kalite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kalite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2020 Pazar

  Temmuz  Günlüğü


İnsan  ÖSYM  adına utanıyor.
Yıllarca soruları çaldır, matbaadan (ç)alınmasına göz yum, ayyuka çıkan suçlamaların üstüne yat, sınavlarda dersliklerdeki bazı saatlerin çalışmasın  ama ısrarla öğrencilere kol saati yasağı koy, verdiğin kalemler sürekli kırılsın veya silinmeyen cinsten olsun...
Sonra gel  Mabel Matiz'e  takıl!


Sakarya'nın Hendek ilçesindeki bir havai fişek fabrikasında (Büyük Coşkunlar Havai Fişek)  meydana gelen patlamada  7 kişi hayatını kaybetti, 126 kişi yaralandı. Patlama ertesi depoda sağlam kalan fişeklerin imhası sırasında gerçekleşen ikinci patlama sırasında da 3 asker öldü,  11 asker yaralandı.
(Patlamalar sonucu arazide  fay hattı  benzeri çatlaklar oluştu.)

Adı geçen bu kanlı fabrikanın sicili epey kabarık. 2009, 2011, 2014,... Neredeyse üç senede bir ciddi yangın ve işçi ölümleri... Üretim devam. Nasıl pislik insanlar var anlamadım. Bazılarına hukuk hiç dokunmuyorsa  bu ülke nasıl  "hukuk devleti"  oluyor?

Bir diğer mevzu:  Ülkedeki artık neredeyse her işletmeden ISO kalite belgeleri fışkırmakta iken;  nasıl bu kadar çok ve sık işçi ölümleri oluyor işyerlerinde? Durmadan yangın çıkıyor, yangında ölümler, asansör takarken ölümler, asit kazanına kazana düşenler vb sıradanlaşıyor?

(Patlamaların yaşandığı işletmedeki çalışanların verdiği ifadeye göre, kalite denetim elemanları geleceği zaman 1 hafta önceden firmanın haberi oluyor ve tehlikeli madde üretimi yapılan alanlar kapatılıyor, denetçilerin teftişinden sonra tekrar açılıyormuş. Eski bir işçi: "Sigara içiliyor diye şikayet ettim, işten çıkarıldım. Bu fabrikanın kaçıncı patlayışı.  Her patlamadan sonra isim değiştirilerek yeniden kurulmaz ki!" demiş.  (bkz)  İşte sahip olmakla övündükleri o kalite belgelerinin aslı ve kalite anlayışları yaklaşık böyle çoğu firmanın.  Her şeyimiz yalan!  MÜSİAD  moral yemeğine filan hiç değinmiyorum bile.)


Cumhurbaşkanı Erdoğan: "Niçin Youtube, Twitter, Netflix  gibi sosyal medyalara karşı olduğumuzu anlıyor musunuz? Bu millete bu tür mecralar yakışmıyor. Bir an önce parlamentomuza getirip tamamen kaldırılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz."


“2020 gerçekliği kavramamış, şaka gibi açıklamalarla Türkiye'ye vakit kaybettiriliyor.”   İlkan Dalkuç

Hatırlarsanız Serdar Ortaç aylar önce şöyle demişti,  ben de  burada  Serdar Ortaç  başlığında yazmıştım:
“Sosyal medya hayatımızı mahvetti. Türk ırkını, Türk'ün karakterini bozdu. Instagram'ı hayatımıza sokan Amerika'yı görmek istemiyorum, tiksiniyorum.”

Şimdi yasa koyucunun da desteğiyle ülke topluca bu kafaya sokuluyor.
"Popüler kültür"  deyip geçme!  



“ Siyasetin 'güzel' yönü,  bize 'mutlak kötü'  veya 'mutlak yetersiz' olarak görebileceğimiz bir 'karşı taraf' sunması. Her şeyin belirsizleştiği bir dünyada, bu mutlaklık duygusu büyük lüks. ”   Reşat Çalışlar

“Siyasetçiyi  'bunu kitlesini memnun etmek için yapıyor'  veya 'oy için yapıyor'  diye suçlamak,  romancıyı 'kitabını okunması için yazıyor' diye suçlamaya benziyor.”    (*)

“ 'AKP giderse ülke Almanya gibi olur' düşüncesi, 'Almanya bizi kıskanıyor'  düşüncesinden daha gerçekçi değil.
Aralarındaki fark sadece şu:  Birincisi ile sosyal medyada fenomen (ama leşinden) oluyorsun,  ikincisi ile mahalle kahvesinde 'baba adam' oluyorsun.”    (**)

“Huysuz Virjin'i esas izleyen ve seven kesim, muhafazakar kesimdi. Şimdi CHP'lilerin kült yaratmaya çalıştığına bakmayın, çok da umursamazlardı Huysuz Virjin'i.  /  Zaten bu ülkede muhafazakar bir kitlen olmadan o kadar uzun süre ekranda kalamazsın ki.”    (***)

“Sanatçı cesareti,  sanata dair cesur eleştiriler yapabilmekle başlar.”
(Reşat Çalışlar,  Twitter'dan karışık alıntılar)



Seyfi Dursunoğlu (nâm-ı diğer Huysuz Virjin)  17 Temmuz 2020'de  vefat etti.
Kendisine son yıllarda bir nevi ekran ambargosu uygulanıyordu RTÜK tarafından;  özellikle yarattığı Huysuz Virjin  karakterine...

Büyük savaş dönemlerinde yetişmiş ve sahneyi de görmüş bir kişi olarak, hem eski kuşakların hem gençlerin hallerini / dillerini iyi bilen, emeğe ve yeteneğe çok değer veren,  sanatçı ruhlu,  efendi ve disiplinli bir kişiydi.  Onu hep böyle hatırlayacağım.




“ölünecek olduktan sonra yaşamın bi anlamı var mı  -varsa nedir?  dünyaya gelen her insan bu soru üzerine düşünüp, kendi anlamını keşfetmeli.  ve keşfetmek bir şeylerin efendisi olmak değil, aksine ondan kurtulmaktır.”
(@acheronriver1  -  Twitter)

Türk evi, eşya müzesi olmaktan kurtarılmalıdır.
İyi insanlar hayırda yarışmalıdır.
Az eşya ile yaşamayı öğrenmek gerekmektedir.
(Lütfi Bergen)



15 Temmuz 2016 darbe girişimine katılanlardan pişman olanların affedilmesine yönelik açıklamalarda bulunan Türk Tarih Kurumu Başkanı  Ahmet Yaramış,  eleştirilerin odağı olunca:
"Cumhurbaşkanı isterse istifa ederim,  kendim istifa edersem saygısızlık olur"  dedi.

Vatandaşı olmasan komik ülke aslında!
Twitter'da birisi şöyle yazmıştı:

“İçine tükürülmedik kurum bırakmadılar. İnanılmaz bir hasar. Türkiye'nin bunları onarması cidden vakit ve efor gerektirecek.”
---

“Bu ülke çok kriz gördü, çok zor durumlara düştü ama bakın bu iktidarın yaşatacağı krizin boyutu görülmedik seviyede olacak. Birdenbire bir obrukla karşı karşıya kalacağız.”   (Panait I.)







"HER ŞEYİ YALNIZ BEN BİLİRİM" diyen insanlardan çok sıkıldım.

Temmuz'da dış kapının mandalı birisiyle annemin ev hali hakkında tartıştık.  Her şeyi bilir bu  "ÇOK BİLMİŞ"ler.  İnsaf yahu!

Yıldım artık.  Acaba diyorum sabırlı, alttan alan birini görünce insanlar azıtıyor mu nedir?
Hiçbir tecrübeleri olmamasına rağmen senin mesleğini senden iyi bilirler, aileni senden iyi bilirler,  her şeyi yalnız onlar bilirler...
N'oluyor yahu!


Okuduğunu/Duyduğunu anlamayan, kendi hayal dünyasındaki kurgular üzerinden karşıdakini yargılayan kavgacı tiplerden bıktım. İkide birde bunu burada yazdığım için kendimden de bıktım.

Türkiye'de zorunlu eğitim  12 yıl olsa ne 22 yıl olsa ne?
İnsanlar okuduğunu ve duyduğunu anlayamıyor, en temel beraber yaşam kurallarını iplemiyor.
Laf ola,  beri gele!

İnsanların hep şevkini kırmaya çalışan insanlardaki motivasyon kimsede yok!  Gerçekten sinirlerin çelik gibi olması gereken bir zamandayız. Aksi delilik sınırlarında dansa girer.

"İnsanların birbirlerinden, sistemden ve sistemin insandan beklentilerinin bu kadar yükseldiği bir çağda ne NORMAL ne eski bakış açılarıyla yaşamak mümkün artık."
--


“Büyük lokma ye,  büyük laf söyleme.”
Temmuz olaylarından çıkardığım şahsi hayat dersim buydu. Hani verecek aklım pek yok;  olanla da verebileceğim ender uyarı budur.  Şakasına bile mesafeli olmak hayırlı.

Birkaç şey daha...
1) Bizim ailedeki çocuk sayısının da artmasıyla bir şeyi daha iyi gözlemlemekteyim:

İnsanlar önce çocuğun neredeyse HER dediğini yapıyor, bu şekle alıştırdıktan sonra da "Bizim çocuk şöyle böyle" diye ahlanıp vahlanıyor.
Her dediği yapılmış, azıcık ağlayınca her dileğinin emir telakki edildiğinin farkında olan çocuklarda ne "değer - kıymet bilmek" gelişiyor, ne tatmin olmayı biliyorlar. Dinmeyen istekleri, tatminsiz ruhları içerisinde, geleceğin  büyük (depresif) bencilleri  olarak yetişiyorlar.

Çok farklı  "çocuk"  konusuna bakışlarımız batı toplumları ile...
(Anlatınca anlaşılamayacak kadar derin uçurumlar ve hatalar söz konusu. Biz ise hep Batı'nın hatalarını sıralayıp kendimizi hiç tartmıyoruz.)

2) İş verenlerin anlamlı bir kısmı artık çalışan değil  "köle"  arıyor.
En fazla asgari ücret karşılığı kölelik.  Arzı da talebi de var bu yeni halin.
"Üniversite mezunlarını asgari ücrete nasıl it gibi çalıştırıyoruz keh keh"  muhabbeti yapanlar var gerçekten.





“Ruhsal mesafeyi koymayı başarabilseydi insan kafası hiç bozulmazdı.”    Yıldız Tilbe

“Evde kilolarca patatesiniz varsa gidip patates alır mısınız? Almazsınız. Peki ülkede/dünyada bunca kimsesiz, sevgiye şefkate muhtaç öksüz yetim çocuk evlat edinilmeye hasretken insanlar neden yeni çocuklar yaparlar? Hadi bir iki tane kendinden olsun isteyip yaptın,  3. 4. neden?”
 demiş biri Twitter'da.

İçgüdülerinin peşinde hiç sorgulamadan yaşayan büyük yığınlar var.  “Sorgulamayan insanda merhamet ve empati de yoktur.”

Bizde (yüksek) eğitim bu anlamda kişilere pek bir şey katmıyor. Daha üniversite biter bitmez epey arkadaşımızın evlenip hamile kaldığını görünce kendimi acayip hissetmiştim mesela; onlar kendileriyle çok barışıkmış meğerse..  Ben öyle olamadım.  Kendim çocuk gibiyim zaten.

“İnsanların çoğu hayat ve varoluş hakkında bir kez bile düşünmeden sorgulamadan gidiyor dünyadan. Yarışa gecikiyormuşlar gibi koştura koştura gerçekten isteyip istemediklerini bir an bile oturup düşünmedikleri bir sıralamaya çentikler atarak yaşamak zorunda hissediyorlar.”
(@PawRights_,  Twitter)



Hacettepe'de psikiyatristlerden oluşan bir arkadaş grubum vardı. Onlardan duyduklarımdan sonra  psikiyatriste gidilmemesi gerektiği gibi bir önyargım oluşmuştu. Senin aşamadığın derdin, bir başkasının arkadaş sohbetine meze oluyor.

--

Ve AYASOFYA tartışmaları, insan kurbanları, cinayetler, kadın cinayetleri derken bu ay da bitti. Unutmazsam bir ara  "insan kurbanları"na ayrıca değineyim.


15 Temmuz 2016,  psikiyatrist,  RTÜK,  YouTube,

8 Kasım 2018 Perşembe

 Serdar Ortaç'tan  aforizmalar


Büyük EGO balonu üstat Serdar Ortaç demiş ki:

"Gül gibi karımın üzerinde bir lanet var. Instagram'a koyduğu fotoğraflar yüzünden kıza sürekli nazar geliyor. Bu kadar kötü göze inanamıyorum. Sosyal medya hayatımızı mahvetti. Türk ırkını, Türk'ün karakterini bozdu. Instagram'ı hayatımıza sokan Amerika'yı görmek istemiyorum, tiksiniyorum."

Ah be Serdar! Sen otur o "5-10 dakikada" yapmakla sürekli övündüğün yeni şarkılarını "üretmeye", evir çevir yabancı şarkılardan araklayarak oluşturduğun aynı melodiler üzerine farklı sözler yazarak  onlarca albüm çıkarma geleneğine devam et. Eh, hayranların sayesinde sahneden de güzel paralar kazanmaya devam ediyorsun,  nasılsa  "Halk bunu seviyor, bunu istiyor!"  kuralı işliyor.  Ama yazının başında alıntıladığım bu kadar salak lafları edip maalesef zırvalarına maruz kalan her birimizin devrelerini yaktığın için, ve milleti bu kadar salağa bağladığın için,  iki çift lafa da hazır ol.

Bir "Hesabımı kapat" veya "Sign out" veya sadece beynine sessizce göndereceğin "Bundan sonra Instagram'da kesinlikle paylaşım yapmayacağım! Yaparsam da sosyal medyayı (çoğu yabancı ünlüde görüldüğü gibi) profesyonel amaçlarla kullanacağım"  benzeri kararları alıp uygulamak yerine...

...... "AMERİKA'NIN HAYATIMIZA SOKTUĞU  bilmemne!!!"

Öncelikle kimse kimsenin hayatına bir şey sokamaz Serdarcım, sen izin vermediğin sürece... İkincisi biliyor musun Avrupalıda Amerikalıda bu kadar yoğun, 7'den 70'e azgın bir sosyal medya iştahı yok. Ama zaten onlarda senin gibilerin de pek fazla şansı yok.

Gerçi  “John Lennon  ada
 (İngiltere)  için ne ise Türkiye için Serdar Ortaç  odur”    (bkz:  kendinden üçüncü şahıs olarak bahsetmek)
diyen bir kibir kumkumasından başka ne bekleyeceksin?

The Beatles  söz yazarı  John Lennon neden şarkılarını bir, bir buçuk yıl gibi uzun zamanlarda yapmış-mış! Halbuki Serdar Bey 5-10 dakkada bir yaz hitini, bir Padişah'ı çıkarabiliyormuş ama bu ülkede değeri bilinmiyormuş! Bu lafları kendisi diyor ve bunu övünülecek şey sanıyor, tek yazlık parçaları ile kendisini John Lennon ile kıyaslayan büyük söz yazarı...

Bir diğer incisi:
"Sadece 7 nota var  topu topu kaç beste yapılabilir?"
Bu lafı, şarkılarınızın ve bestelerinizin çalıntı olduğu söyleniyor, buna ne dersiniz? sorusuna cevaben diyor. "Yavuz hırsız" olduğunun kendi ağzından itirafı ve bir başka sefalet örneği...

    "Krallar kraliçeler sınıfındayım ama Türkiye'de değerim bilinmiyor"  da  bir diğer sıradan böbürlenme cümlesi.



Kendisini 90'ların ortasında patlayan "Karabiberim" ile tanıdık. Tabii her ünlü gibi seveni de sevmeyeni de oldu. (Mesela benim çok sevdiğim Aysel Gürel, Serdar Ortaç'a aşıktı.)  Arada "Yaz Yağmuru" gibi nitelikli işler çıkarmadı da değil. Ama malum, bayağılığı gayet samimi şekilde kim üzerine giyerse, o ünlü daha çok sevilir bizde.

Normalde sadece işini yapıp parayı götürse neyse... Ne var ki Serdar Ortaç -nedense- çok alanı dışında eylemler ve çooook büyük laflar söyleme eğiliminde olduğundan görmezden gelmeyi başaramadım artık. Ki Ahmet Kaya'ya sahnedeyken başlattığı linç de ayrıca irdelenmeye değer bir konudur ve maalesef hep ideolojik pencereden incelmiştir. Oysa organizasyon açısından veya sahnedeki Ortaç'ın en basit ifadeyle sinirlerine hakim olamama sorununa kadar pek çok noktadan neredeyse hiç söz edilmemiştir.

Sonuçta  Ahmet Kaya'nın duruşu belli. Beğenirsin beğenmezsin. Ama ödül vermek amacıyla eşiyle beraber ödül törenine davet ediyorsun; kapıda karşılayıp davetteki masasının yerini gösteriyorsun, sahnedeki Serdar Bey laf çarparak çatal-bıçak fırlatmaca oyununu başlatıyor... En şık elbiseleri içerisinde en lüks otelin içerisinde süperstarlar, divalar, ana haber genel müdürleri (Reha Muhtarlar filan)  izlemekle yetiniyor... Hatta direkt aktif olarak bu vandallığa katılıyor!

Türkiye'de zenginlerin, okumuşların ve ünlülerin tetiklendiklerinde halktan/avamdan zerre farklı davranmadığının; ama ne hikmetse halkı aşağılama hakkını ve ilericiliği kendilerinde gördüklerinin bir diğer örneği.

(Ayrıca yıllarca genel müdürü olduğu, televizyonda en çok izlenen haber bültenini yönetip sunan Reha Muhtar gibi, akşam haberlerinde sürekli  "hayvanlar dünyası, aslanlar, maymunlar, medya maymunları, magazin kadıncıkları, kim kimle ilişkide?, hangi kadıncık aldatılmış, gene kamera ordusu önüne ilgiyle atlayıp hangi açıklamaları halkımızla paylaşmış, Televole kadrolu elemanlarıyla dakikalarca söyleşi" benzeri yayınlarla en kritik zamanda ülkeyi uyutan bir adamdan da ancak bu beklenirdi.  90'lar sonuna doğru  ülkedeki bankalar peş peşe batmaya başladı da kendisine yol göründü.

Şimdilerde o da "muhalif" olmuş,  iyi mi?  ;) )



31 Ekim 2013 Perşembe

  Saray  Muhallebicisi

Geçtiğimiz haftasonu, yeğenlerin okul alışverişlerini tamamladıktan sonra eve dönüş öncesi hep birlikte biraz dinlenmek, laflamak ve değişik bir lezzet keşfi için uğradığımız Bakırköy şubesi berbat bir Pazar öğleden sonra şoku yaşamamıza neden oldu.

Küçükler için istediğimiz dilim pastalar, kahve fincan altlığında servis edildi! Hem tabaklar çok küçük ve düz değil  hem de o minnacık tabağın üstünde servis edilmiş beyaz çikolata rendesiyle kaplı, tabaktan adeta taşan kocaman bir dilim frambuazlı pasta!
Bıçakla kesebilmek bir yana, çatal ile dökmeden bir parça alabilmek bile mümkün olmayan bir sunum.
(Üstelik çocuklar çikolatalı pasta istemişti. "Ondan kalmadı" diyerek bize sormadan frambuazlı olanı bir hamleyle önümüze koymuşlardı ama orasına takılmaya fırsat kalmadı.)

Uyarımızı yaptığımızda ise o şubede pastaların hep bu şekilde servis edildiği ve bu güne kadar hiçbir şikayet olmadığı söylendi. Yılların Saray Muhallebicisi'nin  eriştiği  deneyim ve kalite bu yani.

Şaşkınlık içerisinde benim şef garsona tek söylediğim; çocuklar bir yana,  bir yetişkin olarak kendisinin bu tarz bir  (pasta tabağı olduğunu iddia ettiği)  kahve tabağında, böyle neredeyse bir karış büyüklüğünde bir pasta dilimini tabaktan döküp saçmadan yemeyi başarıp başaramayacağıydı.  Karşılıklı bazı konuşmalar yaşandı.
Bu tarz olaylarda neredeyse her zaman olduğu gibi müşteriler/kalabalıklar/halk,  şikayetçi olana ters ters baktı. Bu arada, masanın benim oturduğum tarafa yakın kenarının iyi silinmemiş olduğunu ve şerbetli yapışkan bişeyin kıyafetimin dirsek ve bilek bölgesine yapıştığını fark ettim.

Türkiye'deki en büyük sorunun kalite (nitelik) ve kültür sorunu ile köylülük olduğu yönündeki inancım biraz daha perçinlendi.
(Gerçi  "sorun genetikte"  diyen de var.)


     Yazımı,  Twitter'dan gelmiş göçmüş bir dervişin sözüyle noktalıyorum:

Halâ sıkıcı sosyoloji kitapları okuyanlar, olumsuz 'küçük burjuva'  tahlilleri yapıyor.  Ulan köylü,  bulursan öp başına koy burjuva kültürünü!
(@dalgacidioskur)


10 Ocak 2011 Pazartesi

 KELİMELER


Modern zamanlarda okumuş-yazmış kesim baş faili olmak üzere,  en çok ırzına geçilen kelimeler ve güncel kullanımlarından örnekler vericem bugün,
kısa kısa...

Güncel kullanımda  'Özenli ve temkinli tavır'  olmuş:  'Elitlik'.
'Selektif/Seçici'  olmuş:  'Elit'.

Kalite:  Yerli-yersiz kullanım ile ırzına geçilmiş, dillerden düşmeyen popüler kelime.

Marka:  Boku çıkarılmış bir ifade. "Para getiren her şey."

Depresyon:  Modern zamanların favori hastalığı.  Gençler bunun için kuyrukta bekliyor, zira çok seksi duruyor. Bu itiş-kakışta olan gerçek sözlük anlamıyla depresyon yaşayana oluyor.  (bkz: bir intihar)


Yaftacılık:  'İlericilik'. 'Umuttan yana olmak'. 'Türk solu'.

Kutsal değerler:  Doların yeşili karşısında ilk vazgeçilecekler listesi.

Şeytan taşlamak:  Bir orgazm metodu.

Aşk:  'Cinsellik'.

Seviye:  Para.
Seviyeli ilişki:  "Her türlü yapıyoruz, peşin çalışıyoruz."

Doğal:  Götünüzü belleyebilme olasılığı olan hedeler.
"Doğal ürün,  hiçbir zararı yok"  imiş...
Yılan zehiri,  sihirli mantar ve ot da son derece doğal ürünlerimizdir mesela?


Kahraman/Önder:  Anti-kahraman olan kibirli kişi.

Münferit:  Anamızın, bacımızın, sülalemizin topunun tecavüze uğradığını dahi görsek kullanabileceğimiz joker kelime.  "Bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık".

Evlilik:  En az bir kez denenmesi gereken şey.  Her Türk genci mutlaka evlenmeli, evlendirmeli ve hatta derhal bi tane cücük attırmalı. Nasılsa sonra bir bahane bulup boşanacaksınız.

İyi aile kızı:  Yorumsuz.
Üniversite mezunu genç kız:  "Çocuk da yaparım kariyer de"  kızları  YADA  diplomalı orospucuklar.


Bencillik:  Issız bir adaya dahi düşşen, yanına alman gereken üç şeyden mutlaka biri.  'Üçün biri' değil,  'üçün hepsi'.

Duygusal olmak:  Olmayan var mı zaten?  Herkes olmuş "tamamen duygusal"!
(Cem Yılmaz'a saygılarımla...)

.

6 Ocak 2011 Perşembe

 Ekşi Sözlük  (Popülerliğin getirisi götürüsü)

.
Uzun bir zaman diliminden sonra Ekşi Sözlük'te yazmaya tekrar meyledişimle, ilgili siteye ayırdığım süre doğal olarak artmaya başladı. Şans mı desem yoksa tesadüf mü şimdi bilemedim ama, yine bir "yeni yazar alımı" döneminde yollarımız kesişti. Hakkında yazmak istediğim birkaç şey var, aslında bunları sitede Ek$i Sözlük başlığına yazmak istedim ama genel akışı bozmamak adına, kendi blogumda konuyu zenginleştirerek paylaşmaya karar verdim. "Popülerliğin getirisi götürüsü" derken, genel objektif bir değerlendirmedense, subjektif kişisel yorumlarıma ve sevdiklerimle ortak görüşlerimize yer vermek niyetindeyim.

Belki daha önce Türk Medyası etiketli bloglarımda da değinmiş olabilirim. Medya üzerine değerlendirme yapılan ortamlar ve okur yorumlarında yeri geldiğinde mutlaka belirttiğim bir tespit vardır:


Son yıllarda Türk yazılı basını yaygın biçimde, "Eklektik, demokrat ve ilerici bir gazete olduklarını belli etmek"  uğruna her tarzdan, her telden, her dünya görüşünden, her kalibreden kadın-erkek bilimum yazarı kadroya doldurup ilgili gazetenin esas çizgisini kırmak suretiyle etkinliklerini  ve  okur gözündeki saygınlıklarını zedelemekle meşgul. Bunu en iyi Radikal gazetesinde gözlemleme şansına sahip oldum. Perihan Mağden, Yıldırım Türker, Hakkı Devrim, Namık Kemal Zeybek, Hasan Celal Güzel, Nur Çintay A., Akif Beki, (şimdilerde Cüneyt Özdemir)  gibi uzayıp giden isimleri aynı çatı altında toplamak belki yaratıcı bir fikirdi. Bu kadronun gazeteye getirisi-götürüsü ne oldu, sorusunu ise okuyanlara bırakıyorum.

Benzer bir yola  -bir ara düzenli olarak takip ettiğim-  Taraf da dahildi. Türbanlılar,  "kutsal değerlere hakaret ediliyor" papağanları, inançsızlar, sosyalistler, komünistler, liberaller  vs vs...

"Eklektik" olma adına "ne bulduysan kat çorbası" hallerinden bahsediyorum. Bu tarz, usta bir aşçı gibi ancak baharatları iyi seçip yerinde kullanabilen için iyi olabilecekken bizde boca etmekle iş oluveriyor sanılıyor. Takip ettiğim çoğu dergi/medya sitesi/gazete vs sonlanmasında, okuru-takipçiyi kaçırmada oldukça etkili bir yöntem. Hala da devam ediliyor,  demek ki medet umuluyor?

Bu gibi birbirine zıt tarzların bir arada bulunmasından rahatsızlık hissetmediğim belki de tek oluşum: Ek$i Sözlük.  Kalıplaşmış ezbere düşünceler ile yoğrulan tek tip ezberci insan modelinin bu kadar yaygın olduğu bir toplumda, farklı görüşlerin aynı çatı altında ortak kurallarla var olma imkanı bulması  Ekşi Sözlük'e esaslı bir değer ve esneklik kazandırıyor bence.

Ancak... Farklı görüşler/farklı zevkler/farklı bilgiler gerçekten ne kadar "farklı"? Yoksa tek fark "entrylerin yazarlarının farklı olması" mı? Ortamda "fark", "görüş", "bilgi", "deneyim" denilebilecek önermeler barındığında ancak bu yapı etkileyici olabilir.
Konu önemli değil, herhangi bir Ekşi Sözlük başlığını açıp en baştan okuyun. Tercihen çok entry girilmiş konuları tercih edin.  İlk 2-3 sayfadan sonra başlıyor bir  "tekrar entryler furyası".
Belli ki Voltran'ı oluşturmak gayesiyle oraya bu "suyunun suyunun suyunu" yazanlar hiç okumamış ötesini berisini. Önemsemiyor ortamı da... Ve "sallıyor",  aynı çoğu köşe yazarımızın yaptığı gibi...
Ne var ki olayı/formatı da çözmüş,  daha önce bilmem kaç kere yazılmış olanı bir kez daha yazıp  entrysinin silinmemesini de garantilemiş.

Çok çok az yazarı hariç (aralarında badilerim, okumaktan zevk aldıklarım ve artık on yılı bulan zaman diliminde düzenli takip ettiğim birkaç yazar var),  benim için artık  "okunmak istenen bir yer"  değil; daha çok "göz atılacak" bir ortama benziyor.  Tam bir "modern zamanlar "yaklaşımı bu belki de... Binlerce entrysi olup çok güncel konularda geçmişte yazmış kişiler ise çoktan unutulmuş.  Bir ara bir gazeteci  Fatih Altaylı'yı eleştirmişti,  "kendi gazetesindeki baş yazarların yazılarını dahi okumaması ve bilmediği konularda kalem oynatması"  argümanı ile. Şimdi o geldi aklıma.




Modern zamanlarda yüzeysellik, içeriksizlik ve tatminsizlik hit olmuş şeyler. Depresyon ise favori hastalık. Tüm gençliğin (kız-erkek), donanımlı  ve  sohbette iştahlı olduğu tek alan:  Diziler  ve  Magazin.

Bu sığlıkta sözlüklerden ne bekliyorsun? "Eğleniyoruz işte fazla büyütmemek lazım, yaz geç"  belki de gerçekten, baş sığların dediği gibi... Zaten Cüneyt Özdemir'in de düşündüğü gibi;  her şey olmuş abone sayısı, tıklanma sayısı...

Kıssadan hisse:  Demek ki çok yapılan bazı şeylerde yüce bir hikmet var ki,  başında Ertuğrul Özkök olsa da  olmasa da  aynı yolda ilerleniyor.




*Resimleri sırasıyla: esescik.blogspot.com ve şu ilginç grup blog çalışmasından aldım:  fakatiyiuyudum.blogspot.com



Ekşi Sözlük bünyesindeki aktif yazarlarda fark ettiğim bir başka eğilim de var ki asıl bunu üzerinde durulması gereken bir eksiklik olarak görüyorum.  (Bu kadar uzun bir yazıya başlamamdaki asıl amaç şimdi başlıyor yani.)  Önce sıkıcı bir özetle konuyu açmaya çalışayım:

Ekşi Sözlük ünlülere ve kurumlara her zaman sert eleştirilerin yapıldığı bir yerdi. Ama eleştirilerin bir temeli, bir zeka seviyesi;  o da yoksa farklı bir bakış açısı vardı.  Bir iddiayı savunma ve çürütme teknikleri açısından ilham veren yenilikçi bir kaynaktı. Sanırım bu özelliği fazla abartıldı mı nedir, yeni gelenlerin bazısı hemen buna endekslenmek adına -belli ki hiç birikimlerinin olmadığı kişiler, olgular ve olaylar hakkında-  öyle bir yazıyorlar/saydırıyorlar ki...  Hadi bilgi yok samimiyet yok,  akıl-fikir de mi yok?

Üstelik  akıl-fikirin azaldığı yerde övgüler de  "toptancı ve sade suya tirit"  formunda oluyor.  Şahan Gökbakar'ı yere göğe sığdıramayan, dünyanın en en en yeteneklisi gören Ek$i kitlesi içersinde bir aykırı ses olduğum için pek çok hakaret ve alaya maruz kalmış biri olarak diyorum bunları.  Zannederim yakında Acun ve Beyaz güzellemeleri de başlar.

Kızmıyorum ama hüzne kapılıyorum. Yani bu mu eğitimli gençlik? İftira ve olmayan şeylerle yorum koyan?  Üstelik artık internet denen, Google denen şey de varken; insan nasıl bu kadar yüzü kızarmadan bunları yazar? Ve dahası bu tarz nasıl bu kadar bireysel olmaktan çıkıp peşi sıra gelen yalan bilgiler ve ahmaklık gösterileri ile toplu bir elitizm taklidi piyesine dönüşür?  Sonra zaten ilgilenmediğini söylediğin, zerre değer vermediğin biri hakkında niye o kadar yazılar yazarsın?  Kötülemekten veya karmaya endeksli düşünmekten başka yapabileceğin bir şey yok mu?  Off!

(Yine Ekşi Sözlük diğer sanal ortamlara göre iyi. Toplum ortalamasına göre durumunu ise sosyologlara ve Ek$i uzmanlarına bırakıyorum.) Şahsen gençlerle çevrili biri olduğumdan, artık bazen an geliyor "Kurtarın beni bu 90'lılardan!" diye haykırmamak için kendimi zor tutuyorum. Sıradan gençliği ve kereste üretimi yapan bilimum "yüksek öğretim kurumları"nı geçtim;  en seçkin üniversitelerdeki gençlerin bile tek meselesi ve esaslı bilgi sahibi oldukları sohbet konusu, tekrar söylüyorum:  Magazin  ve  Diziler.

Gazete okumak ve televizyon izlemek  biraz da bu iki saçmalığın alıp başını gitmesi yüzünden tiksinti duygusuyla uzaklaştığım şeyler. Ekşi Sözlük ise "bulunmaz Hint kumaşı" idi ama işte yine "hayalperest" mizacım,  belki benim gibi başkalarının da anlamlı sayılarda olabileceğini varsaymamdı.
Bu mudur yani geçmişten bugüne Türk basını ile ilgili acımasız eleştirilerin yapıldığı Ekşi Sözlük? Son hali Türk Medyası'nın berbat bir kopyası gibi. Ve bu kitle ile bir tartışmaya girildiğinde gözlemlenen şey de  "sallamak",  "bilmediği konularda pîr'i oynamak"...
En komiği de bu kitle Tayyib'i eleştiriyor. Halbuki tam onlar için biçilmiş kaftan.  Hatta rahatlıkla birkaç beden büyük gelir ortalamasına.


Şu güzel ortamını ve Ekşi Sözlük başlığını bozmak istemedim yani sevgili sözlük. Zira sana ait yazarların, genellikle ya şahaneliğine allkış ya da "Yeni nesil geldi/Ortam bozuldu"  arasında salınım yapmakta... Benim bir maruzatım vardı onu şe'ytmek istemiştim aslında ama "dikkat dağınıklığı"  sorunsalı ile gene nerdeeeen nereye savrulan bir yazı oldu bu da... Bense öylesine sıkıcı bir not düştüm sadece kendimce.

Uzayıp giden bu yazıya  mariadebonne'den  bir alıntı ile son vereyim:
"Ekşi Sözlük okuyucunun zihninde yeni ufuklar açabilen bir ortam iken,  kullanıcıyı aptallaştırabiliyor."
Hatta başlamışken bir alıntı daha yapayım:
"Sözlüğün eleştiri veya politik tavır konusunda sevdiğim yazarlarını, Ekşi Sözlük çatısı altında değil nerede yazarsa yazsın iyi yazan insanlar olarak görüyorum. Onların kabiliyetinden Ekşi Sözlüğün bir fayda sağladığını sanmıyorum, genelde haftanın en kötülerindeler zaten." (caponsever  -  7 Nisan 2007, Ek$i)



EKLEME:

"Gençler" demişken... Beni bugün bunları düşünüp yazmaya yönlendiren aslen 5 Ocak'taki ODTÜ olayları idi.  (5 Ocak 2011 - "Polise, YÖK'e AKP'ye başkaldırıyoruz")  Bir grup öğrencinin ODTÜ'den yola çıkıp az ötedeki AKP Genel Merkezi'ne yürüyerek gitmek ve protesto yürüyüşü yapmak istemesi karşısında Polisin muazzam yığılma yapması ve şiddet kullanması ile yaşanan olaylardan bahsediyorum.

İki açıdaki görüşlerimin pekişmesine ve hayal kırıklığımın artmasına neden oldu bu olay:

Bir: Türk Medyası. Törpülenmiş kelimelerle bezeli alışıldık haberciliklerinde, oynanan uzun eşekten bahseden mi istersin; peki ya Anadolu Ajansı'nın "Polisin üniversitelere müdahalesini protesto etmek için AK Parti Genel Merkezi'ne yürümek isteyen öğrenciler, burada da polise taş ve sopalı saldırılarını sürdürdü"  gibi loopa saran metinlere yer vermesine ne dersin;

veya iki kameramanın yaralandığı, Ankara İl Emniyet Müdürü'nün yaralı AA muhaberini hastanede ziyarete gittiği bilgisinin, el ele verilen dostane pozları da iliştirerek verilmesine? (bkz)  Akşam haber bültenlerinde belki daha da ötesi bir yaklaşım vardı üstelik, hele bazı büyük kanalların neredeyse  "kaka çocuklar"  demediği kaldı.

Bazen eksik ve taraflı haber,  yalan haber kadar mide bulandırıcı olabiliyor. Kelimeleri sert ve sivri anlarda eğip bükmek ve terbiye ederek evcilleştirmek de mide bulandırıcı olabilmekte.


İki: Gençler. Bu olayları, akşam bir grup genç insanla birlikte izlerken konuşmalarına şahit olmak benim için yeterince mide bulandırıcı idi. Hala kusmamış olmam ise şahsım hakkında biraz olsun fikir veriyordur sanırım. Son kertede: "Tek gücüm yazmak". Evet, konuşmalar hatırlayabildiğim kadarıyla şöyleydi:

a: Ooooo sıkın sıkın hahaha, çocuğa bak yaa nerdeyse havada uçuyo!
b: Tazzikli su sıkıyolarmış.
a: Film gibi valla n'olmuş ki gene?
c: YÖK'e hayır diyolarmış.
a: Tü Allah sizi kahretmesin emi!
b: Eki eki şekerim.

Bu konuşmalar Türkiye'nin en adı bilindik üniversitelerinde okuyan 90'lı gençlerin ilerici temsilcilerine ait. Artı Ek$i Sözlük yazarları. Bu da benim bittiğim andır.  En iyisi yine sadece okurluğa terfi galiba. "İlkokul 3 zeka seviyesi"  bile  ol(a)mayan,  ama her konuda bilirkişi olan bu güruhun kalabalık üyeleriyle sözlüğün de epey işi var doğrusu.


*

28 Aralık 2010 Salı

 Sertab gibi...

.
Sertab Erener: Belli bir tarzı olmayan güçlü bir ses. Müzik kariyerindeki ilk kaseti (o zamanlar kaset vardı)  Sakin Ol (1992) ile bir anda patlamış ve milyon üstünde albüm satışı yapmış  bir isim.

Sezen Aksu imzalı 'Vurulduk', 'Aldırma deli gönlüm', 'Oyun bitti', 'Yalnızlık senfonisi'  gibi nitelikli, hareketli ve esaslı pop müzik şarkıları ile dolu o dönemi; yıllar sonra izlediğim bir söyleşisinde küçümsüyordu gibi sanki...
"Kalite"nin yerli-yersiz kullanımı ile zehirlenmiş insancıkların pop olanlarından biri gibi gözükmüştü bu laflarına şahit olunca... Bana göre çok itici bir doğası var açıkçası.


Bir sonraki albümünde (La'l, 1994) gençliğinde aldığı opera eğitimini ön plana çıkaran şarkılar;

(Özellikle 'Rüya', 'La'l' ve 'Masal' kayda değer dikkat çekici parçalardı bu albümdeki.)


Bir başka albümünde (Sertab gibi, 1997) yoğun biçimde harika dramatik şarkılar...

(Sertab Erener'in adı anıldığında aklıma ilk gelen 'İncelikler yüzünden' bu albümde idi.)


Sonra adeta bir misyonu çağrıştıran "Tanrı unutmuş olsa da..." diye başlayan 'Vur yüreğim' gibi parçaları içeren, zıt tarzları içinde barındıran bir albüm ve gelen ödüller...

('Vur yüreğim', 'Zor kadın', 'Makber' ve 'Gece kraliçesi'...   Ne alaka gerçekten?)




'Zor kadın'ın ardından, 'Kumsalda' ve 'Güle Güle Şekerim' gibi şarkılarla ilk çıkışındaki pop tarzına dönüş (Turuncu, 2001) (bana sorarsanız beğenmediği ilk döneminden çok daha pespaye bir müzikal duruş ile); "Önce resimleri duvardan kaldırdım" gibi sözleri olan 'Yolun başında' benzeri seçimlerle tekrar değişen tınılar, "yeni bir aşk, yeni bir iş..." dediği yeni dönem şarkıları  ('Kendime Yeni Bir Ben Lazım'), sürekli değişen daldan dala müzikal tarzlar ve giyim tarzı derken 2003'teki Eurovision başarısından sonra fiziksel görünüşü de sürekli değişerek (°bkz: Estetik) karşımıza çıkan ve artık İngilizce şarkılar okumaya başlayan...  Sertab goes to the club  ismini verdiği şaka gibi albüm çalışmasıyla eski muhteşem parçalarını diskolayıp (?) rezil etmiş bir tuhaf ego.


Sonrasında tutmayan ve olmamış bir Aşk ölmez ('Satılık kalpler şehri',  'Aşk ölmez biz ölürüz') ve bu blogu yazdığım şimdilerde de 'Rengârenk' ve 'Koparılan çiçekler' diyen...

(Bu kadar basit pop şarkılara böylesi zıttı albüm kapak tasarımları ve klipler yapmaya sanırım "kalite" diyor Sertab hanım.)



- Miscellaneous -

_Abisi: Serdar Erener. Ünlü bir reklamcı. Turkcell, Hazırkart vs vs... Sertab'ın bazı kliplerine yönetmenlik de yapmış. Nil Karaibrahimgil ile birlikteliklerini evliliğe dönüştürdüler. Aralarında kan bağı olan veya olmayan, hayatındaki kadınlarla reklamlarda bolca ses-görüntü sıkıcılığı yaratarak bendenizi bayan; yaratıcılığı törpülenmiş gibi bir pazarlamacı-reklamcı.
_Sertab'ın eski eşi:  Levent Yüksel. Ve biri daha...
_Demir Demirkan  ile uzun süreli bir aşk yaşıyorlar,  diye biliyorum.
Aşk Ölmez  albümünde  her ikisinin de  söz ve besteleri var.
_Son söz:  Güzel şarkıları vardır kendisinin.



EK:  Rengârenk albümünde 'Bir Damla Gözlerimde' adlı insanın aklına kazınan bir parça var. Şarkı çok güzel, Sertab da çok güzel yorumlamış. Ama opera eğitimimi açığa çıkarıcam, kalitemi konuşturucam diye bazı yerlerde komik komik ve yersiz çıkışlar (bağırmalar?) da yapmamış değil.
Ayrıca bu şarkının klibinden bir kez daha anlamış olduk ki: Fırsat buldukça dile getirdiği Madonna hayranlığı, dış görünüş olarak kendisine benzeme hırsına da dönüşmüş durumda.  İnanılmaz yapay ve nahoş bir kopya olduğunun farkında değil herhalde.

Velhasıl Madonna olmaya özendi,  Nil olmaya özendi... Bi kendine özenemedi.  Kaynağı Sezen Aksu'dansa  ne kopabildi  ne onunla yürüdü.



Sertab Erener  -  Yolun Başı




Sertab Erener  -  Kendime yeni bir ben lazım

HERKESE İYİ YILLAR.
.

24 Kasım 2009 Salı

 ÇELİŞKİler

Son zamanlarda çelişkiler çok gözüme batmaya başladı benim. Şöyle bir düşünün bakalım. Hayatta ve gündelik yaşamda karşılaştığımız çelişkiler neler?
Benim aklıma gelenler:


  • Ekonomik kriz var  denip eyvahlanmalarla dolu günlerin tam ortasında, kentlerin bilimum yerlerinde plaza ve alışveriş merkezleri yapılması. Plaza inşaatların son sürat devam etmesi. İnşaat sektröründeki şahlanma ve artan lüks ev tercihi.

  • Kalite  lafının  bu kadar çok adının geçmesi ve pazarlanması;
    beri yanda tezat şekilde az olması.

  • Kendini solcu ve ilerici gören Kemalistlerin donuk bir düşünce yapısına sahip olması.  Gitgide tutucu ve dar görüşlü olup bağnazlaşmaları.  Hâlâ daha "ERGENEKON diye bir şey yoktur" noktasında olmaları... Starbucks'ta kahvelerini yudumlayıp Opel, Renault (veya her ne ise) arabalarında dolaşırken ve Cornettolarını yalarken, ülkeyi yobazlaşmadan korumada bildikleri ve güvendikleri tek geçerli yöntemin "ORDU VE ASKERİYE"  olması.  Darbe beklentilerinin hiç bitmemesi.
    (Ve bunun ülke siyasetinde yarattığı gerginlik.)



  • YouTube'un mütemadiyen yasaklı olduğu bir ülkede,  (Türkiye oluyor burası);  o ülke başbakanının,  dış ilişkilerdeki tavır ve görüşlerini mütemadiyen YouTube aracılığıyla iletmesi.  O ülkede YouTube ve internet yasaklarının aralıklı olarak devam etmesi,  sansürcü yaklaşımın devam edeceğe benzemesi.

  • Dünyada bir yandan gıda kaynakları tükenir,  küresel ısınma ve nüfus artışı ile  açlık ve kuraklık sorunu ciddiyet kazanır, GDO'lu ürün tartışmaları giderek popülerleşirken;  diğer taraftan devasa şişmanlık sorunu obezite'nin çağın yaygın sağlık sorunlarından biri haline gelmesi.  Açlık sorunu ve aşırı tokluk hali.
    (tşk Zeki Coşkun)

  • Bir yanda çevreci  Kyoto Protokülü'ne imza atmak;  diğer yanda ülkedeki ormanları talan etmek ve son sürat yeni talanların önünü açmak.  Kalitesiz yakıtlarla şehir havasının ağzına vermek.  Susuz kalınca da,  Melih Gökçek gibi liderlerin engin tavsiyelerine kulak vererek yağmur duasına çıkmak.

  • 80'lerin dev projesi GAP'ın ne zorluklarla tamamlanmış olması; ancak ülkede tarımın ölmeye yatmışa benzemesi.  Tarım reformununun bir türlü yapıl(a)mamış olması. Bunca yatırımı baraj ve sulama kanallarına yaptıktan sonra ekonomide tarımı gittikçe daraltmak ve dışa bağımlılığı arttırmak.
    (Pirinç, mısır ve şeker pancarını kendimizin üretmesi IMF anlaşmaları sonucu giderek sınırlanmış durumda.)



  • T.C. vatandaşı olarak gündemimizde "Laiklik" mevzusuna vurgu yapılmayan neredeyse tek bir gün görmemiş olmamız. Buna rağmen laikliğin bu ülkede hala tesis edilmemiş olmaması, olacağa da benzememesi.

  • Görevi bilgi vermek ve olaylara dikkat çekmek olan  haber bültenlerinin,  gerçekleri haberleştirmektense, kör gözüm parmağına şekilde  baskıcılığı  ve her koşulda Askeriye'yi  bağnazca savunması. Aynı medyanın sonra kalkıp AKP'yi gerici ve tutucu olarak nitelemesi.

  • Gün geçtikçe kitlelerin hayattan beklentileri artar,  para ve ve iş bulma sorunu ağırlaşırken;  Başbakan'ın çıkıp  "En az 3 çocuk!"ta  ısrar etmesi...

  • Uludağ'da donarak ölen  Ümit Özgen'den sonra,  her dağda kaybolup sonradan bulunan kişinin haberinde,  olayla ilgili olsun olmasın, "Yerinden kıpırdamamış olması hayatını kurtardı" gibi bir son açıklama görüp editörlerin bayıcı ve mide bulandırıcı ruh hallerine şahit olmak.
    (Sırf Turkcell'e göz kırpmak adına yağdanlık)

  • Üniversite gençliğinin "Pazar Keyfi", "Yemekteyiz" ve benzeri türev programlara olan bitmeyen sevdası... Dizilere adeta abanması... İki kitap okuyanların "küçük dağları ben yarattım!" havasına girmesi... Gelecekte okumuş cehaletin, okuma-yazma bilmeyen cehaletten daha fazla bu ülkeye sorun yaratacağı aşikar olmasına rağmen, birilerinin hala bu ülkenin ancak "eğitim"i arttırarak düze çıkabileceği yalanında ısrar etmesi.



  • Son dönem iyi Türk Sinema filmlerinin gösterim salonlarında belirgin boş yerler varken, basit Türk filmlerinin bu kadar lafının edilmesi, dolup taşması, gazlanması...  :/

  • "Harbi kadın"  ve  "Türk halkının en çok güvendiği ünlü"  Seda ablamızın,  yaptığı programlarında ne zaman kendisine karşı muhalefet sesleri yükselse,  derhal reklam arasına girmesi ve ertesinde aba altından sopa göstermesi. Harbi ablamızın reklam filmlerinin tiksinç ve yılışık olması. Programındaki acılı annelerin reklam ajansından çevirme oyuncu olduklarının açığa çıkmış olması,  fekat hâlâ harbi abla modunda ortalarda dolaşması.



  • Kendi hakkını savunmaktan aciz olup devekuşu misali yaşayanların, hukuk kariyerinde büyük büyük ideal ve hayallerinin olduğunu görmek.  İnsanoğlunun kendi gerçeğini görmekteki zaafiyeti ve dengesiz özgüveni.

  • "Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, emekliye ayrılmalarından dolayı vakt-i zamanında yemek davetinde bulunduğu bazı büyükelçilerin protestolarıyla karşılaşması. Gül'ün davetine katılmayarak Türkiye adına yurtdışında temsil ettikleri Cumhurbaşkanlığı makamına nezaketsizlik yapmaktan çekinmeyen aynı büyükelçilerin, ülkede darbe yapan cuntanın başı ve bugünlerin mucidi Kenan Evren'i Türkiye adına yurtdışında temsil etmiş olmayı zül saymamış olmaları."
    (ifade: Lale Sarıibrahimoğlu)

  • "Hakikat, hakikat"  deyip duran hakikat timsali  Perihan Mağden'in  hâlâ daha Tarkan'dan medet umması... (Tarkan'ın ne hakikati, ne inandırıcılığı kalmıştır?)  Sonra "kalite timsali bir magazin yazarı" olarak kendisinin  Recep İvedik'i ivedikleye ivedikleye çıkaracak mertebe bulamaması  harbi çelişki değil mi?

  • İbrahim Tatlıses'in bir türlü gözünün doymaması.  Hâlâ daha  "Ben mağaradan geldim!  Halktanım, sizden biriyim" muhabbetini yapıyor oluşu.  Mazlum edebiyatının dibine vurup zirvelerde dolaşması...



23 Temmuz 2009 Perşembe

 TOBB  Üniversitesi

"Bilkent Üniversitesi öğrencileri tarafından kurulan,  öğrenci organizasyonu  Genç Akademi,  yaptığı bir araştırmasında gençlerden okullarına not vermelerini istemiş.  Anadolu, Ankara, Başkent, Bilkent, Boğaziçi, 9 Eylül, Ege, Uludağ,  Erciyes, Gazi, Hacettepe, İstanbul, İTÜ, ODTÜ, Koç, Sabancı, TOBB  ve  Yıldız'dan toplam 1525 öğrenci  çeşitli açılardan değerlendirmeler yapmış.


Sonuçlar arasında bana en ilginç gelenler şunlardı:

  • Öğrencilerin kütüphanesini en yeterli bulduğu üniversite %98 ile İTÜ.  Onu %93 ile Bilkent izliyor.  Kütüphanesi en yetersiz bulunan %30 ile Başkent Üniversitesi.

    (Daha önce  Çene İshali  başlıklı yazımda söylemiştim:  Bir üniversitenin aslında ne olduğunu/ne olmadığını,  en kestirme ve en iyi kütüphanesinden anlarsınız.)

  • Bilkent öğrencileri %89 ile  üniversitelerinin sunduğu teknoloji olanaklarını yeterli buluyor. Onu %88 ile Sabancı,  %81 ile de TOBB izliyor. Teknolojik olanaklar açısından en düşük not Başkent Üniversitesi'nin.

  • Sabancı %81 ile  öğretim elemanlarının öğrencilerle ders dışında iletişim kurmak için özen gösterdiği üniversiteler arasında birinci sırada.  Onu %72 ile Boğaziçi izliyor.  Öğrencilerle iletişimin en zayıf olduğu üniversite ise %31 Yıldız Teknik, %38 ile İstanbul Üniversitesi.

  • Dönem sonlarında dersler ve öğretim elemanlarını değerlendiren anketlerde TOBB, Koç, Bilkent, Boğaziçi, ODTÜ ve Sabancı "en iyi üniversite" olarak birbirleriyle yarışıyor.


Kişisel Yorumum:  "En iyi üniversite" denmemeli,  "Öğrenciyi en çok memnun eden üniversite"  denmeli bence bu anket için.
Yukarıda gördüğünüz gibi, paranın gücü iletişim imkanlarını arttırıyor. Yani hoca ile öğrenci arasındaki ilişkiler daha normalleşiyor, daha arzu edilir bir düzeye erişiyor.  TOBB'un, her öğrencisine okula başlarken verdiği laptop hizmeti bile çok takdir edilen bir özelliği.
Beri yandan öğrenciler ODTÜ, Boğaziçi örneklerindeki gibi  çok iyi bir isim yapmışlık ve yeterli teknolojik imkânlar olmadığı sürece; kendilerini fazla zorlamayan üniversitelerden daha fazla memnun oluyor gibi.  Tabi buradaki "zorlama" kıstası nedir, açmak lazım.

TOBB'dan bir örnek vereyim mesela:

Bu üniversitenin bir İşletme bölümü var, meşhur. Meşhur olması şurdan kaynaklanıyor: Kiminle TOBB Üniversitesi hakkında az konuşsam, İşletmedekilerin "Bizim bölüm çok zor"u biraz fazlaca abarttıklarını çok duydum da ondan. Sonunda nasip kısmetle birkaç mensubuyla bizzat tanışma fırsatı yakaladım.
Bölümleri ile ilgili soru-cevap, sohbet ve neticede bazı ders notlarına bakma fırsatım da oldu.


Uzun lafın kısası:  Fazla bir şey görmüyorlar.
Mühendislik öğrencisi olarak bize de İşletme bölümünden  Genel İşletme  dersini vermişlerdi ki zevkli bir derstir. Ayrıca İktisat, İstatistik gibi derslerde işlediklerimizden daha fazlasını görmüyorlar.
Yıl içerisinde eğitim süreleri uzun, tatil süreleri az.  Programları çok yüklü değil.  (Öğrencilerinin bu kadar zorlanmaktan şikayet etmesini; üniversite sınavında aldıkları puanlara, ortaöğretim ve lisede disiplinli bir çalışmaya alışık olmamalarına bağlıyorum.)

Burslular içinse durum bu kadar kolay gözükmüyor.  Ama burslu değilsen, kalman için ya aptal olman ya da fazlaca ilgisiz, devamsız olman lazım.  Azıcık kıçını kaldırıp okula gitmek ve konulara bir göz atmak da lazım dimi?

Anladığım kadarıyla, dersler de fazla sıkı geçmiyor.
Yabancı dili sıkı tutuyorlar ama.  TOEFL'a girme ve belirli dereceleri tutturma zorunluluğu var.  Okulu bitirince Odalar Birliği'nden iş bulma ümidi de TOBB'a olan talebi artırıyor.

Not şişirme konusuna girmiyorum bile. Özel üniversiteler ile ilgili bilgisi olanlar,  yeni açılan okulun nâmı yürüsün diye ne kadar not şişirildiğinin farkında. Ne acıdır ki aynı mantık son dönemde iyice ticarileşme yoluna girmiş devlet üniversitelerinde de kendini belirgin şekilde hissettirmeye başladı.

Ne var ki ben TOBB'u beğeniyorum bazı açılardan.  Eğitimde öğrenci hamal yerine konmamalı asla.  Bu kadar hızla değişen ve gelişen teknolojide, "her şeyi öğretmeye çalışmak" kadar aptalca bir yaklaşım olamaz.  (Müfredat kapsamını ve her konu başlığında ayrıntıcılığı hayvani boyutlarda tutan kimi devlet üniversiteleri bölümlerinde, itiraz edilmesi gereken işlevsiz tutum)



Not:  Bu arada pırlanta gibi çok eski bir arkadaşım  (yalnız Nurcudur kendisi) Bilkent'ten TOBB'a kapağı atmış durumda.  Gerçi saçlar dökülmüş,  kel görünmüş amma velakin herkes de not şişiriyor diye bir şey yok!  ;)

.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

 Türkiye'deki temel sorun ne?


30lu yaşlarımdayım.
Kendimi bildim bileli içinde doğduğum ülkede benzer sorunlar var. Siyasetinde de,  toplum hayatında da...

Geçtiğimiz kendi sıradan vatandaş günlerimde epey gergin zamanlardan geçtim yine...  Zamanlamam berbattır,  hatta artık Zaman'la aramızda en başından beri gizli bir savaş olduğunu görebiliyorum.  Bu savaşın dönüm noktasına  "$ans"  diyorlar.
Yani demem o ki:  Doğru şeyler doğru zamanda mı karşına çıkıyor? Sonra sen hayatındaki riskleri ne kadar fırsata dönüştürebiliyorsun? Onlara bakacaksın.

Benim hayatımdaysa en kritik anlarda illa bir şey çıkıyor.  "Şey" dediğim de genelde doğa felaketinden farksız oluşumlar...  Ya ben kendi kendime bir yarayı kanlandırıp bir şey icat ediyorum  ya da  hooop diye dışarıdan beklenmedik saçma sapan şeyler çıkageliyor.

Konuya pat diye giricem zira başka türlü nasıl girilir hiç bilmiyorum.
TÜRKİYE'DE  ŞİKAYET MEKANİZMASI  ÇA-LIŞ-MI-YOR!
Buyrun buradan yakın. Bu ülkenin her alanında şikayet ve denetim mekanizması tı-ka-lı!

Bir takım kurallar, kanunlar ve düzenlemeler yapılıyor;  teknolojik gelişmeler sağlanıyor;  ISO'lar, kalite belgeleri havada uçuşuyor.
Peki işler nasıl gidiyor?  Koyulan kurallar işliyor mu?
Orasını sorma gitsin!  Zira önemli olan hep KILIF!
Yani alavere dalevere / Al gülüm ver gülüm!
Denetim yok;  olanı da sağlıklı değil.


Ha neden denetim yok?  Orası da başlıbaşına büyük bir konu.
Mesela bazen bir bakıyorsunuz,  tepedeki denetleyen ile alttaki denetlenen arasında tuhaf göbek bağları var.  Alttaki hak ettiği cezayı yerse,  üstündekinin bildiği açıklarını ifşa etmesi endişesine karşı
idare etme metodu ve denge politikası gene günü kurtarıyor.

YÖK gibi kurumlar üniversitelerdeki eğitimi denetleyip yönlendirecekti sözde.  Oysa amaç bilim-dışı ne varsa ona gönül salmak imiş!
Daha önce de yazmıştım:  Türkiye'de haddinden fazla siyaset var.
Hep bir hakim olma mücadelesi,  tahakküm yarışı sürmekte.


Üstüne üstlük Türkiye'de bir balık hafıza durumu var ki balıkları bile utandırır.  Muhtemelen boktan bir medyanın olması,  yapay bir modernleşme hareketi  ve  kimlik sorunumuz olmasından kaynaklanabilir.  Şu günlerde de,  ne kadar zamanı ve değişimleri anlamakta zorlanan insan varsa,  tek bildikleri itici güç  AKP'yi kötülemek.
Kardeşim, AKP'nin tarihi belli... AKP'den önce sanki başka bir şey mi vardı?  En fazla ülkeyi soyanların isimleri ve tarafları değişti.

Temelde hiçbir şeye eleştiri getirmeyip, bir bütünlük sergileyemeyip, hiç bir önerisi ve inşa planı olmayıp,  hatta hiç böyle bir derdi olmayıp laf olsun diye çeneyle AKP'yi devirmeye çalışanlar var ki;  bu iş çeneye baksaydı AKP'nin adının çoktan tarihten silinmiş olması gerekirdi.
Ancak artık ben sıkıldım, yoruldum. Gerçekten yoruldum.  CHP-AKP tartışması ve didişmesi muhabbetine şahit olmaktan sıkıldım. CHP'lilerin göt kalkıklığından ve köhneliğinden sıkıldım.  (Unutmayın, "Halkımız cahil!"  diyenler onlar.)


Nisan ayında  Türklerde Çene İshali  başlığı ile bir yazı yazmıştım.
Dönüp dönüp o betimleme geldi aklıma bu hafta.
Laf olsun diye zırvalayan insanlarız,  muhtemelen ben dahil.
Zaten böyle bir sirk içerisinde yaşayıp da etkilenmemek mümkün değil.

Baksanıza:
  • Başbakan çıkıyor,  kaç tane çocuk peydahlamamız gerektiği konusunda engin görüşlerini bizlerle paylaşıyor;

  • Belediye başkanı çıkıyor,  su kesintisi olduğu zamanlarda nasıl abdest alacağımızı ayrıntılı olarak anlatıyor;  (Kovayı nereye koymamız gerektiğine kadar);

  • Süren ciddi bir davada yargılanan zanlı hakkında Genelkurmay Başkanı çıkıyor,  "İyi çocuktur"  diyor;

  • Bir rektör çıkıyor;  "Gerekirse 45 bin daha, 100 bin daha şehit verir;  Kıbrıs'ı da alırız, Yunanistan'ı da..." diyor.
  • Yani diyor da diyor...  (*)

Biz de sade vatandaş olarak sanıyoruz ki bunlar  BÜYÜK ADAMLAR.
Peki soru:  Bu büyük adamlar kendi sınırlarını bilmiyorlar mı?  Nerede ne konuşacaklarını mesela?
Görünüşe göre hayır.
Herkes kendi mevzusu dışına o kadar taşıyor ki,  kendi asıl mevzusu havada kalıyor.  Bir de böyle bir sorun var burada.


Popüler kültür  ortamımıza bakın.
Hala daha  "Mağaradan geldim!"  diye ağlanan bir İbo!
Ne kadar sinemayla uğraşan kadın varsa, silme hepsinin röportajında "Kamera karşısında öpüşmem sevişmem!"  saçmalığı vardı bir ara!
Ne sanıyor acaba bu insanlar?  Sinema sadece öpüşme, sevişme yeri mi?  En büyük korkuları öpüşmek-sevişmek mi yoksa?
Ama işte "Dervişin fikri neyse zikri de odur" misali...  Bir sevişmedir gidiyor boyna.  Bir mantıksızlık, bir çene ishali deryası!

Bir de insani ve saf duyguların heba edilmesi hali var tabii. Mesela merhamet.
Merhamet, Türk toplumundaki en insani duygudur. Ancak ne hikmetse merhamet ettiğin ne kadar insan varsa,  gelip günün birinde tepene bindikleri bir yer aynı zamanda burası.  Bu ülkenin inanç sisteminden ciddi biçimde şüphe duyuyorum artık ben,  hatta artık şüphem filan kalmadı,  her şey çok net.  En çok merhamet dilenenler,  en ezikler;  bir bakıyorsun ki meğer yılanın başıymış!

Ama işte o damar çok güçlü olduğundan ve prim yaptığından, herkeste bir ezik edebiyatı!
İlginç olansa,  en ezik olanlar ve en çok başını öne eğenlerin;  taht-makam sahibi olduklarında başımıza en çok ezen kesilmeleri.
Fırça atmak, adam rencide etmek için birbirleriyle yarışmaları...
Bunun en son örneği  "kot pantalon giydi diye seminerde mühendis fırçalayan Çorum Valisi" olayı idi.  İnsan olmak, insana saygı duymak ile aralarında bir savaş var sanki bu adamların.
Ve bu ülkede kafasını deve kuşları gibi toprağa gömmeden,  kalbini ruhunu kapatmadan ve kirletmeden yoluna devam eden herkes farkında ki;  her kapının arkasından, her koltuğun üstünden bir Çorum Valisi'nin fırlayıp gelme ihtimali var buralarda.

Ömrü hayatında bütün ilköğretimlerin sabahlarındaki  Andımız'larda, "Büyüğünü sayıp küçüğünü sevmiş"  bir toplumun ferdi olarak hepimiz biliyoruz ki;  aslında bu ülkede ne çocuğa çocuk gibi davranılır,  ne gence genç gibi... Kadına da kadın gibi davranılmaz. En fazla "Kafasını kapatmalı mıdır,  kapatmamalı mıdır?"  Seçim hakkını tartıştığın bir varlık olarak hayatını sürdürür bu toplumda kadın.

Bunlar uzun konular. Yazmakla bitmez.


Şans: Zamanla aramızdaki gizli savaşın ganimeti.
(*) Sırasıyla:   RTE,  Melih Gökçek,  Yaşar Büyükanıt,  Kemal Alemdaroğlu

24 Mayıs 2009 Pazar

 Sosyal Hayatta Kamuflaj Yöntemleri


"Bıçak kemiğe dayandı"  diye bir laf vardır dilimizde.  Bugün kendi adıma o sınıra oldukça yaklaştığımdan; anlayamadığım, çözemediğim, adını da tam koyamadığım bu  "HÂL"den  bahsetmek istiyorum biraz burada.

Bilmem farkında mısınız?  Bir ortamda belli bir konuda en çok yanlışı ve çirkinliği yapan insanlar;  aynı zamanda en çok şikayet eden  veya  en çok suçlayan kişiler olabiliyor.  İnsan şaşırabiliyor tabi,  bu kadar çelişki nasıl birlikte gidiyor?

Çevreye bir bakın.
En çok rüşvet alan,  en çok adamını bulan,  en ziyade "sistem adamı" olan insanlar;  aynı zamanda en şikayetçi olanlardır sohbetlerde.
"Sevgi-saygı"dan bahsedenlerse  sevgi ve saygı konusunda en cimri olanlardan çıkabiliyor.
"Hukukun üstünlüğü"  diye söylev çekenlerin ve görevi kanun olanların guguk tayfasından olabildiğini ara ara burada da yazdım.
canilecanan.com
Gelelim gündelik hayata...

Yeri geldiğinde hep söylüyorum:  Bizim toplumda  çocuk terbiyesi
 diye bir şey yok.  Yabancılar, özellikle Avrupalılarla yapılan evliliklerde büyük anlaşmazlıkların çıktığı bir konudur bu. Yeri burası değil, geniş konu. Bugün sadece "çocuk eğitiminde tuvalet terbiyesi"ne  değinmek istiyorum.
Evet, bu terbiyeler bizde verilmediğinden ya da eksik verildiğinden, üstüne binen eğitim sisteminde de  "Temiz olalım, temiz olalım. Temizlik imandandır" ezberleri içinde büyüyüp  sadece dış kıyafetinin temizliğine önem veren toplum bireyleri, ilerlemiş eğitim düzeylerine rağmen inanılmaz tuvalet manzaraları ile mutlu mesut yaşarlar.
Buraya kadar herşey normal.  Anormallik, en çok kirletenlerin en çok şikayetçi olanlar olmasından doğuyor.

Bugün, Mayıs'ın şu son günlerinde günüm bu saçmalık ve hayretlerle geçiyor.  Psikopatlık diz boyu!
Eğitim hayatımda da iş hayatımda da aynı şeyi gördüm:

Tuvalet kağıdı kullanma alışkanlığı olmayan, onu geçtim elini yıkama alışkanlığı olmayan,  sifona basmayı bilmeyen,  tuvaleti rezil gibi bırakan insanların çok bağrındığını ve sorun yarattığını gördüm.
"Aman burada  ne pis  ne görgüsüz insanlar yaşıyor!  Şu tuvaletin haline bak!!"  diye bağrınanlar ve susmayanlar az değil.  Zamanla bu insanlar kalkıp ortamdaki her şeye bahane bulmaya,  her şeyi  pis(lik) olarak değerlendirmeye başlarlarsa da şaşırmayın.

Kendisinin 1-1,5 saat önce bıraktığı kan lekelerini görüp  "Oha! Oha!" diye bağırabilen,  göstermelik ahlâk sahibi çok bayan var bu ülkede.
(Evet,  fena bayıyorlar.)

"Senin izlerin canım"  demeye sen çekinirsin,  onlar cıngar çıkarmaya çekinmez.  Bunlara "Çüş!"  diyen de çıkmadığı için böyle gelir böyle giderler.

(bkz:  Kızların sorunu ne?)



Apartman hayatında en çok gürültü eden dairelerin,  gürültüye en tahammülsüz olanlar kesilmesi de şaşırtıcı değildir bizde.
Ekranlarda sürekli magazin izleyen Türk tv izleyicisinin,  "kalite"den sürekli dem vurması modası vardı hatırlarsanız bir ara da. Neyse ki artık paran varsa  Kasımpaşalılaşman  ayıp olmadığından kamuflaja gerek kalmadı.

Gözünün önünde fotokopi makinasını bozan,  patron gelince direkt atlayıp  "Üst kattakiler de bu makinayı kullanıyor"  diyerek  baskın basanındır  oyunlarına girişenler de az değil.
Olağan insanlar.

Doğru bir insan, ayıpladığı şeyi kendisi yapmaz bence.  Veya kendi yaptığı şeyi ayıplamaz.  İnsanları durduk yerde sürekli töhmet altında bırakmaz.
Susar mesela...  Susmak da bir meziyettir bazen.
Olağan olmamak için kasmaksa yorar adamı.
Uzar gider bu konu.  Uzun lafın kısası, "bu ülkede pişkin olmayanların işi zor anacım."  (Olacak O Kadar  repliği)




(Ben bunları yazarken dışarıda,  karşı apartmanda oturan yaşlı kadın sokaktaki top oynayan çocuklar dahil herkesi tatlı tatlı azarlıyordu:  "Gürültü yapmayın çocuklar annem hasta bugün yatıyor" diye...  Çocuklar terbiyeli çıktı, gürültüyü kestiler.  Toplarını alıp okul bahçesine gitti hepsi. Onlar gidince yaşlı teyze üst kattaki diğer bir teyzeyle koyu bir sohbete başladı bağıra bağıra... Meğerse annesi bahaneymiş. Tıpta okuyan kızının canı ders çalışmak istemiyormuş,  ona uygun ortam yaratma şeklindeki bir anne çabası/tribi.
Ama bir türlü çenesi durmadı nedense...
Sesinden rahatsız olup pencereyi kapattım.  Okumam gereken kağıtlar var.)

canilecanan.com