şans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2015 Perşembe

 Aniden bastıran gösteri yürüyüşlerinden sakınınız


İstanbul Çağlayan Adliyesi'ndeki savcı rehin alma ve öldürme olayından sonra  (31 Mart 2015) ,
12 Nisan Pazar günü Grup Yorum'un Bakırköy Adliyesi yakınında vereceği konser iptal edilmiş.
Karara isyan eden bir grup,  gösteri yürüyüşü başlatmış.
Bu hengameden habersiz İstanbul'a ve Bakırköy yakınlarına gelen bana da bir hoşgeldin partisi vermiş oldular böylece.

Sıradan insanlarda artık bu göstericilere karşı öyle bir korku oluşmuş ki,  İncirli Caddesi'nde  "Baskılar bizi yıldıramaz!"  bağrışlarının duyulmaya başlamasıyla birlikte  açık alandaki herkes derhal kaçışmaya başladı.  Sivri zekalı bense ara sokaklara koşturmaya başlayan kişilerden biriydim.

Daha ne olduğunu anlayamadan;  olaya müdahale için gelen iki araba çelik kuvvet,  ve bir anda kendimi "gaz ve toz bulutu"nun ortasında bulmam...   Gideceğim yeri zaten tam bilmiyorum,  tahminen yolu bulmaya çalışırken  bide durmadan yan sokaklara kaçışma ve atılan gazlar eklenince panik oldum.  Yolda öyle bir yere çıktım ki sola gideyim dedim,  solda çöp tenekelerini devirip ateşe verenler  ve koşturanlar vardı.  Bari sağa doğru koşayım dedim,  az sayıda da olsa ülkücü bir grup bir minibüsten inip karşı grubu beklemeye başladı.  Dükkanlarsa kepenk kapatmaya başlamışlardı bile.  Artık dükkanlara sığınmak için çok geçti.
Tam karşımda ise  Bakırköy  (Zuhuratbaba)  Mezarlığı!

Bir o yana bir bu yana!   Ne yapacağımı şaşırıp kan ter içinde kendimi mezarlığın yakınlarındaki Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne attım sonunda.  Neden sonra da o arbedede bir türlü gelmeyen bir taksiye atlayıp -nereyi söylesem bilmediğini söyleyen taksiciye-  bilmediğim bir yolu,  telefondan bana anlatılandan o ruh haliyle anladığım kadarıyla tarif etmeye çalışarak gideceğim yere varmaya çalıştım.  Taksici nereyi desem bilmediğini söylüyor,  yol kenarında durup tarif sorduğumuz insanlar da söz birliği etmişçesine bilmediklerini söyleyince taksici  "Siz en iyisi inip başka bir araca binin!"  demesin mi?

Neyse ki sonunda denk geldiğimiz bir kapıcı,  Bakırköy Spor Klübü'ne nasıl gidileceğini söyledi de  bu işkence daha fazla uzamadı.   Meğerse iki-üç sokak mesafede olan bir yermiş,  hatta bir seferinde farkında olmadan tam önünden geçmişiz;  ama kime sorsak hepsi söz birliği etmişçesine  "Bilmiyorum!"  demede...

Yaşadığım panikten gayrı,  kendimi bildim bileli  sırtıma yüklendiğim bağışıklık ve kulak-burun-boğaz, bademcik derdim de eklenince;  o kadar koşturma, gerginlik, stres, ter,  güneşli hava ama soğuk esen rüzgar derken...
Neticede olayın ertesi gününden beri fena hastayım.  Nefes alamıyorum,  ses dersen gene travestiler gibi!
Velhasıl eğer sizin de benim gibi yıldızınız azametli düşükse,  en azından Kasımdaki seçimlere kadar belaya çifte hazırlıklı olarak yollara çıkmakta fayda var.
Sağlam kalın,  selametle.


3 Aralık 2014 Çarşamba

 ALLAH'ı YALNIZ CAMİDE HATIRLAYAN BİR TOPLUM

Vay anasını arkadaş! 1 aydan fazladır bilgisayarımda yaşadığım sorunun gerçek sebebi de döndü dolaştı Ahlaksızlık çıktı ya,  artık benden pes ve beyaz bayrak! Yazmak istemedim, elim dilim varmadı kaç gündür ama... Kasım ayına bir not düşmek adına Facebook sayfamda paylaştım, burada da bulunsun:


Bundan üç ay kadar önce kendime yeni bir dizüstü bilgisayar almıştım, oyundur çizimdir tasarımdır hesaptır dizayndır bu işlerle uğraştığımdan masraftan kaçınmayıp maddi sıkıntı yaşamayı göze alıp iyi bir şey almaya çalıştım.

Bilgisayarı aldığımın ertesi günü, birkaç hafta sürecek bir eğitim programına katılmak üzere Ankara'ya gittim. Bir kurumun yurdunda kaldım diyeyim.

İlk günler akşamları rahatça internete bağlanabiliyordum, gayet güzel. Sonra kaldığımız binada yeni bir sistem kuruldu, sadece kayıtlı seri numaraları internete bağlanabilsin diye yapılmış, bizler de bilgisayarlarımızı götürüp sisteme tanıttık filan.. Neyse.. Herkesinki bağlanıyor,  benimki bağlanmaz!
Hemen müdüriyete gidip sorunu anlattım, yeni sistem kurulduğundan beri benim dizüstü internete bağlanamıyor dedim. Allahtan bilgisayarcı da oradaymış.. (Bazen $ans saydığımız şeyler aslında büyük bela olabiliyor.)  Adam daha ben sorunu der demez, "Sizin bilgisayar bozuk, o yüzden bağlanmıyor" demez mi? Ben de dedim ki "Daha yeni aldım, üstelik kaç gündür bağlanıyorum yurttan, sorun bugün başladı, herhalde benim seri numaram yanlış kaydedildi."
Dedi ki:  Ben doğru kaydettim, seninki bozuk.
_E bi kontrol etseydiniz en azından?
_Kontrole gerek yok!
_Peki şimdi ne olacak?
_İşletim sisteminizi kaldırıp yenisini kuracağız, soruna bakacağız.
_Bence yapmayalım,  cihazda bir sorun yok.
Derken hemen odadaki tiz sesli sekreter atladı:
"aaaa sen mi bileceksin yoksa kaç senelik bilgisayarcı mı bilecek!"
Kıza cevap verirken daha lafımı bitirmeden atlayıp hemen işletim sistemini filan tek hamlede sildi adam, bozdu.. Yükledi bişeyler...
Benimki gene internete bağlanamıyor!..  Deli olucam!

"Bi dakka"  dedi  "Bu odada iyi çekmiyor,  bide yan odada deneyeyim."
Aldı kucağına gitti, az sonra ben de yanına gittim. "Olmadı mı olmadı mı?"  diye ikide birde sıkıştırıyorum..
Sonunda geldi, "Oldu" dedi. Ama maalesef olmamıştı.. Velhasıl sonunda anladık ki, en başında dediğim gibi seri numaramı yanlış kaydetmiş sisteme, o nedenle olmazmış. Şu hayatta haklı çıkmana rağmen acı çekmek kadar yapışkan bir lanet de olamaz herhalde...
En başında bir kontrol edeceğine, boşuna benim işletim sistemimi, içindeki tüm lisanslı programları sildi attı. Yerine başka bir şeyler yükledi,  yüklemeler eksik kaldı.. Neyse ben seviniyorum gene de artık internete bağlanabiliyorum, kalanların yüklemesini ben yaparım diye...

Eğitim bitti, Ankara'dan ayrılıp eve döndüm. Benim yeni laptop, 99'da aldığım masaüstü bilgisayardan daha yavaş çalışmaz mı! İnanılmaz yavaş, gürültülü ve hiç bir program yüklenemiyor! Hep dll hataları, Windows hataları, Skype kurulamıyor, video oluşturulamıyor... Vınnn vınnn vınnn, adeta vinç gibi ötüşünden baş ağrım kronikleşmeye başladı.  deli 0lucam!
Katiyyen de bilgisayar tamircisine götürmem. Kendim sorunu anlamaya çalıştım, bildik her şeyi yapıyorum yok yok YOK bu neden böyle??

Bir arkadaşımın eşi programcı, sonunda randevu alıp ona götürdüm. Baktı baktı, saatlerce baktı, benim yaptıklarımı bir de o yaptı. Uzun sessizlikten sonra bana ilk sorusu şu oldu:
_"Sen bu bilgisayarı bir tamirciye götürdün mü hiç?"
Hayır  dedim.
_"Ben bu bilgisayarın orijinal parçalarının değiştirildiğinden şüpheleniyorum. Çünkü çok iyi özellikleri var ama katiyyen bu kadar boşken bu kadar yavaş açılmaz bu" dedi. Ben de iddialaştım, dikine gidiyorum,  yok hayır parçalar değişmedi filan..
"Ben açıcam izninle" dedi;  peki dedim.

Aldı, bilgisayarın minik vidalarını bir hamlede söküp bir çıkardı ki ŞOK! Benim laptop'un iç parçalarından bazıları orijinal değil!  Sonra bandrol yok, C sürücüsünün markası farklı... Benim parçalar orijinal olmayan ve muhtemelen arızalı eski parçalar ile değiştirilmiş!!!
Benim gibi mallarına el sürdürmeyen biri için ultra bir şok bu, kardeşim bile benim fareye elini süremez,  o derece!  Nasıl olur bu?

Önce dedim bu MediaMarkt'tan aldığımızda böyle idi herhalde orada değiştirdiler..?
O iş oralarda pek kolay değil  dedi.
Sonradan aklıma yukarıda anlattığım Ankara'daki olay geldi.
Kaldığım yurttaki bilgisayarcı bozuntusu baktı gördü benim bilg yepyeni, hatta üzerindeki ambalaj bile henüz kaldırılmamış... Benim cihazı gözüne kestirip hatalı kayıt yapmış, götürdüğümde de "yan odada daha iyi çeker" ayağına iki dakika yalnız kaldığında parçalarını sökmüş değiştirmiş


Şimdi bu yeni bilinmedik bir durum mu?  Hayır.
Bu ülkede tamircilerin nasıl çalıştığını, eline mala alanın usta kesildiğini,  150 santimlik kabloya  12 metre para isteyeni filan bunların türlüsünü gördüğüm için  tamirciye şaşmam.  Bilgisayarcılar ise Allah düşürmesin tarzı... Senin bilgisayarında bir arıza vardır, götürürsün, sorununu çözerler ama içinden bir parça söküp aynı marka arızalı parça takarlar, bu sefer de onun için götürürsün filan... Bitmez bu "götürme"ler... O nedenle bozulan bilgisayarımı asla tamirciye götürmedim. Ya kendim çözüyorum sorunu, olmazsa da yenisini alıyorum. Ama gördüm ki en yenisini, en iyisini almak bile çözüm olmadı.

Bana yardımcı olan arkadaşımın eşi dedi ki:
_Bu çok uygulanan bir yöntemdir, bilgisayar parçası satanların çoğu bu şekilde işi götürüyor. Ben programcıyım, yapmam; ama ben de malzeme satışı yapsam ben de yapardım herhalde...



15 Temmuz 2014 Salı

  Direksiyon Sınavı

Bu pazarki ehliyet direksiyon sınavım tam bir sukut-u hayal idi. Konuya hemen gireyim (çok lazımmış gibi) zira yazmazsam, biraz daha deliricem.

Bendenizin ilk hakta kalma nedeni: Aracı park ederken stop etmek.  "Kontrollü ve rahat yarım saatlik bir sürüş yaptığım" söylendikten sonra, boş alanda olması gerektiği gibi park ederken aracı stop ettirdim diye başarısız sayıldım. Ben de 13 Temmuz'dan beri bir şekilde trafikte stop etmesine denk geldiğim herkese takılıyorum, sen sınava girsen kesin kalırdın diye... Kurs hocamın dediği ise benden kaynaklı değilmiş, "Bu işlerde büyük bir rant var" dedi. Gene anlamadım. Zaten Milli Eğitim'e dair pek çok şeye anlam verebilmiş değilim.

Anladığım tek şey, yeni sistemde pek kimseyi ilk seferde geçirmek istemedikleri. Böylece tekrar özel ders al, tekrar sınav ücreti öde, denetmenlere de iş çıkar hem... Aracı yarım saat boyunca o kadar güzel ve rahat kullandım ki, son anda park ederken stop ettim diye iş bitti. İnsanların haram para kazanmak için abartılı şaklabanlık yaptığı bir yer olduk bence.


İkinci hakkımda:  Yola çıktıktan kısa süre sonra sınav caddesinde bir kaza nedeniyle yol tıkandı. Açıldığında da "Sürenizi doldurdunuz" diye başarısız sayıldım. Yani 10 dakika (yoldaki her araç gibi) olduğum yerde dururken, hız limitlerini aşarak dahi 20-25 dakikada şehrin en işlek güzergahlarından birinde, üç trafik lambasını da hesaba katarak, belirlenen uzun yolu iki kez turlamak zaten mümkün değildi. O gün bir sürü insan bu süre aşımı sebebiyle başarısız sayıldı ki park alanı girişindeki yoğun hafta sonu trafiği ile tıkanma gibi saçma sapan durumlar da oldu... Milli Eğitim Müdürlüğü'ne itiraz dilekçesi vermek istediğimdeyse "Ehliyet Direksiyon Sınavı ile ilgili itiraz kabul edilmediği" cevabını aldım. Herhalde ülkenin en dokunulmazı bu konudur,  bir temyizi bile yok!

Mide sorunlarımla sınav sonrası kızgınlığım birleşince, toplamda tam üç gündür damla uyumuş değilim. Olayı ve tepkimi Facebook duvarımdan paylaştığımda bir arkadaşım şöyle dedi:

Niye kotu tarafindan bakiyorsun ki! Her onune gelen ehliyet aldi diye degilmi bunca kaza bunca aci. Iyi tarafindan bak olaya.
..........Valla ben hayatta bu kadar iyimser olamadım maalesef  :(

Evet Türkiye'de önüne gelene ehliyet verme saçmaığına bir son verilmesi gerekiyordu ve bu yeni sistem daha yapıcı oldu. Beri yandan art niyet ve para hırsına da kılıf bulundu. Sınav sırasında iki kez, kendi şeridimde ve normal hızda giderken üstüme kıran "EHLİYETLİ hıyarlar"a rağmen sakinliğimi bozmadım ve düzgünce sıyrıldım. Ama parkta stop edince kalıyorsun? Koskoca şoförlüğü alıp bir stop etmeye indirgemekle mi kazalar bitecek??  Ya da kaza sebebiyle yok kapandıysa ben ne yapabilirim, aracı helikopter gibi havalandırarak uçmam mı bekleniyordu,  nedir yani?

.......... Kardeşim de beni sınav öncesi rahatlatmaya çalışıyor,
"Saçmalama, stop edeni hemen bırakırlar mı! Ben bile 15 senedir kullanmama rağmen gelirken stop ettirdim gördün işte, panik yapma!" diyordu.

.......... Bırakma şekilleri ise kırıcı idi.  İlk hakkımda, yarım saatlik övgü dolu sürüş ertesinde arabayı stop ettirir ettirmez, yanımdaki denetmen hemen dedi ki arkadaki kurs hocasına dönüp:

_"Hocam sizi alabilir miyiz direksiyona?"

Bu nasıl bir tutumdur? Kimi kandırıyoruz ki, bu sınavda ehliyet hakkı kazananların hepsi direksiyonun kompedanı mı oldu yani? Hem daha ne kadar araç kullanma deneyimimiz oldu ki  yıllardır kullananların dahi yapabildikleri hataları aşmamız bekleniyor?
Ayrıca bir tanesi tam park etme sırasında olacak şekilde, tam iki kez yanımdaki denetmeni elini dışarı atarak sağ aynayı neredeyse tamamen kapattığı için uyarmak zorunda kaldığımı da eklemek isterim.  (#Art niyet?)
Keşke sürücü adaylarının da denetmenleri değerlendirme imkanı olsa!



Fakat benim için çanların asıl çaldığı an, Ek$i Sözlük'te Direksiyon Sınavı başlığında yazılanlara göz gezdirdiğimde yaşandı. Bir de sonuçları öğrenmek için kursa gittiğimde... Ters şeride girenler, fazla hız yapanlar, vites hep 1'de iken sürmeye çalışanlar, --şerit değiştirirken ve dönüşlerde sinyalleri unutanlar: bizzat ben şahidim-- şu bu... Maaşallah ehliyetlerini almışlar.

..........Bir kez daha bazı insanların şanslı bazılarının doğuştan yıldızının düşük olduğunu idrak etmiş oldum,  çok lazımmış gibi.


Hep  "geç ve güç".
Sanırım kendi milliyetimle kurabildiğim tek bağ da bu.


Son olarak:  Sakinlik ve soğukkanlılık, sınavda önemle baktıkları özellikler arasında. Okuyan ve henüz sınava girmemiş varsa aklında bulunsun,  bu önemli.




16 Ağustos 2014 Cumartesi günü:


Bugün direksiyon sınavım vardı, bu ikinci girişim.  Yanlışlıkla Pazar günü demişler bana,  15 dakika kala arayıp çağırdılar  "bugündü aslında hemen şimdi gelebilir misiniz?"  diye...  Paldır küldür taksiyle ucu ucuna yetiştim.

İkidir ehliyet sınavına giriyorum ve park etme aşamasında bırakılıyorum. Sorun:  Yavaş park yapmammış,  gerçekten yavaşım.  Fiziksel aktivitelerimde kendimi bildim bileli yavaşlık var bende.  Hayatımın geri kalanında olduğu gibi araç kullanırken de yansıtırım bunu.  Orta hızda ve rahat araç kullanırım ama bu park etmede  "2 DAKİKALIK SÜRENİZİ DOLDURDUNUZ"  deniyor dubalara girerken,  ben bırakılıyorum.

     (Bu arada sınavı geçenler arasında kim 2 dakikada park alanına girip çıkabilmiş,  o da ayrı muamma!  Öyle bir sıra var ki park kısmında zaten,  beklemekle toplam sürenin yarıya yakını gitti gidiyor.)   Delirmek üzereyim!  Özel ders de alıyorum ama illaki  ya park yerinde benden öncekinin çıkışını beklerken zaman kaybediyorum,  illa bi terslik gecikme oluyor..  Diğer herşey tammış, park olmuyormuş.  Ne stop ettim bu kez  ne dubalara çarpıyorum  ne arabayı yamuk bırakıyorum,  sadece iki dakikayı aşıyormuşum.  Yazılı sınavdan 94 aldım, direksiyona bir daha girsem gene kesin kalıcam parkta.

Son iki yıldır ehliyet alan arkadaş ve tanıdıklarımdan kaza yapanlar oldu. Rampa kalkışında sorun yaşayanlara bile ehliyet verebiliyorlar ama park çok ÇOK ciddi bir durum,  orada sorun varsa ehliyet alamazsın yeni sistemde.
     Boş alanda park ederken stop edersen kalırsın,  iki dakikada dubaların arasına girip çıkamazsan kalırsın... Çarpmak ve kırmızı ışıkta geçmek gibi iki salaklığı yapmadıktan sonra,  yeni sistemde B sınıfı otomobil ehliyeti almada belki de en önemli nokta  "PARK AŞAMASI".

Ben bu mantığı çözemedim.  Eğer ülkemizde kaza istatistiklerinde azalma varsa,  bunun nedeni şehir içi ve dışı yolların genişletilmesidir,  peş peşe pek çok noktaya konan kamera ve radarlardır,  plakalara yazılan cezalar sebebiyle sürücülerin dikkatli ve kontrollü olmalarıdır.  Yeni sistem medyada abartıldığı kadar faydalı olmayacak,  zira uygulamada sakat bir mantık üzerinde gidilmekte.  Acaba sadece bizim bölgede mi böyle yoksa tüm TR'de mi?  Ben anlayamadım.  Bu sistem mi trafik güvenliğini sağlayacak?

Acayip ağır konuşup küfür de ettim bu sefer,  artık sinirlerim nasıl tükenmişse... Bir dahaki hakkımda da kalıcam malum,  gökten yeni bir BEN  inecek hali yok.
Bunu bir yere şikayet etmek istiyorum.  Milli Eğitim,  uygulama sınavı ile ilgili itiraz dilekçesi kabul etmiyormuş, bana söylenen bu.  İtiraz edemediğin kadar tartışılmaz bir uygulamada ne terslikler yaşanabilirse payıma düşüyor. Kimse okumayacak veya kaale almayacak muhtemelen ama ben artık bu saçmalığı taşıyamıyorum.  Kaç kişi iki dakikada park edip alandan çıkabilmiş ki?  Nerede yazıyor bu kural?  Kimsede sürülmeyen gerekçeler bende sürülüyor.

Derdim büyük, bugün sinirden saçımın telinden üzerimdeki kıyafete kadar sucuk gibi oldum  ve yolun ortasında deli gibi küfür ettim!  Kendimi tanıyamıyorum artık ne kadar sinirler bileylenmişse...  Az kaldı Nietzsche gibi  "Tanrı öldü!!"  diyecektim.  Yeni ehliyet sınavının mantığını anlayamıyorum,  ben de ehliyet almakta gecikince,  artık ölene kadar muhtemelen elim direksiyona değmez.  Zaten bu kadar özgüven sarsılması bu kadar saçmalık ve bu kadar lanetten de hayır çıkmaz.  Belki bunda da bir hayır vardır ama ben artık bir insanı boğmadan nasıl rahatlarım onu bilemiyorum.



8 Temmuz 2009 Çarşamba

 Türkiye'deki temel sorun ne?


30lu yaşlarımdayım.
Kendimi bildim bileli içinde doğduğum ülkede benzer sorunlar var. Siyasetinde de,  toplum hayatında da...

Geçtiğimiz kendi sıradan vatandaş günlerimde epey gergin zamanlardan geçtim yine...  Zamanlamam berbattır,  hatta artık Zaman'la aramızda en başından beri gizli bir savaş olduğunu görebiliyorum.  Bu savaşın dönüm noktasına  "$ans"  diyorlar.
Yani demem o ki:  Doğru şeyler doğru zamanda mı karşına çıkıyor? Sonra sen hayatındaki riskleri ne kadar fırsata dönüştürebiliyorsun? Onlara bakacaksın.

Benim hayatımdaysa en kritik anlarda illa bir şey çıkıyor.  "Şey" dediğim de genelde doğa felaketinden farksız oluşumlar...  Ya ben kendi kendime bir yarayı kanlandırıp bir şey icat ediyorum  ya da  hooop diye dışarıdan beklenmedik saçma sapan şeyler çıkageliyor.

Konuya pat diye giricem zira başka türlü nasıl girilir hiç bilmiyorum.
TÜRKİYE'DE  ŞİKAYET MEKANİZMASI  ÇA-LIŞ-MI-YOR!
Buyrun buradan yakın. Bu ülkenin her alanında şikayet ve denetim mekanizması tı-ka-lı!

Bir takım kurallar, kanunlar ve düzenlemeler yapılıyor;  teknolojik gelişmeler sağlanıyor;  ISO'lar, kalite belgeleri havada uçuşuyor.
Peki işler nasıl gidiyor?  Koyulan kurallar işliyor mu?
Orasını sorma gitsin!  Zira önemli olan hep KILIF!
Yani alavere dalevere / Al gülüm ver gülüm!
Denetim yok;  olanı da sağlıklı değil.


Ha neden denetim yok?  Orası da başlıbaşına büyük bir konu.
Mesela bazen bir bakıyorsunuz,  tepedeki denetleyen ile alttaki denetlenen arasında tuhaf göbek bağları var.  Alttaki hak ettiği cezayı yerse,  üstündekinin bildiği açıklarını ifşa etmesi endişesine karşı
idare etme metodu ve denge politikası gene günü kurtarıyor.

YÖK gibi kurumlar üniversitelerdeki eğitimi denetleyip yönlendirecekti sözde.  Oysa amaç bilim-dışı ne varsa ona gönül salmak imiş!
Daha önce de yazmıştım:  Türkiye'de haddinden fazla siyaset var.
Hep bir hakim olma mücadelesi,  tahakküm yarışı sürmekte.


Üstüne üstlük Türkiye'de bir balık hafıza durumu var ki balıkları bile utandırır.  Muhtemelen boktan bir medyanın olması,  yapay bir modernleşme hareketi  ve  kimlik sorunumuz olmasından kaynaklanabilir.  Şu günlerde de,  ne kadar zamanı ve değişimleri anlamakta zorlanan insan varsa,  tek bildikleri itici güç  AKP'yi kötülemek.
Kardeşim, AKP'nin tarihi belli... AKP'den önce sanki başka bir şey mi vardı?  En fazla ülkeyi soyanların isimleri ve tarafları değişti.

Temelde hiçbir şeye eleştiri getirmeyip, bir bütünlük sergileyemeyip, hiç bir önerisi ve inşa planı olmayıp,  hatta hiç böyle bir derdi olmayıp laf olsun diye çeneyle AKP'yi devirmeye çalışanlar var ki;  bu iş çeneye baksaydı AKP'nin adının çoktan tarihten silinmiş olması gerekirdi.
Ancak artık ben sıkıldım, yoruldum. Gerçekten yoruldum.  CHP-AKP tartışması ve didişmesi muhabbetine şahit olmaktan sıkıldım. CHP'lilerin göt kalkıklığından ve köhneliğinden sıkıldım.  (Unutmayın, "Halkımız cahil!"  diyenler onlar.)


Nisan ayında  Türklerde Çene İshali  başlığı ile bir yazı yazmıştım.
Dönüp dönüp o betimleme geldi aklıma bu hafta.
Laf olsun diye zırvalayan insanlarız,  muhtemelen ben dahil.
Zaten böyle bir sirk içerisinde yaşayıp da etkilenmemek mümkün değil.

Baksanıza:
  • Başbakan çıkıyor,  kaç tane çocuk peydahlamamız gerektiği konusunda engin görüşlerini bizlerle paylaşıyor;

  • Belediye başkanı çıkıyor,  su kesintisi olduğu zamanlarda nasıl abdest alacağımızı ayrıntılı olarak anlatıyor;  (Kovayı nereye koymamız gerektiğine kadar);

  • Süren ciddi bir davada yargılanan zanlı hakkında Genelkurmay Başkanı çıkıyor,  "İyi çocuktur"  diyor;

  • Bir rektör çıkıyor;  "Gerekirse 45 bin daha, 100 bin daha şehit verir;  Kıbrıs'ı da alırız, Yunanistan'ı da..." diyor.
  • Yani diyor da diyor...  (*)

Biz de sade vatandaş olarak sanıyoruz ki bunlar  BÜYÜK ADAMLAR.
Peki soru:  Bu büyük adamlar kendi sınırlarını bilmiyorlar mı?  Nerede ne konuşacaklarını mesela?
Görünüşe göre hayır.
Herkes kendi mevzusu dışına o kadar taşıyor ki,  kendi asıl mevzusu havada kalıyor.  Bir de böyle bir sorun var burada.


Popüler kültür  ortamımıza bakın.
Hala daha  "Mağaradan geldim!"  diye ağlanan bir İbo!
Ne kadar sinemayla uğraşan kadın varsa, silme hepsinin röportajında "Kamera karşısında öpüşmem sevişmem!"  saçmalığı vardı bir ara!
Ne sanıyor acaba bu insanlar?  Sinema sadece öpüşme, sevişme yeri mi?  En büyük korkuları öpüşmek-sevişmek mi yoksa?
Ama işte "Dervişin fikri neyse zikri de odur" misali...  Bir sevişmedir gidiyor boyna.  Bir mantıksızlık, bir çene ishali deryası!

Bir de insani ve saf duyguların heba edilmesi hali var tabii. Mesela merhamet.
Merhamet, Türk toplumundaki en insani duygudur. Ancak ne hikmetse merhamet ettiğin ne kadar insan varsa,  gelip günün birinde tepene bindikleri bir yer aynı zamanda burası.  Bu ülkenin inanç sisteminden ciddi biçimde şüphe duyuyorum artık ben,  hatta artık şüphem filan kalmadı,  her şey çok net.  En çok merhamet dilenenler,  en ezikler;  bir bakıyorsun ki meğer yılanın başıymış!

Ama işte o damar çok güçlü olduğundan ve prim yaptığından, herkeste bir ezik edebiyatı!
İlginç olansa,  en ezik olanlar ve en çok başını öne eğenlerin;  taht-makam sahibi olduklarında başımıza en çok ezen kesilmeleri.
Fırça atmak, adam rencide etmek için birbirleriyle yarışmaları...
Bunun en son örneği  "kot pantalon giydi diye seminerde mühendis fırçalayan Çorum Valisi" olayı idi.  İnsan olmak, insana saygı duymak ile aralarında bir savaş var sanki bu adamların.
Ve bu ülkede kafasını deve kuşları gibi toprağa gömmeden,  kalbini ruhunu kapatmadan ve kirletmeden yoluna devam eden herkes farkında ki;  her kapının arkasından, her koltuğun üstünden bir Çorum Valisi'nin fırlayıp gelme ihtimali var buralarda.

Ömrü hayatında bütün ilköğretimlerin sabahlarındaki  Andımız'larda, "Büyüğünü sayıp küçüğünü sevmiş"  bir toplumun ferdi olarak hepimiz biliyoruz ki;  aslında bu ülkede ne çocuğa çocuk gibi davranılır,  ne gence genç gibi... Kadına da kadın gibi davranılmaz. En fazla "Kafasını kapatmalı mıdır,  kapatmamalı mıdır?"  Seçim hakkını tartıştığın bir varlık olarak hayatını sürdürür bu toplumda kadın.

Bunlar uzun konular. Yazmakla bitmez.


Şans: Zamanla aramızdaki gizli savaşın ganimeti.
(*) Sırasıyla:   RTE,  Melih Gökçek,  Yaşar Büyükanıt,  Kemal Alemdaroğlu