siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2026 Pazar

  Mutlak Butlan kıskacında CHP


Uzun, upuzun bir aradan sonra tekrar merhaba!  👋
Bugün, geçmişte bedel ödediğim bir öngörümün gerçekleştiğini gördüğüm için  kayda düşmek adına yazıyorum.

Kemal Kılıçdaroğlu,  2010 yılında bir kaset darbesi ertesi Uğur Dündar'lı ekran şovları rüzgarıyla CHP Genel Başkanı olduğunda (*),  Ekşi Sözlük'te yazdığım şüpheci - sarkastik bir yorum nedeniyle kısmi lince maruz kaldığımı daha önce de paylaşmıştım.
Ne hikmetse aynı platformda o hafta yazdığım Şahan Gökbakar eleştirilerim de eklenince bir anda  Ekşi'deki "entry kötüleme mafyası"nın radarına girdim,  saniyeler içinde tüm paylaşımlarım peş peşe negatif oylandı;  üstüne bir de mesaj kutum ne kadar aptal-salak-beyinsiz bir boş kafalı olduğuma dair tespitlerle dolmaya başladı.

CHP kitlesinden yediğim ilk linç bu değildi tabi. Radikal'de sanırım 99'da idi, onu da daha önce yazmış olmalıyım,  "Türkiye'de seküler, laiklik iddiasındaki kesim iyi bir hazırlık yaparsa, İslamcı siyaset 20 ila 25 yıl içerisinde iktidardan düşebilir"  yazdığımda  söz konusu eğitimli, aydınlık, göbeğini kaşımayan ve aptal kalabalıklardan olmayan Atatürkçü kesim zincirleme bir alay nöbetine girivermişti. "Salak yaa! aptal", "Sen de İslamcısın belli!", "En fazla bir sonraki seçime giderler yavu ne 25 yılı?  ehu ehueh ahhhaaa!"  gibi laflar...

Gerçekten de CHP kitlesinin çoğu, AKP'nin bir sonraki seçimlerde gideceğini ve makarna-bulgur dağıtarak iktidarı aldığını düşünüyordu.  (Bu kesimin vasıfsızlığı ve körlüğü  onca yıldan sonra hâlâ insanı şaşırtabiliyor tabii.)



........ KK Genel Başkan olduktan dört yıl kadar sonra 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde,  İslâm İşbirliği Teşkilatı'nın genel sekreterliğini de yürütmekte olan  Ekmeleddin İhsanoğlu  CHP adayı olarak ilan edildiğinde yazdığım birkaç cılız (olumsuz) yorum da yine CHP seçmeni tarafından hoş karşılanmamıştı.
( «Ekmek için Ekmeleddin!» )

Aradan geçen 13 küsür yıl boyunca KK başkan olarak girdiği bütün seçimlerde ana muhalefet partisi koltuğunu koruyup güçlendirmekle birlikte AKP'yi deviremedi. Ancak CHP seçmeni istisnasız her seçime "Gümbür gümbür geliyoruz!" havasıyla girdi. Ve her seçim sonrası  (en başından beri olduğu gibi)  yine "makarna bulgur",  "oylar çalındı / seçimde hile",  "Halkımız cahil - aptal - koyun!"  kombosu ile bir sonraki seçimlere kadar devam etti.

Açıkça söyleyeyim ki başına kim geçerse geçsin bu partinin gidişatı değişmeyecek. CHP'nin zorla ayakta tutulan bir hortlağa benzediğini,  kitlesinin "ilericilik" iddiasına rağmen küçümsediği / hâkir gördüğü İslâmi tabandan geriye düştüğünü  (bir tek kendileri dışında)  görmeyen pek kalmadı gibi artık.

Düşünün ki yıllar geçmesine rağmen hâlâ  YAE  (Yetmez Ama Evet piçleri!)  diye hakaret eden bu kesim;  ilgili kavramın siyasi-kültürel hayatımıza girdiği 12 Eylül 2010 Referandumu öncesi CHP parti yönetiminin neredeyse yok hükmünde bir siyasi kampanya yürüttüğünü ne o zaman gördü, ne de sonrasında... O kadar ki, karşı taraf  «İmkân olsa mezardakileri bile kaldırarak oy kullandırmak lazım!»  demekteyken; CHP'nin ilgili halk oylaması öncesi tek yaptığı  "Saray'ın klozet kapağı altındanmış,  bu israftır!"  ve  "Saraya karşıyız!  (Karşıyız karşı, AKP'nin yaptığı her şeye karşı!)"  sloganlarını atmaktan öteye geçmiyordu.

O dönem medya kampanyaları ve mitinglere baktığımızda, iktidar kesimi hem genel halkın hem de hukuk branşında uzmanlaşmış kişilerin anlayabileceği bir içerikle neden "EVET" olduğunu uzun uzun anlatmaktayken;  ana muhalefet partisi klozet kapağından ve saray kötülemesinden öteye gitmedi, gidemedi. Başkalarına "koyun - cahil - aptal"  diyen yüksek eğitimli kitlesinin böyle önemsiz detaylarla işi olmuyordu elbette.
Perinçek  ve türevleri ise  "Evet demek vatan hainliğidir!"  lafıyla kampanya açılışını yaptıkları için gitgide el yükseltmek zorunda kalıyorlardı.

Muhalefetin ajite edici dramatik bir dil kullanımından ziyade,  sağ duyulu ve daha sakin bir şekilde,  hukuken iyi ve modern ülkelerle ve Avrupa Birliği ile uyumlu bir dizi değişikliğin siyasi sonuçlarının maalesef aynı iyilikte olmayabileceğini anlatmasını yine de bir ümitle bekledim,  ama elbette olmadı. Olmadığı gibi,  bir de muhalefetin bu seçimleri yine kaybedeceğinin bariz olduğunu önceden yazdığım için yine hakarete uğradım. Kısacası burnunun ucunu görmeyen nato kafa nato mermer bir kitle.  Kendime de şöyle bir özeleştiri yapayım:
Kaybettiğini düşünmeyen,  kaybettiğini idrak edemeyen,  üstelik bilimsel düşünceden çok uzak alaycı bir kitleyi,  kendini sorgulamaya itmeye ve hayal dünyasından çıkıp  "anlamaya çalışarak"  gerçekçi olmaya davet etme hatasını inatla tekrarlamak.  Beyhude ve saçma bir çaba.  Bu kitleyi görmezden gelebilmeyi başarmamız gerekirdi oysa.

(Yanda %15'lik büyük bir farkla EVET çoğunluğu sandıktan çıktığının ertesi günü Taraf gazetesinin attığı manşet fotosunu tekrar paylaşıyorum. Klozet partisi kaybetti diyordu  -  2010 Ref / YAE)



Yaşanan  Mutlak Butlan  ve  "CHP Genel Başkanlığı koltuğunu gaptırmam!"  tartışmaları sonrası,  Kemalistlerin bir dönemki yarı-peygamberine bugünlerde kendi müritleri arasında saydıran çok.
Ne Ermeniliği kaldığı Kılıçdaroğlu'nun  ne hainliği  ne AKP adamı olması  ne bomboşluğu...  Aynı bir zaman Cumhurbaşkanı adayları olan  Muammer İnce'ye  yaptıkları gibi.

Evet, itinayla adam harcanır!  İtinayla önce yarı-Tanrı mertebesine kadar çıkartılıp kendisini eleştiren herkese lafına bakılmadan hakaret edilir, sayılır sövülür, had bildirilir;  miadını doldurduğunda  (tayyibi indiremeyeceği anlaşıdığında)  ise alaşağı edilip linç ediliverir.  İki yıl önce Türkiye'yi yönetecek dedikleri adama bugün söylediklerine bakın ve güvenilirliklerini vicdanınızda notlayın.

Şimdilerdeyse boş, bomboş bir başka adamı sırf Toma'ya çıktı,  yağmurda ıslandı diye övüp duran bu güruh  💩  muhtemelen bir zaman sonra Ekrem İmamoğlu'na da küfür kıyamet yorumlar yapacak.  (Ki böyle sığ, ve zararlı bir ekiple çevrili birini bulunmaz Hint kumaşı gibi görmeleri apayrı bir konudur.)



Her zaman dediğim gibi, bir insanın duyguları yalansa her şeyi yalandır. Dün çok sevdiklerini bugün yerden yere vuruyorlar. Güya çok eleştirdikleri AKP tayfanın dinle Allah'la kandırıldığını söyleyenler,  her  "Atam"  diyenin peşine takılıyor. Adamlardaki  "iyilik ve başarı"  kıstası bile AKP ve RTE üzerinden iken RTE nasıl gidecek acaba?  Bildiğiniz gibi virüslerin tedavisi bilinmezlikler ve çok yönlü tedbirlerle ele alınır,  yine de işe yaramayabilir.  Bugün Türk (muhalif) siyaseti  anti-Erdoğan virüsüne öyle bir gönüllü maruz kaldı ki ikonlaştırdığını aşması normal koşullar altında gerçekleşmiyor.

.......Ana muhalefet partisi CHP,  başıboş sokak köpeklerini düşündüğünün çeyreği kadar,  iş hayatında özel sektör ile memur maaşları ve tatilleri arasındaki makas ve net adaletsizliği mesele etmiyor mesela.  Ülke ballı memurlar ve yandaşlar cennetine dönmüşken,  Toma şovu yapan genel başkanı her fırsatta  "Şu kadar daha devlete memur alacağız,  öğretmen ataması yapacağız,  asgari ücrete zam yapacağız"  deyip duruyor.  KK ve CHP  EYT'yi  ülkenin başına bela etmiş iken,  aynı adamlar gün aşırı vergilerin ve faturaların katlandığını söyleyip AKP'ye ekonomi üzerinden veryansın etmeyi de ihmal etmiyorlar tabi  😜


Son olarak yıllar önce Reşat Çalışlar'ın açıkça yazdığı,  "Türkiye'nin Atatürk'e mesafeli bir muhalefet partisine ihtiyacı olduğunu"  düşüncesine katıldığımı tekrar dile getirmek isterim.  Rozet Atatürkçülüğü alıp başını başka, bambaşka bir boyuta geçmişken hele.



EKLER:

(*) Kamer Genç,  KK  2010'da ilk kez CHP Genel Başkanı olduğunda,  "Medya darbesi ile CHP'nin başına geldi,  Allah her siyasetçiye bir Uğur Dündar desteği nasibetsin"  demişti canlı yayında.


"2010 medyadaki aparatlar sayesinde öylesine bir basınç uygulandı ki Kılıçdaroğlu'nun tek adam olarak girdiği CHP kurultayında Baykal'dan sonra salonda delege sayısından daha fazla gazeteci vardı. Tarihte görülmüş bir şey değil ha. Tarihte ilk kez kurultay salonunda değişiklik yapıldı. Delegeleri tribüne aldılar. Delegelerin oturması gereken saha içindeki alanı gazeteciler tahsis ettiler. O kadar çok gazeteci bütün medya Kılıçdaroğlu'u istiyor. Sandalyenin üstüne çıkıp Kılıçdaroğlu'nu alkışlayan, Kılıçdaroğlu tezahüratı yapan gazeteciler vardı."
Yılmaz Özdil  -  Haziran 2026



Ekrem,  Özgür,  Selo,  Mansur  ve  Tayyip Erdoğan

İlk üçü de balon.  Üçünü de medya şişirdi.  İteleme çıktısı.  Üçü de siyasi yanları ve dünya görüşlerinden bağımsız,  çok zayıf kişiler.  Erdoğan da öyle ama o samimi ve davası olan bir adamdı ki davasına yakın biri değilim. Ama en önemlisi üçü de karakter olarak zayıflar.  Özellikle Ekrem ve Özgür hepten ezik ve eğik.  Erdoğan'ı ise siyasi başarıya götüren şey karakteristikleri oldu. Bütün diğer zaaflarını örttü karakter nitelikleriyle. Tabii karakter önemli ama her şey demek değil. Üstelik Erdoğan 2019 sonrası zayıflamağa başladı ve zaafları yükseldi.
Atila Demirkasımoğlu  -  Mayıs 2026,  Twitter  (1)  (2)  (3)


"En kötüsü CHP tabanındaki dürüst kişilerin bu çürümeyi kabul etmemekte direnmesidir. Yani onlar da bu akıl dışı inatları nedeniyle suçludur."
(Mehmet Tanju Akad  -  Haziran 2026,  Facebook)


5 Aralık 2023 Salı

Kentsel Çöküş


Son Maraş depremi (*) olduğunda  utanmadan çözümün  "kentsel dönüşüm"  olduğunu yazanlar vardı sosyal medyada.
Bu kadar utanmazlık, ahlâksızlık ve radikal particilik benim ne anlayabileceğim ne onaylayabileceğim bir şey.

TRT'de deprem bölgesinde, hem de canlı yayın sırasında gelen ikinci yıkımlı depremde ekranda gördüğümüz şey;  20 katlı binanın,  hemen yanındaki yıkılmadan depremden çıkabilmiş diğer yüksek binanın üstüne devrilerek anında onu yıktığı idi. Deprem sırasında kaldırımda veya yoldan geçen araçlar içinde olup üstüne çöken binaların altında can verenler de oldu.

(*) 6 Şubat 2023 tarihli Kahramanmaraş depremlerinde resmi rakamlara göre en az 50 bin Türk vatandaşı hayatını kaybetmişti.


"Kentsel dönüşüm" diye büyükşehirlerde 7-9 katlı (hem de yeni) binaları yıkıp,  bahçedeki ağaçları söküp,  bahçe alanını neredeyse yok edecek kadar daraltarak dip dibe 15-20 katlı bina yapmanın meâli depreme dayanıklı yapılaşma olmuyor. Aynı şehirde aynı mahallede aynı deprem sonrası eski binalar kalırken, yeni yapılan binada büyük hasar ve ölüm çıkabiliyor. Yani çözüm eskileri yıkıp yenilerini yapalım meselesi değil özünde.

Ayrıca şehrin merkezindeki 40 seneden fazla ömürlü apartmanlara dokunmazken;  yeni gelişen emlak değeri yüksek bölgelerdeki on yılı bulmamış yaştaki binaları yıkıp yerine dip dibe, göksel hapishane manzaralı ev yapma haline  "kentsel dönüşüm"  deyip büyükşehirleri çirkinden daha çirkine dönüştürmeyi görev bilmek de modern şehircilik olmuyor.

Fikirtepe, İstanbul


Dip dibe, birbirinin salonunun içine bakmalı evlerde aile olarak veya bir kadın olarak tek başına yaşamanın zorluğu ve bunun getirdiği psikolojik gerginliği ise belki başka bir yazımda açarım. Dip dibe dizili bu ucubelerde yaşamanın, insanların derinliklerine ve şahsiyetlerine zarar verdiğini, bayağılığı norm haline getirdiğini ise zaten yıllardır yazıyorum.



“Çünkü her türlü zararlı şeyin bir kökü para sevgisidir.”
(1. Timoteos 6:10)

“Siz hem Tanrı'ya  hem de paraya kulluk edemezsiniz.”
(Luka 16:13)


6 Haziran 2023 Salı

 2023  Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçimi


Seçim bitti, seçim tartışmaları bitmedi. Hep aynı terane!
Cahil halk, eğitim şart, makarna bulgur, hırsız, Aziz Nesin, ve bilimum çorba. Akıl sağlığımız ve zekamız, ikisinden en az biri tehlikede.

1990'ların sonunda yorum yazdığım bir internet sitesinde (*) demiştim ki  "Eğer laikliği savunan kesim,  kültürel altyapı dahil  iyi bir hazırlık yaparsa,  20 ila 25 yıl sonra iktidarı geri alabilir."

O gün alay edenler, hakaret edenler, "25 sene haaa? hahhhhaaahhha! En fazla gelecek seçimde gidecekler. O zamana kadar kapatılmazlarsa tabii puhahhhaaaaaa"  diye dalga geçenler...

Üzerinden 25 sene geçti.  Utanmışlar mıdır acaba biraz?

Tabii ki hayır.  Utanma duygusu olmayan; havaya karaya herkese söverek zaman dolduran, ruhen aylak ve çok mutlu bir kesim. Zamanlarını sürekli yıpratıcı eleştiri yapıp insanın yaşam enerjisini törpüleyerek geçiriyorlar.  Seçim hakkına ve tercihlere saygıları yok. Ama aynı zamanda seçimden medet umup değişim de bekleyebiliyorlar,  ki oldukça ilginç bence.  Sosyal medya ise topluca delirdikleri mekan oluyor. Hayal dünyasında yaşarken; sürekli aklın ve bilimin yolunda gidiyorlar,  kendilerince.

O kadar berbat tespitleri var ve o kadar okuyamıyorlar ki hayatı, seçim dönemini! Doğrularının mutlaklığına o kadar iman etmişler ki  İLETİŞİM İMKANSIZ!

Sosyal medya gibi büyük bir etkileşim deryasında / fırsatında dahi sadece kendi görüşünde olanları takip edip, birbirlerini her seçim öncesi coşkuyla gaza getirip, sonrasında  "oylar çalındı, Aziz Nesin, makarna-ekmek-bulgur..."  Ve Kapanış.  Sonra yine sosyal medyada nefret bombardımanına ve normal hayat akışına dönüş.

Birbirlerini doldurup doldurup, safları sıklaştırma oyunu oynuyorlar sosyal medyada. Ve tüm bunları yaparken, sürekli en iyi yaptıkları şeyi yineliyorlar:  "Kutuplaştırmak".

Sadece kendi kendilerini, ve belki belli bir çevreden servis edilen AKP'li görünümü verilmiş dejenerasyon hesaplarını takip ettiklerinden; zihinsel bir donuklaşma içerisindeler ve kapalı cemaatlere döndüklerinin farkında değiller. Manipülasyon amaçlı açılmış haber siteleri ve yalan haber yayan kullanıcıların tuzaklarına balıklama atladıklarının farkında değiller. Anlatıldığında da anlamıyorlar.  Yalan haber bu  diyorsun;  "Olsun ne fark eder, sanki böyle şeyler olmuyor mu!"  diyor ve paylaşmaya devam ediyor.  İletişime devam etmeye gerek yok;  zaten dinlemiyorlar,  dinlemeyi bilmiyorlar.


YALAN HABER  Enflasyonu
Türkiye genel olarak insanların düşünmekten ölesiye korktuğu bir iklimde.  Seçim sebebiyle bir kez daha deneyimledim bunu.
Sosyal medyaya baktığımızda devasa sayıda kullanıcı arasında  (parmakla sayılacaklar hariç)  aynı vasatlık ve kopyala-yapıştırlık halleri,  türlü sazan avlarına gönüllü düşmeler ve yalan habere ilgi eğilimi farklı taraflarda bol bol mevcut. Aslında birbirine ikiz kardeş kadar benzeyen iki kitle var ortada. Ne var ki  bir tanesi kendisini (ne sebepten olduğu bilinmez)  daha ahlâklı, daha üstün, daha doğru, daha iyicil ilan etmiş. Sürekli karşı tarafı aşağılayıp duruyor, sanki kendisi ötekilerden farklı ve daha iyi imiş kabulüyle.

Türkiye'de baskılardan şikayet eden muhalif kesim özgürlükçü değil, aksine baskıcı. Üstelik kendilerini yarı-Tanrı gibi görebilecek derecede yüksek kibirde olduklarından, ahlâksızlığı hep karşıya yontmaktalar.  Gözünün içine baka baka yalan söyleyenlere bir tepkileri yok,  yeter ki duymak istediklerini söyle.  "Genel başkan Cumhurbaşkanı adayı olmamalı"  diyen CHP genel başkanını Cumhurbaşkanı adayı olarak desteklemekte bir sakınca görmediler mesela.
   ("Tell me lies,  tell me sweet little lies.")


Gazetecilik
Ülkedeki medyanın canına okudular, AKP de geldi tüy dikti. Utanmazlık norm oldu. "At yalanı skeyim inananı" genel habercilik mottosu. Özellikle sosyal medya, milleti birbirine düşürmek için dezenformasyon cenneti gibi işliyor. "Halkımız cahil!"  diyenler avamdan iyi değil.

İzmir'de meşhur bir okul balo törenini şeriat tehlikesi yüzünden iptal etti diye haber yapıyor Karar gazetesi. Yani 20 senedir yapılabilen geleneksel tören neden bugün iptal edilsin? Hemen başlıyor iman etmiş kitleleri   "Şeriat is loading"  paylaşımları yapmaya... Meğerse okul bir teklif almış Amerika'daki Türk gününe katılım için. Oraya gidileceğinden tören yapılmamış. Ama gerizekalı bir kitle olduğu için kakala gitsin,  bunu da yerler.
(Yediler de.)

Twitter gibi sosyal medya mecralarını haftada iki saat düzenli okuyan delirmemiş birinde AKP sempatisi başlama ihtimali diye bir şey var. Kendisine maddi ve manevi aynada bakmayan ne kadar kişi varsa karşıt gördüğüne yargı dağıtıyor zaten burada.  Muhalif çevrelerse hiç çekilmiyor.



Muhalefet Neden Kazanamadı ve Nasıl Kazanırdı?   (DİL)
Muhalefet çok konuştuğu için kaybetti. Yıllardır her seçim öncesi muhalifler bu yolla kararsızları karşı tarafa itiyor zaten. Zira konuştukça batıyorlar.  Diline hakim olabilse zorlanmadan % 55 oyu aşarak kazanacakken,  dil ve üslupları yüzünden yara aldılar yine.

O kadar çok, o kadar boş ve o kadar çirkin konuştular ve bunu o kadar erken yaptılar ki!  Daha gelmeden adam asmaca yargılamaca oyunu başladı.  Özerklikler dağıtıldı.  Sokaklarda, topluluk içerisinde, halk röportajlarında görüşü sorulduğunda AKP'ye oyunu vereceğini söyleyen insanlara hakaretler yağdırıldı.  Dediğim gibi, dil gönülden taşanı söylermiş.  En ağır eleştirileri sıralarsın yeri gelir karşı tarafa;  ama  "hakir görmek"  de dedikleri insan küçümsemek aradaki hassas ince sınırdır.

Geri, tutucu, faşist bir sol var ortada. Halkı aşağılama, yoksulları aşağılama, göçmenleri aşağılama, depremzedeleri aşağılama... Derken sokak röportajlarında Erdoğan'a oy vereceğini söyleyen kadınlara küfür - hakarete başlayıp bunu gayet normal gören teyzeler... Onlardan bile idol yaratmaya kalktılar. Ne kadar Bakırköy'e sevklik şahıs varsa baştaçları oldu.  Üstelik kendilerini cidden aydın, ilerici, solcu, laik, Atatürkçü ve Türkçü zannetmekteler.  Bir çeşit toplu delirme hali.

Zerre kadar özeleştiri yapmıyor olmaları ise takdire şayan. Bu anlamda dünya rekoruna koşuyorlar. Kaçıncı "Gümbür gümbür geliyoruz, bahar geliyor!"  sonrası hezimet bu? Yani bir kitle hiç mi arada kendini yoklamaz?  Bu kadar da tembel ve bağnazlar.  Ve en başta dediğim gibi,  utanma duyguları çok aşınmış.  Gün boyu karşı tarafa sövmek daha konforlu nasılsa!

«Sol faşistler sadece gettolarında yaşadıkları ve sadece cemaat içi iletişim halinde oldukları için edebsizliklerinin boyutu ve seviyesizlikleri hakkında bilgi sahibi değiller»
diye özetlemiş hallerini bir kullanıcı.  (**)


Ve şöyle devam etmiş:

"Halk Tv, Tele1, KRT, Sözcü gibi kanallar hastalıklı kanallar. Etraflarına inanılmaz bir cahillik saçıyor ve toplumu fanatizme büküyorlar. Lise çağı ideolojik tiplerden bunların bir an önce kurtulması lazım. Bir de yaşlanmış ve adından başka bir şeyi kalmamış kişilerin "merkez" konumu getirmeyeceğinin de görülmesi lazım. Çünkü bir yandan da bu yaşlılar geç kalmış ergenlik belirtilerini fazla etraflarına saçıyorlar."


     "Akılla değil duygularla hareket edince, kaybedilmiş bir seçimin faturasını bile çıkaramıyoruz. Hesap soramıyoruz. Nerede yanlış yapıldı diyemiyoruz. Sloganlar, romantik laflar, mantıksız argümanlar.  Sonuçta birbirini kıran inciten insanlar.  Boş holiganlık"

"Ekmeleddin İhsanoğlu, Sarıgül, KK ne derseniz verdim vallahi. Normalde vermezdim. Bundan sonra vermem. Kusura bakmayın. Dayatma aday olursa sandığa gitmem.  43 yaşındayım,  az biraz bir şeyler okudum,  oyumun artık bana ait olmasını istiyorum."
Emrah Safa Gürkan,  Twitter   (1) (2)



"Muhalefet neden kaybetti?
Bakın bu soruya cevap vermek çok önemli.
Salgın operasyonuna,  yüzde 400 enflasyona maruz kalınmış bir ortamda muhalefet neden kazanamaz?
Cevap belli
Bağımsız değil.  Bir ülkenin muhalefeti bağımsız değilse, o ülkenin bağımsızlığından söz edilebilir mi?"
Burak Turna



       Medyada muhalefetin yürüttüğü kampanya ve takındığı dil, kararsız seçmeni iktidar partisi lehine itti. Bana göre Türkiye'de sol bir akıl hastalığına dönüştü artık.  Gerçi dünyada da durumu iyi değil.  Bunu ilk kez bir İsrail sitesindeki yorumda okumuştum. Tabi biz "vur deyince öldüren" bir toplum olduğumuzdan; bizde daha yaygın delirmeler gözlemleniyor sanki. Kendilerine zarar verecek ve kaybettirecek işlere dört elle sarılmalarını, yalanları çok daha fazla benimsemelerini buna bağlıyorum. Binlerce binler PKK'lıyla, irinli Fetö destekçileriyle, milyonlarca Cumhuriyet düşmanıyla birlikte hareket edip  kendine  Atatürkçü  demek normal olmasa gerek.

Sorsan,  "Erdoğan hele bi gitsin de!"

Özetle:  DELİRDİLER!

15 Temmuz hakkında takındıkları küçümser tavırdan sonra aklıselime geri dönebilmeleri ise mümkün görünmüyor. Yoğun olarak Fetö hesaplarının güdümünde, diğer yarıya "Allahla kandırıyorlar, Aziz Nesin"  filan aynı nakaratla can sıkmaya devam edecekler gibi görünüyor.  2071'e kadar yine böyle eğleşirler artık.

Çapsız liderler ve çapsız örgütler ile at gözlüğü takmış bağnaz yığınlar ülkenin önünü tıkıyor.  Bu şartlar altında ülkede gerçek bir muhalefetin zuhur etmemesi,  AKP'yi kaderimiz haline getirdi. Boğucu bir  "alternatifsizlik krizi"  içerisine girdik.



EKONOMİ  ve  Tutarlılık
“Ekonomi iyi değil aşırı pahalılık var çare ne? İktidara gelmek için ülkenin bütün kaynaklarını seçim rüşveti olarak vermek. Kürt sorunu var evet, çare ne? Ülkenin en faşik adamına iç işleri bakanlığı teklif etmek.  En kötüsü de mülteci düşmanlığı yapmak.”
Mutlu Bulut

Bu ülkede muhalefet diye bir şey yok. Muhalefet olduğu iddia edilen tarihi bir heyûlâ var ve ülkenin üstüne iktidar krizini dayayan yapı biraz da budur.  İktidar memur maaş zammı diyor,  aynısını muhalif de diyor.  Sen gelme o zaman?

Hani ekonomi kötü, Hazine battı batacaktı? Bütün kampanyayı bunun üzerine oturttular. Seçime bir hafta kala da çıktılar kredi kartı borçlarını silme vaadi verdiler. Kredi kartları da ödenebiliyorsa durum iyiymiş demek ki? Çökmedi mi şimdi kampanyanın as maddesi?  Bunlar beşi benzemezi yan yana koymaya iyice alıştı.


Sıkıcı, tekrar ve ruhsuz işler deplasmanda kalmaya mahkumdur. Hep eleştirerek de yol alınmaz. Baktığını gören zaten bozukluğu fark ediyor,  sen ne yapacaksın?  Bunu demekten ve bir ruh / bakış / vizyon ortaya koymaktansa  sabah akşam gıy gıy...

Her seçim oylar çalınıyor ve başarı böyle geliyorsa eğer... O zaman İmamoğlu ve Yavaş da hileli geldi demektir? Kendiniz kazanınca âdil,  başkası kazanınca "çalındı". Oysa Kılıçdaroğlu'nun kazanması sıradışı olandı zaten en baştan beri?  İyi hazırlık yapılması ve güçlü bir söylemle ortaya çıkılması gerekirdi;  herkese mavi boncuk  (MV koltuğu)  dağıtarak değil. Ama kendi kendilerini dolduruşa getirip, farklı görüşleri takip etmeyen bu kapalı kitle;  yalan habere olan tutkusuyla  havalara girip bir de daha gelmeden insan yargılamaya;  giyim kodlarını, başkanlık sistemini filan değiştirmeye kalktı. Sokak söyleşilerinde görüşlerini kendince açıklayan iktidar partisi taraftarlarına hakaretler savuruldu.  Son dönemeçte milliyetçi oyları kendilerine çekebilmek için Ümit Özdağ ile el sıkışınca,  eldeki HDP oylarında da düşüş kaydettiler.

Zaten kendi ideolojilerine ve parti çıkarlarına hizmet etmiyorsa; anında satmayacakları hiçbir sözde vefaları yok. Ara Güler hadisesini hatırlayın. Yıllarca "koca çınar, üstad" dedikleri adam, Hendek olayları sırasına CB ziyaretinde bulundu diye demediklerini bırakmamışlardı.  (2018)

Bana asıl ilginç gelense;  genellikle kadın hakları, kadın cinayetleri lafını dillerine dolamış sol akımdaki kişiler; gerçek hayatta kendi ortamlarındaki kadın sorunlarına duyarsız olabilen, ruhsuz, yine genellikle kariyerist tipler.  Kendisinden 45 derece farklı düşünen bir kadın yanında işkence ile öldürülse sıfır tepki verir,  hatta oh olsun bile diyebilir kimisi.  Bunlar  "kadın hakları,  kadınlarımız,  Türk kadını"  falan filan...
(Misal:  Melis Alphan)   (Misal: Nur SERTER)

Çocuk tacizi gibi bir konuyu bile iktidar partisine bağlayabilen;  neredeyse tarikatler dışında taciz olayı yaşanmadığını iddia edebilecek kadar din düşmanı ve kafayı sıyırmış;  aslında ne kadına, ne çocuğa, ne hayvana, ne mağdura (ne depremzedeye) karşı empati kurabilen;  dillerine doladıkları bunlara zerre değer vermeyen,  sadece şablon olarak vitrinlerinde kullanan;  sağduyu ve basiret kavramları çökmüş kişiler.  Tüm bu trajedilere,  iktidara karşı kullanabilecekleri muhalefet malzemesi olduğu sürece duyarlılar.  Bu ikiyüzlülüklerini maskeleyebildiklerini sanarak hep iyiliği kendilerine,  kötülüğü "karşı tarafa" yontmaları sorun.  Arada dürtüp  "her şeyiniz ortada"  demek lazım.




“CHP, Fethullahçılar için yaptığı adalet yürüyüşü için özür dilemeli.”

“Cumhurbaşkanını eleştirmek için malzeme o kadar çok ki,  diploma varken yok demek saçmalığına müracaat etmek bana çok akılsız bir girişim olarak geliyor. Girişim sayısının çokluğu veya atılan yumruk sayısı değil,  işe yarayan girişim,  vuran yumruk muhalefete lazım.”

“Sırtını Amerika'ya Yaslayanlar Yenildi! Sırtını Fethullah'a Yaslayanlar Yenildi. Sırtını PKK'ya Yaslayanlar Yenildi. Sırtını Süleymancılara Yaslayanlar Yenildi. Sırtını Almanya'ya,  İngiltere'ye,  Fransa'ya Yaslayanlar Yenildi.”

“Bu son seçim idiyse ve muhalefet bu görüşte samimi ise  CHP,  İyiP,  HDP  hemen kendini feshetsin de seçmenleri yalan söylendiğini düşünmesin.”
Atila Demirkasımoğlu,  Facebook    (1)  (2)  (3) 



“ Y-CHP  "kripto"  karesine teslim
K.KILICDAROGLU
SEZGIN TANRIKULU
C:KAFTANCIOGLU
MAHMUT TANAL
Alevi, demokrat maskeli kriptolar CHP nin ipini cektiler.
Ekmek icin Ekmelettin, gel bakalim Muharrem, Abdullah Gül denemeleri ve sonunda da hesap uzmani marifetiyle meclise sokulan 40 a yakin AKP-FETÖ eskileri”
Vasıf Kayhan Bayırlı,  Facebook



“Değişim için on yıllarca ciddi ve sistemli çalışmak gerekir, öyle iki ay efelik yapıp değişim beklemek hiç olur mu?
Var mı öyle üç kuruşa beş köfte.  Boşuna heveslendiler, olmayacak duaya amin dediler...  Aman dedik hayal kırıklığı olmasın,  boş beklentiler olmasın...

Son hafta seçimle ilgili yazmadım ama kaç kez dilimin ucuna geldi, yuttum. Minik bir partinin lideri çıktı, KK’ya ülkeye ve anayasaya ihanet etmeyeceğine, terörden uzak duracağına dair protokol imzalattı. Olacak şey mi.  Yani “imzalamazsam ihanet mi edeceğim?” diyemedi mi? Kaldı ki, son düzlükte kıvırtma kabul görür mü? Ama işte susup oturduğum yerde içim daraldı,  Atatürk’ün partisine böyle lider utançtan başka ne getirir.

Her neyse, muhalefet bu kafayla giderse gelecek seçimde de aynı şey. Ondan sonrakinde de aynı şey.  Beş seçimdir uyardığımız, beş seçim daha olur. Şayet ciddiyseniz ciddi olun, ciddi çalışın, moralinizi bozmayın ve siyaseti öğrenin. Türkiye’yi öğrenin. Öncelikle de CHP’yi öğrenin. CHP’yi normal bir parti sanmayın. Boş hesaplarla olmayacak şeylerin peşinde koşmayı bırakın.... Bu sıkıntıları 40+ yıldır çekiyorum.  Hayal kurup onun üzerinde siyaset yapılıyormuş gibi kumda oynanmasından bıktım.
İşte geldik gidiyoruz,  artık siz bilirsiniz.”  (1)
---
“CHP’nin ne kadar çürüdüğü bir yana, muhalefetin büyük kısmını bloke edip etkisizleştirmesi ayrı bir büyük dert. CHP değişmeden veya Türk siyasetinden silinmeden gerçek ve olumlu bir değişim imkansızdır. Değişmesi olanaksız sayılabilir çünkü tüm köşe başlarını tutmuşlar. Daha girdiğin ilk sokakta biat etmeyeni tasfiye ediyorlar. Kapanması da zor, çünkü hangi iktidar böyle yararlı ve kullanışlı bir muhalefetten vaz geçebilir.  Bu parti muhalefetin kırılmaz zinciri olarak kemikleşmiştir.  CHP var oldukça AKP gitmez dedik, ahanda! yirmi beş yılı garantiledi bile. Sayelerinde elli yılı da bulurlar, bu gidişle.”   (2)
Mehmet Tanju Akad   (MTA)



Zaten RTE de çoğu seçim dönemi boşuna  "Allah her iktidara böyle muhalefet nasibetsin"  demiyor.  Tabanı ve tavanıyla geri zekalı ve irinlerle dolu bir kitle,  ülke seçmen nüfusunun yarısına sövüyor da sövüyor.  Onlar söve dursun;  ben yine,  bilmem kaçıncı kez,  bu blogda bir CHP yazımı daha  Hakkı DEVRİM'in  2009'daki bir köşe yazısından alıntı ile noktalıyorum.

"CHP gündemden düşeli bence 59 yıl geçiyor.  1950 CHP'nin sonuydu. Darılmayın, gücenmeyin! Zorla ayakta tutacağız diye, tarihî bir kuruluşu hortlağa döndürdünüz. (...)  Zemini boşaltma kararına varın ki, sahici bir muhalefet de neşvünemâ  («gelişip büyüme»)  imkânı bulsun."

"(Erdoğan) Ne kadar saçma bir şey söylerse söylesin, rakipleri daha saçmasını söylüyor. Erdoğan'ın karşısında hiçbir şey yok."



*  Radikal
** Atila Demirkasımoğlu


Radikal,  15 Temmuz 2016,  televizyon,  DTP/BDP,  Kürtçe,  Cananlar,  Fethullah, Hakkı Devrim,

12 Eylül 2022 Pazartesi

   Can  ATAKLI


Uzanlar dönemi Star TV Haber Genel Yayın Yönetmeni ve ana haber sunucusu  (anchormen) olarak bol bol Uzanları akladığı dönem kapanınca,  kısa bir dönem  (5-6 ay gibi veya bir seneye yakın)  inzivaya çekilmiş, sonra Atatürkçü - Ulusalcı kanattan "muhalefet cephesi"ne katılmış,  iktidara "hırsız"  diyen bir kalem:  Can Ataklı.

Geçenlerde bir yazı yazmış köşesinde.  Osmanlı sultanları sanıldığı gibi örtülü değildi diyor. Doğrudur. Bol resimli bir kolaj da yapmış. "Vahdettin'in kızı Sabiha Sultan"  dediği kişi,  devrik İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi'nin ilk eşi  Fawzia Shirin  aslında.  (Blogumda en çok tıklanan yazılardan birisi olan  Prenses Süreyya  başlığında adı geçiyordu hatırlarsanız.)
Muhtemelen yazıda kullandığı diğer fotolar da şaibeli.  (atmasyon!)


Nerden buldu bu saçma derlemeyi?  diye sormak abes olur,  tek tıkla buldum zaten kaynağını:  "İnternetten."
Adam nette gezinirken bulduğu kolpa bir derlemeyi allayıp soslayıp kendi yazısı diye ortaya sürmüş.  Alışık olduğumuz,  tipik gazeteci köşe doldurma yöntemi.  Ona buna  "hırsız"  diyen adama da pek yakışmış doğrusu.

Türkiye'de gazetecilik uzun süredir bu aşamada. Yorum yapmak ve ballandıra ballandıra yorumlandırmak adına;  1 doğru bilgi,  en az üç yanlış bilgi ile sunuluyor.  Sallamayı asla ihmal etmemelisin. Ve internet en güvenilir kaynağın olmalı.  Nasıl olsa  yorumunu / tarafını  beğenirse her şeye  "Eyvallah!"  çeken holiganvari blok kitleler de mevcut.
İnsanlar bu saçmalıklara kanmazsa da  "Halkımız cahil şikerim!"  dersin olur biter nasılsa.


* Can Ataklı,  2003-2004 yıllarında  Star TV'de ana haber bültenini sunmuş ve Kırmızı Koltuk adlı o dönemin meşhur siyasi söyleşi programının sunuculuğunu yapmıştır. Bir dönem Sabah gazetesinde yazıyordu diye de hatırlıyorum.


2 Ağustos 2020 Pazar

  Temmuz  Günlüğü


İnsan  ÖSYM  adına utanıyor.
Yıllarca soruları çaldır, matbaadan (ç)alınmasına göz yum, ayyuka çıkan suçlamaların üstüne yat, sınavlarda dersliklerdeki bazı saatlerin çalışmasın  ama ısrarla öğrencilere kol saati yasağı koy, verdiğin kalemler sürekli kırılsın veya silinmeyen cinsten olsun...
Sonra gel  Mabel Matiz'e  takıl!


Sakarya'nın Hendek ilçesindeki bir havai fişek fabrikasında (Büyük Coşkunlar Havai Fişek)  meydana gelen patlamada  7 kişi hayatını kaybetti, 126 kişi yaralandı. Patlama ertesi depoda sağlam kalan fişeklerin imhası sırasında gerçekleşen ikinci patlama sırasında da 3 asker öldü,  11 asker yaralandı.
(Patlamalar sonucu arazide  fay hattı  benzeri çatlaklar oluştu.)

Adı geçen bu kanlı fabrikanın sicili epey kabarık. 2009, 2011, 2014,... Neredeyse üç senede bir ciddi yangın ve işçi ölümleri... Üretim devam. Nasıl pislik insanlar var anlamadım. Bazılarına hukuk hiç dokunmuyorsa  bu ülke nasıl  "hukuk devleti"  oluyor?

Bir diğer mevzu:  Ülkedeki artık neredeyse her işletmeden ISO kalite belgeleri fışkırmakta iken;  nasıl bu kadar çok ve sık işçi ölümleri oluyor işyerlerinde? Durmadan yangın çıkıyor, yangında ölümler, asansör takarken ölümler, asit kazanına kazana düşenler vb sıradanlaşıyor?

(Patlamaların yaşandığı işletmedeki çalışanların verdiği ifadeye göre, kalite denetim elemanları geleceği zaman 1 hafta önceden firmanın haberi oluyor ve tehlikeli madde üretimi yapılan alanlar kapatılıyor, denetçilerin teftişinden sonra tekrar açılıyormuş. Eski bir işçi: "Sigara içiliyor diye şikayet ettim, işten çıkarıldım. Bu fabrikanın kaçıncı patlayışı.  Her patlamadan sonra isim değiştirilerek yeniden kurulmaz ki!" demiş.  (bkz)  İşte sahip olmakla övündükleri o kalite belgelerinin aslı ve kalite anlayışları yaklaşık böyle çoğu firmanın.  Her şeyimiz yalan!  MÜSİAD  moral yemeğine filan hiç değinmiyorum bile.)


Cumhurbaşkanı Erdoğan: "Niçin Youtube, Twitter, Netflix  gibi sosyal medyalara karşı olduğumuzu anlıyor musunuz? Bu millete bu tür mecralar yakışmıyor. Bir an önce parlamentomuza getirip tamamen kaldırılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz."


“2020 gerçekliği kavramamış, şaka gibi açıklamalarla Türkiye'ye vakit kaybettiriliyor.”   İlkan Dalkuç

Hatırlarsanız Serdar Ortaç aylar önce şöyle demişti,  ben de  burada  Serdar Ortaç  başlığında yazmıştım:
Sosyal medya hayatımızı mahvetti. Türk ırkını, Türk'ün karakterini bozdu. Instagram'ı hayatımıza sokan Amerika'yı görmek istemiyorum, tiksiniyorum.

Şimdi yasa koyucunun da desteğiyle ülke topluca bu kafaya sokuluyor.
"Popüler kültür"  deyip geçme!  



“ Siyasetin 'güzel' yönü,  bize 'mutlak kötü'  veya 'mutlak yetersiz' olarak görebileceğimiz bir 'karşı taraf' sunması. Her şeyin belirsizleştiği bir dünyada, bu mutlaklık duygusu büyük lüks. ”   Reşat Çalışlar

“Siyasetçiyi  'bunu kitlesini memnun etmek için yapıyor'  veya 'oy için yapıyor'  diye suçlamak,  romancıyı 'kitabını okunması için yazıyor' diye suçlamaya benziyor.”    (*)

“ 'AKP giderse ülke Almanya gibi olur' düşüncesi, 'Almanya bizi kıskanıyor'  düşüncesinden daha gerçekçi değil.
Aralarındaki fark sadece şu:  Birincisi ile sosyal medyada fenomen (ama leşinden) oluyorsun,  ikincisi ile mahalle kahvesinde 'baba adam' oluyorsun.”    (**)

“Huysuz Virjin'i esas izleyen ve seven kesim, muhafazakar kesimdi. Şimdi CHP'lilerin kült yaratmaya çalıştığına bakmayın, çok da umursamazlardı Huysuz Virjin'i.  /  Zaten bu ülkede muhafazakar bir kitlen olmadan o kadar uzun süre ekranda kalamazsın ki.”    (***)

“Sanatçı cesareti,  sanata dair cesur eleştiriler yapabilmekle başlar.”
(Reşat Çalışlar,  Twitter'dan karışık alıntılar)



Seyfi Dursunoğlu (nâm-ı diğer Huysuz Virjin)  17 Temmuz 2020'de  vefat etti.
Kendisine son yıllarda bir nevi ekran ambargosu uygulanıyordu RTÜK tarafından;  özellikle yarattığı Huysuz Virjin  karakterine...

Büyük savaş dönemlerinde yetişmiş ve sahneyi de görmüş bir kişi olarak, hem eski kuşakların hem gençlerin hallerini / dillerini iyi bilen, emeğe ve yeteneğe çok değer veren,  sanatçı ruhlu,  efendi ve disiplinli bir kişiydi.  Onu hep böyle hatırlayacağım.




ölünecek olduktan sonra yaşamın bi anlamı var mı  -varsa nedir?  dünyaya gelen her insan bu soru üzerine düşünüp, kendi anlamını keşfetmeli.  ve keşfetmek bir şeylerin efendisi olmak değil, aksine ondan kurtulmaktır.”
(@acheronriver1  -  Twitter)

Türk evi, eşya müzesi olmaktan kurtarılmalıdır.
İyi insanlar hayırda yarışmalıdır.
Az eşya ile yaşamayı öğrenmek gerekmektedir.
(Lütfi Bergen)



15 Temmuz 2016 darbe girişimine katılanlardan pişman olanların affedilmesine yönelik açıklamalarda bulunan Türk Tarih Kurumu Başkanı  Ahmet Yaramış,  eleştirilerin odağı olunca:
"Cumhurbaşkanı isterse istifa ederim,  kendim istifa edersem saygısızlık olur"  dedi.

Vatandaşı olmasan komik ülke aslında!
Twitter'da birisi şöyle yazmıştı:

“İçine tükürülmedik kurum bırakmadılar. İnanılmaz bir hasar. Türkiye'nin bunları onarması cidden vakit ve efor gerektirecek.”
---

“Bu ülke çok kriz gördü, çok zor durumlara düştü ama bakın bu iktidarın yaşatacağı krizin boyutu görülmedik seviyede olacak. Birdenbire bir obrukla karşı karşıya kalacağız.”   (Panait I.)







"HER ŞEYİ YALNIZ BEN BİLİRİM" diyen insanlardan çok sıkıldım.

Temmuz'da dış kapının mandalı birisiyle annemin ev hali hakkında tartıştık.  Her şeyi bilir bu  "ÇOK BİLMİŞ"ler.  İnsaf yahu!

Yıldım artık.  Acaba diyorum sabırlı, alttan alan birini görünce insanlar azıtıyor mu nedir?
Hiçbir tecrübeleri olmamasına rağmen senin mesleğini senden iyi bilirler, aileni senden iyi bilirler,  her şeyi yalnız onlar bilirler...
N'oluyor yahu!


Okuduğunu/Duyduğunu anlamayan, kendi hayal dünyasındaki kurgular üzerinden karşıdakini yargılayan kavgacı tiplerden bıktım. İkide birde bunu burada yazdığım için kendimden de bıktım.

Türkiye'de zorunlu eğitim  12 yıl olsa ne 22 yıl olsa ne?
İnsanlar okuduğunu ve duyduğunu anlayamıyor, en temel beraber yaşam kurallarını iplemiyor.
Laf ola,  beri gele!

İnsanların hep şevkini kırmaya çalışan insanlardaki motivasyon kimsede yok!  Gerçekten sinirlerin çelik gibi olması gereken bir zamandayız. Aksi delilik sınırlarında dansa girer.

"İnsanların birbirlerinden, sistemden ve sistemin insandan beklentilerinin bu kadar yükseldiği bir çağda ne NORMAL ne eski bakış açılarıyla yaşamak mümkün artık."
--


“Büyük lokma ye,  büyük laf söyleme.”
Temmuz olaylarından çıkardığım şahsi hayat dersim buydu. Hani verecek aklım pek yok;  olanla da verebileceğim ender uyarı budur.  Şakasına bile mesafeli olmak hayırlı.

Birkaç şey daha...
1) Bizim ailedeki çocuk sayısının da artmasıyla bir şeyi daha iyi gözlemlemekteyim:

İnsanlar önce çocuğun neredeyse HER dediğini yapıyor, bu şekle alıştırdıktan sonra da "Bizim çocuk şöyle böyle" diye ahlanıp vahlanıyor.
Her dediği yapılmış, azıcık ağlayınca her dileğinin emir telakki edildiğinin farkında olan çocuklarda ne "değer - kıymet bilmek" gelişiyor, ne tatmin olmayı biliyorlar. Dinmeyen istekleri, tatminsiz ruhları içerisinde, geleceğin  büyük (depresif) bencilleri  olarak yetişiyorlar.

Çok farklı  "çocuk"  konusuna bakışlarımız batı toplumları ile...
(Anlatınca anlaşılamayacak kadar derin uçurumlar ve hatalar söz konusu. Biz ise hep Batı'nın hatalarını sıralayıp kendimizi hiç tartmıyoruz.)

2) İş verenlerin anlamlı bir kısmı artık çalışan değil  "köle"  arıyor.
En fazla asgari ücret karşılığı kölelik.  Arzı da talebi de var bu yeni halin.
"Üniversite mezunlarını asgari ücrete nasıl it gibi çalıştırıyoruz keh keh"  muhabbeti yapanlar var gerçekten.





“Ruhsal mesafeyi koymayı başarabilseydi insan kafası hiç bozulmazdı.”    Yıldız Tilbe

“Evde kilolarca patatesiniz varsa gidip patates alır mısınız? Almazsınız. Peki ülkede/dünyada bunca kimsesiz, sevgiye şefkate muhtaç öksüz yetim çocuk evlat edinilmeye hasretken insanlar neden yeni çocuklar yaparlar? Hadi bir iki tane kendinden olsun isteyip yaptın,  3. 4. neden?”
 demiş biri Twitter'da.

İçgüdülerinin peşinde hiç sorgulamadan yaşayan büyük yığınlar var.  “Sorgulamayan insanda merhamet ve empati de yoktur.”

Bizde (yüksek) eğitim bu anlamda kişilere pek bir şey katmıyor. Daha üniversite biter bitmez epey arkadaşımızın evlenip hamile kaldığını görünce kendimi acayip hissetmiştim mesela; onlar kendileriyle çok barışıkmış meğerse..  Ben öyle olamadım.  Kendim çocuk gibiyim zaten.

“İnsanların çoğu hayat ve varoluş hakkında bir kez bile düşünmeden sorgulamadan gidiyor dünyadan. Yarışa gecikiyormuşlar gibi koştura koştura gerçekten isteyip istemediklerini bir an bile oturup düşünmedikleri bir sıralamaya çentikler atarak yaşamak zorunda hissediyorlar.”
(@PawRights_,  Twitter)



Hacettepe'de psikiyatristlerden oluşan bir arkadaş grubum vardı. Onlardan duyduklarımdan sonra  psikiyatriste gidilmemesi gerektiği gibi bir önyargım oluşmuştu. Senin aşamadığın derdin, bir başkasının arkadaş sohbetine meze oluyor.

--

Ve AYASOFYA tartışmaları, insan kurbanları, cinayetler, kadın cinayetleri derken bu ay da bitti. Unutmazsam bir ara  "insan kurbanları"na ayrıca değineyim.


15 Temmuz 2016,  psikiyatrist,  RTÜK,  YouTube,

3 Şubat 2020 Pazartesi

 Memleket halleri üzerine

Bugün size memleket ve sosyal medya halleri üzerine biraz içimi dökmek istiyorum.

1)  "ak partiden soğuyan bir ak partiliyi,  sıradan bir chp'li  15 dakikada fanatik bir akepeli yapabilir"  demişti birisi Facebook'ta,  aylar önce...

Ne demek istediğini, kalabalık bir sohbet ortamında bizzat gözlemleme şansım oldu geçen gün.  Düşünülmeye değer:

Her konuda "öğreten adam",  "hayvan terbiyecisi"  veya  eskinin öğretmen hanımları  gibi  gururlu ve didaktik,  üstten bakan gözlerle konuşan dillere sahip bir parti CHP.  Haklı olduğu konularda bile yanlış ses tonuyla konuştuğu için itici bulunan insan diye birşey var ayrıca,  sevimsiz bir hal.

Açıkçası benim yakın çevrem böyle insanlarla dolu.  Ne yapmak lazım kısmını ise hâlâ bilmiyorum  :(
Nasıl olur da bunca zamandır,  bu kadar çok insan bu yaygın hâli ve yarattığı rahatsızlığı fark etmeden bu yanlışı sürdürebilir?
Hiç anlamıyorum.

Anladığım şu:  Kendisi değişmeyen,  dönüşümü reddeden insanlar başkalarını da değiştiremez.
Ve bir atasözünde dediği gibi:  "Az bilen anılır,  çok bilen yanılır."


2)  Çok uzun süredir iktidarda olan ve kaçınılmaz olarak yozlaşmanın türlüsünü yaşayıp yaşatan partinin, ülkeyi dönüp dolaşıp bıraktığı nokta üzerine birçok kaygı, beraberinde sayısız eleştiriyi getiriyor.

Peki bu  "muhalif medya"  denen zamazingolar neyin üstünde nasıl duruyor?

"Kanal İstanbul"  mevzusu tartışılıyor olsa:  Arap düşmanlığı,  Katar negatif güzellemeleri,  törpülenmiş sövgüler,  yüzbinbilmemkaçıncı "Saray" taşlaması,  "Suriye'de-Libya'da ne işimiz var?!"  ve kapanış...

Bu kadar gerizekalı olamayacaklarına göre bu medya insanları,  demek ki bunlar gizli olarak iktidara çalışıyor,  artık aklıma başka şey gelmez oldu.

Hiçbir konu yok ki ona buna nefret pompalamadan ve alay etmeden ifade edebilsinler görüşlerini.  Ve aslolanı ıskalamasınlar.

Araplar değil de  Avrupalı bazı devletler desteklese bu projeyi;  Kanal İstanbul'a  "evet"  mi demeliyiz ki Arap düşmanlığı kartı öne sürülüyor gene?  Konuyu Doğa, çevre, deprem, kaynak, ekonomi ve uluslararası dengeler açısından almak varken... Böyle Araplar tukaka,  Katarlılar hah tüüüüü!  "Saray kaçak!"...

Allah bize sabır versin valla.  "Muhalif medya" denenlerin iktidara muhalif filan olmadıklarını anlamadı gitti bu kitle.
Bir daha yazalım:  Bu  Gözcü/Sözcü neşriyatından,  Cumhuriyet bulamacından,  Portakal bey'den ve avanesinden ümitvar olduğunuz, peşlerinize takıldığınız müddetçe işimiz var demektir.

Bir kez olsun düşünün:  "Kötünün iyisi"  her zaman iyi olmaz.


3)Ülke ekonomisinin belini büken şişirilmiş memur sayısına değinen var mı peki?

"bu kadar cari açık verirken bu kadar memurun beslenmesini asla eleştirmiyor. yani esas can alıcı noktaya dokunmuyor... varsa yoksa distopik senaryolar..."  demiş  Reşat Çalışlar.  ( * )

Ben bir kez daha yazıyorum burada:

Her şehirde mantar gibi hızla yayılıp kurulan onlarca üniversite  ve oralarda çalışan çoğu akademik personelin ne "akademi" dünyasına  ne bilime  ne ülkeye  ne insanlığa anlamlı faydası bulunmaktadır.  Ancak birileri  "kızım/gelinim/oğlum şu üniversitede Doçent!"  diye gerim gerim gerilsinler diye ve iç piyasa sürekli para dönüşü ile canlı kalsın üzerine işlevlendirilmişlerdir.  Böylelikle geniş kesimlerin iktidar yağmasına sessiz kalmasının sağlanması da cabası.

Şişirilen devlet kadrolarına girmeyelim bile!
Bunu ne zaman dile getirecek muhalefet acaba?  (sıkar)


4)  Bu blogda daha önce de ırkçılığa, ayrımcılığa, fitne-fesad tohumu ekiciliğe karşı tepkilerimi defalarca,  çeşitli şekillerde yazıya döktüm. Hazır "içini dökmek" demişken  bir kez daha belirtmek isterim ki, kafatasçı Suriyeli sövücülerden,  her konuyu Suriyelilere bağlayan nefretle dolu ruhlardan çok rahatsızım.
Üstelik sevdiğim, değer verdiğim veya ailemin çok yakın ferdlerinin böyle konuşmaları beni daha da üzüyor  :(

Kötüye ve insanlığa karşı affedilemez suçlar işleyene karşıyım.
Suç işleyenin  ırkına, milliyetine, rengine, mesleğine, dinine, tekkesine veya tekkesizliğine göre taraf almıyorum.
Şu çağda her ağzını açışında,  hem de hiç tanımadığı insanlar hakkında durmadan nefret pompalayanları,  linç kalabalıkları yaratanları gördükçe hem derin bir hüzne  hem de ruhta büyük bir dolup-taşma hâline dalıyorum.

Bu kadar teknoloji,  bu kadar iletişim,  bu kadar bilgiye kolay ulaşım imkanı sağlayan internet çağında,  hem de bu kadar varlık veya imkân sahibi iken  bu kadar insanlıktan nasibini almamış olma hali ve durmadan başka inanç mensuplarına,  diğer ırk, millet, ülkeye söven;  başka milletlerden aralarında yaşayan insanlara düşmanlık besleyen insanlarla çevrili olmak beni korkutuyor da ayrıca.


14 Ekim 2019 Pazartesi

«SAVAŞA HAYIR  ve  BARIŞ olsun»  (mu acaba?)

Türkiye ilginç bir ülke.  9 Ekim 2019'da başlayan Barış Pınarı Harekatı  ile kafa karışıklıkları yine ortaya serildi, tahmin edersiniz ki her kafadan ayrı ses çıkıyor yine.  Bazıları diyor ki  "Acem ne derse Türk tam tersini yapmalı." Başkaları: "Dinciler ne derse tersini yapmalı!",  "Batı ne dersi tersi!"...  (Örnekler çoğaltılabilir.)

Yahu senin pusulan neden başkaları oluyor, ne yapmayacağına onlar karar veriyor??  Yani demem o ki, ben hükümeti ve ülke içi siyaseti hiç beğenmiyorum ancak buradan bir çıkış da göremiyorum.
Malum zat çıkıp  "2 kere 2 dört eder" dese; "Peki bu kime yarayacak ona göre tarafımızı alalım" diyen bir kitle var. Gerçekten inanılmaz. Yobazlığı, gericiliği ve mikrobu sadece din eksenli gören bir kitle mevcut. Son yıllarda bunlara bir de RTE-nefretini obsesyon boyutuna ulaştırmışlar eklendi. Ülke yansa zil takıp oynayacak raddeye kadar geldiler.

Bir başka ve asıl önemli konu da şu:  BARIŞ.
Gerçekten  "Savaşa Hayır!"  ise eğer.... O zaman barışın o kadar boş beleş bir iş olmadığının da bilincinde olmak gerek. Savaş boş beleş ve zahmetsiz mi ki barış öyle olsun? Yap yap yap, sonra  "BARIŞ HEMEN ŞİMDİ!"   Böyle bir utanmazlık haline girdi insanlar.

Barış isteyen, nifak tohumlarının karşısında durur. Yalan haberle kışkırtmaya ve insanları sokağa dökmeye karşı olur. Seküler diye etnikçiliğe ve bölücülüğe alkış tutmaz, hendeklere sessiz kalmaz, insanları savaşa sürmeye kalkmaz... "Haydi Kürt çocuğu, gerekeni yap  yoksa asimilesindir"  diyenlere karşı durur;  zaten çocukları ve gençleri en öne sürmez. Kendisi korunaklı evlerde, kendi hayatları çok değerli iken, siyasi olarak çok bilenmiş gençleri fişteklemez. Zehirli tarih anlatılarını reddeder.  Milliyetçiliği ve ırkçılığı teşvik etmez.  ISIL / IŞİD'i ve avanesini besleyen kanallara karşı durur. Mikrobun ana kaynağını görmezden gelme yapmaz... Patlayan bombalar sonrası  "Siz bunu hak ettiniz!" demez, kendisi günahkâr ve ölümlü olan insanın başkasına böyle üstten bakması ve terör estirmesine sessiz kalmaz. Çevrecilik konusuna hassasmış gibi sosyal medyada tiradlar atıp orman yakanları görmezden gelme yapmaz;  ormana ev yapanları, yakanları (ayırt etmeden) kınar; sürekli bir tarafa karşı üç maymun olmaz.  Teröristler için "Yere izmarit bile atmayan iyi çocuklar bunlar"  demez...  Gerektiğinde ülkesinde barışın korunması için elini taşın altına koymasını da bilir. Faturayı en zayıf halkaya kesmez.


"Kafalar karışık" dediğimiz hallerin bazısı ülkemizdeki "maskeli balo"nun bir çıktısı... Coğrafyamızda maske maske üstüne adeta! Ve kritik anlarda ola da o maskeler düştüğünde, altından çok farklı şeyler çıkabiliyor. Milliyetçilik ve ırkçılık karşıtı olduğunu söyleyenler, en âlâ etnikçi ve koyu milliyetçi çıkabiliyor. Ben sosyal medyada "barış barış" diyen nice hesapların, insanlarımız bombalı saldırılarda öldürüldüğünde, polislere ateş açıldığında, ormanlar yakıldığında coşkuyla kutladığını görüyorum.  Ona buna "faşist" diyenler, kendileri en ufak bir eleştiriye tahammül etmeyebiliyor. Kürtleri en çok kızıştıranlar Kürt olmayabiliyor (hatta genelde olmuyor). Ermeniler derseniz aralarında derin bir kin besleyen, dış güçlerle göbek bağı içerisinde ve her yolu mübah görenler şu anda delirmiş gibiler... İşte daha birkaç hafta önce gördük, Süryani klisesi açılışı yapılıyor, Süryanilere "Akıllı olun, bu oyunlara kanmayın!" diye ayar çeken parmak sallayan ırkçı Yunanlı mı istersin... (Süryani klisesine ait bahçeler ateşe verildi.)  Hepsi ve daha fazlası burada!
(Bunları daha önce  Maskeli İnsanlar  yazımda da söylemiştim.)

Bu maskeli, adeta birbiri arasına gizlenmiş düşmanlık ve nefret tohumları dolu kişilere ek olarak maalesef bir de çok duyarsız ve hazcı bir kitle var. Geçenlerde bunu bir paylaşım altına da yazmıştım; genellikle "çağdaş, laik, Atatürkçü" diye kendini tanımlayan bu kişiler, asla meselelere samimi veya derin bir gözle bakmıyor; resme ve destekledikleri parti önderlerine bakıp ilk intiba ile kati görüşünü belirliyor. Asla karşı görüşleri okumuyor,  ya da kaale almıyorlar. Çünkü "her şeyi yalnız ben bilirim" gibi bir kibirleri var;  iletişime kapalılar,  kestirip atıyorlar.

Velhasıl kavramları karıştırıp dejenere ediyorlar ki fitne-fesat ortamı asla kurumasın, aksine kökleştikçe kökleşsin. Maalesef ülkemizde «Savaşa Hayır! Barış olsun» diyenler;  her tür fitne-fesat, ayrımcılık ve nefret tohumuna sessiz kalıp, hatta bizzat ötekileştirmeyi-düşmanlaştırmayı yapıp, teröre gizli destek verip, sonra mücadele başladığında  (YANDIK!)  AMMAN DERHAL BARIŞ!!  diyenler olduğu için;  barış istemek ve savaş karşıtlığı da kirlendi. Aynı geçmişte "insan hakları" ve "çevrecilik" örneklerinde olduğu gibi. Zannetmiyorum ki hiçbir akıllı ve vicdanlı insan, doğa ve çevre katliamını kınamaya karşı olsun.  Ama "çevreci" diye öne sürülen baş aktörlere bakıyorsun asıl ajandası farklı... "İnsan hakları"  diyenlerse sadece devlet şiddetini görüyor nedense.  Örgütlerin uyguladığı türlü şiddete karşı sürekli kör ve sağırlar.  işte yalanlar böyle böyle insanlar arasındaki fitilleri döşüyor.
(Böl,  parçala,  yönet!")


Son olarak şunu da not düşleyim:  Ben solculuğun ve esasen Marksizm'in beyine sızan bir virüs olduğundan, bir çeşit hastalık hali olduğundan şüpheleniyorum artık. Tabii bunu söylediğim için yer yer dışlanmalar, yok saymalar da yaşıyorum; ancak yıllardır gözlemlerimden çıkardığım da budur.  Sonradan saf değiştirip  "eski solculuk"tan liberalizme, demokrat kişiliğe dümen kırmışlarda dahi zamanında o hasta kafa yapısı sirayet ettiğinden;  o kavgacı üslup, o gerginleştirici, kutuplaştırıcı,  "krizler-kargaşalar-kalkışmalar artarsa DEVRİM gelir ve düzen daha rahat kurulur" kafası gitmiyor.  Stockholm Sendromu'na yakalanmışlar gibi,  kendilerine zulüm edenlere ve canlarına kast edenlere hizmet eder noktaya gelmeleri beni çok şaşırtıyor.  Sadece kendisi ile manevi anlamda büyük savaş vermiş, savaşı sonlandırmış ve bir anlamda tövbe etmiş olanlar sıyrılabiliyor bu hastalıktan. Onda da her "savaştım"  ve her "kurtuldum/değiştim" diyen kurtulmuş değil.  Ve ne hikmetse, Kürtleri ağzından düşürmeyen bu devrimciler esasen Kürtlerden zerre haz etmiyor. Hendekler zamanında Twitter'da yazılanlara bir denk gelseydiniz, kim bilir bunları nasıl ele alırdınız? Bu kişilere göre, özellikle Kürt gencinin esas görevi hendeklerde çukurlarda isyan ederek ölmektir, ki onların bekledikleri yeni dünya şafaktan doğsun. O özlenen zamana kadar kendileri de Nişantaşı'nda değilse bile, sosyal çevrelerinde, mekanlarında, mahallelerinde kariyercilik, toplum mühendisliği filan yapmaya devam eder; eksik veya çarpıtılmış tarih anlayışı ile bu coğrafyadaki uluslar ve farklı diller arasına nifak tohumları ekmeye devam ederler.

*

29 Eylül 2019 Pazar

  İstanbul İzlenimlerim   (ve kısa notlar)

Geçtiğimiz hafta boyu İstanbul'daydım. Yağmurlu geçen 1 gün hariç, hava Eylül'e göre oldukça güzel ve ılıktı. Fırsattan istifade bu kez benim normallerime göre olabildiğince yoğun bir gezi programı ile şehrin daha önce keşfetmediğim tarihi yerlerini gezdim.

İstanbul'da dışarıdan gelen birinin afallayacağı  "kırk çeşit millet, yüksek nem ve çekilmez trafik problemi"  yine baş rollerdeydi. Düzenli olarak burada yaşayan insanlar, git gide patlamak için hazır bekleyen saatli bombaya dönüşüyor adeta, kadın-erkek fark etmiyor. Çağın, zamanın ve şehrin dayattığı hızlı tempoya ayak uydurabilmek için sağlam bir kalp ve sinir sistemi şart. Bir o kadar da "iplememe ve umursamazlığı"  şart koşuyor sanki... Ancak tüm bu keşmekeşe, göğe yükselen ve bazı yerlerde gözü tırmalayan beton yığınlarına, milyonlarca insan kalabalığına rağmen;  Boğaz'ın, ve iki kıtadaki topraklarıyla İstanbul'un değişilmez albenisi her daim kendini hissettiriyor.

Ben zaten kafaya koymuştum bu kez iyi gezeceğim diye, planlarımı da yapmıştım. Derken, 26 Eylül'deki Silivri merkezli 5.8 şiddetindeki deprem ile herkes sanki Türkiye deprem kuşağında olan bir ülke değilmiş gibi, hiç yoktan depremi tekrar keşfetti. Depremle yatıp depremle kalkıldı, herkesin dilinde aynı mevzu en yoğun haliyle yer aldı. 99 depremini yaşamış biri olarak iyi hatırlıyorum, bizde deprem muhabbeti en yakın zamanda unutulacak şekilde,  ancak konu üzerine bir süre çok yoğun halde abanılarak yapılır.
(Neredeyse her sorunumuzda olduğu gibi.)

-Fatih Sultan Mehmet Türbesi'ndeki olay-

Sanırım Pazartesi günüydü, ikindi üzeri Fatih Cami ve Külliyesi taraflarında idim.  İstanbul'daki tarihi camilerin  -Lale Devri'nden kalan birkaçı hariç-,  çoğunda benzer bir mimari plan var.  Sanki hep aynı yeri geziyormuş gibi oluyor insan.  Kare şeklinde bir avlu, ortada abdest almak için bir şadırvan ve dev sütunların arasından geçerek içeri girilen camiler... Renkler ile, bina içi yazılar ve süslemeler farklılaştırıyor.  Ancak ben bu yazımda mimari yapıdan bahsetmeyeceğim;  Fatih Türbesi'nde denk geldiğim bir vakayı yazmayı tercih ederim.

(Olay o kadar hızla gelişti ki, o anda fotoğraf alamadım. Burada internetten bulduğum bir fotoyu kullanıyorum. Bahsettiğim mahal burası.)

Tam türbenin önündeyken bir kadın koşarak geldi ve bir başka kadına "kızına sahip çık, adam kötü niyetli!" diye bağırdı, kapının az ilerisindeki yaşlı adamı göstererek. Bağrış çağrış oldu,  olayı sonradan anladım:

Ergenlik çağında bir genç kızla annesi Fatih Külliyesi'ne gelmişler. Kadın gelmişken cami çıkışı türbede de dua etmek istediği için  kızı onu dışarıda bekliyormuş. O sırada adam birkaç kez yanına yanaşıp  "Beraber kahve içelim, sana hediyeler alayım"  gibi şeyler söylemiş.  Sonra yanından uzaklaşıp türbedeki annesinin yanına doğru giden kızı takip etmeye başlamış, o da korkup bahçede duran kadınlardan yardım istemiş.  Bir koşturmaca ve karşılıklı laflar oldu. Olay tam ayakkabıların çıkarıldığı yerde patladı. Şans bu ya, (yoksa şanssızlık mı?),  hemen orada hem güvenlik görevlisi hem de bir Polis vardı.  Anne "Şikayetçiyim, karakola gidelim" dedi. Polis  "Ne bilelim kızının iftira atmadığını?"  deyince bir patlama daha yaşandı. "Kamera kayıtlarına bakılsın"  dedi iki kadın. Ama başta Polis memuru olmak üzere iki güvenlik görevlisi, suçlanan adamın kaçması için her fırsatı etraflıca sundular. Orada duran birisi, "Sabahtan beri aynı adamın ikinci olayı bu,  ikidir içeriye kadar takip ediyor"  dedi.

        O zaman özellikle polis olan gencin adamla işbirliği içerisinde olabileceği şüphesi dahi doğdu içimde... O kadar sayıda insan içinde olan, üstelik tekrarlanan bir mevzu, mekan dağ başı değil, kaç tane şahit var ve mekandaki Polis türbe önündeki ayakkabılarını 4 yaşındaki bir çocuktan dahi yavaş bağlayarak tarafını zaten en başta ortaya koymuştu.  Gerçi karakola gidip kayıtları inceleseler de bir şey çıkmayacağını, adamın salıverileceğini iyi bildiği için boşuna koşturmak ve lüzumsuz yere kalori yakmak istememiş de olabilir tabii. İnanılmaz pişkin ve lakayt tavırlarına makul bir açıklama getiremiyorum doğrusu.  (Adam da tabii topukladı bu arada. Ertesinde Polis, kadınların  ne iftira atma ihtimallerini bıraktı  ne yalancılıklarını...)

Bu ülkede bir kadının mağdur olması o kadar demirden sinirlere sahip olmasını gerektirir ki, kadın-erkek el ele bu bozuk sistemin nasıl kötülüğün yanında saf tuttuğunu ve güce taptığını mağdurun önünde filtresiz olarak ortaya serer. "Anadolu ahlâkı"  diye öve öve bitirilemeyen söz konusu kültürden çıkan hakim-savcı-kanun yazıcıları zaten  "Ceketinin önünü ilikledi ve kravat taktı"   diye katilleri veya tecavüz zanlılarını bile cezada indirime giderek, içeride yedirip içirip birkaç senede salıverebiliyor.  Bir de "tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılma"  hâli var ki,  hiç de az sayıda olmayan vakada suçlu kişi yargılanmasına sebep olan eylemini tekrar işliyor bu evrede.



KADIN CİNAYETLERİ

Eski koca vahşetine karşı koruma ve uzaklaştırma talep etmiş, mahkeme kararı olan kadınların yürek burkan cinayet haberlerini okumaktan içimiz şişti. Çok sıkıldık. Ama kendi adıma, ondan çok insanların sosyal medyadaki sahtekarlığına şahit olmaktan sıkıldım. Gerçek hayatta ataerkil sisteme, erkeğin her şeye hakkı vardıra hizmet eden, neredeyse adil ve vicdanlı hiçbir hareketini göremediğimiz kadınlar ve erkekler; bilgisayar başına oturunca vicdan föncüsü kesilebiliyor başımıza. Her durumda haklı ve kalabalık olmanın dayanılmaz cazibesi.

Ayrıca ülkemizde sayıca bir sürü  (sürüsüne bereket)  olan sosyoloji ve psikoloji bölümleri ne yapmaktalar acaba? Başta Amerika olmak üzere Almanya gibi dış ülkelerde isim yapmış çeşitli araştırmacıların, akademi mensuplarının çalışmalarını ve tespitlerini Türkçe'ye çevir(t)ip kendi kitapları olarak yayınlamaktan başka; keşke biraz da nitelikli olarak kendi toplumları ile ilgili çıktılar üretseler. Facebook ve Twitter gibi mecralarda her kafadan bir ses hali ile keskin, kendinden çok emin yorumlar sağanak halinde geliyor tabii. Ama soruna karşı nitelikli araştırma-analiz ve yaklaşımlar olmadığı malum.  (Onun yerine iki tane İstanbul Sözleşmesi eleştirisi patlatıver,  zaten bazı Fetö hesapları da son zamanlarda buradan yürümeye başladı, sorunu hemen şıp diye çözüver.)

Mustafa Satış,  Facebook'ta bu konu üzerine eğilmiş. ÖLDÜRECEK DERECEDE SEVMEK!!! başlıklı paylaşımının bir bölümünde şöyle diyor:   «Bir insan bir insandan ayrılınca nasıl olur da o anda hayatının geri kalan kısmını hiçe sayar. Nasıl olur da bütün bir ömrün kalan kısmı hiç değerinde olur. Nasıl olur da, başka bir insanla mutlu olabileceğine dair umudu sıfırlanır. İnsan nasıl bir duyguya kapılır ki, her şeyi yaşamaya değmez görür. Bu durumun bir travma olduğu meydanda. Sorsanız bu durumda olanlara çoğunluğu namus meselesi, kıskançlık veya kendini kaybetme olarak cevaplar. Şüphesiz bu saydıklarının etkisi vardır ama, bence asıl mesele yaşama dair umutsuzluk sanki. Hasbel kader bulmuş birini, bir daha bulamaz umutsuzluğu mu acaba. İNSANLAR AYRILIKLA KARŞILAŞTIKLARINDA NEDEN BU KADAR UMUTSUZ OLUYORLAR ÜLKEMİZDE HAYATIN GERİ KALAN KISMIYLA ACABA....?  Bir de bu açıdan baksak...»

                  (Tam bu yazıyı yazarken göz attığım bir haber sitesinde "daha önce cinsel tacizde bulunduğu baldızını sokakta kovalayıp güvenlik görevlisinin yanına sığındığında bıçaklayarak öldüren adam" diye bir ŞEY'e denk geldim. Evet, bu 'ŞEY' de  (diğer onlarca ölümle sonuçlanan vakada olduğu gibi),  kaçan bir mağdur için en güvensiz yerin güvenlik görevlisi yanı olduğunu gösteriyor. Zira bunlar sadece Tanrı'dan ve kanundan korkan, temiz insanlar için konmuşlar oralara. Elinde değil silah;  bıçak, çakı filan olan katillere karşı bile hiçbir eylemleri olmuyor. Hatta kimi örneklerde ilk kaçan güvenlik görevlisinin bizzat kendisi!  Polis ise kısmen güvenli. Geçen ay Batman'da kan davalısını bıçaklayan adamın,  sopayla başında bekleyerek polislere ve yardım etmek isteyenlere engel olduğu haber aklıma geldi. Olay yerindeki polisler saldırganları silahla etkisiz hale getirmedikleri için soruşturma açılmıştı. Giden geri gelmez tabi ama bu gibi güvenlik güçlerinin yediği içtiği haram.)



Kamil Koç Şubesinde...  Kadınlardan söz açılmışken.  Geri dönüş için servis beklerken, Kamil Koç yazıhanesinde görevli genç kıza adeta bir selam verdik  bin âh işittik. "Müşterilerin zaman zaman indirim hakları oluyor, onu kullanıp geliyor, dönüşte indirim hakkı bittiği için normal fiyatı söyleyince  'Siz komisyon alıyorsunuz, para yiyorsunuz!'  diye hakaret edip üstümüze yürüyenler bile oluyor" diye bir başladı; biz de kesmedik ve dinledik, o da istediği kadar anlattı.
"Ben burada çalışmaya başlamadan önce bizim toplumu hiç böyle bilmezdim.  Sadece şu Kurban Bayramı'nda duyduğum laflar, insanların bilmeden etmeden söylediği laflar ve hakaretler-kavgalar yüzünden,  sırf para için bunlara katlanmak beni hem çok yordu hem de gerçeklerle yüzleştirdi"  dedi.
Hani bana "uzun yazdığımı" söylüyorlar ama, kız konuşurken motor gibi çok daha uzun ve güçlü cümleler kurdu. Meğer onun da içi çok dolmuş.

SAĞLIK  ve  Hastane - Doktor Şikayetleri

Son aylarda Sağlık sisteminde denk geldiğimiz bazı olaylarda şikayette bulunduğumuzda duyduklarımızı, neredeyse bir dayak yemediğimizin kaldığını, yönlendirme yapılan 182 Sabim denen hattın şikayet değil şikayetin üstünü örtme hattı olduğunu gözlemledikten sonra tekrar diyebilirim ki;  "Sosyal medya hariç, Türkiye'de şikayet edenin bir tek dövülmediği kalıyor."  Bayağılaşma ve lakaytlık sıradan bir rutin olmuştu zaten,  şimdilerde daha da el yükseltiyor.

(Not edeyim: Türkiye'de iktidarın durumunu devlet hastanelerine bakarak anlayabilirsiniz. İktidarlar zayıfladıkça, sağlık sisteminde insanlık dışı uygulamalar artar, kavgalar ve doktor-hasta gerginliği belirginleşir.  Partiler gelir geçer  ama bu realite değişmez.)


Yeni Moda:  Musluksuz Çeşme
İstanbul'u gezerken, Esenler gibi semtlerde tuhaf bir şeye denk geldim. Sanırım belediyelerdeki yeni modadır?  Akım şu:
Belli ki yine bir müteahhitlik firmasını kalkındırarak, dev gibi bir çeşme yaptırıyor ve törenle açıyorlar.  Ama yaklaşınca görüyorsunuz ki ya muslukları hiç yok ya da sadece görsel bir süs olarak musluk konmuş. Yani akmayan çeşme yapmışlar anacım!
Madem sadece görsel bir fon olarak çeşme yapacaksın;  o zaman daha estetik veya ortama uyan bir şey yap ki göze hoş görünsün veya fazla göze batmasın...gibi ifadeler ise bu yağmacı zihniyete fazla gelir. Vergileri topla, dev gibi zevksiz betonarme (sözde) çeşme yap, sonra da  "Dikey mimariye karşıyız, yatay mimariye geçmeliyiz"  falan filan...

Yeni Moda:  Camide yatmak
Daha önce (EnSonHaber gibi) bazı medya sitelerinde böyle bazı İstanbul yerel haberlerine denk gelmiştim ancak onların sadece yazın sıcak günlerine denk gelen Ramazan dönemi için olduğunu, nadir örnekler olduğunu sanmıştım. Bu gezimde baktım gördüm ki tarihi camileri "yatakhane" olarak gören bir grup "Ben de varım!" diyerek kendi yolunu tutmuş. Namaz saatlerinde dahi yatış pozisyonunu bozmayan insanların kimisi,  yatmak bir yana,  kendi aralarında sürekli sohbet ve konuşma ile hani neredeyse bir tek "kahvesi-çayı eksik" bir noktaya doğru ortamı esnetmeye doğru gidiyorlar. Benim gördüklerimin hiçbirinin zor durumdaki garip kişilere benzemediğini, gidecek başka yeri olmayan kimsesiz-yabancı-hasta olmadığını, sanki daha çok serin bir ortamda beleş yatmak için orada oldukları izlenimi veren tipler olduğunu ekleyeyim.

Velhasıl:  Siyasi, kurumsal ve toplumsal yozlaşma iç içe sürüyor; kendi aralarında sarmaller oluşturarak her yeri sarıyor. Böyle bir ortamda, daha önce bir yazımda da dediğim gibi, "Allah'ı yalnız camide hatırlayan bir toplum" oluşumuz artık perdelenemez şekilde ortaya çıkıyor,  hatta camide bile hatırlanıp hatırlanmadığı belirsiz.


2019,  hava,  kan,  kültür,  silah,  sorular,  tasarım,  Türkler,  yolculuk *