22 Ekim 2018 Pazartesi

 ANDIMIZ  Reloaded

Olaylar olaylar...
Andımız geri geliyormuş.
Bir arkadaşım Facebook'ta demiş ki:  bıkmadıkk başa sar dur hep aynı yere dön!!!!!!!!bıktımmmm ya kabus bu
Evet, bitmeyen nakarat(ımız):  “Bir ileri, (en az) bir geri!”

Doğrusu,  emrederek birşeyleri sevdiren bu metin geri geldi diye sevinen de var,   karşı çıkan da...
Oysa asıl sorun bizim hâlâ  ANDIMIZ konuşmamız.  “Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik ve bir de baktık ki”  ANDIMIZ  gene geri gelmiş!
Yani  “aslında bir arpa boyu yol gitmişiz.

Ben bu konuyu taaa beş sene önce irdelemiştim.  2013 Facebook paylaşımlarımda  ve aşağıda linkini verdiğim şu blog yazımın altındaki yorumlarda biz bunları incelemiştik zaten.
40 kere demekle olmaz,  emirle sevilmez.  Muhtemelen çoğu kişi katılmaz ama ben şu minvalde değerlendiriyorum mevzuyu:
http://canilecananlar.blogspot.com/2013/10/antimiz.html



En başından bu yana andımız tartışmasını ve andımız üzerinden siyasi pozisyon almayı lüzumsuz bulurum. Kemalizmin semptomlarını yok etmenin ülkeyi demokratikleştirmediği görüldü. Bu semptomları devam ettirmenin Kemalizmi koruyamadığı da görüldü. Boş boş işler.   (bozpek, Twitter)

Sayın Erdoğan'ın geçmişte kendi yaptığı işleri sonradan kaldırarak yine kahraman olması acayip cool bir hareket yaa    (Muhammed Eminoğlu)

"Ülkenin eğitim sistemi dünya sıralamasında Pakistan'dan da geride, andımız okutalım mı okutmayalım mı derdimiz bu..
Nedir sizin bu ülkeye kastınız? Sağ sol fark etmez sizin ideolojiniz hakim olsun da isterse yerin dibine batsın! Faşist beyinlerinizde benim gördüğüm bu, yazık..  (2A)

Bir diktatör gelse sağlıksız tüm yiyecekleri yasaklasa daha sağlıklı ama mutsuz oluruz. Özgürlük sağlıktan önemlidir,  bunu her şey için düşünebiliriz. Zorla dindarlık da sekülerlik de olmaz.
(Mutlu Bulut,  Facebook)

18 Ekim 2018 Perşembe

 Ara  Güler

Başta İstanbul fotoları olmak üzere, onlarca yıldır çektiği görsellerle ün kazanmış muhabir ve fotoğrafçı Ara Güler dün öldü. (17 Ekim 2018) Fotoğrafları kadar, onu tanıyanlar için aksiliği ve argo ile karışık küfür konusunda gelişkin bir dile sahip olmasıyla da tanınan birisiydi.
Yıllarca "büyük düayen", "fotoğraf sanatçısı" diye öve öve bitiremedikleri, aksi tabiatına ve ağzından küfür damlayan diline bal muamelesi yaptıkları Ara Güler; bir gün Cumhurbaşkanı seçilmiş Recep Tayyip Erdoğan'ı fotoğraflamaya kalkınca, hatırlarsanız Twitter başta olmak üzere sosyal medya yıkılmıştı. Mesele şu:
Bir Ermeni nasıl böyle bir şeyi yaparmış!
(Ha o da sana soracaktı ne yapacağını!)


Ona buna "faşist", "diktatör", "baskı uyguluyor" diyenler, bir fotoğrafçının fotoğraf çekmesinden linç kampanyası başlattılar. Aynı Can Dündar'ın yaptığı kabul edilemez, ne gazetecilik ne basın ilkeleri ile bağdaşmayan kan-sever bazı sokak çağrılarına tepki verenleri bıçak gibi kesiverdikleri gibi...

Bunları daha önce de yazmıştım. Cumhuriyet gazetesi "Usta'yı Ara ki bulasın" gibi bir manşet atmıştı o dönemde. Hendekler gibi şanlı bir direniş sırasında böyle şey nasıl yapılırmış!
Umrumda bile değil, sizin gibi serserileri mi çekecektim, sikimden aşağısı dedi ve hareketini yapıştırdı. E zaten Ara Güler aksinin aksisi adam, ne yapsın senin bahşedilmiş sevimsiz saygını?

Dayanamayıp Ekşi Sözlük'e şunu yazmıştım o günlerde:
selo başkan'ı çekseydi "usta fotoğrafçı", "koca çınar" olacak adam, erdoğan'ı çekince bir gecede harcandı. itinayla insan harcanır. * (kameranı da al git!)
(bkz: istese atom mühendisi bile olabilirdi)


Ara Güler bir söyleşisinde diyor ki:
1915 olayları tartışmalarıyla ilgili: “Her zaman tartışma olmuştur, Taş devrinde de olmuştur, İttihat ve Terakki döneminde de olmuştur, Kanuni Sultan Süleyman devrinde de olmuştur. Bunlar birbirlerini yerler, sonra da otururlar. Hükümetler böyle kurulur.”
...
“Babam benden daha Türktü, ben ondan daha Türküm. Biz Atatürk devrinin çocuğuyuz. Babam eczacı olduğu için Çanakkale Savaşı'nda bulundu, yaralıları taşırdı, iki kez de yaralandı. Bunlar yeni çıktı, son 10 senedir konuşuluyor, eskiden böyle şeyler yoktu. Hiç kimse bana 'sen Ermenisin' demedi, bunu söyleyen olursa döverim.”
(Ara Güler 1951'de Getronagan Ermeni Lisesi'ni bitirmiş bu arada)


Aydın ili Karacasu ilçesi sınırları içinde kalan Afrodisias Antik Kenti'ni keşfettikten sonra, gazetesinin Yazı İşleri Müdürü'nün "Bana taşların yerine Türkan Şoray'ın fotoğrafını çekseydin" dediğini anlatmıştı bir yerde... Ne zaman Türkiye'de basın ve okumuş kesim üzerine bir değerlendirme yapılsa aklıma gelir bu sözü.
Ondan sonra ben bu blogda halkın magazinden başka bir şeyle ilgisi yok, zaten istese de istemese de bu kadıncıklar dayatılıyor; diye yazınca herkes uzaylı gibi "yok yahu!" falan filan...



Ara Güler ile ilgili bir yazı yazıp fotoğraf makinesine değinmemek olmaz.
Ustaya sorarlar, ‘Sen ne marka makineyle fotoğraflarını çekersin?’ diye... Şöyle der:
_Fotoğraf, makineyle mi çekilir? Şimdi en iyi, en gelişmiş daktilo bende olsa en büyük yazar ben mi olurum? Roman daktiloyla mı yazılır?  Arkadaş, fotoğraf burayla (gözleriyle kalbini göstererek), burayla çekilir. Ben Singer dikiş makinesiyle bile fotoğraf çekerim. Şunlara bak! Alıyorlar Leica'yı, Canon'u, Nikon'u ellerine, yola düşüyorlar. Bir köylü mü gördüler. Dur! İki şipşak, tamam.. Koyun sürüsü mü gördüler. Dur! İki şipşak, tamam.. Çadır mı gördüler. Dur! İki şipşak, tamam...  Ben bir çobanın fotoğrafını çekeceksem, onunla oturmalıyım, birlikte yemek yemeliyim, gece çadırında kalmalıyım. Onu tanımalıyım. Fotoğrafını ancak ondan sonra çekebilirim.




Benim onda belki de en sevdiğim taraf aksiliği ve "politik doğrucu" olmaması idi. Fotoğrafçıydı, ama estetize etme delisi değildi.
Savaş muhabirliğinden tiyatroculuktan yazarlıktan fotoğrafçılığa uzanan bir ömürde, denk geldiğim bazı fotolarıyla ona veda edelim.  Hoşçakal Ara Güler!








Yandaki görsel Ara Güler'in Taraf arka sayfa kısa söyleşisinden bir kare.





"Ortalıkta bir sürü parası olan hıyar var. Tehlikeli olan budur."










10 Ekim 2018 Çarşamba

 Basiretsizlik  ve  Lakaytlık  sıradanlaşırsa


Türk genci kütüphanede nasıl davranılacağını bilmiyor.
Blog yazılarına başladığım 2009'dan beri döne döne değindiğim bir konu bu malum. Belki 10 kere uzun uzun yazmışımdır bu konuda. Aradan geçen yaklaşık 10 yılın sonunda ufak bir ümit, evet belki küçük bir gelişim olmuştur diye bir şansımı deneyeyim dedim dün.

Ve Salı sabahı erkenden bir kütüphaneye gittim.
Dan dan dan!  Flaş gelişme!
Çok şükür bir değeri daha olduğu gibi koruyor ve yaşatıyor sevgili halkımız. Değişen, gelişen hiçbir şey yok yani.

Sohbet eden, gülüşen, kıkırdaşan...  "Aşkım..." diye başlayıp bitmeyen cümleler kuran, izlediği videoları anlatan... Hepsi var burada. Kütüphane  = (eşittir)  Sohbet yeri.  Nokta.

(Bu arada bulunduğum kütüphanenin hemen karşısına çok hoş bir cafe ve park alanı yapmışlar. Açık ve kapalı alanları oldukça geniş. Güzel bir çevre düzenlemesi, bir havuzu var, içecekler ve menü de güzel. Fiyatlar da normale göre oldukça makul. Ayrıca ücretsiz oturmak için masalar da var, belediye böyle bir imkan da sunmuş kütüphaneye gelenler için. Ama gel gör ki Türk genci sohbeti mümkünse kütüphanede ister! Çünkü kütüphanede yapılan sohbetlerin tadı başkadır. Özellikle bu genç kızlar neden okuyor,  kendileri anlayabiliyor mu acaba?)


Yazılarımı takip edenler bilir,  ben cinsiyet eşitliğine filan karşı biriyim.  Okulla, okumakla alakası olmayan insanlar zorunlu öğretimle nereye sürükleniyor?  Kendilerine ve topluma bu yolla ne kazandırılıyor?
Halbuki otursun dizisini izlesin, magazinlerini doya doya seyretsin, evlenip evinin kadını olsun ve çocuk yetiştirsin. Ama çocuklarını iyi ve mutlu yetiştirsin. (Tabi bu olmaz zira komşu günleri, sabah programları, kahve içmeye gitmeler, gezme-tozmalar, televizyonda izlenecekler, sonra adam akşama yemek bekler falan derken çocuklara ayırmaya zamanı yoktur Türk ev kadınının.)


Bu arada AVM, park, otobüs durağı, kütüphane fark etmez; öpüşen türbanlı liseliler artık her yerde. Dış dünyada kafamızı neredeyse her çevirişimizde bir türbanlı liseli ve erkek arkadaşına denk gelmek özellikle büyük şehirlerde sıradanlaşır oldu. Bundan da rahatsız olduğumu söyleyemeyeceğim;  hayat normalleşiyor demektir.

Benim meselem  KÜTÜPHANEDE  çene çalan ve yiyişen tiplerle!
Git dışarıda ne yapacaksan yap iki ayaklı hayvan kopyası kardeşim. Ama sen de haklısın,  öküzlük bunu gerektirir zira...
Neredeyse tamamen dolu bir kütüphanede sen hiç utanmadan bir başla ve kesintisiz 15 dakika konuş konuş konuş, ama bizim tek 1 uyarı verme hakkımız çok görülsün!

Neyse ki aslanım, canım güvenlik görevlisi (yiyişen çifte değil ama) denk geldiği bir başka çirkefe sert çıkıp uyardı da az sükunet bulduk içeride.

YAŞA BE  güvenlik görevlisi!  Böyle örnek bir görevli de nadir bulunur doğrusu.  "Neyse ki bitti"  derken...
Ortaokul ve temel öğretim çıkış saatinde gelenlerle gürültü kısa sürede tekrar o kadar arttı ki  sonunda adam çileden çıktı:
"Anneler sırf çocuklar başımdan gitsin diye buraya atıyorlar ama hak yeniyor!  Burada gerçekten gelip ders çalışanlar, kitap okuyanlar var."

Kim düşünür kitap okuyanları be güvenlik görevlisi?
Hem Türk milleti kitap filan okumaz, en fazla ders çalışmak için gelir kütüphaneye. Üstelik biz zaten her şeyi biliyoruz. Kitap mitap, bunlar hep Batılıların kumpasları!

Neyse ki şu ömrümde çene ishali olmuşlara karşı en azından bir tepki duymuş ve bizzat şahit olmuş oldum reel hayatımda ya artık ölsem de gam yemem değerli okurlarım. Kısa günün en değerlisi de buydu benim için.


5 Ekim 2018 Cuma

Melih Gökçek istifa


O dönem yoğunluktan yazamamıştım ama, bugün Melih Gökçek'in Cumhurbaşkanı iradesiyle görevden alınışının 1. yıl dönümü.
Buraya da not düşmek istedim.

5 dönemdir seçilen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, 23 küsür yıllık görevinden geçen sene bugün istifa etmişti.  (Daha doğrusu 5 Ekim'de istifası istendi, 28 Ekim 2017'de de istifasını sundu.)

Kendisi 15 Temmuz sonrası Bülent Arınç'a karşı Twitter'dan giriştiği kampanyada,  Arınç trarafından bir basın açıklamasında
"Ankara'yı  parsel parsel  (cemaate)  sattın!"     (bakınız)
ifşası sonrası epeyce konuşulmuş; büyüyen ailesi, mal varlığı ve sülale boyu ihtirasları ile dikkatleri bir kez daha üzerine çekmişti.
Beştepe'ye Cumhurbaşkanı ile görüşmeye çağrılmış ve 15 Temmuz sonrası uzaklaştırılan  belediye başkanlarından birisi  olmuştu.
İstifa eden başkanlar: İstanbul (Kadir Topbaş), Düzce (Mehmet Keleş), Niğde (Faruk Akdoğan),  Bursa (Recep Altepe)  ve  Ankara.


Melih başkanın ayrılışı da kendi gibi nev-i şahsına münhasır şekilde olmuştu. Veda konuşmasında "Bizden görünüp bizden olmayan içimizdeki fitnecileri helak et Yarabbi"  diye dua dahi etmişti  Sayın parselci.


Bu arada Ankara'nın mevcut Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tuna geçtiğimiz günlerde bir televizyon yayınında, geçmiş başkan zamanındaki vurgunlardan birini üstü kapalı duyurdu.  Özetle:
Belediye'nin hafriyat gelirleri 30.000 TL düzeyinden 15 milyon TL seviyesine çıkmış.

https://www.youtube.com/watch?v=TPC4p67L3jg