31 Mayıs 2009 Pazar

Gündemdekiler (Mayıs 2009)-4

(Mayıs 2009'daki gelişmelere devam edelim. Eğlenceli olanları en sona sakladım)


Dilber Fırtına. Bu kadın bir anne. 6 yaşındaki minik oğlu kaybolunca acıyla evladını aramaya koyuluyor. Herkesi seferber ediyor. Ekranlardaki programlara çıkıp yardım istiyor. O kadar ki, belki bir faydası olur diye bir tv stüdyosundan diğerine koşuyor eşiyle. Oğlunun komşuya kadar gittiğini, bir daha geri gelmediğini söylüyor. Yardım istiyor.

Ve nihayet çocuk bulunuyor. Bir tarlada, kuşlar ve böceklerce parçalanmış halde... Neredeyse sadece kemikleri ve elbiseleri kalmış.
Verilen çelişkili ifadeler üzerine birazcık sıkıştırılınca bülbül gibi şakıyanlar olmuş. Bir numaralı şakıyıcı da "gözü yaşlı anne".

Komşusunun evinde sevgilisiyle ilişkiye girdiği sırada, çocuk içeri mi girmiş ne? Ev sahibi ve sevgilisi de tutup çocuğu dövmeye başlamışlar kadının önünde. Artık çocuk kafası üstüne düştü mü n'oldu? Fenalaşınca tabii hastaneye götüren de yok. Sonunda bir battaniyeye sarıp otlu bir tarlaya atmışlar.

Şimdi olay buraya kadar cinselliğin ve yasak ilişkinin karanlık yüzünü yansıtıyor. Hadi buraya kadar olay adliyelik, tamam.
Benim asıl anlayamadığım bundan sonrası.
Çocuğu gözlerinin önünde öldürülen bu anne ne yapıyor dersiniz?
Televizyonlara çıkıp kanal kanal dolaşarak yardım istiyor, "Çocuğumu bulun!" diyor ve bir türlü susmuyor. Bir sürü insanı suçluyor. Suçladığı akraba ve komşularının evinde aramalar yapılıyor.
Hatırlarsanız geçenlerde yazmıştım: Sosyal hayatta kamuflaj yöntemleri
Bu cinayetin kahramanlarından Dilber Fırtına da "Şuçu başkalarına atarak kamufle olmaya çalışanlar"dan yani...





CHP lideri Deniz Baykal, "Ancak silahlar susunca af çıkabilir" demiş.
Ben Baykal'ın köhne laflarını buraya aktarmaktan sıkıldım, o sıkılmadı bu ülkenin önünü tıkamaktan.
İşin garibi, ne zaman bir "Terör affı" lafı edilse ve kabul görse, derhal şehit haberleri gelmeye başlıyor Doğu'dan. Bu geçmişte de böyleydi, bugün de böyle. Birkaç örneğini AF yazımda da vermiştim.

Bu şekilde devam ederse, 80lerin ortasından beri devam eden terör, rahatlıkla bir çeyrek asır daha devam eder. Nasıl olsa büyük başlar garantide! Olan garibana oluyor, arkası olmayana oluyor. Milletin akan kanı üzerinden siyaset yapmak da leş kargalarına düşüyor.





Oya Başar'ın yalısına dev gemi çarptı.
İstanbul Boğazı'nda 150 metre uzunluğundaki Ella J adlı Ro-Ro gemisi, Oya Başar'ın Yeniköy'deki yalısına çarptı.
Olay sırasında kızıyla birlikte yalıda bulunan Oya Başar, gazetecilerin "Korktunuz mu?" şeklindeki sorusu (medyanın sorduğu saçma sapan sorulardan biri) üzerine, "Tabii ki korktuk, korkmamaya olanak var mı? Kocaman bir gemi evimizin içine giriyor yani. Çok enteresan bir şey gerçekten. Biz bunları çok oynadık da gerçek olacağını tahmin etmiyorduk, ama gerçek. Demek ki çok doğru şeyleri oynamışız" diye konuştu.





--Biraz da Türk Medyası'ndan...--


Mayıs ayında Habertürk basın-yayın organı, Murat Bardakçı üzerinden Murat Belge sataşmalarına girişti.
Murat Belge'yi, 90ların sonunda Radikal gazetesinde yazdığı günlerden beri takip etmeye çalışan biriyim. Kendisini değerlerimizden biri olarak görüyorum.
Tabii "Bu ülkenin değerleri" demişken, sanılmasın ki Sabahattin Ali ya da Nazım Hikmet ya da Hrant Dink tarihimizdeki benzersiz örneklerdi. Böyle gelmiş, böyle gidiyor. Adına Padişahlık da desen, Cumhuriyet de desen...


Belge'nin "Yeraltı Suları akıyor" başlıklı yazısından:
"Bütün olgunlaşmamış, olgunlaşamadan yaş alan toplumlar gibi, Türkiye'de de pek çok şey son analizde 'saman alevi'dir ve ancak bir 'tutuşturan' olduğunda samanlar alev alır. Ama samanlar hep oradadır. Bugün 'komünizm' yapan Tan gazetesini yıkıp dökmek için tutuşturursunuz, yarın Ata'mızın Selanik'teki evi bombalandı diye, derken Ermeni Kıyımı konuşuluyor veya irtica laikliği çiğniyor diye..."




Bu arada Taraf gazetesinde ilgiyle takip ettiğim makaleleri yayınlanan Oya Baydar, 9 Mayıs'taki "Pavyondaki kadın'ın vedaı" başlıklı yazısıyla Vicdan Yazıları köşesini kapattı. Ahmet Altan'ın yaptığı çok gereksiz bir benzetmeden alınabileceği baştan belli olan bu hanımın, Altan'ı "Erkek iktidar dilini kullanmak" ile eleştirdiği bu veda yazısı Hürriyet'te geniş yer buldu.
Medya olarak vermesi gereken haberleri düzenli olarak saklayan bir gazetenin, Taraf'tan ayrılan yazarlar için manşetinde özel yer açması bile yeterince mânidar.

Oya Baydar'ın son yazısından kısa bir bölüm aktarıyorum:

"Siyasal anlamda itiş kakışların ortasında yetişmiş; birbirini lafla dövmeyi, polemikçiliği marifet saymış; uzlaşmayı değil çatışmayı, barışın dilini değil eril iktidar dilini devrimcilik bellemiş bir kuşağın sütten çıkmış ak kaşık sayılmayacak bir üyesi olarak, bu üsluplardan artık yoruldum...

İşlevine hâlâ inandığım için Taraf okuru olarak kalacağım. Türkiye'de merkez veya sağ liberal bir çizginin oluşmasını gerçekten önemsiyorum. Ancak sol ve Kemalizm ne kadar yaşlılık hastalıklarından muzdaripse, liberallerin de bir o kadar çocukluk hastalıkları yaşamakta olduklarını düşünüyorum."




Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök, ırkçılık ve 180 derecelik konusunda sınır tanımadığını kanıtlamaya bıkmadı ama izleyenler bıktı. Usandıran usandırana...



Ferda Paksüt'ün çeşitli açıklamaları ve siyaset, hukuk gibi çeşitli dallarda önemli pozisyonlardaki erkeklerin eşi olan kadınların dünya işlerine mesafe alması gerekliliği üzerine gazeteci Cüneyt Özdemir'in bir yazısına denk geldim internette:
Osman Paksüt kızacaksa önce Ferda Paksüt'e kızsın
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -




Yargıtay, Orhan Pamuk'un yargılanmasını istiyor.
"30 bin Kürt'ü ve 1 milyon Ermeni'yi öldürdük" şeklindeki sözleri nedeniyle Orhan Pamuk'a açılan manevi tazminat davasını reddeden yerel mahkemenin kararı, Yargıtay tarafından ikinci kez bozuldu.





Bu ay içerisinde tartışılan konulardan biri de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eşi Hayrünnisa Gül'ün başlattığı eğitim kampanyasına, Kara Kuvvetleri'nden gönderilen gizli bir yazıyla "İkinci bir emre kadar destek verilmemesi" iddiaları idi.
Sonuçta her şey aynı şeye işaret ediyor: Asker siyasete karışıyor ve İki başlı bir ülkeyiz.
Bu ülkenin gerçek yöneticileri kim?
Cumhurbaşkanı iken bile mahkemelerden ve aleni iğnelemelerden kurtulamadığına göre, Abdullah Gül değil herhalde. Her adımında son aşamada harfi harfine Askeriye'nin isteklerini yerine getiren ve AB Reformlarını TSK'nın istekleriyle askıya alan RTE de değil herhalde. Kemalistlerden özür diliyorum ama biraz olayları samimiyetle takip etsinler. İcazetle hareket etme hususunda dincilerden zerre farkları yok, sadece işaret aldıkları yerler farklı görünüyor. Önce "birey" olmadan, insana ve Ruh'a ait değerleri yüceltmeden ancak havanda su dövülmekte.





Eurovision 2009 4.lüğünden sonra bir kaç ay daha Hadise'ye maruz kalacağa benziyoruz.
Ne Örevizyon muş gerçeken! Hadiseyle yatıp Hadiseyle kalktık bir ara. Hasret çekip çok özlediğimiz bu hoş bayan, şimdi de reklamlarla karşımızda!
Oldukça ucuza getirilmiş, hatta belki de çekim aşamasında senaryosu yazılmış basit reklam filmlerinde arz-ı endam ediyor kendisi.
Belli ki Avrupa'dan para kazanmak için Türkiye'ye gelmiş. Hangi bardan, hangi eğlence yerinden teklif gelse reddetmeden hepsini değerlendiriyor; televizyondaki yarışmalarda sunuculuk yapıyor; senaryosu ve kalitesine bakmadan paralı reklam filmlerinde oynuyor; Eurovision'la daha da adından söz ettirmenin kaymağını toplamaya devam ediyor vs...
E daha n'olsun dimi? Bir kaç sene daha yükünü toplayıp, sonradan rahat etmek belli ki niyeti. Müziğe ve mesleğine yaklaşımı ortada olan böyle bir insan için aylarca (saçından ayakkabısına, elbisesine, üstelik müziği bir Aysel Gürel-Sezen Aksu bestesinden apartma olduğu dillendirilen berbat uyarlama şarkısına kadar) tartışmalar yapıldı ya... Bu da Türk toplumun "değer" anlayışını ortaya koymaya yetiyor bence.

(Ve Bülend Özveren'den artık bu milletin kurtulması dileklerimle...)





Eurovision hakkında biraz çiziktirmiştim zaten. (bkz: EUROVISION 2009)
Ancak söylemediğim bir şey daha var: Kazanan şarkıyı çok beğendim ben (Alexander Rybak - Fairytale). "Aşkın en saf hali" diyerek şarkıyı yorumlamış bir yazarın mariaddebonne.blogspot.com adresinden kısa bir alıntı yaparak yazımı sonlandırıyorum:

"Eğer ki rekor kırmasaydı benim insanlığa dair kalan son umutlarım da yalan olacaktı.
İşte, insanlar hangi dilde konuşursa konuşsun ve hangi kültüre ait olursa olsun; sıcak, samimi, şirin ve sade ama gerçek bir şey görünce dayanamıyor ve "Beslenir ki bu!" deyiveriyor. O yüzden hala doğurulan bebekleri kesip yemiyoruz.
Alexander Rybak sahneye çıktı ve aşkı en saf, en ciladan ve hastalıklı tanımlardan uzak haliyle bize anlattı. Sanki az sonra kapıdan fırlayıp aşık olduğu kızı aramaya gidecekmiş gibi söyledi, çok görkemli bir müzikalin giriş şarkısı gibi çaldı.
Evrensel sosyolojik tespitler yapmama sebebiyet veren bu güzel şarkı ve onun beğenilmesi beni gerçekten mutlu etti. Çünkü bizler aşkı masallardan öğrendik ama bir şizofrenin kabusu gibi olan Fransız filmleri, sıkıntılı, irinli obsesyonları anlatan "entelektüel" romanlar ve şiirler, bir de tüm bunların üstüne eklenen salt kazanmaya endeksli hayat mücadelesi stili yüzünden kaybettik.
Ama her şeye rağmen, takvimler 2009'u gösterse de, gerçek aşk yolunu bulup denize ulaşan nehir gibi kalbimize akmayı başarabiliyor. Ve biz onu görünce sadece SMS atabiliyoruz:)"



http://www.youtube.com/watch?v=Hg-75lIrP7I
(You Tube videolarını sorunsuz izleyebilmek için: bkz)




Ve futbol: 2008-2009 Turkcell Süper Lig Şampiyonu BEŞİKTAŞ oldu.
Beşiktaş en son 2002-2003, ondan öncesindeysee 1989-1992 yılları arasında arka arkaya gelen 3 lig birinciliğinden beri hiç şampiyon olmamıştı.

Hiç yorum yok: