kütüphane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kütüphane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2018 Çarşamba

 Basiretsizlik  ve  Lakaytlık  sıradanlaşırsa


Türk genci kütüphanede nasıl davranılacağını bilmiyor.
Blog yazılarına başladığım 2009'dan beri döne döne değindiğim bir mevzu bu malum. Belki 10 kere uzun uzun yazmışımdır bu konuda. Aradan geçen yaklaşık 10 yılın sonunda ufak bir ümit, evet belki küçük bir gelişim olmuştur diye bir şansımı deneyeyim dedim dün.

Ve Salı sabahı erkenden bir kütüphaneye gittim.
Dan dan dan!  Flaş gelişme!
Çok şükür bir değeri daha olduğu gibi koruyor ve yaşatıyor sevgili halkımız.  Değişen, gelişen hiçbir şey yok yani.

Sohbet eden, gülüşen, kıkırdaşan...  "Aşkım..."  diye başlayıp bitmeyen cümleler kuran,  izlediği videoları anlatan...
Hepsi var burada. Gel vatandaş gel! Kütüphane  = (eşittir)  Sohbet yeri.
Nokta.

(Bu arada bulunduğum kütüphanenin hemen karşısında çok hoş bir cafe var. Açık ve kapalı alanları oldukça geniş, güzel bir çevre düzenlemesi yapılmış. Bir havuzu var, içecekler ve menü de cazip. Fiyatlar normale göre oldukça makul. Ayrıca ücretsiz oturmak için de masalar var; belediye böyle nadir görülebilecek bir imkanı sunmuş kütüphaneye gelenler için. Ama gel gör ki Türk genci sohbeti mümkünse kütüphanede ister!  Çünkü kütüphanede yapılan sohbetlerin tadı başkadır. Özellikle bu genç kızlar neden okuyor,  kendileri anlayabiliyor mu acaba?

Yazılarımı takip edenler bilir,  ben cinsiyet eşitliğine filan karşı biriyim.  Okulla, okumakla alakası olmayan insanlar; zorunlu eğitimle nereye sürükleniyor?  Kendilerine ve topluma bu yolla ne kazandırılıyor?

Halbuki otursun dizisini izlesin,  magazinlerini doya doya seyretsin, "evde kalma" korkusu  bu kadar derinse evlenip evinin kadını olsun ve çocuk yetiştirsin.  Ama çocuklarını iyi ve mutlu yetiştirsin... (desek tabi bu da olmaz zira komşu günleri, sabah programları, kahve içmeye gitmeler,  brunch'lar,  gezme-tozmalar, misafirler, televizyonda mutlaka izlenecek diziler,  alışverişler ve rutin AVM ziyaretleri,  sonra adam akşama yemek bekler falan derken çocuklara ayırmaya yeterli zamanı yoktur Türk ev kadınının.)



Gözlem:  AVM, park, otobüs durağı, kütüphane fark etmez; öpüşen türbanlı liseliler artık her yerde. Dış dünyada kafamızı neredeyse her çevirişimizde bir türbanlı liseli ve erkek arkadaşına denk gelmek özellikle büyük şehirlerde sıradanlaşır oldu. Bundan da rahatsız olduğumu söyleyemeyeceğim;  hayat normalleşiyor demektir.

Benim meselem  KÜTÜPHANEDE  çene çalan ve yiyişen tiplerle!
Git dışarıda ne yapacaksan yap iki ayaklı hayvan kopyası kardeşim. Ama sen de haklısın,  öküzlük bunu gerektirir zira.
Neredeyse tamamen dolu bir kütüphanede sen hiç utanmadan başla ve kesintisiz 15 dakika konuş konuş konuş;  ama bizim tek 1 uyarı verme hakkımız çok görülsün!

Neyse ki aslanım, canım güvenlik görevlisi (yiyişen çifte değil ama) denk geldiği bir başka çirkefe sert çıkıp uyardı da az sükunet bulduk içerde.

YAŞŞA BE  güvenlik görevlisi!  Böyle örnek bir görevli de nadir bulunur doğrusu.  "Neyse ki bitti"  derken...
Ortaokul ve temel öğretim çıkış saatinde gelenlerle gürültü kısa sürede tekrar o kadar arttı ki  sonunda güvenlikçi çileden çıktı:
"Anneler sırf çocuklar başımdan gitsin diye buraya atıyorlar ama hak yeniyor!  Burada gerçekten gelip ders çalışanlar,  kitap okuyanlar var."

Kim düşünür kitap okuyanları be güvenlik görevlisi?
Hem Türk milleti kitap filan okumaz, en fazla ders çalışmak için gelir kütüphaneye. Üstelik biz zaten her şeyi biliyoruz. Kitap mitap, bunlar hep Batılıların kumpasları!
"İhtiyacımız olan bilgiye internetten erişebildiğimiz bir çağda kitap okumak gereksizdir."
(Kulaklarımla duyduğum, sosyal medyada da birkaç kez denk geldiğim muhteşem tespitler)

Neyse ki şu ömrümde  çene ishali  olmuşlara karşı en azından bir tepki duymuş ve bizzat şahit olmuş oldum reel hayatımda ya, artık ölsem de gam yemem değerli okurlarım. Kısa günün en değerlisi de buydu benim için.

7 Şubat 2018 Çarşamba

Hassasiyet mi?  Aman uzak olsun!


Eğer  hassas  biriysen,  bütün dünya senin üzerine oynar.  Kendi anan baban bile olsa!   Bu böyle biline!

Kırk yılın başı istemeden yaptığın ortalama bir şey dahi  sağlam ayar sebebi olabilir;  halbuki aynı tavrı aynı ortamdaki başka birisi alışkanlık haline getirmiş bile olabilir.  Ama herkes onu  "O da öyle bir insan işte!"  diyerek  'öyle'  (yani olduğu gibi)  kabul ettiğinden, mevzubahis hareketleri tartışma konusu dahi olmaz,  hatta uyarı bile almayabilir.  Ama hassası ezmeye fırsat bulduğunda kimse bu golü kaçırmaz.  Çoğu insan böyledir.

Bu arada kanun mu  kader mi  yoksa "manyetik çekim alanı" kuralı gereği midir bilinmez,  hassaslar çoğu zaman birbirlerine destek de ver(e)mezler.  Benzerleri arasında âdeta görünmez olurlar.  Böylece daha da yalnızlaşıp giderler.

Gürültü kirliliğinin  rahatsız edici ve sağlığa zararlı seviyelerde olduğu;  gürültünün, yüksek sesle ve durmadan telefonda konuşma gibi eylemlerin normal karşılandığı bir toplumda yaşıyoruz. Kütüphaneler bile ahâlinin sohbet aşkını gemleyememesi yüzünden sessizlik şartını sağlayamıyor.  Yüz kere de, bin kere de desen;  gürültüden rahatsız olanları anormal gören insanlar arasında yaşadığımızı tekrar tekrar deneyimlemek durumunda kalıyoruz.  Bu ve bunun gibi pek çok etkiden dolayı;  hassas insanlarda mide ve sindirim sistemi sorunları, sinirsel sorunlar, depresyon, içine atma, çift ruh geliştirme  (içinden dolup taşıp sövüp sayarken, dışından hep nazik ve sevecen bir tutum sergileme)  gibi belirtiler ortaklaşır.

Bu mutsuz insanlar,  hiç dağılmayan sisler kaplamış bulanık ruhlarıyla elbette çevrelerine de  negatif enerji  yaymaya başlar.
Sonra her şeyden alınıp gücenirler... İlginçtir ki,  çevredeki iyi niyetli insanlar bile gücendirici,  kırıcı şeyler yapmaktadır.
Olumsuzluk diz boyu anlayacağınız.
İyisi mi bütün hassas insanları toptan yok edelim kampanyası başlatılsın,  olsun bitsin bu iş.


8 Ekim 2010 Cuma

 HACETTEPE  Üniversitesi


Boktan bir üniversite.
Yanlış anlaşılmasın; eğitim kalitesi, akademik yayınlar ve ders kapsamları açısından oldukça değerli ve nadide bir yer. Önemli bir kurum. Ayrıca özellikle son yıllarda üniversitelerin ticarileştirilmesi rüzgarlarının da etkisiyle gerçekten güzelleşen bir kampüs ortamı oluşturuldu, özellikle Beytepe Kampüsü'nde... "Ben üniversitede okuyorum" diyen çoğu Türk gencinin göremeyeceği nice mekan ve ortam var burada.  Hepsine OKEY.


Ne var ki adı geçen üniversitenin kendi öğrencisine verdiği değer, bütün bu artıları nötürleyebilecek cinsten. Kimsenin yürümediği kaç kilometrelik bir yokuştaki (Nizamiye Yokuşu) asfaltın, şaka değil neredeyse istisnasız 12 ay süreyle bitmez tamiratları ve yenilenmeleridir,  onlarca çam ve çim dikme makinalarıdır ve toplamda tüm bunlara harcanan paralar;  bir sürü tuhaflığa ve israfa giden kaynaklar; mevzu  öğrenci laboratuvarları ve araştırma konularına gelince malum sebeplerden ("Türkiye'de eğitime ayrılan para az" bahanesi ile) çok görülür.  İhtiyaca göre oldukça küçük olan kütüphanesindeki tamiratların hiç bitmemesini ve önemli yayınların çoğunun Bilkent Üniversitesi kütüphanesine yollanmış olmasını da geçiyorum.

Diğer üniversitelere kıyasla, akademik takvim ders başlangıç tarihleri daha geç olmasına rağmen  derslerin yaklaşık aynı zamanlarda bitmesi,   bazı fakültelerinde  Final haftasının  olmaması,
2 Vize + 1 Final sistemi ile bitmeyen sınavları ve finallerden ancak üç-dört gün önce dahil edilen işlenmemiş yeni üniteler ile öğrencinin sosyalleşmesine ket vuran zorlu not ve sınav sistemi (dönem tekrarı vs)  gibi,  ders kitaplarını sonuna kadar yetiştirme saçmalığını alışkanlık haline dönüştürmesi gibi ve tüm bu işleyişle Yaz Okulu'nun özellikle mühendislik bölümlerinde bir zorunluluk halini alması gibi...
Hangisini ve daha hangilerini anlatsam?


Akademik kadrosunun ağırlıklı çoğunluğu, isminin önündeki çıkıntıların esiri olmuş kişilerden oluşuyor. Bir de üstüne öğrenci ile aradaki mesafeyi açmak için o kadar gayret gösterince, kendi danışmanınıza ulaşamanız bile kolay kolay gerçekleşmeyen bir randevu sistemiyle olabilmekte. Ulaştığınızda da yüksek ciddiyetler, itinayla hissettirilen mesafeler ve iletişimsizlikler vahim.  Ki her daim mesafeleriniz itinayla hissettirilir.  (Çok azı bunu yapmaz.)
Üstüne üstlük öyle bir Öğrenci İşleri ve Dekanlığı var ki; orayla sorun yaşadıysanız zaten yazının buraya kadarki kısmının hepsi boş.

Aslında belki de sağlıkla sıhhatle 100 yıl yaşasam bu ülke adına asla öğrenemeyeceğim, farkına varamayacağım nice şeyleri buradaki öğrenim hayatım boyunca görüp gözlemleyebilme şansım oldu. Yani Türkiye'de nereler tıkalı,  eğitimde temel sorun nedir...
Bu çatı altında bonus kâbilinden öğrendiğim bir başka şeyse, odasında duvardan duvara Atatürk resmi olan bir şahsiyetten, bütün erdemli sözlerine rağmen derhal uzaklaşılması gerektiği idi.  Kemalizm'in de Türkiye'nin damarlarını tıkayan bir cemaat olduğunu görebiliyorum bugün.  Ne var ki onlar da diğer cemaatler gibi kendilerini "Vatan-millet için çok hayırlı ve elzem"  görüyorlar.




Tabii tıkır tıkır derslerini zamanında geçmiş öğrenciler mevzubahis tıkalı damarlarla pek yüzleşmezler. Ve tam da bundan ötürü okullarını ululamaya (yağlayıp yüceltmeye) devam edebilirler. Ancak bir sebepten kayıt filan dondurmuş veya öğrenci affından yararlanıp Öğrenci İşleri  ile  Dekanlığa yolunuz düşmüşse...
...
Bir kere birinin 'Evet' dediğine, diğeri 'Hayır' diyor. Birinin Dekan statüsündeki kişisi "Diplomanızı alabilirsiniz, herhangi bir engel yok" derken; diğeri "Kesinlikle olmaz, mümkün değil!" diyor. Bir takım maddeler sayılıyor size,  veya sayıl(a)madan karşı çıkılıyor.

Herhangi bir öğrenci affından yararlanarak okula geri dönüş mü yaptınız? Tam bir dönemlik çok başarılı bir eğitim yarıyılının sonunda size: "Kusura bakmayın, sizin başvurunuzu bir hata ile kabul etmişiz. Başvurunuz ve bu dönemki ders notlarınız iptal"  de denebilir. Hiç öyle Dekanların, Dekan Yardımcılarının laflarına aldanmayın.  Çoğu af işlerini bilmediği gibi; bir bilen de yok zaten. Zamanla öğreniyorlar diyebiliriz.
En son olarak, Dekanlık'tan yazılı olarak gelen bir Yönetim Kurulu kararıyla  "teknik seçmeli olmak kaydiyle sadece tek bir ders almama izin" verilmişken ve ertesinde "diploma hakkımı kazanacağım" söylenmişken;  dersi geçtikten sonra diploma için başvuran bendenize Öğrenci İşleri  "Teknik seçmeli dersin yanı sıra, yeni açılan şu mecburi dersi almamışsınız. Dolayısıyla diploma hakkınız mevcut değil" diyebilmekte!  Ve Dekanlık bu kararın yanlış olduğunu söylemekte!
Çok şükür,  bunu da gördük!

Aynı Türkiye gibi yani... Kurumlar arası çatışmalar ve uyumsuzluklar bitmiyor. "Ama benim hamurum kuvvetli, tam bir berserk'imdir" diyorsanız;  buyrun Hacettepe Üniversitesi'ne!



...... Ekleme:
 Beytepe Kampüsü'ndeki  (yani Tıp ve Diş hekimliği harici bölümlerin bulunduğu kampüs)   ULAŞIM  çilesi'ni  yazmayı unutmuşum.

Şu fotoya fotoşop diyenler olsa da,  (isteyen istediğine inanmakta özgürdür),  benim yıllarca gittiğim bu üniversitenin Beytepe Kampüsü otobüs seferleri uzun yıllar bundan farksızdı. CHP belediyesi zamanında da sorun vardı, Gökçek döneminde de sürdüğünü söyledim zaten.  Balık istifi gitmeye dahi razıydık,  yeter ki okula ulaşabilelim,  sınavımıza girebilelim.

Yeni açılan bölümleri ve artan öğrenci sayısına paralel olarak orantılı artış göstermeyen ulaşım araçları ile,  (Beytepe Kampüsü'nün cehennemin dibinde olduğunu da hesaba katarsanız)   öğrencinin en temel iki sorumluluğu olan
(1-Derslere devam,  2-Sınavlardan yeterli not almak)  daha ilk aşamada sekteye uğruyordu zaten.  Sabah derslerine yetişebilmek bir mesele,  sınav haftalarında sabah sınavları için zamanında okulda olabilmekse apyrı bir mesele...
Üniversite yönetiminin,  mevcut ulaşım sorununu çözme yönünde pek bir niyeti yok gibiydi.  On yıldan fazla bir zaman boyunca bu sorunu çözmediler ancak ulaşım sorunları yüzünden sınava geç kalan ya da giremeyen öğrencilere çok rahatlıkla "sınava girmedi-F2" ve "devamsızlık-F1" notu verdiler.  Zamanında pek çok öğrenci devamsızlık yüzünden derslerinden kaldı,  okuldan atılanlar dahi oldu.

Ulaşım sorununu çöz(e)memiş bir üniversitede nasıl bu kadar kolay devamsızlık notu verildi?  İlk otobüs durakları ve semt servis güzergahları hariç, yıllarca günün ilk derslerine gitmek isteyenler araç bulmakta zorlanmadı mı?   (Sonunda bir gün karar alarak devamsızlıktan atılmayı kaldırdılar.)

Yöneticilerine sorsanız büyük ihtimalle belediyeyi suçlarlar.
Yalan!
ODTÜ otobüsleri vızır vızır geçerken,  dolmuşları bu kadar düzenli ve sıkken (üstelik "ODTÜ arazisine el koyarım"vari Belediye Başkanı Gökçek çıkartmalarına rağmen); Hacettepe'de hiçbir değişim ve düzelmenin olmaması;  bu üniversite yönetiminde ne kadar  "isminin önü bol çıkıntılı,  çok fonksiyonlu yapışkan tıkaç"  olduğu hakkında daha ilk adımda fikir verebilir.

Bir de bazı bölümlerinde ders notu bulabilmek tam bir mesele!


23 Temmuz 2009 Perşembe

TOBBÜniversitesi

"Bilkent Üniversitesi öğrencileri tarafından kurulan,  öğrenci organizasyonu  Genç Akademi,  yaptığı bir araştırmasında gençlerden okullarına not vermelerini istemiş.  Anadolu, Ankara, Başkent, Bilkent, Boğaziçi, 9 Eylül, Ege, Uludağ,  Erciyes, Gazi, Hacettepe, İstanbul, İTÜ, ODTÜ, Koç, Sabancı, TOBB  ve  Yıldız'dan toplam 1525 öğrenci  çeşitli açılardan değerlendirmeler yapmış.


Sonuçlar arasında bana en ilginç gelenler şunlardı:

  • Öğrencilerin kütüphanesini en yeterli bulduğu üniversite %98 ile İTÜ.  Onu %93 ile Bilkent izliyor.  Kütüphanesi en yetersiz bulunan %30 ile Başkent Üniversitesi.

    (Daha önce  Çene İshali  başlıklı yazımda söylemiştim:  Bir üniversitenin aslında ne olduğunu/ne olmadığını,  en kestirme ve en iyi kütüphanesinden anlarsınız.)

  • Bilkent öğrencileri %89 ile  üniversitelerinin sunduğu teknoloji olanaklarını yeterli buluyor. Onu %88 ile Sabancı,  %81 ile de TOBB izliyor. Teknolojik olanaklar açısından en düşük not Başkent Üniversitesi'nin.

  • Sabancı %81 ile  öğretim elemanlarının öğrencilerle ders dışında iletişim kurmak için özen gösterdiği üniversiteler arasında birinci sırada.  Onu %72 ile Boğaziçi izliyor.  Öğrencilerle iletişimin en zayıf olduğu üniversite ise %31 Yıldız Teknik, %38 ile İstanbul Üniversitesi.

  • Dönem sonlarında dersler ve öğretim elemanlarını değerlendiren anketlerde TOBB, Koç, Bilkent, Boğaziçi, ODTÜ ve Sabancı "en iyi üniversite" olarak birbirleriyle yarışıyor.


Kişisel Yorumum:  "En iyi üniversite" denmemeli,  "Öğrenciyi en çok memnun eden üniversite"  denmeli bence bu anket için.
Yukarıda gördüğünüz gibi, paranın gücü iletişim imkanlarını arttırıyor. Yani hoca ile öğrenci arasındaki ilişkiler daha normalleşiyor, daha arzu edilir bir düzeye erişiyor.  TOBB'un, her öğrencisine okula başlarken verdiği laptop hizmeti bile çok takdir edilen bir özelliği.
Beri yandan öğrenciler ODTÜ, Boğaziçi örneklerindeki gibi  çok iyi bir isim yapmışlık ve yeterli teknolojik imkânlar olmadığı sürece; kendilerini fazla zorlamayan üniversitelerden daha fazla memnun oluyor gibi.  Tabi buradaki "zorlama" kıstası nedir, açmak lazım.

TOBB'dan bir örnek vereyim mesela:

Bu üniversitenin bir İşletme bölümü var, meşhur. Meşhur olması şurdan kaynaklanıyor: Kiminle TOBB Üniversitesi hakkında az konuşsam, İşletmedekilerin "Bizim bölüm çok zor"u biraz fazlaca abarttıklarını çok duydum da ondan. Sonunda nasip kısmetle birkaç mensubuyla bizzat tanışma fırsatı yakaladım.
Bölümleri ile ilgili soru-cevap, sohbet ve neticede bazı ders notlarına bakma fırsatım da oldu.


Uzun lafın kısası:  Fazla bir şey görmüyorlar.
Mühendislik öğrencisi olarak bize de İşletme bölümünden  Genel İşletme  dersini vermişlerdi ki zevkli bir derstir. Ayrıca İktisat, İstatistik gibi derslerde işlediklerimizden daha fazlasını görmüyorlar.
Yıl içerisinde eğitim süreleri uzun, tatil süreleri az.  Programları çok yüklü değil.  (Öğrencilerinin bu kadar zorlanmaktan şikayet etmesini; üniversite sınavında aldıkları puanlara, ortaöğretim ve lisede disiplinli bir çalışmaya alışık olmamalarına bağlıyorum.)

Burslular içinse durum bu kadar kolay gözükmüyor.  Ama burslu değilsen, kalman için ya aptal olman ya da fazlaca ilgisiz, devamsız olman lazım.  Azıcık kıçını kaldırıp okula gitmek ve konulara bir göz atmak da lazım dimi?

Anladığım kadarıyla, dersler de fazla sıkı geçmiyor.
Yabancı dili sıkı tutuyorlar ama.  TOEFL'a girme ve belirli dereceleri tutturma zorunluluğu var.  Okulu bitirince Odalar Birliği'nden iş bulma ümidi de TOBB'a olan talebi artırıyor.

Not şişirme konusuna girmiyorum bile. Özel üniversiteler ile ilgili bilgisi olanlar,  yeni açılan okulun nâmı yürüsün diye ne kadar not şişirildiğinin farkında. Ne acıdır ki aynı mantık son dönemde iyice ticarileşme yoluna girmiş devlet üniversitelerinde de kendini belirgin şekilde hissettirmeye başladı.

Ne var ki ben TOBB'u beğeniyorum bazı açılardan.  Eğitimde öğrenci hamal yerine konmamalı asla.  Bu kadar hızla değişen ve gelişen teknolojide, "her şeyi öğretmeye çalışmak" kadar aptalca bir yaklaşım olamaz.  (Müfredat kapsamını ve her konu başlığında ayrıntıcılığı hayvani boyutlarda tutan kimi devlet üniversiteleri bölümlerinde, itiraz edilmesi gereken işlevsiz tutum)



Not:  Bu arada pırlanta gibi çok eski bir arkadaşım  (yalnız Nurcudur kendisi) Bilkent'ten TOBB'a kapağı atmış durumda.  Gerçi saçlar dökülmüş,  kel görünmüş amma velakin herkes de not şişiriyor diye bir şey yok!  ;)

.

17 Nisan 2009 Cuma

 Türklerde Çene İshali

(Bu yazı sosyal gözlem, medya, seks ve Türkiye'deki akademik eğitim üzerine bir denemedir.)

Üniversitede Temel Matematik/ Calculus derslerine giren bir hocamız vardı. Adamı Okan Bayülgen'e benzetirdik. Benzerlik bu ya, tipten gayrı bizim hoca da deli gibi sigara içerdi. Dersin ortasında anlatımı kesip pencerenin kenarında sigarasını yakıp düşüncelere daldığı çok olurdu. Bazen bu anlarda sinirli sinirli dönüp sınıfa söylenirdi.

Doktorasını da mastırını da Amerika'da yaptığını, Türk genci kadar boş konuşan bir üniversite gençliğine hiç rastlamadığını söyler,
neden böyle olduğunu kendince sorgulardı.

Son sınıfa geçtiğimizde,  biraz sinirli ama önemli ve değerli bir başka hocamız da  Türk gencinin bu bitmek bilmez   muhabbetlerinden  şikayet etmişti.
"Bir de İtalyanlar böyle!"  derdi.
Bense kütüphaneler üzerine yoğunlaşmaya başladığım bir dönemde rastlaştım bu sorunla.


Bizdeki kütüphaneler önemli sayıda gencin sohbet mekânı adeta.  Ne bitmek bilmez  ne yersiz bir geyik ve sohbet eğilimiyse bu artık!  Sınır tanımıyor.
Kabul etmek lazım ki son yıllarda büyük üniversitelerimizde önemli değişimler oldu.  Paranın ve  paralı eğitimin meyvelerinin akmasıyla,  kampüsler eskiye nazaran "geliştirildi".  Kafeler,  açık-kapalı bir sürü  sohbet ve toplanma mekanları yapıldı.  Bu imkanlara rağmen  hâlâ kütüphanelerde  kakara kikiri kahkahalar ve yüksek uğultular arasında kitap okumaya çalışmak,  özellikle bazı üniversite kütüphanelerinde durumun ciddi boyutlarda rahatsız edici olması gerçekten acıklı.  Kaldı ki bir üniversitenin aslında ne olduğunu/ne olmadığını,  en kestirme ve en iyi kütüphanesinden anlarsınız.


Medyaya bakınız. Televizyonlarda sesi yüksek perdeden çıkan ünlü şahıslarımızı dinleyiniz.

Mesela son dönemde "Yemekteyiz" diye meşhur bir program var.  Olayı şu:
Hayatında hiç karides yemediğini söyleyen bir insan buraya katıldığında, "Karides nasıl pişirilmeli?" konusunda vaaz vermeye başlıyor.  Ne yemiş  ne o yemeği yapmış  ne yanında bir yapan olmuş  ne de merak etmiş. Ama yarışmacılardan biri karides yaptıysa eğer, başlıyor "Aslında bu yemek nasıl pişirilmeliydi?"  konusunda konferansa! Bilmediği yemek hakkında susma hakkını kullanmaktansa,  milleti baymayı ve kendini pek mühim-miş gibi göstermeyi tercih ediyor.


Ünlülerimize bakın.  Beğendikleriniz  veya  beğenmedikleriniz,  fark etmez. Çoğunun lafları ya bomboştur  ya da  üç tane mantıklı ve çelişkisiz cümle arka arkaya sıralanamamıştır.  Kameralara konuşmaktan düşünmeye zamanları kalmadığından, olağan bir hâl almıştır bu durumları.  İzleyici de garipsemez, zira kendisi de  çene ishali  belâsından muzdarip.

Tartışma programlarına bakın.  Çoğunda gene aynı.  Bilen de bilmeyen de konuştukça konuşuyor.  Yer yer sallayan sallayana!
Hele bir de  "Ortadoğu uzmanı"  diye lanse edilen kişiler var ki, bugüne kadar neredeyse tek öngörülerinin tuttuğunu görmedim.
İşsiz, emekli,  hayattan kopmuş,  asosyal, kahvehane çevresi ortamının;
her bir konunun uzmanı sohbetlerine girmiyorum bile!

Toplumdaki bu tepeden tırnağa gevezelik halini gören tanıdığım bir yabancı şunu söylemişti:
"Ne vakit seks yapıyor bu insanlar acaba?"

Öyle ya!  Biyoloji'den  İktisat araştırmalarına kadar,  "temel ihtiyaçlar" sayılırken sosyal ilişkilerin her zaman önünde yer alır cinsellik.  Türkler ise çene çalmalarıyla orantısız (ters orantılı) bir cinsel yaşam sürdürmekteler. Özellikle kadınlar.  Ve çoğu sorunumuzun bu orantısızlıktan kaynaklandığını düşünüyorum ben.

Bir de eskiden  "Kol kırılır yen içinde kalır"  diye bir yaşam felsefesi vardı. Susmak vardı.  Hep uçlarda yaşayan bir toplum olduğumuzdan, bu kez de susmayı kökten kaldırdık sanırım.

Bence bu hal 80'lerde başladı toplumda.
Özellikle yeni nesildeki genç kızlara bakın.
Bir de erkeklerin vurdumduymazlığına...
Aşkın ne kadar çeneye düştüğüne bakın.
Çöküş dedikleri bunun gibi bir şey mi acaba?


25 Mart 2009 Çarşamba

 Kızların sorunu ne?



Başlıktaki soru iyi mi oldu  yoksa  Kızları kim çıldırttı?  mı desem
daha iyi olurdu bilemiyorum ama,
geçen hafta başıma gelen bir olayı paylaşmak istiyorum.



Çok fena bir nezlem var  son  1-1,5  haftadır.  Her şey Bursa'ya gitmemle başladı gene... O nem oranı yüksek şehir ve 6 saatlik gece yolculuğu ile...

Sevgili erkek kardeşim odamda bir dolu sigara içip,  bir de havalanması için kışta kıyamette bütün camları açınca odanın içerisi buz gibi olmuş,  üzerine ben de yoldan gelince  ayvayı yemiştim gene.  Zaten kendimi bildim bileli bir bademcik sorunum var ki sormayın gitsin.  Hep anlatmaya çalıştım bizimkilere (aileme).  "Bu bademcikler alınmadıkça ben bu hastalıktan kurtulamayacağım" diye ama,  ablamın bademcik ameliyatını kabul eden annem benimkini asla kabul etmedi.  Sonuçta ben de sık sık  esen rüzgar, çıkan güneş, değişen hava koşulları vesaire  ayırt etmeden sürekli snıf snıf dolaşan,  gripsel ve diken üstünde yaşayan bir birey oldum çıktım.

Neydi ben ve benim gibilerin diğer insanlardan farkı?  Hep çorap giyiyoruz, hep kalın...  Belim açık gezdiğimi hiç hatırlamam bile. Fanila filan gibi iç çamaşırlarını  yaz-kış giymemize,  soğuklarda içlik vesairesiz dolaşmamamıza rağmen,  o bademcik belâsı  ve  ikide birde giden ses telleri!   : (

Neyse, anlayacağınız gene halim bu.  İlaç, bol vitaminli meyveler, sıcak bitki çayları vs ile daha da beterinden sakınmaya çalışıyorum.
Ne var ki hayat akıp gidiyor ve benim de çalışmam gerekiyor.  Hele bu aralar baya bir ders çalışmam...

Bu düşüncelerle,  tüm hastalığıma rağmen sabahın erken bir saatinde kalkıp,  gripten gözümden akan yaşlara rağmen hazırlanarak  Milli Kütüphane'ye  gidiyorum.
Bilgisayarlı sistemin,  girişte otomatik olarak verdiği numaralı yerimi bulup oturuyorum. Eşyalarımı çıkarıyorum. Bu arada kağıt mendil de neredeyse burnuma yapışık. Nefes almakta güçlük çekiyorum ama aklım nefesi çoktan sollamış,  önümdeki Makine kitabına konsantre olmaya çalışıyorum.

Tam o sırada,  çingene pembesi bir kazak giymiş, saçlarına röfle yaptırmış bir kız geldi  (aslında bir canavarmış)  ve  ellerini önüme adeta sarkıtarak  "Afedersiniz"  dedi.
"Sürekli burnunuzu çekiyorsunuz,  mendili burnunuza yapıştırsanız?"

Önce bunun bir şaka olduğunu düşündüm.
Çevreme dönüp baktım.
Kütüphanenin açılış saatinde geldiğimden,  henüz pek kimsecikler yoktu içeride.  Az sonra  üç beş boş sandalye harici  her yerin yüzlerce kişiyle dolacağı,  yıllarca gittiğim bu mekanda yaşadığım bu anlık olay karşısında şaşaladım kaldım.

(Bu arada kız da birkaç ön sıradaki yerine geçti.  Ama hala daha kafasını çevirip  "Mendili yapıştırın"  demeye devam ediyor.  Ben de
-gene-  deliyle deli olup,   "O kadar nemliyseniz,  bu kadar kalabalık mekanlara gelmeyin"  demiş bulundum.)


Burada dan diye bu olayı anlatmak ne kadar betimleyici oldu,  ben neyi ne kadar anlatabildim bilmiyorum ama, uzun yıllardan beri çok daha ağırlaştırılmışlarına şahit olduğum bir dizi halkanın son örneklerinden biri idi bu.
Özellikle üniversiteye başladığımdan beri...

Nedir bu kadınları bu kadar asabileştiren, delirten?
Neden özümüzü kaybediyoruz?
Benzeri, hatta çok daha ağır şeylere şahit oldum, özellikle eğitimli kızlarda.  Nedendi bunlar?

Belki de, durup durup  "Eğitim şart!"  diye bahsettiğimiz o eğitimin hayatımızdan alıp götürdüklerinin bir örüntüsüdür bunlar.
Modern eğitim ne kadar iyi acaba  veya  ne kadar faydalı?
Modern eğitim bence cinselliği öldürüyor.
Erkeği kadınlaştırıyor mu bilmem ama;  bence kadını ve kadınlığı erkekleştirmiyor,  ancak öldürüyor.



Serinin Devamı: