harita etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
harita etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2019 Pazartesi

 31 Mart 2019  Yerel Seçimleri


Evet, nihayet seçimler bitti. Son yıllarda o kadar çok referandumdu seçimdi diye sandığa gittik ki; iyice bir "seçim toplumu" olup çıktık. Tartışmalar, gerginlikler ve "Acaba seçimden sonra dolar ne olacak?" lafları bi bitmedi gitti!  İnşallah uzun bir süre artık seçim muhabbetleri kesilir.   Sonuçlara gelirsek:

Geçen hafta  "AKP nereye koşuyor?"  yazımda da değindiğim gibi, AkParti için özellikle büyük şehirlerde oy ve belediye kayıpları var. Eğer muhaliflerin bölücü,  yer yer ırkçı  ve Fetöcü açık destekleri olmasa idi; AKP çok daha büyük başarısızlığa uğrayacaktı.  Üstelik tabandan gelen "safları sıklaştıralım"  ruhundaki tepki oyları da olmayacaktı.

Yani kısaca özetlersek:  AKP'den kaçış var.  Ve daha önce yazdığım gibi "bu kafayla giderlerse bunun geri dönüşü de olmayacak."
Başta Başkanları olmak üzere;  "ayrıştırmacı,  bölücü ve dışlayıcı bir dil" ile,  sürekli bir kavgacılık ruhu ile bu sistemin sürdürülemez olduğunu da not düşmüştüm.



* A Haber ve niteliksiz yandaş medyanın kendisine faydadan çok zarar verdiğini görmemekte AKP.  Aynı şekilde kitlesi de bunu kabullenmek istemiyor.

* Gereken konuda kavga(lar) verilir,  her konuda her yerde tartışma ve baskıcılık kaybettirir.

*  Kibir ruhu hiç olmadığı kadar yükseldi.
   Ne Gezi olayları  ne 15 Temmuz  ne de son dönemdeki gelişmeler doğru okunuyor. Zaten bu kadar kibirle doğru sonuçları çıkarmak, çıkarılabilse dahi uygulamak çok zor,  hatta düş.

* Partinin içinden kaybetmesi için geliştirilen taktikler var. Doğru okumalar yapılamıyor. Cehalet ve kabalık baş tacı ediliyor. Dahası, seçmenleri "bizler-onlar"  "biz-siz" diye ayırmak kaybedişe giden yoldur ki bu durmadan  "CHP zihniyeti"  dedikleri şeyin felsefesidir aslında.

* Her eleştireni,  terbiyesizce laf edeni "evinden alma"lar, dinmeyen tazminat davaları, sıfır tolerans, sansür... Damatlar, dalkavuklar, çapsızlar,  yalakalar,  ücretli troller,  art niyetliler...
Ve tabi kahrolası "kraldan çok kralcılar"!

* "Yeni Türkiye"  lafı dillerden düşmezken,  yenilik ufkunun görünürde olmaması.

*  Çiftlik haline gelen belediyeler.
  Hesapsızlık  +  Tasarruf kültüründen yoksunluk  +  Yolsuzluklara karşı umursamama hali  +  Vizyonsuzluk  -->  Yozlaşma

* Tüketim odaklı ekonomi politikası.




Ankara sonucuna bakınca, rakibe belden aşağı vurmanın işe yaramadığı, hatta rakibe yaradığı, halkın bu tür davranışlardan hazzetmediği anlaşılıyor.  Alınacak bir temel ders var burada.
Atilla Yayla

Halk "beka sorunu" gürültüsüne kapılmamış. Halka salak muamelesi yapmakta CHP'yi bile geçmiş olabilir misiniz?    (Murat Soydan)

Hukuk devletine saygı gösterileceği ümidi verilse idi seçim sonuçları farklı olurdu.  Zararın neresinden dönülse kardır.  Gecikmesek iyi olur
Hüseyin Hatemi

Üsküdar İlçe Seçim Kurulu'nun oy çuvallarını topladığı spor salonunu basan AKP'li grup; muhalefet partilerinin görevlilerine, emniyet mensuplarına ve ardından yaşananları görüntüleyen kişiye saldırdı.  (video)
      (Bunu CHP veya HDP'liler yapsa "teröristler!!!" diye sosyal medyayı yıkarlardı.  İğneyi kendine çuvaldızı başkasına...)


Bu "dönemin" en büyük kaybedeni iki kanadıyla -AKP ve FETÖ- "İslamcılar" oldu.  Her ikisi de içerdeki ve bölgesel-küresel güç dengelerini yanlış okudu. Yutabileceğinden büyük lokma kopardı ve fırsatçı davrandı. Nihayetinde her ikisinin devri de bir şekilde kapanıyor.   (@hbk)

İmamoğlu'ndan esas dersi CHP çıkarmalı. Eski kafa ile marşlarla kazandıklarını zannediyorlarsa yanılırlar.  Aldıklarını verirler.
Ekrem İmamoğlu değişimi zorunlu dayatan bir ‘başarı/kazanım’. (@sefasr)

İstanbulda Chp kazanması Binali'den çok Anadolu Ajansının zoruna gitti. Halaaa söyleyemiyor garibim.   (Hüseyin Kadir)

      (Anadolu Ajansı'nın bu seçimlerde yaptığı kepazelikti. İlk anlardan itibaren jet hızıyla gelen veri akışı,  CHP büyük belediyelerde öne geçmeye başlayınca,  saat 23'ü az geçe bir anda bıçak gibi kesildi ve sabaha kadar da  -nedense-  bir türlü  gel(e)medi.  Hayret edilesi pespayelikler...)





Sonuçları toparlayalım:

-->   AKP  "üç büyükler"de  kaybetti.

--> "17 senelik iktidara,  yıpranmışlığa,  bu kadar baskıcılığa,  ekonominin şu haline,  bin türlü beceriksizliğe rağmen;  AKP yerel seçimlerde aldığı en yüksek oylardan birini aldı:  %44,4.  Ama tabii ki seçimin net olarak kaybedeni durumunda.

Cumhur İttifakı  (AKP + MHP)  %51'i geçti  ve  50 ilde kazandı.

--> Sahiller, kıyı kesimleri ve büyük şehirler ile diğer bölgeler arasında uçurum derinleşiyor.  (Büyük şehirler daha fazla muhafazakarlık ve kasabalılık kaldırmak istemiyor.)

--> Tarım dahil,  toparlayıcı ve yapıcı politikalar ufukta görünmüyor.

--> Doğu illerinde  AKP,  HDP aleyhine güçleniyor.

-->  Meral Akşener  ve  İyi Parti  saçmalığı net olarak kaybetti.
"Teröristler"  diye halkı selamlama,  "Mehmetçik hapiste!"  lafları,  leş bir dil ve  Suriyeli avcılığı...
(Parti için saçma dedim,  tabanı değerli.  Bakalım onlar ne yöne hareketler içerisinde olacaklar?)

--> Tunceli'de TKP'den aday olan kominist aday Fatih Mehmet Maçoğlu,  HDP'ye ve örgüte rağmen kazandı. Twitter'de bir söyleşisindan kısa bir video paylaşılmıştı,  umarım güzel işler yapar başkanlığında.

--> Oy kullanmayanları ve boykotçuları  "cadı"  ilan edip avcılığa başlamışlar Twitter'da.  Avcılık ata sporumuzdur!   :)

--> CHP'nin yamalı bohça halini ve ittifak rahatsızlığımı zaten daha önce yazmıştım,  onları geçiyorum.  Ak Parti açısındansa  "Aslında bu sonuçların izleri referandum ve genel seçimde silik olarak vardı,  ancak Tayyip Erdoğan bu mesajı okuyamadı ya da gereğini yapmak konusunda cesur davranamadı."  O da Özal'ın hatalı yolundan ilerliyor,  bakalım neler göreceğiz?




Recep Tayyip Erdoğan, yanlış okumalar yapıyor veya nefsini yenemiyor. Parti kitlesi ise kibir ruhuna girdi, bilerek oy düşmesine göz yummak gibi bir stratejileri yoktuysa anlamak zor.
Türkiye değişim ve dönüşüm isterken; yaşlı veya yıllardır siyasette ön plandaki adaylarda ısrar...
"Ben yaptım oldu!"  felsefesi!
Bir de Hürriyet'in desteği fayda getirmez. Her taraf yandaş olunca boy uzamaz. Ama anlatamıyoruz.
Herkes, her şey benim olsun,  "tek tip" olsun çılgınlığı!



Seçimlerden sonra Erdoğan  "Biz kendimizi yeterince anlatamadık."  dedi;
Bay Kemal'i  anlatmaktan kendini anlatmaya fırsat bulamadın ki!
(Nesrin Eren)

"tek şansı hepimizin Cumhurbaşkanı olmaktı, hırsına kapıldı yine, Akp Genel Baskanı olmayı tercih etti.  kaybettiği yerleri cezalandırmak niyetinde, yazık, leş kargaları bekliyor düşmesini, bu tavrı ile siyasi kariyerinin bitişini başlatmıştır."   (bir Facebook yorumu)

Ekrem İmamoğlu'nun mazbatayı almadan Anıtkabire gitmesi hatadır. Sayın Binali Yıldırım'ın daha sayım bitmeden zafer ilan etmesi,  AK parti il başkanı Bayram Şenocak'ın daha o gece Istanbulu AK partinin zafer pankartları donatmasıda çok büyük hatadır.
Bu iki hatayı da görmek lazım.
Ömer Turan


Bir tv programında  "İktidarın oyları niye düşmüyor?"  sorusuna Etyen Mahçupyan'ın verdiği yanıt kağıda aktarılmış,  aşağıda paylaşıyorum. (Teşekkürler  Feza Şişman)    (Resmin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz)



Bir blog sitesinde,  seçim sonuçları ile ilgili dikkate değer bir yoruma denk geldim.  Dile getirilen her görüşe katılmıyorum açıkçası ama bazı bölümlerinden alıntılar yapmak istiyorum:

"31 Mart Yerel Seçimleri önemli bir başarı oldu. Başarıyı getiren ise yeni bir yaklaşımdı. --- Toplumu karşıt kamplara ayıran, bölücü, kendinden olmayanları ötekileştiren zihniyete bu kez prim verilmedi. Seçim ortamında birleştirici, barışçı bir zihniyet sergilendi.

Bugün sadece ekonomimiz değil, politik yapımız, hemen hemen tüm kurumlarımız derin bir kriz içinde. Hepsinin kökeninde kimlik bunalımımız yatıyor. (...) “En azından iki asırdan beri Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye’nin içinden çıkamadığı meşruiyet bunalımı milli kimliğimizi oluşturmaktadır zira bunca yıldır kimlik bunalımı yaşadığınızda o hal bunalım olmaktan çıkmış ve kimliğinizin ta kendisi olmuştur.“

Bugün dünya çapında artan karmaşıklık ve karşılıklı bağımlılık bizden açılmamızı—aklımızı, kalbimizi, irademizi açık tutmamızı—talep ediyor. Bugün politik olarak da her yerde  iki zihniyet  karşı karşıya geliyor:
Bir yanda insanların aklını kapalı tutma, onları cahilleştirme, kalplerini ötekilere karşı nefretle doldurma, iradelerini korkuyla köreltme peşindeki kapalı rejim yanlıları var. Öte yanda aklı merak ve ilgiye, kalbi merhamete, iradeyi cesarete açık tutmayı savunan açık toplum yandaşları yer alıyor.  31 Mart yerel seçimleri de öncelikli olarak bu iki zihniyetin karşı karşıya gelmesi şeklinde yaşandı."
Zülfü Dicleli  blog



Son olarak birkaç sene önceki bir yazımdan alıntı yapayım. Kimse umursamaz ama bulunsun burada da:
Hürriyet bir lideri veya siyasi partiyi desteklerse o hareket bundan zarar görür,  daha bunu anlamayanlar var.

EDIT:   Yazının altında yapılan ve benim de genişlettiğim çok güzel yorumlarla döküm zenginleştikçe zenginleşiyor.  Bir göz atın derim  ;)


19 Kasım 2012 Pazartesi

 İSRAİL / ISRAEL


Doğu Akdeniz kıyısında küçük, dar bir toprak parçası.  Yüzyıllar,  hatta binyıllardır

"Bu toprak benim  / This land is mine,
Tanrı onu bana verdi  / God gave it to me"


diyerek halkların sahibi olmak için birbirini kestiği bir ölüm diyarı.

Bu çizgi videoda tarihi özet geçilmiş:



http://youtu.be/4pKMV6e5kEo


EDIT:   "Jewish Voice For Peace"  organizasyonu tarafından hazırlanmış bir animasyonu da eklemek istedim.  Bu videoda İsrail'deki Filistinlilerin durumu ve mülteciler sorunu işlenmiş.  Dili İngilizce.  Bir ara içinde geçen bazı kelimeleri ekleyerek izleyenlere kolaylık sağlamaya çalışabilirim.



23 Şubat 2011 Çarşamba

 Gündem Şubat 2011/2  (Ortadoğu karıştı)

.

Lübnan -> Tunus -> Yemen -> Mısır -> Libya...
Ortadoğu, Arap bölgeleri ve Kuzey Afrika'nın durumu bu aralar biraz karışık. Hızına yetişene, anlayabilene, bu kadar belirsizlik ve tartışma içerisinde doğru yorumlayabilene mavi boncuk.

Benim gördüğüm:  Önce Tunus'ta aniden bir kıvılcım ile patlayan kargaşa hali, ardından Müslüman Kardeşler'in sahneye çıkışı ile aynı halin Mısır'a sıçrayışı... Hüsnü Mübarek'in önce direnmesi. Halkın devam eden gösterileri, Obama'nın telefon hatları derken Tunus lideri Bin Ali gibi onun da gidişi, ertesinde askerin yegane düzen bekçisi olarak Mısır'daki kargaşaya resti çekişi ve adeta görevlendirilişi...
Tüm bu zincirleme etkiler tam 'duruluyor gibi' derken; olaylar birden Libya'ya da sıçradı. Ki orası biliyorsunuz kırmızı çizgili bir bölge olduğundan  gösteriler de kırmızı başladı, kırmızı gideceğe benziyor. Bu arada bazı Türk şantiyelerinin yağmalandığını ve ülke çapında internet bağlantısının kesildiğini de öğreniyoruz medya aracılığıyla. Kaddafi'nin helikopterleri kendi halkına gökten kurşun yağdırıyor. Kaddafi yönetimden ve ülkesinden gidecek mi sorusu merak uyandırıyor.  Erbakan'ın ağzıyla:  "Kaddafi'nin altı kızardı." (*)

Bütün bu gelişmelere hep o bildik söylemle "ABD işi" diyen de çıktı, "devrim" diyen de... Plan ve örgütlülük noktasındaki boşluklar nedeniyle "halk ayaklanması" da deniyor.  Elbette yine "İsrail" adı çokça geçti. Kim bilir, belki de Amerikan pragmatizmidir? Denge politikası güdüyorlar belki de risk alıyorlar.  Bilemiyorum. Sanırım bundan sonrasında hangi yöne gidileceğinde sokağa dökülen halkın kararlılığı, örgütlülüğü ve sahneden inen otokratik liderlerin içerideki taraftarlarının güç dengelerindeki payı etkili olacak. Veya bilemediğimiz başka dengeler...


Şimdi haberlerden ayrıntılar:

* Milyonlarca Mısırlı meydanlarda toplanmış, Hüsnü Mübarek'e git git git diye haykırırken; Recep Tayyip Erdoğan da 1 Şubat'taki Meclis grup toplantısında Mısır liderine reform çağrısı yaptı ve İslami jargonla gitmesi çağrısında bulundu. Bir yorumcunun da dediği gibi  (blueknife - Radikal Online),  "Türkiye Devleti günlerdir bekledi. Amerika kararını verince o da bu konuşmayı yaptı. Obamanın açıklamalarını ve bu açıklamayı yanyana koyun, yeterlidir."  Türk hükumeti, Amerikan çıkarları ve planlarının Ortadoğu'daki en önemli destekçilerinden ve denge sağlayıcalarından biri olarak devreye girmiş gibi gözüküyor.

* Başkalarına "iç işlerimize karışmamaları" yönünde uyarılar yapan siyasilerimiz, konu "bizim dışımızdakiler" olunca bu denli rahatça söylemler geliştiriyor ve sözleri bir şekilde muhataplarında yankı buluyorsa; o zaman aynı eyleme kendileri de açık olabilmemeliler. En azından buna hazırlıklı olmalılar. Nitekim Mısır Dışişleri Bakanlığı "Batılı ülkeler ve hatta Türkiye'nin Mısır'daki gelişmelere burnunu sokmasını görmek üzücü" çıkışında bulunmuştu.
Başbakan Erdoğan'ın Kırgızistan gezisinde gazetecilerin sorularını yanıtlarken "Ortadoğu'yu tribünlerden izleyecek bir ülke değiliz" demesi, Ankara'nın dış ilişkilere bakışının temelinden değiştiğini gösteriyor.
(Mısır krizinde İsrail kazanıyor,  M. A. Birand  -  8 Şubat 2011, Hürriyet)

* ABD ilginç bir strateji izledi bu olaylarda. Dışarıdan bakan biri için anlaması güçtü:  Önce Mübarek'in kendilerinin müttefiki olduğunu söyledi ve bölge istikrarı için önemli olduğunun altını çizdi. Ardından Mısır'da artan yağmalamalar sonrasında halkın taleplerine kulak verilmesi gerektiğini ve reform yoluna gidilmesinin kaçınılmaz olduğunu söyledi. Sonra İsrail yetkililerinin Mübarek yandaşı desteklerini gördük.  Bölgedeki istikrarın muhafaza edilmesi için, ABD ve AB ülkelerini Mübarek'e yönelik eleştirilerini frenleme çağrısında bulundu İsrail. Ve sonrasında Mübarek'in yardımcılığına Mısır istihbaratının başı Ömer Süleyman getirildi.  Biraz daha devamında da "geçiş dönemi" söylemi ile ordu perde önüne sürüldü.  Aslında "Mısır'da ordu rest çekti"  de denebilir.

* Hüsnü Mübarek  (Hosni Mubarak), 90'ların başında patlak veren Körfez Krizi ve onu izleyen Körfez Savaşı sırasında;  Arap ülkeleri, İsrail ve Filistin Kurtuluş Örgütü/FKÖ arasında aracılık görevi üstlenmişti. İsrail-ABD hattı ile iyi tuttuğu ilişkileri ve Filistin meselesinde İsrail'e olan desteği ile önemli bir müttefik olarak anılıyordu.

* Mısır'da süregelen hileli seçimler, işsizlik, yaşam standartlarına isyan, baskı kültürü, değişen dengeler ve yeni dünya düzeni... Tüm bunlar halk ayaklanmasını tetikledi. Beri yandan ilginç bir şekilde, (her ne kadar hileli de olsa) bugün ayaklanan Mısır halkı, yakın zaman öncesine kadar Mübarek'e oylarının aslan payını layık görüyordu. Ülkede kendisinden beslenen ve kendisinden güç olan odakların varlığı da yadsınamaz.

* BBC: "The United States is trying to steer Egypt away from revolution towards evolution."  (bkz)
(Amerika Birleşik Devletleri, Mısır'ı devrim'den evrim'e doğru yönlendirmeye çalışıyor.)


* 11 Şubat 2011 Cuma - Hüsnü Mübarek, Mısır Devlet Başkanlığı'nı bıraktı.
Enver Sedat'ın 6 Ekim 1981'de bir suikaste kurban gitmesi sonucu Devlet Başkanı olmuştu Muhammed Hüsnü Said Mübarek. 30 yıl boyunca Mısır'ın devlet başkanı olan lider, 18 gün süren eylemler sonunda ailesiyle birlikte başkent Kahire'yi terk etti. Başkan yardımcısı Ömer Süleyman, Mübarek'in iktidarı orduya teslim ettiğini, daha doğrusu "Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi'ni görevlendirdiğini"  açıkladı.

Obama şöyle dedi: "Bugün tarihe şahitlik ediyoruz. Mısır halkı konuştu, seslerine kulak verildi ve Mısır hiçbir zaman aynı olmayacak.
Vatansever ve sorumlu bir şekilde hareket eden ordunun şimdi de Mısır halkının gözünde güvenilir bir geçişi sağlaması gerekli.
"   (Şaka gibi!)
Ahmet Davutoğlu Twitter yorumu:   "Mısır halkı için hayırlı olsun."

* Gazze Şeridi'nde yönetimi elinde bulunduran Hamas, Hüsnü Mübarek'in istifasını "Mısır'daki devrim zaferinin başlangıcı" olarak nitelendirdi. Hamas sözcülerinden Dr. Sami Ebu Zühri, "Gazze'deki ablukanın ve Gazze'ye yönelik son savaşın sorumlularından biri"  olarak Mübarek ismine işaret etti.

* Yıllardır düzenli olarak ABD'den büyük para yardımları alan Mısır ordusu, olayları dizginlemesi ve geçişi sağlaması için resmi olarak görevlendirildi.

* Olayların zincirleme etki-tepkileri; Ürdün, Suriye, İran gibi geniş bir coğrafyada da hissedilebilir. Bu süreçte Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad reform sinyalleri verirken, Ürdün Kralı Abdullah hükümeti azletti ve yeni başbakan atadı.

* Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'in devrilmesinde Facebook, Twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinin önemli rol oynadığı söyleniyor.


* Gelelim Libya'ya.
Ülkenin kuzeydoğusundaki Bingazi'de patlak veren isyanlar, başkent Trablus'a da sıçradı. Libya ordusu halkı savaş uçaklarıyla bombaladı. "Vur" emrine uymayan iki albay jetle Malta'ya kaçtı.


* Alıntılar:
Tunus ve Mısır'daki halk hareketlerini Soroscu ilan edip Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan'ın devamı saymak yanlıştır. Çünkü Tunus'un 23 yıllık diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali ABD istihbarat okulunda eğitilmiş bir CIA ajanıdır, iktidara ABD darbesiyle gelmiştir ve ABD'nin en has müttefikidir. Keza 30 yıllık diktatör olan Hüsnü Mübarek de ABD'nin en önemli bölgesel müttefikidir. Üstelik Mübarek ABD'nin İsrail-Arap dünyası ilişkilerindeki en kilit müttefikidir.
(Şubat 2011,  OdaTv)

« Önce Tunus, sonra Mısır. İnsanlar sokaklarda. Sömürgecilik, savaşlar, baskıcı rejimler, diktatörlükler, kültürel çatışmalar gibi tarihsel ve siyasal olguların şekillendirdiği Arap coğrafyası ve Ortadoğu'da değişim rüzgarı; halkın sokaklara dökülerek işsizliğe, yoksulluğa, yolsuzluğa, baskıya ve adaletsizliğe karşı muhalefetiyle yükseliyor ve yayılıyor. (...) Domino etkisi ya da değil, önemli olan gerçek şu: Değişim rüzgarı rejim değişikliklerini, reform ya da devrimsel dönüşümlerle yaratacak.  Halk; işsizliğe, yoksulluğa, baskıya ve adaletsizliğe karşı, ve değişim istiyor.
Eğer AKP gerçekten ekonomik bütünleşme ve demokrasi temelinde, barış üretici ve düzen kurucu bir aktif dış politika izliyorsa; o zaman Arap coğrafyası ve Ortadoğu bölgesinde yaşanan "muhalefet-değişim-demokrasi" ilişkisine Türkiye'nin ciddi katkı vermesi gerekiyor. Gerekiyor da, AKP bunu ne kadar gerçekleştirecek bilmiyoruz.
...
CHP hem yaşanan değişim sürecini yanlış okuyor hem de kendisini demokratik parlamenter muhalefet alanına yerleştirmeyen, kafa karıştırıcı bir "halk direnişi" söylemini dile getiriyor. Dahası, aynı süreç içinde CHP genel başkan yardımcılarından Süheyl Batum'un Ergenekon Davası tutuklularından en az ikisini milletvekili yaparak "Silivri'den kurtarmak" önerisi de bu görüntüyü güçlendiriyor. (...) Ek olarak, AKP eleştirisinde ve muhalefet söyleminde kullanılan gereksiz "üslup", "Kayseri, AKP, yolsuzluk" ya da "Hizbullah, AKP, terör" konuları üzerine yoğunlaşan muhalefet etme biçimi de, toplumdaki yeni CHP umutlarının azalmasına yol açıyor. »
(Tunus, Mısır, muhalefet, CHP  E. Fuat Keyman - 6 Şubat 2011, Radikal İki)


(Kişisel görüşüm:  CHP'nin yeni dünya düzenini ve çevremizdeki değişimleri doğru okuyamadığına katılıyorum.  Ancak şöyle de bir şey var ki CHP'nin gerçekten bunları yorumlamak gibi bir niyeti de yok gibi sanki.  Tek hedefi AKP'yi iktidardan indirip baskıcı ve değişime ket vuran bir iktidarı bir şekilde (koalisyon vs ile) kurabilmek.  Bunun için de değişim ilüzyonları yaratıyor. Bünyesine ne kadar sivri veya değerli insan katarsa katsın  (Oktay Ekşi, Süheyl Batum, ..., Sezgin Tanrıkulu,...)  partinin çekirdek tabanı ve içindeki İttihatçı Kemalist kafa köklü ve ilerici değişimlerde diretecektir. CHP'nin artık biraz önce siyasi partiler mezarlığındaki yerini alması ve yeni bir sol muhalefetin kurulması lazım.  Tabi değişim sadece parti isimleriyle sınırlı kalmamalı. Yani CHP'nin yerine benzer söylemlerde bir başkasına ihtiyaç yok. Yerinde saymak  Türkiye'ye çok şey kaybettirdi ve kaybettiriyor.)



* Alıntılara devam edelim:

"Dünyadaki demokrasiyi en az özümsemiş toplumlardan biri olan Türk toplumunun Hüsnü Mübarek'i hep birlikte lanetlemesi ilginç değil mi?"  diyordu Reşat Çalışlar Twitter'da.  (*)

Yönetimden halk ayaklanmasıyla değil bir saray darbesiyle uzaklaştırıldı gerçekte. 'Halk destekli ordu' kisvesi altında kanırta kanırta iktidarı devraldılar Mübarek'ten. Koltuk tek adamlar arasında el değiştiriyor,  halka geçmiyor Mısır'da. Bir zalim gidiyor, başka bir zalim geliyor yerine. Müslüman Kardeşler hareketi zannedildiği kadar yaygın çıkmıyor toplumda. Mısırlıların yüzde 15'i onaylıyor varlıklarını ve fakat ancak yüzde biri başkanlık seçimlerinde adaylarına destek vereceğini söylüyor. Mısırlıları harekete geçiren asıl konular yüzde 30'larda gezinen işsizlik ve refahtan daha fazla pay alma davası. Demokrasi tali mesele kalıyor bunların yanında. Hülasası, yeni bir tek adam rejimine hazır ve razı görünüyor Mısır halkı.  Yeter ki aşları, işleri, ekmekleri büyüsün...
Bütün Ortadoğu'nun kaderini değiştirecek bir demokrasi fırtınası zannederken, biz biraz fazla mı heyecana kapılıyoruz, ne dersiniz?
(Halk değil saray darbesi,  Akif Beki  -  12.02.2011, Radikal)


Mübarek'in gidişi öncesinde:  İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu "Mısır'ın bu protesto dalgasını aşacağını düşünüyorum" demiş; Obama'nın danışmanı Joe Biden kendisine "Sizce Mübarek'in zamanı doldu mu?" diye sorduğunda: "Hayır. Bence Başkan Mübarek'in halkın ihtiyaçlarına daha iyi yanıt verdiği bir yöne doğru hareket etme zamanı geldi. Birkaç konuda Mübarek bizim müttefikimiz olmuştur. Ona diktatör diyemem" demişti. İngiltere'nin eski başbakanı  Tony Blair  ise şöyle bir uyarı yapacaktı:  "Hüsnü Mübarek, Saddam Hüseyin değil."

Mısır ordusu tanklarını ve askerlerini sokaklara çıkardı ve ilginç bir şey yaşandı. Halk tankların üzerine çıkıyor, askerlerle kucaklaşıyordu. Böylece sokakların halkın elinden geri alınmasına ilişkin ilk adım atılmış oldu, hem de oldukça çatışmasız bir biçimde... Halkla onu ezen orduyu sarmaş dolaş edip, bütün dünyaya burjuva basın üzerinden mutlu mu mutlu görüntüler dağıtarak!
(Mısır'da İsyan Emperyalizmin Güdümüne Giriyor,
Eren Buğlalılar  -  Haberfabrikası.org)

Mısır'da isyan başlayınca, Türkiye'de ayaklanma lafını ağızlarına almayan sol siyasetlerin ve burjuva basının, en keskin devrimci yapılara ve demokrasi savunucularına dönüştüğünü şaşırarak izledim. Ayaklanma kendi ülkelerinde değil Mısır'da gerçekleştiği için statüleri sarsılmıyordu. Ama derhal en devrimci, en demokrat olmazlarsa bu alan başkaları tarafından doldurulabilirdi.
(...)
Onlar Mısır halkına destek verdiklerini açıklayadursunlar; savaşmayarak, teşhir etmeyerek, uzlaşarak güçlendirdikleri Türkiye oligarşisi bugün emperyalizmin Ortadoğu halklarına yönelik saldırısında kilit bir rol oynuyor. Türkiye'nin Mısır isyanı sırasında takındığı işbirlikçi tavırlar, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun yaptığı "pozitif domino etkisi" açıklamaları emperyalizmin elini güçlendirirken Mısır halkının aldatılmasına yaradı.
(...)
Emperyalizm halkların umudunu öldürmek için ideolojik ve askeri yığınaklar yapıyor ülkemize.  Biz onları teşhir etmedikçe,  elleri dünyanın diğer halklarına da uzanıyor. Türkiye'nin emperyalizm tarafından Ortadoğu'daki halk hareketlerini bastırmakta kullanılacak bir öncü üs olarak hazırlanması, ülkemiz halkları için bir utançtır, lekedir.  Bu utanç bizlerin sorumluluğunu iki kat çoğaltıyor.
(Mısır Halkının Öğrettikleri,  Eren Buğlalılar  -  Haberfabrikası.org)



* RTE'nin Mısır halkı ve Hüsnü Mübarek'e seslendiği Meclis konuşmasından bazı bölümler içinse  (tıklayınız)

Türkiyelilerin,  en azından sıradan halk yığınlarının,  iktidar ve egemenlik ilişkilerinin tarafı olmayanların laikçisinden dincisine, Devlet postunda endam etmişler  yani Beyazların dışındakilerin yanı;  Dünya Emperyalismine ve Onun Uşaklarına başkaldırmış Mısır Halkının yanında olacağına hiç şüphe yoktur. Ama Türkiye deyince hangi Türkiye???  Emperyallerle her türden göbek bağına girmiş hemen hemen toprağının her köşesinde bir Emperyal üs bulunan Türkiye mi?  Bugün Ortadoğu Halklarının yaşadığı ve bulundukları olumsuz durumda hiç de azımsanmayacak katkıları bulunan,  kendisine hiç bakmaksızın bu Halkları küçümseyen Türkiye mi?  Birileri Mısır Halkına bunları anlatmalı. Türkiye Devletinin siyasi muhaliflerine, farklı etnik köken ve inançtan Halklarına,  herhangi bir Faşist-Irkçı-Şöven Diktatörlükten farklı davranmadığını anlatmalı.  Tehciri, Dersimi,  6-7 Eylül Olaylarını,  Sivası, Zilanı, Maraşı, Gaziyi ve Kürd Coğrafyasında kazılan her yerde çıkan toplu mezarları faili meçhulleri anlatmalı.  Çünkü onlar böyle şeylerin eşiğinde olabilirler.
(blueknife  -  3 Şubat, Radikal Online)

"model,"  "örnek"  ülke olma gülünçlüğü
Evet,  kesinlikle bu sistemle,  bu anayasa ile,  jandarmanın Mutki'de gizlice toplu mezar kazımı yaparak kemikleri yediği -JİTEM'in insanlık suçlarını örtmek için-,  Kürtlerin X harfi kullandı diye hapishanelerde yattığı bir ülke nasıl "model" ve "örnek" olabilir?
(radi11  -  7 Şubat, R)



* *  "Ortadoğu'da olanlar gerçekten inanılmaz, devrimin de ötesinde bir küresel ve tarihsel paradigma değişimi. Ve daha sadece en başlardayız. Dünyanın bütün kültürel, felsefi paradigmaları değişebilir. 'Katı olan her şey buharlaşıyor' söylemi, klişe olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşebilir."   (Reşat Çalışlar)

*  Erdoğan, ödülünü  'Sayın Kaddafi siz öldürmeyi iyi bilirsiniz' diyerek iade eder mi?  RTE çiftestandartlar enstitüsünün normlarına göre, hayır.


(Libya'daki gelişmeleri değerlendiren Tayyip Erdoğan, "Halkının inanç ve beklentilerine duyarsız kalan, kendi halkını düşman gören hiçbir yönetim uzun süre ayakta kalamaz" dedi.  Bunu diyen T.C. Başbakanı. Bir de KKTC'deki gergin atmosfer var tabi... Ve artan petrol fiyatları... Onlara da bir diğer gündem yazımda değinmek üzere.)

.

3 Aralık 2010 Cuma

 Gündem  Kasım 2010-II

Kasım ayındaki olaylara göz atmaya devam edelim.  O kadar çok şey oldu ki ay sonuna doğru!

.
"İleri demokrasi"
"2008 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi'nde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı protesto eden 18 öğrenci,  izinsiz gösteri  yaptıkları gerekçesiyle
1 yıl 3'er ay hapis cezasına çarptırıldı."  (bkz)


Bu tarz yargı kararları artık sıradanlaşır oldu. Samsun'da Ahmet Türk'ü yumruklayarak burnunu kıran şahıs serbest bırakılırken; Tayyip Erdoğan'ı sadece sözle de olsa bağırarak eleştirmek tutuklanma sebebi.  Bir AKP'li bakanın yumruklanması  olayında 15 yıl hapis cezası çıktı. İşte uzun bir süredir Türkiye gündemine oturmuş hukuk böyle bir şey olsa gerek. Bu gelişme üzerine Private Sözlük'te yazdığım bir entry'mi Yorumlar kısmında bulabilirsiniz. Ancak önce bu ay içerisinde dikkat çeken sivri bir ifadeye bakalım.


RTE:  "Biz katile katil deriz"
Ziyaret sebebiyle Lübnan'da bulunan Recep Tayyip Erdoğan, başta bölgedeki Türkmenler olmak üzere kalabalıklar tarafından coşkuyla karşılandı.
'Kaddafi İnsan Hakları Ödülü''ne layık görüldü. "2006 yılında Lübnan'a yapılan insanlık dışı saldırıyı (2006 İsrail-Lübnan Savaşı) Türkiye'nin büyük endişeyle izlediğini" belirttikten sonra Mavi Marmara olayına da değinerek İsrail eleştirilerini tekrarlayan Erdoğan,  "Biz gerektiğinde katile katil diyeceğiz.  Katilden de hesabını soracağız"  dedi.


Kişisel yorumum:   Ogün Samast,  Mehmet Ali Ağca,  Abdullah Çatlı  ve nicelerine  "kahraman"  (Türkiye seninle gurur duyuyor)  muamelesi çekilen bir ülkede,  o ülkenin başbakanının âlemi aptal yerine koyma pahasına  İsrail'e çakma girişiminden doğan bir aforizma.  Uğur Kaymaz  gibi nicelerini terörist diye vuran güvenlik görevlilerini aklayan bir ülkenin başbakanı ayrıca bunu söyleyen.
Hazır seçimler de yaklaşırken  en esaslı harekete geçirici mevzu olan "Yahudi düşmanlığı"ndansa,  (madem biz katile de katil diyormuşuz)  bir eleştirisini de dünyanın pek çok yerinde  "müslüman kardeşlerimiz"i  vuran ABD'ye yönlendirmesini bekleme hakkımız yok mu?  Örnekse Irak'ta geçtiğimiz  6 yıl boyunca yüzbinlerce insanın öldürüldüğü söyleniyor.  Ki bunların %50'den fazlası sivil.  Gerçi Filistinli olmayan "Müslüman kardeş"ten sayılmıyordu dimi?
-
Uluslararası mahkemelerin mahkum ettiği katliamcı Ömer El Beşir'le olan dostluğu sebebi ile mi  (bkz: Mart 2009 Gündemi)  bu -adını ilk duyduğum- Kaddafi İnsan Hakları ödülüne layık görüldü bilemiyorum ama,  bu vesileyle gene İsrail'e laflar hazırladığına eminim.
Zamanında hocası  Necmettin ERBAKAN'ın ipinin  Kaddafi'nin çadırında çekildiğini hatırlayınca,  bir tür "boynuz kulağı geçer" durumu olduğu da ortada hani...



Baydemir'e istifa çağrısı
"Silahlı mücadele miadını doldurdu" diyen Osman Baydemir,  ("barış süreci"nde başgüvercin kesilen)  APO  tarafından  şu sözlerle kınandı:
"Ya istifa edip AKP'ye üye olsun ya da özeleştiri versin."


Sakın İmralı'daki görüşme masasında Kürtlerin geleceği konuşulması yerine sadece ama sadece Öcalan'ın geleceği ve bölgedeki hâkimiyeti konuşuluyor olmasın? Yani biz burada "Türkiye'nin eksen kaymasını" tartışırken İmralı'daki görüşmelerde Kürt sorununa çözümlerin ekseni kaymış olmasın? Hiç kimse Öcalan'ın gücünü ve etkisini göz ardı edemez ancak görüşmeler, bu gücün ve etkinin kişisel olarak sisteme nasıl sokulacağı üzerine kuruluyorsa vay haline Türkiye'nin! O masada Diyarbakır'ın seçilmiş belediye başkanının konuşma özgürlüğü ya da Kürt siyasetçilerinin inisiyatif kullanma özgürlüğü tartışılmıyor ve çözüme kuvuşturulmuyorsa, zaten konuşacak kala kala Öcalan'ın istikbali kalıyor.
'Demokrasi' diye bir çözüm masasına oturup feodal bir liderin gücünün sisteme entegre edilmiş hali ile kalkılacaksa emin olun bunda ilk kaybeden Kürtler olacaktır."
(Cüneyt Özdemir,  Baydemir'in infaz edilen onuru.  24/11/2010, Radikal)



Füze  Kalkanı
Kasım gündemindeki önemli bir başlıktı. Ne var ki bendeniz bu gelişmeleri pek iyi takip edemedim. İnternet taramalarından aktarabileceklerim ise şunlar:

Bir çeşit füze savunma sisteminden bahsediliyor. Size karşı bir nükleer saldırı başladığında, gelen füzelerin havada imha edilmesini hedefliyormuş sistem. Portekiz'in başkenti Lizbon'daki NATO zirvesinde kabul etmişiz bunları ülkeye yerleştirmeye... İran ve Kuzey Kore'nin bir tehdit olarak algılanmasından doğan bir süreç sanırım.

Bizim siyasilerimiz, "Komutanın kesinlikle NATO'da olması gerektiğini" ifade etmişler. Ancak anlaşılan o ki bu füzelerin komutasının kimde olduğu pek belli değil. Veya belli de telaffuz edilmek istenmiyor diyelim.



İşçi Mücadelesi  sitesindeki uzun bir yazıdan alıntı:

Türkiye'nin özel konumu
Burada hem NATO üyesi olarak hem de İran'ın komşusu olarak Türkiye'nin özel konumu öne çıkmaktadır. ABD, İran'ın nükleer programına karşı BM nezdinde yaptırım uygulanması için bastırırken; Türkiye ve Brezilya ayrıca inisiyatif alarak İran'la nükleer takas anlaşması imzalamıştı. Bu anlaşmaya göre İran, nükleer silah için de kullanılabilecek olan radyoaktif maddelerin Türkiye'de uluslararası gözetim altında depolanmasını kabul etmişti. Bu anlaşma ABD'nin tepkisini çekmiş ve Türkiye'nin dış politikada Batı'dan uzaklaştığı şeklinde yorumlanmıştı. Şimdi ABD'nin, füze kalkanını NATO projesi olarak Türkiye'ye dayatması, Türkiye'nin tarafsız bir konumda durma ya da arabulucu rolüne soyunma girişimlerini ortadan kaldırmaya yöneliktir.
...
Tayyip Erdoğan önderliğinde AKP hükümeti bir yandan emperyalizmle işbirliğine devam ederken diğer yandan Ortadoğu'da prestijini arttıracak çıkışlar yapıyor. Mavi Marmara olayından sonra İsrail'e karşı yapılan çıkış, İran'la yapılan anlaşmalar, Suriye ve diğer ülkelerle geliştirilen ilişkilerin bu çerçevede etkili olduğu açıktır. Bununla birlikte, füze kalkanı projesi Türkiye'yi kaçınılmaz biçimde taraf olmaya zorlayacak bir süreci başlatmış durumda. Ya emperyalizmden ve Siyonizmden yana olacaksın ya da karşısında... Arada kalmanın, denge politikası izlemenin koşulları azalmaktadır. AKP'nin son tahlilde alacağı tutum bellidir. Bölgede emperyalizme karşı değil tersine onunla ittifak halinde güç olmaya çalışan, yarım asırlık NATO üyesi Türkiye'nin hükümeti sonuçta emperyalizmden yana saf tutacaktır. Tabii ki büyük bir politik bedel ödeyerek.



"Potansiyel tehdit İran değilse Küba mı?"
"Zımnen de olsa bugün AKP hükümeti füze savunma sistemini gerektiren potansiyel tehdit kaynağının İran olduğunu kabul etmiş,  ancak bu ismin kamuoyuna açıklanacak metinlerde açıkça zikredilmemesini isteyerek görüntüyü kurtarmaya çalışmıştır. Türk milletinin aklı ve idrakiyle alay edercesine "Hiçbir komşumuzu tehdit ve hedef tanımlaması içinde göremeyiz (Komşularla sıfır sorun)"  diyen Başbakan'a sormak isterim ki; siyasi hesaplarla kendinizin gitmeye cesaret edemediği Lizbon zirvesinde Cumhurbaşkanı tarafından onay verilen füze savunma sistemi İran'a karşı değilse, hangi potansiyel tehdit kaynağı ülkeye karşıdır? Tehdit kaynağı İran değilse Senegal midir,  Küba mıdır,  yoksa Rusya mı?...
Füze kalkanının kurulacağı ülke Türkiye olarak belirlenmiş, adeta başta AB olmak üzere NATO üyesi ülkelerin güvenliğini sağlamak için bütün riskler üstlenilmiştir. Ortada ne bir başarı diye sunulacak gelişme ne de zafer diye yutturulacak diplomatik netice vardır. "Biz olmasaydık NATO toplantısı on dakikada biterdi" sözlerinin de hiçbir anlamı ve değeri yoktur. Sürekli sahte diklenmelerle, hamasi sözlerle iç politikaya dönük mesaj veren AKP iktidarı, NATO toplantısında ağzına bir parmak bal sürülerek geri gönderilmiştir."

Devlet  Bahçeli




Üç komutan görevden alındı
Balyoz Darbe Planı ve fişleme olaylarında adı geçen Tümgeneral mertebesinde üç komutan, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül tarafından görevlerinden alındı.

Ortada yine anlamakta zorluk çekilen karışık bir durum var. Bu üç komutan, (TSK Personel Kanunu'nun 65. maddesi gereğince) haklarındaki davalar nedeniyle bu Ağustos ayındaki YAŞ/Yüksek Askeri Şûra toplantısında terfi ettirilmemiş zaten, yani terfileri durdurulmuş. Ancak açığa alınmamış, başka görevlere atanmışlar. Sonrasındaysa AYİM yani Askerî Yüksek İdare Mahkemesi'ne başvurarak terfilerini geri istemişler... Askeri mahkeme de "yürütmeyi durdurma" kararı vermiş; yani terfi etmelerini onaylamış. Ve böylece alınan YAŞ kararları bu kararla delinmiş oldu.  (Medya daha çok 'by-pass' kelimesini tercih etti.)
Bu noktada hükumet, gecikmeli olarak da olsa devreye girerek bir mesaj verdi. Sivillerin onay yetkisinde olan terfileri ve YAŞ kararlarını AYİM üzerinden delmenin yolu, Bakanlıkların açığa alma kararları ile durduruldu. Gelişmeler üzerine Bülent Arınç "Askeri hakimlere güvenmediğini" söyledi: "Komutanların, kendilerinden daha ast rütbede olan hakimlere karşı dava açmasını ve o hakimlerin bu komutanlar hakkında hukuka tam uygunluk içinde karar verip veremeyeceklerini kamuoyunun takdirine sunuyorum"  dedi.


Bu gelişme üzerine CHP'den derhal karşı çıkışlar geldi. "Kemal Anadol'u, 'İşte bu da sivil darbe' derken gördüm ekranda. Şaşıracak, yadırgayacak bir şey yok CHP'nin bunu yapması gerekiyor... Kemal Anadol bugün cihet-i askeriyenin Türkiye'nin siyasi hayatındaki geleneksel hegemonyasının, sultasının eksilmemesi için elinden gelen her şeyi yapması gerekiyor"  diyordu  Murat Belge,  "Üç General"  başlıklı yazısında...
Gerçi sonradan parti dinamikleri bu karşı çıkışlara tam destek vermedi gibi ve bu duruşu sürdür(e)mediler... "İki ileri bir geri" şeklinde devam ediyorlar. Kurultay hazırlıklarına başlanan CHP'de  Deniz Baykal ve Önder Sav'ın ittifak oluşturacakları söylentileri başladı bile...




Kuzey Kore-Güney Kore
23 Kasım 2010: Kuzey Kore, Güney Kore'ye bağlı Yeonpyeong adasına topçu ateşi başlattı. Samsung ve LG gibi teknoloji devlerini barındıran, Amerika'nın açık desteğine sahip bir Güney Kore ile Çin destekli Kuzey Kore, ve ölüm haberlerinin gelmesi ile "Rusya ne yapacak?" soruları merak uyandırdı.



.
Şiddetin sıradanlaşması
Nam-ı diğer İbo, bir kız çocuğuna (artık ne üzerine kim bilir?) "Vay küçük orospu" demiş. (Medya, "demiş" yerine "diye sevmiş" demeyi tercih etti gerçi...)
Ortamda Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'da olunca hoş karşılanmamış bu durum. (Yoksa millet gırgır şamata geçiştirirdi valla.) Sonradan, İbo'nun bu tavrını Balçiçek Pamir eleştirmiş.
İbo'muz da  "kalemini kırarım"  diye gazeteciyi tehdit!

O değil de...  Bu millet toptan mı ahlak anlayışını kaybetti acaba?  Sesini, yorumunu bilemem.  Ama adamın her konserine gidip egosunu şişirmek ve kendisini yüceltmek zorunda mısınız siz?  Sonuçta bu adamın tarzı belli.
Bu arada "küçük orospu"nun  tanımı şöyle:   İçinde yaşadığı ülkede şiddetin her türlüsünün meşru olduğunu ve asla cezalandırılmayacağını fark edip, toplumdaki ahlak anlayışının sözde olduğunu bilen mafyavari maço kişiler için bir  "sevgi sözcüğü".




Taraf gazetesinde yayınlanan Mehmet Baransu imzalı haberde, "Genelkurmay’ın tabelası indirilecek" gibi dikkat çekici ifadelerle bezeli, askeriyedeki yeni değişiklik tasarılarından bahsediliyordu.  Genelkurmay Başkanlığı,  -zaten olması gerektiği gibi-  Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanacakmış filan... Başbakanlık derhal yalanladı haberi. Ahmet Altan ise gazetesindeki habere sahip çıkarken şunları söylüyordu bir yandan da:
"Türkiye'de iki tane "özerk" başkanlık var. Biri Genelkurmay,  biri de Diyanet.
İkisi de aynı gün kurulmuş.
İkisinin de yapısının değişmesi gerekir.
Demokrasi için Genelkurmay'ın, laiklik için Diyanet'in statüsünün değiştirilmesi kaçınılmazdır."
(Boşverin.  28/11/2010, Taraf)

Türkiye'de belirli bir eşiğin nasıl aşıldığını fark edebiliyor musunuz? Yıllarca susulan-susturulan, sahte yüksek saygılar sunulan, eleştirilemez nitelikteki makamlar ve kurumlarla ilgili artık "konuşulabiliyor". Dengesiz bir yapımız olduğu için, eleştiriler de orantısız ve dengesiz gelebiliyor bazen. Bugün bu toprakların tarihindeki en dikkat çekici değişim-dönüşüm hamlelerinden biri gerçekleşiyor. Başarılı olup olmayacağı ve bu misyonu üstlenen siyasetçilerin çapını/çapsızlığını ise tarih yazacaktır. Her ne kadar Türkiye'deki okullarda değilse de Amerika veya Batı kaynaklarından öğrenebileceğimizi umuyorum.





28 Kasım 2010 - Haydarpaşa yandı


Tarihi Haydarpaşa Tren Garı'nın çatı katında yangın çıktı. Tadilat sırasında dikkatsizlikle çıktı sanılırken,  meğer olay kasıtlıymış.
"Denizden ve karadan müdahale edilen garın yangından zarar görmeyen pencereleri ve tarihi işlemeleri, söndürme işlemleri sırasında tazikli suyun etkisiyle kırıldı. Bu sırada garla ilgili tüm kayıtların tutulduğu belgeler ve arşiv odası da tazyikli sudan nasibini aldı."  (bkz)


Fazla söze gerek yok sanırım.  Her şeyi rant olarak gören köylü yöneticilerle ancak buraya kadar.




Vergi affı
Türkiye genel seçimlere hazırlık dönemine giderken, AKP (yine) hayırlı bir işe imza atmış ve vergi borcundan dolayı beli bükülmüş vatandaşına elini uzatmış.
Yersen.  Neden bizde merhamet edileceklere değil de,  edilmese de olabileceklere iyi niyet daha çok gider hep?
Vergisini zamanında ödeyenler gene enayi!




Wikileaks  çatlağı
Ay sonuna doğru -özellikle 28'inden başlayarak-, Wikileaks'te yayınlanan belgeler dikkat çekti. Medyanın ilk ilgisi "Fransa Başkanı Sarkozy'e ve Merkel Hanım'a hangi lakap takılmış?" noktasındayken, özellikle sözlük siteleri an be an İngilizce-Türkçe tercümelerle canhıraş bir dökümentasyona girişti. Belgelerde Türkiye, Türk siyasetçileri ve yakın bölge komşularımızla ilgili bölümler de var. Başlıbaşına bir yazı konusu olduğundan, (zaman bulursam) bu dokümanlardan bazılarını önümüzdeki günlerde paylaşıcam.



Naipaul  Olayı
Hazımsızlık kültürünün bu ayki hedefinde Nobelli bir yazar olan V. S. Naipaul vardı. İstanbul'da gerçekleştirilecek Yazarlar Konferansı gibi bir şeyin açılışını yapacak, onur konuğu olacaktı. Ancak İslam ve Müslümanlar noktasında söylediği laflar üzerine, kelimeleri rötuşlamakla meşgul olanlar adına Zaman'dan Hilmi Yavuz'un ilk top atışıyla şimdi de onu (daha gelmeden) kovalım kampanyası başlatıldı.  Bu konuyu da önümüzdeki günlerde deşicem.


  • Bu ayın tüm gündem başlıkları için tıklayınız:  KASIM 2010

.

13 Eylül 2010 Pazartesi

12  EYLÜL  2010  -  Anayasa Değişikliği Referandumu

Sandıktan çıkan  %58-Evet  %42-Hayır  oyu ile  Anayasa değişikliği paketine onay verilmiş oldu.  BDP'nin Boykot  (yani seçimlere katılmama) kararının da etkisiyle referanduma katılım  %77-78  düzeyinde gerçekleşti.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın sonuçların belirginleşmesi sonrasında yaptığı akşam konuşmasına göre,  "Bu oran bundan önceki referandumda  (1980 Anayasa oylamasında)  yüzde 67 düzeyinde"  imiş.
(Aslında geçersiz ve kullanılmamış oylarla birlikte sonuçlardaki gerçek oran:
Evetler %41,9  -  Hayırlar %30,05)

Evet ve Hayır oylarının illere göre dağılımını gösteren bir harita var aşağıda. Kıyı şeridi,  Trakya ve Tunceli  yine  'Hayır'  dedi.  Katılımın en düşük olduğu şehir ise %7 ile Hakkari.
(Bu haritayı,  29 Mart 2009 Yerel Seçim sonuçlarındaki harita ile kıyaslamak isterseniz  tıklayınız)


Not düşülecek çok şey var ve uzun bir yazı olacak.  Ancak belli bir yazı düzenini korumak adına,  öncelikle Tayyip Erdoğan'ın 12 Eylül akşamında yaptığı konuşmasından bazı alıntılar yapmak istiyorum:


Evet diyenler de kazandı,  hayır diyenler de...
"Kaybeden darbeci anlayış oldu. Türkiye'de vesayet rejimi tarihe karışmıştır. Değişime ve değişimin getireceklerine direnen anlayış kaybetmiştir."

"Değerli arkadaşlar, ileri demokrasi ve hukukun üstünlüğü mücadelemizde tarihi bir eşiği milletçe aşmış bulunuyoruz. Demokrasinin, hukukun, adaletin çıtasını el birliğiyle yükseltmiş bulunuyoruz. (...) Kampanya sürecinde de şunu defaatle ifade ettim: Milletimizin iradesi hangi yönde olursa olsun saygındır, makbuldur, kıymetlidir. Evet diyenlerin iradesi de, Hayır diyenlerin iradesi de, sandığa gitmeyenlerin tercihi de saygıya değer."

"12 Eylül günü kazanan demokrasimiz olmuştur.  Değişimin, demokrasi içinde gerçekleşebileceği bir kez daha görülmüştür. Demokrasiye olan inanç ve güven bir kez daha ortaya çıkmıştır. Her türlü sorunun çözüm yerinin demokratik siyaset olduğu ortaya çıkmıştır.  (...)
Bugün çıkan Evet kararı, milletimizin demokrasi özleminin bir neticesidir.  Demokrasi; halkın iradesini kabullenmek, bu iradeyi ve her türlü farklılığı siyasal sürece katmakla anlam kazanır."

"Halkımız demiştir ki:  Evet artık ileri demokrasi, Evet artık özgürlükler,  Evet artık 'üstünlerin hukuku' değil  'hukukun üstünlüğü', Evet artık milli irade egemen olsun,  Evet artık vesayetçi anlayışlar son bulsun. (...) Kralların değil, kuralların egemen olduğu bir Türkiye istiyoruz.  Milletimizin bu güçlü mesajını almak durumundadırlar."

"Particilik yapmadan, gözetmeden, inandığı doğrulara destek veren; kalbinin, vicdanın sesini dinleyerek bu değişime onay veren her bir vatandaşımı gönülden kutluyorum.
Siyasetin rekabetçi karakteri gereği meydanlarda, ekranlarda  maksadı aşan beyanlar da oldu. Eğer gerçekten bu arada ben de birilerini incittiysem özür diliyorum."



Çeşitli makale  ve  yorumlardan alıntılar:

Sonuç: Türkiye halkının, siyaset kilitlendiği noktada anahtar olarak devreye girdiği vakit, "Askeri vesayet istemiyorum", "Demokratik bir ülke istiyorum", "Özgürlük istiyorum" iradesinin güçlü biçimde, tartışmaya yer bırakmayacak şekilde yansımasıdır. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın sonuç ortaya çıktıktan sonra yaptığı "Darbeci anlayış kaybetti"  değerlendirmesi doğru ve isabetlidir.
(...) Anayasa halk oylamasını gerçek boyutlarından çıkartıp, "hükümete güven oylaması" haline dönüştüren, değişikliklerin özünü saptırarak sunan ve halkı parti tercihlerine göre oy kullanmaya zorlayan siyasi liderleri ve onların medyadaki uzantıları, bir kısım kanaat önderleri,  onlar kaybetmiştir.

(Cengiz Çandar, 12 Eylül'ün zincirleri kırıldı. 13/09/2010, Radikal)


"Ülkenin elden gittiğini görerek üzülenler tabii ki olacaktır. Ülke birilerinin elinden ciddi anlamda gidiyor. Bu doğru. Ülkeyi babasının malı gibi sahiplenip, özgürlükten bihaber totaliter oyuncağına çevirengiller tabii ki üzülecek. Ağlayın açılırsınız. Kendinize, hükümetin %60 oyu nasıl aldığını bir sorun. Ülkeyi sahiplenilen, elden kaybedilen vb bir mal gibi gören, kendisi sahiplenince başkasının "sahip olmadığına" inanan,  kendi gibi düşünmeyen seçimde kazanınca ülkeyi  "elden gitmiş"  görenler;  özellikle siz sorun.

Bu bir Anayasa oylaması.  Halk nasıl %60 ile kabul etmişse, eğer bu iktidar elindeki gücü yanlış kullanırsa yine onu indirmesini de bilir.  Yok ama "Bu halk cahil, aptal, özürlü... Bunlar böyle şeylerden anlamaz.  İşi sizin tayfa birşekilde eline almalı"  değil mi?

Böyle düşündüğünüz sürece, o oy yarın %70 olacak. Bu ülke senin olduğu kadar, yeterli eğitimi görmemiş bir Anadolu köylüsünün de. Bu ülke senin olduğu kadar,  eğitim almadığının üzüntüsünü çeken, görücü usulü evlenmiş başörtülü bir ev kadınının da.  Bu ülke senin olduğu kadar,  senden biraz farklı düşünenin de...
Sen onun hayat tarzına, yaşayışına, özgürlüğüne aleni hakaret ettiğin için; o senin tarafında olmamayı tercih ediyor. Yoksa ekonomiden anlamıyor, bu Anayasa değişikliğinin dahi anlamını bilmiyor. Ama sor kendine bakalım, hiçbir şeyden anlamamasına rağmen, nasıl oluyor da "Hangi tarafa oy vereceğini" biliyor? Çünkü senin derdinin, kendisini tamamen yok etmek olduğunu algılıyor da ondan.  Bir insanın hayat tarzıyla doğrudan ilgilenmek, ve tüm sorununun bizzat bu hayat tarzından kaynaklandığını belirtmek de bir nevi onu yok etmek istemektir.

Kişilerin hatalarına değil de bizzat varlıklarına karşı tavır alırsanız, onu ikna etmek için hiçbir iletişim kanalı bırakmazsınız.
Bu ülkedeki muhafazakar oylar sürekli bu psikolojiyle alındı. Senin o lanet olası birincil kaygın,  olaylardaki yanlışları doğrudan göstermek yerine;  sınırı aşıp hayat tarzına hakaret etmeye, özgürlüğe set çekmeye vardıkça;  bu halk muhafazakara oy vermeye devam edecek."
(marie arouet tolstoyevski  -  13.09.2010,  Private Sözlük)


Halk, ... demokratikleşmeyi değişim/yenileşme olarak görmektedir. Bu nedenle zaman zaman "muhafazakâr" olduğu söylenen bu toplumun böyle bir özellik taşımadığı (iktidar partisinin kendisini tanımlayışı dahi öyle olsa bile) rahatlıkla öne sürülebilir. Halkın muhafazakârlıktan anladığı değişmemek, demokratikleşmemek değil; kültürel değerlerinin, bilhassa dini değerlerinin korunması,  onlara dokunulmamasıdır.
(...)
Anti demokratik bir rejimin hazırladığı anayasayı değiştirmek konusunda halkın 'Hayır' oyu vereceğini beklemek manasızlıktı.  Ondan daha büyük yanılgı ise bir iktidarın anayasayı değiştirerek daha otoriter bir rejim kuracağını öne sürmekti. Verilen karar halkın hiçbir biçimde bu iddialara kulak asmadığını gösteriyor. Halkın böyle bir korkusu olmadığı gibi, bu tür korkutmalarla da bir ilişkisi yok.
Referandumu muhalefet partileri ne yazık ki bir güven oylamasına dönüştürdü. İktidar partisi verilen oyların kendisine verilmiş sayılmayacağını ısrarla yineledi. Dolayısıyla ortaya çıkan sonuç muhalefet açısından maalesef tam bir yenilgidir. Maalesef diyorum, çünkü keşke muhalefet bu dönemde daha farklı bir tutum içine girse ve daha yapıcı, olumlu bir tavır takınsaydı Türkiye'deki yenileşmeye daha fazla katkısı olacaktı.
Bunu yapmadığı için sonuç üç muhalefet partisi bakımından da hezimettir.
(...)
Gene aynı noktadan bakılırsa Güney Doğu Anadolu ortaya koyduğu sonuçla çözümden yana olduğunu, çözümü iktidar partisinde ve meşruiyet içinde aradığını göstermiştir. Bu mutlaka dikkate alınması gereken, yabana atılmayacak, hayati derecede önemli bir sonuçtur. Ve öyle görünüyor ki, bundan sonrası iktidarla Kürtler arasında olduğu kadar  Kürtlerin kendi arasında da cereyan edecek bir tartışma içinde biçimlenecektir.

(Hasan Bülent Kahraman,  Evetin hayrı.  13/09/2010, Sabah)


Bir diğer yorum ise  Tarhan Erdem'den  geldi:
"Milletimiz,  demokrasideki yetkinliğini;  inanılmaz yalan ve propagandalarla yanıltılamayacağını göstermiştir."



Türk Medyası'ndan bahsediyorum.  Olaylar  halka/kamuoyuna duyrulurken, bilgilerin  kendi  'TARAF'ına  göre yontularak servis edilmesinden bahsediyorum.  Anayasa referandumunda "kayısı fiyatları"ndan medet uman Türk siyasetinin seviyesinden bahsediyorum.  Okyanus ötesinden gelen önerilerin,  değişim taleplerini gölgelemesinden bahsediyorum.  Tercihini "Yetmez ama evet"ten yana kullanan ünlülere  (en popüleri Sezen Aksu başta olmak üzere)  verip veriştirilmesinden ve dozun kaçmasından bahsediyorum.

     12-13 yaşındaki ergenlere hitap edercesine meseleleri tartışmayı artık bırakalım.  Bu kitleye hitap edecek şekilde söylemler geliştirerek  ideolojilerimiz ve kişisel nefretlerimizin,  at gözlükleri ve kibrin etkisinde sürüklenerek  bizi ona buna saldırtıp  ruhumuzu körleştirmesine izin vermeyelim.  Unutmayalım ki  yanlış ve isabetsiz atış,  hedefi ıskalamaktan gayrı  "acemi"  sıfatını da perçinler.


"12 Eylül 1980 Anayasası" diye tanıdığımız o korkunç "yasakname", yüzde doksanın üstünde bir oyla kabul edildi.  Aradan neredeyse otuz yıl geçtikten sonra –yani bu kadar "denenmişlik"ten sonra- bu yasaknamenin korunmasından yana hâlâ yüzde kırkın üstünde oy çıkması, Türkiye toplumu adına çok da göğüs kabartacak bir durum gibi görünmüyor bana.
(Murat Belge,  13 Eylül izlenimleri.  14/09/2010, Taraf)



____________________________________________________________
-Şimdi de mevcut partiler penceresinden,  seçimli dar bir alandan bakalım.-
____________________________________________________________



AKP

Sokaktaki sıradan insanın hayatını çok fazla etkileyeceğini düşünmüyorum bu referandum sonuçlarının.
Türkiyenin idari bir devrime ihtiyacı var  ama bu AKP'nin niyetlendiği ve altından kalkabileceği bir şey değil.
Çağ değişti,  günümüz Türkiyesinde darbe yapmak kolay değil.  Darbe tehlikesi de  şeriat tehlikesi gibi maddi temeli olmayan bir durum bence.
Yani referandum sonucu için ne kimileri gibi  "eyvahlar olsun"  diyorum ne de "çok iyi oldu".    (enel hakki  -  Private Sözlük)


"Hayır" diyen ve bunu savunan politikacılar ile medya kaybetti. Ama onların kaybı, "görüşlerinin" daha az oy alması değil, bu değişimin kaçınılmazlığını anlayamamaları- nın ortaya çıkması.
Kendi toplumlarının gerçeğine bu kadar yabancı kalarak nasıl bu ülkenin yönetiminde söz sahibi olacaklar?
Türkiye'nin bugünkü gerçeklerini anlayamadıkları sürece onlara siyasette bir gelecek olmadığı açık.
Bütün bu değişimleri "AKP" üzerinden anlamaya çalışmanın sığlığı,  onları kendi yarattıkları sığlığın içine hapsetti.  Mesele AKP değil çünkü.  Mesele, Türkiye'nin ve dünyanın süratle değişmesi.
(...)
Türkiye hamile bir kadın gibi yeni bir ülke doğuruyor, AKP bu doğumun yalnızca  "ebeliğini"  yapıyor.
Bizim "hayırcılar" ise, doğum yapanla ve doğacak bebekle değil  yalnızca "ebeyle" ilgileniyorlar.
(...)
AKP hem kendi yaptığı doğru tercihlerle, hem de talihin yardımıyla bir toplumun en önemli döneminde işbaşında bulunuyor.
Ama ne sancı bitti henüz, ne doğum tamamlandı, ne de bebek doğdu.

(Ahmet Altan,  Doğum.  14/09/2010, Taraf)



Türkiye bu tempoda gidemez
Katılıyorum,  mesela muhalefetin özeleştiri yapması gerektiği konusundaki görüşe.  Ancak Türkiye'nin daha aydınlık geleceğe kavuşması açısından sadece muhalefetin değil,  iktidarın da özeleştiri yapması gerektiğine inanıyorum. İktidar kendisine şu soruyu sormalı:  Niye Turkiye'de %42 gibi hiç azımsanmayacak oranda olan bir insan topluluğu 8 yıldır Türkiye'nin İran'a benzeyeceği korkusu ile yaşıyor?  Bu korkuyu gidermek ve toplumsal gerilimi düşürmek için ne yapabilirim?  İktidarın, Türkiye'nin demokratikleşmesi ve AB üyeliği için çabaladığına inandıramadığı kitleleler  Turkiye'nin en eğitimli ve Batı kültürüne en yakın kitleleri.

Peki niye AB'yi hedef olarak gören bu insanlar şimdi AB üyeliği için yapıldığı iddia edilen değişikliklere karşı çıkıyorlar?  Türkiye bir sekiz sene daha bu gerilimle devam edemez.  İktidar hükumette olmanın verdiği sorumlulukla muhalefetin kendi çizgisine gelmesini beklememeli,  muhalefetin kaygılarını giderecek adımları atmayı kendisine görev bilmelidir.  Mesela darbeye destek vereceği iddiaları ile içeri atılan ve neyle suçlandıklarını kimsenin anlamadığı gazetecilerin serbest bırakılması bir iyi niyet adımı olarak algılanabilir bu %42 tarafından.
(patriot66  -  14.09.2010, Radikal Online)

Bence kabul edilen değişiklikler olumlu ama hiç de öyle abartıldığı kadar ileri değişiklikler değil.  İhtiyacımız olan asıl şey  82 Anayasasını tamamen çöpe atarak evrensel anlamda 21.yy.a uygun yeni bir anayasadır.  Hükümet verdiği bu yeni anayasa sözünü  (bu üçüncü söz verişleri)  yerine getirmeli ve bu anayasa herkesin katılımına açık olmalı.  Kabul edilen değişikliklerde yapıldığı gibi toplumun bazı kesimleri dışarda bırakılmamalı!!
(HISEYN  -  13.09.2010, Radikal Online)




CHP-MHP

İsmet Berkan;   "Bu referandum sonunda  'Evet'  de çıksa,  'Hayır'  da çıksa kaybedeni belli:  MHP"  demişti.  Zaten son haftalarda pek çok gazeteci-köşeci,  bir şekilde  kendi kelimeleriyle bunu dile getirdi.  Ne var ki Kemalist kesim tablonun belirli bir bölümüne o kadar yoğunlaşmış ki  kalanını göremiyor;  gördüğünde de algılayamıyor.  AKP'nin,  Kürt özgürleşmesinin ve Kürt haklarının baş destekçisi olduğunu filan bile düşünüyorlar...


MHP nin adı bile gelecek vâdetmiyor
artık insanlar 1955 yılı usulü parti istemiyor,  mhp gibi chp gibi.  yau koskoca bir referandum oldu,  bu süreçte muhalefetten ne duydunuz.
recep bey,  onun havuzlu villası var,  basit konuşmalar.  adamlar bu kadar biliyor,,  gave gonuşması.
(turg  -  12.9.2010, Radikal Online)

MHP bitmiştir..
MHP sadece kalelerde değil, Türkiye'nin tamamında çökmüştür.  Bahçeli ve ekibi derhal istifa etmelidir.  BDP ve CHP'nin kuyruğuna takılıp siyaset yaptığı için seçmeninden çok kötü bir tokat yemiştir. Yarından itibaren Bahçeli ve ekibinden bunun hesabı sorulmalıdır.  Sanki çok iyi bir sonuç almış gibi,  bir de utanmadan erken seçim istemektedir.
Böyle bir siyasetçi siyaset tarihinde de görülmemiştir.
(kazim.genc58)

Demokrat lider Bahçeli ama yalnızdır
Sayın Devlet Bahçeli'nin siyasi duruşu demokrat olduğu için, MHP eski tabanı ile yeni çağın ihtiyaçlarına cevap verebilecek lider vizyonu arasında uçurum var onun için bu kronikleşmiş zihniyetin devamını istiyenleri bırakıp yeni ve daha çağdaş bir milliyetçi barış partisi kurması gerekir.
(medimparatorum)

Kürt sorununda açılım fikrini lanetleme eksenine oturtmuş olan Devlet Bahçeli'nin referandumda en büyük hezimeti almış olması, Türkiye toplumunun Kürt sorununu kültürel kimliklerin tanınması yönünde çözülmesi isteğini vurgulamış olduğu için önemlidir.
(...)
Halkoylamasının en büyük kaybedeninin kaba ve saldırgan milliyetçilik olması sevinilecek bir şeydir. Bu durum, CHP-MHP koalisyonu düşleyenleri de yeniden düşünmeye sevk edeceği için sevindirici.

(Ahmet İnsel,  Esas kaybeden MHP'dir.  13/09/2010, Radikal)




Hayır'ların %42 mertebesinde olması bile bir başarı göstergesi bence.  Ancak bunu tam tersi şekilde yorumlayanlar da var ve hayret edilesi durumdalar.  Taraflı basınlar, (pardon  "tarafsız habercilik"ti  değil mi?)  ve güdümlü bakış açılarıyla o kadar sarhoş olanlar var ki;  ne halktaki eğilimleri  ne değişimleri  ne de acıları ve beklentileri kodlayabildiler.

CHP zaten uzun yıllardan beri Don Kişot misali yel değirmenleriyle savaşıyor.  Sorunlar ve canavarlar yaratıklandırıp,  olmayan onlarla orantısız mücadele içerisinde...


Duygusal çıkışları hoşgörelim. Başkalarının normal diyeceği bir sonuç veren referandum, CHP'liler için travmatik oldu (kendi kurdukları Matrix'te yaşadıkları için). Aslında önerilen değişiklikler normal bir ülkede %80 civarı Evet alırdı. Ortalama düşünme kapasitesine sahip mantıklı bir insanın hayır diyebileceği hiç bir şey yoktu değişikliklerde. Ama dedim ya CHPliler Matrix'te yaşıyor, gerçeklikle bağlantıları kopuk,  hareketlerini yönlendiren tek dürtü  AKP düşmanlığı.

Artık önlerinde iki yol var:  CHP ya yok olacak, ya da iktidar alternatifi olacak. Gerçek bir siyasi parti olmak demek; bir programı, bu programa bağlı projeleri ve bir seçmen tabanı olan bir parti demek. AKP düşmanlığı bir program değildir. Beyaz Türkler (%15) ve Alevilerle (%8)  kısıtlı bir taban da yeterli değildir.

CHP'nin bir avantajı var: Programına ne koyarsa koysun Aleviler ve Beyaz Türkler destek verecektir. "Ne bu ya, her taraf kıro Kürt ve badem bıyıklı hanzo doldu. Bir bizim başbakanın eşine bak, bir de Suriye başkanının eşine. Valla elin Arabının eşi bile bizimkinden daha modern. Hiç yakışıyor mu mavi gözlü ve golf pantolonu giyen birinin kurduğu ülkenin imajına?  İstemiiiyoruuum!"
Bunun ötesinde, berisinde, üstünde, altında, sağında, solunda bir fikri yok Beyaz Türkler'in. O nedenle "tuu AKP'ye  tuu BDP'ye" demek, bu kesimi elde tutmak için yeterli CHP'ye.  Ama iktidar alternatifi olmaya yetmez.
(itaatsiz'den  dikkat çeken bir yorum  -kısa alıntılarla-)



"Ay bu insanlar ne bilirler ki oylarının değeri olsun" diyerek dudak bükenler,  'halkın ezici çoğunluğunun neye göre evet ya da hayır oyu verdiğini açıklayamadan oy verdiğini' iddia edip halkı budala yerine koyan iyi okumuşlar, bu tavırlarıyla halkın kime oy vereceğine karar vermesine yardımcı oluyorlar. Küçük gördüğü, tercihlerini yaparken vesayet altına alınması gereken aşağı-ortadan düşük zekâlı zihinsel özürlüler olarak baktığı ve onlar biraz yanına yaklaşınca korkuyla karışık bir nefretle irkildiği bu kitlenin kendilerini gayet iyi anladığını idrak etmekten aciz bir zümre bu. AKP'yi proto-faşist olmakla suçlarken, kendisinin ağır bir otoriter elit hükümranlığı özlemini ele verdiğini görmüyor. Kendini demokrat, solcu, ilerici, vs. zannediyor.
... Aldıkları tavrın ve yürüttükleri kampanyanın içeriği ile ilgili en ufak bir eleştirel değerlendirme dile getirilmedi.
Kılıçdaroğlu'nun çok büyük bir çaba sarf ettiği kuşkusuz. CHP örgütünün bu çabayı taşıyacak bir yapıda olmadığı da bir o kadar açık. Ama bunun ötesinde; hayır kampanyası tuzağına düşmüş olmaktan başlayıp, kampanya sırasınca işlediği temaları da sorgulaması gerekmiyor mu yeni CHP Genel Başkanı'nın?
(...)
"Bu anayasa değişikliği size iş sağlamayacak" demek, insanlarla alay etmektir. Anayasa ile iş ve aş bulunacağına yurttaşların inandığını mı zannediyor CHP'liler ve bazı sosyalistler?

(Ahmet İnsel,  Cahil Halk Sendromu.  14/09/2010, Radikal)



ben yine de bu sonuçları hayırcılar için bir başarı olarak görüyorum, referandumda evet oyu verdiğim halde.  böyle saçmasapan argümanlarla insanlara %42 hayır oyu verdirtebilmek gerçekten büyük bir başarıydı.
(izbirak  -  13.09.2010, Ek$i Sözlük)

Sahillerdeki tatlı hayatları hiç bozulmamasına hatta her geçen zaman daha da iyi olmasına rağmen  korkudan tir tir titreyen beyaz Türkler,  o kadar güneşe rağmen hala ısınamadılar ve "bronzlaşamadılar".  Biz evetçiler,  hayırcılardan tek bir şey istiyoruz:  Yalanla dolanla değil;  gerçekleri saptırmadan, dostça, ikna ederek karşı çıksınlar.  İkna edemiyorlarsa da ülkeyi germeyi bıraksınlar, şezlonglarına rahatça uzanıp kitaplarını okusunlar.
(xbasols)


Memleketimizin, muhafazakar demokrat iktidar partisi (AKP) karşısında iktidara talip muhalefet partisi yoktur; bu boşluk doldurulmalıdır! Ne zamandan başladığı tartışılabilir ama en az sekiz yıldan beri bu boşluk genişlemekte ve derinleşmektedir.
Bu Mayıs ayında siyasal olmayan bir olay sonucu Baykal'ın genel başkanlıktan ayrılmasıyla, parti boşluğunun dolacağı umudu doğdu: Kılıçdaroğlu CHP'nin genel başkanı seçildi. Bu seçim partide değişimi başlatabilirdi.  Halk da yeni genel başkanı 'değişim' olarak algıladı, Haziran başında ortada bir şey yokken CHP oy oranı yüzde 28-30'lara çıktı. Artış heyecan verici, yeni gelişmeleri besleyebilecek özellikteydi!
Yükseliş sürerse, önümüzdeki seçimde iki büyük partinin oy oranı toplamı 75-80'i bulabilir, Türkiye siyasal istikrarı sürdürülebilir biçimde yakalayabilirdi. Sorun CHP'nin değişimi başarabilmesiydi. Değişim istenmeli, istek projeye dönüşmeli, proje yönetilmeliydi! Kılıçdaroğlu, yakaladığı fırsatı değişim projesi oluşturmak ve yönetmek için kullanabilirdi.

Kılıçdaroğlu'ndan sonra CHP'de kurumsal olarak değişim isteği ortaya çıkmamıştır; bana göre çıkamazdı. Şimdi soru şudur: CHP, Türkiye'nin "iktidar" veya "ana muhalefet" partilerinden biri olmaya karar verip bu kararın gereğini yapacak mıdır?
CHP ya iktidar olabilecek ikinci partinin oyuna doğru çıkacak, ya da Ak Partiye karşı olanların en çok oy verebilecekleri parti çizgisine çekilecektir! Birinci yol zor ve gösterişsiz,  ikincisi kolay ve gösterişlidir!

(Tarhan Erdem,   CHP ne yapacak?   13/09/2010, Radikal)

(Son cümle:   Sayın Tarhan Erdem'in bu yazısının  son cümlesi  ve son paragrafı dikkat çekici.  Zaten sorun CHP'nin "zor yol"u değil,  "kolay ve gösterişli yol"u tercih etmesi...  Bu da bizatihi Kemalizm'den kaynaklanıyor. Atatürkçü bir ailem olmasına ve bu yönde terbiye ve eğitim almama rağmen, zamanla  Kemalizm'in  "Kibir, Gösteriş ve Kolaycılık"  olduğunu anladım.  CHP bu ruhu gerçekten iyi yansıtıyor.  Sonuç olarak ülkede bir iktidar var,  ama muhalefeti yok.  Asıl tehlike bu değil mi?)


DTP ..................... .....................
Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir,  "12 Eylül'deki halk oylamasında Diyarbakır'daki boykot oranının yüzde 51'in altında olması halinde,  boykot kampanyasını yürüten BDP'nin ve belediye başkanı olarak kendisinin meşruiyetinin tartışma konusu olacağını"  söylemiş ve böyle bir durumda istifa edeceğini ima etmişti.  Cumhuriyet tarihindeki bu altıncı referandumda,  DTP tabanının güçlü olduğu illerde BDP'nin boykot kararına uyuldu.

Referandumun ertesinde Diyarbakır BDP il binasına PKK flamaları asıldı, marşlar çalınıp havai fişek gösterileri yapıldı. BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, "Halkımızı kutluyorum. Bu başarıyı demokratik özerklikle taçlandırana kadar mücadeleye devam diyoruz" dedi.  BDP Genel Başkan Yardımcısı Gültan Kışanak ise halkın,  "demokratik özerk Kürdistan"  isteğini dile getirdiğini söyledi.


Mukemmel bir basari
Bu mukemmel bir basari.  Boylesi bir iradeyi saygiyla bende kutluyorum. BDP'nin bu kararli durusu onu dahada buyutecektir.  Demekki karsimizda ne istedigini bilen bir halk ve parti var.  Halkina bu kadar guvenmese boyle goysunu dovmezdi.
(burçakyaylasi)


-----

Ekler:   Kemal Kılıçdaroğlu  referandumda oy kullanamadı.   BDP'nin boykotuna istemeden de olsa destek vermiş oldu böylece.

İllere göre  oyların dağılımı:   http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1018570&Date=13.09.2010&CategoryID=78



Fethullah Gülen: "Değil sadece kadını erkeğiyle, çoluğu çocuğuyla ve dünyanın dört bir yanına dağılmışıyla hayatta olan insanları; imkan olsa mezardakileri bile kaldırarak o referandumda 'Evet' oyu kullandırmak lazım. Mezardakiler bile kalksın. Ben zannediyorum kalkarlar da, ben zannediyorum ruhları koşar da... Çünkü demokrasi adına çok önemli bir adımdır."

Fethullah Gülen ve Cemaati,  bu Anayasa değişikliğini aktif olarak destekledi. Bir grup  "aydın",  değişikliklerin 12 Eylül'ün getirdiği katı yapıyı bozacağı iddiası ile referanduma meşhur  "Yetmez Ama Evet"  (YAE)  sloganıyla destek verdi. Bir grup, devlet içindeki vesayet mekanizmasının kırıldığını savunuyor, bunun sivil bir Anayasa yapmak için fırsat olduğunu söylüyordu;  başka bir grup ise yargıda kadrolaşmanın önünün açılmaya çalışıldığını...


EDIT 2018:
           Aradan yıllar geçti,  ancak hâlâ bu referandumdan yadigâr kalan
"YETMEZ AMA EVET"  nefreti devam etmekte.
İlginç şekilde,  çabuk unutan ve unutkan bir toplum olmamıza rağmen,  YAE'yi unutmadı bir türlü okumuşluğuyla müsemma kesim.
Referandumun kendisini ve ne için yapıldığını,  değişen Anayasa maddelerini filan zaten çoktan unuttu  ama bu  YETMEZ AMA EVET'i  hiç unutmadı.
Kolay kolay geçeceğe de benzemiyor bu YAE nefreti.
Bir  "günah keçisi"  olarak  YAE,  bir boşalma unsuru olarak YAE...
"Yetmez Ama Evet  ihaneti!"
Kaç kişidir ki bu YAE'ciler? Oylar içerisinde belki de % 1'lik bir kesimin mugalatası yapılıyor.
Sonra oy pusulasında ya Evet ya da Hayır vardı. "YAE" diye bir seçenek yoktu.  Ama kabak  Yetmez ama Evetçilere  patladı  iyi mi?  :)


      Hangi birinden bahsedeyim?  Ahmet Altan'ın referandum sonrası yazdığı o yazıdan kısa zaman sonra,  AKP övücülüğünden adım adım AKP yericiliğine yelken açışını mı?  Yoksa Ahmet İnselgillerin,  İsmet Berkanların kolektif MHP nefretini mi?   (Kaba ve saldırgan milliyetçiliğin karşıtı olduğunu söyleyip de  etnik milliyetçiliğe ve PKK'ya karşı tek laf etmemiş olmak?  Kendisindeki elit hükümranlığı özlemini sakladığını sanmalar?)


Son olarak "Yetmez ama Evet" göndermesi barındırmayan nadir bir eleştirel görüşü paylaşıyorum:
Recep Tayyip Erdoğan ve AKP'nin, ülke şaha kalkacak hizmetler devam edecek  ülke çağ atlayacak  dünyanın en büyük ekonomilerinden biri haline gelecez ulusal adalet sağlanacak vaadleriyle süslenip devletin Fetö'ye devredildiği referandumdur.  bu değişim ülkede 15 Temmuz'un yaşanmasına neden oldu. gel akp'li kardeşim gel dindar kardeşim gel sen 2017 anayasa referandumuna da evet de ve gör başımıza ne çoraplar öreceğini. ülkenin yıkılışına zemin hazırladığını iç savaşa zemin hazırladığını farketmen uzun sürmeyecek. bir hukukçunun dediği gibi  sandıktan evet çıkar ve yeni anayasa yürürlüğe girerse bundan ilk pişman olacaklar evetçilerdir.
(maymun saniye  -  15.04.2017,  Ek$i Sözlük)

.