24 Mayıs 2009 Pazar

Sosyal Hayatta Kamuflaj Yöntemleri


"Bıçak kemiğe dayandı" diye bir laf vardır dilimizde. Bugün kendi adıma o sınıra oldukça yaklaştığımdan; anlayamadığım, çözemediğim, adını da tam koyamadığım bu "HÂL"den bahsetmek istiyorum biraz burada.

Bilmem farkında mısınız? Bir ortamda belli bir konuda en çok yanlış ve çirkinliği gerçekleştiren insanlar, aynı zamanda en çok şikayet eden veya en çok suçlayan insanlar olabiliyor. İnsan şaşırabiliyor tabi, bu kadar hata nasıl birlikte gidiyor?

Çevreye bir bakın.
En çok rüşvet alan, en çok adamını bulan, en ziyade "sistem adamı" olan insanlar, aynı zamanda en çok şikayetçi olanlardır sohbetlerde.
"Sevgi-saygı"dan bahsedenler, sevgi ve saygı konusunda en cimri olanlardan çıkabiliyor.
"Hukukun üstünlüğü" diye söylev çekenlerin ve görevi kanun olanların guguk tayfasından olabildiğini ara ara burada da yazdım.

Gelelim gündelik hayata...

Ben yeri geldiğimde söylüyorum: Bizim toplumumuzda
çocuk terbiyesi diye bir şey yok. Yabancılar, özellikle Avrupalılarla yapılan evliliklerde büyük anlaşmazlıkların çıktığı bir konudur bu. Yeri burası değil, geniş konu. Bugün sadece "çocuk eğitiminde tuvalet terbiyesi" ile ilgileniyorum.
Evet, bu terbiyeler bizde verilmediğinden ya da eksik verildiğinden, üstüne binen eğitim sisteminde de "Temiz olalım, temiz olalım. Temizlik imandandır" ezberleri içinde büyüyüp sadece dış kıyafetinin temizliğine önem veren toplum bireyleri, ilerlemiş eğitim düzeylerine rağmen inanılmaz tuvalet manzaraları ile mutlu mesut yaşarlar.
Buraya kadar herşey normal. Anormallik, en çok kirletenlerin en çok şikayetçi olanlar olmasından doğuyor.

Bugün Mayıs'ın şu son günlerinde günüm bu saçmalık ve hayretlerle geçiyor. Psikopatlık diz boyu!
Eğitim hayatımda da iş hayatımda da aynı şeyi gördüm:
Tuvalet kağıdı kullanma alışkanlığı olmayan, onu geçtim elini yıkama alışkanlığı olmayan, sifona basmayı bilmeyen insanların çok bağrındığını ve sorun yarattığını gördüm.
"Aman burada ne pis ne görgüsüz insanlar yaşıyor! Şu tuvaletin haline bak!" diye bağrınanlar ve susmayanlar az değil. Zamanla bu insanlar kalkıp ortamdaki her şeye bahane bulmaya, her şeyi pis olarak değerlendirmeye başlarlarsa da şaşırmayın.
Kendisinin 1-1,5 saat önce bıraktığı kan lekelerini görüp "Oha! Oha!" diye bağırabilen, göstermelik ahlâk sahibi çok bayan var bu ülkede. "Senin izlerin canım" demeye sen çekinirsin, onlar cıngar çıkarmaya çekinmez. Bunlara "Çüş!" diyen de çıkmadığı için böyle gelir böyle giderler.

(bkz: Kızların sorunu ne?)


Apartman hayatında en çok gürültü edenlerin, gürültüye en tahammülsüz olanlar kesilmesi de şaşırtıcı değildir bizde.
Ekranlarda sürekli magazin izleyen Türk tv izleyicisinin, "kalite"den sürekli dem vurması modası vardı hatırlarsanız bir ara da. Neyse ki artık paran varsa Kasımpaşalılaşman ayıp olmadığından kamuflaja gerek kalmadı.

Gözünün önünde fotokopi makinasını bozan, patron gelince direkt atlayıp "Üst kattakiler de bu makinayı kullanıyor" diyerek
Baskın basanındır oyunlarına girişenler de az değil.
Olağan insanlar...


Doğru bir insan, ayıpladığı şeyi kendisi yapmaz bence. Veya kendi yaptığı şeyi ayıplamaz. İnsanları durduk yerde sürekli töhmet altında bırakmaz.
Susar mesela... Susmak da bir meziyet bazen.
Olağan olmamak için kasmaksa yorar adamı.
Uzar gider bu konu. Uzun lafın kısası, "bu ülkede pişkin olmayanların işi zor anacım." (Olacak O Kadar repliği)



(Ben bunları yazarken dışarıda, karşı apartmanda oturan yaşlı bir kadın sokaktaki top oynayan çocuklara kadar herkesi tatlı tatlı azarlıyordu: "Gürültü yapmayın çocuklar annem hasta bugün yatıyor" diye... Çocuklar terbiyeli çıktı, gürültüyü kestiler. Toplarını alıp okul bahçesine gitti hepsi. Onlar gidince yaşlı teyze üst kattaki diğer bir teyzeyle koyu bir sohbete başladı bağıra bağıra... Meğerse annesi bahaneymiş. Tıpta okuyan kızının canı ders çalışmak istemiyormuş, ona uygun ortam yaratma şeklindeki bir anne çabası/tribi.
Ama bir türlü çenesi durmadı nedense...
Sesinden rahatsız olup pencereyi kapattım. Okumam gereken kağıtlar var.)

Hiç yorum yok: