Orhan Pamuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Orhan Pamuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2010 Salı

 V. S.  Naipaul



Her ne kadar Nobel Edebiyat Ödülü almış bir yazar olsa da; bizim onu tanımamız, genel duruşu ve düşünceleri nedeniyle hakkında süren tartışmalardan kaynaklandı. Bir başka ifadeyle; topraklarımızda kökleşmiş olan "hazımsızlık kültürü"nün Kasım 2010'daki hedefinde kendisinin adının yazılı idi.

Naipaul üzerine birkaç not düşmeden önce, kendisi hakkında gelişen/geliştirilen son olaylara kısaca değinmek istiyorum. Bunu yaparken de Private Sözlük'teki bir yorumumdan yararlanıcam:

Naipaul:  Nobel ödüllü bir Hintli yazar imiş.
İstanbul'da gerçekleştirilecek yazarlar konferansı gibi bir şeyin açılışını yapacak,  onur konuğu olacakmış.
Artık nerde söyledi/yazdı, söyleşisinde mi dedi yoksa romanlarında mı yazdı orasını bilemiyorum ama; Müslümanlarla ilgili şöyle şeyler zikretmiş:
"Gerizekalı"... "Yaratıcı olmayan"... "Hiçbir şeyi başaramayan"...
Kelimeleri rötuşlamakla meşgul olanlar adına,  Zaman'dan Hilmi Yavuz'un ilk top atışıyla şimdi de onu kovalım kampanyası başlatılmış.
(24.11.2010)


Sir Vidiadhar Surajprasad Naipaul  (V. S. Naipaul), Trinidad doğumlu Hint asıllı bir yazar. 1932 doğumlu. 17 yaşında Oxford bursu kazanmış. Uzun, hatta çok uzun yıllar İngiltere'de yaşamış. Yazmak eylemini o zamanlarda hayatının merkezine yerleştirmiş. İlk evliliğini henüz 20'li yaşlarının başındayken  İngiliz bir kadın,  Patricia Hale (Pat)  ile yapmış. Bu kadın öğretmen(di) sanırım. Ayrıca evlilikleri boyunca Naipaul'ün bir anlamda editörlüğünü yapmış, mesleki kariyerinde ona yardımcı olmuş biri.  Naipaul'ün kadınlara karşı sadist, mazoşist ve doyumsuz kaba yapısı; kısaca özel hayatı bu günlerde edebiyatçılığından çok daha fazla ilgi çekiyor Batı dünyasında.
The Telegraph'tan bir makale:  "Sir Vidia Naipaul admits his cruelty may have killed wife"

Gelişmekte olan ülkeler (developing countries),  üçüncü dünya ülkeleri ve Doğu üzerine yazdığı yazılarıyla dikkat çeken bir yazar. 1990 yılında Kraliçe tarafından "Sir", yani şovalyelik ünvanına layık görüldü (knighted by the Queen in 1989)  ve 2001'de İsveç Akademisi  Nobel Edebiyat Ödülü adayları arasından kendisini seçti. 2008'de The Times "1945'ten bu yana en büyük 50 İngiliz yazarı" listesinde Naipaul'ü, Tolkien'in hemen ardından 7. sıraya yerleştirdi.  "Modern İngilizce nesir ustası (a master of modern English prose)" gibi sıfatları kendisine yakıştıran eleştirmenler var.  Olumsuz eleştirilerde ise özellikle oryantalist tarzının altı çizilmekte.
(bkz: oryantalizm)

Edward Said  kendisini "neo-kolonyal/sömürgeci savunucusu (neo-colonial apologist)", "postkolonyalizmin sembolü" olarak tanımlayarak; oldukça bilinçli bir şekilde Batı yaklaşımının savunuculuğuna girişmiş olduğunu düşünür. Mesela "Naipaul'un soylu öfkesi" der Salman Rushdie Naipaul için. Ayrıca bazı eserlerinde "Hindu milliyetçiliğinin tehlikeli ve faşist unsurları ile kendini konumlandırması  (aligning himself with the dangerous and fascistic elements of Hindu nationalism)"  sebebi ile onu suçlar Rushdie.  Orhan Pamuk'un ise "İngilizleşmiş Hintli bir Trinidadlı bakış açısı"  şeklinde tarzını tanımladığını eklemek isterim.

Yazarın İslam ile ilgili sivri görüşleri olduğu da belirtilmekte.  ("Islam was like parasite"  gibi,  Hindistan'ın bir "Müslüman istilası" altında olduğunu söylemesi gibi...)  Among the Believers: An Islamic Journey gibi eserlerindeki İslam'ı aşağılayıcı dili ile dünya çapındaki Müslüman okurların tepki ve öfkesine neden oldu  (provoked the ire of Muslim readers worldwide for its narrow and reductive vision of Islam).  Tony Blair'i,  ülkede "avam bir kültür yaratmak ve medeniyet fikrini yıkmak" ile suçladığı çıkışları da var.  Ve üzerinde bir takım tartışmalar dönmekte...

"Why Nobel prize winning author VS Naipaul is at the centre of the most vicious literary war of the decade?"  (bkz)


"Türkiye'de tanınması Orhan Pamuk sayesinde olmuştur. Hatta kitaplarına önsöz bile yazmıştır. Tam anlamıyla yabancılaşmış ve kendi halkına düşmanlık yapan bir yazardır", diyor onun için Ek$i Sözlük'ten itaatsiz.

Dediğim gibi,  dünya edebiyat ve siyaset çevrelerinde kendisi hakkında süren tartışmalar, emperyalizm ve kolonyalizme hayranlığını sunduğu oryantalist görüşleri üzerine odaklanmakta. Bir de kadınlara karşı bakış açısı ve ilişkileri var tabi. Ne var ki bizdeki olay bu noktalardan değil de İslam hassasiyetinden çıktı. Düz mantıkla baktığımda dahi, emperyalist-kolonyal-oryantalist bakışın zaten İslamofobiyi de kapsayıcı nitelikte olduğu ortadayken; bizim ülkede seçici algıyla tam tersinden gidiliyor.

İstanbul'un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması çerçevesinde planlanmış etkinliklerden biri olan Avrupalı Yazarlar Parlamentosu'nun 25-27 Kasım arasındaki faaliyetlerinin açılış konuşmasını yapmak üzere "onur konuğu (honor guest)"  olarak davet edilen Naipaul,  Zaman gazetesinden "şair" Hilmi Yavuz tarafından başlatılan karşı kampanya ile "diğer katılımcıların kendisi ile aynı masada nasıl oturacakları" çerçevesinde sorgulanmış biri. Bir anda bir patlama şeklinde gelişen olaylar neticesinde bazı davetliler toplantıya katılmayacaklarını, bazıları ise katılacaklarını duyurmaya başladı. Ve ardından Naipaul'ün programının iptal edildiğini öğrendik.

Kelimeleri rötuşlamakla meşgul olanlar adına,  Zaman'dan Hilmi Yavuz'un ilk top atışıyla şimdi de onu kovalım kampanyası başlatılmış. Eleştiri ve tepki dozunu aşan, haddini bilmez laflar da edilmiş. Ve dün gece itibariyle de organizatörler karar alıp, önce davet ettikleri adama şimdi "gelme!" demişler! Tam bir Müslüman yaklaşımı, veya "hazımsızlık". Kulağına hoş gelmeyen sözlere karşı derhal cihat başlat.


Türkiye'deki hazımsızlık damarı ve linç kültürü o derece güçlü ki, demokrasiden bu kadar bahsedilen bir zamanda bile böyle bir olay patlak veriyor. Sorun fikirlerini eleştirmek veya ateşli bir eleştirmeni olmak değil; kendi beğenmediği fikirleri susturmak ve dışlamak.  Bendeniz gecikmeli olarak bu haberleri öğrendiğimde hissettiğim tek şey şaşkınlıktı.  Böyle bir şey nasıl alabiliyor bu zamanda ve nasıl sessiz kalınabiliyor, nasıl destek bulabiliyor?  Görünen o ki bu tarz olaylar önümüzdeki günlerde de yaşanmaya devam edecek.


Son olarak, Naipaul'ün Türkiye'ye gelmekten vazgeçmesi üzerine yazılmış çeşitli yazı veya makalelerden kısa alıntılar sunmak istiyorum. Dikkat çekici olduğunu düşündüklerime yer verdim:

Murat Belge, bir yazarın başka bir yazarı eleştirmesindeki sınırlar ve bu sınırların nereye varmaması gerektiği üzerine bir yazı yazmıştı geçen gün. Hilmi Yavuz ve temsil ettiği değerler üzerine bir eleştiri olarak da değerlendirilebilir bu.

Bir toplantı... Adı, "Yazarlar Parlamentosu"... İşi "yazmak" olan yazarların "konuşmaları" için düzenlenmiş bir toplantı... Ve bir yazar, bir başka yazarın kendisi hakkında başlattığı "boykot kampanyası" nedeniyle bu toplantıya katılmıyor...

Oldukça kısa bir süre içinde bu Türkiye açısından ikinci olay. Birincisi Kusturica ile ilgiliydi. Orada da aynı tavrı takınmıştım. Bir yazarın, bir sanatçının birinci işi, ne biliyor, ne hissediyorsa, bunu sanatının kuralları içinde başkalarına iletmektir. "Şunu söyleyebilirsin, bunu söyleyemezsin" diye bir kural düşünülemez.

Sanatçı iletmek istediğini iletmekte sonsuz özgürse, biz hepimiz de onun ilettiği şeyi eleştirmekte sonsuz özgürüz. Ama bunun "yaptırım"ı buraya kadar: Eleştirmek. Başkalarını bir yazarı boykot etmeye çağırmak, "aynı masada oturmak" üstüne tartışma açmak bu sınırı aşıyor.
("Naipaul Davası",  Murat Belge.  27/11/2010, Taraf)

Batı'da "İslamofobi" denen bir tavrın gitgide yaygınlaştığı doğru. Bunun da sayısız kaynağı var; öyle Naipaul'ü boykot ederek bu duyguyu yayan binlerce odakla başa çıkamazsınız.
Bununla mücadele etmek de gerekli. Ama böyle bir mücadelenin yöntemi boykot, kuru protesto, "Ben seni dinlemem" gösterisi yapmak değildir. (Danimarka'daki karikatür olayından bahsediyor...) "O karikatürü yapanı parçalarım"dan öte anlam taşımayan bir saldırıya kalktığınızda sonuçta karikatürü yapan adamı haklı çıkarmış olursunuz.
("Gene Naipaul dolayımıyla",  Murat Belge.  5/12/2010, Taraf)

Aslında "sol"un  eylem eksikliğinin sonucudur biraz da. Naipaul'ün üçüncü dünya'yı aşağılar ve kolonyalizme övgüler düzerken, emperyalizme hizmet eder hale gelmiş olmasına ses etmeyip de oturdukları yerden dincileri eleştiren ulusalcıların kof anti-emperyalizm iddiaları hiç olmazsa daha sağlam olurdu bu sayede. (...) Herhangi bir kimsenin sırf düşünceleri yüzünden bu tür bir muameleye maruz kalması elbette kabul edilemez ama işte evet, "solcu"ların tembelliğinden genelde dinciler cesaret buluyor. Filistin'e yardım gemisi gönderilirken de aynı şey yaşanmıştı hani. "Solcular" tek adım atmazken, ne yapacağını bilemeyen dinciler bayrağı ellerine almışlardı.
(...)
Bir protesto yöntemi geliştirmeyen "sol" (ve özellikle ulusalcılar) kendi tembelliklerinden yararlanan dincilerin ilkel sansürcülüğüne fırsat vermiş olmakla yetinmeyip, bir de inanılmaz bir Batı hayranlığı ile neredeyse Naipaul'un üçüncü dünya üzerine söylediklerini onaylayan bir tavırla dincilere karşı duracağım derken anti-emperyalizm iddialarını çürüttüklerinin de farkına varamıyorlar. Naipaul'un onur konukluğuna karşı çıkmak oysa ki en başta solun görevi idi. Ancak sol tembel. Sol tembel olduğu için de görevi dinciler alıyor ve de protesto görgüsü edinmemiş dinciler en ilkel şekilde tepkilerini ortaya koyuyorlar ve Naipaul'a "defol!" diyorlar. Sonuçta Naipaul'un onur konukluğuna değil, tümden gelişine tepki gösterilmiş oluyor. Zamanında Mahmut Mutman şöyle yazmıştı Naipaul hakkında; "Olağandışı bir edebi yeteneğin ve zekanın, dünyanın en utanç verici banallikteki emperyal, ırkçı ve cinsiyetçi fikirlerini taşıyan birine nasıl dönüşebildiğinin bir örneği olarak dünyanın her yerinde okunmalı ve okutulmalı"... Bu tepkinin, bu cümlenin yanından bile geçemedik şu olayda. Bence bu noktada sol, dincileri eleştirdiği kadar kendini de eleştirmeli.
(linuswithnoblankets  -  Ekşi Sözlük, #20993127)


"Naipaul'u galiba hiç kimse okumamış!" diyordu Süreyya Evren BirGün'de yayınlanan yazısında. Bu da farklı bir bakış açısı. "Kültür ikonlarının okurlardan daha cahil olabildiği bir çağ belli ki" gibi, Türkiye'deki kültürel tabloyu gözler önüne seren uzun bir yazı. İnsanlarımızın -ve dahi kültürel konularda kendini "elit" sayanlarımızın-, bilmedikleri ve dahi merak bile etmedikleri konularda ne kadar ahkam kesip taraf olabildiklerinin, sıkıcı ve mide bulandırıcı bir resmi:
"Hiç kimsenin okuma zahmetine katlanmadığı bir yazar ülke çapında persona non grata (istenmeyen adam) ilan edilirken kırk tane tartışma programı düzenlenir ve nasıl olur da bu programlara bir tane de Naipaul'u iyi okumuş, tezlerini, neyi savunduğunu bilen birini çağırmak ihtiyaç olarak hissedilmez? Nasıl bir spekülasyonlar toplumu olmuşuz böyle?"


Son söz: Şahsa yoğunlaşıp hakkında eleştiriler getirilirken, güncel medyamızda asıl olduğu şey olan "yazarlık" yönü tahmin edileceği üzre es geçildi. En fazla üçüncü ağızlardan yazılan metinler üzerinden değerlendirmeler yapıldı ve bir mevzu daha böylece üstünkörü bir biçimde savuşturulmuş oldu.


EDIT:  Nobel ödüllü yazar Naipaul,  11 Ağustos 2018'de 85 yaşında vefat etti.


9 Ekim 2009 Cuma

Gündemdekiler Kısa Kısa  (Ekim 09)

Bazı başlıklar ve kişisel yorumlarımla Ekim ayına şöyle bir bakalım:


Ekim ayının ilk günlerinde, Deniz Seki tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

7 aydan fazla çeken hapishane günleri böylece bitmiş oldu. Kendisini azıcık tanıyorsam, zamanla gene bir musibete/belaya bulaşacaktır. Bayhan olayı, bilmem kaçıncı uyuşturucu olayı, aldatmalar/aldatılmalar... Kadın çekiyor bunları. Ne var ki mesleğini seviyor. Güzel şarkıları, müzikleri var. Uzun zamandır da kendi şarkılarını kendisi yapıyor.

Kadın olarak dünyaya gelmesi büyük bir şans; zira hem bedensel hem ruhsal olarak  "kadın"  (feminen)  bi tip Deniz Seki.

---2014'te gelen  Edit:
Nitekim öyle de oldu.  Deniz Seki,  2014 Kasım'ında  "uyuşturucu ticareti yapmak"  suçundan  üç yıl yatmak üzere tekrar hapse girdi.
Girişi de çıkışı da medya tarafından ilgiyle takip edildi.
Bakalım daha ne belaları üzerine mıknatıslayacak bu Yengeç kadını?---




YÖK Başkanı'nın oğlu dayakçı çıktı ve okul arkadaşını hastanelik etti. Başlangıçta "Oğlumla ilgisi yok" diyen Yusuf Ziya Özcan, sonradan çocuğun ailesinden özür diledi.

Kendisinin bir gazeteye verdiği açıklamaları şöyle:
"Aslında benim oğlanın olayla ilgisi yok...  3. katın tuvaletine çıkıyorlar, ilk olarak benim oğlan bir tane vurmuş başka da vurmamış. Ama benim oğlan biraz büyük olduğu için sanırım hızlı vurmuş.  Çocuk yere düşerken kalorifere  ve  lavaboya çarpmış."

Bu seferki YÖK Başkanı,  YÖK kurumunu bence çok güzel temsil ediyor. "Benim oğlan"  ve  "Yere düşerken kalorifere ve lavaboya çarpmış" açıklamalarına bir yerlerden baya bir aşinayız halbuki.



MHP'li Oktay Vural,  "Türk Milleti mozaik değil mermer" demiş.  Erdoğan'a da "Mozaikistan Başbakanı mısın sen!"  diye çıkışmış.

(Bu durumda kendisi de  "Mermerlerin temsilcisi, Mermeristan Muhalefet Partisi Grup Başkanvekili" oluyor  :p)




Levent Kırca  gazetecilere saldırdı.
Bir zamanlar adının aşk dedikodularına karıştığı bir hanım ile görüntülendiğini fark edince sinirlerine hakim olamayan oyuncu,  habercilerin üzerine yürüdü.


Kamer Genç'in  "çiçek sulama" parodisini yapmaya benzemiyor tabii gerçek hayat.  Hele de kendi özel hayatın söz konusu olduğunda.

O değil de...
"Sanatçı topluma örnek olan insandır"  zırvalarının beyinlere işlendiği ülkemizde;  "Flaşların patlaması için yırtınan bi dolu hoppa varken  ne diye Levent ustaya bulaşırsınız?"  gibi internet tepkilerini okumak gerçekten şaşırtıcıydı.  O Levent Kırca değil miydi  "Maraba Televole!"  deyip pis pis sırıtan?  Yıllarca en çok izlenen dipsiz magazin programı Televole'yi jenerikleyen?  Senelerce dinledik.  Bu kadar da balık hafızalı olmayalım artık.




Orhan Pamuk'a  dava yolu açıldı.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, yazar Orhan Pamuk hakkında, İsviçre'de yayımlanan bir dergiye verdiği röportajdaki "30 bin Kürt'ü ve 1 milyon Ermeni'yi öldürdük" sözleri nedeniyle manevi tazminat davası açılabileceğine karar verdi.

Mayıs  ayında başlamıştı zaten bu süreç.




Ve Ergenekon:  Yarbay Dönmez'e oybirliğiyle tahliye.
Genelkurmay Askeri Mahkemesi,  Ankara Yenikent'teki Zir Vadisi'nde bulunan mühimmatlarla ilgili yargılanan  Yarbay Mustafa Dönmez'in  oy birliğiyle tahliyesine karar verdi.

Radikal gazetesindeki habere gelen yorumlar ilginç:  (bkz)


31 Mayıs 2009 Pazar

 Gündemdekiler  (Mayıs 2009)-4

(2009 Mayıs'ındaki gelişmelere devam edelim.  Eğlenceli olanları en sona sakladım)


Dilber Fırtına. Bu kadın bir anne.  6 yaşındaki minik oğlu kaybolunca acıyla evladını aramaya koyuluyor. Herkesi seferber ediyor.  Ekranlardaki programlara çıkıp yardım istiyor. O kadar ki,  belki bir faydası olur diye bir tv stüdyosundan diğerine koşuyor eşiyle.  (Neredeyse iki ay boyunca her gün.)  Oğlunun komşuya kadar gittiğini,  bir daha geri gelmediğini söylüyor.
Yardım istiyor.

Ve nihayet çocuk bulunuyor.  Bir tarlada,  kuşlar ve böceklerce parçalanmış halde...  Neredeyse sadece kemikleri ve elbiseleri kalmış.

Verilen çelişkili ifadeler üzerine birazcık sıkıştırılınca bülbül gibi şakıyanlar olmuş.  Bir numaralı şakıyıcı da  "gözü yaşlı anne"!

Komşusunun evinde sevgilisiyle ilişkiye girdiği sırada  çocuk içeri mi girmiş ne?  Ev sahibi ve sevgilisi de tutup çocuğu dövmeye başlamışlar kadının önünde.  Artık çocuk kafası üstüne mi düştü n'olduysa...  Fenalaşınca hastaneye götüren de yok tabii.  Sonunda bir battaniyeye sarıp otlu bir tarlaya atmışlar.

Şimdi olay buraya kadar  cinselliğin ve yasak ilişkinin karanlık yüzünü yansıtıyor.  Hadi buraya kadar mevzu adliyelik, tamam.
Benim asıl anlayamadığım bundan sonrası.
Çocuğu gözlerinin önünde öldürülen bu anne ne yapıyor dersiniz?
Televizyonlara çıkıp kanal kanal dolaşarak yardım istiyor, "Çocuğumu bulun!" diyor ve bir türlü susmuyor.  Bir sürü insanı suçluyor.  Suçladığı akraba ve komşularının evinde aramalar yapılıyor.  Soruşturmalar açılıyor.

Hatırlarsanız geçenlerde yazmıştım:  Sosyal hayatta kamuflaj yöntemleri.
Bu cinayetin kahramanlarından  Dilber Fırtına da  "Şuçu başkalarına atarak kamufle olmaya çalışanlar"dan yani...




CHPlideri  Deniz Baykal,   "Ancak silahlar susunca af çıkabilir"  demiş.

İşin garibi,  ne zaman bir "Terör affı"  lafı edilse ve kabul görse,  derhal şehit haberleri gelmeye başlıyor Doğu'dan.  Bu geçmişte de böyleydi, bugün de böyle. Birkaç örneğini  AF yazımda da vermiştim.

Bu şekilde devam ederse,  80'lerin ortasından beri devam eden terör,  rahatlıkla en az bir çeyrek asır daha devam eder.  Nasıl olsa büyük başlar garantide!  Olan garibana oluyor,  arkası olmayana oluyor.
Milletin akan kanı üzerinden siyaset yapmak da leş kargalarına düşüyor.




Oya Başar'ın yalısına dev gemi çarptı.
İstanbul Boğazı'nda  150 metre uzunluğundaki  Ella J  adlı Ro-Ro gemisi,  Oya Başar'ın Yeniköy'deki yalısına çarptı.

Olay sırasında kızıyla birlikte yalıda bulunan Oya Başar,  gazetecilerin "Korktunuz mu?"  şeklindeki sorusu   (medyanın sorduğu saçma sapan sorulardan sadece biri)  üzerine;  "Tabii ki korktuk, korkmamaya olanak var mı?  Kocaman bir gemi evimizin içine giriyor yani.  Çok enteresan bir şey gerçekten.  Biz bunları çok oynadık da gerçek olacağını tahmin etmiyorduk, ama gerçek.  Demek ki çok doğru şeyleri oynamışız"  diye konuştu.




--Biraz da  Türk Medyası'ndan...--


Mayıs ayında  Habertürk,  Murat Bardakçı üzerinden  Murat Belge sataşmalarına  girişti.
Murat Belge'yi,  90ların sonunda  Radikal gazetesinde yazdığı günlerden beri takip etmeye çalışan biriyim.  Kendisini değerlerimizden biri olarak görüyorum.
Tabii  "Bu ülkenin değerleri"  demişken, sanılmasın ki  Sabahattin Ali  ya da  Nazım Hikmet  ya da Hrant Dink tarihimizdeki benzersiz örneklerdi. Böyle gelmiş, böyle gidiyor.  Adına Padişahlık da desen, Cumhuriyet de desen...


Belge'nin  "Yeraltı Suları akıyor"  başlıklı yazısından:
"Bütün olgunlaşmamış, olgunlaşamadan yaş alan toplumlar gibi,  Türkiye'de de pek çok şey son analizde  'saman alevi'dir ve ancak bir 'tutuşturan' olduğunda samanlar alev alır. Ama samanlar hep oradadır. Bugün 'komünizm' yapan Tan gazetesini yıkıp dökmek için tutuşturursunuz, yarın Ata'mızın Selanik'teki evi bombalandı diye, derken Ermeni Kıyımı konuşuluyor veya  irtica laikliği çiğniyor diye..."



...
Taraf  gazetesinde ilgiyle takip ettiğim makaleleri yayınlanan  Oya Baydar,  9 Mayıs'taki  "Pavyondaki kadın'ın vedaı"  başlıklı yazısıyla  Vicdan Yazıları  köşesini kapattı.  Ahmet Altan'ın yaptığı gereksiz bir benzetmeden alınabileceği baştan belli olan bu hanımın,  Altan'ı "Erkek iktidar dilini kullanmak"  ile eleştirdiği bu veda yazısı Hürriyet'te geniş yer buldu.  /  Medya olarak vermesi gereken haberleri düzenli olarak saklayan bir gazetenin,  Taraf'tan ayrılan yazarlar için manşetinde özel yer açması bile yeterince mânidar.

  (EDIT:  Ahmet Altan'ın yazısındaki  olay yaratan bölümü  Yorumlar  kısmına koyuyorum.)

Oya Baydar'ın son yazısından kısa bir bölüm aktarıyorum:

"Siyasal anlamda itiş kakışların ortasında yetişmiş; birbirini lafla dövmeyi, polemikçiliği marifet saymış; uzlaşmayı değil çatışmayı, barışın dilini değil eril iktidar dilini devrimcilik bellemiş bir kuşağın sütten çıkmış ak kaşık sayılmayacak bir üyesi olarak,  bu üsluplardan artık yoruldum...

İşlevine hâlâ inandığım için Taraf okuru olarak kalacağım. Türkiye'de merkez veya sağ liberal bir çizginin oluşmasını gerçekten önemsiyorum. Ancak sol ve Kemalizm ne kadar yaşlılık hastalıklarından muzdaripse,  liberallerin de bir o kadar çocukluk hastalıkları yaşamakta olduklarını düşünüyorum."


Akşam'dan  Oray Eğin  ise "pavyondaki kadın" benzetmesine neden kızıldığını anlamayıp bu olayı şöyle yorumlamış:
"Ben bu kadar yıldır Türk Basını'nda bir tek köşe yazısı için; üstelik de zekadan yoksun, klişelerle dolu bayık bir yazı için, böyle bir reklam çalışması görmedim. Sanırım yazar 15 dakikalık şöhretin cazibesine kapıldı... Bu 'poster kızı' durumu hoşuna gitti...
...
Oysa onların çirkin dili sadece seksizmde gizli değil ki... Politikaya yaklaşımları, insanları damgalamaları, yargısız infazları,  yalan haberleri de hep bu çirkin dilin esareti altında... Oya Baydar bu kadar zaman bunu anlamadı da kendi adıyla pavyon yan yana geldi diye mi öfkelendi?"
(Seksizm:  Cinsiyet ayrımcılığı)



Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni  Ertuğrul Özkök,  ırkçılık ve 180 derecelik sert dönüşlerde sınır tanımadığını kanıtlamaya bıkmadı,  ama izleyenler gayrı bıktı.  Usandıran usandırana...


Ferda Paksüt'ün  çeşitli açıklamaları  ile;  siyaset, hukuk gibi çeşitli dallarda önemli pozisyonlardaki erkeklerin eşi olan kadınların dünya işlerine mesafe alması gerekliliği üzerine gazeteci Cüneyt Özdemir'in bir yazısına denk geldim internette:   Osman Paksüt kızacaksa önce Ferda Paksüt'e kızsın

- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -




Yargıtay,  Orhan Pamuk'un  yargılanmasını istiyor.
"30 bin Kürt'ü ve 1 milyon Ermeni'yi öldürdük" şeklindeki sözleri nedeniyle Orhan Pamuk'a açılan manevi tazminat davasını reddeden yerel mahkemenin kararı,  Yargıtay tarafından ikinci kez bozuldu.



Bu ay içerisinde tartışılan konulardan biri de  Cumhurbaşkanı Abdullah Gül  ve eşi  Hayrünnisa Gül'ün başlattığı eğitim kampanyasına,  Kara Kuvvetleri'nden gönderilen gizli bir yazıyla  "İkinci bir emre kadar destek verilmemesi" iddiaları idi. / Sonuçta her şey aynı şeye işaret ediyor:  Asker siyasete karışıyor  ve  İki başlı bir ülkeyiz.   Bu ülkenin gerçek yöneticileri kim?
Önce "birey" olmadan,  insana ve Ruh'a ait değerleri yüceltmeden ancak havanda su dövülmekte.



Eurovision 2009  4.lüğünden sonra birkaç ay daha Hadise'ye maruz kalacağa benziyoruz.
Ne Örovizyon-muş gerçeken! Hadiseyle yatıp Hadiseyle kalktık bir ara!  Sanki hasretlik çekip çok özlemişiz bu hoş bayanı gibi, şimdi de reklamlarla karşımızda!
Oldukça ucuza getirilmiş, hatta belki de
çekim aşamasında senaryosu yazılmış
basit reklam filmlerinde arz-ı endam ediyor kendisi.


Belli ki Avrupa'dan para kazanmak için Türkiye'ye gelmiş.  Hangi bardan, hangi eğlence yerinden teklif gelse reddetmeden hepsini değerlendiriyor; televizyondaki yarışmalarda sunuculuk yapıyor;  senaryosu ve kalitesine bakmadan paralı reklam filmlerinde oynuyor;  Eurovision'la daha da adından söz ettirmenin kaymağını toplamaya devam ediyor vs.
E daha n'olsun dimi?  Birkaç sene daha yükünü toplayıp sonradan rahat etmek belli ki niyeti.  Müziğe ve mesleğine yaklaşımı ortada olan  böyle bir insan için aylarca  (saçından ayakkabısına, elbisesine,  üstelik müziği bir Aysel Gürel-Sezen Aksu bestesinden apartma olduğu dillendirilen berbat uyarlama şarkısına kadar)  tartışmalar yapıldı ya...  Bu da Türk toplumun  "değer" anlayışını ortaya koymaya yetiyor bence.

(Ek:  Bülend Özveren'den  artık bu milletin kurtulması dileklerimle...)



Ve futbol:  2008-2009  Turkcell Süper Lig Şampiyonu  BEŞİKTAŞ  oldu.
Beşiktaş en son 2002-2003,  ondan öncesindeyse 1989-1992 yılları arasında arka arkaya gelen 3 lig birinciliğinden beri hiç şampiyon olmamıştı.


MAYIS 2009  etiketli tüm yazılar için  tıklayınız.