21 Aralık 2010 Salı

V. S. Naipaul



Her ne kadar genel duruşu ve düşünceleri nedeniyle hakkındaki tartışmalar süren Nobel Edebiyat Ödülü almış bir yazar olsa da; bizim onu tartışmamız, topraklarımızda kökleşmiş "hazımsızlık kültürü"nün Kasım 2010'daki hedefinde kendisinin adının yazılı olmasından kaynaklandı.

Naipaul üzerine bir kaç not düşmeden önce, kendisi hakkında gelişen/geliştirilen son olaylara kısaca değinmek istiyorum. Bunu yaparken de Private Sözlük'teki bir yorumumdan yararlanıcam:

Naipaul: Nobel ödüllü bir Hintli yazar imiş.
İstanbul'da gerçekleştirilecek yazarlar konferansı gibi bir şeyin açılışını yapacak, onur konuğu olacakmış.
Artık nerde söyledi/yazdı, söyleşisinde mi dedi yoksa romanlarında mı yazdı orasını bilemiyorum ama; Müslümanlarla ilgili şöyle şeyler aktarmış:
"Gerizekalı"... "Yaratıcı olmayan"... "Hiçbir şeyi başaramayan"...
Kelimeleri rötuşlamakla meşgul olanlar adına, Zaman'dan Hilmi Yavuz'un ilk top atışıyla şimdi de onu kovalım kampanyası başlatılmış.
(24.11.2010)


Sir Vidiadhar Surajprasad Naipaul (V. S. Naipaul), Trinidad doğumlu Hint asıllı bir yazar. 1932 doğumlu. 17 yaşında Oxford bursu kazanmış. Uzun, hatta çok uzun yıllar İngiltere'de yaşamış. Yazmak eylemini o zamanlarda hayatının merkezine yerleştirmiş. İlk evliliğini henüz 20'li yaşlarının başındayken İngiliz bir kadın, Patricia Hale (Pat) ile yapmış. Bu kadın öğretmen(di) sanırım. Ayrıca evlilikleri boyunca Naipaul'ün bir anlamda editörlüğünü yapmış, mesleki kariyerinde ona yardımcı olmuş biri. Naipaul'ün kadınlara karşı sadist, mazoşist ve doyumsuz kaba yapısı; kısaca özel hayatı bu günlerde edebiyatçılığından çok daha fazla ilgi çekiyor Batı dünyasında.
The Telegraph'tan bir makale: "Sir Vidia Naipaul admits his cruelty may have killed wife".

Gelişen ülkeler (developing countries), üçüncü dünya ülkeleri ve Doğu üzerine yazdığı yazılarıyla dikkat çeken bir yazar. 1990 yılında Kraliçe tarafından "Sir" yani şovalyelik ünvanına layık görüldü (knighted by the Queen in 1989) ve 2001'de İsveç Akademisi, Nobel Edebiyat Ödülü adayları arasından kendisini seçti. 2008'de The Times "1945'ten bu yana en büyük 50 İngiliz yazarı" listesinde Naipaul'ü, Tolkien'in hemen ardından 7. sıraya yerleştirdi. "Modern İngilizce nesir ustası (a master of modern English prose)" gibi sıfatları kendisine yakıştıran eleştirmenler var. Hakkında getirilen eleştirilerde ise özellikle oryantalist tarzının altı çizilmekte.
(bkz: oryantalizm)

Edward Said kendisini "neo-kolonyal/sömürgeci savunucusu (neo-colonial apologist)", "postkolonyalizmin sembolü" olarak tanımlayarak; oldukça bilinçli bir şekilde Batı yaklaşımının savunuculuğuna girişmiş olduğunu düşünür. Mesela "Naipaul'un soylu öfkesi," der Salman Rushdie Naipaul için. Ayrıca bazı eserlerinde "Hindu milliyetçiliğinin tehlikeli ve faşist unsurları ile kendini konumlandırması sebebi ile (aligning himself with the dangerous and fascistic elements of Hindu nationalism)" onu suçlar Rushdie. Orhan Pamuk'un ise "İngilizleşmiş Hintli bir Trinidadlı bakış açısı" şeklinde tarzını tanımladığını eklemek isterim.
Yazarın İslam ile ilgili sivri görüşleri olduğu da belirtilmekte. ("Islam was like parasite" gibi, Hindistan'ın bir "Müslüman istilası" altında olduğunu söylemesi gibi...)
Among the Believers: An Islamic Journey gibi eserlerindeki İslam'ı aşağılayıcı dili ile dünya çapındaki Müslüman okurların tepki ve öfkesine neden oldu (provoked the ire of Muslim readers worldwide for its narrow and reductive vision of Islam). Tony Blair'i, ülkede "avam bir kültürü yaratmak ve medeniyet fikrini yıkmak" ile suçladığı çıkışları da var. Ve üzerinde bir takım tartışmalar dönmekte.

"Why Nobel prize winning author VS Naipaul is at the centre of the most vicious literary war of the decade?" (bkz)



"Türkiye'de tanınması Orhan Pamuk sayesinde olmuştur. Hatta kitaplarına önsöz bile yazmıştır. Tam anlamıyla yabancılaşmış ve kendi halkına düşmanlık yapan bir yazardır", diyor onun için Ek$i Sözlük'ten itaatsiz.


Dediğim gibi, dünya edebiyat ve siyaset çevrelerinde kendisi hakkında süren tartışmalar, emperyalizm ve kolonyalizme hayranlığını sunduğu oryantalist görüşleri üzerine odaklanmakta. Bir de kadınlara karşı bakış açısı ve ilişkileri var tabi. Ne var ki bizdeki olay, bu noktalardan değil de İslam hassasiyetinden çıktı! Tamamen düz mantıkla baktığımda dahi, daha öncekilerin zaten sonuncusunu da kapsayıcı nitelikte olduğu ortadayken, bizim ülkede seçici algıyla tam tersi oluyor.

İstanbul'un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması çerçevesinde planlanmış etkinliklerden biri olan Avrupalı Yazarlar Parlamentosu, 25-27 Kasım arasındaki faaliyetlerinin açılış konuşmasını yapmak üzere "onur konuğu (honor guest)" olarak davet edilen Naipaul, Zaman gazetesinden "şair" Hilmi Yavuz tarafından başlatılan karşı kampanya ile "diğer katılımcıların kendisi ile aynı masada nasıl oturacakları" çerçevesinde sorgulanmış biri. Bir anda bir patlama şeklinde gelişen olaylar neticesinde bazı davetliler toplantıya katılmayacaklarını, bazıları ise katılacaklarını duyurmaya başladı. Ve ardından Naipaul'ün programının iptal edildiğini öğrendik.

Kelimeleri rötuşlamakla meşgul olanlar adına, Zaman'dan Hilmi Yavuz'un ilk top atışıyla şimdi de onu kovalım kampanyası başlatılmış. Eleştiri ve tepki dozunu aşan, haddini bilmez laflar da edilmiş. Ve dün gece itibariyle de organizatörler karar alıp, önce davet ettikleri adama şimdi "gelme!" demişler! Tam bir Müslüman yaklaşımı, veya "hazımsızlık". Kulağına hoş gelmeyen sözlere karşı derhal cihat başlat!


Türkiye'deki hazımsızlık damarı ve linç kültürü o derece güçlü ki, demokrasiden bu kadar bahsedilen bir zamanda bile böyle bir olay patlak veriyor. Sorun fikirlerini eleştirmek veya ateşli bir eleştirmeni olmak değil, kendi beğenmediği fikirleri susturmak ve dışlamak. Bendeniz gecikmeli olarak bu haberleri öğrendiğimde hissettiğim tek şey şaşkınlıktı. "Böyle bir şey nasıl alabiliyor bu zamanda ve nasıl sessiz kalınabiliyor, nasıl destek bulabiliyor?"du kafamdaki sorular... Görünen o ki, bu tarz olaylar önümüzdeki günlerde de yaşanmaya devam edecek.



Son olarak, Naipaul'ün Türkiye'ye gelmekten vazgeçmesi üzerine yazılmış çeşitli yazı veya makalelerden kısa alıntılar sunmak istiyorum. Dikkat çekici olduğunu düşündüklerime yer verdim:


Murat Belge, bir yazarın başka bir yazarı eleştirmesindeki sınırlar ve bu sınırların nereye varmaması gerektiği üzerine bir yazı yazmıştı geçen gün. Hilmi Yavuz ve temsil ettiği değerler üzerine bir eleştiri olarak da değerlendirilebilir bu.

Bir toplantı... Adı, "Yazarlar Parlamentosu"... İşi "yazmak" olan yazarların "konuşmaları" için düzenlenmiş bir toplantı... Ve bir yazar, bir başka yazarın kendisi hakkında başlattığı "boykot kampanyası" nedeniyle bu toplantıya katılmıyor...

Oldukça kısa bir süre içinde bu Türkiye açısından ikinci olay. Birincisi Kusturica ile ilgiliydi. Orada da aynı tavrı takınmıştım. Bir yazarın, bir sanatçının birinci işi, ne biliyor, ne hissediyorsa, bunu sanatının kuralları içinde başkalarına iletmektir. "Şunu söyleyebilirsin, bunu söyleyemezsin" diye bir kural düşünülemez.

Sanatçı iletmek istediğini iletmekte sonsuz özgürse, biz hepimiz de onun ilettiği şeyi eleştirmekte sonsuz özgürüz. Ama bunun "yaptırım"ı buraya kadar: Eleştirmek. Başkalarını bir yazarı boykot etmeye çağırmak, "aynı masada oturmak" üstüne tartışma açmak bu sınırı aşıyor.
("Naipaul Davası", Murat Belge. 27/11/2010, Taraf)

Batı'da "İslamofobi" denen bir tavrın gitgide yaygınlaştığı doğru. Bunun da sayısız kaynağı var; öyle Naipaul'ü boykot ederek bu duyguyu yayan binlerce odakla başa çıkamazsınız.
Bununla mücadele etmek de gerekli. Ama böyle bir mücadelenin yöntemi boykot, kuru protesto, "Ben seni dinlemem" gösterisi yapmak değildir. (Danimarka'daki karikatür olayından bahsediyor...) "O karikatürü yapanı parçalarım"dan öte anlam taşımayan bir saldırıya kalktığınızda sonuçta karikatürü yapan adamı haklı çıkarmış olursunuz.
("Gene Naipaul dolayımıyla...", Murat Belge. 5/12/2010, Taraf)


Aslında "sol"un eylem eksikliğinin sonucudur biraz da. Naipaul'ün üçüncü dünya'yı aşağılar ve kolonyalizme övgüler düzerken, emperyalizme hizmet eder hale gelmiş olmasına ses etmeyip de oturdukları yerden dincileri eleştiren ulusalcıların kof anti-emperyalizm iddiaları hiç olmazsa daha sağlam olurdu bu sayede. (...) Herhangi bir kimsenin sırf düşünceleri yüzünden bu tür bir muameleye maruz kalması elbette kabul edilemez ama işte evet, "solcu"ların tembelliğinden genelde dinciler cesaret buluyor. Filistin'e yardım gemisi gönderilirken de aynı şey yaşanmıştı hani. "Solcular" tek adım atmazken, ne yapacağını bilemeyen dinciler bayrağı ellerine almışlardı.
(...)
Bir protesto yöntemi geliştirmeyen "sol" (ve özellikle ulusalcılar) kendi tembelliklerinden yararlanan dincilerin ilkel sansürcülüğüne fırsat vermiş olmakla yetinmeyip, bir de inanılmaz bir Batı hayranlığı ile neredeyse Naipaul'un üçüncü dünya üzerine söylediklerini onaylayan bir tavırla dincilere karşı duracağım derken anti-emperyalizm iddialarını çürüttüklerinin de farkına varamıyorlar. Naipaul'un onur konukluğuna karşı çıkmak oysa ki en başta solun görevi idi. Ancak sol, tembel. Sol tembel olduğu için de görevi dinciler alıyor ve de protesto görgüsü edinmemiş dinciler en ilkel şekilde tepkilerini ortaya koyuyorlar ve Naipaul'a "defol!" diyorlar. Sonuçta Naipaul'un onur konukluğuna değil, tümden gelişine tepki gösterilmiş oluyor. Zamanında Mahmut Mutman şöyle yazmıştı Naipaul hakkında; "Olağandışı bir edebi yeteneğin ve zekanın, dünyanın en utanç verici banallikteki emperyal,ırkçı ve cinsiyetçi fikirlerini taşıyan birine nasıl dönüşebildiğinin bir örneği olarak dünyanın her yerinde okunmalı ve okutulmalı"... Bu tepkinin, bu cümlenin yanından bile geçemedik şu olayda. Bence bu noktada sol, dincileri eleştirdiği kadar kendini de eleştirmeli.
(linuswithnoblankets - Ekşi Sözlük, #20993127)



"Naipaul'u galiba hiç kimse okumamış!" diyordu Süreyya Evren BirGün'de yayınlanan yazısında. Bu da farklı bir bakış açısı. "Kültür ikonlarının okurlardan daha cahil olabildiği bir çağ belli ki" gibi, Türkiye'deki kültürel tabloyu gözler önüne seren uzun bir yazı. İnsanlarımızın -ve dahi kültürel konularda kendini "elit" sayanlarımızın-, bilmedikleri ve dahi merak bile etmedikleri konularda ne kadar ahkam kesip taraf olabildiklerinin, sıkıcı ve mide bulandırıcı bir resmi:
Hiç kimsenin okuma zahmetine katlanmadığı bir yazar ülke çapında persona non grata (istenmeyen adam) ilan edilirken kırk tane tartışma programı düzenlenir ve nasıl olur da bu programlara bir tane de Naipaul'u iyi okumuş, tezlerini, neyi savunduğunu bilen birini çağırmak ihtiyaç olarak hissedilmez? Nasıl bir spekülasyonlar toplumu olmuşuz böyle?


Son söz: Şahsa yoğunlaşıp hakkında eleştiriler getirilirken, güncel medyamızda asıl olduğu şey olan "yazarlık" yönü tahmin edileceği üzre es geçildi. En fazla üçüncü ağızlardan yazılan metinler üzerinden değerlendirmeler yapıldı ve bir mevzu daha böylece üstünkörü bir biçimde savuşturulmuş oldu.


Hiç yorum yok: