Tarih? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2020 Pazar

  Hristiyan ve Azınlık alerjisi


Türkiye'de büyük bir HAÇ ve Hristiyan nefreti var. Ne kadar ilginç ki bir zamanlar Hristiyanlığın doğduğu bu topraklar, hem doğuşunda hem de son yüzyıllarda en büyük Hristiyan katliamlarına sahne oldu. Hâlâ daha kan görmek isteyenler olmalı ki, şu ibret dolu Korona virüs salgın dönemlerinde dahi,  rahat-sıcak-sağlıkla evlerinde otururken bile, mevcut boş zamanlarında Hristiyanlara karşı nefret söylemi ve durmadan parmakla gösterme, parmak sallama ve tehdit dolu paylaşımlar yapmayı ihmal etmeyenler var. Hristiyan mezarlıklarına saldıran vandallar var.

Aslında hiçbir bilgi sahibi olmadığı İnciller konusunda ve "İznik Konsili" gibi çetrefilli konularda paragraflarca baştan aşağı yanlış bilgilerle dolu paylaşımlar yapanları hadi bir kenara koyduk diyelim. Neymiş, "Türkiye'deki seküler politikalar insanları Hristiyan yapıyor"muş! Geçenlerde Facebook'ta biri yumurtlamıştı bunu.

Seküler normlarda yaşamak isteyen kişilerin Hinduizm, Yoga, spiritüelizm, ruhçuluk, ateizm, deizm gibi akımlara kaydığı söylense hadi gene bir gerçeklik noktası olur. Ama seküler kişi Hristiyan olmaz, olamaz. Hayatını Tanrı'nın kurallarına ve bakış açısına göre şekillendirmek istemeyen bir kimsenin İbrânî dinlerle işi olmaz zaten. Saçma sapan hiçbir şey bilmeden oturduğu yerden kin ve nefret pompalayanlar var. İrinleri hiç bitmiyor, kendi kendini hep rejenere ederek pislik oluşturmaya devam ediyor. Bu sebeple karşılıklı düşmanlıklar ve hizipler hiç bitmiyor.  Yani demem o ki, azınlıklar arasında hizipçilik yapan ve nifak tohumları eken bazıları var eyvallah, ama bizim de ellerimiz  (ve yolumuz)  çok temiz değil.

Bendeniz farklı görüşlerden kişileri okuyup takip etmeyi sevdiğimden ve bundan istifade ettiğimden, yıllar boyu sosyal medya hesaplarımda bir dolu görüşü severek takip ettim. Ancak ırkçılık yapanları; durmadan belli bir din, mezhep, ırk, millet, dile karşı fitne-fesat tohumları ekenleri artık siliyorum.  İmkanım ve gücüm buraya kadar.  Ben sadece yazabilirim.






* "HAÇ ve Hristiyan nefreti" dedim ama aslında neredeyse tüm azınlıklara karşı ölümcül bir nefret var burada.  En çok da alçakgönüllüğe karşı derin bir nefret var.  Nazik, temkinli ve alçakgönüllü olmak korkaklık addedilir mesela.

* "Hristiyanlığın doğduğu bu topraklar" dedim. Oysa elbette Hristiyanlık, İsa'nın yaşadığı eski İsrail topraklarında (ve bu anlamda Kudüs'te / Yaruşalim'de) doğdu. Ancak gerçek anlamda yayılması ve ilk kiliselerin kurulması Anadolu topraklarında olmuştur.  İncil Vahiy bölümünde adı geçen  ilk kurulan  7 kilisenin tamamı  bugünkü Türkiye topraklarında.

* Tarih tekerrürden ibarettir  diye boşuna dememişler. Bir zamanlar Roma'da insanlar İsa inancını benimsedikleri için arenalarda aslanların önüne atılıyor,  veya topluca yakılıyorlardı.  Türkler  Bizans'ı yıkınca Roma ruhunu mu aldılar nedir,  onlar da aynı misyonu benimsemişler adım adım.

Böylece yakarak-yıkarak bile inancından dönmeyen insanların diyarında, bugün sayıları "tek-tük"e düşmüş iken dahi  bundan bile nem kapan hasta ruhlar var ki demek;  evinde oturduğu normal bir günde, şu anda bölgemizi ve dünyayı çevreleyen nice mesele varken hem de, gene dön-dolaş Hristiyan ve azınlık nefreti pompalanıyor. Bazıları gerçekten hiç akıllanmıyor.  Bunlar asla düzelmeyecek.  Sükût-u hayâl!

* Önüme sosyal medyada şöyle bir video düştü: Yahudi bir araştırmacı, Osmanlı İmparatorluğu son dönemlerindeki Hristiyan katliamları üzerine bir çalışma yapmış.  Nedir diye biraz tarama yaptım,  içerisinde şöyle bir bölüm geçiyor kitabın:

"Turkish troops accompanied by an enraged Muslim mob attacked an Armenian cathedral in the city and opened fire on the worshippers, shouting that now Jesus could prove that he was a greater prophet than Mohammed. Afterward, they set the church ablaze. Some of the worshippers managed to escape via the roof; others were taken out as corpses, in bags filled with bones and ashes."   (Benny Morris)

Yani özetle diyor ki,  öfkeli Müslüman güruh eşliğindeki Türk birlikleri şehirdeki bir Ermeni ibadethanesine saldırmış ve içeridekilere ateş açmış. “İsa  Muhammed'den daha büyük bir peygamber olduğunu kanıtlasın bakalım şimdi!”  demişler...
Euzubillah!  Zebaniler her yerde.

* Son zamanlarda insanları uzun vadede dinden ve Tanrı'dan soğutup seküler bir toplum yaratma adına, kitleleri dini tanrısal şeylerden tiksindirmek için ciddi ciddi büyük bir  (gizli) kampanya  yürütülüyor bence.
Hani şöyle bir mantık vardır ya:  "Bir şeyi yok etmek istiyorsan onu kötü savun.  (Veya aşırılaştır.)"

İşte bu aşırılaştırmalar ve mide bulandırıcı savunmalar ile insanlar İslâm'dan nefret ettiriliyor. Benden söylemesi.  Yazının başındaki sosyal medya paylaşımını yapan insan evladı mesela... Eminim ki o kendisini milliyetçi ve faydalı bir düşünsel faaliyet içerisinde sanıyor.  Onun gibiler bu mikroplukta elbette devam edecekler;  aynı diğer mikropların durmadan en iyi bildikleri mikropluğa devam etmesi gibi.

Bu noktada  Şair İsmet Özel'i anmadan olmaz. Benim de görüşlerinden istifade ettiğim, dil becerisi çok iyi olup bazı önemli sorular da soran bu narsist hazret, kendi arzusu için dünyayı yakabilen biri olduğundan namzet, coğrafyayı atomlarına kadar ayrıştıracak ruhi arkaplanı oluşturmada bakıyorum kendisi ve havarileri...  Daha önce bir yazımda  "İsmet Özel peygamber mi?"  diye sormuştum hatırlarsanız. Öyle ya,  sözleri / buyrukları bir emir veya ayet imiş gibi değerlendirilip "İsmet Özel  şöyle buyurdu,  böyle yumurtladı..."  diye ortamlara salınmıyor mu?

Belki bu konuya daha ayrıntılı olarak başka bir yazıda değinmek gerekebilir. Şimdilik burada keselim.


EDIT:  Mayıs başında yazdığım bu yazının üzerinden daha birkaç hafta geçmeden  Hristiyan nefretine dair  ülkeden gelen bazı taze haberler:

_İstanbul Bakırköy'de bir kilisenin kapısı yakılmak istendi, bir kişi gözaltına alındı.  (9 Mayıs 2020)

_İstanbul Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Kilisesi'nin kapısındaki haç yerinden söküldü.  (27 Mayıs 2020)
Kilise yaptığı açıklamada "saldırganın kameraya poz verdikten sonra eylemi gerçekleştirdiğini" söyledi. Adli kontrol şartıyla serbest bırakılan sözkonusu şahıs  "Bir insan zaman zaman öfke patlaması yaşayabilir. O anda öfke patlaması yaşadım.  Zaten şeker ve kalp hastasıyım"  dedi.

_Yıllardır bitmeyen Ayasofya tartışmaları yine alevlendi. Ayasofya, Cami olarak ibadete açılsın çabaları ve gazlaması tekrar başladı.

Sosyal medyada "Batı'nın gözü kulağı Ayasofya'da!" gibi yorumlar görüyorum.  Açıkçası yıllardır yabancı basını takip eden biri olarak,  Batı'nın, hele Ortodoks olmayan dünyanın ne umrunda olsun bu kadar Ayasofya, anlayamadım.  Adamların kendi ülkelerindeki kiliseler kapanıp dağılırken bizimkine niye sarsınlar?
Velhasıl  kendi çöplüğünü evrensel gerçeklik sanan, aslında eğlenceli ve enerjik, ama çene ishali olmuş ve durumu hazin insanlarla birlikte yaşıyoruz.



#edebiyat,  kitap,  şiir,  dil,  Türkçe,  Kürtçe,  canilecanan,  İstanbul,  medya,  Yunan,  hayal kırıklığı,  yazmak

14 Ekim 2019 Pazartesi

«SAVAŞA HAYIR  ve  BARIŞ olsun»  (mu acaba?)

Türkiye ilginç bir ülke.  9 Ekim 2019'da başlayan Barış Pınarı Harekatı  ile kafa karışıklıkları yine ortaya serildi, tahmin edersiniz ki her kafadan ayrı ses çıkıyor yine.  Bazıları diyor ki  "Acem ne derse Türk tam tersini yapmalı." Başkaları: "Dinciler ne derse tersini yapmalı!",  "Batı ne dersi tersi!"...  (Örnekler çoğaltılabilir.)

Yahu senin pusulan neden başkaları oluyor, ne yapmayacağına onlar karar veriyor??  Yani demem o ki, ben hükümeti ve ülke içi siyaseti hiç beğenmiyorum ancak buradan bir çıkış da göremiyorum.
Malum zat çıkıp  "2 kere 2 dört eder" dese; "Peki bu kime yarayacak ona göre tarafımızı alalım" diyen bir kitle var. Gerçekten inanılmaz. Yobazlığı, gericiliği ve mikrobu sadece din eksenli gören bir kitle mevcut. Son yıllarda bunlara bir de RTE-nefretini obsesyon boyutuna ulaştırmışlar eklendi. Ülke yansa zil takıp oynayacak raddeye kadar geldiler.

Bir başka ve asıl önemli konu da şu:  BARIŞ.
Gerçekten  "Savaşa Hayır!"  ise eğer.... O zaman barışın o kadar boş beleş bir iş olmadığının da bilincinde olmak gerek. Savaş boş beleş ve zahmetsiz mi ki barış öyle olsun? Yap yap yap, sonra  "BARIŞ HEMEN ŞİMDİ!"   Böyle bir utanmazlık haline girdi insanlar.

Barış isteyen, nifak tohumlarının karşısında durur. Yalan haberle kışkırtmaya ve insanları sokağa dökmeye karşı olur. Seküler diye etnikçiliğe ve bölücülüğe alkış tutmaz, hendeklere sessiz kalmaz, insanları savaşa sürmeye kalkmaz... "Haydi Kürt çocuğu, gerekeni yap  yoksa asimilesindir"  diyenlere karşı durur;  zaten çocukları ve gençleri en öne sürmez. Kendisi korunaklı evlerde, kendi hayatları çok değerli iken, siyasi olarak çok bilenmiş gençleri fişteklemez. Zehirli tarih anlatılarını reddeder.  Milliyetçiliği ve ırkçılığı teşvik etmez.  ISIL / IŞİD'i ve avanesini besleyen kanallara karşı durur. Mikrobun ana kaynağını görmezden gelme yapmaz... Patlayan bombalar sonrası  "Siz bunu hak ettiniz!" demez, kendisi günahkâr ve ölümlü olan insanın başkasına böyle üstten bakması ve terör estirmesine sessiz kalmaz. Çevrecilik konusuna hassasmış gibi sosyal medyada tiradlar atıp orman yakanları görmezden gelme yapmaz;  ormana ev yapanları, yakanları (ayırt etmeden) kınar; sürekli bir tarafa karşı üç maymun olmaz.  Teröristler için "Yere izmarit bile atmayan iyi çocuklar bunlar"  demez...  Gerektiğinde ülkesinde barışın korunması için elini taşın altına koymasını da bilir. Faturayı en zayıf halkaya kesmez.


"Kafalar karışık" dediğimiz hallerin bazısı ülkemizdeki "maskeli balo"nun bir çıktısı... Coğrafyamızda maske maske üstüne adeta! Ve kritik anlarda ola da o maskeler düştüğünde, altından çok farklı şeyler çıkabiliyor. Milliyetçilik ve ırkçılık karşıtı olduğunu söyleyenler, en âlâ etnikçi ve koyu milliyetçi çıkabiliyor. Ben sosyal medyada "barış barış" diyen nice hesapların, insanlarımız bombalı saldırılarda öldürüldüğünde, polislere ateş açıldığında, ormanlar yakıldığında coşkuyla kutladığını görüyorum.  Ona buna "faşist" diyenler, kendileri en ufak bir eleştiriye tahammül etmeyebiliyor. Kürtleri en çok kızıştıranlar Kürt olmayabiliyor (hatta genelde olmuyor). Ermeniler derseniz aralarında derin bir kin besleyen, dış güçlerle göbek bağı içerisinde ve her yolu mübah görenler şu anda delirmiş gibiler... İşte daha birkaç hafta önce gördük, Süryani klisesi açılışı yapılıyor, Süryanilere "Akıllı olun, bu oyunlara kanmayın!" diye ayar çeken parmak sallayan ırkçı Yunanlı mı istersin... (Süryani klisesine ait bahçeler ateşe verildi.)  Hepsi ve daha fazlası burada!
(Bunları daha önce  Maskeli İnsanlar  yazımda da söylemiştim.)

Bu maskeli, adeta birbiri arasına gizlenmiş düşmanlık ve nefret tohumları dolu kişilere ek olarak maalesef bir de çok duyarsız ve hazcı bir kitle var. Geçenlerde bunu bir paylaşım altına da yazmıştım; genellikle "çağdaş, laik, Atatürkçü" diye kendini tanımlayan bu kişiler, asla meselelere samimi veya derin bir gözle bakmıyor; resme ve destekledikleri parti önderlerine bakıp ilk intiba ile kati görüşünü belirliyor. Asla karşı görüşleri okumuyor,  ya da kaale almıyorlar. Çünkü "her şeyi yalnız ben bilirim" gibi bir kibirleri var;  iletişime kapalılar,  kestirip atıyorlar.

Velhasıl kavramları karıştırıp dejenere ediyorlar ki fitne-fesat ortamı asla kurumasın, aksine kökleştikçe kökleşsin. Maalesef ülkemizde «Savaşa Hayır! Barış olsun» diyenler;  her tür fitne-fesat, ayrımcılık ve nefret tohumuna sessiz kalıp, hatta bizzat ötekileştirmeyi-düşmanlaştırmayı yapıp, teröre gizli destek verip, sonra mücadele başladığında  (YANDIK!)  AMMAN DERHAL BARIŞ!!  diyenler olduğu için;  barış istemek ve savaş karşıtlığı da kirlendi. Aynı geçmişte "insan hakları" ve "çevrecilik" örneklerinde olduğu gibi. Zannetmiyorum ki hiçbir akıllı ve vicdanlı insan, doğa ve çevre katliamını kınamaya karşı olsun.  Ama "çevreci" diye öne sürülen baş aktörlere bakıyorsun asıl ajandası farklı... "İnsan hakları"  diyenlerse sadece devlet şiddetini görüyor nedense.  Örgütlerin uyguladığı türlü şiddete karşı sürekli kör ve sağırlar.  işte yalanlar böyle böyle insanlar arasındaki fitilleri döşüyor.
(Böl,  parçala,  yönet!")


Son olarak şunu da not düşleyim:  Ben solculuğun ve esasen Marksizm'in beyine sızan bir virüs olduğundan, bir çeşit hastalık hali olduğundan şüpheleniyorum artık. Tabii bunu söylediğim için yer yer dışlanmalar, yok saymalar da yaşıyorum; ancak yıllardır gözlemlerimden çıkardığım da budur.  Sonradan saf değiştirip  "eski solculuk"tan liberalizme, demokrat kişiliğe dümen kırmışlarda dahi zamanında o hasta kafa yapısı sirayet ettiğinden;  o kavgacı üslup, o gerginleştirici, kutuplaştırıcı,  "krizler-kargaşalar-kalkışmalar artarsa DEVRİM gelir ve düzen daha rahat kurulur" kafası gitmiyor.  Stockholm Sendromu'na yakalanmışlar gibi,  kendilerine zulüm edenlere ve canlarına kast edenlere hizmet eder noktaya gelmeleri beni çok şaşırtıyor.  Sadece kendisi ile manevi anlamda büyük savaş vermiş, savaşı sonlandırmış ve bir anlamda tövbe etmiş olanlar sıyrılabiliyor bu hastalıktan. Onda da her "savaştım"  ve her "kurtuldum/değiştim" diyen kurtulmuş değil.  Ve ne hikmetse, Kürtleri ağzından düşürmeyen bu devrimciler esasen Kürtlerden zerre haz etmiyor. Hendekler zamanında Twitter'da yazılanlara bir denk gelseydiniz, kim bilir bunları nasıl ele alırdınız? Bu kişilere göre, özellikle Kürt gencinin esas görevi hendeklerde çukurlarda isyan ederek ölmektir, ki onların bekledikleri yeni dünya şafaktan doğsun. O özlenen zamana kadar kendileri de Nişantaşı'nda değilse bile, sosyal çevrelerinde, mekanlarında, mahallelerinde kariyercilik, toplum mühendisliği filan yapmaya devam eder; eksik veya çarpıtılmış tarih anlayışı ile bu coğrafyadaki uluslar ve farklı diller arasına nifak tohumları ekmeye devam ederler.

*

3 Temmuz 2019 Çarşamba

 Sivas  Katliamı

Türkiye'de insanımızın zihninde iyiden iyiye kökleşmiş bir "Hak etti pislikler öyleyse gebersinler!" anlayışı var ki, bu anlayışın saldırısına uğramanız bazen dini inancınız, bazen milli kimliğiniz, bazen de siyasi düşünceleriniz sebebiyle oluyor görebildiğim kadarıyla...

Bu güruhun HUKUK'a bir saygısı yok, yargısını kendisi veriyor. Veya kanaat önderleri onlar adına veriyor... Yeri geldiğinde kendini Tanrı yerine koymaktan da çekinmiyor.  Linç kültürünü her daim canlı tutuyor, toplumu galeyana getirmek isteyenlerin oyunlarında gönüllü olarak işbirliği yapıyor.  Maalesef, üzülerek söylüyorum ki,  ülkeyi aydınlığa ve (sözde)  Batı medeniyet seviyesine götürme amacıyla yola çıkan Kemalizm de hukuk adına iyi bir tablo yaratmamış, hukuku ve bilimi "camekandaki biblo"  gibi görmüş,  arka fon olarak kullanmış.
(Her ne kadar sözleriyle öyle demese de...)

Ülkemizde yıllardır dönen "Laiklik" tartışmalarını şöyle bir düşününce... Sözlük anlamıyla  "LAİK" ve seküler olma yolunda bir ülkede  böyle bir olay olabilir miydi gerçekten?

İnsanlar şeytanlaşmış,  başka türdeşlerini yamyamlar gibi yakıyor.  Ve Polis izliyor,  asker izliyor,  Cumhurbaşkanı izliyor...  Ben de henüz küçüktüm o yaşlarda. Televizyonda canlı görüntüleri izlediğimi hatırlıyorum.  Yakın çevremden birinin  "Hak ettiler!"  dediğini de...

O kişi babamdı. Bu da benim kendimden ve insanlığımdan en çok utandığım an;  inancım açısındansa kritik bir yarılmanın kıvılcımı idi.


* 2 Temmuz 1993  -  Madımak Oteli


* Sivas Katliamı hakkında Süleyman Demirel ve Tansu Çiller'in bazı yorumları


9 Şubat 2019 Cumartesi

 İnsanlık tarihinde Özgürlük arayışları  (temsili)

Bazen bir görsel,  çok sözden daha iyi ve daha net anlatıyor yaşananları.

#freedom  #revolution  #devrim

11 Aralık 2018 Salı

 Baba Bush  öldü


Adı:  George H. W. BUSH
Ancak biz onu  "Baba Buş"  olarak biliriz.
Bush'lar,  üç kuşak ABD aktif siyaseti içerisinde önemli pozisyonlarda olan bir aile zaten.  Yanda bir resmini gördüğünüz bu adam ABD'nin 41. başkanı idi
 (1989-1993);  sakarlıklarıyla gazete haberlerine ve dönemin karikatürlerine epey konu olmuş  oğlu  George W. Bush ise  ABD  43. başkanı.  (2001-2009)

Birinin zamanında Körfez Savaşı / Gulf War  (1990-1991),  diğerinde  Irak Savaşı  (2003-2011)  çıktı.  Oğul Bush, donanma harekete geçerken yaptığı canlı konuşmasında "Bu bizim için ikinci Haçlı Seferi'dir"  gibi açıklamalar yapmış, sonra danışmanlarının uyarılarıyla yanlış anlaşıldığını söyleyip özür dilemişti. Kabinesindeki meşhur kadın Dış İşleri Bakanı  Condoleezza Rice  hakkında daha önce bir blog yazısı yazmıştım hatırlarsanız.  (Hatta ilk yazılarımdan biridir.)


Bunlar  baba-oğul  "Orta Doğu / Middle East"  de denen  Yakın Doğu'nun  canına ot tıkadılar özetle.  "Kimyasal-Nükleer silahlar olduğu iddiası",  "War on terror! / Teröre karşı savaş!"  diye bu diyara ordularıyla ve ordu dışı güçleriyle geldiler; mevcut terör gölünü genişlettikçe genişleterek yollarına devam ettiler.  Terörsüz alanları da terörize etmekten geri durmayarak  Irak-Suriye, hatta Libya'dan itibaren kuzey Afrika'yı ve Afrika'nın diğer bazı alanlarını taa Afganistan çevresine kadar bir "kısmi terör dünyası"na çevirdiler.  Onların çıkarları için çalışan terör örgütleri "özgürlük savaşçısı" oldu,  "kahraman" oldu,  bölge içi güçlerin yanı sıra kendilerinin de yadsınamaz destekleriyle bu derece güçlenmiş  "IŞİD ile  savaşıyorlar"  oldu...

Şimdilerdeyse  "İsrail'in yararınaysa her şey legaldir ve gerisi teferruattır"  düsturunu benimsemiş olanlarla el ele çalışmalarına devam ediyorlar.  Tabii ki güçlü orduları olan büyük devletler her zaman güç, yağma, prestij, çıkarlar için talanlar yapmışlardır;  ancak bunlar kadar maddi-manevi kavramların,  dini ve din dışı unsurların ırzına geçen olmamıştı. Roma ve Haçlı ruhunu yaşattıkları görüşü de söylenebilir tabii ama çoktan onların ötesine geçtiler.  Ne "demokrasi" bıraktılar, ne herhangi bir "-izm", ne "barış ve güvenlik", ne insan hakları, ne "teröre lanet okuma"...  Aslında bu delirmişlik halleriyle bütün yalanlarını bir bir çökerttiler.  Tam bir yıkım çağı başlattılar.



Bir yorumcu geçtiğimiz günlerde
 (30 Kasım 2018'de)  ölen Baba Bush için  "Ortadoğu'yu cehenneme çevirmiş adamdır. Trump çırak kalır bunun yanında"   diyor.

Maalesef ardından gönülden  "R.I.P."  (rest in peace)  diyenler de var.  Bunlar Baba-Oğul cehennemin kapılarını Babil'den araladılar;  ama demek ki davulun sesi uzaktan hoş geliyor.  İnsanlığın daha alacağı çok dersler var demek ki!  :(

Daha önce bir yazımda Amerikan toplumundaki militarizm damarına kısaca değinmiştim.  Az da olsa tanıdığım Amerikalıların önemli bir bölümünde ciddi bir militarist damar var. Ordularını sürekli kutsuyorlar,  demiştim.  
Bakınız:  (Gündem  Ekim 2012-4)

Amerikan ailelerinden  oğulları orduda olanların,  "Irak topraklarına demokrasi ve barış götüreceğiz"  yalanına gönülden inanıp bol manevi değer soslu militarist paylaşımlar yaptıkları Irak Savaşı günlerini hatırlıyorum.  Amerikan toplumunu çok severim ve okyanus ötesinde olmalarına rağmen, bazı Avrupa toplumlarından çok daha yakın görürüm bize.  Ama bu çağda bu pozisyonu kesinlikle hak etmiyorlar. Ne yaparsınız ki insanın insana hakimiyeti bu boktan çivisi çıkmış dünyayı hediye ediyor insan ailesine.


Kaldığımız yerden özet geçmeye devam edelim:
Bush'ların ekonomiyi devirmelerinin ve bir dolu saçmalığın ardından bayrağı  Obama  devraldı.
 (2009-2017)  Müslüman ülkelerde bir zencinin ABD liderliği baştan büyük sevinç yaratmıştı ki  "Ilımlı İslam", "Arap baharı" filan derken coğrafyayı komple ateşe verdiler.  Şimdilerde de bazı terör örgütlerini silah-mühimmat-para-eğitim-itibar-misyon-siyaset... vesaire açısından istikrarlı şekilde destekleyip beri yanda halen  -bir şekilde-  beyaz ve pirüpak kalabiliyorlar.


Bu kadar yazdıktan sonra biraz da ek bilgi vereyim  (miscellaneous)  ve siyaset dışı eğlenceli şeylerden bahsedeyim:

Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa;  Baba Bush, eşiyle en az 1 kez Türkiye'ye resmi ziyarette bulunmuştu. O zamanlar Özallı yıllardayız, yani Başbakan-CB  Turgut Özal.  Semra hanım ve Papatyalar grubunun kıyafetleri, şaşalı ve şişme hayatları, sosyete partileri medyanın ana ilgisinde... Özal ailesi ile ilgili fotolardan sanki eşsiz bir yalakalık akıyor.

İşte o resmi ziyaretlerin birinde, bizim başkanın hanımının kıyafetleri parlak, saçları ve yüzü boyalı mı boyalı... "Ne giyecek ne giyecek bizim  first lady?"  en baba gündem mevzumuz... (Bu arada Özal'ın Bush'lardan "aile dostumuz" gibi bahsettiğini de not düşeyim.)  ABD Başkanı'nın uçağı yere indiğinde yapılan karşılamada,  Baba Bush'un eşi  Barbara  Bush  beyaz saçları ve siyah üzeri beyaz puanlı uzun elbisesi;  yılışıklıkla yalakalıkla uzaktan yakından alakası olmayan duruşu ile bana gerçekten çok asil gelmişti.

Bazı Amerikan politikalarını eleştirdik ama hakkını da vermek isterim;  adamların devletinde üst siyasette bizdeki gibi bu kadar sonradan görmelik sıradanlaşmaz.  Bizde hala birileri  liderin veya eşinin kıyafeti, sarayı, dik duruşu ile övüne dursun;  adamlar orduları, planları, kültürleri ile yıka yıka ilerliyorlar. Sen (yüzyıllardır olduğu gibi) kıyafeti, kaftanı, duruşu, saçı-sakalı, örtüsü ve örtüsüzlüğü,  kibirli-hamasi boş lafları övmeye devam et halkım.

Yani kıssadan hisse:  Rahatsın,  rahatta kal!


2018,  Araplar,  kan,  miscellaneous,  Türkler,  çene ishali,

22 Eylül 2018 Cumartesi

Türkiye tarihinde Referandumlar -----
ve  YAE Nefreti


KPSS çalışanlara  ve  ödev için bilgi toplayanlara faydalı olabilir diye, ayrıca merak edenler için;  daha önce bir yazımın altında paylaştığım bilgileri ayrı bir başlık altında yayınlamaya karar verdim.
Konumuz:  Türkiye'de Referandumlar

1)  1961 Anayasa Referandumu   (9 Temmuz 1961)
            (27 Mayıs 1960  askeri müdahalesinden sonra...  İlk halk oylaması ile
61 Anayasası kabul edildi.  %38.3  hayır  oyuna karşılık  %61.7  evet  oyuyla.)
Çift meclisli yasama organı (senato); kişi hakları, sosyal ve siyasal geniş haklar;  üniversiteler ve TRT özerk.  Anayasa Mahkemesi kurulması...
"İnsan haklarına dayanan, sosyal, hukuk devleti."

2)  1982 Anayasa Oylaması   (7 Kasım 1982)
      (12 Eylül 1980 darbesinden sonra)  Yine bir askeri müdahale ve sonrasında hazırlanan "1982 Anayasası"nın halkoyuna sunulması üzerine sandık başına gitmişti Türkiye.  (Tüm siyasi partiler kapatılmış, Meclis çalışmaları durdurulmuş,  sıkı yönetim ortamı vs.)

Halkoylamasına  18 milyon 885 bin 488 seçmen katıldı.  17 milyon 215 bin 559 seçmen "kabul"  (yüzde 91.37),  1 milyon 626 bin 431 seçmen de "ret"  (yüzde 8.63)  oyu kullandı.  Geçici 1. maddesi ile Kenan Evren Cumhurbaşkanı oldu.  (Otoriteyi, devleti, devlet içinde de Cumhurbaşkanı makamını çok güçlendirmiş sert/katı bir anayasa.  Atatürk milliyetçiliğine bağlı,  laik,  demokratik devlet  vs.)


3)  1987,  "Yasaklı siyasetçiler geri dönsün mü?"   (6 Eylül 1987)
      1982 Anayasası'nın  Geçici 4. maddesi ile siyasi parti liderleri ve yöneticilerine getirilen  5 ve 10 yıllık  siyasi yasakların  kalkıp kalkmaması konusunda.  Az bir farkla  Evet  çıkmış.   (Turgut Özal "Hayır" demiş!)
Böylece yasaklar getiren  geçici 4. madde  yürürlükten kalktı:
Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan'a siyaset yolu açılmış oldu.


4)  "Yerel seçimler erkene alınsın mı?"   (25 Eylül 1988)
        Türkiye'nin dördüncü kez önüne getirilen halk oylaması sandığının konusu Anayasa'nın 127. maddesindeki yerel seçimlerin 1 yıl erkene alınıp alınmaması idi. Seçmenlerin yüzde 65'i "hayır", yüzde 35'i "evet" oyu kullandı.  Böylece dönemin iktidar aprtisi ANAP'ın yerel seçimlerin erkene alınması için  Anayasa maddesindeki değişiklik teklifi  kabul edilmedi  ve
13 Kasım 1988  olarak öngörülen erken yerel seçim yapılamadı.
%65  Hayır  ile  Türkiye tarihindeki kabul edilmeyen tek referandum oldu.


5)  2007,   "CB halk tarafından seçilsin mi?"   (21 Ekim 2007)
        Ahmet Necdet Sezer sonrası CB seçiminde sorunlar çıktı.  (CHP, Anayasa Mahkemesi'ne gidip duruyor. "Türbanlı CB eşi istemeyiz" üzerinden 367 karar yeter sayısı-toplantı sayısı tartışmaları...  Sonunda Abdullah Gül  11. Cumhurbaşkanı oldu.)

Anayasa değişikliği %69 ile kabul edildi. Böylece Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmeye başlandı. Ayrıca görev süresi 7 yıldan 5 yıla düşürüldü ve ikinci dönem seçilebilme imkanı tanındı (5+5).  (Bu değişikliğe kadar Meclis tarafından yalnızca bir defa yedi yıllığına seçilmekteydi.)
+  TBMM seçim dönemi  5 yıldan 4 yıla  düşürüldü.
+  Toplantı yeter sayısı düşürüldü.


6)  12 Eylül 2010  Anayasa Değişikliği Referandumu
(Yetmez ama Evet - YAE)

          Yüksek yargı organlarında köklü değişiklikler.
Anayasa Mahkemesi  (AYM)  üye sayısının ve görev sürelerinin artması, AYM'ye kişisel başvuru yapılabilmesi,  Anayasa değişikliğinin iptali ile siyasi partilerin kapatılmasına ya da devlet yardımından yoksun bırakılmasına toplantıya katılan üyelerin üçte ikisinin oyuyla karar verilebilmesi, HSYK'nın yeniden yapılandırılması ve üye sayısının artırılması, Yüksek Askerî Şura kararlarına yargı denetimi getirilmesi, askerî yargının görev alanının düzenlenmesi oylandı.  Ayrıca 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını engelleyen geçici madde kaldırıldı.


TBMM Başkanlığı'na bağlı olarak  Kamu Denetçiliği Kurumu (ombudsmanlık) kuruldu.  (TBMM'de gizli oyla seçilecek.)
CHP ve MHP  Hayır,  BDP boykot kararı almıştı.
Sonuçlar:  %42 Hayır,  %58 Evet


Şöyle yazmıştım  12 Eylül 2010 Referandumu  başlığında:

           Aradan yıllar geçti,  ancak hâlâ bu referandumdan yadigâr kalan  "YETMEZ AMA EVET" nefreti devam etmekte...
İlginç şekilde,  çabuk unutan ve balık hafızalı bir toplum olmamıza rağmen,  YAE'yi unutmadı bir türlü okumuşluğuyla müsemma kesim.
Hatta referandumun kendisini ve ne için yapıldığını, değişen Anayasa maddelerini filan zaten çoktan unuttu  ama bu YETMEZ AMA EVET'i  hiç unutmadı.  Kolay kolay geçeceğe de benzemiyor bu YAE nefreti.

Bir "günah keçisi" olarak  YAE,  bir boşalma unsuru olarak YAE...
"Yetmez ama evet  ihaneti!"  DAN DAN DAN!
Kaç kişidir ki bu YAE'ciler? Oylar içerisinde belki de % 1-2'lik bir kesimin mugalatası yapılıyor?
Sonra oy pusulasında ya EVET ya da HAYIR vardı; "YAE" diye bir seçenek yoktu.  Ama kabak  Yetmez ama Evetçilere  patladı  iyi mi?  :)



Fethullah Gülen ve Cemaati,  bu Anayasa değişikliğini aktif olarak destekledi.  Bir grup "aydın",  değişikliklerin 12 Eylül'ün getirdiği katı yapıyı bozacağı fikri ile referanduma meşhur "Yetmez Ama Evet"  sloganıyla destek verdi. Bir grup, devlet içindeki vesayet mekanizmasının kırıldığını savunuyor, bunun sivil bir Anayasa yapmak için fırsat olduğunu söylüyordu;  başka bir grup ise yargıda kadrolaşmanın önünün açılmaya çalışıldığını...
(İlerleyen günlerde bununla ilgili eklemelerim olacak.)



7)  2017 Nisan Referandumu
        (Başkanlık Sistemi,
 600 milletvekili...)

Hoşgeldin  Başkanlık sistemi.  Kabulü ile Partili Cumhurbaşkanı.
MV seçilebilme yaşı: 18.  (25'ten 18'e düşürüldü.)  Askerlik hizmetini yapmış olma koşulu da aranmayacak.
Artık Adalet, İç İşleri ve Ulaştırma Bakanları seçimler öncesinde istifa etmiyor.   AKP-MHP heyetlerinin ortak çalışmasıyla hazırlanan paket içeriğine ve önceki düzenden farkına şu linkten ayrıntılı ve karşılaştırmalı olarak bakmak mümkün:   anayasadegisikligi.barobirlik.org.tr/

Dikkat çeken değişiklikler:
HSYK üye sayısı düşürüldü,  bazı özellikleri değiştirildi.

Askeri Yargıtay ve AYİM kaldırılarak yüksek mahkemelerin sayısı dörde düşürüldü.   Mevcut  Yüksek Mahkemeler:
1) Yargıtay  2) Danıştay  3) Uyuşmazlık Mahkemesi  4) Anayasa Mahkemesi

  -> CB ve TBMM seçimleri  5 yılda bir,  aynı gün yapılır.
  -> Bir kişi en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.
  -> TBMM'nin gensoru ve güven oylaması hakkı yok.
  -> Yürütme yetkisi + Başkomutan = CB  -> Bakanları ve yardımcılarını atar.
  -> Bakan + CB yardımcılarının  (eğer MV iseler)  Meclis üyelikleri sona erer.


10 Ekim 2016 Pazartesi

  15  Temmuz  Darbe Girişimi  -  V

  -Sosyal  Medyadan  Paylaşımlar  ve  Alıntılar

"Oğuz'un düşmanı uykusudur"  deyişi hatırlanırsa
15 Temmuz biraz da bizim gözüaçık ayaktaki uykularımızdan uyanmamızın tarihidir;  inşallah!
(Ercan Yıldırım  -  7 Ağustos 2016)


Dilen Gezi  dediğim için bana küsenler,
17 Aralık'ta,  bu Halk Bankası üzerinden ekonomiye darbedir dediğimde, bana  "hırsız var"  diyenler,
7 Şubatta
  (7 Şubat 2012: MİT müsteşarı Hakan FİDAN ve yardımcısı, İstanbul Özel Yetkili Savcılığı tarafından şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrılmıştı)   bu artık açık aleni mudahale ve işgale giden süreçtir  dediğimde,
İŞİDci,  Kürt düşmanı  ırkçı  ilan edenler,
Ankarada patlayan bombadan sonraki süreçteki gelişmeler sonrası
1 Kasım seçimlerinde oyumu AKP'ye vereceğimi gerekçesiyle açıkladığımda  bana öfkeyle sırtlarını dönenler,
Ve ve 15 Temmuz gecesi tepemize bombalar atılıyor,  ne darbesi ne tiyatrosu  bu resmen işgal  dediğimde  gülüp geçen,
ve olmadık provokasyon ve ajitasyonların kucağında sırf yorum yapmayalım, izah etmeyim diye ekmeğimi bölüştüğüm insanlar bile ERDOĞANcılık yaptığım için selamı kestiler..
Kimseye kırgın değilim yine de..
Kırılmadım mı?  Kırıldım elbette ki , cız etti her seferinde yüreğimde bir yerler..   Ama kırgın değilim kimseye
  çünkü bu işleri yapıp kotaranlar zaten bu  kır-ıl-ma-lardan  besleniyor..
Bizi parça parça  kır-ıp,  hissettiğimiz acı ve öfkeden besleniyorlar...
Her ne demiş, düşünmüş ve hatta dönüp gitmiş olsanızda hiç birinize küskün de değilim..
İçinizdeki iyiyi görmekten de hiç bir zaman vazgeçmeyeceğim..
Bir hakkım varsa da helal ediyorum..
(TC Nuray Doğan  -  Facebook)




Planları ülkeyi bölmekti
15 Temmuz'da hedefin iç savaş çıkararak Türkiye'yi bölmek olduğunu belirten Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu,  “İç savaşın hemen arkasından serhildan ilan edip savunmasız bırakılmış vatan parçasını Türkiye’den koparacak ve bağımsızlık ilan edecekti”  dedi.

40 yıllık bir takiye ile bir gün devleti ele geçirmek için hazırlık yapan FETÖ'nün,  terör örgütü olduğu  17/25 Aralık
(2013) döneminde ortaya çıkmış olsa bile kan akıtmaları 15 Temmuz gecesi  oldu.
Amaçlanan,  TSK'nın ve Emniyet teşkilatının kendi içinde paramparça olup  kimin hangi safta olduğunun dahi birbirine girdiği kaotik bir iç savaşın yaşanmasıydı.  Eğer şehit  Ömer Halisdemir olmasaydı,  Zekai Paşa
o kritik emri o şerefli askere vermeseydi;  Özel Kuvvetler ele geçirilecekti ve Doğu, Güneydoğu'dan binlerce özel kuvvet askeri daha ne olduğunu bilmeden ama bu terörist ajanların emrinde Ankara'ya intikal edecekti. Bunun iki sonucu olacaktı: Bir,  Ankara'da korkunç bir iç savaş yürüyecek ve ikinci olarak Doğu'da ve Güneydoğu'da şehirlerimizi, sınırlarımızı müdafaa eden güçlerimiz çekilmiş olacaktı. Tüm plan ülkeyi paylaşmaya ve bölmeye hazır hale getirmekti. İşte PKK'nın çok iyi hazırlandığı, çok büyük miktarlarda bombalar kullanılan saldırıları görüyoruz. Bunlar planlanmıştı.   15 Temmuz,  iç savaş çıkarma noktasında başarılı olsaydı dün Elazığ'da, Van'da, evvelki gün Batman'da, Diyarbakır'da patlayan bombalar askersiz ve polissiz bırakılmış bir vatan parçasını koparmak amaçlı patlatılacaktı.
(...)
Tayyip Bey'in,  15'inden
 (15 Temmuz'dan)  önce iç politika sebepleriyle toplumu gerdiğini hep söyledim. Düşüncem budur. Ve bir kutuplaşmaya yol açtığını düşünüyorum. Muhalefet aksini yapacağına, o da kutuplaştırmaya gitti.
(...)
(Darbe sonrası,  Askeriye ile ilgili acilen alınan kararları kast ediyor.
Askeri lise ve Harp okullarını kapatıp,  tüm kuvvet komutanlıkları ile Genelkurmay'ı  Savunma Bakanlığı'na bağlamak gibi.)
Alınan kararlarda olası bir darbeyi önlemek için TSK'yı siyasi otoriteye yüzde yüz tabii kılmak için yola çıkıp  TSK'yı harp imkan ve kabiliyetlerinden yoksun kılacak bir noktaya getirmemek lazım.”
http://www.nabizhaber.com/feyzioglu-iddia-ediyorum-arkasindan-feto-ajanlari-cikacak-12377h.htm





Milyonlarca sayfa dava dosyası hazırlayanlar fethullahın muridi miydi sanıyorsunuz! Onlar CIA'nin verdiklerini önümüze koyup imkansız davaların aracı haline getirilen kandırılmış Anadolu çocuklarıydı.
O polisleri çok ikaz ettim,  kimlere askerlik yaptığınızı ne zaman anlayacaksınız diye çok sordum. Sorularımla dalga geçiyorlardı,  adeta  'sen ne dersen de, ne yaparsan yap, kalemler çoktan kırıldı.'  diyorlardı. Şimdi cezaevlerinde nasıl yenildiklerini seyrediyorlar.
Darbe gerçekleşseydi hepsi dışarı çıkacak ve görevlerine geri dönecekti.  Ali Fuat Yılmazer'in tekrar istihbarat şubenin başına geçtiğini hayal edin bir an.  İşte gerçek diktatörlüğü o zaman yaşayacaktık hep beraber. 15 Temmuz direnişinin değerini anlatmak için yapıyorum bu izahatı. 15 Temmuz direnişi bu ülke tarihinin medarı iftaharı, memleketin kendini yeniden var ettiği gündür ve hala bu ülkede ciddi bir oran bu hakikati göremiyor.  CIA'nin verdiği akıl, bilgi ve belgelerle, kurgularla, manipulasyonlarla topyekün köle olacaktık ve şu anda bu cümleleri 15 Temmuz şehitleri hepimizin özgürlüğü için kendilerini feda ettiğinden sıralayabiliyorum.
Ne dediğimi anlamayan var mı acaba hala?
(Saygın Bedri Gider   -   26 Temmuz 2016, Facebook)






Darbe girişimi sırasında sokağa çıkan halkın  milli iradeye sahip çıktığını dile getiren yazar  Ercan Yıldırım,
      “Halk  oyuna, sandığına, iradesine sahip çıktı.   Cuntacılar
27 Mayıs’ta, 12 Eylül’de olduğu gibi milletin gelişmeleri televizyondan seyredeceğini zannetti fakat Cumhurbaşkanı’nın da çağrısıyla insanımız meydanları tuttu. Olaya 'tiyatro' diyenler, yıllarca 'halk savaşı' umudu, hayali, ütopyasıyla yaşadılar ama gerçekten halk hareketini görünce şaşkına döndüler”
 diye konuştu.
   "Olaya 'tiyatro' diyenler yıllarca 'halk savaşı' umuduyla yaşadılar"




Ömer Tanrıkulu:   "Turkiye sorunlarini coze coze gelmedi, sorunlarina sorun ekleye ekleye geldi.  E iste final sinavlari donemindeyiz.  Hadi gel de gec bakalim."



Mesut Yılmaz:   "AKP iktidarının zamanında Fetullah Gülen örgütüyle işbirliği yapmış olması, devlette onların kayırılmasına göz yummuş olması siyasi sorumluluk gerektiren hadiselerdir. Bu siyasi sorumluluğu sandıkta sorgulayacak olan da millettir.

-Bana göre, Gülen örgütü Türkiye ile sınırlı bir proje değildir. Yani milli bir proje değildir,  uluslararası bir projedir.
170 ülkeye el atmış olması ülkeye hizmet etmek için değil, kendisine verilen global görevin gereğidir. Ama bunun bağlantılarını, arkasındaki güçleri şu anda net olarak ortaya koyabilecek durumunda değiliz. Bunu engelleyen iki unsur var. Birincisi, arkasındaki odakların çok çok profesyonel olmaları ve bağlantılarını çok iyi kamufle etmeleri. İkincisi örgütün Türkiye’de belki de MİT dahil hiçbir örgütün başaramadığı kadar gizlilik esası içinde çalışmalarını yürütmüş olması. Düşünebiliyor musunuz adamlar kendi haberleşmeleri için özel sistem geliştirmişler ve devletin istihbaratı şimdi bunu çözmeye çalışıyor."





Bir köşe yazısından alıntı:
AK Parti'nin kuruluş tarihi 2001, darbeci kurmayların mezuniyet tarihi 1994;  utanmayıp da ne yapacaksınız?
Utanmak çok ama çok önemli bir duygudur.
Mesela, Fetullah Gülen'de zerre miskali utanma duygusu olsaydı bir Alman dergisine  (Die Zeit)  verdiği mülakatta,   “Ergenekon ve Balyoz'dan tutuklanan generalleri kelepçelenmiş halde görünce ben ağladım; onları Erdoğan'ın polisleri tutukladı…”   der miydi?
...
ABD Ankara Büyükelçisi John Bass'la görüştükten sonra Kılıçdaroğlu'nun adeta şaftı kaydı. “Yenikapı Ruhu”ndan öyle bir çark etti ki  FETÖ'nün avukatlığına geri döndü.  Geri döndü diyorum,  çünkü   Aralık 2013'ten
15 Temmuz 2016'ya kadar yaptığı bundan ibaretti.
Son günlerde de işi gücü bırakmış, FETÖ'ye yapılan operasyonları itibarsızlaştırmak için kırk dereden su getiriyor.
Hem  2013'ten beri  FETÖ'ye her alanda göğsünüzü siper edeceksiniz
hem de 2013'ten itibaren  “inlerine gireceğiz”  diyerek FETÖ'yle savaşan Erdoğan'ı, FETÖ'ye müsamaha etti iddiasıyla mahkum etmeye çalışacaksınız!
(Salih Tuna  -   4 Ekim 2016,  Yeni Şafak)





Yirmi sene önce Fethullah Gülen'i ziyaret etti diye örgüt üyeliğine hükmedilerek biri tutuklanıyorsa,   Kadir Topbaş, Hayati Yazıcı, Bülent Arınç, Melih Gökçek, Sadullah Ergin.... gibi isimler tutuklanmadan kamuoyunu tatmin etmez. ..   (1)

Şu 15 Temmuz darbesinin arkasında kimler var öğrendik, içinde kimler var öğrendik, karşısında kimler var öğrendik, altında neler var öğrendik ama başında kimler olduğunu bir türlü öğrenemedik... Nerede lan bu  Yurtta Sulh Konseyi?  Kimlerdir bu konseyin üyeleri?
Ahmet Cantürk  -  19 Eylül,  Facebook  (2)




Garip bir sürece girdik. Sanki 15 Temmuz işgali yaşanmamış gibi bir dil kullanılmaya başlandı. Son günlerdeki açıklamaları dikkatli dinleyin.  Göreceksiniz ki sanki ABD Büyükelçisi, Kılıçdaroğlu'na yeni bir görev vermiş:  “Tüm süreci sulandır, mağduriyet adı altında FETÖ'ye kalkan ol!”
Hrant Enveryan  -  28 Eylül,  Facebook




Önümüzdeki günlerde  "Erdoğan Nefreti, DİBE VURAN SOLCULUK"  ile devam edelim.


21 Haziran 2016 Salı

  KİBİR NELERE KÂDİR?

Türkiye'de  "hendekler"  ve  hendeklere müdahale ile başlayan yeni dönemde;  Cemaat krizinden gayrı,  PYD'ye  Amerika'nın açık desteği ve sanki  ABD-TR gerginliğinin eşiğine gelmemiz ile içeride de güçlü bir beklenti başladı.  Özellikle azınlık mensuplarının bazı sözleri çok kırıcı ve mağrur bir ruhun meyvesi olabiliyor.   Aşağıda,  sırf aşina  (yani alışık)  olmadığı bir övgüde bulundum diye,  ağzına gelen hakaretleri eden kibirli bir genç adamın cevap hakkıma müsaade etmemesi ve arkamdan mesnetsiz laflar etme gayreti sonrası yazdığım bir  Facebook  yorumunu paylaşıyorum.  Sevimsiz bir olay üzerinden,  bazı milliyetçi Rumlarda gördüğüm bir ruh halini göz önüne alarak içimi döktüğüm bir yazı:


Durmadan eleştirdiği Kemalistlerdeki kibri kat kat aştığının farkında olmayanlar var sanırım,  az kaldı kendilerini yarı-ölümsüz Yunan Tanrılarından milenyumda belirmiş bir yenisi ilan edecekler...  İnanılmaz küfürler hakaretler ediyorlar bir topluma, bir ulusa... Etnikçiliğe destek vermeyen her insanı  "tecavüzcü, pislik, uğursuzun destekçisi, sessizce yanında..."  gibi sözlerle itham etmekten çekinmeyecek derecede terbiye ve gerçekçilikteler.  Ülkenin dört bir yanında patlayan bombalar hakkında  "geçmişte yaptıklarınızın meyvesi",  "çünkü siz bunu hak ettiniz!"  diyebilecek tıynette insanlıktan çıkmış insanlar.

Dünyanın hiçbir yerinde ölen sivil insanlar için böyle yorum yapılmaz.  Ölen kim?  Ölen yine "biz"iz.  Benim okul arkadaşım, eski komşum, onun sevgilisi...  Yabancılar, "kırk yabancı" diyeceğin başka ülkelerin vatandaşı insanlar dahi, elim olaylar sonrası başsağlığı ve üzüntülerini iletirken;  nefret ve kin ile yanıp tutuşan içimizdeki azınlık mensuplarının sözleri insanı gerçekten kırabiliyor.

Bir de sürekli
"Bu toprakların gerçek sahipleri..."
diye başlayan tiradlar atmaktalar.

Üzerinde yaşadığımız toprakların geçmişindeki Helen ve özellikle Roma-Bizans kültürünü dışlamamızın, toplumumuzda büyük kültürel erozyona ve tarihsel bir kopuşa neden olduğu bugün açıkça görülüyor.  Ancak bu tutumda Rumların kibirli ve milliyetçilik ile değişen, gittikçe zehirli bir irine dönüşen kibirli mizacının da etkisi olmuştur herhalde.

Toprak hiçbir milletin kati ve değişmez anlamda tapulu malı değildir.  Tarih boyunca göçler, yer değiştirmeler, savaşlar ve istilalarla değişimler yaşanmıştır. Son derece milliyetçi, kof ve ırkçı söylemler ile Türkleri,  (Kürtleri, ya da vesaire...)  aşağılamak ile insan kaliteli olmuyor.  Bu saçma milliyetçi dil ve baskıcı devlet düzeni de böyle yıkılmıyor.  Ancak Türkiye'de işler böyle gidiyor.

Milliyetçiliği, ırkçılığı ve militarizmi eleştirdiğini söyleyen ne kadar seküler okumuş-yazmış çok bilmiş varsa, her terör karşıtı operasyonda "Türkiye'ye NATO müdahalesi yapılması gerektiğini" savunuyor. Her kızışmada "Haydi şimdi Orta Asya'ya! :D"  paylaşımlarını Facebook'ta okumaktan fenalıklar geliyor. Coğrafyadaki ve çevremizdeki bütün yanlışların arkasında bir şekilde Türkleri sorumlu tutarken,  büyük dünya güçlerine tek bir eleştirilerini göremiyoruz ama!  Yani özetle:
"Milliyetçiliğe dur de!"  diyeceksin;  sonra da durmadan milliyetçi ve ırkçı söylemlerle Türklere saldıracaksın ki milliyetçilik ve ırkçılık bu sayede bu topraklarda kendiliğinden ortadan kalksın.  :D

Henüz hendek siyaseti yeni başlamış ve bölge halkı ayaklanma yönünde kışkırtılırken,  (düzenek ve Amerika'nın destekleyici tutumundan hareketle mi??)  herhalde artık Türklerin defteri dürüldü diye mi düşündüler nedir;  mest olup

"Hepiniz Orta Asya'ya şimdi!  :)"

diye paylaşım yapmak mıdır yüksek insan tavrı?


Peki  "Halkımız cahil!"  diye alay edenlerdeki kuzuların sessizliği niyedir  böylesi ırkçı tavırları mütemadiyen sergileyenlere karşı?
Sonra ne Orta Asyası?
Türkler buraya Malazgirt ile kesin giriş sağladıklarında,  Anadolu toprakları bakir kimsesiz ıssız topraklar değilmiş ki? Burada yaşayan insanlar, halklar,  geçmişte kurulmuş medeniyetler varmış ki  "medeniyetler beşiği Anadolu"   denmiş.  Ayrıca Bizans ordusunda paralı askerlik yapan Türkler dahil,  Türk boylarından bu topraklarda yaşayan insanlar zaten varmış.  Beraber kaynaşarak ortak bir dil ve kültürde yoğrulmuşuz.  Yemekler karışmış, gelenekler karışmış...  Ne Orta Asya'ya geri dönüşü?

Ve eğer ufacık bir nüktedanlık ile iletilmiş iyi dileğe karşı bile patlanıyorsa... Ancak  "Bu halk cahil, cühela, tecavüzcü!  Biz Yunanlılar ise yüksek millet..."   dillerindeki ezber ise...
(Sanırım Yunanlılardan hiç tecavüzcü filan çıkmamış tarih boyunca,  yapmaz onlar öyle şeyler,  dediği bu.)
Bu kadar kof bir kıyas ve tespit seviyesindeyseler...  Kusura bakmasınlar,  bu da avamlığın bir başka formudur.

(Facebook'ta yaşadığım olay özelinde diyorum bunu:  İnsanların söylemediği şeyleri söylemiş gibi yalanlar söyleyip, kendisinin ve karşısındakinin bazı mesajlarını silip, muhatabını blokladıktan sonra arkasından olmayan/söylenmemiş sözlere Don Kişot gibi yaratıklandırmalar yapıp küfredene, daha da hızını alamayıp az sonra bloklayacağı şahsın FB sayfasındaki paylaşım altlarını hakaretle donatana  "avamlık"  yakıştırması bile çok gelir.  Adam hızını alamayıp benim "Türk kahvesini pek sevmediğimi" söylediğim iletinin altına "Ona Osmanlı kahvesi veya Grek kahvesi diyeceksin, önce adını doğru öğren!"  diye bile yazmış!  Ama öyle bir  "milliyetçilik karşıtı"  pozları kesiyor ki Face'te... Oskarlık!

N'aparsınız ki maalesef bu ülkenin kanlı tarihi yüzünden, her seviyeden Türk düşmanlığı nimetten sayılmakta. Yeter ki Türke hakaret et de... İstersen şu seviyede ol.)


Fikirler, onları yazanı silip sürekli kendinizi övenlere yer açarak değer kazanmaz.  RTE'ye, AKP'ye, ona buna  "sansürcü"  deyip yerden yere vuranların;  ufak bir eleştiride dahi ağzından çıkanı kulağı duymayacak ithamlara sarılıp neler yaptığını defalarca ve defalarca gözlemledik.  Bir de yönetici filan olsalar demek ki neler olacak?
Amaç yalakalık ile ego tatmini ise, dillerinden düşmeyen  "hakikat"  ancak arka fon olabilir bunlara.  Önce kendinizi terazide bir tartacaksınız,  eğer yargıçlık oynamaya bu kadar istekliyseniz.

-Kaiser Z. Beyner  takma adlı bir Yunan Tanrısına ithafen-



10 Ocak 2016 Pazar

 Can Dündar,  Ertuğrul Özkök,  Hasan Cemal,  Ahmet Hakan,  Hilal Kaplan...

Tekrar merhaba.  Geçenlerde “GAZETECİLİK NEDİR, NE DEĞİLDİR?”  diye sormuştum,  o yazıya yeni örnekler vererek devam edeyim.

-Can DÜNDAR'ın tutuklanması ve seküler kesim-
27 Kasım 2015 Cuma günü, Cumhuriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni  Can Dündar  ve gazetenin Ankara temsilcisi Erdem Gül tutuklandı (MİT tırlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafların yayınlanması gerekçesiyle başlatılan soruşturma kapsamında).   Elbette, insanların bu kadar "yalaka" bu kadar "ilkesiz" olduğu bir toplumda ve onun medyasında, anında "Vatan haini!" gibi hakaretlerle bu gelişmeyi duyuranlar oldu.   ("Can Dündar ve Erdem Gül gazetecilikten değil vatana ihanetten tutuklandı!"   gibi ifadeler...)

Bendeniz,  iktidarların aldığı %49 oy oranlarına güvenip gazetecileri "haber yapma" sebebiyle hapse yollamalarına elbette karşıyım.   Ancak... Evet  ancak,  "gazeteci"  kimliğinde şu tarz işler yapan birisi için üzülmem mümkün değil:


5 Haziran 2015 HDP Diyarbakır mitinginde bombalı saldırı gerçekleştiğinde,  insanlar ölüp de daha kanları yerdeyken Twitter'da halaya durup oy avcılığına soyunan bir insan idi kendisi.   "İnsanların kanı üzerinden el ovuşturan çakallar! Bu mu gazetecilik?"   demiştim o gün.   Siyasetiniz batsın!
(Link:  https://twitter.com/candundaradasi/status/606852972484673538)


Can Dündar'ın özellikle son zamanlarda HDP ve The Cemaat'e verdiği destek malum.   "HDP'yi destekliyor oluşu" kendisi için çok önemli olan kişi ve taraflar,  Cemaat ile dirsek temasında olanlar, bu tutuklanmaya sosyal medyada büyük tepki verdiler. Suni, balon gibi tepkiler... Ne basın özgürlüğü ne haber yapma hakkı zerre kadar umrunda olmayan, etnikçi-milliyetçi-cemaatçi kaygılar...   Bunları bir Facebook paylaşımımda dile getirdiğimde, HDP destekçisi "Halkımız cahil!"ci modern bir genç kadın bana verdi veriştirdi. (Zehirli laflarından sonra hemen Facebook listesinden silmeyi de ihmal etmedi.)   Ben de şöyle yorumladım:

"Gazeteci" diye tutuklandıklarında ortalığı velveleye kattığınız insanlar  "etnikçi".  Ve tam da böyle olduğu için sizin desteğinizi alıyor. Yalanlarınızda güvenli sularda yüzmeye devam. İnsanların kanına girecek kadar gözü dönmüş olanlar ve o sularda halaya durmuşların dilinde nezaket, hele "konformizm" filan çok "politik doğrucu" kaçmış. Bu arada sizin kadar elitist ve etnikçi olmayanlara "izole" demeniz de ayrıca kendinize ayna tutuyor.



Can Dündar  üzerine çeşitli  Gündem yorumları:
Kamuoyu vicdanında mahkum olması gereken kişileri yanlış yargı kararlarıyla mahkum ederek onlardan kahraman yaratılmasına sebep oluyorsunuz.
(@beybinn)

Can Dündar,  Cemaat'in iktidar savaşının vasat Kemalist kamikazesi. Sanırım Cemaat AKP'yi devirecek, kahraman olacağım diye düşündü. Olmadı. Cemaat savcılarını dahi sollayarak TIR'ları IŞİD'e bağladı. "Cesur gazeteci" sayılmasına yetmeyecek kadar dandik  1kara propagandanın kurbanı.
Bu vakada üzerinde kafa yormak gereken şey,  Kemalist 'romantik isyankarı' Cemaat kamikazeliğine sürükleyen karanlıktır.  Bir Beyaz Türk dramı  :/
(@hbk)

Can Dündar;  "Atatürk'ü AKM çatısında Gezi olaylarını izlerken gördüm" diyebilecek kadar meczup biridir. Bence ceza ehliyeti yok :)  Dündar'ın gezi olaylarında Atatürk'ü AKM çatısında gördüğü o tviti:
https://twitter.com/FSEVGILI/status/669964101846753280

"İnsanın yüzüne tüküren şeye aşk denir"  cümlesini kurabilen ortalama bir İtalyan twitter kullanıcısı,  Can Dündar'dan daha fazla  "yazar"dır. Türkiye'nin gelmiş geçmiş belki de en kariyerist (ve son 2-3 yıl hariç en dengeci) gazetecisi Can Dündar'ın tutuklanmasına biraz şaşırdım.
Bir Can Dündar hayranına ne kadar mesafeliysem,  "oh oldu iyi ki tutuklandı" diyene de o kadar mesafeliyim.
Reşat ÇALIŞLAR


Doğu Perinçek:  «Dündar'ın tutuklanması büyük akılsızlık ama... Cumhuriyet de adeta karşı-Cumhuriyet oldu.  Açıkça cemaatle yakın bağ kurdular,  HDP ve PKK'ye yaklaştılar.»

Can Dündar gibi gazeteci kılıflı casuslardan "kahraman, özgürlük neferi" yaratma çabası da yakında söner.  Öyle bir algı var ki sanki gazeteci, avukat, akademisyen gibi meslekleri icra edenler suç işlemez!  Öz itibariyle bu algı, elitist bir algıdır. Yani suçu sadece "esnaf, çiftçi, işçi, işsiz, köylü vs işler" algısı yaratılıyor.  Suçlu olma ihtimalini kendilerine yakıştıramıyorlar.
(Hrant Enveryan,  bkz)





. -Ertuğrul ÖZKÖK  ve  Hürriyet'in HDP çarkı-
2015 seçimleri öncesi HDP, Selahattin Demirtaş ve genel olarak "etnikçilik"  desteğini esirgemeyen Doğan grubu ve Hürriyet'in, açık-gizli daimi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'ün kaleminden çıkan yazı:

      «Bizi fena aldattın Selo, fena yaktın içimizi. Zorda bıraktın sana güvenip oy veren milyonları... Umutlanmıştık... İnanmıştık... Sana “hain” demiyoruz... Ama bil ki ihanete uğradık... İnanmıştık çünkü... Umutlanmıştık. İnanmıştık, Türkiye'nin partisi olduğuna...»
(Ertuğrul Özkök - 27 aralık 2015 tarihli Hürriyet yazısı  link)

"Gelin itiraf edelim" konseptinin büyük üstadı Ertuğrul ÖZKÖK efendinin en yeni   (yeni-yine-yeniden)   iki cümlelik günah çıkarması!   Nasılsa seküler kesimde de aynı dinciler gibi bir özeleştiri kültürü yok, ne güzel valla... Etnikçiliğe ver gazı ver gazı... İnsanlar ölsün/öldürülsün,  sen kıytırık bir günah çıkartma,  araya "hain"  lafını sokuşturma ve işlem tamam :)


Dostlar alışverişte görsün itirafı bu, yani "işlevsel". Günah işlememek değil de, günahı (üstelik hafife alarak) itiraf etmek erdem sayılınca olacağı budur.
Kaçıncı örnek bu?

Hayata Dönüş Operasyonu  (Hürriyet: "Devlet Girdi" / Milliyet: "Sahte Oruç   Kanlı İftar"),  28 Şubat,  Ahmet Kaya hedef gösterme ("Vay Şerefsiz"),  Hrant Dink hedef gösterme...   Kürt siyasi hareketinin başında barışçıl insanlar varken onları silikleştirmeye çalışma, Kürt partileri kapatıldığında halaya durma, Uludere/Roboski... Sonrasında Kürt siyasi hareketinin başına şahinler ve iyi paketlenmiş, PR'ı iyi yapılmış bir Demirtaş geçtiğinde, Suriye ve Ortadoğu'da Kürtler için yeni dengeler oluşurken 'bir anda' Kürt hareketine destek kararı alıp etnikçilik gazını veriverme!
Yap-et, sonra "hata ettik vesaire" laf çevirmece ve aynı yerden berdevam :)


Fatih PORTAKAL:   Vasat, boyundan büyük hırslar sahibi ve goygoycu tiplerin halkımızca daha çok sevilmesinin basındaki örneklerinden biri.  Nereye gitsem Fox'tan bir Portakal, her ev ziyaretinde bir Güldür Güldür bilmemne... Beni gıcık etmek için gizli ittifak mı kurdular nedir?

Gerçekten kendimi bildim bileli televizyonla arama büyük mesafeler koymuşumdur. Hele sabah kalkar kalkmaz illaki (yani mutlaka) hemen televizyonu/radyoyu açan, gevrek gevrek saatlerce magazin programı izleyip full dedikodu ve boş muhabbetler yapan tiplere özel bir yabancılaşmam vardır. Çoğu durumda yalnızlığı tercih etmemde bunların etkisi tartışılmaz.

Aşağıda, seçim öncesi "Barış-Kardeşlik-Demokrasi" sözcüsü olarak sundukları Selocan'a, seçim sonrası "hendekler" ve silahlar patladığında muhteremin ettiği laflar:




Ahmet HAKAN:   Keşke hep o beyaz çoraplı ama gazeteci ruhunu koruma titizliğinde kalsaydı; ama Kanal 7 ona dar geldi. Doğan Grubu'na geçti  ve kariyerinde yeni bir sayfa açtı.

Hürriyet, CNN Türk ve Doğan Medya olarak seçim öncesi HDP'ye, ve Selahattin Demirtaş özelinde Kürt siyasetine  "boyalı basın"  tarihinde görülmemiş destek verdiler.
Destekledikleri HDP barajı aştığında bunların olacağını bilmiyor muydu Ahmet Hakan? Bal gibi biliyordu. Şimdi aklınca ayar veriyor. Ve Demirtaş'ı bozuk para gibi harcama yarışında o da yerini alıyor.

(Resim üzerine tıklayarak görseli büyütebilirsiniz.)





.
-Hasan KARAKAYA  ve  Çöplük-
Yeni Akit adlı, "gazete" olduğu söylenen nefret bülteninin genel yayın yönetmeni imiş kendisi. Ölümünün ardından CumhurBaşkanı Erdoğan dahil, üst ekabir tarafından övgü sellerine mazhar oldu. Evet, bu da oldu yani... "Irkçı sağcılar"ın övgülere doyamadığı,  tımarhaneden hallice bir ülke burası.
Önüne gelene "Orospu çocuğu!" diyen, başörtülü öğrencilere "fahişe" yakıştırması yapan bir adam bu.  "Pezevenk, köpek, kaltak"  gırla gidiyor yazılarında...

Kendisinden birebir alıntı:
Aslında,  “köpek”leri çok severim... Çünkü,  “sadık”tırlar... Çünkü,  “yal” yedikleri kaba,  asla sıçmazlar!
Bu da son yazılarından birisi,  29 Aralık 2015 tarihli:
Sonra da, utanmadan; “Ben Kürdüm” diyeceksin!.. Hasss!.. Hadi ordan!..

Ağzından bal damlıyormuş mübareğin!
Böyle adamların köşeleri kaptığı, okurları, milleti yönlendirdiği, durmadan nefret tohumları serpiştirdiği, üstüne bir de övgülere mazhar olduğu bir ülkede ciddi bir kalite ve insanlık sorunu var demektir. Başarısızlık ve tökezlemeler tam da bu noksandan kaynaklanıyor olabilir.

Ve  ŞOK  gelişme!
Katar Merkezli El Cezire tv kanalı, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın heyeti içinde Umre'ye giden Türk gazeteci Hasan Karakaya'nın "Aşırı doz Viagraya bağlı olarak Medine'de kalp krizi geçirip hayatını kaybettiğini"  duyurdu.
Olaya gel!
Umre ziyaretinde VİAGRA aldığı için öldüğü ortaya çıkınca, onu kollayıp kullanan iktidar bu haberi de PARALEL'e bağladı ya, tam rezalet!
«Ünlü alkolik tiyatrocu (...) öldü»  diye vermişti  Levent Kırca'nın ölüm haberini Akit. Biz de desek mi şimdi, "Ünlü gazeteci sapık çıktı, Viagra'dan geberdi!"

"İşte ağzı bok çuvalı gibi olan bir adamdı, küfür ede ede geberdi. Son nefesinde de kelime-i şehadet yerine muhtemelen yine küfürler etmiştir. Böyle bir insana Allah rahmet etsin denmez, dense dense toprağı bol olsun denir."
(Hasan Karakaya'nın ölümü ardından bir okur yorumu)


Aşağıdaki resimde:
Irak'da Müslüman kesen Oğul Bush ve dönemin İngiltere Başbakanı Blair ile aynı kareye girmeye çalışan Müslüman adamlar... Ok işaretli olan, Müslüman Akit Başyazarı Hasan Karakaya. Irak işgali sonrası Bush ve ABD'ye söven bu kişinin, sonraki sene Bush'un ziyareti sırasındaki tavırları... Nazlı ILICAK da objektifte! (Hasan Cemal örneğinde dediğim gibi,  her devrin insanlarından sakınınız!)




.
-Hilal KAPLAN  ve  İsrail çarkı-
Nasip olursa ilerleyen günlerde yazacağım "İsrail ve Mavi Marmara Çarkı"  yazımda da kullanacağım, ancak burada da bulunsun bu foto derleme.   Solda, Mavi Marmara saldırısı sonrası İsrail'i boykot edelim gazıyla "alınmayacak" markaları listeleyen Hilal, sağda ise son gelişmler sonrası "İsrail ile teması süren bir Türkiye, Filistin davasına daha aktif hizmet edebilir"  diyen Hilal. Dönekliğin ve ilkesizliğin böylesine   "Yav he he!"  deyip geçelim.

("Kişi karşısındakini kendi gibi bilirmiş" ilkesi gereği; bu hanımın, Twitter'da görüşleri hoşuna gitmeyen herkesi "troll" olarak niteleyip en temel üslup ve iletişim bilgisinden yoksun bir dil ile cevaplar yapıştırma yarışında olduğunu da ekleyeyim burada. Arada  "ahlak" dersleri vermeye de çalışıyor.)


Bir de bu var mesela:

Barış görüşmeleri sürecinde "Türkiye'nin adının değişmesini konuşabiliriz artık"  da dedi, neler neler dedi... "Fethullah Hocaefendi ve Cemaat bu ülkenin başına gelmiş en iyi şeydir!" diye yazıp Twitter'da veryansın ona buna saldıran bir zattı,  15 Temmuz sonrası "Fetöcü!" diye ifşa ettiği firmalardan kendisine danışmanlık ücreti ödenmeye başlamasının ardından sosyal medyada linci durdurduğu ortaya çıktı...  Mütemadiyen Cumhurbaşkanı uçağında boy gösterdi.

Ülkede gazeteciliğin geldiği seviye göz yaşartıcı. Farklı siyasi çevrelerin neredeyse hepsinde aynı seviye kendini şart koşuyor.  Ve bunlardan medet umuluyor.



.
-Hasan CEMAL  ve  değişen dengeler-


~DUYDUNUZ MU, PAŞA TORUNU HASAN CEMAL "barış" İSTİYORMUŞ! HANİ ŞU KANDİL'E GİDİP: "sakın silah bırakmayın, erdoğan sizi kandırıyor" DİYEN HASAN CEMAL!... BEN YENİ YILI BEKLEMEDEN BİR YAŞIMA DAA GİRDİM HAYIRLISIYNAN, ŞÜKÜRLER OLSUN...~
(Ali Sedat Çetinkoz)

.

"Bir zamanlar cumhuriyetçi, bir zamanlar liberal, şimdinin azılı Kürt milliyetçisi"   Hasan CEMAL;   İttihat ve Terakki  Partisinin en önemli şahsiyetlerinden  Cemal Paşa'nın  torunu.   Cemal Paşa  için:

«I. Dünya Savaşı'nda Filistin Cephesi'nin komutanı olarak görev yaptı. Osmanlı Devleti'nin savaştaki yenilgisinin birinci dereceden sorumlularından kabul edilmiştir»   diyor Vikipedi. Ayrıca kendisi Ermeni soykırımı, Rumların sürülmesi gibi çoğu mevzunun da planlayıcılarından olarak karşımıza çıkar. Araplar arasında "kasap, kan dökücü  (seffah)"  olarak nam salmış bir paşadır. Suriye, Filistin ve Lübnan topraklarından pek çok Arap aileyi sürdüğü söylenir. Velhasıl, Arapların Osmanlı'dan ve Türklerden nefret etmesi için elinden geleni ardına koymamış.

David Fromkin'in "Barışa son veren barış  (A Peace to End All Peace)" kitabında; Osmanlı içten yıkıldıktan sonra İstanbul ve Çanakkale'yi Ruslara vermeyi kabul ettiği, karşılığında istediği toprakların Suriye, Mezopotamya, Ermenistan, Kilikya ve Kürdistan özerk bölgeleri olduğu yazar. Taşnak Cemiyeti aracılığıyla diğer İttihat ve Terakki liderlerinden gizleyerek ilettiği bu önerileri, Suriye ve Kilikya'dan vazgeçmeyen Fransa tarafından reddedilmiş.

          Bu topraklarda bazı ulvi görevler babadan oğula devreder. 100 küsür sene önce dedesi baş rolde olup coğrafyayı kanlı bir kadere iten bazı soyadlar, bugün aynı coğrafyada torunlar ile mikserlik işinde... Tabi ki kişilerin özgür düşünceleri, değerlendirmeleri olabilir. Ancak burada bir görüş değil, bir fitne fücur durumu var.  Nasıl oluyor da AK Parti ve Erdoğan'ın yükselişini bu kadar desteklemiş bir insan, barış görüşmeleri başladıktan kısa zaman sonra bir anda azılı Erdoğan karşıtı olmakla kalmıyor, bir de "Kandil silah bırakmamalı"  imiş!... Sahi,  saygınlar ne kadar saygın?




Yiğit BULUT,   Ayşe HÜR,   Ahmet ŞIK  vesaire......
Kendisi de bir zamanlar gazeteci olan nam-ı diğer "Jöleli" (ulusalcıların ünlü ekonomi yazarı idi bir zamanlar), şimdinin Cumhurbaşkanı Danışmanı  Yiğit BULUT;  Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun bir dönemki danışmanı gazeteci Etyen Mahçupyan'a vermiş veriştirmiş... Dolmuş taşmış dilinde hakaretler! Ne beslemelik bırakmış  ne utanma duygusu  ne ajanlık...

İnsanların görüşleri, inançları, dünya görüşleri değişebilir. Ama tüm bunların değişmesinden bile daha zordur öz karakter ve tavırlarının değişmesi... Mesela "mübalağa / abartı" damarı çok aşırı olan galeyancı birisi;   ulusalcı iken de abartılıdır,  İslamcı iken de...
İşte  Yiğit Bulut  tam da böyle birisi.
"Bir tat bir doku" olarak varlarsa renk katarlar; ancak akıl vermeye başlayınca adam anında Başkanlık sistemine olumlu bakabilecek pek çok insanı tek hamlede soğuttu. Haksızlık yapmamak adına yaptığı konuşmasını dinleyeyim dedim,  "BİZİM BİNLERCE YILLIK DEMOKRASİ YÜRÜYÜŞÜMÜZ"  filan diyormuş yahu!
bakınız:  YouTube Video

.

Ayşe HÜR:  Kürt'ten çok Kürt,  ayrılıkçıdan daha ayrılıkçı,  EN Türk düşmanlarından ama aynı zamanda en ırkçılık ve ayrımcılık karşıtı  (artık nasılsa),  her şeyi o bilir,  fitne-fesat pompalama uzmanı ama elleri tertemiz,  kariyer manyaklığında son nokta ultra-hesapçı bir şahıs.  Hendek müdahalesi zamanı Twitter'daki denk geldiği Kürtlere tek tek saydırıyordu,  siz neden bu mücadeleye katılmıyorsunuz, eziksiniz, yıkıksınız, asla bi devletiniz olmayacak iğnelemeleri vesaire...  Ondan sonra bunlar gelir öldürülen Berkinler ve çocuklar için ağıt yakarlar sosyal medyalamalarda...  Barış derler. Maksat çocuklar ölsün, bunların kariyerleri yükselsin, haber kanallarında görünürlükleri artsın... Amberin Zaman da aynı kafa...  Ülkedeki  (sözde AKP karşıtı olduğunu söyleyen)  kısmen seküler tayfa bunlara  "gazeteci"  diye yüksek tolerans tanımaya devam ettikçe bu saçmalıklar düzelmez.

Rus uçağı düşürülünce bir anda Putin ve Russever olan değişik muhalefetimizden Ayşe HÜR'ün kıtırlarını derlemiş bir Twitter kullanıcısı. Arzu eden bakabilir. Benim çelişki ve/veya yüzsüzlük kotam fazlasıyla dolduğu için,  okurların kendi takdirine sunuyorum.
Link:  twitter.com/OmericoVespucci/status/669233257372872705



Bu da değişik bir kafa:

Gazeteciler iyice troll'e bağlamışken:










Yanda Cemile BAYRAKTAR'ın 2010 senesinden bir tviti.

"Barış süreci" dedikleri dönemde Yıldıray Oğur, Hilal Bayrak gibi onlarcasının böyle tvitleri oldu. Şimdi  "Çocuklar ölmesin!"  diyeni terörist ilan ediyorlar. Çelişki ve iki yüzlülüğe gel!

Varlığını/gazeteciliğini, sadece bulunduğu tarafın/iktidarın gerçeklerini haklı çıkarmaya adayanların savaşı ve "emre amade"  troller bunlar.

Müzmin gazeteciler ise iktidarın ak dediğine kara demeyi bir halt zannettiği için güvenilirliğini yitirdi.
Makul bir ülkede yaşasaydık Yozdil'in kitapları 1 milyon satmaz,  Celal Şengör Habertürk'e çık(a)maz,  Sözcü diye bir gazete  500bin satmazdı...
Akit sokaktaki lümpen İslamcıya hitap ediyor / Sözcü,Gündem,Taraf,Birgün'ün sol/ulusalcı/yurtsever "modern lümpenlere"  hitap etmesi gibi.
(@sefasr)


Haa bir de şu olay vardı:

Ara GÜLER, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve konutunu resimledi diye patlayan, nefret kusan gazeteciler oldu.

(Ben de Naim Dilmener ile bu konu yüzünden tartışma içerisine girdim, ki kendisi değer verdiğim biridir.
Maalesef siyaset insanları ne kadar körleştiriyor.)

Cumhuriyet gazetesinin manşetini paylaşıyorum resimde.
Ara Güler  "Sizin gibi serserileri mi çekicem, onlar ne kadar gazetecidir ki? Gazetecilik oynuyorlar"  gibi ifadeler kullandı bu manşete karşı... Ara Güler'in, Ak Parti ve Erdoğan'ı onaylamak değil, sadece mesleğini/işini yapma derdinde olduğunu dahi anla(ya)mıyorlar.

Hey siz, gazeteciler! Neden sadece mesleğinizi yapmıyor da sürekli trollük yapıyorsunuz?




burası Türkiye,  Cananlar,  hukuk,  internet,  ReşatÇ,  savaş,