3 Aralık 2010 Cuma

Gündem Kasım 2010-II

Kasım ayındaki olaylara göz atmaya devam edelim. O kadar çok şey oldu ki ay sonuna doğru!

.
"İleri demokrasi"
"2008 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi'nde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı protesto eden 18 öğrenci, izinsiz gösteri yaptıkları gerekçesiyle 1 yıl 3'er ay hapis cezasına çarptırıldı." (bkz)


Bu tarz yargı kararları artık sıradanlaşır oldu. Samsun'da Ahmet Türk'ü yumruklayarak burnunu kıran şahıs serbest bırakılırken; Tayyip Erdoğan'ı sadece sözle de olsa bağırarak eleştirmek tutuklanma sebebi. Bir AKP'li bakanın yumruklanması olayında 15 yıl hapis cezası çıktı. İşte uzun bir süredir Türkiye gündemine oturmuş hukuk böyle bir şey olsa gerek. Bu gelişme üzerine Private Sözlük'te yazdığım bir entry'mi Yorumlar kısmında bulabilirsiniz. Ancak önce bu ay içerisinde dikkat çeken sivri bir ifadeye bakalım.


RTE: "Biz katile katil deriz"
Ziyaret sebebiyle Lübnan'da bulunan Recep Tayyip Erdoğan, başta bölgedeki Türkmenler olmak üzere kalabalıklar tarafından coşkuyla karşılandı.
'Kaddafi İnsan Hakları Ödülü''ne layık görüldü. "2006 yılında Lübnan'a yapılan insanlık dışı saldırıyı (2006 İsrail-Lübnan Savaşı) Türkiye'nin büyük endişeyle izlediğini" belirttikten sonra Mavi Marmara olayına da değinerek İsrail eleştirilerini tekrarlayan Erdoğan, "Biz gerektiğinde katile katil diyeceğiz. Katilden de hesabını soracağız" dedi.

Kişisel yorumum:
Ogün Samast, Mehmet Ali Ağca, Abdullah Çatlı ve nicelerine "kahraman" (Türkiye seninle gurur duyuyor) muamelesi çekilen bir ülkede, o ülkenin başbakanının âlemi aptal yerine koyma pahasına İsrail'e çakma girişiminden doğan bir aforizma. Uğur Kaymaz gibi nicelerini terörist diye vuran güvenlik görevlilerini aklayan bir ülkenin başbakanı ayrıca bunu söyleyen...
Hazır seçimler de yaklaşırken, en esaslı harekete geçirici mevzu olan "Yahudi düşmanlığı"ndansa, (madem biz katile de katil diyormuşuz hazır) bir eleştirisini de dünyanın pek çok yerinde "müslüman kardeşlerimiz"i vuran ABD'ye yönlendirmesini bekleme hakkımız yok mu? Örnekse Irak'ta geçtiğimiz 6 yıl boyunca yüzbinlerce insanın öldürüldüğü söyleniyor, ki bunların %50'den fazlası sivil. Gerçi Filistinli olmayan "Müslüman kardeş"ten sayılmıyordu dimi?
-
Uluslararası mahkemelerin mahkum ettiği katliamcı Ömer El Beşir'le olan dostluğu sebebi ile mi (bkz: Mart 2009 Gündemi) bu -adını ilk duyduğum- Kaddafi İnsan Hakları ödülüne layık görüldü bilemiyorum ama, bu vesileyle gene İsrail'e laflar hazırladığına eminim.
Zamanında hocası Necmettin ERBAKAN'ın ipinin Kaddafi'nin çadırında çekildiğini hatırlayınca, bir tür "boynuz kulağı geçer" durumu olduğu da ortada hani...






Baydemir'e istifa çağrısı
"Silahlı mücadele miadını doldurdu" diyen Osman Baydemir, APO tarafından şu sözlerle kınandı:
"Ya istifa edip AKP'ye üye olsun ya da özeleştiri versin."


Sakın İmralı'daki görüşme masasında Kürtlerin geleceği konuşulması yerine sadece ama sadece Öcalan'ın geleceği ve bölgedeki hâkimiyeti konuşuluyor olmasın? Yani biz burada "Türkiye'nin eksen kaymasını" tartışırken İmralı'daki görüşmelerde Kürt sorununa çözümlerin ekseni kaymış olmasın? Hiç kimse Öcalan'ın gücünü ve etkisini göz ardı edemez ancak görüşmeler, bu gücün ve etkinin kişisel olarak sisteme nasıl sokulacağı üzerine kuruluyorsa vay haline Türkiye'nin! O masada Diyarbakır'ın seçilmiş belediye başkanının konuşma özgürlüğü ya da Kürt siyasetçilerinin inisiyatif kullanma özgürlüğü tartışılmıyor ve çözüme kuvuşturulmuyorsa, zaten konuşacak kala kala Öcalan'ın istikbali kalıyor.
'Demokrasi' diye bir çözüm masasına oturup feodal bir liderin gücünün sisteme entegre edilmiş hali ile kalkılacaksa emin olun bunda ilk kaybeden Kürtler olacaktır."
(Cüneyt Özdemir, Baydemir'in infaz edilen onuru. 24/11/2010, Radikal)






Füze Kalkanı
Kasım gündemindeki önemli bir başlıktı. Ne var ki bendeniz bu gelişmeleri pek iyi takip edemedim. Şimdi internet taramalarından aktarabileceklerim şunlar:

Bir çeşit füze savunma sisteminden bahsediliyor. Size karşı bir nükleer saldırı başladığında, gelen füzelerin havada imha edilmesini hedefliyormuş sistem. Portekiz'in başkenti Lizbon'daki NATO zirvesinde kabul etmişiz bunları ülkeye yerleştirmeye... İran ve Kuzey Kore'nin bir tehdit olarak algılanmasından doğan bir süreç sanırım.

Bizim siyasilerimiz, "Komutanın kesinlikle NATO'da olması gerektiğini" ifade etmişler. Ancak anlaşılan o ki bu füzelerin komutasının kimde olduğu pek belli değil. Veya belli de telaffuz edilmek istenmiyor diyelim.



İşçi Mücadelesi sitesindeki uzun bir yazıdan alıntı:

Türkiye'nin özel konumu
Burada hem NATO üyesi olarak hem de İran'ın komşusu olarak Türkiye'nin özel konumu öne çıkmaktadır. ABD, İran'ın nükleer programına karşı BM nezdinde yaptırım uygulanması için bastırırken; Türkiye ve Brezilya ayrıca inisiyatif alarak İran'la nükleer takas anlaşması imzalamıştı. Bu anlaşmaya göre İran, nükleer silah için de kullanılabilecek olan radyoaktif maddelerin Türkiye'de uluslararası gözetim altında depolanmasını kabul etmişti. Bu anlaşma ABD'nin tepkisini çekmiş ve Türkiye'nin dış politikada Batı'dan uzaklaştığı şeklinde yorumlanmıştı. Şimdi ABD'nin, füze kalkanını NATO projesi olarak Türkiye'ye dayatması, Türkiye'nin tarafsız bir konumda durma ya da arabulucu rolüne soyunma girişimlerini ortadan kaldırmaya yöneliktir.
...
Tayyip Erdoğan önderliğinde AKP hükümeti bir yandan emperyalizmle işbirliğine devam ederken diğer yandan Ortadoğu'da prestijini arttıracak çıkışlar yapıyor. Mavi Marmara olayından sonra İsrail'e karşı yapılan çıkış, İran'la yapılan anlaşmalar, Suriye ve diğer ülkelerle geliştirilen ilişkilerin bu çerçevede etkili olduğu açıktır. Bununla birlikte, füze kalkanı projesi Türkiye'yi kaçınılmaz biçimde taraf olmaya zorlayacak bir süreci başlatmış durumda. Ya emperyalizmden ve Siyonizmden yana olacaksın ya da karşısında... Arada kalmanın, denge politikası izlemenin koşulları azalmaktadır. AKP'nin son tahlilde alacağı tutum bellidir. Bölgede emperyalizme karşı değil tersine onunla ittifak halinde güç olmaya çalışan, yarım asırlık NATO üyesi Türkiye'nin hükümeti sonuçta emperyalizmden yana saf tutacaktır. Tabii ki büyük bir politik bedel ödeyerek.



"Potansiyel tehdit İran değilse Küba mı?"
"Zımnen de olsa bugün AKP hükümeti füze savunma sistemini gerektiren potansiyel tehdit kaynağının İran olduğunu kabul etmiş, ancak bu ismin kamuoyuna açıklanacak metinlerde açıkça zikredilmemesini isteyerek görüntüyü kurtarmaya çalışmıştır. Türk milletinin aklı ve idrakiyle alay edercesine "Hiçbir komşumuzu tehdit ve hedef tanımlaması içinde göremeyiz (Komşularla sıfır sorun)" diyen Başbakan'a sormak isterim ki; siyasi hesaplarla kendinizin gitmeye cesaret edemediği Lizbon zirvesinde Cumhurbaşkanı tarafından onay verilen füze savunma sistemi İran'a karşı değilse hangi potansiyel tehdit kaynağı ülkeye karşıdır? Tehdit kaynağı İran değilse Senegal midir, Küba mıdır, yoksa Rusya mı?...
Füze kalkanının kurulacağı ülke Türkiye olarak belirlenmiş, adeta başta AB olmak üzere NATO üyesi ülkelerin güvenliğini sağlamak için bütün riskler üstlenilmiştir. Ortada ne bir başarı diye sunulacak gelişme ne de zafer diye yutturulacak diplomatik netice vardır. "Biz olmasaydık NATO toplantısı on dakikada biterdi" sözlerinin de hiçbir anlamı ve değeri yoktur. Sürekli sahte diklenmelerle, hamasi sözlerle iç politikaya dönük mesaj veren AKP iktidarı, NATO toplantısında ağzına bir parmak bal sürülerek geri gönderilmiştir."

(Devlet Bahçeli)






Üç komutan görevden alındı
Balyoz Darbe Planı ve fişleme olaylarında adı geçen Tümgeneral mertebesinde üç komutan, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül tarafından görevlerinden alındı.

Ortada yine anlamakta zorluk çekilen karışık bir durum var. Bu üç komutan, (TSK Personel Kanunu'nun 65. maddesi gereğince) haklarındaki davalar nedeniyle bu Ağustos ayındaki YAŞ/Yüksek Askeri Şûra toplantısında terfi ettirilmemiş zaten, yani terfileri durdurulmuş. Ancak açığa alınmamış, başka görevlere atanmışlar. Sonrasındaysa AYİM yani Askerî Yüksek İdare Mahkemesi'ne başvurarak terfilerini geri istemişler... Askeri mahkeme de "yürütmeyi durdurma" kararı vermiş; yani terfi etmelerini onaylamış. Ve böylece alınan YAŞ kararları bu kararla delinmiş oldu (medya daha çok 'by-pass' kelimesini tercih etti).
Bu noktada hükumet, gecikmeli olarak da olsa devreye girerek bir mesaj verdi. Sivillerin onay yetkisinde olan terfileri ve YAŞ kararlarını AYİM üzerinden delmenin yolu, Bakanlıkların açığa alma kararları ile durduruldu. Gelişmeler üzerine Bülent Arınç "Askeri hakimlere güvenmediğini" söyledi: "Komutanların, kendilerinden daha ast rütbede olan hakimlere karşı dava açmasını ve o hakimlerin bu komutanlar hakkında hukuka tam uygunluk içinde karar verip veremeyeceklerini kamuoyunun takdirine sunuyorum."


Bu gelişme üzerine CHP'den derhal karşı çıkışlar geldi. "Kemal Anadol'u, 'İşte bu da sivil darbe' derken gördüm ekranda. Şaşıracak, yadırgayacak bir şey yok CHP'nin bunu yapması gerekiyor... Kemal Anadol bugün cihet-i askeriyenin Türkiye'nin siyasi hayatındaki geleneksel hegemonyasının, sultasının eksilmemesi için elinden gelen her şeyi yapması gerekiyor" diyordu Murat Belge Üç General başlıklı yazısında...
Gerçi sonradan parti dinamikleri bu karşı çıkışlara tam destek vermedi gibi ve bu duruşu sürdür(e)mediler... "İki ileri bir geri" şeklinde devam ediyorlar. Kurultay hazırlıklarına başlanan CHP'de, Deniz Baykal ve Önder Sav'ın ittifak oluşturacakları söylentileri başladı bile...






Kuzey Kore-Güney Kore
23 Kasım 2010: Kuzey Kore, Güney Kore'ye bağlı Yeonpyeong adasına topçu ateşi başlattı. Samsung ve LG gibi teknoloji devlerini barındıran, Amerika'nın açık desteğine sahip bir Güney Kore ile Çin destekli Kuzey Kore, ve ölüm haberlerinin gelmesi ile "Rusya ne yapacak?" soruları merak uyandırdı.







Şiddetin sıradanlaşması
Nam-ı diğer İbo, bir kız çocuğuna (artık ne üzerine kim bilir?) "Vay küçük orospu" demiş. (Medya, "demiş" yerine "diye sevmiş" demeyi tercih etti gerçi...)
Ortamda Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'da olunca hoş karşılanmamış bu durum. (Yoksa millet gırgır şamata geçiştirirdi valla.) Sonradan, İbo'nun bu tavrını Balçiçek Pamir eleştirmiş. İbo'muz da "kalemini kırarım" diye gazeteciyi tehdit!

O değil de... Bu millet toptan mı ahlak anlayışını kaybetti acaba? Sesini, yorumunu bilemem. Ama adamın her konserine gidip egosunu şişirmek ve kendisini yüceltmek zorunda mısınız siz? Sonuçta bu adamın tarzı belli.
Bu arada "küçük orospu"nun tanımı şöyle: İçinde yaşadığı ülkede şiddetin her türlüsünün meşru olduğunu ve asla cezalandırılmayacağını fark edip, toplumdaki ahlak anlayışının sözde olduğunu bilen mafyavari maço kişiler için bir "sevgi sözcüğü".







Taraf gazetesinde yayınlanan Mehmet Baransu imzalı haberde, "Genelkurmay’ın tabelası indirilecek" gibi dikkat çekici ifadelerle bezeli, askeriyedeki yeni değişiklik tasarılarından bahsediliyordu. Genelkurmay Başkanlığı, -zaten olması gerektiği gibi- Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanacakmış filan... Başbakanlık derhal haberi yalanladı. Ahmet Altan ise gazetesindeki habere sahip çıkarken şunları söylüyordu bir yandan da:
"Türkiye'de iki tane "özerk" başkanlık var. Biri genelkurmay, biri de Diyanet.
İkisi de aynı gün kurulmuş.
İkisinin de yapısının değişmesi gerekir.
Demokrasi için Genelkurmay'ın, laiklik için Diyanet'in statüsünün değiştirilmesi kaçınılmazdır."
(Boşverin. 28/11/2010, Taraf)

Türkiye'de belirli bir eşiğin nasıl aşıldığını fark edebiliyor musunuz? Yıllarca susulan-susturulan, sahte yüksek saygılar sunulan, eleştirilemez nitelikteki makamlar ve kurumlarla ilgili artık "konuşulabiliyor". Dengesiz bir yapımız olduğu için, eleştiriler de orantısız ve dengesiz gelebiliyor bazen. Bugün bu toprakların tarihindeki en dikkat çekici değişim-dönüşüm hamlelerinden biri gerçekleşiyor. Başarılı olup olmayacağı ve bu misyonu üstlenen siyasetçilerin çapını/çapsızlığını ise tarih yazacaktır, her ne kadar Türkiye'deki okullarda değilse de Amerika veya Batı kaynaklarından öğrenebileceğimizi umuyorum.






28 Kasım 2010 - Haydarpaşa yandı


Tarihi Haydarpaşa Tren Garı'nın çatı katında yangın çıktı. Tadilat sırasında dikkatsizlikle çıktı sanılırken, meğer olay kasıtlıymış.
"Denizden ve karadan müdahale edilen garın yangından zarar görmeyen pencereleri ve tarihi işlemeleri, söndürme işlemleri sırasında tazikli suyun etkisiyle kırıldı. Bu sırada garla ilgili tüm kayıtların tutulduğu belgeler ve arşiv odası da tazyikli sudan nasibini aldı." (bkz)

Fazla söze gerek yok sanırım. Her şeyi rant olarak gören köylü yöneticilerle ancak buraya kadar.






Vergi affı
Türkiye genel seçimlere hazırlık dönemine giderken, AKP (yine) hayırlı bir işe imza atmış ve vergi borcundan dolayı beli bükülmüş vatandaşına elini uzatmış.
Yersen. Neden bizde merhamet edileceklere değil de, edilmese de olabileceklere iyi niyet daha çok gider hep? Vergisini zamanında ödeyenler gene enayi.






Wikileaks çatlağı
Ay sonuna doğru -özellikle 28'inden başlayarak-, Wikileaks'te yayınlanan belgeler dikkat çekti. Medyanın ilk ilgisi "Fransa Başkanı Sarkozy'e ve Merkel Hanım'a hangi lakap takılmış?" noktasındayken, özellikle sözlük siteleri an be an İngilizce-Türkçe tercümelerle canhıraş bir dökümentasyona girişti. Belgelerde Türkiye, Türk siyasetçileri ve yakın bölge komşularımızla ilgili bölümler de var. Başlıbaşına bir yazı konusu olduğundan, (zaman bulursam) bu dokümanlardan bazılarını önümüzdeki günlerde paylaşıcam.






Naipaul Olayı
Hazımsızlık kültürünün bu ayki hedefinde Nobelli bir yazar olan V. S. Naipaul vardı. İstanbul'da gerçekleştirilecek Yazarlar Konferansı gibi bir şeyin açılışını yapacak, onur konuğu olacaktı. Ancak İslam ve Müslümanlar noktasında söylediği laflar üzerine, kelimeleri rötuşlamakla meşgul olanlar adına Zaman'dan Hilmi Yavuz'un ilk top atışıyla şimdi de onu kovalım kampanyası başlatıldı.
Bu konuyu da önümüzdeki günlerde deşicem.



.

1 yorum:

canilecanan dedi ki...

Merak etmemek elde değil. Nasıl bir hukuk sisteminde yaşıyoruz ki biz?
Bazılarının iddia ettiği gibi herşeyin çürümesi yeni değil, zaten en başında hukuk sadece alınır gibi yapılmış Batı'dan... Atatürk bir yandan Batı kanunlarının çoğunu hem de hiç değiştirmeden alıyor; hem de İstiklal mahkemesinde Mareşal Fevzi Çakmak'ın konuşma yapmasına nasıl müsade edersiniz diye hakimleri fırçalıyor, tırsan hakimler pencereden atlayarak kaçıyor filan...
Bu mudur yani hukuk? Cumhurbaşkanı ve Başbakanın isteğini yapan fırça basılan hakimler, savcılar sürüsü...
Zaten başından düzen böyle kurulmuş, sistemin boşluklarını kullananlar bugün de devam ediyor.

Gelelim habere...
Yahu bizim ülkemizde hırsızlar, soysuzlar, kaçakçılar, ne bileyim kumdan filan çalıp binaları orta şiddetli depremde un ufak olan yüzlerce hatta binlerce vatandaşımızın ölmesine neden olan müteahhitler bile bu kadar hapis almadı? 1 yıl 3 ay hapis almış bu gençler, o da daha önce sabıkaları olmadığı için bu kadar düşük ceza verilmişmiş. Mahkemenin kararında böyle diyor.
Peki n'apmış bu insanlar da bu derece orantısız cezalandırmaya gidilmiş?
Protestolarının bir yerinde "türbana özgürük!" filan diye tempo tutsalardı, böyle yaka paça yakalanıp böylesine ceza alırlar mıydı?

Sonuçta hukuk ve adalet olmadığı gibi, demokrasi de yok. Laiklik de yok... Hep boş laflar ve olmayan şeylerin kavgaları...