İbo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İbo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2014 Salı

 Perihan Mağden:  RTE-İbo-Avşar  Trinity


"Yurdumuzda her yetersizliğin 1 mükafatı mutlaka vardır",

gibi kimi sözleriyle beni benden almış bir yazardır Perihan MAĞDEN. Karmaşık Türkçesine rağmen, düzgün bir ifadeyle yazmaktan daha anlaşılır olabilir bazen. Lakin saplantılı bir kadın, kendi deyişiyle "arızalı". Ve takıntılı olduğu noktalarda abartılı sürrealist bir dili var. Acayip bir Tarkan ve Şahan Gökbakar hayranıdır kendisi ayrıca.  Tapınır adeta kendilerine.


Düşünceleri tutarlı değildir,  bir bütünlük sergilemez. Bence zaten böyle bir derdi de yok Perihan Mağden'in.  Sözlük'te bir yazarın da dediği gibi,  "iyi başlayıp kötü bitiriyor."  Radikal'de yazdığı yıllarda,  magazin haberlerine yer vermeyen bu gazetede gönüllü olarak magazinsel ağırlığı bol yazılar donatan köşe yazarı oldu.  Nur Çintay A  bile  bu konuda kendisi kadar istekli değildi. Gerçi Mağden gazeteden ayrıldıktan sonra dengeleri değişmiş gibiydi.

         Geçenlerde Taraf gazetesinde bir Perihan Mağden söyleşisi yayınlandı (13 Nisan 2014).  "Başbakan'a yolu İbrahim Tatlıses açtı"  şeklindeki bir sosyal medya paylaşımı sayesinde  Tehlikeli Temayüller  adlı yeni kitabından da haberdar oldum.  Ve itiraf etmeliyim ki son haftalarda içinde olduğum, beni yazmaktan alı koyan ruh halinden biraz olsun sıyrılıp bir şeyler okumama,  araştırmama ve "yazmama" neden oldu bu tesadüf.
Şimdi gelelim Mağden'in bazı tespitlerine...

Tayyip Erdoğan'a  "saldırgan mazlum"  dediği, "Türkiye siyasetinin 90'lı yıllarda popüler kültürle şekillendirildiği"  gibi ayan beyan malumun ilamı bir tespiti İbo üzerinden yaptığı için alay edilmesine sebep olan söyleşisinden bazı alıntılar şöyle:

İbrahim Tatlıses inanılmaz bir medya aktörüydü ve çok çok etkiliydi. Bizim günümüz ve gecemiz geçmiyordu ki İbrahim Tatlıses'le ilgili bir habere rastlamayalım. İbrahim Tatlıses hep şunları söyledi... Yaptığı bütün haltların karşılığında “Meyve veren ağaç taşlanmaz, Güneş balçıkla sıvanmaz” diyor,  “Çamur at izi kalsın”  diyor...  İbrahim Tatlıses'in  90'larda bize yaptığı ve kanıksattığı bütün numaraları şimdi Tayyip Erdoğan yapıyor. Hatta İbrahim Tatlıses'in onun öncü kuvveti olduğu kanaatindeyim.  Hülya Avşar da öyle.  Herkese sataşır, ona laf, buna laf... Birisi ona ezkaza cevap verdi mi  “E tabii benim reytingimden yararlanacak!” olur. Şimdi Tayyip Erdoğan da öyle...  Bence bütün 90'lar ve 2000'lerin ilk yılları boyunca bu popüler magazin figürleri bizi hadsizliğe, densizliğe, hedef şaşırtmacılığa, karartmacılığa, bugün gördüğümüz bütün bu araçlara alıştırdılar.

Tayyip Erdoğan sahneye geldiğinde bu ortam hazırlanmıştı. Özal Türkiye'siyle başlayan bir hadsizlik;  “A ne var, ben de konuşamaz mıyım, benim de fikrim var?” durumu... Bu hadsizlik öncesinde, kültürel sınıf farkına hürmet ediliyormuş. Sonra bütün o kültürel sınıf farkı yıkıldı ve çıkan bu medya figürleri,  mesela Reha Muhtar'ın  Show Haber'i de çok önemli. O kendini şimdi büyük solcu, devrimci olarak görüyor ama ben onun Türkiye'yi mahvettiğini düşünüyorum. Bir hastalık çıktığında, o hastalığı hazırlayan koşullar da var. Bütün bu koşullar popüler kültürde de aranmalı.


Bir kere ben bu  RTE-İbo-Avşar  tespitine katılıyorum.
"Başbakana yolu Tatlıses açtı" şeklinde şaka gibi bir tespit çıkıyor karşımıza ama zaten mantık-dışı dozu yüksek olan bir ülkede değil miyiz?  Türkiye'nin yakın dönem popüler kültürü ile Türk siyaseti arasındaki kurduğu bağı anlamayan ve alaya alanların, müzmin muhalif olmaya mahkum olduklarını belirtmek isterim ayrıca.

Samimi olarak, Recep Tayyip Erdoğan'ın Tatlıses ve Avşar'dan etkilendiğini ve bazı konularda aynı tarzı uyguladığını yıllardır düşünüyorum. Kendisi de Hürriyet'e verdiği bir söyleşisinde belirtti zaten, "Gündemden düşersem iktidarımı kaybederim"  gibi cümleler hatırlıyorum. Gündemden düşmemek önemli yani... Bu nedenle sürekli gündemi domine ediyor. Uludere-Kürt-kürtaj, tıkandıkça tekrar İsrail ve Mavi Marmara,  "kızlı-erkekli"  gibi hedef şaşırtmacalar... Aynı Avşar'ın gündem yaratma tarzı ve aynı Tatlıses tarzı savunma...  Bir toplumun popüler kültür düzeyini ve argümanlarını göz ardı etmek doğru değil diye düşünüyorum böyle uzun yıllardır iktidarın tepesinde olan bir siyasi aktör için.  Hele ki sürekli  "Halk bunu istiyor"  savunmasını yapıyorsa o iktidar.


Bu görüşlerime  "Hala mı AKP?  Gene mi RTE!"  ve  TROLLÜK nedir? başlıklı yazılarımda değinmiştim ilkin.  Özetle,  "Hala mı RTE?!" diyenlerin şaşkalozluğundan başka şaşırdığım bir şey yok.


Söyleşiye geri dönersek,  Cem Yılmaz için söylediği  "Adam komedyenliğini karakteriymiş gibi pazarladı"  lafı ile beni mest etti.   Böylelikle,  Charlie Chaplin üzerine her yeni keşfim ve değerlendirmemde, Türkiye'deki mizahçıların dünya çapındakilere kıyasla über mesleki deformasyonunu aklıma getiren bir ifadeyi dile getirmiş ki "azıcık ucundan"  bir ruh ikizliğimiz var sanırım Perihan hanım ile.



23 Kasım 2013 Cumartesi

  TROLLÜK  nedir?

Trollük,  insanları kızdırmak ile "keklemek" arasında gidip gelen, ilgi odağı olmak üzerine kurulu bir internet kültürü. Genellikle gerçek kimliğini gizleyip takma isimler üzerinden yapıldığı söylenir. Bu durum genellikle böyle olsa da, Türkiye reel hayatta trollük faaliyetlerinin en yaygın olduğu ülkelerden biri belki de.

"ULUDERE-Kürt-kürtaj"  yakın geçmişteki en iyi örneklerden biri idi.
Meclise türbanlı milletvekillerinin girmesi toplumda beklenen gerginliği yaratmayınca, bu kez de "Kızlı-Erkekli Yurtlar" ortaya sürüldü. "Fakirler gidemiyor!"  diye dershaneleri kapatıp  bunların bir kısmını özel okula dönüştürmek gibi dolaylı işler de yok değil.

..........Beri yandan bizde trollüğün en has ve başarılı örnekleri show dünyasından çıkmakta.  Hangi birini örnek vericeksin ki?

Hiçbir kalıcı ve dişe dokunur iş yapmadan, sadece çene sayesinde gündemi domine ederek bunun sunduğu fırsatları iyi değerlendirip vergi rekortmeni olmuş insanların ülkesi burası.
Yaklaşık 25 sene boyunca,  "Ben çok güzel bir kadınım"  ve  "Erkekler aldatır"  lafları çevresinde 70 milyonluk bir ülkenin şov dünyası işgal edildi.  Sonra  "Urfa'da  O-kus-ford  vardı da  biz mi okumadık?"

Popüler kültürümüz zaten tam bir derya.  Kemik iliği kanseri olduğunu söyleyip milletin kanını toplayan acılı doktor... (Oktar Babuna)  Vajinismus'u  tarihe gömdüğünü ve bu konuda dünyada tek olduğunu iddia eden Haydar Dümen... Tweet'ine cevap yazan ilk 20 kişinin kendisi ile yemek yeme şansını kazanacağını söyleyen belediye başkanı...  :)
(bkz: Melih Gökçek)

Velhasıl bizim insanımız;  adını saklamadan,  dobra dobra trollük yapan baba yiğitleri seviyor canlar  :)


12 Kasım 2013 Salı

  Gene mi RTE!  Hala mı  AKP?

Son zamanlarda en sinir olduğum tepkimsilerin başını çekiyor  Gene mi RTE?  Hâlâ mı AKP!  çıkışları.
“15 sene olmuş nerdeyse! Hala mı AKP, gene mi Tayyip!?” imiş...   (Sanırsın Türkiye'den değil de başka diyardan bildiriyor.)

             Bendeniz bugün otuzlu yaşlarını yarılamış biri olarak, bu ülke ile ilgili görüp gözlemlediğim en temel kodların başında "geberene kadar defolup gitmemek"  yer alıyor zaten? Bunu anlamak için en verimli alanların başında da popüler kültür gelir herhalde.

Bilmem katılır mısınız ama... Türkiye'de bir kültür mafyası var. Şov dünyasındaki kıstasları da kendisi belirliyor. Bazı şarkıcılar, bazı oyuncular, bazı "tipler" adeta dayatılır burada. Sevmesen de  huşû ile onlara katlanmak zorundasındır.
Tesadüf değil yani bunlar.  Tabii bir alternatif daha var: Tamamen inziva hayatı.   (Ya da gideceksin arkana bakmadan)


Henüz ilkokula bile başlamamıştım sanırım ilk kez  Türkan Sultan,  Süperstar Ajda,  Minik Serçe,  İbo,  Avşar kızı  adlarını duyduğumda...

Türkan Şoray  yüzlerce sinema filminde oynamıştı, bi dolu ödülü vardı, başımızın tacıydı. Geberene kadar da sultanımız olarak kalacak. Muhtemelen ölümünden sonra bile şöhret meraklısı genç kızlarımız söyleşilerinde "Kamera karşısında öpüşmem-sevişmem, Şoray kanunlarım var benim eki eki!" demeye devam edecek  :)

İbrahim Tatlıses  desen kafasından bile kurşunlandı, halen ayakta ve kendisinden her dem haberdarız.  (Olmamız gerekmiş gibi!)

Ve Avşar. Ancak ya biz ya da kendisinin ölümüyle kurtulabileceğimiz bir başka medya maymunu.  Çeyrek asırdan fazladır bu şahsiyetle dopdolu tüm pop hayatımız.
(Öyle mesuduz ki!)

Oldukça arşivci biriyimdir,  aldığım dergileri dahi saklarım uzun yıllar boyunca. (Evet, odam depo gibi.) Geçenlerde eskileri gözden geçirirken, ortaokula başladığım sene  (yıllar sonra bir trafik kazasında kaybettiğim en yakın arkadaşımla) okul çıkışı aldığımız bir haftalık dergi geldi elime. Arkadaşım H.Avşar'ı severdi ve söyleşisi var diye almıştık dergiyi. Sayfaları karıştırırken denk geldim, büyük puntolarla yazılmıştı söyleşinin başlığı:

"Erkekler aldatır."
Bu da ara başlık:  "Filmlerimde öpüşmem sevişmem ama masturbasyon yaparım."

Sene 1991'de dedikleri bunlar.  Sene 2013 olmuş,  şu işe bakınız ki yine durmadan aynı şeyleri diyor bu hikmeti kendinden menkul güzel kadın.  Burada bir gariplik var galiba? Çocuğunun bademcik ameliyatına kadar ana haber bültenlerinden dayatıldığımız (Muhtar'landığımız) bu insana belli ki uzun yıllar daha maruz kalacağız. Sadece ona olsa neyse!  Tabiki evladına da... Ve kız kardeşine de...

Şoray'ı ve Avşar'ı midesi kaldırabilen topluma,  bir de eşantiyon olarak kızlarını ve kardeşlerini verdikleri için medyamızın değerli gazeteci mensuplarına ne kadar teşekkür etsek az!


Velhasıl hala daha Türkan Sultan güzellemeleri yapılıyor, Sezen yıkama-yağlamaları...  Ekranlardaki evlilik furyası desen herhalde en az on sene daha sürer. Acun  ve  niceleri var daha sırada.

EL İNSAF!   Hâlâ  Demirel'den  siyasi görüş alınan bir ülkeyiz!
(Okul arkadaşı ERBAKAN, ancak hakkın rahmetine kavuşmasıyla koltuk sevdasından gönül indirmişti. Belli ki Demirel için de öyle olacak. Gökçek ve oğlu var sırada! Benzersiz bir ülkeyiz doğrusu.)

Sevmek, hayranı olmak, fan'ı olmak ayrı bir şey;  topluma-kitlelere dayatmak ayrı!


Hayatım boyunca dayatmaların türlüsünden hep rahatsız oldum.  Türkiye'de ise insanlar bunları içselleştirmiş, zerre tepki yok gibi.  Her radyoyu, tv'yi açısında reklamlarda defalarca  NİL Karaibrahimgil'e veya  Sertab Erener'e maruz kalmak zorunda olmak insanlarımıza batmıyor mesela...  Bıkmıyor,  tiksinmiyor.



BUNLARI MİDESİ KALDIRAN İNSANLAR RTE'yi KALDIRAMIYOR,  ÖYLE Mİ?     lol


           Bu yazıma son verirken, Hakkı Devrim'den bir alıntı yapmak istiyorum. Alıntı, siyaset sahnemizdeki esaslı bir bıktıran üzerine. Yıllar önce bu sözleri "Ne olacak bu CHP'nin hali?" tartışmalarının döndüğü bir ortamda link vererek aktardığım için Private Sözlük'te günah keçisi ilan edilmiştim. Ne satılmışlığım ne ABD uşaklığım ne Fetocu oluşum... olmadığım birşey kalmamıştı. Sonunda da bir yönetici tarafından özel mesajla siteden ayrılmam istenmişti.   (yani kibarca kovuldum)

“CHP gündemden düşeli bence 59 yıl geçti. 1950 CHP'nin sonuydu.  Darılmayın, gücenmeyin!  Zorla ayakta tutacağız diye, tarihî bir kuruluşu hortlağa döndürdünüz. Bu Onur belası (Onur Öymen'den bahsediyor) aslında hayra alamet sayılır. Zemini boşaltma kararına varın ki, sahici bir muhalefet de gelişip büyüme imkânı bulsun.”

("CHP'den kime ne hayır gelir!"   24 Kasım 2009,  Radikal)


28 Kasım 2012 Çarşamba

 Bir video ve bendeki çağrışımları

Geçen gün bir videoya denk geldim,  Twitter'da paylaşılmıştı sanırım. Biraz yazmak istedim.


Video linki:  (1) veya (2)

Uyku sorunları yaşayan biri olarak dün gece sabaha karşı defalarca izledim bu çekimi.  Bendeki notlar şöyle:
  1. Adnan Oktar, efsanevi bir aktör olabilirmiş. En zor karelerde bile ısrarla bir jön.

  2. Bir kez daha anladım ki; erkek cıvıtmadığı sürece, isterse masada sadece 1 erkek ve çok sayıda şen şakrak kadın olsun, sonuç cıvıklık olmuyor.

  3. Kendimi bildim bileli, "oyun havası" denen şeye tahammülüm çok düşük oldu. Kısa ve net, tartışmasız. Çocukluğumdan beri düğünler işkence gibi oldu bu yüzden bana. Ve ilk defa, bu videoda çalan parçayı iki dakika süreyle sıkılmadan, öff'lenmeden, sesi kısmadan, kaçmadan dinledim.  İlktir.  Not düşmek istedim.

    Özellikle son günlerde Fazıl Say'ın da katıldığı "Arabesk" taşlamasıyla, sürekli müzik türlerinden bahsediyor, yaftalıyor-bölüyor-çarpıyoruz ama pek enstrumanlardan, notalardan, eser içi zıtlıkların uyumundan bahsetmiyoruz. Yaptığımız hiç bir tartışmanın hakkını vermiyoruz aslında.

    Mesela son yıllarda Cezayir ve Mısır kökenli öyle müziklere denk geldim ki, Arabesk olduklarına inanamadım! Aşina olduğumuz arabesk bu değildi çünkü.  Bizdeki arabesk tınısı, İbrahim Tatlıses'in sözleriyle "tencere-tava sesi gibi" eserler...  Veya Arabik soslu ağıtlar/ulumalar...

    Avrupa'da bazı alternatif grupların arabesk çalgılarla seslendirdikleri ilahi-ağıtlar var, Catherine Braslavsky-Joseph Rowe çifti gibi.  Veya benim düşsel dünyamda özel bir yeri olan Fransız besteci Debussy'nin Arabesk adını verdiği piano sonatları vardır.  Klarnet ve piano ile icra edilen klasik müzik eserleri vardır.
    Yeri geldiğinde buraya eklemelerim sürebilir.

  4. Ortadoğu esrarengiz bir evren, çok acayip yetenekler-kaynaklar var,  bizse döne döne hep aynı lafları ediyoruz.
    20'li yaşlarımda diyordum ki, eğer gerçek bir sinemamız olsaydı ve sinema sektörümüz, Hollywood'daki gibi yetenekleri keşfetme hikayelerimiz de olur muydu?  Ne zaman sinemamızda Sultanlar ile Tek adamlar dönemini bitirip bu yelpazeyi ve gökkuşağını açacağız?

  5. Son günlerde öyle bir çizgideyim ki, hem düşüyorum hem de ümitliyim.  Karamsarlık ağır gelmeye başladığında bu videoyu açıp izliyorum, dağılıyor.
    Şimdi hep birlikte  -sessizce-  söyleyelim:
    "Angara'nın bağları da büklüm büklüm yolları
    Ne zaman serhoş oldun da galdıramıyon golları?
    "

21 Nisan 2011 Perşembe

Ergenekon,  Silivri,  Hukuk,  Yaklaşan Seçimler ve Milletvekili Adayları üzerine


İkinci Ergenekon Davası'nın tutuklu sanığı gazeteci MUSTAFA BALBAY, CHP'den milletvekili adayı. Kemal Kılıçdaroğlu'nun "Balbay bizi tercih ederse mutlu oluruz" sözlerine cevaben  "CHP bir siyaset kazanı. Ben de o kazanın içinde yoğrulmaktan mutluluk duyacağım" şeklinde bir yazılı açıklama yaptıktan sonra;  aynı davada yargılanan TUNCAY ÖZKAN  da  CHP'den milletvekili aday adaylığı başvurusunda bulundu.

Başkent Üniversitesi eski Rektörü, Ergenekon tutuklu sanığı MEHMET HABERAL da kadroya katıldı sonra. Kalp rahatsızlığı gerekçesiyle uzun süre hastane nakilleri yapılan ve yaşam tehlikesi bulunduğu dahi söylenen Haberal için Zonguldak birinci,  Mustafa Balbay içinse İzmir birinci bölge birinci sıra deniyor.
(Ecevit-Haberal-Ecevitçi Zonguldak'tan adaylık!)

"M.Haberal yataktan kalkarsa küt diye gidecekti hani??? şiiit Gata sana soruyorum!"   (@ariadne)

"Mehmet Haberal: CHP'den milletvekili adaylığı sonrası turp gibi olan ulusalcı."


Devrimci Karargâh Örgütü'ne yardım ve yataklık suçlamasıyla Silivri Cezaevi'nde tutuklu bulunan eski Emniyet Müdürü HANEFİ AVCI, milletvekili adayı olabilmek için görevinden istifa etti. Önce CHP'den aday olacağı konuşuluyordu ama bu konuda süregelen ön tartışmalar nedeniyle bu olmadı galiba. Liste dışı kalan Avcı, İstanbul 3. Bölge'den bağımsız milletvekili adayı.

Hanefi Avcı; Nur Cemaati'nin Emniyet ve Yargı ile ilgili makamlarda örgütlendiği, Ergenekon soruşturmalarına yön verdiği iddialarını barındıran "Haliç'te yaşayan Simonlar" adlı kitabının yayımından sonra tutuklanmıştı.  Evlilik dışı ilişkisi, kitabın gerçek yazarının kendisi olmadığı gibi birçok gündem dedikodularını da ekleyeyim.



CHP'den milletvekili adayı olmak için başvuran Ergenekon Davası'nın tutuklu sanıklarından Tuncay Özkan liste dışı kaldı. Melih Gökçek'in "seçimlerden sonraki CHP başkanı Tuncay Özkan olacak" kehanet-tweeti belki de dikkat çekiciydi kim bilir? Bunun üzerine İstanbul'dan bağımsız adaylığını koydu. Özkan: "Savcılara sorduğum soruyu sayın Kılıçdaroğlu şimdi size soruyorum, benim suçum ne? Benim adaylık başvurumu neden reddettiniz?  Bu vefasızlık, bu sessizlik niye?"

Bu arada bir diğer Ergenekon tutuklusu Emekli Korgeneral ENGİN ALAN, MHP'den İstanbul 1.Bölge 1.sıradan listeye girdi. CHP'den aday adayı olabilmek için SİNAN AYGÜN, Ankara Ticaret Odası başkanlığından istifa etti ve Ankara'dan CHP MV adayı oldu.  (Bu derece sağcı ve deşifre bir isim bile.)

Yani kıssadan hisse:  ŞAİBELİ TİPLER MECLİSTE!



Biraz da hukukçulara bakalım.  İLHAN CİHANER CHP'den adaylığını koymuştu, ancak o da listelere alınmadı. Hatırlarsanız kendisi Erzincan Cumhuriyet eski Başsavcısı idi ve makamında olaylı bir polis baskını olmuştu. Sonra yargılanmış, görev yeri ve yetkileri değiştirilmişti filan...  İstifa edip  CHP'ye katılmak  ve
12 Haziran seçimleri ile MV olmak istedi ama aday yapılmadı gibi gözüküyor şu tarih itibariyle.

Son dakika:  YSK tarafından verilen kontenjan adayı kararının ardından, İlhan Cihaner  Denizli CHP adayı olarak gösterildi.


EMİNE ÜLKER TARHAN milletvekilliği adaylığı için YARSAV başkanlığı görevinden istifa ederek CHP adayı oldu. HSYK eski Başkanvekili KADİR ÖZBEK de milletvekili adayı.
"Eğer siyaset yapmak istiyorsan cübbeni çıkart gel" çağrısına uydular demek ki sonunda...

Ağustos ayındaki bir yazımda şöyle demiştim:
"(YARSAV) Sıradan vatandaş olarak ne olduğunu bilmediğimiz bu kurum ve başkanları (Emine Ülker Tarhan ve öncesinde Ömer Faruk Eminağaoğlu) son dönemde adeta bir siyasi parti genel başkanı havasında her gün basın açıklaması yapıyor ve iktidarı eleştiriyor. İktidardakiler de sağolsun işte karşılıklı atışmaya devam..."
(bkz:  Gündem Ağustos 2010/4)



YİĞİT BULUT'un adıysa AKP İstanbul ikinci bölge diye geçiyordu ancak aday gösterilmedi. Adamda iyi manevra kabiliyeti var yalnız, hakkını vermek lazım. Ulusalcılıktan girdi, Adnan Hoca ile Evrim Teorisi'ni canlı canlı çürüttü, DP'den yolu geçti ve en son AKP'ye kapak atmaya çalıştı.
Şimdilik olmadı.


Olaylı eşi  ÖZLEM TÜRKÖNE  ("Özlem siyasette yeni")  geçen dönem İstanbul 1. bölgeden AKP milletvekili olan MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE listede yer bulamazken; karikatürist Salih Memecan'ın eşi NURSUNA MEMECAN Sivas'tan;  Sakarya'dan aday gösterileceği konuşulan milli futbolcu HAKAN ŞÜKÜR  İstanbul 3. bölgeden;  Dış İşleri Bakanı  AHMET DAVUTOĞLU Konya 1. sıradan;  gazeteci  ŞAMİL TAYYAR  Gaziantep'ten aday gösterildi.  (AKP)
Oktay Ekşi'nin Hürriyet'ten CHP'ye yatay geçişinin benzerini, Muammer Güler AKP'ye geçerek yapıyor. Herkes ödülünü alıyor.   (@itaatsiz)


14 Mart 2011 geceyarısı uğradığı silahlı saldırı sonucu ağır yaralanan  İBRAHİM TATLISES ise Urfa'dan bağımsız aday. Önce AKP'den adaylık beklemiş kendisi, ancak olmayınca olmuyor dememiş ve bağımsız adaylığını koymuş.
(Bu kez, geçen seçimlerde Uzanlar'ın Genç Partisi'ndeki İstanbul adaylığı gibi bir gözü karalık yapmadı.)

Son dakika  (21 Nisan) :   İbrahim Tatlıses adaylıktan çekildi.



Biraz da Ergenekon'un seyrine bakalım:

Nedim Şener ve Ahmet Şık'ın  Ergenekon terör örgütü (ETÖ) üyeliğinden tutuklanmaları,  davaları iyice sulandırdı ve hedef şaşırttı.
Son Ergenekon gözaltıları  başlığında da yazdığım gibi:
"Ergenekon Operasyonu"  oldu:   "Cemaatime dokunma!  Hareketi"


"Ahmet Şık 'Ergenekoncu' olarak gözaltına alınabiliyorsa,  ben de alınabilirim demektir."
"Ergenekon'u ben birilerinin cezalandırılacağı bir 'okazyon/fırsat' olarak görmüyorum. Ama bazı şeylerin bundan böyle kesin olarak bir daha yapılmamasını sağlayacak bir olay olması gerektiğini düşünüyorum. Bu da bir 'ceza' sorunu değil, bir 'sergileme' sorunu olmalı. Yani, yıllardır kurulmuş, işletilmiş bu mekanizmanın nerelere kadar uzandığını, nüfuz ettiğini ve nasıl çalıştığını bizlere açık açık göstermeli. Her şeyin ortaya çıkmamasına da razıyım  (zaten elimizde değil),  yeter ki çıkanlar,  olayın bütünü hakkında yeterli fikir versin.

Ama bu dediğimin, kendisini tanıdığım Ahmet Şık'ı, veya yazdığından tanıdığım Nedim Şener'i gözaltına almakla gerçekleşmeyeceğini de biliyorum. Şu anda söyleyebileceğim, bu gibi davranışların, tam tersine, sürece zarar vereceği ve ortaya çıkmış olguların inandırıcılığını da zedeleyeceğidir.
(Son gözaltılar,  Murat Belge.  6 Mart 2011, Taraf)


Bugün Nedim Şener ve Ahmet Şık'a karşı başlatılan operasyon, Ergenekon üzerinden muhalif sesi susturmanın zirve noktasına ulaştığı andır.
Bu itibarsızlaşmanın sorumluluğu artık hükümetin de üzerindedir. Hükümet, Ergenekon davalarının istihbarat ayağında hakim olan zihniyet polisliği yuvasına hızla neşter vurmazsa, Ergenekon'un Susurluk'a dönüşmesinin sorumlusu olarak tarihe geçecektir.
(Ergenekon Susurluk'a dönüyor, Ahmet İnsel. 6 Mart 2011, Radikal)
(*) Ahmet Insel, davanın zihniyet polisliğine dönüşmesinin Türkan Saylan'ın dahil edildiği aşamada başladığını iki yıl önce belirtmişti.

Ülkemizde mahpusların yüzde 55'ini tutuklu yargılananlar oluşturuyorken, sanık hakları sadece paşalar ve bir kısım gazeteciler içeri alınınca aklına düşenlerin samimiyetine inanalım mı?
('‘O da’  mı muhalif,  Hilâl Kaplan.  23 Şubat 2011, Taraf)

Aslında medya dışında sokaktaki vatandaşın umrunda değil hatta hoşuna gidiyor.   (dersimi - 9 Şubat 2011, Radikal Online)

Toplu mezarların açılması, Diyarbakır'daki JİTEM davası vd Ergenekon davasının yan ürünleri, keşke bunlar davanın ana konuları olabilseydi.   (Orhan Kemal Cengiz)



Gelen tepkiler sorasında hükumet önce "Yargının işidir, biz karışamayız" dedi. Başbakan ise "Yargı toplumsal duyarlılıkla değil dellilerle hareket eder. Beklentimiz sürecin hızlanması" dedi. Sonrasında olaylar Ergenekon Savcılarının değiştirilmesine kadar uzandı. Ergenekon soruşturmasına bakan Zekeriya Öz, Fikret Seçen ve Ercan Şafak davadan alınarak İstanbul Başsavcıvekili olarak atandı.  CHP ve BDP'nin Ergenekon ve KCK davalarından tutuklu çeşitli isimleri aday göstermelerini değerlendiren Recep Tayyip Erdoğan: "Dokunulmazlık kaldırılsın diye bu kadar konuştular. Şimdi dokunulmazlık zırhına kimlerin müracaat ettiği ortada."



VETO: Yüksek Seçim Kurulu (YSK); aralarında Hatip Dicle, Leyla Zana, (polis tokatlayan) Sabahat Tuncel, Sırrı Süreyya Önder ve Gülten Kışanak'ın da bulunduğu DTP/BDP'nin 12 bağımsız milletvekili adayının adaylıklarını,  milletvekili seçilme yeterliliğini etkileyecek
eski mahkumiyetleri bulunduğu gerekçesiyle iptal etti.

Kişisel yorumum:  Mecliste mafya ile bağlantıları afişe olmuş olan, hatta Wikileaks belgelerine girmiş isimler dahi aday olabiliyor, yolsuzluk veya değil, başkaları da sorun edilmiyor; ama sıra BDP'lilere gelince adaletin kılıcı iniveriyor, bravo!  Ayrıca mesela Sabahat Tuncel'in milletvekilliğine gerçekten bir mani olsaydı, zaten daha önce milletvekili olamazdı. Olay bitmiş, kadın milletvekili olmuş, tekrar adaylığını koyuyor, bunlar bitmiş olayı yeniden açıyor.
"Abdülkadir abi (Abdülkadir Aksu) listede, Cemil Çiçek listede, Hrant cinayetinin baş valisi Muammer Güler listede... Kafatasçı tespitleriyle ünlü Yusuf Halacoğlu MHP'den milletvekili adayı olmak için Gazi Üniversitesi'ndeki görevinden istifa etti.."

Yüksek Seçim Kurulu'nun provokatif kararı ardından yükselen tansiyon sokaklara taştı. On binlerin katıldığı gösterilere saldıran polis ve asker, onlarca kişiyi yaraladı. Yüzlerce insanın gözaltına alındığı olaylar sırasında Bismil'de üzerine ateş açılan İbrahim Oruç yaşamını yitirdi.  (Kanlı Seçim; Halka Gaz, Dayak ve Kurşun!)

Görgü tanıkları, silahla hedef alınarak vurulan Oruç'un yere düşmesinin ardından tekmelenmesiyle dişlerinin kırıldığını belirtti. Bu arada gösteriler sırasında anaokuluna/kreşe molotof kokteyli atmak gibi aşırılıklar tepki çekiciydi. Diyarbakır'ın Bismil ilçesinde bir kişinin ölümüyle sonuçlanan olayı protesto eden Van'daki bazı göstericiler, bir banka şubesine molotofkokteyli attı, "haklıyken haksız duruma düşmek" gibi yorumlar yapıldı. Ayrıca zaten hali hazırda milletvekili olan kişilerin yasal durumu aday olmalarına bile imkân vermiyorsa;  madem nasıl milletvekili oldu bunlar geçen seçimde?
Yine de Türk Medyası "vatan hainleri", "teröristler" gazlaması yapmaktan geri durmadı ki burada yapılan bir demokrasi ayıbıdır. Bu sevimsiz durumu bile kınayamadı büyük medya.

AKP'ye duyulan nefretin yarısı Kürtlere reva görülen şiddete duyulsaydı, şimdiye kadar şahane bir ülke olacaktık. (@erkanshen)

Bankayı ateşe verenle, onların haberini ateşle veren güya haberci arasında ne fark var? Biri kahverengi, öteki lacivert. (@theserendipity)

Bu kararın en çok AKP'ye yarayacağı ve siyasi-planlı bir karar olduğu konuşulmaya başlandı hemen. YSK vetosuna CHP'den tepki geldi. Meclisi olağanüstü toplayarak YSK krizini çözme önerisinde bulundu CHP. Gelişmeler ve artan tepkiler üzerine midir bilinmez; YSK bu kez de "Eksik belgeler tamamlanırsa adaylar seçime girebilir"  açıklamasını yaptı.  (Şaka gibi!)

1.5 yıllık hapis cezası 6 ay hapse çevrilen İstanbul 1. Bölge Bağımsız Milletvekili Adayı Sebahat Tuncel'in parlamentoya tekrar girmesinin önü açıldı. Gültan Kışanak da mahkemeden seçim hakkına ilişkin belgeyi alarak YSK'ya iletti. Hukukçu olmadığımdan anlamını tam idrak edemesem de, mahkemelerin apar topar "memnu hakların iadesi" kararları almasının, bağımsız adaylar için süreci normale döndürdüğü söyleniyor.

21 Nisan'daki YSK toplantısı sonrasındaysa; HATİP DİCLE, LEYLA ZANA, SALİH YILDIZ, ERTUĞRUL KÜRKÇÜ, GÜLTAN KIŞANAK, SEBAHAT TUNCEL ve HARUN ÖZCAN'ın milletvekili adayı olmalarına engel durumlarının bulunmadığı açıklandı. Yani bu isimler 12 Haziran seçimlerinde adaylar arasında yer alacak.  İsa Gürbüz, Çiçek Otlu ve Şerafettin Efe'nin itirazları ise reddedildi.

Ey YSK. Değdi mi? Bir gencin ölümü, onlarca yaralı, yüzlerce dükkan ve arabanın tahrip olmasına değdi mi? Aynı kararı daha önce alamaz mıydınız. Türkiye'ye bunu yapmaya hakkınız yoktu. Bu faturayı ödetmemeniz gerekirdi. Artık güvenilirliğiniz kalmamıştır.  (*, **)

yasakların ardındaki derin elden nasıl rahatsızsam,  aynı derin elin yasakları 1 günde kaldırmsından da rahatsızım. bağımsız bir hukuk istiyorum. (@sucluyorum)

"YSK'nın altı üyesi Yargıtay'dan, beş üyesi Danıştay'dan geliyor.  Hepsi hukukçu.
Peki, bu kadar çok karar değiştiren hukukçulara ve onlara böyle karar değiştirme imkânı veren hukuk sistemine nasıl güveneceğiz?
Bu kararların siyasi olmadığına nasıl inanacağız?"
"Bu ülkede barışın gelmesini istemeyenler var ve ortalığı birbirine katacak bir gücü de hâlâ ellerinde tutuyorlar."
"Burası devlet falan değil;  Ankara "bela" arayan adamlarla dolu ve istediklerinde o belayı da çıkartabiliyorlar.
"Bu ülkenin huzura ve barışa kavuşmasını isteyenlerin çok kararlı davranması, bu devleti, Anayasa'yı, kurumları baştan aşağıya değiştirmesi gerekiyor.  Bu devlet bitti çünkü."
(Bitiş,  Ahmet Altan.  20 Nisan 2011, Taraf)

Olayı  Ergenekon'a bağlayanlar da olmadı değil:
AKP nin anayasayı değiştirecek cogunluga ulaşması muhtemel olan bir secim oncesinde kim Turkiyeyi sallamak isterdi bu kadar acaba?  (@kuntakinteden)


Hazırlanacak yeni Anayasa için TBMM Anayasa Komisyonu Başkanlığı gibi özel bir görevi de bulunan AKP'li BURHAN KUZU, YSK'nın bu kararına destek verdi ve "YSK zaman zaman çok yanlış kararlar verir. Ama belki en doğru kararlardan birisi budur maalesef" diyerek vetoya sahip çıktı.

Ve son olarak, Samsun'dan bağımsız milletvekili adayı olan 28 yaşındaki İsmail Çelik'in adaylığını YSK kabul etti. İsmail Çelik, Samsun'daki bir duruşma çıkışında açıklama yapan DTP/BDP Genel Başkanı Ahmet Türk'ü yumruklamıştı.

.
Altanlar,  Ecevit,  Türk Medyası,

3 Aralık 2010 Cuma

 Gündem  Kasım 2010-II

Kasım ayındaki olaylara göz atmaya devam edelim.  O kadar çok şey oldu ki ay sonuna doğru!

.
"İleri demokrasi"
"2008 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi'nde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı protesto eden 18 öğrenci,  izinsiz gösteri  yaptıkları gerekçesiyle
1 yıl 3'er ay hapis cezasına çarptırıldı."  (bkz)


Bu tarz yargı kararları artık sıradanlaşır oldu. Samsun'da Ahmet Türk'ü yumruklayarak burnunu kıran şahıs serbest bırakılırken; Tayyip Erdoğan'ı sadece sözle de olsa bağırarak eleştirmek tutuklanma sebebi.  Bir AKP'li bakanın yumruklanması  olayında 15 yıl hapis cezası çıktı. İşte uzun bir süredir Türkiye gündemine oturmuş hukuk böyle bir şey olsa gerek. Bu gelişme üzerine Private Sözlük'te yazdığım bir entry'mi Yorumlar kısmında bulabilirsiniz. Ancak önce bu ay içerisinde dikkat çeken sivri bir ifadeye bakalım.


RTE:  "Biz katile katil deriz"
Ziyaret sebebiyle Lübnan'da bulunan Recep Tayyip Erdoğan, başta bölgedeki Türkmenler olmak üzere kalabalıklar tarafından coşkuyla karşılandı.
'Kaddafi İnsan Hakları Ödülü''ne layık görüldü. "2006 yılında Lübnan'a yapılan insanlık dışı saldırıyı (2006 İsrail-Lübnan Savaşı) Türkiye'nin büyük endişeyle izlediğini" belirttikten sonra Mavi Marmara olayına da değinerek İsrail eleştirilerini tekrarlayan Erdoğan,  "Biz gerektiğinde katile katil diyeceğiz.  Katilden de hesabını soracağız"  dedi.


Kişisel yorumum:   Ogün Samast,  Mehmet Ali Ağca,  Abdullah Çatlı  ve nicelerine  "kahraman"  (Türkiye seninle gurur duyuyor)  muamelesi çekilen bir ülkede,  o ülkenin başbakanının âlemi aptal yerine koyma pahasına  İsrail'e çakma girişiminden doğan bir aforizma.  Uğur Kaymaz  gibi nicelerini terörist diye vuran güvenlik görevlilerini aklayan bir ülkenin başbakanı ayrıca bunu söyleyen.
Hazır seçimler de yaklaşırken  en esaslı harekete geçirici mevzu olan "Yahudi düşmanlığı"ndansa,  (madem biz katile de katil diyormuşuz)  bir eleştirisini de dünyanın pek çok yerinde  "müslüman kardeşlerimiz"i  vuran ABD'ye yönlendirmesini bekleme hakkımız yok mu?  Örnekse Irak'ta geçtiğimiz  6 yıl boyunca yüzbinlerce insanın öldürüldüğü söyleniyor.  Ki bunların %50'den fazlası sivil.  Gerçi Filistinli olmayan "Müslüman kardeş"ten sayılmıyordu dimi?
-
Uluslararası mahkemelerin mahkum ettiği katliamcı Ömer El Beşir'le olan dostluğu sebebi ile mi  (bkz: Mart 2009 Gündemi)  bu -adını ilk duyduğum- Kaddafi İnsan Hakları ödülüne layık görüldü bilemiyorum ama,  bu vesileyle gene İsrail'e laflar hazırladığına eminim.
Zamanında hocası  Necmettin ERBAKAN'ın ipinin  Kaddafi'nin çadırında çekildiğini hatırlayınca,  bir tür "boynuz kulağı geçer" durumu olduğu da ortada hani...



Baydemir'e istifa çağrısı
"Silahlı mücadele miadını doldurdu" diyen Osman Baydemir,  ("barış süreci"nde başgüvercin kesilen)  APO  tarafından  şu sözlerle kınandı:
"Ya istifa edip AKP'ye üye olsun ya da özeleştiri versin."


Sakın İmralı'daki görüşme masasında Kürtlerin geleceği konuşulması yerine sadece ama sadece Öcalan'ın geleceği ve bölgedeki hâkimiyeti konuşuluyor olmasın? Yani biz burada "Türkiye'nin eksen kaymasını" tartışırken İmralı'daki görüşmelerde Kürt sorununa çözümlerin ekseni kaymış olmasın? Hiç kimse Öcalan'ın gücünü ve etkisini göz ardı edemez ancak görüşmeler, bu gücün ve etkinin kişisel olarak sisteme nasıl sokulacağı üzerine kuruluyorsa vay haline Türkiye'nin! O masada Diyarbakır'ın seçilmiş belediye başkanının konuşma özgürlüğü ya da Kürt siyasetçilerinin inisiyatif kullanma özgürlüğü tartışılmıyor ve çözüme kuvuşturulmuyorsa, zaten konuşacak kala kala Öcalan'ın istikbali kalıyor.
'Demokrasi' diye bir çözüm masasına oturup feodal bir liderin gücünün sisteme entegre edilmiş hali ile kalkılacaksa emin olun bunda ilk kaybeden Kürtler olacaktır."
(Cüneyt Özdemir,  Baydemir'in infaz edilen onuru.  24/11/2010, Radikal)



Füze  Kalkanı
Kasım gündemindeki önemli bir başlıktı. Ne var ki bendeniz bu gelişmeleri pek iyi takip edemedim. İnternet taramalarından aktarabileceklerim ise şunlar:

Bir çeşit füze savunma sisteminden bahsediliyor. Size karşı bir nükleer saldırı başladığında, gelen füzelerin havada imha edilmesini hedefliyormuş sistem. Portekiz'in başkenti Lizbon'daki NATO zirvesinde kabul etmişiz bunları ülkeye yerleştirmeye... İran ve Kuzey Kore'nin bir tehdit olarak algılanmasından doğan bir süreç sanırım.

Bizim siyasilerimiz, "Komutanın kesinlikle NATO'da olması gerektiğini" ifade etmişler. Ancak anlaşılan o ki bu füzelerin komutasının kimde olduğu pek belli değil. Veya belli de telaffuz edilmek istenmiyor diyelim.



İşçi Mücadelesi  sitesindeki uzun bir yazıdan alıntı:

Türkiye'nin özel konumu
Burada hem NATO üyesi olarak hem de İran'ın komşusu olarak Türkiye'nin özel konumu öne çıkmaktadır. ABD, İran'ın nükleer programına karşı BM nezdinde yaptırım uygulanması için bastırırken; Türkiye ve Brezilya ayrıca inisiyatif alarak İran'la nükleer takas anlaşması imzalamıştı. Bu anlaşmaya göre İran, nükleer silah için de kullanılabilecek olan radyoaktif maddelerin Türkiye'de uluslararası gözetim altında depolanmasını kabul etmişti. Bu anlaşma ABD'nin tepkisini çekmiş ve Türkiye'nin dış politikada Batı'dan uzaklaştığı şeklinde yorumlanmıştı. Şimdi ABD'nin, füze kalkanını NATO projesi olarak Türkiye'ye dayatması, Türkiye'nin tarafsız bir konumda durma ya da arabulucu rolüne soyunma girişimlerini ortadan kaldırmaya yöneliktir.
...
Tayyip Erdoğan önderliğinde AKP hükümeti bir yandan emperyalizmle işbirliğine devam ederken diğer yandan Ortadoğu'da prestijini arttıracak çıkışlar yapıyor. Mavi Marmara olayından sonra İsrail'e karşı yapılan çıkış, İran'la yapılan anlaşmalar, Suriye ve diğer ülkelerle geliştirilen ilişkilerin bu çerçevede etkili olduğu açıktır. Bununla birlikte, füze kalkanı projesi Türkiye'yi kaçınılmaz biçimde taraf olmaya zorlayacak bir süreci başlatmış durumda. Ya emperyalizmden ve Siyonizmden yana olacaksın ya da karşısında... Arada kalmanın, denge politikası izlemenin koşulları azalmaktadır. AKP'nin son tahlilde alacağı tutum bellidir. Bölgede emperyalizme karşı değil tersine onunla ittifak halinde güç olmaya çalışan, yarım asırlık NATO üyesi Türkiye'nin hükümeti sonuçta emperyalizmden yana saf tutacaktır. Tabii ki büyük bir politik bedel ödeyerek.



"Potansiyel tehdit İran değilse Küba mı?"
"Zımnen de olsa bugün AKP hükümeti füze savunma sistemini gerektiren potansiyel tehdit kaynağının İran olduğunu kabul etmiş,  ancak bu ismin kamuoyuna açıklanacak metinlerde açıkça zikredilmemesini isteyerek görüntüyü kurtarmaya çalışmıştır. Türk milletinin aklı ve idrakiyle alay edercesine "Hiçbir komşumuzu tehdit ve hedef tanımlaması içinde göremeyiz (Komşularla sıfır sorun)"  diyen Başbakan'a sormak isterim ki; siyasi hesaplarla kendinizin gitmeye cesaret edemediği Lizbon zirvesinde Cumhurbaşkanı tarafından onay verilen füze savunma sistemi İran'a karşı değilse, hangi potansiyel tehdit kaynağı ülkeye karşıdır? Tehdit kaynağı İran değilse Senegal midir,  Küba mıdır,  yoksa Rusya mı?...
Füze kalkanının kurulacağı ülke Türkiye olarak belirlenmiş, adeta başta AB olmak üzere NATO üyesi ülkelerin güvenliğini sağlamak için bütün riskler üstlenilmiştir. Ortada ne bir başarı diye sunulacak gelişme ne de zafer diye yutturulacak diplomatik netice vardır. "Biz olmasaydık NATO toplantısı on dakikada biterdi" sözlerinin de hiçbir anlamı ve değeri yoktur. Sürekli sahte diklenmelerle, hamasi sözlerle iç politikaya dönük mesaj veren AKP iktidarı, NATO toplantısında ağzına bir parmak bal sürülerek geri gönderilmiştir."

Devlet  Bahçeli




Üç komutan görevden alındı
Balyoz Darbe Planı ve fişleme olaylarında adı geçen Tümgeneral mertebesinde üç komutan, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül tarafından görevlerinden alındı.

Ortada yine anlamakta zorluk çekilen karışık bir durum var. Bu üç komutan, (TSK Personel Kanunu'nun 65. maddesi gereğince) haklarındaki davalar nedeniyle bu Ağustos ayındaki YAŞ/Yüksek Askeri Şûra toplantısında terfi ettirilmemiş zaten, yani terfileri durdurulmuş. Ancak açığa alınmamış, başka görevlere atanmışlar. Sonrasındaysa AYİM yani Askerî Yüksek İdare Mahkemesi'ne başvurarak terfilerini geri istemişler... Askeri mahkeme de "yürütmeyi durdurma" kararı vermiş; yani terfi etmelerini onaylamış. Ve böylece alınan YAŞ kararları bu kararla delinmiş oldu.  (Medya daha çok 'by-pass' kelimesini tercih etti.)
Bu noktada hükumet, gecikmeli olarak da olsa devreye girerek bir mesaj verdi. Sivillerin onay yetkisinde olan terfileri ve YAŞ kararlarını AYİM üzerinden delmenin yolu, Bakanlıkların açığa alma kararları ile durduruldu. Gelişmeler üzerine Bülent Arınç "Askeri hakimlere güvenmediğini" söyledi: "Komutanların, kendilerinden daha ast rütbede olan hakimlere karşı dava açmasını ve o hakimlerin bu komutanlar hakkında hukuka tam uygunluk içinde karar verip veremeyeceklerini kamuoyunun takdirine sunuyorum"  dedi.


Bu gelişme üzerine CHP'den derhal karşı çıkışlar geldi. "Kemal Anadol'u, 'İşte bu da sivil darbe' derken gördüm ekranda. Şaşıracak, yadırgayacak bir şey yok CHP'nin bunu yapması gerekiyor... Kemal Anadol bugün cihet-i askeriyenin Türkiye'nin siyasi hayatındaki geleneksel hegemonyasının, sultasının eksilmemesi için elinden gelen her şeyi yapması gerekiyor"  diyordu  Murat Belge,  "Üç General"  başlıklı yazısında...
Gerçi sonradan parti dinamikleri bu karşı çıkışlara tam destek vermedi gibi ve bu duruşu sürdür(e)mediler... "İki ileri bir geri" şeklinde devam ediyorlar. Kurultay hazırlıklarına başlanan CHP'de  Deniz Baykal ve Önder Sav'ın ittifak oluşturacakları söylentileri başladı bile...




Kuzey Kore-Güney Kore
23 Kasım 2010: Kuzey Kore, Güney Kore'ye bağlı Yeonpyeong adasına topçu ateşi başlattı. Samsung ve LG gibi teknoloji devlerini barındıran, Amerika'nın açık desteğine sahip bir Güney Kore ile Çin destekli Kuzey Kore, ve ölüm haberlerinin gelmesi ile "Rusya ne yapacak?" soruları merak uyandırdı.



.
Şiddetin sıradanlaşması
Nam-ı diğer İbo, bir kız çocuğuna (artık ne üzerine kim bilir?) "Vay küçük orospu" demiş. (Medya, "demiş" yerine "diye sevmiş" demeyi tercih etti gerçi...)
Ortamda Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'da olunca hoş karşılanmamış bu durum. (Yoksa millet gırgır şamata geçiştirirdi valla.) Sonradan, İbo'nun bu tavrını Balçiçek Pamir eleştirmiş.
İbo'muz da  "kalemini kırarım"  diye gazeteciyi tehdit!

O değil de...  Bu millet toptan mı ahlak anlayışını kaybetti acaba?  Sesini, yorumunu bilemem.  Ama adamın her konserine gidip egosunu şişirmek ve kendisini yüceltmek zorunda mısınız siz?  Sonuçta bu adamın tarzı belli.
Bu arada "küçük orospu"nun  tanımı şöyle:   İçinde yaşadığı ülkede şiddetin her türlüsünün meşru olduğunu ve asla cezalandırılmayacağını fark edip, toplumdaki ahlak anlayışının sözde olduğunu bilen mafyavari maço kişiler için bir  "sevgi sözcüğü".




Taraf gazetesinde yayınlanan Mehmet Baransu imzalı haberde, "Genelkurmay’ın tabelası indirilecek" gibi dikkat çekici ifadelerle bezeli, askeriyedeki yeni değişiklik tasarılarından bahsediliyordu.  Genelkurmay Başkanlığı,  -zaten olması gerektiği gibi-  Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanacakmış filan... Başbakanlık derhal yalanladı haberi. Ahmet Altan ise gazetesindeki habere sahip çıkarken şunları söylüyordu bir yandan da:
"Türkiye'de iki tane "özerk" başkanlık var. Biri Genelkurmay,  biri de Diyanet.
İkisi de aynı gün kurulmuş.
İkisinin de yapısının değişmesi gerekir.
Demokrasi için Genelkurmay'ın, laiklik için Diyanet'in statüsünün değiştirilmesi kaçınılmazdır."
(Boşverin.  28/11/2010, Taraf)

Türkiye'de belirli bir eşiğin nasıl aşıldığını fark edebiliyor musunuz? Yıllarca susulan-susturulan, sahte yüksek saygılar sunulan, eleştirilemez nitelikteki makamlar ve kurumlarla ilgili artık "konuşulabiliyor". Dengesiz bir yapımız olduğu için, eleştiriler de orantısız ve dengesiz gelebiliyor bazen. Bugün bu toprakların tarihindeki en dikkat çekici değişim-dönüşüm hamlelerinden biri gerçekleşiyor. Başarılı olup olmayacağı ve bu misyonu üstlenen siyasetçilerin çapını/çapsızlığını ise tarih yazacaktır. Her ne kadar Türkiye'deki okullarda değilse de Amerika veya Batı kaynaklarından öğrenebileceğimizi umuyorum.





28 Kasım 2010 - Haydarpaşa yandı


Tarihi Haydarpaşa Tren Garı'nın çatı katında yangın çıktı. Tadilat sırasında dikkatsizlikle çıktı sanılırken,  meğer olay kasıtlıymış.
"Denizden ve karadan müdahale edilen garın yangından zarar görmeyen pencereleri ve tarihi işlemeleri, söndürme işlemleri sırasında tazikli suyun etkisiyle kırıldı. Bu sırada garla ilgili tüm kayıtların tutulduğu belgeler ve arşiv odası da tazyikli sudan nasibini aldı."  (bkz)


Fazla söze gerek yok sanırım.  Her şeyi rant olarak gören köylü yöneticilerle ancak buraya kadar.




Vergi affı
Türkiye genel seçimlere hazırlık dönemine giderken, AKP (yine) hayırlı bir işe imza atmış ve vergi borcundan dolayı beli bükülmüş vatandaşına elini uzatmış.
Yersen.  Neden bizde merhamet edileceklere değil de,  edilmese de olabileceklere iyi niyet daha çok gider hep?
Vergisini zamanında ödeyenler gene enayi!




Wikileaks  çatlağı
Ay sonuna doğru -özellikle 28'inden başlayarak-, Wikileaks'te yayınlanan belgeler dikkat çekti. Medyanın ilk ilgisi "Fransa Başkanı Sarkozy'e ve Merkel Hanım'a hangi lakap takılmış?" noktasındayken, özellikle sözlük siteleri an be an İngilizce-Türkçe tercümelerle canhıraş bir dökümentasyona girişti. Belgelerde Türkiye, Türk siyasetçileri ve yakın bölge komşularımızla ilgili bölümler de var. Başlıbaşına bir yazı konusu olduğundan, (zaman bulursam) bu dokümanlardan bazılarını önümüzdeki günlerde paylaşıcam.



Naipaul  Olayı
Hazımsızlık kültürünün bu ayki hedefinde Nobelli bir yazar olan V. S. Naipaul vardı. İstanbul'da gerçekleştirilecek Yazarlar Konferansı gibi bir şeyin açılışını yapacak, onur konuğu olacaktı. Ancak İslam ve Müslümanlar noktasında söylediği laflar üzerine, kelimeleri rötuşlamakla meşgul olanlar adına Zaman'dan Hilmi Yavuz'un ilk top atışıyla şimdi de onu (daha gelmeden) kovalım kampanyası başlatıldı.  Bu konuyu da önümüzdeki günlerde deşicem.


  • Bu ayın tüm gündem başlıkları için tıklayınız:  KASIM 2010

.

24 Kasım 2009 Salı

 ÇELİŞKİler

Son zamanlarda çelişkiler çok gözüme batmaya başladı benim. Şöyle bir düşünün bakalım. Hayatta ve gündelik yaşamda karşılaştığımız çelişkiler neler?
Benim aklıma gelenler:


  • Ekonomik kriz var  denip eyvahlanmalarla dolu günlerin tam ortasında, kentlerin bilimum yerlerinde plaza ve alışveriş merkezleri yapılması. Plaza inşaatların son sürat devam etmesi. İnşaat sektröründeki şahlanma ve artan lüks ev tercihi.

  • Kalite  lafının  bu kadar çok adının geçmesi ve pazarlanması;
    beri yanda tezat şekilde az olması.

  • Kendini solcu ve ilerici gören Kemalistlerin donuk bir düşünce yapısına sahip olması.  Gitgide tutucu ve dar görüşlü olup bağnazlaşmaları.  Hâlâ daha "ERGENEKON diye bir şey yoktur" noktasında olmaları... Starbucks'ta kahvelerini yudumlayıp Opel, Renault (veya her ne ise) arabalarında dolaşırken ve Cornettolarını yalarken, ülkeyi yobazlaşmadan korumada bildikleri ve güvendikleri tek geçerli yöntemin "ORDU VE ASKERİYE"  olması.  Darbe beklentilerinin hiç bitmemesi.
    (Ve bunun ülke siyasetinde yarattığı gerginlik.)



  • YouTube'un mütemadiyen yasaklı olduğu bir ülkede,  (Türkiye oluyor burası);  o ülke başbakanının,  dış ilişkilerdeki tavır ve görüşlerini mütemadiyen YouTube aracılığıyla iletmesi.  O ülkede YouTube ve internet yasaklarının aralıklı olarak devam etmesi,  sansürcü yaklaşımın devam edeceğe benzemesi.

  • Dünyada bir yandan gıda kaynakları tükenir,  küresel ısınma ve nüfus artışı ile  açlık ve kuraklık sorunu ciddiyet kazanır, GDO'lu ürün tartışmaları giderek popülerleşirken;  diğer taraftan devasa şişmanlık sorunu obezite'nin çağın yaygın sağlık sorunlarından biri haline gelmesi.  Açlık sorunu ve aşırı tokluk hali.
    (tşk Zeki Coşkun)

  • Bir yanda çevreci  Kyoto Protokülü'ne imza atmak;  diğer yanda ülkedeki ormanları talan etmek ve son sürat yeni talanların önünü açmak.  Kalitesiz yakıtlarla şehir havasının ağzına vermek.  Susuz kalınca da,  Melih Gökçek gibi liderlerin engin tavsiyelerine kulak vererek yağmur duasına çıkmak.

  • 80'lerin dev projesi GAP'ın ne zorluklarla tamamlanmış olması; ancak ülkede tarımın ölmeye yatmışa benzemesi.  Tarım reformununun bir türlü yapıl(a)mamış olması. Bunca yatırımı baraj ve sulama kanallarına yaptıktan sonra ekonomide tarımı gittikçe daraltmak ve dışa bağımlılığı arttırmak.
    (Pirinç, mısır ve şeker pancarını kendimizin üretmesi IMF anlaşmaları sonucu giderek sınırlanmış durumda.)



  • T.C. vatandaşı olarak gündemimizde "Laiklik" mevzusuna vurgu yapılmayan neredeyse tek bir gün görmemiş olmamız. Buna rağmen laikliğin bu ülkede hala tesis edilmemiş olmaması, olacağa da benzememesi.

  • Görevi bilgi vermek ve olaylara dikkat çekmek olan  haber bültenlerinin,  gerçekleri haberleştirmektense, kör gözüm parmağına şekilde  baskıcılığı  ve her koşulda Askeriye'yi  bağnazca savunması. Aynı medyanın sonra kalkıp AKP'yi gerici ve tutucu olarak nitelemesi.

  • Gün geçtikçe kitlelerin hayattan beklentileri artar,  para ve ve iş bulma sorunu ağırlaşırken;  Başbakan'ın çıkıp  "En az 3 çocuk!"ta  ısrar etmesi...

  • Uludağ'da donarak ölen  Ümit Özgen'den sonra,  her dağda kaybolup sonradan bulunan kişinin haberinde,  olayla ilgili olsun olmasın, "Yerinden kıpırdamamış olması hayatını kurtardı" gibi bir son açıklama görüp editörlerin bayıcı ve mide bulandırıcı ruh hallerine şahit olmak.
    (Sırf Turkcell'e göz kırpmak adına yağdanlık)

  • Üniversite gençliğinin "Pazar Keyfi", "Yemekteyiz" ve benzeri türev programlara olan bitmeyen sevdası... Dizilere adeta abanması... İki kitap okuyanların "küçük dağları ben yarattım!" havasına girmesi... Gelecekte okumuş cehaletin, okuma-yazma bilmeyen cehaletten daha fazla bu ülkeye sorun yaratacağı aşikar olmasına rağmen, birilerinin hala bu ülkenin ancak "eğitim"i arttırarak düze çıkabileceği yalanında ısrar etmesi.



  • Son dönem iyi Türk Sinema filmlerinin gösterim salonlarında belirgin boş yerler varken, basit Türk filmlerinin bu kadar lafının edilmesi, dolup taşması, gazlanması...  :/

  • "Harbi kadın"  ve  "Türk halkının en çok güvendiği ünlü"  Seda ablamızın,  yaptığı programlarında ne zaman kendisine karşı muhalefet sesleri yükselse,  derhal reklam arasına girmesi ve ertesinde aba altından sopa göstermesi. Harbi ablamızın reklam filmlerinin tiksinç ve yılışık olması. Programındaki acılı annelerin reklam ajansından çevirme oyuncu olduklarının açığa çıkmış olması,  fekat hâlâ harbi abla modunda ortalarda dolaşması.



  • Kendi hakkını savunmaktan aciz olup devekuşu misali yaşayanların, hukuk kariyerinde büyük büyük ideal ve hayallerinin olduğunu görmek.  İnsanoğlunun kendi gerçeğini görmekteki zaafiyeti ve dengesiz özgüveni.

  • "Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, emekliye ayrılmalarından dolayı vakt-i zamanında yemek davetinde bulunduğu bazı büyükelçilerin protestolarıyla karşılaşması. Gül'ün davetine katılmayarak Türkiye adına yurtdışında temsil ettikleri Cumhurbaşkanlığı makamına nezaketsizlik yapmaktan çekinmeyen aynı büyükelçilerin, ülkede darbe yapan cuntanın başı ve bugünlerin mucidi Kenan Evren'i Türkiye adına yurtdışında temsil etmiş olmayı zül saymamış olmaları."
    (ifade: Lale Sarıibrahimoğlu)

  • "Hakikat, hakikat"  deyip duran hakikat timsali  Perihan Mağden'in  hâlâ daha Tarkan'dan medet umması... (Tarkan'ın ne hakikati, ne inandırıcılığı kalmıştır?)  Sonra "kalite timsali bir magazin yazarı" olarak kendisinin  Recep İvedik'i ivedikleye ivedikleye çıkaracak mertebe bulamaması  harbi çelişki değil mi?

  • İbrahim Tatlıses'in bir türlü gözünün doymaması.  Hâlâ daha  "Ben mağaradan geldim!  Halktanım, sizden biriyim" muhabbetini yapıyor oluşu.  Mazlum edebiyatının dibine vurup zirvelerde dolaşması...



24 Eylül 2009 Perşembe

 POPÜLER  KÜLTÜR


Kendini Türkler olarak tanımlayan milletin en büyük eksiklerinden biri "kültür" noktasındadır. Bunu en kolay popüler kültür hayatına dikkat kesilerek anlayabilirsiniz.

Son yıllarda  "ünlüler"  veya  "şöhret"  dediğimiz insanlarımızın, ünleri bitmesin diye her şeyi dillerine dolamış,  saçma sapan konuşma alışkanlığına sahip medya maymunlarından çıkma hali kemikleşti mesela bizde.

En tepelerdeyken bile mazlum edebiyatının dibine vururlar... "Mağaradan/Varoşlardan/Gecekondudan/Fakirlikten geldim!"
(fakirlikten  fucker'lığa!)

Dün çıkar AKP'ye neden oy verdiğini anlatır, kocasıyla-karısıyla-sevgilisiyle-eski sevgilisiyle ilişkisini anlatır, her konudaki fikrini daha sorulmadan anlatır, bir-iki aldığı İngilizce özel dersten sonra konuşmalarında yabancı kelimeleri kullanıp hava attığını sanır...

     Gündemde  "Kürt açılımı"  mı var?  Bu fırsat kaçmaz elbette!
Bir ara hamilelik dönemindeki cinsel hayatını, doğan çocuğunun "agu" demesini ve bademcik ameliyatını dahi bizlerle paylaşan bir ünlümüz, şimdilerdeki popüler damarı da yakalamış gördüğüm kadarıyla. Biraz da Kürt açılımından bahsetsin öyleyse, eyvallah. Halk hiç şaşmayın bunu da yer, yemezse de geniş midesiyle yemiş gibi yapar. Ama asıl halktan önce medya yöneticileri mesul bundan.

Bu kadar mı vizyonsuz ve vicdansız olunur?  Bu kadar mı  "Medyanın gereksiz gündemi"ne  tutsak edilir bir toplum?

Hepimizin, sahip olduğumuz hayat nefesinden ötürü bir borcu var; insanlığa,  hayata,  Tanrı'ya...
Medya yöneticilerinin bu kadar değersiz haberi değerlileştirmesi, bir düşünün,  aynı zamanda değerleri değersizleştirmiyor mu?


NOT:  Bu yazı, Radikal Online'da sansüre uğrayıp yayınlanmamış bir yorumum. Hükümetten Cumhurbaşkanı'na, Askeriye ve TSK'ya, bütün muhalefet ve siyasilere, hukukçulara, rektörlere, milletler ve milliyetçiliğe dair bir dizi konuda yer yer oldukça dikkat çekici sert eleştirilerin yapıldığı bir platformda;  medya konusunda bu kadar bir eleştiriye dahi izin verilmedi.

Aynı Sansür karşısında Türk Medyası'ndaki İkiyüzlülük yazımda belirttiğim gibi,
"Medya;  artık siyasetin, Türk Silahlı Kuvvetleri'nın, bizatihi devletin, yargının, hepsinin de üstünde egemen bir güç olduğunu ilan ediyor"  sanırım.
"Ve kağıt basım gazete sayfalarından daha fazla imkân + özgürlük sunan internet haber sitelerinde bile sansürleniyoruz,  iyi mi?"


8 Temmuz 2009 Çarşamba

 Türkiye'deki temel sorun ne?


30lu yaşlarımdayım.
Kendimi bildim bileli içinde doğduğum ülkede benzer sorunlar var. Siyasetinde de,  toplum hayatında da...

Geçtiğimiz kendi sıradan vatandaş günlerimde epey gergin zamanlardan geçtim yine...  Zamanlamam berbattır,  hatta artık Zaman'la aramızda en başından beri gizli bir savaş olduğunu görebiliyorum.  Bu savaşın dönüm noktasına  "$ans"  diyorlar.
Yani demem o ki:  Doğru şeyler doğru zamanda mı karşına çıkıyor? Sonra sen hayatındaki riskleri ne kadar fırsata dönüştürebiliyorsun? Onlara bakacaksın.

Benim hayatımdaysa en kritik anlarda illa bir şey çıkıyor.  "Şey" dediğim de genelde doğa felaketinden farksız oluşumlar...  Ya ben kendi kendime bir yarayı kanlandırıp bir şey icat ediyorum  ya da  hooop diye dışarıdan beklenmedik saçma sapan şeyler çıkageliyor.

Konuya pat diye giricem zira başka türlü nasıl girilir hiç bilmiyorum.
TÜRKİYE'DE  ŞİKAYET MEKANİZMASI  ÇA-LIŞ-MI-YOR!
Buyrun buradan yakın. Bu ülkenin her alanında şikayet ve denetim mekanizması tı-ka-lı!

Bir takım kurallar, kanunlar ve düzenlemeler yapılıyor;  teknolojik gelişmeler sağlanıyor;  ISO'lar, kalite belgeleri havada uçuşuyor.
Peki işler nasıl gidiyor?  Koyulan kurallar işliyor mu?
Orasını sorma gitsin!  Zira önemli olan hep KILIF!
Yani alavere dalevere / Al gülüm ver gülüm!
Denetim yok;  olanı da sağlıklı değil.


Ha neden denetim yok?  Orası da başlıbaşına büyük bir konu.
Mesela bazen bir bakıyorsunuz,  tepedeki denetleyen ile alttaki denetlenen arasında tuhaf göbek bağları var.  Alttaki hak ettiği cezayı yerse,  üstündekinin bildiği açıklarını ifşa etmesi endişesine karşı
idare etme metodu ve denge politikası gene günü kurtarıyor.

YÖK gibi kurumlar üniversitelerdeki eğitimi denetleyip yönlendirecekti sözde.  Oysa amaç bilim-dışı ne varsa ona gönül salmak imiş!
Daha önce de yazmıştım:  Türkiye'de haddinden fazla siyaset var.
Hep bir hakim olma mücadelesi,  tahakküm yarışı sürmekte.


Üstüne üstlük Türkiye'de bir balık hafıza durumu var ki balıkları bile utandırır.  Muhtemelen boktan bir medyanın olması,  yapay bir modernleşme hareketi  ve  kimlik sorunumuz olmasından kaynaklanabilir.  Şu günlerde de,  ne kadar zamanı ve değişimleri anlamakta zorlanan insan varsa,  tek bildikleri itici güç  AKP'yi kötülemek.
Kardeşim, AKP'nin tarihi belli... AKP'den önce sanki başka bir şey mi vardı?  En fazla ülkeyi soyanların isimleri ve tarafları değişti.

Temelde hiçbir şeye eleştiri getirmeyip, bir bütünlük sergileyemeyip, hiç bir önerisi ve inşa planı olmayıp,  hatta hiç böyle bir derdi olmayıp laf olsun diye çeneyle AKP'yi devirmeye çalışanlar var ki;  bu iş çeneye baksaydı AKP'nin adının çoktan tarihten silinmiş olması gerekirdi.
Ancak artık ben sıkıldım, yoruldum. Gerçekten yoruldum.  CHP-AKP tartışması ve didişmesi muhabbetine şahit olmaktan sıkıldım. CHP'lilerin göt kalkıklığından ve köhneliğinden sıkıldım.  (Unutmayın, "Halkımız cahil!"  diyenler onlar.)


Nisan ayında  Türklerde Çene İshali  başlığı ile bir yazı yazmıştım.
Dönüp dönüp o betimleme geldi aklıma bu hafta.
Laf olsun diye zırvalayan insanlarız,  muhtemelen ben dahil.
Zaten böyle bir sirk içerisinde yaşayıp da etkilenmemek mümkün değil.

Baksanıza:
  • Başbakan çıkıyor,  kaç tane çocuk peydahlamamız gerektiği konusunda engin görüşlerini bizlerle paylaşıyor;

  • Belediye başkanı çıkıyor,  su kesintisi olduğu zamanlarda nasıl abdest alacağımızı ayrıntılı olarak anlatıyor;  (Kovayı nereye koymamız gerektiğine kadar);

  • Süren ciddi bir davada yargılanan zanlı hakkında Genelkurmay Başkanı çıkıyor,  "İyi çocuktur"  diyor;

  • Bir rektör çıkıyor;  "Gerekirse 45 bin daha, 100 bin daha şehit verir;  Kıbrıs'ı da alırız, Yunanistan'ı da..." diyor.
  • Yani diyor da diyor...  (*)

Biz de sade vatandaş olarak sanıyoruz ki bunlar  BÜYÜK ADAMLAR.
Peki soru:  Bu büyük adamlar kendi sınırlarını bilmiyorlar mı?  Nerede ne konuşacaklarını mesela?
Görünüşe göre hayır.
Herkes kendi mevzusu dışına o kadar taşıyor ki,  kendi asıl mevzusu havada kalıyor.  Bir de böyle bir sorun var burada.


Popüler kültür  ortamımıza bakın.
Hala daha  "Mağaradan geldim!"  diye ağlanan bir İbo!
Ne kadar sinemayla uğraşan kadın varsa, silme hepsinin röportajında "Kamera karşısında öpüşmem sevişmem!"  saçmalığı vardı bir ara!
Ne sanıyor acaba bu insanlar?  Sinema sadece öpüşme, sevişme yeri mi?  En büyük korkuları öpüşmek-sevişmek mi yoksa?
Ama işte "Dervişin fikri neyse zikri de odur" misali...  Bir sevişmedir gidiyor boyna.  Bir mantıksızlık, bir çene ishali deryası!

Bir de insani ve saf duyguların heba edilmesi hali var tabii. Mesela merhamet.
Merhamet, Türk toplumundaki en insani duygudur. Ancak ne hikmetse merhamet ettiğin ne kadar insan varsa,  gelip günün birinde tepene bindikleri bir yer aynı zamanda burası.  Bu ülkenin inanç sisteminden ciddi biçimde şüphe duyuyorum artık ben,  hatta artık şüphem filan kalmadı,  her şey çok net.  En çok merhamet dilenenler,  en ezikler;  bir bakıyorsun ki meğer yılanın başıymış!

Ama işte o damar çok güçlü olduğundan ve prim yaptığından, herkeste bir ezik edebiyatı!
İlginç olansa,  en ezik olanlar ve en çok başını öne eğenlerin;  taht-makam sahibi olduklarında başımıza en çok ezen kesilmeleri.
Fırça atmak, adam rencide etmek için birbirleriyle yarışmaları...
Bunun en son örneği  "kot pantalon giydi diye seminerde mühendis fırçalayan Çorum Valisi" olayı idi.  İnsan olmak, insana saygı duymak ile aralarında bir savaş var sanki bu adamların.
Ve bu ülkede kafasını deve kuşları gibi toprağa gömmeden,  kalbini ruhunu kapatmadan ve kirletmeden yoluna devam eden herkes farkında ki;  her kapının arkasından, her koltuğun üstünden bir Çorum Valisi'nin fırlayıp gelme ihtimali var buralarda.

Ömrü hayatında bütün ilköğretimlerin sabahlarındaki  Andımız'larda, "Büyüğünü sayıp küçüğünü sevmiş"  bir toplumun ferdi olarak hepimiz biliyoruz ki;  aslında bu ülkede ne çocuğa çocuk gibi davranılır,  ne gence genç gibi... Kadına da kadın gibi davranılmaz. En fazla "Kafasını kapatmalı mıdır,  kapatmamalı mıdır?"  Seçim hakkını tartıştığın bir varlık olarak hayatını sürdürür bu toplumda kadın.

Bunlar uzun konular. Yazmakla bitmez.


Şans: Zamanla aramızdaki gizli savaşın ganimeti.
(*) Sırasıyla:   RTE,  Melih Gökçek,  Yaşar Büyükanıt,  Kemal Alemdaroğlu