoktu,  aksini bilen varsa buyursun söylesin. Milliyetçiliği icat eden Batı'dan daha ileri gitmişiz, ırkçılıkta seviyesine erişemeyeceğimiz toplumlarda görülmeyen yeni icatlar çıkartıyoruz.
Ne için,  ne amaçla?

Gözlemlerime göre:  Bu tavrı sergileyen kişilerden bazısı profil fotosuna Türk bayrağını koyduğu gibi  bazısı koymayabiliyor. Aralarında genellikle laikliğe önem veren Atatürkçü kişiler var görebildiğim kadarıyla.  Ancak karşılıklı bir sohbete geçtiğinizde  (mesela Kıbrıs,  mesela Güneydoğu'daki terör gibi konularda)  özetle  "ver kurtul!"  zihniyetindeki arkadaşlarımdan da isminin önüne TC yazan var ki  bu da ayrı bir  "neyin kafasındasın sen bilader?!"  şaşkınlığıdır bende.
(Suyundan da,  şuyundan da...)
(www.canilecanan.com)


Bendeniz bu şaşkınlıkla Facebook duvarımdan konu hakkında eteğimdeki taşları sallapati ortaya dökünce,  tepkiler de geldi tabii.
Dikkate değer yorumları burada da paylaşmak isterim,  hem belki bu tutumdaki insanları anlamamamıza da yardımcı olur bu derleme.  Mesela kimi zaman blogumda kendisinden alıntılar yaptığım  Mehmet Tanju Akad  şöyle yazmış:

"TC ibaresini koyan dostlarımız bunu milliyetçi veya ırkçı oldukları için değil  cumhuriyetin tasfiyesinden endişe duyarak, buna karşı bir tutum göstermek için koydular. Tabii herkesin kendi gerekçesi olabilir ama ezici çoğunluğu bu şekildedir. Bunun hak olup olmamasına gelince, bir aralar Türk bayrağını bile kullandırtmayanlara karşı bu tepki son derece haklı ve yerindedir."

Keşke Cumhuriyet'e  (veya bir takım değerlere)  dair hassasiyetler hep imaj ve makyajla topluma iletilmeseydi tabii.  Üstelik kaç kişi cumhuriyet farkındalığı ile yapıyor bunu?  Türk-Kürt bölünmesine karşı çıkarmış gibi yaparken hizmet eder gibi gelir bana.   (#kibir)
Bir de hatırlar mısınız bilmem;  yıllarca etnikçi siyaset tarzını benimsemiş kişiler konuşmalarında,  tartışma programlarında kendilerine mikrofon uzatıldığında  "TC devleti"  der dururlardı da  "Türkiye"  dememek için kırk dereden su getirirlerdi.
Hey gidi günler!  Şimdi Cumhuriyetçiler de TC'ci oldu  :)

Ben anlamaz:  Bir insan neden kendi özel isminin önüne böyle ön-takılar ekler?  Her yerde adını yazarken durmadan  "Prof.", "Dr." gibi ön ekleri kullananlara bile gıcık kapan biriyim ben.  Çıkıntıları ile saygınlık kazanmaya çalışan birisine saygım baştan düşüyor iken  bunun bir de  (bizde neredeyse herkesin kendini çok ünlü ve mühim bir insan zannettiği)  Facebook gibi bir ortamda yapılmasına tepkim zaten baştan belli.
Özellikle hemcinslerimin bunu yapması beni daha da şaşırtıyor.
TC Yasemin bilmem ne...  "Kamu malı mısın yani?"
(Yıllarca gittiği Anadolu Lisesi yolunda   -bizim zamanımızda 7 yıl sürerdi bu yabancı dil eğitimi verilen okullar-   "TC Devlet Malzeme Ofisi"  binası olan birinin yazısını okudunuz.)

(www.canilecanan.com)


EKLER:

* Biraz da bayrak tapıcılığına değinmek istiyorum.  Bayrak taşımak veya üzerine bayrak amblemi olan kıyafetler giymek ile,  isminin önüne  "-ön takı" almak aynı gelmiyor bana.  Bu yazım sadece isminin önüne TC ekleyenler üzerine iken bayrak hassasiyetini de işin içine ekleyerek yorumlayanlar oldu.  Öyleyse bu konudaki görüşüme de kısaca değineyim:

Özellikle  ABD'de  "9/11"  olarak da anılan  11 Eylül  (2001)  İkiz Kuleler saldırılarından sonra  ve  gelişen ekonomik sorunlarla  bayrak tapıcılığı güçlendi.  Hoşuma giden birşey değildir.

Bununla birlikte Amerika'yı ve Amerikalıları benden çok daha iyi gözlemleyen bir arkadaşımın yorumu ile,  onlarda bu bayrak severlik artışa geçmiş olsa da,
         "Bayrağı bayrak yapan üzerindeki al kandır
         Toprak,  eğer uğrunda ölen varsa vatandır"
gibi ifadeler karşısında mavi ekran verirler.
(Bu arada dünyanın en büyük ordusuna sahip ve  en militarist-ordusever toplumundan bahsettiğimizi de not düşelim.)


** Biraz da sözlüklerden alıntılar yapayım. Sırasıyla önce Uludağ Sözlük'ten ve ardından Ekşi Sözlük'ten konu hakkında:


zannediyorum çanakkalede patlamış mevzuudur.  kamu kuruluşlarının tabelalarından tc ibaresinin kaldırılmış olmasından mütevellit başlamış olsa gerek. belli başlı 1-2 feysbık sayfasının aklından çıkma bi fikir. kuyuya atılan bi taş,  çıkarmaya çalışan tonla sığır falan.
(maxime richard lll,  Uludağ Sözlük)

arabasının arkasına  k.atatürk  yazan insanların sosyal paylaşım sitelerinde vücud bulmuş halleri.    (mantardan zehirlenen mario)

pkk lı orospu çocuklarının zoruna giden hareket.   (banabakinlan)
(Tipik buralı yorumu :)   Türklük bunlara kaldı) (www.canilecanan.com)


sözcü gazetesi okuyup,  ulusal kanal izleyen tipler.   (aziz vefa, Ekşi Sözlük)

bu şekilde hükümeti dize getireceğini sanan tiplerdir. oturduğu yerden vatan kurtaran, siyaset yapan tiplerin son versiyonu.    (onemiyok)

türkiye cumhuriyeti devleti'nde elin bölücü ve ayrılıkçısı her türlü sanal ve gerçek hareketin sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik vb. versiyonlarını yaparken bir sikim olmuyor,  bunlar hep demokratik, hep müthiş eylemler oluyor da iki vatansever türk evladı çıkıp "t.c."yi bir eylem, bir tepki aracı olarak kullanınca mı komik, şaka, bereli bordolu klavyeli oluyor?   (citosumdan taso cikmadi)

kendini tüzel kişi sanan tiptir.  kimse demiyor mu onlara olm sen gerçeksin diye.     (kaptankosku)

ülke elden gidiyor söylemiyle konulan o tc'yi kaldırdıklarında acaba onlar da mı elden gidecek  diye düşündüğüm garip bir facebook hareketi. (geldedimdegelmedin)
(bkz: vatan kurtuluyor dediler geldik)    (lady montana)


hakikaten anlayamadığımdır.  geçenlerde odtü olaylarını protesto eden bir grup üniversitelinin gangnam style eşliğinde havaya bilmem kaç bin dilek balonu bırakması kadar acaip.  türküm diye  isminin başına tc koymak ne demek? kendini tanıtırken merhaba ben türk ahmet mehmet mi diyorsun? kaldı ki sen kendi isminin başına türk olduğunu vurgulamak için bunu yazıyorsan, diğer halklardan insanlar da bunu yaparsa vay efendim ırkçılık yapıyorlar demeyeceksin,  önce bir kendine bakacaksın.    (histidine)

bu tiplerle dalga geçen götoşlar şimdi profillerine r4bia selamı koyarak mısır'ı kurtarmaya çalışıyor.  hadi bunlar tabelalardaki tc leri geri getirtti,  peki siz?   (fenasi kertmen -  18.09.2013, Ek$i)

hala kaldırmamış olmaları takdire şayandır. ben gerçekten istikrarlarına saygı duyuyorum.  denge bileziği takanlar bile çıkardı,  bu adamlar adından tc'yi çıkarmadı.   (siradisi00)


EDIT:    Facebook'ta  Ahmet Yıldız  şöyle  yazmış:
"Bütün Fetocular (sosyal medya hesaplarına) TC koydu Atatürk resmi koydu."
Saf insanları kandırma ve manipule etme yöntemlerini iyi biliyorlar gerçekten.