savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2019 Pazar

 Yemin Kültü


Bugün size sanal ortamda yaşadığım gerçek bir olayı anlatayım mı?

Daha önce bunu blogumda da yazmıştım: Bir dönem yoğun olarak online strateji oyunları oynuyordum,  en çok da  Travian...

Bir gün bizim birliğin yöneticisi geldi,  "Düşman bir birliğe savaş açıyoruz, herkes saldıracak! Ama öncesinde herkes görüntülü-sesli olarak yapılan online toplantıda  Allah-Kuran-vatan-namus-... üzerine yemin edecek!"  dedi.  Ben de dedim ki savaş ve saldırılarda ne gerekiyorsa yaparım;  ama yemin etmem,  ant içmem.

O gün yediğim küfür ve ayar bir yana,  beni birlikten atıp oyunda saldırı çıktıkları yetmedi;  gerçek hayatta da bulup iş yerimdeki yöneticimle görüşmüş bu manyaklardan biri,  yani gazını alamamış...

(Bu arada kendileri, tırnak içinde bütün yazdığım sıradan başlayarak, noktalı yerlere  ana-baba-bayrak-sülâle-eşler-evlâtlar-ölmüşler  ve daha nicesini de dahil ederek  tüm grup önünde yemin etmelerine rağmen;  ertesi gün barış yaptılar o birlikle.  Hatta bizim başkan kanki oldu oradaki kadın yöneticiyle...  Ama ben yemin etmedim diye senelerce sürdü bu gerçek hayata da taşan  "yemin etmeme"  konulu kan davası mevzuu.)

Şimdi bu sanaldaki olay.  Gerçek hayatta bizzat yaşadıklarımı ve şahit olduklarımı yazsam, inanamazsınız.  Bu toplumda insan olma ayarı ile ilgili bir sorun var.  Allah'ı yalnız camide hatırlayan bir toplum yazımda da aslen buna değinmiştim.  Yeri gelmişken ANDIMIZ yazısında da bakılabilir.


«Eski zaman adamlarına: "Yalan yere yemin etmeyeceksin, ve andlarını Rabbe ödeyeceksin," denildiğini işittiniz. Fakat ben size derim: Hiç and etmeyin;  ne gök üzerine, çünkü o Allahın tahtıdır; ne yer üzerine, ...,  ne de kendi başın üzerine, ...

Ancak sözünüz:  Evet,  evet;  Hayır,  hayır,  olsun. (Evet'iniz evet,  Hayır'ınız hayır olsun.)
Bunlardan ziyadesi şerirdendir.»     (Matta 5:33-37)


14 Ekim 2019 Pazartesi

 «SAVAŞA HAYIR  ve  BARIŞ olsun»  (mu acaba?)

Türkiye ilginç bir ülke.  9 Ekim 2019'da başlayan Barış Pınarı Harekatı  ile kafa karışıklıkları yine ortaya serildi, tahmin edersiniz ki her kafadan ayrı ses çıkıyor yine.  Bazıları diyor ki  "Acem ne derse Türk tam tersini yapmalı." Başkaları: "Dinciler ne derse tersini yapmalı!",  "Batı ne dersi tersi!"...  (Örnekler çoğaltılabilir.)

Yahu senin pusulan neden başkaları oluyor, ne yapmayacağına onlar karar veriyor??  Yani demem o ki, ben hükümeti ve ülke içi siyaseti hiç beğenmiyorum ancak buradan bir çıkış da göremiyorum.
Malum zat çıkıp  "2 kere 2 dört eder" dese; "Peki bu kime yarayacak ona göre tarafımızı alalım" diyen bir kitle var. Gerçekten inanılmaz. Yobazlığı, gericiliği ve mikrobu sadece din eksenli gören bir kitle mevcut. Son yıllarda bunlara bir de RTE-nefretini obsesyon boyutuna ulaştırmışlar eklendi. Ülke yansa zil takıp oynayacak raddeye kadar geldiler.

Bir başka ve asıl önemli konu da şu:  BARIŞ.
Gerçekten  "Savaşa Hayır!"  ise eğer.... O zaman barışın o kadar boş beleş bir iş olmadığının da bilincinde olmak gerek. Savaş boş beleş ve zahmetsiz mi ki barış öyle olsun? Yap yap yap, sonra  "BARIŞ HEMEN ŞİMDİ!"   Böyle bir utanmazlık haline girdi insanlar.

Barış isteyen, nifak tohumlarının karşısında durur. Yalan haberle kışkırtmaya ve insanları sokağa dökmeye karşı olur. Seküler diye etnikçiliğe ve bölücülüğe alkış tutmaz, hendeklere sessiz kalmaz, insanları savaşa sürmeye kalkmaz... "Haydi Kürt çocuğu, gerekeni yap  yoksa asimilesindir"  diyenlere karşı durur;  zaten çocukları ve gençleri en öne sürmez. Kendisi korunaklı evlerde, kendi hayatları çok değerli iken, siyasi olarak çok bilenmiş gençleri fişteklemez. Zehirli tarih anlatılarını reddeder.  Milliyetçiliği ve ırkçılığı teşvik etmez.  ISIL / IŞİD'i ve avanesini besleyen kanallara karşı durur. Mikrobun ana kaynağını görmezden gelme yapmaz... Patlayan bombalar sonrası  "Siz bunu hak ettiniz!" demez, kendisi günahkâr ve ölümlü olan insanın başkasına böyle üstten bakması ve terör estirmesine sessiz kalmaz. Çevrecilik konusuna hassasmış gibi sosyal medyada tiradlar atıp orman yakanları görmezden gelme yapmaz;  ormana ev yapanları, yakanları (ayırt etmeden) kınar; sürekli bir tarafa karşı üç maymun olmaz.  Teröristler için "Yere izmarit bile atmayan iyi çocuklar bunlar"  demez...  Gerektiğinde ülkesinde barışın korunması için elini taşın altına koymasını da bilir. Faturayı en zayıf halkaya kesmez.


"Kafalar karışık" dediğimiz hallerin bazısı ülkemizdeki "maskeli balo"nun bir çıktısı... Coğrafyamızda maske maske üstüne adeta! Ve kritik anlarda ola da o maskeler düştüğünde, altından çok farklı şeyler çıkabiliyor. Milliyetçilik ve ırkçılık karşıtı olduğunu söyleyenler, en âlâ etnikçi ve koyu milliyetçi çıkabiliyor. Ben sosyal medyada "barış barış" diyen nice hesapların, insanlarımız bombalı saldırılarda öldürüldüğünde, polislere ateş açıldığında, ormanlar yakıldığında coşkuyla kutladığını görüyorum.  Ona buna "faşist" diyenler, kendileri en ufak bir eleştiriye tahammül etmeyebiliyor. Kürtleri en çok kızıştıranlar Kürt olmayabiliyor (hatta genelde olmuyor). Ermeniler derseniz aralarında derin bir kin besleyen, dış güçlerle göbek bağı içerisinde ve her yolu mübah görenler şu anda delirmiş gibiler... İşte daha birkaç hafta önce gördük, Süryani klisesi açılışı yapılıyor, Süryanilere "Akıllı olun, bu oyunlara kanmayın!" diye ayar çeken parmak sallayan ırkçı Yunanlı mı istersin... (Süryani klisesine ait bahçeler ateşe verildi.)  Hepsi ve daha fazlası burada!
(Bunları daha önce  Maskeli İnsanlar  yazımda da söylemiştim.)

Bu maskeli, adeta birbiri arasına gizlenmiş düşmanlık ve nefret tohumları dolu kişilere ek olarak maalesef bir de çok duyarsız ve hazcı bir kitle var. Geçenlerde bunu bir paylaşım altına da yazmıştım; genellikle "çağdaş, laik, Atatürkçü" diye kendini tanımlayan bu kişiler, asla meselelere samimi veya derin bir gözle bakmıyor; resme ve destekledikleri parti önderlerine bakıp ilk intiba ile kati görüşünü belirliyor. Asla karşı görüşleri okumuyor,  ya da kaale almıyorlar. Çünkü "her şeyi yalnız ben bilirim" gibi bir kibirleri var;  iletişime kapalılar,  kestirip atıyorlar.

Velhasıl kavramları karıştırıp dejenere ediyorlar ki fitne-fesat ortamı asla kurumasın, aksine kökleştikçe kökleşsin. Maalesef ülkemizde «Savaşa Hayır! Barış olsun» diyenler;  her tür fitne-fesat, ayrımcılık ve nefret tohumuna sessiz kalıp, hatta bizzat ötekileştirmeyi-düşmanlaştırmayı yapıp, teröre gizli destek verip, sonra mücadele başladığında  (YANDIK!)  AMMAN DERHAL BARIŞ!!  diyenler olduğu için;  barış istemek ve savaş karşıtlığı da kirlendi. Aynı geçmişte "insan hakları" ve "çevrecilik" örneklerinde olduğu gibi. Zannetmiyorum ki hiçbir akıllı ve vicdanlı insan, doğa ve çevre katliamını kınamaya karşı olsun.  Ama "çevreci" diye öne sürülen baş aktörlere bakıyorsun asıl ajandası farklı... "İnsan hakları"  diyenlerse sadece devlet şiddetini görüyor nedense.  Örgütlerin uyguladığı türlü şiddete karşı sürekli kör ve sağırlar.  işte yalanlar böyle böyle insanlar arasındaki fitilleri döşüyor.
(Böl,  parçala,  yönet!")


Son olarak şunu da not düşleyim:  Ben solculuğun ve esasen Marksizm'in beyine sızan bir virüs olduğundan, bir çeşit hastalık hali olduğundan şüpheleniyorum artık. Tabii bunu söylediğim için yer yer dışlanmalar, yok saymalar da yaşıyorum; ancak yıllardır gözlemlerimden çıkardığım da budur.  Sonradan saf değiştirip  "eski solculuk"tan liberalizme, demokrat kişiliğe dümen kırmışlarda dahi zamanında o hasta kafa yapısı sirayet ettiğinden;  o kavgacı üslup, o gerginleştirici, kutuplaştırıcı,  "krizler-kargaşalar-kalkışmalar artarsa DEVRİM gelir ve düzen daha rahat kurulur" kafası gitmiyor.  Stockholm Sendromu'na yakalanmışlar gibi,  kendilerine zulüm edenlere ve canlarına kast edenlere hizmet eder noktaya gelmeleri beni çok şaşırtıyor.  Sadece kendisi ile manevi anlamda büyük savaş vermiş, savaşı sonlandırmış ve bir anlamda tövbe etmiş olanlar sıyrılabiliyor bu hastalıktan. Onda da her "savaştım"  ve her "kurtuldum/değiştim" diyen kurtulmuş değil.  Ve ne hikmetse, Kürtleri ağzından düşürmeyen bu devrimciler esasen Kürtlerden zerre haz etmiyor. Hendekler zamanında Twitter'da yazılanlara bir denk gelseydiniz, kim bilir bunları nasıl ele alırdınız? Bu kişilere göre, özellikle Kürt gencinin esas görevi hendeklerde çukurlarda isyan ederek ölmektir, ki onların bekledikleri yeni dünya şafaktan doğsun. O özlenen zamana kadar kendileri de Nişantaşı'nda değilse bile, sosyal çevrelerinde, mekanlarında, mahallelerinde kariyercilik, toplum mühendisliği filan yapmaya devam eder; eksik veya çarpıtılmış tarih anlayışı ile bu coğrafyadaki uluslar ve farklı diller arasına nifak tohumları ekmeye devam ederler.

*

27 Aralık 2018 Perşembe

 Ayelet Shaked  üzerine,  yeniden...


Fotoğrafını paylaştığım bu güzel kadının siyasetçi olduğuna inanmak istemezdim ama kendisi İsrail Parlementosu Knesset'te  bir milletvekili.
Adı:  Ayelet Shaked.   (איילת שקד)
Birkaç yıl önce dikkat çeken açıklamalarını kendi blogumdaki şu yazılarımda paylaşmıştım:

İsrail-3 (Seçkiler)  ve  İSRAİL Çarkı

Geçmişte yaptığı açıklamalarda, Gazze'ye ülkesinin yaptığı askeri operasyonlarda Filistinli annelerin ve çocuklarının ölümünü talihsiz bir durum olarak görmediğini, bilakis annelerin "küçük yılanlar" doğurduğu için öldürülmesi gerektiğini söylemişti.
Eklemek isterim ki kendisi  Adalet Bakanı  iken bunları söyledi.
Filistin halkına topyekün savaş ilan edilmesini isteyen birisi özetle.

Şimdilerde de  "İsrail olarak Kürt devletine ihtiyacımız var",  "Kurulacak Bağımsız Kürdistan'ı ülkemizin desteklemesi gerekir",  "YPG'yi destekleyelim",  "Kürtler IŞİD'i yenme konusunda en ciddi taraf.  Kürtleri devletsiz en büyük ulus yapan adaletsizliği düzeltecek adımlar atmalıyız. Mükemmel bir demokrasileri var. Üstelik kadınlara da eşit davranıyorlar...",  mazlum-ezilen Kürtlere destek olalım,  uluslararası güçler  Türkiye'ye müdahale etsin, ...  gibi peş peşe açıklamalar yapıyor. "Kürtlerin bağımsızlık arzusuna destek olmalıyız. Bunu hak ediyorlar",  "Türklerle savaşta kahraman Kürtlere başarılar diliyorum"  dahi dedi en son.  Zaten güncel haberlerde adını sıklıkla okuyoruz şu günlerde.

Demem o ki:  Irkçılık  ve nefret söylemini sıradanlaştırmış insanların, başkalarına  "insan hakları" - "demokrasi" - "ilericilik"  dersleri  verme tiyatrosu devam ediyor. Ve Sümerler'den beri devam eden, Mezopotamya halklarına savaşarak kurtuluşlarını vaat etme yalanı her türlü dini ve din dışı sosa bandırılarak servis edilmeye hala devam etmekte...  Mesela bunlar da siyasete inanmama ve siyasetçilerden güzel bir gelecek için medet ummama sebeplerimden biridir.

(Gerçi dürüstlüğünden dolayı tebrik etmek gerekir bu kadını. En azından yıllardır PKK ve bölgedeki bazı terör unsurlarına kesintisiz destek verip, sonradan kameralar önünde dostluk-kardeşlik-işbirliği edebiyatı yapan yavşaklardan değilmiş. "Özgürlüğü hak edip etmediklerini karar verme mercisi olarak kendisini görmesi  (ve aslında Kürtleri aşağılamasından da) ayrı bir kibir yazısı çıkar.  Siyasetçilerin genel olarak dininin aynı olduğunu bir kez daha hatırlatmış oldu bize özetle.)



11 Aralık 2018 Salı

 Baba Bush  öldü


Adı:  George H. W. BUSH
Ancak biz onu  "Baba Buş"  olarak biliriz.
Bush'lar,  üç kuşak ABD aktif siyaseti içerisinde önemli pozisyonlarda olan bir aile zaten.  Yanda bir resmini gördüğünüz bu adam ABD'nin 41. başkanı idi
 (1989-1993);  sakarlıklarıyla gazete haberlerine ve dönemin karikatürlerine epey konu olmuş  oğlu  George W. Bush ise  ABD  43. başkanı.  (2001-2009)

Birinin zamanında Körfez Savaşı / Gulf War  (1990-1991),  diğerinde  Irak Savaşı  (2003-2011)  çıktı.  Oğul Bush, donanma harekete geçerken yaptığı canlı konuşmasında "Bu bizim için ikinci Haçlı Seferi'dir"  gibi açıklamalar yapmış, sonra danışmanlarının uyarılarıyla yanlış anlaşıldığını söyleyip özür dilemişti. Kabinesindeki meşhur kadın Dış İşleri Bakanı  Condoleezza Rice  hakkında daha önce bir blog yazısı yazmıştım hatırlarsanız.  (Hatta ilk yazılarımdan biridir.)


Bunlar  baba-oğul  "Orta Doğu / Middle East"  de denen  Yakın Doğu'nun  canına ot tıkadılar özetle.  "Kimyasal-Nükleer silahlar olduğu iddiası",  "War on terror! / Teröre karşı savaş!"  diye bu diyara ordularıyla ve ordu dışı güçleriyle geldiler; mevcut terör gölünü genişlettikçe genişleterek yollarına devam ettiler.  Terörsüz alanları da terörize etmekten geri durmayarak  Irak-Suriye, hatta Libya'dan itibaren kuzey Afrika'yı ve Afrika'nın diğer bazı alanlarını taa Afganistan çevresine kadar bir "kısmi terör dünyası"na çevirdiler.  Onların çıkarları için çalışan terör örgütleri "özgürlük savaşçısı" oldu,  "kahraman" oldu,  bölge içi güçlerin yanı sıra kendilerinin de yadsınamaz destekleriyle bu derece güçlenmiş  "IŞİD ile  savaşıyorlar"  oldu...

Şimdilerdeyse  "İsrail'in yararınaysa her şey legaldir ve gerisi teferruattır"  düsturunu benimsemiş olanlarla el ele çalışmalarına devam ediyorlar.  Tabii ki güçlü orduları olan büyük devletler her zaman güç, yağma, prestij, çıkarlar için talanlar yapmışlardır;  ancak bunlar kadar maddi-manevi kavramların,  dini ve din dışı unsurların ırzına geçen olmamıştı. Roma ve Haçlı ruhunu yaşattıkları görüşü de söylenebilir tabii ama çoktan onların ötesine geçtiler.  Ne "demokrasi" bıraktılar, ne herhangi bir "-izm", ne "barış ve güvenlik", ne insan hakları, ne "teröre lanet okuma"...  Aslında bu delirmişlik halleriyle bütün yalanlarını bir bir çökerttiler.  Tam bir yıkım çağı başlattılar.



Bir yorumcu geçtiğimiz günlerde
 (30 Kasım 2018'de)  ölen Baba Bush için  "Ortadoğu'yu cehenneme çevirmiş adamdır. Trump çırak kalır bunun yanında"   diyor.

Maalesef ardından gönülden  "R.I.P."  (rest in peace)  diyenler de var.  Bunlar Baba-Oğul cehennemin kapılarını Babil'den araladılar;  ama demek ki davulun sesi uzaktan hoş geliyor.  İnsanlığın daha alacağı çok dersler var demek ki!  :(

Daha önce bir yazımda Amerikan toplumundaki militarizm damarına kısaca değinmiştim.  Az da olsa tanıdığım Amerikalıların önemli bir bölümünde ciddi bir militarist damar var. Ordularını sürekli kutsuyorlar,  demiştim.  
Bakınız:  (Gündem  Ekim 2012-4)

Amerikan ailelerinden  oğulları orduda olanların,  "Irak topraklarına demokrasi ve barış götüreceğiz"  yalanına gönülden inanıp bol manevi değer soslu militarist paylaşımlar yaptıkları Irak Savaşı günlerini hatırlıyorum.  Amerikan toplumunu çok severim ve okyanus ötesinde olmalarına rağmen, bazı Avrupa toplumlarından çok daha yakın görürüm bize.  Ama bu çağda bu pozisyonu kesinlikle hak etmiyorlar. Ne yaparsınız ki insanın insana hakimiyeti bu boktan çivisi çıkmış dünyayı hediye ediyor insan ailesine.


Kaldığımız yerden özet geçmeye devam edelim:
Bush'ların ekonomiyi devirmelerinin ve bir dolu saçmalığın ardından bayrağı  Obama  devraldı.
 (2009-2017)  Müslüman ülkelerde bir zencinin ABD liderliği baştan büyük sevinç yaratmıştı ki  "Ilımlı İslam", "Arap baharı" filan derken coğrafyayı komple ateşe verdiler.  Şimdilerde de bazı terör örgütlerini silah-mühimmat-para-eğitim-itibar-misyon-siyaset... vesaire açısından istikrarlı şekilde destekleyip beri yanda halen  -bir şekilde-  beyaz ve pirüpak kalabiliyorlar.


Bu kadar yazdıktan sonra biraz da ek bilgi vereyim  (miscellaneous)  ve siyaset dışı eğlenceli şeylerden bahsedeyim:

Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa;  Baba Bush, eşiyle en az 1 kez Türkiye'ye resmi ziyarette bulunmuştu. O zamanlar Özallı yıllardayız, yani Başbakan-CB  Turgut Özal.  Semra hanım ve Papatyalar grubunun kıyafetleri, şaşalı ve şişme hayatları, sosyete partileri medyanın ana ilgisinde... Özal ailesi ile ilgili fotolardan sanki eşsiz bir yalakalık akıyor.

İşte o resmi ziyaretlerin birinde, bizim başkanın hanımının kıyafetleri parlak, saçları ve yüzü boyalı mı boyalı... "Ne giyecek ne giyecek bizim  first lady?"  en baba gündem mevzumuz... (Bu arada Özal'ın Bush'lardan "aile dostumuz" gibi bahsettiğini de not düşeyim.)  ABD Başkanı'nın uçağı yere indiğinde yapılan karşılamada,  Baba Bush'un eşi  Barbara  Bush  beyaz saçları ve siyah üzeri beyaz puanlı uzun elbisesi;  yılışıklıkla yalakalıkla uzaktan yakından alakası olmayan duruşu ile bana gerçekten çok asil gelmişti.

Bazı Amerikan politikalarını eleştirdik ama hakkını da vermek isterim;  adamların devletinde üst siyasette bizdeki gibi bu kadar sonradan görmelik sıradanlaşmaz.  Bizde hala birileri  liderin veya eşinin kıyafeti, sarayı, dik duruşu ile övüne dursun;  adamlar orduları, planları, kültürleri ile yıka yıka ilerliyorlar. Sen (yüzyıllardır olduğu gibi) kıyafeti, kaftanı, duruşu, saçı-sakalı, örtüsü ve örtüsüzlüğü,  kibirli-hamasi boş lafları övmeye devam et halkım.

Yani kıssadan hisse:  Rahatsın,  rahatta kal!


2018,  Araplar,  kan,  miscellaneous,  Türkler,  çene ishali,

5 Aralık 2018 Çarşamba

 İbretlik Hayatlar  ve  Klişeler


("İnsanlık çok ileri gitti"  ve  "Hep Batıcılık yüzünden geri kaldık")

23 Mart 2018 Cuma

 Ertuğrul  Özkök


Selamlar,  yeni bir günden merhaba.
Biliyorsunuz bu hafta Doğan grubu, Demirören şirketler grubuna satıldı.  (21 Mart 2018)

Bense bugün özellikle meşhur bir Doğan Medya yüzünden bahsetmek istiyorum. Ki kendisi yıllarca Hürriyet'in Genel Yayın Yönetmenliğini de yapmış, tabir-i caizse ana çizgisini belirlemiş bir isim:
Ertuğrul ÖZKÖK.

Bu blogda bugüne kadar Özkök etiketiyle bir sürü başlıkta kendisi hakkında çeşitli yorumlarım olmuştu zaten. Aslında daha yazabileceğim, söyleyebileceğim çok şey var da... Tâkatım yok diyeyim.  O nedenle içimde taşıyordum laflarımı.
Ancak geçen zamanda Ertuğrul Bey rahat duramayıp "öküze benzemek isteyen kurbağa" fabl'ındaki gibi muazzam şişinmeler, atlayıp zıplamalar, gürültülü uğultular ve öyle adam asmacalar içerisine girdi ki!...
Artık görmezden gelmek mümkün olmadı.



Yukarıdaki görselde, adına "Ertuğrul Özkök omurgasızlığı" dediğimiz şeyin bir dışavurumunu görüyorsunuz.  Fırıldak gibi dönüyor, kıvırdıkça kıvırıyor,  şekilden şekile giriyor sayın Özkök;  ancak her koşulda tek bir şeyden asla taviz vermiyor:  YALAN.
Adam adeta bir pusula gibi bu konuda.  Nereyi gösterirse tam tersi yöne gitmek gerekiyor.

Mesela diyor ki:
"Bir adım içeri girerseniz,
 (Suriye'yi kast ediyor)  Dünya karşınıza dikilir."  (2017 son aylarında yazmış bunu, not düşeyim.)

Suriye ve Afrin harekatından sonra ise TSK övgülerine doyamamış bu zât-ı muhterem.  Sanki birkaç ay önce tehditler savuran,  "aklını başına topla,  ayağını denk al!"  mesajlarını taşıyan, büyük abi modunda bol bol parmak sallayan kendisi değilmiş gibi...
"İnsan olan Şili'ye falan gider, unutturur kendini... Rezil yaşamak yaşamak değil ki!"  demiş Facebook'ta bir yorumcu kendisi için. Utanma duygusunu çoktan yitirme hallerine bir örnek olarak  bu da burda bulunsun bakalım:



Peki şaşırdık mı?  _Tabii ki hayır.  Bu kaçıncı çark, kaçıncı kıvırma!
Ama bu adam hâlâ  "çoktandır baydığını"  anlayamadı maalesef.
Hâlâ aynı tas /aynı hamam /aynı metot...

Doğrusu yılların bir dolu örneklerinden sonra... Bu adamın yıllarca genel yayın yönetmeni iken gazetesinde çıkanlardan sonra... Perde arkasında perdeler ardında yönetimdeyken olanlardan sonra...
İşte bütün bunlardan sonra hâlâ bu kişiyi okuyan, dinleyen, gazetesine ve kendisine yüksek anlamlar yükleyenler varsa... Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuştur hakikaten. Türkiye'de muhalif hareketin güçlenememesinin nedeni biraz da kanaat önderleri ve medya olarak ne idüğü belirsizliklerin peşinden gidip enerjiyi boşa heba etmektendir.

Son olarak eski bir yazımdan alıntı yapmak istiyorum.
Bu blogda daha önce "Bu mu gazetecilik?" tepkisiyle bir yazı yazmıştım.  Can Dündar, Ertuğrul Özkök, Hasan Cemal, Ahmet Hakan, Hilal Kaplan gibi isimleri irdelediğim o yazıda, bu beyefendinin o dönemlerdeki HDP çarkına da kısaca değinmiştim, bir bölümünü aktaralım:
 (Tüm yazı için  tıklayınız)
Burada kısa bir alıntı yapmak istiyorum oradan:



-Ertuğrul ÖZKÖK  ve  Hürriyet'in  HDP çarkı-
2015 seçimleri öncesi;  Selahattin Demirtaş, partisi HDP ve genel olarak "etnikçilik" desteğini esirgemeyen Doğan grubu ve Hürriyet'in, açık-gizli daimi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'ün seçim sonrası kaleminden çıkan yazı:
      "Bizi fena aldattın Selo,  fena yaktın içimizi.  Zorda bıraktın sana güvenip oy veren milyonları... Umutlanmıştık... İnanmıştık... Sana “hain” demiyoruz... Ama bil ki ihanete uğradık... İnanmıştık çünkü... Umutlanmıştık.
İnanmıştık Türkiye'nin partisi olduğuna...
"
(Ertuğrul Özkök  -  27 Aralık 2015 tarihli Hürriyet yazısı linki)

"Gelin itiraf edelim" konseptinin büyük üstadı olan Ertuğrul ÖZKÖK efendinin en yeni   (yeni-yine-yeniden)   iki cümlelik günah çıkartması!   Nasılsa seküler kesimde de aynı dinciler gibi bir özeleştiri kültürü yok, ne güzel valla... Etnikçiliğe ver gazı ver gazı... İnsanlar ölsün/öldürülsün, sen kıytırık bir günah çıkartma,  araya sinsi bir "hain" lafı sokuşturma  ve işlem tamam  :)


1 Mart 2018 Perşembe

 Güncel Yalanlar  ve  Yanılsamalar


Nedense  teröriste  "terörist"  diyen herkese  "komplo teorisyeni" diyen bir zihniyet çok sık karşılaşılır oldu son günlerde sosyal medyada. Bu da aslında pek çok arkadaşımızla temel ayrılık noktamız.  Devlet düşmanlığı inadına çok haklı oldukları noktaları ve dahi mevzileri kaybettiler. İnatları uğruna kan akıtan siyasetlere ve küstahlıklara alkış tuttular.

Onlara göre:
Öldürülen  Kürtse  "zalimlik",  Türkse  Arapsa  "komplo teorisi"...
Böyle bir bakış.

Evet, son yıllarda okumuş-yazmış kesimde böyle bir yarılma yaşandı. "Kilis'e füze atılmış, insanlar ölmüş!" diyorsun, "KOMPLO TEORİSİ" diyorlar;  ama teröristler öldürülmüşse  "katil T.C."  oluyor...

Hocalı Katliamı ile ilgili, coğrafyadaki geçmişten bugüne pek çok kanlı olay ile ilgili tek kelime edildiği de yok mesela.  Zira katliamlar konusunda bile ayrımcılar.  T.C. devletinin yaptığı her şey kötü,  ABD Ortadoğu'da  gül çiçek dağıtıyor  ve  bu akan kanda neredeyse hiç mertebesinde payı var.  Zira kutsalımız  "ABD ve büyük güçler".
Anlayış bu olunca,  buna karşı  "yerli ve milli"de kenetlenmek de peşi sıra geliyor tabi...

Ve herkes birbirine  ahlâk dersi  veriyor bu ülkede.  Herkes haklı!
Ego savaşlarında  "en haklı benim!"  kavgası.

Velhasıl pek çok arkadaşımızla yollarımız ayrıldı,  saygı ve sevgiden kaynaklı  "abi"  dediğimiz insanlar bir buz parçası gibi gözlerimizin önünde eridi.  Meğer bu insanların bu ülke, bu millet, insanlarımız, hatta insanlığa dair neredeyse hiçbir olumlu niyetleri yokmuş.


Ayrıca bakınız:   Nefret tohumları  ekilirken


14 Ocak 2018 Pazar

 CHP nereye koşuyor?

CHP:  Kafası karışık insanların kafası karışık partisi.
Hem  "Atatürk'ün partisiyiz!"  deyip oyları sırtlanır,
kendini "en bi Atatürkçü" görür,  hem de ters kroşe yapar.
Yıllarca başkalarını  takiyye  yapmakla suçlayanların,  parti yönetimi ağırlıklı birkaç örneğine bakalım şimdi:

CHP Genel Başkan Yardımcısı:  Zeynep Altıok Akatlı  ile başlayalım.


Hanımefendi, TBMM milletvekili odalarında standart düzende mevcut bulunan Atatürk fotoğrafını odasından indirmiş;  bunları aşmak gerekiyormuş artık.  Ama  "Ata'nın partisi"nde  tepe yönetici!
"Sınırın iki yanındaki kahraman direniş"  filan...  Kafalar gidik.


"Çok yanlış bi partidesiniz Belle hanım!",  dedikten sonra gelelim dün  CHP İstanbul İl Başkanlığı'na getirilen  Canan Kaftancıoğlu'na.
Kendisi hakkında o kadar çok materyal vardı ki,  işin içinden çok uzun zaman çıkamayacağımı anlayınca,  sadece rastgele birkaçını buraya aktarmaya karar verdim sonunda.  Bakalım:


Sanane başka partiden?  Sanane başka partilerin aldığı oy oranından, hele ki başarısından?  (Bu kadın il başkanlığına oynayan bir yönetici)  Seviyorsan git söyle bence.



Başka partinin başkanını öven bir diğer CHP Genel Başkan Yardımcısı:  Erdal Aksünger



Aşağıdaki tweeti atan hanımsa  CHP Parti Meclisi (PM) üyesi  Saliha Sera Kadıgil.  Keşke herkes şu genç bayan kadar açık sözlü olsa tabi. Suriye üzerine onlarca cümle söyleyip  aslında özeti sadece şu tek cümle olan nice çok bilmişler var.
(Sonradan silmiş bu paylaşımını. Bu tarz yazıp silmeler sık karşılaşılan durumlar olduğundan,  ben görselleri paylaşmayı tercih ediyorum.)



İnsan kanından beslenen vampirler  ve  ölüseviciler!
Sizin gibiler ölen çocukları, gençleri  ve  Berkinleri  (Eren'leri)  ancak dilinize dolamak;  söylemlerinize siyasi sos, dekor olarak kullanmak üzre "elverişli ölüler"  olarak seversiniz.
Varsa yoksa  "kimlik siyaseti!   (Ve davanız!)"





"Bu cümledeki  "bizim"  kim oluyor acaba?
(Konuşmalarında sürekli olarak  "biz/siz"  diyenleri hiç sevmem)




Ermeni asıllı  CHP kadın milletvekili:  Selina Doğan
13 Mart 2016'da Ankara Güvenpark'taki bombalı saldırı sonrası yazıp sildiği tvit.  Hamfendi öldürülen insanlara değil,  sadece bombayı patlatan teröriste yanıyor;  zira  "o da bir insan".




Ankara Güvenpark'taki patlama sırasında  Sezgin Tanrıkulu  canlı yayında PKK kanalında.  (13 Mart 2016)
Kendisi CHP'nin en güçlü adamı olarak görülüyor.  "Adeta ne derse o!" diyenleri yabana atmamak gerekir.



Aşağıda karışık bazı seçkiler sunuyorum.
CHP kurultayında  Risale  okuyan cemaatçi de var  (Kâzım Güleçyüz), kendi parti başkanından Twitter'da hesap soran yönetici de...
Mehmet Bekaroğlu  vesaire...
Ayrıca Canan hanıma tekrar geri dönelim.  Kendisi belli ki ilginç bir insan ve bir o kadar ilginç bir Ergenekon yorumu var:
"Devlete sızmış virüsü gördüm!"
Canan hanım bazı açıklamalarında  "Atatürk'ün askeri değilim"  diyor,  bazı açıklamalarında ise bir anda yoldaşı oluveriyor!
Sevmiyorsan zorlama bence:  Olmuyorsa zorlamayacaksın.





Bunu ayrıca büyük boyda koymak istedim. Hep söylediğim gibi, bu gibi kişiler İslam düşmanından çok Tanrı düşmanları.  Tanrı'dan nefret eden,  Tanrı ruhuyla savaşan,  bunu da bir dolu parlak ışıltılı lafın gerisine sığıştıran nefret dolu kişiler.
Dillerine doladıkları "yüzleşme" ise bir ilüzyon. Ne gerçek bir yüzleşme ne de gerçek bir barışmayı hedeflemekteler.  Sadece etnik ayrımcılık ve post-modernizm akımının etkisinde fitne-fesat'la atomlarına kadar bölünme ve  "yem iken daha ufak yem olma"...



Bir zamanlar  Ahmet Altan ve Taraf'a ağza alınmayacak hakaretler eden malum partililerin lideri bunları diyen...

Peki buradan da çıkartılması gereken dersler yok mu?

Zamanında forum sitelerinde  Ahmet Altan  yazıları paylaşanlarla  -dinci olup olmadığına bakmadan-  "FETOŞ FETOŞ!!"  diye alay edenler,  şimdi bu adamı  kanatsız melek  ve dahi  "demokrasi kahramanı" yapacaklar  az kaldı.


KK'nın tek amacı onu kasetle oraya getirenlere yaranmak gibi duruyor.

Selin Sayek Böke,  Ümit Kocasakal,  İlhan Kesici,  Mehmet Bekaroğlu,  Canan Kaftancıoğlu,  Sezgin Tanrıkulu,  Dursun Çiçek, vesaire...
CHP kel alaka insanlar topluluğuna döndü Kılıçdaroğlu döneminde.  Tam yamalı bohça.

"Kemal Kılıçdaroglu chpye tasfiye icin geldi,  gorevinde cok basarili o yuzden genel baskanligi birakmamak icon her seyi yapar"  demiş Twitter'da birisi.  (sobek)

Chp:  cemaatci veya kürtçü olup belediyelerden rant kovalayanlarin bulusma noktasi.  Bu ucune İlhan Selcuklu, Ataturklu anlamlar yuklemeyin artik sene 2018 oldu.  (bkz)

"Yunan'a boş adacıklar için horozlanan Kılıçdaroğlu!  İstanbul CHP işgal edilmiş sen kılıcını çek de partini kurtar! Yoksa partin de sen de gidiyorsunuz! Sen evini süpür hele!  Yapamayacaklarına değil, yapman gerekenlere odaklan yavrum!   Seçim kazanma ihtimalin yok da,  seçime girme ihtimalin de kalmayacak!  İşte bu tip horozlanmalara horozoşlaşma diyoruz!"
(Atila Demirkasımoğlu  -  15 Ocak, Facebook)


"Cahiller CHP'ye oy vermez."   Bu da Anne sözü  :))
(Eklemelerim sürebilir)

13 Mayıs 2016 Cuma

   Davutoğlu'nun  ipleri  kesildi

Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu (RTE emriyle) görevden alındı.   REİS  (büyük harflerle yazmazsak şahsına saygısızlık yapmış oluruz!)  ile aralarında görüş ayrılıkları (??), onulmaz farklılıklar varmış.   Egolar,  "Davutoğlu'nu gazetelerin 1. sayfasında görmek istemiyorum!"a kadar dayanmış meğerse...  Zaten bir süredir Twitter'da  "Hocacı" ve "Reisçi" gazeteci-troller arası gerginliğe şahit oluyorduk.
Dillerinden  "millet, halk, millet iradesi, demokrasi"  gibi lafları düşürmeden kesintisiz halk yalakalığı yapanların şaşılmadık maskeleri kayar gibi oldu, yalakalıkla yalaya yalaya yerine monte ettiler tekrar maskeleri.   Böylece Davutoğlu da "Tek Adam" tarafından ipi çekilen bir diğer AK Partili olarak yerini almış oldu.
Bu hayalci,  "komşularla sıfır sorun"  diye başlayıp bozuşmadığımız kimseyi bırakmayan,  "Esed kesin gidici" derken kendisi gidiveren adam çevresinde bir derleme yazısı bu.


% 49.5 oy ve 317 milletvekili ile iktidardan düşen ilk başbakanımız oldu.
"Stratejik derinlik... Komşularla sıfır sorun... Ahde vefa... Değerli yalnızlık..."
Birkaç sene önce kendisi ile ilgili bir blog açmıştım zaten (bakınız), ayrıca Dış İşleri etiketli pek çok yazımda kendisinin dış politika anlayışının izleri var. Özetle: Hayalperest biri, "entelektüel görünümlü yüksek hamaset anlatısı sahibi".  İslamcı.

Yazının sonunda  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ayrıştıkları söylenen bazı konuları listeleyeceğim, artık ne gereği varsa.
Yalnız önce şunu not düşeyim, bu önemli:   DÜŞÜK PROFİL
      AKP Ankara Milletvekili Aydın Ünal,  Tayyip Erdoğan ile Saray'daki görüşmesinin ardından,  "yeni Türkiye"nin aranan yeni başbakanı için şu açıklamayı yaptı:
“Bundan sonra gelecek olanın profili daha düşük olacak.”
Levent Gültekin adlı bir gazeteci (Twitter hesabında) şöyle yazdı:  "Başbakanlık yapacak karaktersiz, kişiliksiz biri aranıyor diyorlar
20 kişi ben varım diye sıraya giriyor."
Doğru söze ne denir?
"Nasıl gelirsen öyle gidersin.  Ben önce köle olmayı kabul ediyorum, sonra haysiyetli bir insan gibi davranmaya çalışıyorum. Bunu kimse yemez."   Bu da Gültekin'in, gazeteci Ruşen Çakır ile gündemi yorumladıkları bir yayındaki yorumu idi  (videosu).



Biraz da olayın kurgusundan bahsedelim.
REİS'in sadrazam harcama kararı,  Pelikan Dosyası adlı bir Wordpress blogu üzerinden  (elbette şaşırtıcı olmayacak şekilde)  avam ve pespaye bir dille kamuoyuna duyuruldu.  Zaten Türkiye'deki asıl sorun, tamamen pespayeliğe,  "çomarlığa",  cahil cesareti ve kibrine teslim olunmuş olması.   Şu anda iktidarda siyasal İslamcılar olduğu için
eleştiri okları elbette onlara dönüyor;  oysa toplum olarak el birliği ile vasatlığı ödüllendirmekteyiz.  Bu gayretkeşlik ilkin popüler kültür hayatımızda başladı, diyerek konumuza geri dönelim.

"SELAM OLSUN!"  diye başlıyordu Pelikan Dosyası.   Ve olanca pespayeliği, avamlığı ile  kibirli ve cahil bir üslupla devam ediyordu.
Bu doza ne Yılmaz Özdil'de ne başkasında tahammül edemediğimden, sonuna dek okumam mümkün olmadı.  Anlatım bozuklukları ile dolu yazının bir bölümünden kısa bir alıntı yapmakla yetineyim:
“Temayül yoklamalarında   1. Gül,  2. Yıldırım,  3. Davutoğlu çıktı.
...
REİS yine de hocayı başkan yaptı.
Neden mi?
a) REİS  hocanın,  Suriye ve Filistin politikalarından hareketle,  kendini devirmek isteyen Batı'yla uzlaşmayacak bir politikacı çıkacağını umuyordu.
"Bu hoca, Batı'yla da, onun ülkemizdeki truva atları olan paralellerle ve Doğan medyasıyla uzlaşmaz" diye düşünüyordu.
b) Başkanlık sistemine geçerken argüman üretir, akademik karizmasını, taze politikacı kimliğini bu yolda işlevsel hale getirir diye düşünüyordu.
Kendisinden bu iki konuda söz aldı.”

Ne ulu bir REİS'miş bu?  ("Ulu Manitu")  Başkanlık da başkanlık!
Özetle:  Herşey güzel başlamıştı ancak “Şeffaflık Yasası” ve 17-25 Aralık üzerinden dört bakanı Yüce Divan'a gönderme oylaması ile ipler gerildi deniyor.   Adı "AK Parti",  yolsuzluklara karşı çıkacağız diye duyurarak yola çıkmışlardı, ama köprülerin altından çok sular aktı iktidarda, şimdi "şeffaflık" sadece adı ile bile batıyor.

"AKP'nin ne kadar mide bulandirici ve menfaat partisine donustugunu bu yazıyla itiraf etmisler"  demiş biri sosyal medyada.
"Davutoğlu'nu sadece harcamakla kalmayacak,  tüm pis işlerin ihalesini de ona bırakacak"  şeklinde yorumlar az değil.   Şimdi de bütün pis işleri hocaya yıkarak yeni bir aklama operasyonu mu?
Kimileri ise bu olayı  "AKP'deki kriz ve Saray'ın darbesi"  gibi ifadelerle yorumladı.  Bunlar ya saf salak ya da işi çarpıtma niyetindeler. Oysa  "Erdoğan'ın verdiğini yine Erdoğan alır."

Bu ülkede şov dünyasında (eğlence hayatında) bile  çelik gibi bir
TEK ADAMLIK  vardır.  Yalakalık, sansür ve baskı iliklere işlemiştir.
Görüyoruz ki, tek adamları eleştirenlerin sevdası da meğerse kendi "tek adam olmak" imiş.
"Adam daha başkan olmadan bir gecede hükümet deviriyor.
Başkan olunca olacakları düşünmek bile istemiyorum."  diye yazmış bir hanım Facebook iletisinde.



Atatürk'ün kara tahtaya tebeşirle adını yazıp imza attığı fotosu bazılarında ukde olmuş galiba. Türkçe yeni alfabeyi tanıtma çabası bile ukde olabiliyor. Gerçekten Erdoğan'ın bulunduğu konum kolay değil, hangi insan evladı çevresindeki bu kadar yalaka ordusuna rağmen böyle kritik zamanlarda duru görüşünü koruyabilir?



-Sosyal medyadan çeşitli alıntılar-
Recep Tayyip Erdoğan yine aldanmış.  Bu sefer de Ahmet Davutoğlu aldatmış. Bu sistemin varolması için kısaca "hainlere" ihtiyacınız var. Cemaatin tüm günahlarının siyasal sorumlusu Recep Tayyip Erdoğan olduğu gibi  Davutoğlu'nun da tüm günahlarının siyasi sorumlusu odur.
(@ilkand)

Bu ülkenin anamuhalefeti ultra-Reisçiler. resmen başbakana, AKP'ye muhalefet yapıyorlar.  O pelikan yazısını onaylayarak paylaşan AKP teşkilatında görevli insanlar var. Bu çok ilginç.  Yani mimli Davutoğlu karşıtı olan AKP teşkilatında görevli insanlar var ve atılmıyorlar.
Bu benim açımdan Davutoğlu'nun partisine hakim olamadığının bir göstergesi.   (@DoktorYes)

"Herkes sadece Erdoğan'ın çıkarlarına hizmet ettiği sürece var ve istisnasız herkes harcanabilir. Davutoğlu örneğinde yeniden görmüş olduk."   (@SavashPorgham)

Ülke başbakanının apar topar görevden alınması ve bunun tek bir adamın keyfi olmasının normal görülüp "Bundan sonra ne olacak?" vs denmesi?   (@volkan_bey)


"Gün gelecek  Cumhurun başındaki kişi Fetullah Hocamla aramızı bu fitneciler açtı, kandırıldım diyecek."

Evet, bu da Facebook'ta gördüğüm bir yorumdu.




“6 ayda Esed devrilir” dedi.  Demekle de yetinmedi, bütün planlarını buna göre yaptı.
B planı yoktu. Çünkü çok emindi. Kendinden. Zekasından. Bilgisinden. Okumasından.
Esed kaldı. Hoca çuvalladı. Sonra bir sürü sıkıntı.
(Pelikan Dosyası'ndan)



Neo-Osmanlıcılık,  bitmek bilmez anlaşılmaz Osmanlı övgüleri,  yüksek hamasetler ile çıkılan yolda  Mavi Marmara ve Rus savaş uçağının düşürülmesi gibi  gelmiş geçmiş en aptalca dış politika hamlelerinin yapılması...
(Bu arada Mavi Marmara olayının baş aktörlerinden  İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım,  "Laiklik yeni anayasada olmamalıdır"  diyen Meclis Başkanı için:   "İsmail Kahraman tarihte hak ettiği müstesna yeri almıştır.  Gün ona sahip çıkma günüdür"  demiş.)


Öte yandan günlerdir tepesine bombalar yağan Kilis, sanki Suriye'nin bir vilayeti imiş gibi davranılıyor.  "Rojava değil Kilis düştü düşecek aq" demiş birisi. (@Kaya34e)
"Rus Uçağı düşürdük. Bu yüzden uçaklarımız havalanamıyor. Uçaklarımız havalanamadığı için de Kilis'e füze yağdıranlara misilleme yapamıyoruz"  demiş @ilkand.
Bu arada Kilis valisi   “Füzeler tabiki düşecek, havada mı kalacak? Yer çekimi var” demiş.  Aynı şahsın güvenlik önlemi ise şu:
"Abdestsiz dışarıya çıkmıyoruz."
      Vasatlık, pespayelik mi demiştik az yukarıda?
Velhasıl,  "Hava sahasını ihlal etti diye Rus uçağını vurduk.  IŞİD günlerdir Kilis'i vuruyor, devletten tıs yok. Trajikomik."


"İslamcılığın SSBC'nin çöküşü gibi sonu olmadı bir türlü. Mutlaka olmalı. Ve bu defter kapatılmalı"   yazmış bir başka derviş.
"Şu anki bu belirsiz, işlek alanlarında bomba patlayan güvensiz bir ülke olmamızda,  bugün Kilis bombalanıyor ise bunun baş sorumlularından biri de Davutoğlu ve deli saçması dış politikasıdır. Yani Davutoğlu ve benzerlerine yapılan bu uygulamalar utanç verici diye, bu durum adı geçen insanları  'sütten çıkmış ak kaşık'  yapmaz ve vebali üstlerinden kaldırmaz."

Not düşmek isterim ki  Suriye politikası ve terör başta olmak üzere, çeşitli sancılı konular açıldığında, bazı AKP karşıtlarının geçmişe öykündüklerini görmekteyiz.  İktidar partisinin gittikçe saklanamaz şekilde leş bir partiye dönüşmesi,  Kemalistleri parlatmıyor canlarım.
Anlamadıkları şey şu ki,  AKP öncesi şartlar zaten AKP'yi yaratan şartlar. İç ve dış süreçleri anlamadan, anlama gayreti göstermeden,  herşeyi "makarna, bulgur, kömür" ile açıklamaya berdevam.  Ha bir de bitmez "Yetmez Ama Evet"e sövme halleri...




Davutoğlu dış politikasının yaşadığı başarısızlığı, sadece Davutoğlu'na mal etmek kadar saçma bişey yok...
Davutoğlu dış işleri bakanıyken  başbakan olan RTE,
bu dış politika çizgisine 2013 sonuna kadar (kısmen kraldan çok kralcı şekilde) entelektüel destek veren Cemaat,
daha sınırlı dozda olmakla birlikte gene benzer bir destek vermiş olan bazı "liberal"ler,  daha iyi bir dış politika alternatifi ortaya koymaya çalışmak yerine türlü türlü goygoy/polemik yapan CHP/MHP gibi partiler,  çocukların kafasını stratejik fantezilerle doldurarak Neo-Osmanlıcılığa psikolojik zemin hazırlamış kemalist eğitim sistemi (kemalist Orta Asya fantezileriyle, Neo-Osmanlıcılık fantezisi arasında, temelde çok mantık farkı yok)...
Hepsi sonuna kadar sorumlu, dibine kadar sorumlu.
Davutoğlu dış politikasından (teorik yönü dahil olmak üzere) hiçbir zaman zerre haz etmemiş ama  (bazı twitler ve facebook yorumları haricinde)
bu konularda yazmak yerine İtalyan ve İspanyol komedi dizilerinden, İskandinav kızlarından, Malta sahillerinden, hangi somondan daha iyi sushi olduğundan ve bir ton lüzümsuz konudan bahsetmeyi seçmiş benim gibi sosyal medya insanları da sorumlu...   (1)

"Reisçi" olarak tanımlanan yazarlarla, "Hocacı" olarak tanımlanan yazarlar arasında;  "dünyayı okuma" farkından çok, "stil/hava/dış görünüş/yaşam tarzı farkı" görüyorum.
"Türkiye üzerine oynanan oyunlar"ı,  havalı giysilerle ve temiz İstanbul Türkçesiyle anlatınca, "Reisçi Yiğit Bulut";  tam olarak aynı konuları daha sade/daha taşralı/daha "İslami" görünümlü biri olarak anlatınca;  "Hocacı İbrahim Karagül" oluyorsun.
Aynı içeriğin, daha şık/daha genç/daha havalı sunumu karşısında; "geleneksel" sunumun çok fazla şansı olamaz herhalde... "Reisçi"lerin avantajı,  içerikten çok sunumdan kaynaklanan ve şu günlerde tam da bu nedenle belirleyici olan bir avantaj. Medyada şimdilik dengeler bu şekilde... Zaman ne getirir ne götürür bilemeyiz elbette.   (2)
(Reşat ÇALIŞLAR'dan çeşitli Facebook alıntıları)





Biraz da eski solculara değinmek gerek.
Geçmişte benim de değer verdiğim bazıları, öyle fena savruldu ki benim için sessiz bir hayal kırıklığına dönüşüverdiler.
(Hop hoop, sek sek, döne döne!)
Bu gruptan Cengiz Alğan diyor ki Twitter hesabında:
"Erdoğan'ın 2 dönem başkanlığı süresinde işler rayına oturur,  artık ondan sonra biz de işimize bakarız. Ama şimdi sıkı durma zamanı." (*)

Fırat EREZ  ise şöyle buyuruyor:
Boşverin, bu da geçer. Erdoğan iyidir.
Daha gidilecek çok yol var, düşeriz, kalkarız ama ilerleriz.. Bekleyenler var, benim derdim onlar. (**)


Genç siviller zevatı  "darbeye karşı 70 milyon adım"dan  3-5 sene içinde Kürt illerindeki tankların arkasından ordu muhabirliğine yükseldiler. "Askeri vesayet kalksın" kampanyalarının aktivistliğinden  "Ordu-millet teröristle mücadelede" gazeteciliğine.
(@rojesir,   Ceren Kenar ve türevlerine gönderme)




Bonus olarak güncel bir gelişme:
Erdoğan (tam AB ülkeleri ile arada vize serbestisi konuşulurken)  boş durmayıp AB'ye de laflar hazırlamış:
"Biz yolumuza gidiyoruz,  sen yoluna git!"





--EKLER--
Ahmet Davutoğlu "Hoca"  ile  "REİS" Recep Tayyip Erdoğan arası ayrışma yaşanan konular diye şunlar not düşülüyor:

_Hakan Fidan.  7 Haziran seçimleri için (RTE'nin olumsuz görüşüne rağmen) milletvekilliğine aday olması.   (Fidan, Cumhurbaşkanı'nın açıklamalarından bir süre sonra adaylığını geri çekmiş ve yeniden MİT'teki görevine dönmüştü.)
_Şeffaflık paketi ve Yolsuzluk
_Dolmabahçe açıklaması: "Böyle bir şeyden benim haberim yok" demişti Erdoğan.
_Terör ve Kürt meselesinde tanım, bakış açısı farkları
_AB ile yakınlaşma
_İktidarı paylaşmama hırsı
_Koalisyon: 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası yaşanan belirsizlikte Davutoğlu'nun koalisyona sıcak bakması.

_BAŞKANLIK SİSTEMİ:  Olmazsa olmaz, kesin olacak!
İktidar partisi ve destekçilerinin temel propagandası şu:
"Başkanlık sistemi gelirse ülkede terör ve akan kan duracak. Daha güçlü yönetim olacak."
Tayyip Erdoğan şu anda Cumhurbaşkanı (ve fiili Tek Adam) iken neyi yapamıyor ki Başkan olduğunda akan kanı durduracak?
Sihirli değnekli kurtarıcılar bekleyen toplumlar bula bula neyi bulmuşlar ki biz daha iyisini görelim?

İki isim arasındaki mevzu, olup olmaması değil;  nasıl bir başkanlık sistemi olacağı noktasında yaşandı deniyor.
Davutoğlu'nun seçim sonrası açıklaması:
"Biz sistemin değişmesini isterdik, başkanlık sistemini gündeme getirdik. Ben de isterdim, beyannameye de koydum.  Parlamenter sisteme karşı değilim, hiçbir zaman da olmadım,  ama Türkiye'de uygulanan sistem parlamenter sistem değil.  Biz başkanlık sistemine geçmeyi tasavvur ettik ama halk bunu uygun görmedi.  Verdiği oylarla bize bu yetkiyi vermedi.  O zaman şimdi varolan sistemi işletmektir bizim sorumluluğumuz."
(Sen kimsin ki Davutoğlu  "halk yalakalığı ve demokrasi övücülüğü" yapıyorsun??!  Bunlar yapılacaksa eğer, onu yapmak da seçilmiş Cumhurbaşkanı'na düşer ancak!)

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın konuyla ilgili değerlendirmesi ise şöyle olmuştu, not düşeyim:   "Türkiye'nin yönetim sistemi değişmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumun Anayasal olarak kesinleştirilmesidir." (14 Ağustos 2015)


_Akademisyenlerin tutuklu yargılanması.
İmzaladıkları bir bildiri ile PKK'ya yönelik operasyonları "Biz bu suça ortak olmayacağız" diye eleştiren akademisyenler için Başbakan Davutoğlu, (29 Mart 2016 tarihinde yaptığı açıklamada)  tutuksuz yargılanmalarından yana olduğunu belirtmişti:
"Ben prensip olarak hüküm verilene kadar eğer herhangi bir hukuki zorunluluk yoksa,  insanların tutuklu yargılanmalarına karşıyım. Sonunda beraat olursa, özgürlüklerin kısıtlanması geri ödenemeyecek bir haktır. Bana en büyük cezayı versinler;  ama konuşma, yürüme özgürlüğümü elimden almasınlar.  28 Şubat'ta baskılar yaşamış bir akademisyen olarak söylüyorum,  düşüncenin hiçbir türüne sınır getirilmesini kabul edemem."

(Bunlar tek adamlığa sığmayan açıklamalar Davutoğlu bey.)

_Ve son olarak,  AK Parti MKYK'da (Merkez Karar ve Yönetim Kurulu) Başbakan'ın teşkilâtları atama yetkisinin geri alınması.



Neyse...
REİS çıkarır gene bir "kültür savaşı",  kafası karışık seçmen gene kenetleni kenetleniverir. Hali hazırda bir alternatif yok ve ufukta da görünmüyor.  Umudumuz Mesih'te değerli okurlar.
Esenlikte kalın.