seksist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seksist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2019 Çarşamba

 Türkiye'de yaşıyorsan STRES'ten kaçamazsın!


Yıllar önce  "Kızların sorunu ne?"  diye bir seri başlattım.  (Sene: 2009)
Sonra  "Kadınlar Neden Çıldırdı?"ya  evrildi bu yazılar.
Şu ana kadar da yediyi bulmuştur sayıları.  Her birinde  en az 1 adet delirmiş kadın bulunur.  Özellikle yolculuklarım sırasında denk geldiklerimin hepsini yazsam,  kim bilir kaçıncı sayıda olurduk şimdi?

Bugünse daha sık rastlamaya başladığım,  yeni bir delirme halinden bahsetmek istiyorum.


Ben artık her gün toplu taşımada bir kapalı annenin küçük çocuğunu kucağına almak istememesi yüzünden "yaşlıya yer verilmemesi" tartışmasına denk gelmekten çok sıkıldım. "Sadece kapalı olunca mı yer veriliyor"  tartışmasından yoruldum.

30 yaşında dahi olmayıp kendisine yer vermeyenlere "Ben anneyim, çocuğum var!" diye çemkiren kapalı kadınlardan utanıyorum. (Bastonuyla yürüyen çok yaşlı bir kadın kendisine yer verdi de nihayet sustu. Kısa süre sonra oğlu "Ben senin kucağında oturmak istemiyorum, ayakta durucam!" diye fırladı ve bir daha da oturmadı. Cennet ayakları altına serilesi  "anne"si  sessizce oturmaya devam etti. Kıçını koltuğa dayamadan az önce vahşi bir kaplan gibi ahaliye saldıran o genç kadın gitmiş,  sanki bir anda minik bir kediye dönüşüvermişti.)

Bir diğer otobüs yolculuğumda, çarşaflı bir kadın "Benim elimi koyduğum yere benden sonra siz elinizi koydunuz, bu ne anlama geliyor!"  diye kamburu çıkmış yaşlı bir adama bas bas bağırdı. Nedendi?  Ben onların hemen arkasındaydım, kadın tutunduğu yerden elini çekince amca düşmemek için tutundu.  Ve bu hareketten  "sinekten yağ çıkarma"  usulüyle tüm otobüs ayağa kaldırıldı.

Zaten 1,5 kilometre altına kesinlikle otobüs, metro filan neyse kullanmıyorum, patlarsam çok fena patlarım, durum oraya doğru gidiyor artık.  (Özellikle hava sıcaklıklarının artmaya başlaması ile bu olaylar daha da büyüyor,  geçen seneden gözlemim.)

Yazmayayım diyordum ama eğer bir olay her gün her gün yaşanıyorsa, farklı bir büyük şehire gidildiğinde de mevzu aynı ise, artık ona  "münferit"  diyemeyiz,  "tesadüf etti"  de...

Antalya'da bir belediye otobüsünde çıkan kavga yüzünden şoförün diğer yolcuları indirip bir kadını otobüse kilitlediği haberini okuyunca,  bu tarz olayların ülke genelinde gittikçe artacağını anladım.
(Oradaki deli kadının saçı açıkmış  ve  Türklere hakarette bulunmuş.)

Şurada da bulunsun:
Hiç kimsenin cinsiyeti,  örtüsü veya örtüsüzlüğü yüzünden başkasını ve ahaliyi bu kadar germeye, kilometrelerce yol boyu bağrış çağrış, laf sokma, stres çarkına sokma ile "Ya sabır!"  noktasına getirmeye hakkı yok.


İkinci değineceğim nokta ise maalesef sosyal medyanın avantajları yanında getirdiği büyük yük üzerine.

Zaman hırsızlığı, bağımlılığı, gündem takibi, yalan haberler şu bu... Üstüne bir de  "İlla herkesin her konuda bir fikri olmalı!"  yazısız kuralı var bizde. Ben mesela hiç bilmediğim veya ilgilenmediğim, hakkında tek yazı okumadığım, yorumlarını takip etmediğim bir kişi hakkında  "efendim siz şöylesiniz, böylesiniz"  diye laf geçirmeyi anlamıyorum,  değil ki linç başlatmak!  Ama rutin bu.

Geçmişte  "can ile canan"  nickini seçerken zaten tahmin ettiğim gibi, cinsiyetim ile ilgili saçma sapan olaylar ve laf atmalar yaşanacaktı. Bunları öngördüğüm için o konuda hiç şikayet etmedim.

Ancak bir noktada fark ettim ki;
insanların bilip bilmeden hakkımda konuşmasına az daha müsade edersem,  Eyüp peygamber sabrını zorlamaya başlayacağım!
Belki de bazen direkt kestirip atmak gerekiyordur?
Bana doktorlar tüm mide ve cilt sorunlarım için "Stresten uzak duracaksın"  diyor sonuçta.
Bu düşüncelerle, son haftalarda tutumumda bir takım değişiklikler yapmaya başladım. Mesela geçen gün Facebook'ta bir salak benim Y.Ozdil  sevdiğimi ima etti ve direkt sildim. Salak salak konuşmanın da bir sınırı olmalı.


26 Ekim 2010 Salı

Kızların sorunu ne? -2

.
Geçen hafta yaptığım saatler süren şehirlerarası otobüs yolculuğunda, henüz daha yerime ilk geçişimde önümdeki süslü genç hanım dikkatimi çekmişti. Doğrusunu söylemek gerekirse, yolculuğun ilerleyen aşamalarında da dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Henüz daha Bursa'dan çıkalı 1 saat ya olmuş ya olmamıştı ki, "koltuğunu yavaş yavaş arkaya yatırma" oyununa başladı kendisi. Ve istikrarlı yapısıyla bir süre sonra kucağıma ramak kala bir mesafede yol seyrimiz başladı. Zaten deneyimlediğim kadarıyla bu toplumda bir koltuğu arkaya yaslama eğilimi var.
(bkz: Türk erkekleri)

       Bir ara kendisine, sakince ve sanki eylemleri sıradanmış gibi; "Daha ne kadar arkasına yaslanmaya devam edeceğini" sordum. O da ciddi bir ses tonuyla  "E siz de yaslanın arkaya"  dedi.

Kaldığım özel yurtta, yan odamda hoş bir kız kalıyor. Anladığım kadarıyla kişisel bakım ürünleri konusunda da meraklı olan, hassas biri.  Master yapıyormuş,  Matematik üzerine Gazi'de...
Modern hayatın stresi onun üzerine de işlemiş belli ki.
Geçen hafta odaları tek tek gezerek; "Banyodaki eşyalarının yerinin değiştirilmemesini, astığı neyi varsa orada kalmasını, asla oynatılmamasını, banyo yapanların onun eşyalarına değecek şekilde eşyalarını asmaktansa dış kapının önünde giyinmelerinin daha hayırlı olacağı"  gibi bişeyler söylenip bağırdı gitti.

Uzun lafın kısası,  -eskinin 6 sıfır atılmamış parasıyla-  1 milyara yakın aylık ücret veriyoruz ama yine de yurdun ortak alanını kullanma hakkımız yok! Hanımefendi banyodaki tüm askı ve çıkıntılara kendi sabunlukları ile havlularını asmış;  bize de nasıl banyo yapılır dersi verip  haddimizi bildiriyor.

Aynı kız dün de "Çok üşüyorum, kaloriferleri yakın!" diye müdüriyetle tartıştı. Yan yana odalarda kalmamıza rağmen, şu tarihe kadar bir kez olsun çorap giydiğini görmediğim bu insanın tek yurt kıyafeti ise: Kolsuz, kırmızı kısa bir elbise. Ve aynı şahıs "Üşüyorum" diye hergün bağrınıyor!  Gerçekten kızların sorunu ne acaba?


Ben bu soruyu sorar  ve yazıyı tam tamamlarken, Facebook hesabımdaki bir gelişme dikkatimi çekti. Geçmişteki zor bir dönemde başlamış, sohbet ve emek üzerine kurulmuş bir arkadaşlık bağımız olan genç bir arkadaşım beni silmiş. Böyle bir şeyi normalde asla yapmayacağını tahmin ettiğimden, mail adresine mesaj atıp hal hatır sorduğumda cevap olarak  "Sen kimsinnnnnnnn!"  diye bir yanıt geldi. Sonradan anlaşıldı ki askerliği sırasında şifresini kız arkadaşına vermiş, o da listesinde ne kadar kız varsa sıradan silerek erkeğini koruyor! Bir de üstüne haddini aşan bir mesaj atınca siktiri yedi.  Bu da böyle bir anımızdı.



("Kızların sorunu ne?"  bir yazı dizisine mi dönüşecek şimdiden kestirmek zor. Zaman buldukça,  şahit olduğum  -maalesef artık sıradanlaşan-  örnekleri bu link üzerinden paylaşmaya devam edicem.)

11 Eylül 2009 Cuma

 SANSÜR

...
Türkiye'de sansür konusunda bir  ikiyüzlülük  var.

Yakın zamandan örnek:  Bir defilede göğüs ucu görünen manken görüntüleri, uygunsuz kadın frikikleri sansürlenmiyor bizde;  ama "Pimi çekilmiş el bombasını erin eline veren teğmen"  haberi sansürleniyor mesela...  Veya büyük siyasetçilerin, bakanların, üst düzey asker ve bürokratların aşk ilişkileri sansürleniyor.  "Sanatçı topluma örnek olan insandır" kabullenmesi öyle sağlam kazınmış ki bu topluma; mankenlerin, oyuncuların, şov dünyasındaki kişilerin ilişkileriyle yatıp kalkıyoruz biz.

Tecavüz  haberleri  mi dediniz?
Eskiden kurbanların fotoları pek yayınlanmazdı.  Yayınlandığında ise gözlerin üzerine mutlaka bir bant çekilirdi.
Ama Türk Basını'nın sansüre tahammülü yoktu elbette, hele de söz konusu "kadın" olunca...
Zamanla kısalttılar, özellikle enini daralttıkça daralttılar o göz bantlarının.  Sonunda ondan da sıkıldılar  ve  toptan kaldırıverdiler!
Ne ilerici bir  "Sansüre hayır!"  anlayışı! Tecavüze uğramış kadınların boydan fotoları veriliyor artık boyalı basınımızda.
Üstüne üstlük  "Nerede, nasıl olmuş?  Kadın olay sırasında mini etek mi giyiyormuş?  Çamaşırı ne renkmiş? ..."  Sağ olsunlar "kamu yararı" adına her ayrıntı hakkında hepimizi bilgilendiriyorlar.

Özellikle çocuk tecavüzlerinde, bu ülkede ne kadar hasta adam olduğunu beynimize kazırcasına akla durgunluk veren haberler yapılıyor.  Bir keresinde  Radikal'de  okumuştum şöyle bir haberi:

"Tecavüze uğrayan küçük çocuk, üzerine yağan yağmur damlacıklarıyla uykusundan uyanmış, çayırlık alandan yola doğru koşarak bir kamyonu durdurmuştu.  Kıyafetleri paramparça olan küçük çocuk kamyon şoförüne:  'Amca beni eve götürür müsün?' diye sordu."

Bir başka gazetemiz de tecavüz haberini verirken çocuğun iç çamaşır rengine kadar inmişti.  Böyle bir haberde  çamaşır rengini yazsan ne yazmasan ne demeyin.  Konu ahlaksızlık olunca, düşene bir tekme daha vurmaya gelince, hiç kimse Türk Medyası'nın eline su dökemez. Sonuçta bu haberi hazırlayan muhabirin aklı dün gece girdiği porno sitesinde kalmış orası belli de, Yazı işleri Müdürü nerede, Editörlerin aklı nerede?...
(Ve bir de "meslek ahlakı" tabi.  Lafa gelince her cümlenin arasına bolca serpiştirelim de klasımız belli olsun diye "etik etik" tekerlemeleriyle olmuyor o kalite.  Demem o ki  bu adamların hassasiyetleri,  tecavüze uğrayan erkek çocuğa "meslek ahlakı" gereği "çocuk"  demektir.  Ama kurban bir kız çocuğu ise mutlaka cinsiyeti belirtilir.  Meslek ahlakı anlayışları  ayrımcılık ve cinsiyetçilikten başka bir şey değil!)

Ne yapıp etseler sorun değil.  Onlar  KAMU GÖREVİ  yapıyor zira. Lütfen saygılı olalım.
Sansür ayıptır,  bu çağda sansür olmaz.
Nitekim o kadar sansüre karşılar ki,  bazen tecavüz sonrası linç girişimi gerçekleşmiş olayların haberini verirken, kurbanın oturduğu sokağa hatta eve kadar gösterdiklerini görüyoruz. Canlı canlı, tarif ede ede, adeta elinle koymuş gibi bulacak şekilde gösteriyorlar konutunu ki  "Gidin bir de siz becerin."
Yeter ki onların izlenme/tıklanma reytingleri artsın da!


Yetmez mi?  Bir haber daha:
"Küçük kızın paramparça kıyafetleri ve tuhaf bakışlarından kızının tecavüze uğradığını şıp diye anlayan baba..."
Heberin yanında babanın vesikalık fotosu!
Adı, soyadı, evinin bulunduğu semt, iş yeri... Hepsi tastamam verilmiş.
Zanlı da iş ortağı!
(Posta'da  okuduğum bir haberdi.)
Kim demiş yani Türk Medyası'nda sansür var diye?
Söz konusu olan "korunması gerekene özen gösterme ve meslek ahlakı" olunca  (kimileri "etik" de der),  Türk Medyası bendine sığmaz taşar!

Ama yolsuzluk haberi  dedin miydi,  orada bir duracaksın. Türk basını önce bir durum değerlendirmesi yapar zira.
Patronu ve Askeriyesinin veya yandaşının çıkarları/arzusu iktidar ile ters düşüyorsa, ancak o zaman haberi verir.  Ama ilişkiler güzelse samanaltı-sümenaltı-dümenaltı... Bunu da Mesut Yılmaz dönemindeki bitmez yolsuzluklardan biliyoruz. Biri de mesela Mavi Akım Projesi idi, ben de kendimce bu konuya değinmiştim.

Dolayısıyla, Ramazan ayının ortasında  (Haram aylar),  hem de barış görüşmeleri yapılırken,  zorunlu askerliği sırasında emir-komuta ilişkisi ile dağlarda terörist avına çıkan askerlerimiz mi ölmüş/öldürülmüş?
Şehittir onlar,  şehit!

Abdullah Öcalan yakalandığında kopan tantanaları hatırlayın.
"Bölücübaşı elimizde!" "Terör artık bitti!", "Türk devletinin ve ordumuzun büyük gücü!"  vs vs...
PKK'nın uzun dönemden beri gittikçe silahsızlandığı söyleniyor. Gerçekten doğru mu bu bilemem ama beri yanda ciddi biçimde siyasallaştığını düşünüyorum. Batıdaki Kürtlerle biraz sohbet etmek bile bunu anlamak için kafi.
Kürt hareketi  'kadın'a  büyük önem verdi ve siyasallaşması sürecinde kadın hareketinin üzerinde şaşılacak biçimde durdu. Örnekse laik kesimin hiç üzerinde durmadığı kadar kadın hareketini önemsedi ve bunu basite almadı.  O sebepledir ki bugün Meclis'teki  DTP'li Kürt kadın siyasetçiler arasında, bir mitingi baştan sona götürebilecek kadar rahat olanlar varken; Türk kadın siyasetçilerimiz hâlâ daha saçımın başımın rengi, saçımın şekli, kıyafetimin pilesi derdinde arka arkaya 3 cümle mantıklı laf edemiyor kağıda bakmadan!

Peki Doğan Medyası ve aslında hepsi bir şekilde onun izinden giden Türk Basını, bütün bu Kürt siyasallaşma ve yapılanma sürecinde
-genelleştirecek olursak-  ne yaptı?
Yoğun halde  Hülya-Derya haberleri!
Çocuklarının bademcik ameliyatına, evlerinden dışarıda ailecek yedikleri her akşam yemeğine,  gece ışıklarının kaçta kapandığına kadar her şeyleri haber oldu.  Haklarındaki her ayrıntının haber değeri vardı ama Kürtlerin siyasallaşması bir türlü haber olamadı, sansürden geçemedi!


Çok yakın zamandan bir güncel haber vereyim:
Mardin'de düğünevinde katliam gibi bir olay ile 44 ölü ve onlarca yaralı haberleri gelmişti  Mayıs 2009'da.  Düğün evinde ve köyde karşılarına kim çıkarsa, Allah yarattı demeden taramış olan caniler vardı başrollerde.  Hemen basınımız çıkıp "Terör" dedi,  "Terörist saldırı" dedi, "Cehalet" dedi,  "Geri kalmışlık" dedi...  Uğur Dündar, "Öğretmenleri bile yok bu gariplerin!"  edebiyatına başladı hemen.
Sonra baktılar istedikleri kadar tutmadı;  "aldatma, intikam ve namus cinayeti"  gerekçesi devreye girdi hemen.  (Giren girene...)
Sonradan ortaya ne çıktı peki?
Meğerse yine bir  "korucu vahşeti"  değilmiymiş bu!
(Asker, korucunun işlediği cinayete bile göz yumuyordu - Radikal, 04/09/2009)


Senelerden beri, ellerine bilinçsizce ve delicesine son model silahlar verilip, kendi ırkdaşına silah doğrultan bu devlet destekli korucuların; sayısız adam öldürme, yargısız infaz, kız kaçırma, tecavüz, kaçakçılık (uyuşturucu, petrol) işlerine bulaştığı dillendiriliyordu bazı çevrelerde ve yayınlarda... Ne var ki ulusal basında bunlar söylenmiyordu. Demek artık işin kokusu o kadar yükseldi ki, Ergenekon'un başlamasından beri az biraz sansür perdelerini gevşettiler.

13 askerin şehit olduğu Dağlıca'ya (Ve sonra Aktütün'e) baskın düzenleneceğinin, baskından 9 gün önce Genelkurmay ve tüm ilgili birimlere gizli bir raporla bildirildiğini duyurmuştu Taraf.  Yani saldırı önceden haber alınmış,  fakat ciddi anlamda tedbir alınmamıştı.
Bu elbette önemli bir iddianın haberleşmesidir. İddialar doğru olabileceği gibi  yanlış da olabilir. Ama habere uygulanan sansür,  Türk Basını'nda dikkat dağıtmanın ne boyutlarda olduğunu göstermesi bağlamında önemliydi.

Ülke adım adım ekonomik krizin eşiğine sürüklenirken ne olmuştu peki?  (Ecevit Dönemi - 2001 Ekonomik krizi'nden bahsediyorum)
Doğrusu Ahmet Necdet Sezer  Anayasayı birilerinin kafasına fırlatana kadar bizim haberimiz olmadı pek yaklaşan felaketten. (Biz dediğim "sıradan vatandaş")
Sonra o sansür perdesini bir kaldırdılar ki, dar ve orta gelirli mülksüzler bir daha belini doğrultamadı.  Batık banka mağdurları da cabası.  Sahi o kadar banka iflasa doğru sürüklenirken;  Türk Basını ve onun amirali  neden bir haber ile de olsa bilgi vermemiş, kitleyi ikaz etmemiş?


Velhasıl örnekler uzun.

Diyeceğim şu ki:  Türk Basını  (Özellikle de özel basın-yayın kurumları) söz konusu ahlâk ve milli değerler oldu muydu sansüre gerek görmez. Çıplak kadınlar, plaj kızları, ikoncanlar, parayı kutsayan alt metinli yaşam tarzları, şiddet-tecavüz mağdurlarının haberleri sansürsüz geçer.  Ama gerçekler, hakikatler, haber değeri taşıyan bilgiler... Bunlar zor.  Zaten "milli menfaatlerimiz" dedin miydi akan sular durur. O milli menfaatler sayesinde kurulan OHAL'lerde, ülkenin doğusu kaçakçılık ağına dönüvermiş ya!

Ol sebepten, bazen kurum olarak eleştiri oklarımızı yöneltmemize rağmen, RTÜK gibi denetçi kurumların olmasına olumlu bakıyorum ben. Eğer olmasa, televizyonlarımız kadın bedeninin nice istismar örnekleriyle dolup taşardı. Reyting için "Halkımız bunu istiyor" ayağına her saçmalığın yapılabildiği ve bir şekilde alıcı bulabildiği bir ülkeyiz sonuçta.  Aynı Arjantin'deki gibi, bütün tv kanallarında ya reality showlar ile kanlı-canlı vahşet görüntüleri ya da soyunan lolitalar, sabiler, olgun-dolgun kızlar... Ekonomik faktörlerle de birleşince artan şiddet, düşen seks yaşı ve kimsesiz terk edilmiş çocuklar sebebiyle  Birleşmiş Milletler Raporları'na kadar giren bir ülke...



NOT:   Bu yazının ek devam yazıları  ve  ilintili olabilecek başlıklar şunlar:

31 Mayıs 2009 Pazar

 Gündemdekiler  (Mayıs 2009)-4

(2009 Mayıs'ındaki gelişmelere devam edelim.  Eğlenceli olanları en sona sakladım)


Dilber Fırtına. Bu kadın bir anne.  6 yaşındaki minik oğlu kaybolunca acıyla evladını aramaya koyuluyor. Herkesi seferber ediyor.  Ekranlardaki programlara çıkıp yardım istiyor. O kadar ki,  belki bir faydası olur diye bir tv stüdyosundan diğerine koşuyor eşiyle.  (Neredeyse iki ay boyunca her gün.)  Oğlunun komşuya kadar gittiğini,  bir daha geri gelmediğini söylüyor.
Yardım istiyor.

Ve nihayet çocuk bulunuyor.  Bir tarlada,  kuşlar ve böceklerce parçalanmış halde...  Neredeyse sadece kemikleri ve elbiseleri kalmış.

Verilen çelişkili ifadeler üzerine birazcık sıkıştırılınca bülbül gibi şakıyanlar olmuş.  Bir numaralı şakıyıcı da  "gözü yaşlı anne"!

Komşusunun evinde sevgilisiyle ilişkiye girdiği sırada  çocuk içeri mi girmiş ne?  Ev sahibi ve sevgilisi de tutup çocuğu dövmeye başlamışlar kadının önünde.  Artık çocuk kafası üstüne mi düştü n'olduysa...  Fenalaşınca hastaneye götüren de yok tabii.  Sonunda bir battaniyeye sarıp otlu bir tarlaya atmışlar.

Şimdi olay buraya kadar  cinselliğin ve yasak ilişkinin karanlık yüzünü yansıtıyor.  Hadi buraya kadar mevzu adliyelik, tamam.
Benim asıl anlayamadığım bundan sonrası.
Çocuğu gözlerinin önünde öldürülen bu anne ne yapıyor dersiniz?
Televizyonlara çıkıp kanal kanal dolaşarak yardım istiyor, "Çocuğumu bulun!" diyor ve bir türlü susmuyor.  Bir sürü insanı suçluyor.  Suçladığı akraba ve komşularının evinde aramalar yapılıyor.  Soruşturmalar açılıyor.

Hatırlarsanız geçenlerde yazmıştım:  Sosyal hayatta kamuflaj yöntemleri.
Bu cinayetin kahramanlarından  Dilber Fırtına da  "Şuçu başkalarına atarak kamufle olmaya çalışanlar"dan yani...




CHPlideri  Deniz Baykal,   "Ancak silahlar susunca af çıkabilir"  demiş.

İşin garibi,  ne zaman bir "Terör affı"  lafı edilse ve kabul görse,  derhal şehit haberleri gelmeye başlıyor Doğu'dan.  Bu geçmişte de böyleydi, bugün de böyle. Birkaç örneğini  AF yazımda da vermiştim.

Bu şekilde devam ederse,  80'lerin ortasından beri devam eden terör,  rahatlıkla en az bir çeyrek asır daha devam eder.  Nasıl olsa büyük başlar garantide!  Olan garibana oluyor,  arkası olmayana oluyor.
Milletin akan kanı üzerinden siyaset yapmak da leş kargalarına düşüyor.




Oya Başar'ın yalısına dev gemi çarptı.
İstanbul Boğazı'nda  150 metre uzunluğundaki  Ella J  adlı Ro-Ro gemisi,  Oya Başar'ın Yeniköy'deki yalısına çarptı.

Olay sırasında kızıyla birlikte yalıda bulunan Oya Başar,  gazetecilerin "Korktunuz mu?"  şeklindeki sorusu   (medyanın sorduğu saçma sapan sorulardan sadece biri)  üzerine;  "Tabii ki korktuk, korkmamaya olanak var mı?  Kocaman bir gemi evimizin içine giriyor yani.  Çok enteresan bir şey gerçekten.  Biz bunları çok oynadık da gerçek olacağını tahmin etmiyorduk, ama gerçek.  Demek ki çok doğru şeyleri oynamışız"  diye konuştu.




--Biraz da  Türk Medyası'ndan...--


Mayıs ayında  Habertürk,  Murat Bardakçı üzerinden  Murat Belge sataşmalarına  girişti.
Murat Belge'yi,  90ların sonunda  Radikal gazetesinde yazdığı günlerden beri takip etmeye çalışan biriyim.  Kendisini değerlerimizden biri olarak görüyorum.
Tabii  "Bu ülkenin değerleri"  demişken, sanılmasın ki  Sabahattin Ali  ya da  Nazım Hikmet  ya da Hrant Dink tarihimizdeki benzersiz örneklerdi. Böyle gelmiş, böyle gidiyor.  Adına Padişahlık da desen, Cumhuriyet de desen...


Belge'nin  "Yeraltı Suları akıyor"  başlıklı yazısından:
"Bütün olgunlaşmamış, olgunlaşamadan yaş alan toplumlar gibi,  Türkiye'de de pek çok şey son analizde  'saman alevi'dir ve ancak bir 'tutuşturan' olduğunda samanlar alev alır. Ama samanlar hep oradadır. Bugün 'komünizm' yapan Tan gazetesini yıkıp dökmek için tutuşturursunuz, yarın Ata'mızın Selanik'teki evi bombalandı diye, derken Ermeni Kıyımı konuşuluyor veya  irtica laikliği çiğniyor diye..."



...
Taraf  gazetesinde ilgiyle takip ettiğim makaleleri yayınlanan  Oya Baydar,  9 Mayıs'taki  "Pavyondaki kadın'ın vedaı"  başlıklı yazısıyla  Vicdan Yazıları  köşesini kapattı.  Ahmet Altan'ın yaptığı gereksiz bir benzetmeden alınabileceği baştan belli olan bu hanımın,  Altan'ı "Erkek iktidar dilini kullanmak"  ile eleştirdiği bu veda yazısı Hürriyet'te geniş yer buldu.  /  Medya olarak vermesi gereken haberleri düzenli olarak saklayan bir gazetenin,  Taraf'tan ayrılan yazarlar için manşetinde özel yer açması bile yeterince mânidar.

  (EDIT:  Ahmet Altan'ın yazısındaki  olay yaratan bölümü  Yorumlar  kısmına koyuyorum.)

Oya Baydar'ın son yazısından kısa bir bölüm aktarıyorum:

"Siyasal anlamda itiş kakışların ortasında yetişmiş; birbirini lafla dövmeyi, polemikçiliği marifet saymış; uzlaşmayı değil çatışmayı, barışın dilini değil eril iktidar dilini devrimcilik bellemiş bir kuşağın sütten çıkmış ak kaşık sayılmayacak bir üyesi olarak,  bu üsluplardan artık yoruldum...

İşlevine hâlâ inandığım için Taraf okuru olarak kalacağım. Türkiye'de merkez veya sağ liberal bir çizginin oluşmasını gerçekten önemsiyorum. Ancak sol ve Kemalizm ne kadar yaşlılık hastalıklarından muzdaripse,  liberallerin de bir o kadar çocukluk hastalıkları yaşamakta olduklarını düşünüyorum."


Akşam'dan  Oray Eğin  ise "pavyondaki kadın" benzetmesine neden kızıldığını anlamayıp bu olayı şöyle yorumlamış:
"Ben bu kadar yıldır Türk Basını'nda bir tek köşe yazısı için; üstelik de zekadan yoksun, klişelerle dolu bayık bir yazı için, böyle bir reklam çalışması görmedim. Sanırım yazar 15 dakikalık şöhretin cazibesine kapıldı... Bu 'poster kızı' durumu hoşuna gitti...
...
Oysa onların çirkin dili sadece seksizmde gizli değil ki... Politikaya yaklaşımları, insanları damgalamaları, yargısız infazları,  yalan haberleri de hep bu çirkin dilin esareti altında... Oya Baydar bu kadar zaman bunu anlamadı da kendi adıyla pavyon yan yana geldi diye mi öfkelendi?"
(Seksizm:  Cinsiyet ayrımcılığı)



Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni  Ertuğrul Özkök,  ırkçılık ve 180 derecelik sert dönüşlerde sınır tanımadığını kanıtlamaya bıkmadı,  ama izleyenler gayrı bıktı.  Usandıran usandırana...


Ferda Paksüt'ün  çeşitli açıklamaları  ile;  siyaset, hukuk gibi çeşitli dallarda önemli pozisyonlardaki erkeklerin eşi olan kadınların dünya işlerine mesafe alması gerekliliği üzerine gazeteci Cüneyt Özdemir'in bir yazısına denk geldim internette:   Osman Paksüt kızacaksa önce Ferda Paksüt'e kızsın

- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -




Yargıtay,  Orhan Pamuk'un  yargılanmasını istiyor.
"30 bin Kürt'ü ve 1 milyon Ermeni'yi öldürdük" şeklindeki sözleri nedeniyle Orhan Pamuk'a açılan manevi tazminat davasını reddeden yerel mahkemenin kararı,  Yargıtay tarafından ikinci kez bozuldu.



Bu ay içerisinde tartışılan konulardan biri de  Cumhurbaşkanı Abdullah Gül  ve eşi  Hayrünnisa Gül'ün başlattığı eğitim kampanyasına,  Kara Kuvvetleri'nden gönderilen gizli bir yazıyla  "İkinci bir emre kadar destek verilmemesi" iddiaları idi. / Sonuçta her şey aynı şeye işaret ediyor:  Asker siyasete karışıyor  ve  İki başlı bir ülkeyiz.   Bu ülkenin gerçek yöneticileri kim?
Önce "birey" olmadan,  insana ve Ruh'a ait değerleri yüceltmeden ancak havanda su dövülmekte.



Eurovision 2009  4.lüğünden sonra birkaç ay daha Hadise'ye maruz kalacağa benziyoruz.
Ne Örovizyon-muş gerçeken! Hadiseyle yatıp Hadiseyle kalktık bir ara!  Sanki hasretlik çekip çok özlemişiz bu hoş bayanı gibi, şimdi de reklamlarla karşımızda!
Oldukça ucuza getirilmiş, hatta belki de
çekim aşamasında senaryosu yazılmış
basit reklam filmlerinde arz-ı endam ediyor kendisi.


Belli ki Avrupa'dan para kazanmak için Türkiye'ye gelmiş.  Hangi bardan, hangi eğlence yerinden teklif gelse reddetmeden hepsini değerlendiriyor; televizyondaki yarışmalarda sunuculuk yapıyor;  senaryosu ve kalitesine bakmadan paralı reklam filmlerinde oynuyor;  Eurovision'la daha da adından söz ettirmenin kaymağını toplamaya devam ediyor vs.
E daha n'olsun dimi?  Birkaç sene daha yükünü toplayıp sonradan rahat etmek belli ki niyeti.  Müziğe ve mesleğine yaklaşımı ortada olan  böyle bir insan için aylarca  (saçından ayakkabısına, elbisesine,  üstelik müziği bir Aysel Gürel-Sezen Aksu bestesinden apartma olduğu dillendirilen berbat uyarlama şarkısına kadar)  tartışmalar yapıldı ya...  Bu da Türk toplumun  "değer" anlayışını ortaya koymaya yetiyor bence.

(Ek:  Bülend Özveren'den  artık bu milletin kurtulması dileklerimle...)



Ve futbol:  2008-2009  Turkcell Süper Lig Şampiyonu  BEŞİKTAŞ  oldu.
Beşiktaş en son 2002-2003,  ondan öncesindeyse 1989-1992 yılları arasında arka arkaya gelen 3 lig birinciliğinden beri hiç şampiyon olmamıştı.


MAYIS 2009  etiketli tüm yazılar için  tıklayınız.


17 Nisan 2009 Cuma

 Türklerde Çene İshali

(Bu yazı sosyal gözlem, medya, seks ve Türkiye'deki akademik eğitim üzerine bir denemedir.)

Üniversitede Temel Matematik/ Calculus derslerine giren bir hocamız vardı. Adamı Okan Bayülgen'e benzetirdik. Benzerlik bu ya, tipten gayrı bizim hoca da deli gibi sigara içerdi. Dersin ortasında anlatımı kesip pencerenin kenarında sigarasını yakıp düşüncelere daldığı çok olurdu. Bazen bu anlarda sinirli sinirli dönüp sınıfa söylenirdi.

Doktorasını da mastırını da Amerika'da yaptığını, Türk genci kadar boş konuşan bir üniversite gençliğine hiç rastlamadığını söyler,
neden böyle olduğunu kendince sorgulardı.

Son sınıfa geçtiğimizde,  biraz sinirli ama önemli ve değerli bir başka hocamız da  Türk gencinin bu bitmek bilmez   muhabbetlerinden  şikayet etmişti.
"Bir de İtalyanlar böyle!"  derdi.
Bense kütüphaneler üzerine yoğunlaşmaya başladığım bir dönemde rastlaştım bu sorunla.


Bizdeki kütüphaneler önemli sayıda gencin sohbet mekânı adeta.  Ne bitmek bilmez  ne yersiz bir geyik ve sohbet eğilimiyse bu artık!  Sınır tanımıyor.
Kabul etmek lazım ki son yıllarda büyük üniversitelerimizde önemli değişimler oldu.  Paranın ve  paralı eğitimin meyvelerinin akmasıyla,  kampüsler eskiye nazaran "geliştirildi".  Kafeler,  açık-kapalı bir sürü  sohbet ve toplanma mekanları yapıldı.  Bu imkanlara rağmen  hâlâ kütüphanelerde  kakara kikiri kahkahalar ve yüksek uğultular arasında kitap okumaya çalışmak,  özellikle bazı üniversite kütüphanelerinde durumun ciddi boyutlarda rahatsız edici olması gerçekten acıklı.  Kaldı ki bir üniversitenin aslında ne olduğunu/ne olmadığını,  en kestirme ve en iyi kütüphanesinden anlarsınız.


Medyaya bakınız. Televizyonlarda sesi yüksek perdeden çıkan ünlü şahıslarımızı dinleyiniz.

Mesela son dönemde "Yemekteyiz" diye meşhur bir program var.  Olayı şu:
Hayatında hiç karides yemediğini söyleyen bir insan buraya katıldığında, "Karides nasıl pişirilmeli?" konusunda vaaz vermeye başlıyor.  Ne yemiş  ne o yemeği yapmış  ne yanında bir yapan olmuş  ne de merak etmiş. Ama yarışmacılardan biri karides yaptıysa eğer, başlıyor "Aslında bu yemek nasıl pişirilmeliydi?"  konusunda konferansa! Bilmediği yemek hakkında susma hakkını kullanmaktansa,  milleti baymayı ve kendini pek mühim-miş gibi göstermeyi tercih ediyor.


Ünlülerimize bakın.  Beğendikleriniz  veya  beğenmedikleriniz,  fark etmez. Çoğunun lafları ya bomboştur  ya da  üç tane mantıklı ve çelişkisiz cümle arka arkaya sıralanamamıştır.  Kameralara konuşmaktan düşünmeye zamanları kalmadığından, olağan bir hâl almıştır bu durumları.  İzleyici de garipsemez, zira kendisi de  çene ishali  belâsından muzdarip.

Tartışma programlarına bakın.  Çoğunda gene aynı.  Bilen de bilmeyen de konuştukça konuşuyor.  Yer yer sallayan sallayana!
Hele bir de  "Ortadoğu uzmanı"  diye lanse edilen kişiler var ki, bugüne kadar neredeyse tek öngörülerinin tuttuğunu görmedim.
İşsiz, emekli,  hayattan kopmuş,  asosyal, kahvehane çevresi ortamının;
her bir konunun uzmanı sohbetlerine girmiyorum bile!

Toplumdaki bu tepeden tırnağa gevezelik halini gören tanıdığım bir yabancı şunu söylemişti:
"Ne vakit seks yapıyor bu insanlar acaba?"

Öyle ya!  Biyoloji'den  İktisat araştırmalarına kadar,  "temel ihtiyaçlar" sayılırken sosyal ilişkilerin her zaman önünde yer alır cinsellik.  Türkler ise çene çalmalarıyla orantısız (ters orantılı) bir cinsel yaşam sürdürmekteler. Özellikle kadınlar.  Ve çoğu sorunumuzun bu orantısızlıktan kaynaklandığını düşünüyorum ben.

Bir de eskiden  "Kol kırılır yen içinde kalır"  diye bir yaşam felsefesi vardı. Susmak vardı.  Hep uçlarda yaşayan bir toplum olduğumuzdan, bu kez de susmayı kökten kaldırdık sanırım.

Bence bu hal 80'lerde başladı toplumda.
Özellikle yeni nesildeki genç kızlara bakın.
Bir de erkeklerin vurdumduymazlığına...
Aşkın ne kadar çeneye düştüğüne bakın.
Çöküş dedikleri bunun gibi bir şey mi acaba?


25 Mart 2009 Çarşamba

 Kızların sorunu ne?



Başlıktaki soru iyi mi oldu  yoksa  Kızları kim çıldırttı?  mı desem
daha iyi olurdu bilemiyorum ama,
geçen hafta başıma gelen bir olayı paylaşmak istiyorum.



Çok fena bir nezlem var  son  1-1,5  haftadır.  Her şey Bursa'ya gitmemle başladı gene... O nem oranı yüksek şehir ve 6 saatlik gece yolculuğu ile...

Sevgili erkek kardeşim odamda bir dolu sigara içip,  bir de havalanması için kışta kıyamette bütün camları açınca odanın içerisi buz gibi olmuş,  üzerine ben de yoldan gelince  ayvayı yemiştim gene.  Zaten kendimi bildim bileli bir bademcik sorunum var ki sormayın gitsin.  Hep anlatmaya çalıştım bizimkilere (aileme).  "Bu bademcikler alınmadıkça ben bu hastalıktan kurtulamayacağım" diye ama,  ablamın bademcik ameliyatını kabul eden annem benimkini asla kabul etmedi.  Sonuçta ben de sık sık  esen rüzgar, çıkan güneş, değişen hava koşulları vesaire  ayırt etmeden sürekli snıf snıf dolaşan,  gripsel ve diken üstünde yaşayan bir birey oldum çıktım.

Neydi ben ve benim gibilerin diğer insanlardan farkı?  Hep çorap giyiyoruz, hep kalın...  Belim açık gezdiğimi hiç hatırlamam bile. Fanila filan gibi iç çamaşırlarını  yaz-kış giymemize,  soğuklarda içlik vesairesiz dolaşmamamıza rağmen,  o bademcik belâsı  ve  ikide birde giden ses telleri!   : (

Neyse, anlayacağınız gene halim bu.  İlaç, bol vitaminli meyveler, sıcak bitki çayları vs ile daha da beterinden sakınmaya çalışıyorum.
Ne var ki hayat akıp gidiyor ve benim de çalışmam gerekiyor.  Hele bu aralar baya bir ders çalışmam...

Bu düşüncelerle,  tüm hastalığıma rağmen sabahın erken bir saatinde kalkıp,  gripten gözümden akan yaşlara rağmen hazırlanarak  Milli Kütüphane'ye  gidiyorum.
Bilgisayarlı sistemin,  girişte otomatik olarak verdiği numaralı yerimi bulup oturuyorum. Eşyalarımı çıkarıyorum. Bu arada kağıt mendil de neredeyse burnuma yapışık. Nefes almakta güçlük çekiyorum ama aklım nefesi çoktan sollamış,  önümdeki Makine kitabına konsantre olmaya çalışıyorum.

Tam o sırada,  çingene pembesi bir kazak giymiş, saçlarına röfle yaptırmış bir kız geldi  (aslında bir canavarmış)  ve  ellerini önüme adeta sarkıtarak  "Afedersiniz"  dedi.
"Sürekli burnunuzu çekiyorsunuz,  mendili burnunuza yapıştırsanız?"

Önce bunun bir şaka olduğunu düşündüm.
Çevreme dönüp baktım.
Kütüphanenin açılış saatinde geldiğimden,  henüz pek kimsecikler yoktu içeride.  Az sonra  üç beş boş sandalye harici  her yerin yüzlerce kişiyle dolacağı,  yıllarca gittiğim bu mekanda yaşadığım bu anlık olay karşısında şaşaladım kaldım.

(Bu arada kız da birkaç ön sıradaki yerine geçti.  Ama hala daha kafasını çevirip  "Mendili yapıştırın"  demeye devam ediyor.  Ben de
-gene-  deliyle deli olup,   "O kadar nemliyseniz,  bu kadar kalabalık mekanlara gelmeyin"  demiş bulundum.)


Burada dan diye bu olayı anlatmak ne kadar betimleyici oldu,  ben neyi ne kadar anlatabildim bilmiyorum ama, uzun yıllardan beri çok daha ağırlaştırılmışlarına şahit olduğum bir dizi halkanın son örneklerinden biri idi bu.
Özellikle üniversiteye başladığımdan beri...

Nedir bu kadınları bu kadar asabileştiren, delirten?
Neden özümüzü kaybediyoruz?
Benzeri, hatta çok daha ağır şeylere şahit oldum, özellikle eğitimli kızlarda.  Nedendi bunlar?

Belki de, durup durup  "Eğitim şart!"  diye bahsettiğimiz o eğitimin hayatımızdan alıp götürdüklerinin bir örüntüsüdür bunlar.
Modern eğitim ne kadar iyi acaba  veya  ne kadar faydalı?
Modern eğitim bence cinselliği öldürüyor.
Erkeği kadınlaştırıyor mu bilmem ama;  bence kadını ve kadınlığı erkekleştirmiyor,  ancak öldürüyor.



Serinin Devamı:

26 Ocak 2009 Pazartesi

 İsimtescil net

Hizmet konulu her alanda mümkünse Türk işinden uzak durmak gerek. Gene de eşşeklik edip bile bile çukura atladığımız da olmuyor değil.  İş bu blog da İsimtescil'den almış olduğum domain  üzerinden yayınlanıyor.

Ayrıntılı yorumlara girmeyeceğim.  Sadece, bu pazartesi sabahı destek için aradığımda, bir görevli ile aramızda geçen telefon konuşmasını yazıyorum. Sistem çalıştığı sürece burada olacağım/olacağız; ama cümlenin en başında dediğim gibi:  "Sistem düzgün çalıştığı sürece."


-------------------------------------------------------------------------------------

Can ile Canan:  İyi çalışmalar.

Bayan İsimtescil:  Teşekkürler.

Can ile Canan:  İsimtescil'den 1 ay önce almış olduğum domain adresinde bu cumartesiden beri sorun yaşıyorum.  Acaba genel bir sorun mu var?

İsimtescil:  Alan adınız neydi?

C.C.:  canilecanan.com

B.İ.T.:  Bakıyorum, bir saniye...
B.İ.T.:  Sayfanız açılıyor?

C.C.:  Fakat siz ve tekniktekiler dışında kimse göremiyor.  Hem kendi bilgisayarımdan hem de başka bilgisayarlardan defalarca denedim, haftasonundan beri sürekli sorun veriyor.

B.İ.T.:  DNS ayarlarınızı mı değiştirdiniz?

C.C.:  Sorun tüm haftasonu kesintisiz sürünce, Pazar akşamı DNS ayarlarımı güncelledim.  Sorun giderilir gibi olmuştu ama her 15 dakikada bir güncellemeyi tekrarlamam gerekiyordu, yani sitenin düzenli olarak açılabilmesi için.  Bugün ise hepten çöktü.

B.İ.T.:  Bence sorun sizin bilgisayarınızda. Yani bilgisayarınızdaki cash'lerde.

C.C.:  Hımmm... Dediğim gibi haftasonundan beri internet cafeden, arkadaşlarımın bilgisayarından da çok denedim... Kaldı ki arkadaşlarımın hiçbiri de siteyi açamıyor. Böyle bir durum yoktu daha önceden?

B.İ.T.:  İşte dediğim gibi, sorun bilgisayarınızdaki cash'lerde...

C.C.:  Peki süpermişsiniz! Sisteminiz de!

------------------------------------------------------------------------------------


Bu konuşmadan yarım saat kadar sonra tekrar İsimtescil'i arayıp sorunumu tekrarladım. Bu kez hatta bir Bayan değil,  Bay İsimtescil çıktı.  Bir takım işlemleri tekrar yaptı ve şu an açılıyor gözüküyor. 15 dakika sonra tekrardan "Yapım aşamasında"  notu vermezse blog burada olacak.

Bu arada sanırım gitgide seksist bir insan oluyorum. Artık telefonun ucundaki kadın sesi bile beni irite edebiliyor. Bu kadar boş konuşma ve anlayamama becerisi insani olamaz.  Diyorum ki, bütün dünyaya mı dönüp  "cashlerini temizle!!"  diyeceğiz hamfendi?   Bunun üstüne bile aynı cümleyi aynı ses tonunda aynı vurguyla söyleyebiliyor. Tabi bu robotlaşmış üslup başlıbaşına ayrı bir yazı ve inceleme konusu.