kibir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kibir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2023 Salı

 2023  Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçimi


Seçim bitti, seçim tartışmaları bitmedi. Hep aynı terane!
Cahil halk, eğitim şart, makarna bulgur, hırsız, Aziz Nesin, ve bilimum çorba. Akıl sağlığımız ve zekamız, ikisinden en az biri tehlikede.

1990'ların sonunda yorum yazdığım bir internet sitesinde (*) demiştim ki  "Eğer laikliği savunan kesim,  kültürel altyapı dahil  iyi bir hazırlık yaparsa,  20 ila 25 yıl sonra iktidarı geri alabilir."

O gün alay edenler, hakaret edenler, "25 sene haaa? hahhhhaaahhha! En fazla gelecek seçimde gidecekler. O zamana kadar kapatılmazlarsa tabii puhahhhaaaaaa"  diye dalga geçenler...

Üzerinden 25 sene geçti.  Utanmışlar mıdır acaba biraz?

Tabii ki hayır.  Utanma duygusu olmayan; havaya karaya herkese söverek zaman dolduran, ruhen aylak ve çok mutlu bir kesim. Zamanlarını sürekli yıpratıcı eleştiri yapıp insanın yaşam enerjisini törpüleyerek geçiriyorlar.  Seçim hakkına ve tercihlere saygıları yok. Ama aynı zamanda seçimden medet umup değişim de bekleyebiliyorlar,  ki oldukça ilginç bence.  Sosyal medya ise topluca delirdikleri mekan oluyor. Hayal dünyasında yaşarken; sürekli aklın ve bilimin yolunda gidiyorlar,  kendilerince.

O kadar berbat tespitleri var ve o kadar okuyamıyorlar ki hayatı, seçim dönemini! Doğrularının mutlaklığına o kadar iman etmişler ki  İLETİŞİM İMKANSIZ!

Sosyal medya gibi büyük bir etkileşim deryasında / fırsatında dahi sadece kendi görüşünde olanları takip edip, birbirlerini her seçim öncesi coşkuyla gaza getirip, sonrasında  "oylar çalındı, Aziz Nesin, makarna-ekmek-bulgur..."  Ve Kapanış.  Sonra yine sosyal medyada nefret bombardımanına ve normal hayat akışına dönüş.

Birbirlerini doldurup doldurup, safları sıklaştırma oyunu oynuyorlar sosyal medyada. Ve tüm bunları yaparken, sürekli en iyi yaptıkları şeyi yineliyorlar:  "Kutuplaştırmak".

Sadece kendi kendilerini, ve belki belli bir çevreden servis edilen AKP'li görünümü verilmiş dejenerasyon hesaplarını takip ettiklerinden; zihinsel bir donuklaşma içerisindeler ve kapalı cemaatlere döndüklerinin farkında değiller. Manipülasyon amaçlı açılmış haber siteleri ve yalan haber yayan kullanıcıların tuzaklarına balıklama atladıklarının farkında değiller. Anlatıldığında da anlamıyorlar.  Yalan haber bu  diyorsun;  "Olsun ne fark eder, sanki böyle şeyler olmuyor mu!"  diyor ve paylaşmaya devam ediyor.  İletişime devam etmeye gerek yok;  zaten dinlemiyorlar,  dinlemeyi bilmiyorlar.


YALAN HABER  Enflasyonu
Türkiye genel olarak insanların düşünmekten ölesiye korktuğu bir iklimde.  Seçim sebebiyle bir kez daha deneyimledim bunu.
Sosyal medyaya baktığımızda devasa sayıda kullanıcı arasında  (parmakla sayılacaklar hariç)  aynı vasatlık ve kopyala-yapıştırlık halleri,  türlü sazan avlarına gönüllü düşmeler ve yalan habere ilgi eğilimi farklı taraflarda bol bol mevcut. Aslında birbirine ikiz kardeş kadar benzeyen iki kitle var ortada. Ne var ki  bir tanesi kendisini (ne sebepten olduğu bilinmez)  daha ahlâklı, daha üstün, daha doğru, daha iyicil ilan etmiş. Sürekli karşı tarafı aşağılayıp duruyor, sanki kendisi ötekilerden farklı ve daha iyi imiş kabulüyle.

Türkiye'de baskılardan şikayet eden muhalif kesim özgürlükçü değil, aksine baskıcı. Üstelik kendilerini yarı-Tanrı gibi görebilecek derecede yüksek kibirde olduklarından, ahlâksızlığı hep karşıya yontmaktalar.  Gözünün içine baka baka yalan söyleyenlere bir tepkileri yok,  yeter ki duymak istediklerini söyle.  "Genel başkan Cumhurbaşkanı adayı olmamalı"  diyen CHP genel başkanını Cumhurbaşkanı adayı olarak desteklemekte bir sakınca görmediler mesela.
   ("Tell me lies,  tell me sweet little lies.")


Gazetecilik
Ülkedeki medyanın canına okudular, AKP de geldi tüy dikti. Utanmazlık norm oldu. "At yalanı skeyim inananı" genel habercilik mottosu. Özellikle sosyal medya, milleti birbirine düşürmek için dezenformasyon cenneti gibi işliyor. "Halkımız cahil!"  diyenler avamdan iyi değil.

İzmir'de meşhur bir okul balo törenini şeriat tehlikesi yüzünden iptal etti diye haber yapıyor Karar gazetesi. Yani 20 senedir yapılabilen geleneksel tören neden bugün iptal edilsin? Hemen başlıyor iman etmiş kitleleri   "Şeriat is loading"  paylaşımları yapmaya... Meğerse okul bir teklif almış Amerika'daki Türk gününe katılım için. Oraya gidileceğinden tören yapılmamış. Ama gerizekalı bir kitle olduğu için kakala gitsin,  bunu da yerler.
(Yediler de.)

Twitter gibi sosyal medya mecralarını haftada iki saat düzenli okuyan delirmemiş birinde AKP sempatisi başlama ihtimali diye bir şey var. Kendisine maddi ve manevi aynada bakmayan ne kadar kişi varsa karşıt gördüğüne yargı dağıtıyor zaten burada.  Muhalif çevrelerse hiç çekilmiyor.



Muhalefet Neden Kazanamadı ve Nasıl Kazanırdı?   (DİL)
Muhalefet çok konuştuğu için kaybetti. Yıllardır her seçim öncesi muhalifler bu yolla kararsızları karşı tarafa itiyor zaten. Zira konuştukça batıyorlar.  Diline hakim olabilse zorlanmadan % 55 oyu aşarak kazanacakken,  dil ve üslupları yüzünden yara aldılar yine.

O kadar çok, o kadar boş ve o kadar çirkin konuştular ve bunu o kadar erken yaptılar ki!  Daha gelmeden adam asmaca yargılamaca oyunu başladı.  Özerklikler dağıtıldı.  Sokaklarda, topluluk içerisinde, halk röportajlarında görüşü sorulduğunda AKP'ye oyunu vereceğini söyleyen insanlara hakaretler yağdırıldı.  Dediğim gibi, dil gönülden taşanı söylermiş.  En ağır eleştirileri sıralarsın yeri gelir karşı tarafa;  ama  "hakir görmek"  de dedikleri insan küçümsemek aradaki hassas ince sınırdır.

Geri, tutucu, faşist bir sol var ortada. Halkı aşağılama, yoksulları aşağılama, göçmenleri aşağılama, depremzedeleri aşağılama... Derken sokak röportajlarında Erdoğan'a oy vereceğini söyleyen kadınlara küfür - hakarete başlayıp bunu gayet normal gören teyzeler... Onlardan bile idol yaratmaya kalktılar. Ne kadar Bakırköy'e sevklik şahıs varsa baştaçları oldu.  Üstelik kendilerini cidden aydın, ilerici, solcu, laik, Atatürkçü ve Türkçü zannetmekteler.  Bir çeşit toplu delirme hali.

Zerre kadar özeleştiri yapmıyor olmaları ise takdire şayan. Bu anlamda dünya rekoruna koşuyorlar. Kaçıncı "Gümbür gümbür geliyoruz, bahar geliyor!"  sonrası hezimet bu? Yani bir kitle hiç mi arada kendini yoklamaz?  Bu kadar da tembel ve bağnazlar.  Ve en başta dediğim gibi,  utanma duyguları çok aşınmış.  Gün boyu karşı tarafa sövmek daha konforlu nasılsa!

«Sol faşistler sadece gettolarında yaşadıkları ve sadece cemaat içi iletişim halinde oldukları için edebsizliklerinin boyutu ve seviyesizlikleri hakkında bilgi sahibi değiller»
diye özetlemiş hallerini bir kullanıcı.  (**)


Ve şöyle devam etmiş:

"Halk Tv, Tele1, KRT, Sözcü gibi kanallar hastalıklı kanallar. Etraflarına inanılmaz bir cahillik saçıyor ve toplumu fanatizme büküyorlar. Lise çağı ideolojik tiplerden bunların bir an önce kurtulması lazım. Bir de yaşlanmış ve adından başka bir şeyi kalmamış kişilerin "merkez" konumu getirmeyeceğinin de görülmesi lazım. Çünkü bir yandan da bu yaşlılar geç kalmış ergenlik belirtilerini fazla etraflarına saçıyorlar."


     "Akılla değil duygularla hareket edince, kaybedilmiş bir seçimin faturasını bile çıkaramıyoruz. Hesap soramıyoruz. Nerede yanlış yapıldı diyemiyoruz. Sloganlar, romantik laflar, mantıksız argümanlar.  Sonuçta birbirini kıran inciten insanlar.  Boş holiganlık"

"Ekmeleddin İhsanoğlu, Sarıgül, KK ne derseniz verdim vallahi. Normalde vermezdim. Bundan sonra vermem. Kusura bakmayın. Dayatma aday olursa sandığa gitmem.  43 yaşındayım,  az biraz bir şeyler okudum,  oyumun artık bana ait olmasını istiyorum."
Emrah Safa Gürkan,  Twitter   (1) (2)



"Muhalefet neden kaybetti?
Bakın bu soruya cevap vermek çok önemli.
Salgın operasyonuna,  yüzde 400 enflasyona maruz kalınmış bir ortamda muhalefet neden kazanamaz?
Cevap belli
Bağımsız değil.  Bir ülkenin muhalefeti bağımsız değilse, o ülkenin bağımsızlığından söz edilebilir mi?"
Burak Turna



       Medyada muhalefetin yürüttüğü kampanya ve takındığı dil, kararsız seçmeni iktidar partisi lehine itti. Bana göre Türkiye'de sol bir akıl hastalığına dönüştü artık.  Gerçi dünyada da durumu iyi değil.  Bunu ilk kez bir İsrail sitesindeki yorumda okumuştum. Tabi biz "vur deyince öldüren" bir toplum olduğumuzdan; bizde daha yaygın delirmeler gözlemleniyor sanki. Kendilerine zarar verecek ve kaybettirecek işlere dört elle sarılmalarını, yalanları çok daha fazla benimsemelerini buna bağlıyorum. Binlerce binler PKK'lıyla, irinli Fetö destekçileriyle, milyonlarca Cumhuriyet düşmanıyla birlikte hareket edip  kendine  Atatürkçü  demek normal olmasa gerek.

Sorsan,  "Erdoğan hele bi gitsin de!"

Özetle:  DELİRDİLER!

15 Temmuz hakkında takındıkları küçümser tavırdan sonra aklıselime geri dönebilmeleri ise mümkün görünmüyor. Yoğun olarak Fetö hesaplarının güdümünde, diğer yarıya "Allahla kandırıyorlar, Aziz Nesin"  filan aynı nakaratla can sıkmaya devam edecekler gibi görünüyor.  2071'e kadar yine böyle eğleşirler artık.

Çapsız liderler ve çapsız örgütler ile at gözlüğü takmış bağnaz yığınlar ülkenin önünü tıkıyor.  Bu şartlar altında ülkede gerçek bir muhalefetin zuhur etmemesi,  AKP'yi kaderimiz haline getirdi. Boğucu bir  "alternatifsizlik krizi"  içerisine girdik.



EKONOMİ  ve  Tutarlılık
“Ekonomi iyi değil aşırı pahalılık var çare ne? İktidara gelmek için ülkenin bütün kaynaklarını seçim rüşveti olarak vermek. Kürt sorunu var evet, çare ne? Ülkenin en faşik adamına iç işleri bakanlığı teklif etmek.  En kötüsü de mülteci düşmanlığı yapmak.”
Mutlu Bulut

Bu ülkede muhalefet diye bir şey yok. Muhalefet olduğu iddia edilen tarihi bir heyûlâ var ve ülkenin üstüne iktidar krizini dayayan yapı biraz da budur.  İktidar memur maaş zammı diyor,  aynısını muhalif de diyor.  Sen gelme o zaman?

Hani ekonomi kötü, Hazine battı batacaktı? Bütün kampanyayı bunun üzerine oturttular. Seçime bir hafta kala da çıktılar kredi kartı borçlarını silme vaadi verdiler. Kredi kartları da ödenebiliyorsa durum iyiymiş demek ki? Çökmedi mi şimdi kampanyanın as maddesi?  Bunlar beşi benzemezi yan yana koymaya iyice alıştı.


Sıkıcı, tekrar ve ruhsuz işler deplasmanda kalmaya mahkumdur. Hep eleştirerek de yol alınmaz. Baktığını gören zaten bozukluğu fark ediyor,  sen ne yapacaksın?  Bunu demekten ve bir ruh / bakış / vizyon ortaya koymaktansa  sabah akşam gıy gıy...

Her seçim oylar çalınıyor ve başarı böyle geliyorsa eğer... O zaman İmamoğlu ve Yavaş da hileli geldi demektir? Kendiniz kazanınca âdil,  başkası kazanınca "çalındı". Oysa Kılıçdaroğlu'nun kazanması sıradışı olandı zaten en baştan beri?  İyi hazırlık yapılması ve güçlü bir söylemle ortaya çıkılması gerekirdi;  herkese mavi boncuk  (MV koltuğu)  dağıtarak değil. Ama kendi kendilerini dolduruşa getirip, farklı görüşleri takip etmeyen bu kapalı kitle;  yalan habere olan tutkusuyla  havalara girip bir de daha gelmeden insan yargılamaya;  giyim kodlarını, başkanlık sistemini filan değiştirmeye kalktı. Sokak söyleşilerinde görüşlerini kendince açıklayan iktidar partisi taraftarlarına hakaretler savuruldu.  Son dönemeçte milliyetçi oyları kendilerine çekebilmek için Ümit Özdağ ile el sıkışınca,  eldeki HDP oylarında da düşüş kaydettiler.

Zaten kendi ideolojilerine ve parti çıkarlarına hizmet etmiyorsa; anında satmayacakları hiçbir sözde vefaları yok. Ara Güler hadisesini hatırlayın. Yıllarca "koca çınar, üstad" dedikleri adam, Hendek olayları sırasına CB ziyaretinde bulundu diye demediklerini bırakmamışlardı.  (2018)

Bana asıl ilginç gelense;  genellikle kadın hakları, kadın cinayetleri lafını dillerine dolamış sol akımdaki kişiler; gerçek hayatta kendi ortamlarındaki kadın sorunlarına duyarsız olabilen, ruhsuz, yine genellikle kariyerist tipler.  Kendisinden 45 derece farklı düşünen bir kadın yanında işkence ile öldürülse sıfır tepki verir,  hatta oh olsun bile diyebilir kimisi.  Bunlar  "kadın hakları,  kadınlarımız,  Türk kadını"  falan filan...
(Misal:  Melis Alphan)   (Misal: Nur SERTER)

Çocuk tacizi gibi bir konuyu bile iktidar partisine bağlayabilen;  neredeyse tarikatler dışında taciz olayı yaşanmadığını iddia edebilecek kadar din düşmanı ve kafayı sıyırmış;  aslında ne kadına, ne çocuğa, ne hayvana, ne mağdura (ne depremzedeye) karşı empati kurabilen;  dillerine doladıkları bunlara zerre değer vermeyen,  sadece şablon olarak vitrinlerinde kullanan;  sağduyu ve basiret kavramları çökmüş kişiler.  Tüm bu trajedilere,  iktidara karşı kullanabilecekleri muhalefet malzemesi olduğu sürece duyarlılar.  Bu ikiyüzlülüklerini maskeleyebildiklerini sanarak hep iyiliği kendilerine,  kötülüğü "karşı tarafa" yontmaları sorun.  Arada dürtüp  "her şeyiniz ortada"  demek lazım.




“CHP, Fethullahçılar için yaptığı adalet yürüyüşü için özür dilemeli.”

“Cumhurbaşkanını eleştirmek için malzeme o kadar çok ki,  diploma varken yok demek saçmalığına müracaat etmek bana çok akılsız bir girişim olarak geliyor. Girişim sayısının çokluğu veya atılan yumruk sayısı değil,  işe yarayan girişim,  vuran yumruk muhalefete lazım.”

“Sırtını Amerika'ya Yaslayanlar Yenildi! Sırtını Fethullah'a Yaslayanlar Yenildi. Sırtını PKK'ya Yaslayanlar Yenildi. Sırtını Süleymancılara Yaslayanlar Yenildi. Sırtını Almanya'ya,  İngiltere'ye,  Fransa'ya Yaslayanlar Yenildi.”

“Bu son seçim idiyse ve muhalefet bu görüşte samimi ise  CHP,  İyiP,  HDP  hemen kendini feshetsin de seçmenleri yalan söylendiğini düşünmesin.”
Atila Demirkasımoğlu,  Facebook    (1)  (2)  (3) 



“ Y-CHP  "kripto"  karesine teslim
K.KILICDAROGLU
SEZGIN TANRIKULU
C:KAFTANCIOGLU
MAHMUT TANAL
Alevi, demokrat maskeli kriptolar CHP nin ipini cektiler.
Ekmek icin Ekmelettin, gel bakalim Muharrem, Abdullah Gül denemeleri ve sonunda da hesap uzmani marifetiyle meclise sokulan 40 a yakin AKP-FETÖ eskileri”
Vasıf Kayhan Bayırlı,  Facebook



“Değişim için on yıllarca ciddi ve sistemli çalışmak gerekir, öyle iki ay efelik yapıp değişim beklemek hiç olur mu?
Var mı öyle üç kuruşa beş köfte.  Boşuna heveslendiler, olmayacak duaya amin dediler...  Aman dedik hayal kırıklığı olmasın,  boş beklentiler olmasın...

Son hafta seçimle ilgili yazmadım ama kaç kez dilimin ucuna geldi, yuttum. Minik bir partinin lideri çıktı, KK’ya ülkeye ve anayasaya ihanet etmeyeceğine, terörden uzak duracağına dair protokol imzalattı. Olacak şey mi.  Yani “imzalamazsam ihanet mi edeceğim?” diyemedi mi? Kaldı ki, son düzlükte kıvırtma kabul görür mü? Ama işte susup oturduğum yerde içim daraldı,  Atatürk’ün partisine böyle lider utançtan başka ne getirir.

Her neyse, muhalefet bu kafayla giderse gelecek seçimde de aynı şey. Ondan sonrakinde de aynı şey.  Beş seçimdir uyardığımız, beş seçim daha olur. Şayet ciddiyseniz ciddi olun, ciddi çalışın, moralinizi bozmayın ve siyaseti öğrenin. Türkiye’yi öğrenin. Öncelikle de CHP’yi öğrenin. CHP’yi normal bir parti sanmayın. Boş hesaplarla olmayacak şeylerin peşinde koşmayı bırakın.... Bu sıkıntıları 40+ yıldır çekiyorum.  Hayal kurup onun üzerinde siyaset yapılıyormuş gibi kumda oynanmasından bıktım.
İşte geldik gidiyoruz,  artık siz bilirsiniz.”  (1)
---
“CHP’nin ne kadar çürüdüğü bir yana, muhalefetin büyük kısmını bloke edip etkisizleştirmesi ayrı bir büyük dert. CHP değişmeden veya Türk siyasetinden silinmeden gerçek ve olumlu bir değişim imkansızdır. Değişmesi olanaksız sayılabilir çünkü tüm köşe başlarını tutmuşlar. Daha girdiğin ilk sokakta biat etmeyeni tasfiye ediyorlar. Kapanması da zor, çünkü hangi iktidar böyle yararlı ve kullanışlı bir muhalefetten vaz geçebilir.  Bu parti muhalefetin kırılmaz zinciri olarak kemikleşmiştir.  CHP var oldukça AKP gitmez dedik, ahanda! yirmi beş yılı garantiledi bile. Sayelerinde elli yılı da bulurlar, bu gidişle.”   (2)
Mehmet Tanju Akad   (MTA)



Zaten RTE de çoğu seçim dönemi boşuna  "Allah her iktidara böyle muhalefet nasibetsin"  demiyor.  Tabanı ve tavanıyla geri zekalı ve irinlerle dolu bir kitle,  ülke seçmen nüfusunun yarısına sövüyor da sövüyor.  Onlar söve dursun;  ben yine,  bilmem kaçıncı kez,  bu blogda bir CHP yazımı daha  Hakkı DEVRİM'in  2009'daki bir köşe yazısından alıntı ile noktalıyorum.

"CHP gündemden düşeli bence 59 yıl geçiyor.  1950 CHP'nin sonuydu. Darılmayın, gücenmeyin! Zorla ayakta tutacağız diye, tarihî bir kuruluşu hortlağa döndürdünüz. (...)  Zemini boşaltma kararına varın ki, sahici bir muhalefet de neşvünemâ  («gelişip büyüme»)  imkânı bulsun."

"(Erdoğan) Ne kadar saçma bir şey söylerse söylesin, rakipleri daha saçmasını söylüyor. Erdoğan'ın karşısında hiçbir şey yok."



*  Radikal
** Atila Demirkasımoğlu


Radikal,  15 Temmuz 2016,  televizyon,  DTP/BDP,  Kürtçe,  Cananlar,  Fethullah, Hakkı Devrim,

3 Şubat 2020 Pazartesi

 Memleket halleri üzerine

Bugün size memleket ve sosyal medya halleri üzerine biraz içimi dökmek istiyorum.

1)  "ak partiden soğuyan bir ak partiliyi,  sıradan bir chp'li  15 dakikada fanatik bir akepeli yapabilir"  demişti birisi Facebook'ta,  aylar önce...

Ne demek istediğini, kalabalık bir sohbet ortamında bizzat gözlemleme şansım oldu geçen gün.  Düşünülmeye değer:

Her konuda "öğreten adam",  "hayvan terbiyecisi"  veya  eskinin öğretmen hanımları  gibi  gururlu ve didaktik,  üstten bakan gözlerle konuşan dillere sahip bir parti CHP.  Haklı olduğu konularda bile yanlış ses tonuyla konuştuğu için itici bulunan insan diye birşey var ayrıca,  sevimsiz bir hal.

Açıkçası benim yakın çevrem böyle insanlarla dolu.  Ne yapmak lazım kısmını ise hâlâ bilmiyorum  :(
Nasıl olur da bunca zamandır,  bu kadar çok insan bu yaygın hâli ve yarattığı rahatsızlığı fark etmeden bu yanlışı sürdürebilir?
Hiç anlamıyorum.

Anladığım şu:  Kendisi değişmeyen,  dönüşümü reddeden insanlar başkalarını da değiştiremez.
Ve bir atasözünde dediği gibi:  "Az bilen anılır,  çok bilen yanılır."


2)  Çok uzun süredir iktidarda olan ve kaçınılmaz olarak yozlaşmanın türlüsünü yaşayıp yaşatan partinin, ülkeyi dönüp dolaşıp bıraktığı nokta üzerine birçok kaygı, beraberinde sayısız eleştiriyi getiriyor.

Peki bu  "muhalif medya"  denen zamazingolar neyin üstünde nasıl duruyor?

"Kanal İstanbul"  mevzusu tartışılıyor olsa:  Arap düşmanlığı,  Katar negatif güzellemeleri,  törpülenmiş sövgüler,  yüzbinbilmemkaçıncı "Saray" taşlaması,  "Suriye'de-Libya'da ne işimiz var?!"  ve kapanış...

Bu kadar gerizekalı olamayacaklarına göre bu medya insanları,  demek ki bunlar gizli olarak iktidara çalışıyor,  artık aklıma başka şey gelmez oldu.

Hiçbir konu yok ki ona buna nefret pompalamadan ve alay etmeden ifade edebilsinler görüşlerini.  Ve aslolanı ıskalamasınlar.

Araplar değil de  Avrupalı bazı devletler desteklese bu projeyi;  Kanal İstanbul'a  "evet"  mi demeliyiz ki Arap düşmanlığı kartı öne sürülüyor gene?  Konuyu Doğa, çevre, deprem, kaynak, ekonomi ve uluslararası dengeler açısından almak varken... Böyle Araplar tukaka,  Katarlılar hah tüüüüü!  "Saray kaçak!"...

Allah bize sabır versin valla.  "Muhalif medya" denenlerin iktidara muhalif filan olmadıklarını anlamadı gitti bu kitle.
Bir daha yazalım:  Bu  Gözcü/Sözcü neşriyatından,  Cumhuriyet bulamacından,  Portakal bey'den ve avanesinden ümitvar olduğunuz, peşlerinize takıldığınız müddetçe işimiz var demektir.

Bir kez olsun düşünün:  "Kötünün iyisi"  her zaman iyi olmaz.


3)Ülke ekonomisinin belini büken şişirilmiş memur sayısına değinen var mı peki?

"bu kadar cari açık verirken bu kadar memurun beslenmesini asla eleştirmiyor. yani esas can alıcı noktaya dokunmuyor... varsa yoksa distopik senaryolar..."  demiş  Reşat Çalışlar.  ( * )

Ben bir kez daha yazıyorum burada:

Her şehirde mantar gibi hızla yayılıp kurulan onlarca üniversite  ve oralarda çalışan çoğu akademik personelin ne "akademi" dünyasına  ne bilime  ne ülkeye  ne insanlığa anlamlı faydası bulunmaktadır.  Ancak birileri  "kızım/gelinim/oğlum şu üniversitede Doçent!"  diye gerim gerim gerilsinler diye ve iç piyasa sürekli para dönüşü ile canlı kalsın üzerine işlevlendirilmişlerdir.  Böylelikle geniş kesimlerin iktidar yağmasına sessiz kalmasının sağlanması da cabası.

Şişirilen devlet kadrolarına girmeyelim bile!
Bunu ne zaman dile getirecek muhalefet acaba?  (sıkar)


4)  Bu blogda daha önce de ırkçılığa, ayrımcılığa, fitne-fesad tohumu ekiciliğe karşı tepkilerimi defalarca,  çeşitli şekillerde yazıya döktüm. Hazır "içini dökmek" demişken  bir kez daha belirtmek isterim ki, kafatasçı Suriyeli sövücülerden,  her konuyu Suriyelilere bağlayan nefretle dolu ruhlardan çok rahatsızım.
Üstelik sevdiğim, değer verdiğim veya ailemin çok yakın ferdlerinin böyle konuşmaları beni daha da üzüyor  :(

Kötüye ve insanlığa karşı affedilemez suçlar işleyene karşıyım.
Suç işleyenin  ırkına, milliyetine, rengine, mesleğine, dinine, tekkesine veya tekkesizliğine göre taraf almıyorum.
Şu çağda her ağzını açışında,  hem de hiç tanımadığı insanlar hakkında durmadan nefret pompalayanları,  linç kalabalıkları yaratanları gördükçe hem derin bir hüzne  hem de ruhta büyük bir dolup-taşma hâline dalıyorum.

Bu kadar teknoloji,  bu kadar iletişim,  bu kadar bilgiye kolay ulaşım imkanı sağlayan internet çağında,  hem de bu kadar varlık veya imkân sahibi iken  bu kadar insanlıktan nasibini almamış olma hali ve durmadan başka inanç mensuplarına,  diğer ırk, millet, ülkeye söven;  başka milletlerden aralarında yaşayan insanlara düşmanlık besleyen insanlarla çevrili olmak beni korkutuyor da ayrıca.


8 Aralık 2019 Pazar

 Yemin Kültü


Bugün size sanal ortamda yaşadığım gerçek bir olayı anlatayım mı?

Daha önce bunu blogumda da yazmıştım: Bir dönem yoğun olarak online strateji oyunları oynuyordum,  en çok da  Travian...

Bir gün bizim birliğin yöneticisi geldi,  "Düşman bir birliğe savaş açıyoruz, herkes saldıracak! Ama öncesinde herkes görüntülü-sesli olarak yapılan online toplantıda  Allah-Kuran-vatan-namus-... üzerine yemin edecek!"  dedi.  Ben de dedim ki savaş ve saldırılarda ne gerekiyorsa yaparım;  ama yemin etmem,  ant içmem.

O gün yediğim küfür ve ayar bir yana,  beni birlikten atıp oyunda saldırı çıktıkları yetmedi;  gerçek hayatta da bulup iş yerimdeki yöneticimle görüşmüş bu manyaklardan biri,  yani gazını alamamış...

(Bu arada kendileri, tırnak içinde bütün yazdığım sıradan başlayarak, noktalı yerlere  ana-baba-bayrak-sülâle-eşler-evlâtlar-ölmüşler  ve daha nicesini de dahil ederek  tüm grup önünde yemin etmelerine rağmen;  ertesi gün barış yaptılar o birlikle.  Hatta bizim başkan kanki oldu oradaki kadın yöneticiyle...  Ama ben yemin etmedim diye senelerce sürdü bu gerçek hayata da taşan  "yemin etmeme"  konulu kan davası mevzuu.)

Şimdi bu sanaldaki olay.  Gerçek hayatta bizzat yaşadıklarımı ve şahit olduklarımı yazsam, inanamazsınız.  Bu toplumda insan olma ayarı ile ilgili bir sorun var.  Allah'ı yalnız camide hatırlayan bir toplum yazımda da aslen buna değinmiştim.  Yeri gelmişken ANDIMIZ yazısında da bakılabilir.


«Eski zaman adamlarına: "Yalan yere yemin etmeyeceksin, ve andlarını Rabbe ödeyeceksin," denildiğini işittiniz. Fakat ben size derim: Hiç and etmeyin;  ne gök üzerine, çünkü o Allahın tahtıdır; ne yer üzerine, ...,  ne de kendi başın üzerine, ...

Ancak sözünüz:  Evet,  evet;  Hayır,  hayır,  olsun. (Evet'iniz evet,  Hayır'ınız hayır olsun.)
Bunlardan ziyadesi şerirdendir.»     (Matta 5:33-37)


14 Ekim 2019 Pazartesi

«SAVAŞA HAYIR  ve  BARIŞ olsun»  (mu acaba?)

Türkiye ilginç bir ülke.  9 Ekim 2019'da başlayan Barış Pınarı Harekatı  ile kafa karışıklıkları yine ortaya serildi, tahmin edersiniz ki her kafadan ayrı ses çıkıyor yine.  Bazıları diyor ki  "Acem ne derse Türk tam tersini yapmalı." Başkaları: "Dinciler ne derse tersini yapmalı!",  "Batı ne dersi tersi!"...  (Örnekler çoğaltılabilir.)

Yahu senin pusulan neden başkaları oluyor, ne yapmayacağına onlar karar veriyor??  Yani demem o ki, ben hükümeti ve ülke içi siyaseti hiç beğenmiyorum ancak buradan bir çıkış da göremiyorum.
Malum zat çıkıp  "2 kere 2 dört eder" dese; "Peki bu kime yarayacak ona göre tarafımızı alalım" diyen bir kitle var. Gerçekten inanılmaz. Yobazlığı, gericiliği ve mikrobu sadece din eksenli gören bir kitle mevcut. Son yıllarda bunlara bir de RTE-nefretini obsesyon boyutuna ulaştırmışlar eklendi. Ülke yansa zil takıp oynayacak raddeye kadar geldiler.

Bir başka ve asıl önemli konu da şu:  BARIŞ.
Gerçekten  "Savaşa Hayır!"  ise eğer.... O zaman barışın o kadar boş beleş bir iş olmadığının da bilincinde olmak gerek. Savaş boş beleş ve zahmetsiz mi ki barış öyle olsun? Yap yap yap, sonra  "BARIŞ HEMEN ŞİMDİ!"   Böyle bir utanmazlık haline girdi insanlar.

Barış isteyen, nifak tohumlarının karşısında durur. Yalan haberle kışkırtmaya ve insanları sokağa dökmeye karşı olur. Seküler diye etnikçiliğe ve bölücülüğe alkış tutmaz, hendeklere sessiz kalmaz, insanları savaşa sürmeye kalkmaz... "Haydi Kürt çocuğu, gerekeni yap  yoksa asimilesindir"  diyenlere karşı durur;  zaten çocukları ve gençleri en öne sürmez. Kendisi korunaklı evlerde, kendi hayatları çok değerli iken, siyasi olarak çok bilenmiş gençleri fişteklemez. Zehirli tarih anlatılarını reddeder.  Milliyetçiliği ve ırkçılığı teşvik etmez.  ISIL / IŞİD'i ve avanesini besleyen kanallara karşı durur. Mikrobun ana kaynağını görmezden gelme yapmaz... Patlayan bombalar sonrası  "Siz bunu hak ettiniz!" demez, kendisi günahkâr ve ölümlü olan insanın başkasına böyle üstten bakması ve terör estirmesine sessiz kalmaz. Çevrecilik konusuna hassasmış gibi sosyal medyada tiradlar atıp orman yakanları görmezden gelme yapmaz;  ormana ev yapanları, yakanları (ayırt etmeden) kınar; sürekli bir tarafa karşı üç maymun olmaz.  Teröristler için "Yere izmarit bile atmayan iyi çocuklar bunlar"  demez...  Gerektiğinde ülkesinde barışın korunması için elini taşın altına koymasını da bilir. Faturayı en zayıf halkaya kesmez.


"Kafalar karışık" dediğimiz hallerin bazısı ülkemizdeki "maskeli balo"nun bir çıktısı... Coğrafyamızda maske maske üstüne adeta! Ve kritik anlarda ola da o maskeler düştüğünde, altından çok farklı şeyler çıkabiliyor. Milliyetçilik ve ırkçılık karşıtı olduğunu söyleyenler, en âlâ etnikçi ve koyu milliyetçi çıkabiliyor. Ben sosyal medyada "barış barış" diyen nice hesapların, insanlarımız bombalı saldırılarda öldürüldüğünde, polislere ateş açıldığında, ormanlar yakıldığında coşkuyla kutladığını görüyorum.  Ona buna "faşist" diyenler, kendileri en ufak bir eleştiriye tahammül etmeyebiliyor. Kürtleri en çok kızıştıranlar Kürt olmayabiliyor (hatta genelde olmuyor). Ermeniler derseniz aralarında derin bir kin besleyen, dış güçlerle göbek bağı içerisinde ve her yolu mübah görenler şu anda delirmiş gibiler... İşte daha birkaç hafta önce gördük, Süryani klisesi açılışı yapılıyor, Süryanilere "Akıllı olun, bu oyunlara kanmayın!" diye ayar çeken parmak sallayan ırkçı Yunanlı mı istersin... (Süryani klisesine ait bahçeler ateşe verildi.)  Hepsi ve daha fazlası burada!
(Bunları daha önce  Maskeli İnsanlar  yazımda da söylemiştim.)

Bu maskeli, adeta birbiri arasına gizlenmiş düşmanlık ve nefret tohumları dolu kişilere ek olarak maalesef bir de çok duyarsız ve hazcı bir kitle var. Geçenlerde bunu bir paylaşım altına da yazmıştım; genellikle "çağdaş, laik, Atatürkçü" diye kendini tanımlayan bu kişiler, asla meselelere samimi veya derin bir gözle bakmıyor; resme ve destekledikleri parti önderlerine bakıp ilk intiba ile kati görüşünü belirliyor. Asla karşı görüşleri okumuyor,  ya da kaale almıyorlar. Çünkü "her şeyi yalnız ben bilirim" gibi bir kibirleri var;  iletişime kapalılar,  kestirip atıyorlar.

Velhasıl kavramları karıştırıp dejenere ediyorlar ki fitne-fesat ortamı asla kurumasın, aksine kökleştikçe kökleşsin. Maalesef ülkemizde «Savaşa Hayır! Barış olsun» diyenler;  her tür fitne-fesat, ayrımcılık ve nefret tohumuna sessiz kalıp, hatta bizzat ötekileştirmeyi-düşmanlaştırmayı yapıp, teröre gizli destek verip, sonra mücadele başladığında  (YANDIK!)  AMMAN DERHAL BARIŞ!!  diyenler olduğu için;  barış istemek ve savaş karşıtlığı da kirlendi. Aynı geçmişte "insan hakları" ve "çevrecilik" örneklerinde olduğu gibi. Zannetmiyorum ki hiçbir akıllı ve vicdanlı insan, doğa ve çevre katliamını kınamaya karşı olsun.  Ama "çevreci" diye öne sürülen baş aktörlere bakıyorsun asıl ajandası farklı... "İnsan hakları"  diyenlerse sadece devlet şiddetini görüyor nedense.  Örgütlerin uyguladığı türlü şiddete karşı sürekli kör ve sağırlar.  işte yalanlar böyle böyle insanlar arasındaki fitilleri döşüyor.
(Böl,  parçala,  yönet!")


Son olarak şunu da not düşleyim:  Ben solculuğun ve esasen Marksizm'in beyine sızan bir virüs olduğundan, bir çeşit hastalık hali olduğundan şüpheleniyorum artık. Tabii bunu söylediğim için yer yer dışlanmalar, yok saymalar da yaşıyorum; ancak yıllardır gözlemlerimden çıkardığım da budur.  Sonradan saf değiştirip  "eski solculuk"tan liberalizme, demokrat kişiliğe dümen kırmışlarda dahi zamanında o hasta kafa yapısı sirayet ettiğinden;  o kavgacı üslup, o gerginleştirici, kutuplaştırıcı,  "krizler-kargaşalar-kalkışmalar artarsa DEVRİM gelir ve düzen daha rahat kurulur" kafası gitmiyor.  Stockholm Sendromu'na yakalanmışlar gibi,  kendilerine zulüm edenlere ve canlarına kast edenlere hizmet eder noktaya gelmeleri beni çok şaşırtıyor.  Sadece kendisi ile manevi anlamda büyük savaş vermiş, savaşı sonlandırmış ve bir anlamda tövbe etmiş olanlar sıyrılabiliyor bu hastalıktan. Onda da her "savaştım"  ve her "kurtuldum/değiştim" diyen kurtulmuş değil.  Ve ne hikmetse, Kürtleri ağzından düşürmeyen bu devrimciler esasen Kürtlerden zerre haz etmiyor. Hendekler zamanında Twitter'da yazılanlara bir denk gelseydiniz, kim bilir bunları nasıl ele alırdınız? Bu kişilere göre, özellikle Kürt gencinin esas görevi hendeklerde çukurlarda isyan ederek ölmektir, ki onların bekledikleri yeni dünya şafaktan doğsun. O özlenen zamana kadar kendileri de Nişantaşı'nda değilse bile, sosyal çevrelerinde, mekanlarında, mahallelerinde kariyercilik, toplum mühendisliği filan yapmaya devam eder; eksik veya çarpıtılmış tarih anlayışı ile bu coğrafyadaki uluslar ve farklı diller arasına nifak tohumları ekmeye devam ederler.

*

30 Ağustos 2019 Cuma

 AKP  TROLLERİ

Geçmişte Facebook'taki bir yorumumda  "paralı troller"  yazınca,  Mutlu Bulut adlı bir arkadaşım gülmüştü. Hala bazıları gülüyor olabilir tabii ama "yarı zamanlı iş" gibi trollük yapanlar var. Hatta bunun "Pelikan ekibi"  gibi operasyonel çalışan boyutları da var ama o ayrı bir mesele...  Türkler olarak  "vur deyince öldürme" eğilimimizden dolayı, bu trollük işini de baya baya ciddi bir muharebeye kadar vardırmış durumdayız.  Biraz açayım:

Aslında bu mevzu, özellikle Doğan Medya'nın AkParti'ye karşı yıkıcı yayın yaptığı dönemde ve "barış görüşmeleri" zamanında iktidar partisini "diri tutmak" için başlatılmıştı. Ancak zamanla kendisi başlı başına bir "mesele!" oldu çıktı. Hatta partiye yarardan çok zarar verecek noktaya kadar evrildi.
Misal:  İstanbul Büyükşehir Seçimleri.

Bunlar,  Binali Yıldırım'a sempati duyan insanları bile adım adım, ama kararlı şekilde dışlayarak,  "partiden uzaklaştırmak"  ne kelime, kimi AKP eski savunucularını bile  baş muhalif  haline getirdiler.
Her eleştirene FETÖ'cü,  her eleştirene Allahsız,  hakaret bilmem ne...


Dikkatimi çeken bir başka nokta ise sosyal medya kitlesini adım adım, ama derinden "İslâm'dan soğutma" saikiyle davranışlar içerisindeler son zamanlarda. Ve bu konuda seküler kesimden, hatta ateistlerden bile  çok daha başarılı ve etkililer.

«Kurban şöyle kesilir,  sünnet şu bu,  Allah Kuran'da demiş ki...» diye başlayıp tvitlerini  «Beğenmiyorsanız siktir olur gidersiniz, sınır kapısı orada!»  diye bitiren bu muhteremlerden bir kısmı; bakıyorum da uzun zamandır yalan haber paylaşımında da tam gaz ilerliyor. Doğrusunu ilettiğinizde ise ELBETTE ne bir cevap ne bir özür  ne bir düzeltme...   Açıktan eleştirdiğinizde de  BLOK ve  LİNÇ.

Velhasıl, "Kraldan çok Kralcı (çakma) dindarlık"  modasını sosyal medyada başlattılar  ve  yaydılar.
KİBR'i  dağlar gibi olmuş olanlar,  Twitter'da  DİN dersi  veriyor.
Biz de böyle bir zamana düştük işte.

1 Nisan 2019 Pazartesi

 31 Mart 2019  Yerel Seçimleri


Evet, nihayet seçimler bitti. Son yıllarda o kadar çok referandumdu seçimdi diye sandığa gittik ki; iyice bir "seçim toplumu" olup çıktık. Tartışmalar, gerginlikler ve "Acaba seçimden sonra dolar ne olacak?" lafları bi bitmedi gitti!  İnşallah uzun bir süre artık seçim muhabbetleri kesilir.   Sonuçlara gelirsek:

Geçen hafta  "AKP nereye koşuyor?"  yazımda da değindiğim gibi, AkParti için özellikle büyük şehirlerde oy ve belediye kayıpları var. Eğer muhaliflerin bölücü,  yer yer ırkçı  ve Fetöcü açık destekleri olmasa idi; AKP çok daha büyük başarısızlığa uğrayacaktı.  Üstelik tabandan gelen "safları sıklaştıralım"  ruhundaki tepki oyları da olmayacaktı.

Yani kısaca özetlersek:  AKP'den kaçış var.  Ve daha önce yazdığım gibi "bu kafayla giderlerse bunun geri dönüşü de olmayacak."
Başta Başkanları olmak üzere;  "ayrıştırmacı,  bölücü ve dışlayıcı bir dil" ile,  sürekli bir kavgacılık ruhu ile bu sistemin sürdürülemez olduğunu da not düşmüştüm.



* A Haber ve niteliksiz yandaş medyanın kendisine faydadan çok zarar verdiğini görmemekte AKP.  Aynı şekilde kitlesi de bunu kabullenmek istemiyor.

* Gereken konuda kavga(lar) verilir,  her konuda her yerde tartışma ve baskıcılık kaybettirir.

*  Kibir ruhu hiç olmadığı kadar yükseldi.
   Ne Gezi olayları  ne 15 Temmuz  ne de son dönemdeki gelişmeler doğru okunuyor. Zaten bu kadar kibirle doğru sonuçları çıkarmak, çıkarılabilse dahi uygulamak çok zor,  hatta düş.

* Partinin içinden kaybetmesi için geliştirilen taktikler var. Doğru okumalar yapılamıyor. Cehalet ve kabalık baş tacı ediliyor. Dahası, seçmenleri "bizler-onlar"  "biz-siz" diye ayırmak kaybedişe giden yoldur ki bu durmadan  "CHP zihniyeti"  dedikleri şeyin felsefesidir aslında.

* Her eleştireni,  terbiyesizce laf edeni "evinden alma"lar, dinmeyen tazminat davaları, sıfır tolerans, sansür... Damatlar, dalkavuklar, çapsızlar,  yalakalar,  ücretli troller,  art niyetliler...
Ve tabi kahrolası "kraldan çok kralcılar"!

* "Yeni Türkiye"  lafı dillerden düşmezken,  yenilik ufkunun görünürde olmaması.

*  Çiftlik haline gelen belediyeler.
  Hesapsızlık  +  Tasarruf kültüründen yoksunluk  +  Yolsuzluklara karşı umursamama hali  +  Vizyonsuzluk  -->  Yozlaşma

* Tüketim odaklı ekonomi politikası.




Ankara sonucuna bakınca, rakibe belden aşağı vurmanın işe yaramadığı, hatta rakibe yaradığı, halkın bu tür davranışlardan hazzetmediği anlaşılıyor.  Alınacak bir temel ders var burada.
Atilla Yayla

Halk "beka sorunu" gürültüsüne kapılmamış. Halka salak muamelesi yapmakta CHP'yi bile geçmiş olabilir misiniz?    (Murat Soydan)

Hukuk devletine saygı gösterileceği ümidi verilse idi seçim sonuçları farklı olurdu.  Zararın neresinden dönülse kardır.  Gecikmesek iyi olur
Hüseyin Hatemi

Üsküdar İlçe Seçim Kurulu'nun oy çuvallarını topladığı spor salonunu basan AKP'li grup; muhalefet partilerinin görevlilerine, emniyet mensuplarına ve ardından yaşananları görüntüleyen kişiye saldırdı.  (video)
      (Bunu CHP veya HDP'liler yapsa "teröristler!!!" diye sosyal medyayı yıkarlardı.  İğneyi kendine çuvaldızı başkasına...)


Bu "dönemin" en büyük kaybedeni iki kanadıyla -AKP ve FETÖ- "İslamcılar" oldu.  Her ikisi de içerdeki ve bölgesel-küresel güç dengelerini yanlış okudu. Yutabileceğinden büyük lokma kopardı ve fırsatçı davrandı. Nihayetinde her ikisinin devri de bir şekilde kapanıyor.   (@hbk)

İmamoğlu'ndan esas dersi CHP çıkarmalı. Eski kafa ile marşlarla kazandıklarını zannediyorlarsa yanılırlar.  Aldıklarını verirler.
Ekrem İmamoğlu değişimi zorunlu dayatan bir ‘başarı/kazanım’. (@sefasr)

İstanbulda Chp kazanması Binali'den çok Anadolu Ajansının zoruna gitti. Halaaa söyleyemiyor garibim.   (Hüseyin Kadir)

      (Anadolu Ajansı'nın bu seçimlerde yaptığı kepazelikti. İlk anlardan itibaren jet hızıyla gelen veri akışı,  CHP büyük belediyelerde öne geçmeye başlayınca,  saat 23'ü az geçe bir anda bıçak gibi kesildi ve sabaha kadar da  -nedense-  bir türlü  gel(e)medi.  Hayret edilesi pespayelikler...)





Sonuçları toparlayalım:

-->   AKP  "üç büyükler"de  kaybetti.

--> "17 senelik iktidara,  yıpranmışlığa,  bu kadar baskıcılığa,  ekonominin şu haline,  bin türlü beceriksizliğe rağmen;  AKP yerel seçimlerde aldığı en yüksek oylardan birini aldı:  %44,4.  Ama tabii ki seçimin net olarak kaybedeni durumunda.

Cumhur İttifakı  (AKP + MHP)  %51'i geçti  ve  50 ilde kazandı.

--> Sahiller, kıyı kesimleri ve büyük şehirler ile diğer bölgeler arasında uçurum derinleşiyor.  (Büyük şehirler daha fazla muhafazakarlık ve kasabalılık kaldırmak istemiyor.)

--> Tarım dahil,  toparlayıcı ve yapıcı politikalar ufukta görünmüyor.

--> Doğu illerinde  AKP,  HDP aleyhine güçleniyor.

-->  Meral Akşener  ve  İyi Parti  saçmalığı net olarak kaybetti.
"Teröristler"  diye halkı selamlama,  "Mehmetçik hapiste!"  lafları,  leş bir dil ve  Suriyeli avcılığı...
(Parti için saçma dedim,  tabanı değerli.  Bakalım onlar ne yöne hareketler içerisinde olacaklar?)

--> Tunceli'de TKP'den aday olan kominist aday Fatih Mehmet Maçoğlu,  HDP'ye ve örgüte rağmen kazandı. Twitter'de bir söyleşisindan kısa bir video paylaşılmıştı,  umarım güzel işler yapar başkanlığında.

--> Oy kullanmayanları ve boykotçuları  "cadı"  ilan edip avcılığa başlamışlar Twitter'da.  Avcılık ata sporumuzdur!   :)

--> CHP'nin yamalı bohça halini ve ittifak rahatsızlığımı zaten daha önce yazmıştım,  onları geçiyorum.  Ak Parti açısındansa  "Aslında bu sonuçların izleri referandum ve genel seçimde silik olarak vardı,  ancak Tayyip Erdoğan bu mesajı okuyamadı ya da gereğini yapmak konusunda cesur davranamadı."  O da Özal'ın hatalı yolundan ilerliyor,  bakalım neler göreceğiz?




Recep Tayyip Erdoğan, yanlış okumalar yapıyor veya nefsini yenemiyor. Parti kitlesi ise kibir ruhuna girdi, bilerek oy düşmesine göz yummak gibi bir stratejileri yoktuysa anlamak zor.
Türkiye değişim ve dönüşüm isterken; yaşlı veya yıllardır siyasette ön plandaki adaylarda ısrar...
"Ben yaptım oldu!"  felsefesi!
Bir de Hürriyet'in desteği fayda getirmez. Her taraf yandaş olunca boy uzamaz. Ama anlatamıyoruz.
Herkes, her şey benim olsun,  "tek tip" olsun çılgınlığı!



Seçimlerden sonra Erdoğan  "Biz kendimizi yeterince anlatamadık."  dedi;
Bay Kemal'i  anlatmaktan kendini anlatmaya fırsat bulamadın ki!
(Nesrin Eren)

"tek şansı hepimizin Cumhurbaşkanı olmaktı, hırsına kapıldı yine, Akp Genel Baskanı olmayı tercih etti.  kaybettiği yerleri cezalandırmak niyetinde, yazık, leş kargaları bekliyor düşmesini, bu tavrı ile siyasi kariyerinin bitişini başlatmıştır."   (bir Facebook yorumu)

Ekrem İmamoğlu'nun mazbatayı almadan Anıtkabire gitmesi hatadır. Sayın Binali Yıldırım'ın daha sayım bitmeden zafer ilan etmesi,  AK parti il başkanı Bayram Şenocak'ın daha o gece Istanbulu AK partinin zafer pankartları donatmasıda çok büyük hatadır.
Bu iki hatayı da görmek lazım.
Ömer Turan


Bir tv programında  "İktidarın oyları niye düşmüyor?"  sorusuna Etyen Mahçupyan'ın verdiği yanıt kağıda aktarılmış,  aşağıda paylaşıyorum. (Teşekkürler  Feza Şişman)    (Resmin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz)



Bir blog sitesinde,  seçim sonuçları ile ilgili dikkate değer bir yoruma denk geldim.  Dile getirilen her görüşe katılmıyorum açıkçası ama bazı bölümlerinden alıntılar yapmak istiyorum:

"31 Mart Yerel Seçimleri önemli bir başarı oldu. Başarıyı getiren ise yeni bir yaklaşımdı. --- Toplumu karşıt kamplara ayıran, bölücü, kendinden olmayanları ötekileştiren zihniyete bu kez prim verilmedi. Seçim ortamında birleştirici, barışçı bir zihniyet sergilendi.

Bugün sadece ekonomimiz değil, politik yapımız, hemen hemen tüm kurumlarımız derin bir kriz içinde. Hepsinin kökeninde kimlik bunalımımız yatıyor. (...) “En azından iki asırdan beri Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye’nin içinden çıkamadığı meşruiyet bunalımı milli kimliğimizi oluşturmaktadır zira bunca yıldır kimlik bunalımı yaşadığınızda o hal bunalım olmaktan çıkmış ve kimliğinizin ta kendisi olmuştur.“

Bugün dünya çapında artan karmaşıklık ve karşılıklı bağımlılık bizden açılmamızı—aklımızı, kalbimizi, irademizi açık tutmamızı—talep ediyor. Bugün politik olarak da her yerde  iki zihniyet  karşı karşıya geliyor:
Bir yanda insanların aklını kapalı tutma, onları cahilleştirme, kalplerini ötekilere karşı nefretle doldurma, iradelerini korkuyla köreltme peşindeki kapalı rejim yanlıları var. Öte yanda aklı merak ve ilgiye, kalbi merhamete, iradeyi cesarete açık tutmayı savunan açık toplum yandaşları yer alıyor.  31 Mart yerel seçimleri de öncelikli olarak bu iki zihniyetin karşı karşıya gelmesi şeklinde yaşandı."
Zülfü Dicleli  blog



Son olarak birkaç sene önceki bir yazımdan alıntı yapayım. Kimse umursamaz ama bulunsun burada da:
Hürriyet bir lideri veya siyasi partiyi desteklerse o hareket bundan zarar görür,  daha bunu anlamayanlar var.

EDIT:   Yazının altında yapılan ve benim de genişlettiğim çok güzel yorumlarla döküm zenginleştikçe zenginleşiyor.  Bir göz atın derim  ;)


21 Mart 2019 Perşembe

 AKP nereye koşuyor?

Bir sohbet ve düşündürdükleri...

Dün ayak üstü çok şaşırdığım bir sohbete denk geldim.  Buraya da taşımak istiyorum:

Her zamanki telefon bayime gitmiştim, öğle namazı sonrası idi. Benim önümden iş yeri sahibinin memleketlisi bir adam girdi ve beraber biraz lafladılar. Onlar konuşurken,  arkadaki televizyondan Denizli'deki deprem haberinin ertesinde  Akit'ten bi şahsın "Kamuoyu Kılıçdaroğlu'nun idamını bekliyor"  demekten tutuklandığı bilgisi geçti.

Adamlardan birisi dedi ki "Yahu ne hale geldi memleket, bizi nereye götürüyor bunlar?"
Ötekisi de dedi ki:  "Herkes konuşuyor valla..."
Sohbet böyle devam etti.

Şimdi bunlar namazında niyazında duasında olan İslamcı tipler. Açıkça Ak Parti'nin tabanı.  Bir AKP eleştirisini dahi şu güne kadar duymadığımız çevrelerden böyle sesler geliyor.
Onlar bile böyle diyorsa...

Bu seçimlerde AK Parti kitlesi de  parti de kötü gidiyor bence. İnsanlar "sağduyu, hizmet ve durmadan gerginlik yaratmadan güçlü liderlik" istiyor.  Zaten bunun için Başkanlığa "Evet"  dediler.

Fakat sonra bir yerde Ak Parti kitlesi aklını ve dengesini kaybetmeye başladı.  İnanılmaz bir kibirle doldular;  hani az daha  zorlasalar,  ha  gayret,  bir zamanların Kemalistlerine  tıpatıp benzeyecekler.

Bir defa ben bugüne kadar hiç bu kadar ayrıştırmacı, bölücü ve dışlayıcı bir dil gözlemlememiştim Ak Parti'de... Seçim zamanlarında bazı gerginlikler ve parlamalar yaşanması doğaldır, ama doğal sınırlar içinde kalırsa... Şu anda sosyal medyada dahi, Ak Partili Ak Partili ile tartışıyor!  Sanki seçime değil;  "laf sokma müsabakası"na  gidiliyor.  Laflar kılıç gibi saplanıyor.
Ne için ne adına?

Eğer bilinçli olarak ve tasarlayarak oylarını kaybetmek gibi sıradışı bir planları yoksa;  bu tavrın ne faydası olacak anlamış değilim.

Benim 2000'lerin başından beri görüp gözlemlediğim; bu partinin çıkarlar ve hedefler merkezli olmak üzere, kapsayıcı ve bütünleştirici, gerçek halktan ve sokaktan kopuk olmayan bir dili benimsediği idi.  Son zamanlardaysa mühendislik projesi olmaya doğru evriliyor gibiler.
Belki  imar affı,  "tanzim satış"  ile ucuz sebze,  ezan hassasiyeti  ve en son Yeni Zelanda olayları ile bir yol açmış olabilirler;  ama uzun vadede ciddi kan kaybı var, bu kafayla giderlerse bunun geri dönüşü de olmayacak.

İlginç olansa, milliyetçi bir partinin başındaki Devlet Bahçeli bile daha sağduyulu ve kapsayıcı yorumlar yaparken; Ak Parti sanki Mars'tan bildiriyor gibi!

Özellikle Cumhurbaşkanı'nın tarihi görevi, sorumlulukları ve seçmen kitlesinin kendisinden büyük beklentileri varken:
Anzaklar,  "dış güçler",  "Eyyyyyy İSrail, Eyyyy Batı!..."  diye başlayıp giden; seçim meydanlarında katliam görüntüsü izleten, bol Bay Kemal'li, zekanın ve aklın ayaklar altına alındığı ağız dolusu popülizm soslu konuşmalarda hiçbir özeleştiriye yer olmayan laflar arasından Türkiye'ye bakarsak:
Gelişmek ve büyümek isteyen,  halkının demokrasi bilincinde kayda değer önemli gelişmeler yaşanmış olan,  "sağduyulu ve gelişkin"  bir yönetsel liderlikle  yeni çağa uygun doğru kodlar ışığında gayret göstererek hayal edilemez bir eşiği aşabilecek bir ülke.

Görünen o ki iktidar artık Türkiye'yi yeni çağa taşıyacak liderliği yapamıyor,  o standartlarda insanlar çıkaramıyor Ak Parti.
Peki ya muhalefet?
Özetle ortada bir muhalefet yok.
Etnikçilik ve bölücülükten arta kalan zamanlarda  "AKP'ye nasıl seçim kazandırırız"  peşindeler.
İstanbul Fatih'te bir manyak Suriyeli avına çıkmış, beriki hâlâ türban tartışması yapıyor, HİÇBİR PROJELERİ, bütünleştirici planları yok.
Ortada tek  AKP  var,  o da çamurlara doymuyor.

Tüh!  "Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur"  hesabı;  gene sardık en başa iyi mi!


* 20 Mart 2019'da  sabah 9:30'u biraz geçe Denizli'de Acıpayam merkezli 5.7 şiddetinde bir deprem  ve ardından çok sayıda artçı sarsıntı gerçekleşti.

* Yeni Zelanda saldırısı:  15 Mart 2019'da Yeni Zelanda'daki iki camiye canlı yayınla gerçekleştirilen psikopat ve terörist saldırı.  An itibariyle 51 kişinin öldüğü söyleniyor.

* Yazıda CHP'den Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı olan  Mansur Yavaş'a yapılan muameleye hiç değinmedim dikkat ederseniz nereden tutsak dökülüyor ve körlük son raddede.

Ankara,  dil,

27 Aralık 2018 Perşembe

 Ayelet Shaked  üzerine,  yeniden...


Fotoğrafını paylaştığım bu güzel kadının siyasetçi olduğuna inanmak istemezdim ama kendisi İsrail Parlementosu Knesset'te  bir milletvekili.
Adı:  Ayelet Shaked.   (איילת שקד)
Birkaç yıl önce dikkat çeken açıklamalarını kendi blogumdaki şu yazılarımda paylaşmıştım:

İsrail-3 (Seçkiler)  ve  İSRAİL Çarkı

Geçmişte yaptığı açıklamalarda, Gazze'ye ülkesinin yaptığı askeri operasyonlarda Filistinli annelerin ve çocuklarının ölümünü talihsiz bir durum olarak görmediğini, bilakis annelerin "küçük yılanlar" doğurduğu için öldürülmesi gerektiğini söylemişti.
Eklemek isterim ki kendisi  Adalet Bakanı  iken bunları söyledi.
Filistin halkına topyekün savaş ilan edilmesini isteyen birisi özetle.

Şimdilerde de  "İsrail olarak Kürt devletine ihtiyacımız var",  "Kurulacak Bağımsız Kürdistan'ı ülkemizin desteklemesi gerekir",  "YPG'yi destekleyelim",  "Kürtler IŞİD'i yenme konusunda en ciddi taraf.  Kürtleri devletsiz en büyük ulus yapan adaletsizliği düzeltecek adımlar atmalıyız. Mükemmel bir demokrasileri var. Üstelik kadınlara da eşit davranıyorlar...",  mazlum-ezilen Kürtlere destek olalım,  uluslararası güçler  Türkiye'ye müdahale etsin, ...  gibi peş peşe açıklamalar yapıyor. "Kürtlerin bağımsızlık arzusuna destek olmalıyız. Bunu hak ediyorlar",  "Türklerle savaşta kahraman Kürtlere başarılar diliyorum"  dahi dedi en son.  Zaten güncel haberlerde adını sıklıkla okuyoruz şu günlerde.

Demem o ki:  Irkçılık  ve nefret söylemini sıradanlaştırmış insanların, başkalarına  "insan hakları" - "demokrasi" - "ilericilik"  dersleri  verme tiyatrosu devam ediyor. Ve Sümerler'den beri devam eden, Mezopotamya halklarına savaşarak kurtuluşlarını vaat etme yalanı her türlü dini ve din dışı sosa bandırılarak servis edilmeye hala devam etmekte...  Mesela bunlar da siyasete inanmama ve siyasetçilerden güzel bir gelecek için medet ummama sebeplerimden biridir.

(Gerçi dürüstlüğünden dolayı tebrik etmek gerekir bu kadını. En azından yıllardır PKK ve bölgedeki bazı terör unsurlarına kesintisiz destek verip, sonradan kameralar önünde dostluk-kardeşlik-işbirliği edebiyatı yapan yavşaklardan değilmiş. "Özgürlüğü hak edip etmediklerini karar verme mercisi olarak kendisini görmesi  (ve aslında Kürtleri aşağılamasından da) ayrı bir kibir yazısı çıkar.  Siyasetçilerin genel olarak dininin aynı olduğunu bir kez daha hatırlatmış oldu bize özetle.)



8 Kasım 2018 Perşembe

 Serdar Ortaç'tan  aforizmalar


Büyük EGO balonu üstat Serdar Ortaç demiş ki:

"Gül gibi karımın üzerinde bir lanet var. Instagram'a koyduğu fotoğraflar yüzünden kıza sürekli nazar geliyor. Bu kadar kötü göze inanamıyorum. Sosyal medya hayatımızı mahvetti. Türk ırkını, Türk'ün karakterini bozdu. Instagram'ı hayatımıza sokan Amerika'yı görmek istemiyorum, tiksiniyorum."

Ah be Serdar! Sen otur o "5-10 dakikada" yapmakla sürekli övündüğün yeni şarkılarını "üretmeye", evir çevir yabancı şarkılardan araklayarak oluşturduğun aynı melodiler üzerine farklı sözler yazarak  onlarca albüm çıkarma geleneğine devam et. Eh, hayranların sayesinde sahneden de güzel paralar kazanmaya devam ediyorsun,  nasılsa  "Halk bunu seviyor, bunu istiyor!"  kuralı işliyor.  Ama yazının başında alıntıladığım bu kadar salak lafları edip maalesef zırvalarına maruz kalan her birimizin devrelerini yaktığın için, ve milleti bu kadar salağa bağladığın için,  iki çift lafa da hazır ol.

Bir "Hesabımı kapat" veya "Sign out" veya sadece beynine sessizce göndereceğin "Bundan sonra Instagram'da kesinlikle paylaşım yapmayacağım! Yaparsam da sosyal medyayı (çoğu yabancı ünlüde görüldüğü gibi) profesyonel amaçlarla kullanacağım"  benzeri kararları alıp uygulamak yerine...

...... "AMERİKA'NIN HAYATIMIZA SOKTUĞU  bilmemne!!!"

Öncelikle kimse kimsenin hayatına bir şey sokamaz Serdarcım, sen izin vermediğin sürece... İkincisi biliyor musun Avrupalıda Amerikalıda bu kadar yoğun, 7'den 70'e azgın bir sosyal medya iştahı yok. Ama zaten onlarda senin gibilerin de pek fazla şansı yok.

Gerçi  “John Lennon  ada
 (İngiltere)  için ne ise Türkiye için Serdar Ortaç  odur    (bkz:  kendinden üçüncü şahıs olarak bahsetmek)
diyen bir kibir kumkumasından başka ne bekleyeceksin?

The Beatles  söz yazarı  John Lennon neden şarkılarını bir, bir buçuk yıl gibi uzun zamanlarda yapmış-mış! Halbuki Serdar Bey 5-10 dakkada bir yaz hitini, bir Padişah'ı çıkarabiliyormuş ama bu ülkede değeri bilinmiyormuş! Bu lafları kendisi diyor ve bunu övünülecek şey sanıyor, tek yazlık parçaları ile kendisini John Lennon ile kıyaslayan büyük söz yazarı...

Bir diğer incisi:
"Sadece 7 nota var  topu topu kaç beste yapılabilir?"
Bu lafı, şarkılarınızın ve bestelerinizin çalıntı olduğu söyleniyor, buna ne dersiniz? sorusuna cevaben diyor. "Yavuz hırsız" olduğunun kendi ağzından itirafı ve bir başka sefalet örneği...

    "Krallar kraliçeler sınıfındayım ama Türkiye'de değerim bilinmiyor"  da  bir diğer sıradan böbürlenme cümlesi.



Kendisini 90'ların ortasında patlayan "Karabiberim" ile tanıdık. Tabii her ünlü gibi seveni de sevmeyeni de oldu. (Mesela benim çok sevdiğim Aysel Gürel, Serdar Ortaç'a aşıktı.)  Arada "Yaz Yağmuru" gibi nitelikli işler çıkarmadı da değil. Ama malum, bayağılığı gayet samimi şekilde kim üzerine giyerse, o ünlü daha çok sevilir bizde.

Normalde sadece işini yapıp parayı götürse neyse... Ne var ki Serdar Ortaç -nedense- çok alanı dışında eylemler ve çooook büyük laflar söyleme eğiliminde olduğundan görmezden gelmeyi başaramadım artık. Ki Ahmet Kaya'ya sahnedeyken başlattığı linç de ayrıca irdelenmeye değer bir konudur ve maalesef hep ideolojik pencereden incelmiştir. Oysa organizasyon açısından veya sahnedeki Ortaç'ın en basit ifadeyle sinirlerine hakim olamama sorununa kadar pek çok noktadan neredeyse hiç söz edilmemiştir.

Sonuçta  Ahmet Kaya'nın duruşu belli. Beğenirsin beğenmezsin. Ama ödül vermek amacıyla eşiyle beraber ödül törenine davet ediyorsun; kapıda karşılayıp davetteki masasının yerini gösteriyorsun, sahnedeki Serdar Bey laf çarparak çatal-bıçak fırlatmaca oyununu başlatıyor... En şık elbiseleri içerisinde en lüks otelin içerisinde süperstarlar, divalar, ana haber genel müdürleri (Reha Muhtarlar filan)  izlemekle yetiniyor... Hatta direkt aktif olarak bu vandallığa katılıyor!

Türkiye'de zenginlerin, okumuşların ve ünlülerin tetiklendiklerinde halktan/avamdan zerre farklı davranmadığının; ama ne hikmetse halkı aşağılama hakkını ve ilericiliği kendilerinde gördüklerinin bir diğer örneği.

(Ayrıca yıllarca genel müdürü olduğu, televizyonda en çok izlenen haber bültenini yönetip sunan Reha Muhtar gibi, akşam haberlerinde sürekli  "hayvanlar dünyası, aslanlar, maymunlar, medya maymunları, magazin kadıncıkları, kim kimle ilişkide?, hangi kadıncık aldatılmış, gene kamera ordusu önüne ilgiyle atlayıp hangi açıklamaları halkımızla paylaşmış, Televole kadrolu elemanlarıyla dakikalarca söyleşi" benzeri yayınlarla en kritik zamanda ülkeyi uyutan bir adamdan da ancak bu beklenirdi.  90'lar sonuna doğru  ülkedeki bankalar peş peşe batmaya başladı da kendisine yol göründü.

Şimdilerde o da "muhalif" olmuş,  iyi mi?  ;) )



21 Aralık 2017 Perşembe

Sevan Nişanyan


Onu Taraf gazetesindeki 'Kelimebaz' köşesinde tanıdım. Türkçe kelimeler, dilbilim ve kelime kökleri üzerine yazılarına, arada güncel olaylarla ilgili birkaç cümlelik kısa yorumlar ilave eden birisiydi. Zamanla yazı, yorum, bilimsel makale ve denemelerini derlediği blogunu da takibe alıp okumaya başladım. Facebook hesabı yine aynı şekilde...

‘‘Bu memlekette öyle güvercin tedirginliğiyle yaşamaya gelmez. Köpek gördün mü değnekle üstüne yürüyeceksin.’’      Sevan  NİŞANYAN

Türkiye'de en eksik olanın; farklı düşünme teknikleri, tek tipe ait kalıp modelden olmama özelliği olduğuna inanan biri olarak; belli bir tutarlılığı korumak kaydıyla farklı bir öze sahip olan tek tük her kim varsa büyük saygı duydum ve çok sevdim bugüne kadar. Gökkuşağının renkleri gibi,  farklılıkların bir aradalığını hayal ettim.

Ancak artık (belki de reel hayatımdaki kişisel kararların da etkisiyle) evet artık kendini dünyanın merkezi gibi sayan (benmerkezcil) ve hiçbir şey katmadan, evrendeki sorunların çözümünde hiçbir olumlu girdi sağlamadan, salt tespitçilikle EGO kasanlara aynı sempatiyi duyamıyorum maalesef.  Hele bencil egoistlere.  Sadece çevrelerine çok yüksek sevgi-tatmin verebilen adamların bencil ve ultra egoist olma hakkı var bence.  Gerisi hikaye.

İnatlarının esiri olmuş, sadakatini ve birikimini kibirli öfkesine sunan, hele hele bu doğrultuda kalem oynatan; şahsen kutsal bir yanı da olduğuna inandığım  'yazmak'  eylemini bu dürtülerle yapan nefret dolu insanlar bir bir hayal kırıklığı kervanına katılıyor.  Hele ki "milliyetçilik ve ırkçılık"  eleştirileri ile dolu bir geçmişin ve onlarca yazıların varsa, tüm onlardan sonra,  tutup ırkçılığın âlâsını yapanlar hiç çekilmiyor.

Uzun lafın kısası,  son aylarda Sevan Nişanyan da kaydı gitti bence.
Bu da burada dursun.




Ocak 2019  EDIT:

Bu görseli bloguma koyup koymama konusunda biraz bocaladım ve sonunda olmasına karar verdim.

Uzak geçmişte dikkat çeken ve pırıltısı olan bir adamdı, bunu daha önce de yazmıştım zaten. Dinmeyen orta yaş bunalımına, aşırı özgüven patlaması ve yüksek kibri de eklenince kayboldu maalesef. Bugünse  -yine yeni yeniden-  içindeki irinleri kusmuş.

Adamın mevcut tek yakıtı:  Türk düşmanlığı.
Şahsını refere ederek büyük tespitler yapan herkese akıl-fikir.  Böyle leş tipleri kılavuz belledikçe insanlığın iki yakası bir araya gelmez hakikaten.

Bu Türk düşmanlığı, Türk'e karşı olan her adamın bokunca inci arama saplantısı, emperyal güçler ne yapıyor ne ediyorsa iyi ediyordur dayatması... Bunları aşamadıkça muhalefet de bişeye benzemiyor,  etkili de olamıyor,  boşa kürek çekiliyor.  Mevzu da  "bekâ sorunu"na  bükülüyor.



EDIT:

Sevan Nişanyan hakkında  "Kemalizm, Atatürkçülük ve milliyetçilik başta olmak üzere; Taraf'ta İslam konusunda yazdıkları da eklenince, iki taraftan da savunmasız kaldı bence" demiştim Kemalistlerin genel düşünce yapısı başlığında.  Ancak kendini (ve başkalarını) kandırmada sınırlarını aşırı zorlayınca, o günden bugüne, büyük hayal kırıklığı yaşadığım ve kafama tükürdüğüm bir isim daha oldu.  "Düşmanı kandıracağım derken kendi kendini kandırmaya başlarsan savaşı kazanamazsın ki,  kaybedersin"  diye yazmıştı oysa bir yazısında  :(

Son yıllarda Sevan Nişanyan aynı "Öküze benzemek isteyen kurbağa" fablındaki gibi oldu, kibrinden şişip şişip patladı. 15 Temmuz'dan sonra ise galiba kudurdu.  Ali Nesin de aynı şekilde. Demek ki daha farklı beklentileri vardı.  Böyle diyorum zira "darbe" diye yorumlayan herkesi sosyal medya hesaplarından tek tek sildiler. Yani adamlar ciddi ciddi zaman ve kafa yorup listelerinde ekli yüzlerce-binlerce kişinin paylaşımlarını okuyup 15 Temmuz için  "darbe"  diyen herkesi sildiler. Bunu da göğüslerini gere gere defalarca ifşa ettiler.

Bir diğer ortak noktaları:  Ekürisi Ali Nesin ile birlikte,  neredeyse her konuşma ve yazıda  -başlangıç, gelişme ve sonda-  "olmayan Tanrıya"  diye ısrarla belirtmeleri.  Böylelikle,  kendi ifadeleriyle  "o olmayan"  ile durmadan savaşmaları.    (#obsesyon)
Özetle:  Bir yerlerde takılıp kalmış,  yaşlı ve takıntılı bünyeler bunlar.


Ali Nesin cidden sıkıntılı bir adam. Bir sıkıntısı var. Sıkıntısı olmasa Nişanyan ile arkadaş olmaz zaten. Aslında ikisinde de aynı sıkıntı var. Her lafı, (dikkat ederseniz bu paylaşımda dahi), dönüp dolaşıp, inanmadıklarını BİN KEZ BEYAZ ETTİKLERİ   Tanrı'ya/Allah'a getirip  mizah-gırgır yaparcasına bitiriyorlar.
Anlaşılamayan şu:  İnanmadığın,  yok dediğin şeye niye durmadan laf sokarsın?  Sonra bu tarz bir mizah ancak yerinde yapılırsa değerli olur. Bunlar her yazı-konuşma-makale-tweet-Facebook paylaşımına kadar yaygınlaştırdı bunu.  Kibrinden ölecek ikisi de...

Ali Nesin:  Bu adam yıllarca Tübitak'ın ne denli sığ ve kompleksli bir takım bilim adamlarınca yönetildiğini anlattı durdu. Nesin Vakfı çatısı altında yaptığı işlere, Matematik Köyü'ne, sistem içerisinde sisteme alternatif geliştirebilmesine, dürüstlüğüne vesaire çok saygı duydum. Ancak "neyi seversen seni hayal kırıklığına uğratır yasası" gereği, 15 Temmuz'dan sonra o da gaz ve toz bulutu olma adaylığına soyundu. Kankisi Sevan Nişanyan'la birlikte "tiyatro"dan girdiler,  Hakan Şükür gibi bir adamı "ahlâk timsali"  diye  Facebook'ta övmelerden çıktılar.  (Oysa Hakan Şükür bu ülkede ahlâksızlığın en gözümüze sokulmuş, ama sonrasında her nasılsa bir şekilde kamufle edilmiş halidir.  Belki bir gün onun hakkında da yazarım.)

Öyle oldu böyle oldu. Sonra en ırkçı damardan Türk düşmanlığından çaktı gene Nişanyan,  diğerini de ben bıraktım zaten.


Sevan Nişanyan Ermenileri de sevmez, eğer Tanrı manrı diyorsa, veya Atatürk'ü seviyorsa... Saplantılı biri. Bir Tanrı'ya bir Türk'e çakma saplantısı var. İkisine de yok diyor. Beri yandan da savaşıyor bunlarla... Diğer benzerlerinden farkı kafası çalışan ve ağzı iyi laf yapan bir tip. Delirmeden önce değerliydi de... Ama tamamen delirdi bir yerde. Artık "ibretlik" ile parodi hesap arası gidip geliyor.  Her şeye rağmen seveni bol olan bir adam.  Bu kudurmuş/delirmiş hallerini tabii ki görmez onlar,  sevgi engel olur bazı gerçekleri görmeye...

"Deprem ilahi mesaj"  diyenlerle alay eden veya bunlara kızan tanıdıklarımın anlamlı bir bölümü, Nişanyan'ın Ocak 2020 Elazığ depremi  (6.8)  sonrası şu paylaşımını övüyor.  Ben anlamaz.

Neyse ki  delirdiğini seneler öncesinden vurgulamışız.


#2019,  destan,  Dink,  Gündem,  insan hikayeleri,  Türkler,  *