29 Eylül 2019 Pazar

  İstanbul İzlenimlerim   (ve kısa notlar)

Geçtiğimiz hafta boyu İstanbul'daydım. Yağmurlu geçen 1 gün hariç, hava Eylül'e göre oldukça güzel ve ılıktı. Fırsattan istifade bu kez benim normallerime göre olabildiğince yoğun bir gezi programı ile şehrin daha önce keşfetmediğim tarihi yerlerini gezdim.

İstanbul'da dışarıdan gelen birinin afallayacağı  "kırk çeşit millet, yüksek nem ve çekilmez trafik problemi"  yine baş rollerdeydi. Düzenli olarak burada yaşayan insanlar, git gide patlamak için hazır bekleyen saatli bombaya dönüşüyor adeta, kadın-erkek fark etmiyor. Çağın, zamanın ve şehrin dayattığı hızlı tempoya ayak uydurabilmek için sağlam bir kalp ve sinir sistemi şart. Bir o kadar da "iplememe ve umursamazlığı"  şart koşuyor sanki... Ancak tüm bu keşmekeşe, göğe yükselen ve bazı yerlerde gözü tırmalayan beton yığınlarına, milyonlarca insan kalabalığına rağmen;  Boğaz'ın ve iki kıtadaki topraklarıyla İstanbul'un değişilmez albenisi kendini hissettiriyor.

Ben zaten kafaya koymuştum bu kez iyi gezeceğim diye, planlarımı da yapmıştım. Derken, 26 Eylül'deki Silivri merkezli 5.8 şiddetindeki deprem ile herkes sanki Türkiye deprem kuşağında olan bir ülke değilmiş gibi hiç yoktan depremi tekrar keşfetti. Depremle yatıp depremle kalkıldı, herkesin dilinde aynı mevzu en yoğun haliyle yer aldı. 99 depremini yaşamış biri olarak iyi hatırlıyorum, bizde deprem muhabbeti en yakın zamanda unutulacak şekilde, ancak konu üzerine yoğun halde abanılarak yapılır. (Neredeyse her sorunumuzda olduğu gibi.)

-Fatih Sultan Mehmet Türbesi'ndeki olay-

Sanırım Pazartesi günüydü, ikindi üzeri Fatih Cami ve Külliyesi taraflarında idim.  İstanbul'daki tarihi camilerin  -birkaçı hariç-,  çoğunda benzer bir mimari plan var.  Sanki hep aynı yeri geziyormuş gibi oluyor insan.  Kare şeklinde bir avlu, ortada abdest almak için bir şadırvan ve dev sütunların arasından geçerek içeri girilen camiler... Renkler ile bina içi yazılar ve süslemeler farklılaştırıyor.  Ancak ben bu yazımda mimari yapıdan bahsetmeyeceğim; Fatih Türbesi'nde denk geldiğim bir vakayı yazmayı tercih ederim.

(Olay o kadar hızla gelişti ki, o anda fotoğraf alamadım. Burada internetten bulduğum bir fotoyu kullanıyorum. Bahsettiğim mahal burası.)

Tam türbenin önündeyken bir kadın koşarak geldi ve bir başka kadına "kızına sahip çık, adam kötü niyetli!" diye bağırdı, kapının az ilerisindeki yaşlı adamı göstererek. Bağrış çağrış oldu, olayı sonradan anladım: Ergenlik çağında bir genç kızla annesi Fatih Külliyesi'ne gelmişler. Kadın gelmişken türbede de dua etmek istediği için  kızı onu dışarıda bekliyormuş. O sırada adam birkaç kez yanına yanaşıp "Beraber kahve içelim, sana hediyeler alayım" gibi şeyler söylemiş.  Sonra yanından uzaklaşıp türbedeki annesinin yanına doğru giden kızı takip etmeye başlamış, o da korkup bahçede duran kadınlardan yardım istemiş.  Bir koşturmaca ve karşılıklı laflar oldu. Olay tam ayakkabıların çıkarıldığı yerde patladı. Şans bu ya, (yoksa şanssızlık mı?),  hemen orada hem güvenlik görevlisi hem de bir Polis vardı.  Anne "Şikayetçiyim, karakola gidelim" dedi. Polis  "Ne bilelim kızının iftira atmadığını?"  deyince bir patlama daha yaşandı. "Kamera kayıtlarına bakılsın"  dedi iki kadın. Ama başta Polis memuru olmak üzere iki güvenlik görevlisi, suçlanan adamın kaçması için her fırsatı etraflıca sundular. Orada duran birisi, "Sabahtan beri aynı adamın ikinci olayı bu,  ikidir içeriye kadar takip ediyor"  dedi.
        O zaman özellikle polis olan gencin adamla işbirliği içinde olabileceği şüphesi dahi doğdu içimde... O kadar sayıda insanın içinde olan, üstelik tekrarlanan bir mevzu, mekan dağ başı değil, kaç tane şahit var ve mekandaki Polis türbe girişindeki ayakkabılarını 4 yaşındaki bir çocuktan dahi yavaş bağlayarak tarafını zaten en başta ortaya koymuştu.  Gerçi karakola gidip kayıtları inceleseler de bir şey çıkmayacağını, adamın salıverileceğini iyi bildiği için boşuna koşturmak ve lüzumsuz yere kalori yakmak istememiş de olabilir tabii. İnanılmaz pişkin ve lakayt tavırlarına makul bir açıklama getiremiyorum doğrusu.  (Adam da tabii topukladı bu arada. Ertesinde Polis, kadınların ne iftira atma ihtimallerini bıraktı  ne yalancılıklarını...)

Bu ülkede bir kadının mağdur olması o kadar demirden sinirlere sahip olmasını gerektirir ki, kadın-erkek el ele bu bozuk sistemin nasıl kötülüğün yanında saf tuttuğunu ve güce taptığını mağdurun önünde filtresiz olarak ortaya serer. "Anadolu ahlâkı"  diye öve öve bitirilemeyen söz konusu kültürden çıkan hakim-savcı-kanun yazıcıları zaten  "Ceketinin önünü ilikledi ve kravat taktı"  diye katilleri ve tecavüz zanlılarını bile cezada indirime giderek içeride yedirip içirip birkaç senede salıverebiliyor.  Bir de "tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakma" hali var ki, hiç de az sayıda olmayan vakada suçlu kişi yargılanmasına sebep olan eylemini tekrar işliyor bu evrede.

KADIN CİNAYETLERİ

Eski koca vahşetine karşı koruma ve uzaklaştırma talep etmiş, mahkeme kararı olan kadınların yürek burkan cinayet haberlerini okumaktan içimiz şişti. Çok sıkıldık. Ama kendi adıma, ondan çok insanların sosyal medyadaki sahtekarlığına şahit olmaktan sıkıldım. Gerçek hayatta ataerkil sisteme, erkeğin her şeye hakkı vardıra hizmet eden, neredeyse adil ve vicdanlı hiçbir hareketini göremediğimiz kadınlar ve erkekler; bilgisayar başına oturunca vicdan föncüsü kesilebiliyor başımıza. Her durumda haklı ve kalabalık olmanın dayanılmaz cazibesi.

Ayrıca ülkemizde sayıca bir sürü (sürüsüne bereket) olan sosyoloji ve psikoloji bölümleri ne yapmaktalar acaba? Başta Amerika olmak üzere Almanya gibi dış ülkelerde çeşitli isim yapmış araştırmacıların, akademi mensuplarının çalışmalarını ve tespitlerini Türkçe'ye çevir(t)ip kendi kitapları olarak yayınlamaktan başka; keşke biraz da nitelikli olarak kendi toplumları ile ilgili çıktılar üretseler. Facebook ve Twitter gibi mecralarda her kafadan bir ses hali ile keskin, kendinden çok emin yorumlar sağanak halinde geliyor tabii. Ama soruna karşı nitelikli araştırma-analiz ve yaklaşımlar olmadığı malum.  (Onun yerine iki tane İstanbul Sözleşmesi eleştirisi patlatıver,  zaten bazı Fetö hesapları da son zamanlarda buradan yürümeye başladı, sorunu hemen şıp diye çözüver.)

Mustafa Satış,  Facebook'ta bu konu üzerine eğilmiş. ÖLDÜRECEK DERECEDE SEVMEK!!! başlıklı paylaşımının bir bölümünde şöyle diyor:   «Bir insan bir insandan ayrılınca nasıl olur da o anda hayatının geri kalan kısmını hiçe sayar. Nasıl olur da bütün bir ömrün kalan kısmı hiç değerinde olur. Nasıl olur da, başka bir insanla mutlu olabileceğine dair umudu sıfırlanır. İnsan nasıl bir duyguya kapılır ki, her şeyi yaşamaya değmez görür. Bu durumun bir travma olduğu meydanda. Sorsanız bu durumda olanlara çoğunluğu namus meselesi, kıskançlık veya kendini kaybetme olarak cevaplar. Şüphesiz bu saydıklarının etkisi vardır ama, bence asıl mesele yaşama dair umutsuzluk sanki. Hasbel kader bulmuş birini, bir daha bulamaz umutsuzluğu mu acaba. İNSANLAR AYRILIKLA KARŞILAŞTIKLARINDA NEDEN BU KADAR UMUTSUZ OLUYORLAR ÜLKEMİZDE HAYATIN GERİ KALAN KISMIYLA ACABA....?  Bir de bu açıdan baksak...»

                  (Tam bu yazıyı yazarken göz attığım bir haber sitesinde "daha önce cinsel tacizde bulunduğu baldızını sokakta kovalayıp güvenlik görevlisinin yanına sığındığında bıçaklayarak öldüren adam" diye bir ŞEY'e denk geldim. Evet, bu 'ŞEY' de  (diğer onlarca ölümle sonuçlanan vakada olduğu gibi),  kaçan bir mağdur için en güvensiz yerin güvenlik görevlisi yanı olduğunu gösteriyor. Zira bunlar sadece Tanrı'dan ve kanundan korkan, temiz insanlar için konmuşlar oralara. Elinde değil silah;  bıçak, çakı filan olan katillere karşı bile hiçbir eylemleri olmuyor. Hatta kimi örneklerde ilk kaçan güvenlik görevlisinin bizzat kendisi!  Polis ise kısmen güvenli. Geçen ay Batman'daki kan davalısını bıçaklayan adamın, sopayla başında bekleyerek polislere ve yardım etmek isteyenlere engel olduğu haber aklıma geldi. Olay yerindeki polisler saldırganları silahla etkisiz hale getirmedikleri için soruşturma açılmıştı. Giden geri gelmez tabi ama bu gibi güvenlik güçlerinin yediği içtiği haram para.)


Kamil Koç Şubesinde...  Kadınlardan söz açılmışken.  Geri dönüş için servis beklerken Kamil Koç yazıhanesinde görevli genç kıza adeta bir selam verdik  bin ah işittik. "Müşterilerin zaman zaman indirim hakları oluyor, onu kullanıp geliyor, dönüşte indirim hakkı bittiği için normal fiyatı söyleyince  'Siz komisyon alıyorsunuz, para yiyorsunuz!'  diye başlayıp üstümüze yürüyenler bile oluyor" diye bir başladı; biz de kesmedik ve dinledik, o da istediği kadar anlattı.
"Burada çalışmaya başlamadan önce ben bizim toplumu hiç böyle bilmezdim.  Sadece şu Kurban Bayramı'nda duyduğum laflar, insanların bilmeden etmeden söylediği laflar ve hakaretler-kavgalar yüzünden,  sırf para için bunlara katlanmak beni hem çok yordu hem de gerçeklerle yüzleştirdi"  dedi.
Hani bana "uzun yazdığımı" söylüyorlar ama, kız konuşurken motor gibi çok daha uzun ve güçlü cümleler kurdu. Meğer onun da içi çok dolmuş.

SAĞLIK  ve  Hastane-Doktor Şikayetleri

Son aylarda Sağlık sisteminde denk geldiğimiz bazı olaylarda şikayette bulunduğumuzda duyduklarımızı, neredeyse bir dayak yemediğimizin kaldığını, yönlendirme yapılan 182 Sabim denen hattın şikayet değil şikayetin üstünü örtme hattı olduğunu gözlemledikten sonra tekrar diyebilirim ki;  "Sosyal medya hariç, Türkiye'de şikayet edenin bir tek dövülmediği kalıyor."  Bayağılaşma ve lakaytlık sıradan bir rutin olmuştu zaten,  şimdilerde daha da el yükseltiyor.
(Not edeyim: Türkiye'de iktidarın durumunu devlet hastanelerine bakarak anlayabilirsiniz. İktidarlar zayıfladıkça, sağlık sisteminde insanlık dışı uygulamalar artar, kavgalar ve doktor-hasta gerginliği belirginleşir.  Partiler gelir geçer ama bu realite değişmez.)


Yeni Moda:  Musluksuz Çeşme
İstanbul'u gezerken, Esenler gibi semtlerde tuhaf bir şeye denk geldim. Sanırım belediyelerdeki yeni modadır?  Akım şu:
Belli ki yine bir müteahhitlik firmasını kalkındırarak, dev gibi bir çeşme yaptırıyor ve törenle açıyorlar;  ama yaklaşınca görüyorsunuz ki ya muslukları hiç yok ya da sadece görsel bir süs olarak musluk konmuş. Yani akmayan çeşme yapmışlar anacım!
Madem sadece görsel bir fon olarak çeşme yapacaksın;  o zaman daha estetik veya ortama uyan bir şey yap ki göze hoş görünsün veya fazla göze batmasın...gibi ifadeler ise bu yağmacı zihniyete fazla gelir. Vergileri topla, dev gibi zevksiz betonarme (sözde) çeşme yap, sonra da  "Dikey mimariye karşıyız, yatay mimariye geçmeliyiz"  falan filan...

Yeni Moda:  Camide yatmak
Daha önce (EnSonHaber gibi) bazı medya sitelerinde böyle bazı İstanbul yerel haberlerine denk gelmiştim ancak onların sadece yazın sıcak günlerine denk gelen Ramazan dönemi için olduğunu, nadir örnekler olduğunu sanmıştım. Bu gezimde baktım gördüm ki tarihi camileri "yatakhane" olarak gören bir grup "Ben de varım!" diyerek kendi yolunu tutmuş. Namaz saatlerinde dahi yatış pozisyonunu bozmayan insanların kimisi,  yatmak bir yana,  kendi aralarında sürekli sohbet ve konuşma ile hani neredeyse bir tek "kahvesi-çayı eksik" bir noktaya doğru ortamı esnetmeye doğru gidiyorlar. Benim gördüklerimin hiçbirinin zor durumdaki garip kişilere benzemediğini, gidecek başka yeri olmayan yabancı-kimsesiz-hasta olmadığını, sanki daha çok serin bir ortamda beleş yatmak için orada oldukları izlenimi veren tipler olduğunu ekleyeyim.

Velhasıl:  Siyasi, kurumsal ve toplumsal yozlaşma iç içe sürüyor; kendi aralarında sarmaller oluşturarak her yeri sarıyor. Böyle bir ortamda, daha önce bir yazımda da dediğim gibi, "Allah'ı yalnız camide hatırlayan bir toplum" oluşumuz artık perdelenemez şekilde ortaya çıkıyor,  hatta camide bile hatırlanıp hatırlanmadığı belirsiz.


hava,  kan,  kültür,  silah,  tasarım,  yolculuk

21 Eylül 2019 Cumartesi

Margaret  Tarrant

Kısa bir zamandır Facebook hesabımda bazı ressamların eserlerini derliyorum,  "Çeşitli Tablolar - Painting Artworks"  başlığı altında...  Bundan sonra da eklemelerim devam edecek,  ömrüm vefa ederse belki de yılları bulacak bir derleme olacak bu.  Bloguma da ressamların bir kısmı için başlıklar açmayı düşünüyorum.  Bugüne kadar sadece  Salvador Dali  ve  Rus ressam Ivan Shiskin  üzerinde yoğunlaştım.  Önümüzdeki günlerde sürrealist kadın ressam Remedios Varo  için de bir başlık açabilirim.  Ancak bugün özellikle Margaret Tarrant'tan bahsetmek istiyorum.

Margaret Winifred Tarrant  (1888-1959)  İngiliz ressam-çizer ve çocuk kitabı yazarı.  Özellikle doğa, periler, çocuklar ve dini çağrışım yapan çizimler yapmıştır. Çocuk kitapları ve içindeki çizimler, kitap kapak tasarımları, kartpostallar ve takvimler ile tanınmıştır. Kariyerine 20 yaşında başlamış bu kadın ressamın yaptığı yüzlerce çizime bakınca gerçekten yetenekli, yaratıcı ve çalışkan birisi olduğu ortada. (Kendisine fırsatlar tanıyıp bu eserlerde yer almasını sağlayan insanlar da teşekkürü hak ediyor tabii.)

Babası da ressam olan Margaret Tarrant,  özellikle  The Water Babies,  Forest Fairies  ve  Nursery Rhymes  adlı çalışmalarıyla ünlüdür.
Yüzlerce materyal arasından,  blogum için şunları seçtim.
Bir başka yazıda görüşmek üzere.

Margaret Tarrant ilüstrasyonları The Fairies' Market




Happy Days
Columbine




Meadowsweet
The King of Love


Nursery Rhymes
Musk Mallow



The Water Babies
The Proposal



Margaret Tarrant  -  Water Sports



7 Eylül 2019 Cumartesi

 Canan Kaftancıoğlu Davası

2019 Ağustos'tan bir HABER:  «2012-2017 tarihleri arasında sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımları nedeniyle,  CHP İstanbul İl Başkanı Canan KAFTANCIOĞLU ertelemesiz 9 küsür yıl hapis cezasına çarptırıldı.»

Ülke kamuoyunda şu andakinin aksine,  birkaç kişi dışında kimsenin Canan Kaftancıoğlu'nun adını duymadığı zamanlarda kendisine ait bazı tvitleri derleyip  "CHP nereye koşuyor?" diye tepkisel bir soru sormuştum;  hatta bazı CHP yöneticilerinin paylaşımlarını aynı başlıklı bir yazımda derlemiştim.  (Linke tıklayarak okuyabilirsiniz.)

O zaman bazı kemikleşmiş CHP'liler  "Ne var canım bunlarda?..." demişti. Zaten ezberlerinden asla vazgeçmezler ve hep en ahlaklı onlardır. Malum, CHP'yi sürekli eleştiriyoruz da... Gelinen şu noktada Kaftancıoğlu'na yapılan bu haksızlığa karşı duracak sınırlara da geldik iyi mi!

Hani zaten muhalefetin hallerine anlam veremiyoruz ama; seversin-sevmezsin, her zararlı görüş bildiren hapse  "tıkılmaz".  Mücadele yolu bu olmamalı.  Üstelik neredeyse on sene önce yazılmış, benzerleri bir sürü basın-yayın organında, kitapta, söyleşide, tweet'te;  kimisi iktidar partisinin öndeki mensupları dahil farklı kişiler tarafından söylenmiş sözler nedeniyle hapis cezası veriliyor. Çifte standart (ayrı muamele) ve cezanın geriye doğru işletilmesi.

Bir arkadaşımın dediği gibi  "Karar siyasi burun sürtme ve hakkaniyetli değil.  Kamu vicdanında kabul edilmez."  Fakat bizde karşı kamptan olduğu takdirde, bu tarz siyasi mahkumiyetlere şampanya patlatan zihniyet bir türlü bitmedi. Biteceğe de benzemiyor.  Zaten bizde hukuksuzluk kendi işine yarıyorsa görmezden gelme alışkanlığı çok yaygın.  Dahası ülkede her başarı itinayla cezalandırılıyor.



EDIT:   Facebook'taki paylaşımlarımın altına gelenler ile birlikte bu yazı altındaki  YORUMLAR  oldukça zenginleşti.  Okumanızı tavsiye ederim.