spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2015 Cuma

 Nefret tohumları ve Terörü ululayan Entelektüeller


Birkaç günlüğüne şehir dışına çıkıp ufak bir tatil yapma amacındaydım ki, gene huzursuz ve çalkantılı ülkemde neler neler yaşanmış.   Son günlerdeki birkaç olayı not düşeyim burada, özellikle okumuş-yazmış kesimde terör ve şiddete karşı algıdaki kokuşma önemli.

          ---> 1 gün süreyle, ve öncesinde-sonrasında ara ara gerçekleşen kesintilerle, neredeyse tüm ülkede uzun elektrik kesintileri  yaşandı. Çocukluk yıllarımdaki sık elektrik kesilmelerini, mum ve gaz lambası ile beklemeleri tekrar yaşadık. Anânemlerimiz-babanelerimizin, yaşlı büyüklerimizin anlattığı elektriksiz eski yılları birkaç günlüğüne olsun kısmen deneyimlemiş olduk.

           ---> Bizler elektriksizlikten şikayet ederken, ülkede başka vahim olaylar yaşanmakta imiş meğerse...

        ---> İstanbul Çağlayan Adliyesi'nde savcı rehin alınmış bazı silahlı kişilerce  (DHKP-C).   Müzakereler sonuç vermeyince kurşunlar konuşmuş. Savcıya ateş etmeleri sonrası teröristler  (kimilerine göre "eylemciler")  öldürülmüş.

Üçü başına olmak üzere beş kurşun aldığı söylenen ağır yaralı savcı  Mehmet Selim Kiraz hayatını kaybetmiş.  ("Şehit" diyen de var.)
(31 Mart 2015 Salı)


Kanlı güncel olayı ilk duyduğum anda   bulunduğum ortamda Survivor  izleniyordu.  Nedir ne değildir diye merak edip internette haber sitelerinden sonra Twitter'ı açtığımda, takip ettiklerimin çoğunluğu -gene- AKP ve iktidara, devlet şiddetine sövüyordu. Devlet şiddetine tepki göstermeye bir itirazım olmaz;  ancak onlara göre bu olayda en masum taraf, savcıyı rehin alıp kafasına silah dayayan ve tetiğe basanlardı.   Buna  "Twitter terörü"  demiş birisi, gerçekten Twitter'ın göze çarpan hali bu.
(Sol cenahtan esen mahalle baskısı  mı dedi birisi?)


Böylece bir olayda daha, ölü bir çocuğun ("Berkin Elvan") ismi üzerinden kanlı olaylar köpürtüldü.  Ölü çocuklar üzerinden yapılan şiddet çağrıları ve ölüsevicilik nöbetleri...

Facebook, Twitter, sosyal medya;  ölmüşler ve ölülerden geçilmiyor mübarek!  Ölümleri ile kahramanlaştırılan gençler, çoktan ölmüş bitmiş liderler, kanaat önderleri... Ölülerden medet uman,  yaşama saygısı olmayan bir kaos toplumu...
Burada maksat planlamak, inşa etmek değil;  ölmek ve öldürmek.  İnanılmaz bir haddinibilmezlik ve dezenformasyon hali tüm taraflarda.


Umursamadan o çocukları sokağa ve devlet şiddetinin önüne sürenler;  hem onlar üzerinden kargaşa yaratıp hem de öldükleri zaman isimlerini yarı-tanrısallaştırıp, (toplum ortalamasına göre lüks hayatlarında/ofislerinde) internet üzerinden o ölü çocukların resimlerini paylaşmaya doyamama, ailelerini de işin içine katıp bitmez tükenmez bir ölü sevicilik ile cereyan eden kof  ama tehlikeli kutuplaşmalar yaratma çemberindeler.

Bir de bunlar ölen çocukları siyasi taraflarına göre ayrıştırır. Mesela ba(ğ)zı öldürülen çocuklar daha değerlidir onların mahallesinde. Linçle öldürülen çocuklar arasında dahi cillop gibi ayrım yaparlar.  (Ama sorsan, ayrımcılığa ve şiddete karşılar.)

"AQP gitsin de ne olursa olsun, koymuşum ülkeye!"  anlayışı ile, her hıyarım var diyene bir avuç tuz alıp koşmakta olan;   kanlı olayları fırsat bilip derhal halaya duran solcular, sosyalistler, etnikçiler, "the cemaat"çiler...   Şimdi hepsi süt kardeş olup HDP'yi destekleme kararı aldı, oyunu HDP'ye atmayanı sileceklermiş defterden filan.   İktidar partisi AKP'yi  "PKK ile görüşüyor"  diye geçmişte suçlayanların  HDP'ye oy verme kararı da tam bir kara mizah ya neyse.
(Neyse'ler birikmiş içimize...)


Son günlerdeki diğer kanlı olayları sıralamadan önce, sosyal medyadan bazı alıntılar yapmak istiyorum öncelikle.
Blog yazılarımda daha önce de paylaşmıştım, Atilla Yayla'nın TR solu eleştirisi ile başlayalım:
"Türkiye solu şiddete tapar.   Şiddet hakkında bir ayrım yapar;  soldan gelmeyen şiddeti abartır ve kınarken, kendi şiddetini haklı ve meşru görür."

Denizler icin yaratilan hic adam oldurmediler ama asıldılar mitini köpürten Türk solu da az gunahkar degil. Ölümü kutsamanin neticesidir bu.   (@erdemabaka)

berkin ekmek almaya giden cocuktu   dhkpc cicek cocuklariydi  savciyi da polis öldùrdü   gezi yalana doymuyor   (@janetnahum)

Birilerinin kafasına silah dayamakla asla gerçekleşmeyecek şeyin adalet olduğu açık   (@nilgksel)

Tüm Müslümanların 'amasız' DEAŞ'ı ve CharlieHebdo saldırısını lanetlemesi bekleniyor da  Esad'ı,  DHKP-C'yi lanetleyen Alevi gördünüz mü?
(@okkesh)

DHKP-C'li teröristlerin oraya ölmeyi çoktan göze alarak gittikleri belli. Öldürerek mesaj verme niyeti olmayan böyle bir şey yapar mı?  (*)
Ne mizansen? Savcıyı öldürme niyetleri mi yoktu mesela, biz gelip burada kafamıza göre rehin alır,  sonra sağ çıkarız mı dediler?  (**)
Ölüm için gittikleri bu kadar belli, hala iki dakika susup düşünmeyen, "ideolojime bundan nasıl söylemsel fayda çıkarırım"  derdinde birileri.
(@alperrrrrrrrr)

Kendi hayatlarını değiştirememiş gençlerin dünyayı değiştirme trajedisi.
(Hıdır Geviş)




          --->  Bir diğer terörist saldırı:

Vatan Caddesi'ndeki  İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne   biri kadın
iki saldırgan uzun namlulu silahlar ve bomba ile saldırdı
. Çatışma esnasında DHKP-C'li kadın terörist öldürüldü,  bir polis yaralandı.
Öldürülen Elif Sultan Kalsen'in adı zaten son günlerde haberlerde çokça anılmakta idi.   Taksim'deki Polis noktasına 30 Ocak 2015'te yapılmış silahlı saldırıyı onun gerçekleştirdiği iddia edilmişti. Sonradan o olmadığı ama eylem hazırlığında olduğu için arandığı söylendi. Dokuz kişilik canlı bomba listesinde yer alan şüphelilerden birisi olduğunun duyurulmasının ardından yaptığı basın açıklamasında "canlı bomba olmadığını" iddia etmişti. Vatan Caddesi'ndeki saldırıda üzerinde bulunan henüz patlatamadığı bombalar imha edildi.
(1 Nisan 2015)

          --->  Bir olay daha:  Fenerbahçe kafilesi silahla tarandı!
Rizespor maçından sonra Trabzon Havaalanına gitmekte olan Fenerbahçe otobüsü, karşı yönden gelmekte olan bir araçtan pompalı tüfek ile tarandı. Şöforün yaralandığı saldırı sırasında otobüsün direksiyon hakimiyetini kaybetmesi sebebiyle aracın yolda zikzaklar yapmaya başladığı söyleniyor. İçerideki bir kişinin zorlukla duruma el koyması ile büyük bir kazadan dönülmüş.   (4 Nisan 2015)

Bu olay için iki ihtimal sayılıyor:
1) Fanatik taraftar işi.
2) Nisan ayındaki kanlı saldırılar dizisinden biri daha.
     (gene darbe öncesi mikserlik)

          Dangoz holigan fanatik,  şöförü öldürüp aracın yoldan çıkmasını hesap edemez.  Sıkar geçer.   (@m_eminoglu)



EKLER:
  • Fuat Avni  adlı hesabın Twitter üzerinden aylar önce DHKP-C ile ilgili attığı bazı tweetler vardı. Kimi oluşumların kullanılmaya elverişliliği bağlamında dikkate değer.


  • Adliye binasına silahlarıyla birlikte girip savcıyı makam odasında rehin alan teröristlerden birisi olan Şafak Yayla, kamera kayıtlarına göre binadan içeriye C Kapısı'ndaki avukatların giriş yaptığı bölümden girdi.  Üzerinde avukat cüppesi vardı.

    Adliye kapısından içeri avukat cüppesi ile girenlerin aranmadığı acayip bir ülkeyiz.  Avukatlar da X-ray cihazından geçsin dendiğindeyse ortalık karıştı,  "Cüppe kutsaldır"  ayaklanması başlattı hemen birileri.
    Yani hukuk fakültesi mezunu herhangi biri iseniz; adliye kapısından içeri elinizi sallaya sallaya üzerinizde silah, patlayıcı Allah ne verdiyse hepsi ile girebilirsiniz. Ve ASLA üzeriniz aranamaz!
    Peki niye?  Çünkü cüppe kutsaldır!  :)




Bu adam  (Ümit Kocasakal)   İstanbul Barosu Başkanı.   Adliyeye kim nasıl girdi diye sormak manasız.   (1)

2011 yılında adliyedeki x-ray uygulamasına karşı "solcu" avukatlar eylem yapmış,  İstanbul barosu da onları desteklemişti.
(2,   @rkopar)


yaa arkadaş memlekette ne çok gerizekalı varmış yaa. neymiş cübbeli avukat aranmadan girmeliymiş adliyeye!  lan tamam savcı aranmazken avukatın aranması eşitsizlik,  de çözüm ikisini de aramak!  ben vatandaş olarak donuma kadar aranırken sikik savcı/avukat/hakim cübbesini sallaya sallaya girecek öyle mi?  valla ben aranmadıklarını bilmiyordum,  duyunca şok geçirdim,  millet "cübbe kutsaldır, aranamaz"  diyor yaw!  vay arkadaş ben nerden düştüm bu siktirik memlekete lan.

ha hükümetin rezilliği ayrı mesele,  olayı baştan haber alamamakta görülen müthiş istihbarat zaafiyeti  (gerçi belki mit de işin içinde, bilmiyoruz), müzakerelerin berbat götürülmesi,  yayın yasağı,  operasyonun kepazeliği, infaz yapan polise destan yazdırmalar,  sonra medyaya yüklenmeler...
(yaa hiç amerikan filmi/dizisi de mi izlemiyorsunuz?  adliyede GÖREVLİ polis dışında dışarıdan gelen polis, emniyet müdürü hatta eyalet valisinin bile üzeri aranır,  silahı varsa kapıda alınır kasaya konur...)
(F. Katkak,   4.4.2015  -  Facebook)



  • Ülkede mide bulandıran bir terör güzellemeciliği peydah oldu. Twitter'da silahlı eylemcileri öven "Halkımız cahil!"ci kitleye yazımın başında da değinmiştim zaten.  Özetle dedikleri şu:
    AKP bu topraklar için zararlı,  öyleyse yaşasın KAOS!

Muhalefet etmek ile teröristlik yapmak farklı şeyler. Birini diğerinden ayıramayana devlet yardım edip ayırt etmesini sağlamalı.  (1)
Silahla savcı rehin alan teröriste  "eylemci"  diyen bir medyanın özgürlüğü fazla gelmiştir. Bu kadar özgürlük dünyanın hiçbir yerinde yok.  (2)
Eskiden DHKP-C'nin terör eylemlerinde CHP açıktan itiraz ederdi, şimdi teröristleri destekleyenler hep CHP ile ilişkili kişiler.   Yeni CHP.
(3,   @rkopar)
Suçu ve suçluyu övmek dava sebebi değil mi? Bundan bugün binlerce gördüm. DHKPC'yi ciddi ciddi savunan angutlar var.(Muhammed Eminoğlu)

DHKPC'li teröristlerin adeta sözcülüğünü ve hamiliğini yapan CNNTurk,
Ak Partili adayları  El-Kaideci  ilan ediyor.   (@icesur)

(EDIT:  Bu son tviti yazan  İsmail Cesur, Cumhurbaşkanı Danışmanı olduktan sonra, CNN Türk'e dair geçmişte yazdığı tüm eleştirileri silip kanalın baş destekçilerinden birine dönüştü Twitter'da.)





  •       MEDYA  ve  Toplumdaki Cinnet hali:
    Geçtiğimiz ay bir gazeteci, kartopu oynamanın suç olduğunu bilmiyor diye
    bir psikopat tarafından psikopatça öldürülmüştü. (Gazeteci-yazar Nuh Köklü, İstanbul Kadıköy'de arkadaşlarıyla kartopu oynarken   işyerinin camına kartopu isabet eden bir esnaf tarafından kalbinden bıçaklanarak öldürüldü  -  Şubat 2015)

    Muhalif bir haber sitesinin bu haberin altına RTE'nin "Benim esnafım yeri geldiğinde alperendir, askerdir" lafını koyarak haberi verdiğini gördüm. İşte ben de bundan tiksiniyorum. Yıllardır karınca kararınca medya eleştirileri yapan biriyim. Peki Allah aşkına bu ne biçim bir habercilik anlayışıdır? Her mevzuyu RTE'ye getirip nefretle ortaya salınca o ölenlere değer vermiş olmadığın gibi, haberi de doğru vermiyorsun ki!  Üstelik cinayet sonrası ilk haberlerde Nuh Köklü'nün kadın olduğu söylenmekte ve "Bir kadın cinayeti daha!"  şeklinde manşetler atılmakta idi.  Oysa Nuh Köklü kadın değildi!

    Maksat Tayyip Erdoğan'a çakmak olsun da nasıl olursa olsun diye her olaya böyle bodoşlama atlamak nedir? Sonra Erdoğan  "Kartopu oynayan kadınları esnaf haklasın, icabına baksın" mı demiş?  Sanki öyleymiş gibi haber yapacak kadar ("obsesif" , "tedavi gerektirecek boyutta aşırı takıntılı") hasta beyinlerin haberlerini okuyunca dellenmiyor musunuz mesela? Ne kadar saçmalarsak o kadar başımız göğe erecekmiş haberciliği.  Maksat ortamlar gerilsin!

        Sonra AKP'yi PKK ile görüşüyor diye suçlayanların HDP'ye oy verme kararına ne demeli?
    Ya The Cemaat için ne diyeceğiz?


    Önümüzdeki seçime de bu atmosferde gidiliyor işte. "Şu kazansın" değil,  "Şu kazanmasın"  diye verilecek oylar bu sefer de,
    demiş  Ahmet Cantürk.

    Dünyanın çok az ülkesinde, masum bir insanı rehin alıp kafasına silah dayayanlara “biz de sizi seviyoruz” diyebilen bu kadar çok insan bulursunuz.   İki gün boyunca twitterda ikinci sırada tutulabildiğini gördük biz bu kötülüğün.   Bu yüzden de yaşadığımız ülke hakkında sahiden kaygılanmamız gerek.
    Bu ülke için sahiden kaygılanmamız gerektiğini gösteren diğer bir husus da, bu insanların kötülüğünü bu kadar aleni sergileyebilmesini engelleyebilecek ve onları marjinal sapmalardan uzak tutabilecek büyük medyanın olmadığını görmemiz oldu.
    “Berkin’e ihanet”  manşetiyle ve örgütün servis ettiği fotoğrafla verdi Hürriyet  Savcı'nın ölüm haberini. (...)
    (...)
    Eğer Berkin'den dolayı hükümete kızıp DHKPC'nin bir savcıyı öldürmesini anlaşılır bulursanız,  anlaşılır bulunmayacak cinayet kalmaz yeryüzünde.
    (Berat Özipek,   "Bu kötülük 'merkez' değil"  09.04.2015 - Serbestiyet.com)


  • Adliyedeki operasyon sonucu DHKP-C'li teröristlerin ölü ele geçirilmesi öncesinde bir müzakere yaşanmış.  Eylemciler, Sezgin Tanrıkulu'nun arabuluculuk etmesini istemişler. (CHP Genel Başkan Yardımcısı, özellikle İnsan Hakları ve Kürt meselesi ile ilgilidir.)

    Bu konuya ilişkin yazılı açıklama yapan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Hadi Salihoğlu, "Teröristlerin görüşmek istediği Avukat Sezgin Tanrıkulu kendisine ilk ulaşıldığında adliyeye geleceğini belirtmesine rağmen gelmediği gibi, kendisine ulaşılmak istendiğinde telefonlara da çıkmamıştır"  diyor.

    Sezgin Tanrıkulu'nun adliye baskınına müzakereci olarak çağrılmasına rağmen gitmemesine getirdiği açıklama:

    "Ben sadece bir avukat değilim, siyasi bir kimliğe sahibim. CHP Genel Başkan Yardımcısı kimliğim dolayısıyla benden bir talep varsa bu konuda muhatabım hükümettir."
      (Kibre gel!)
    (Açıklamalarının tümü için:  bakınız)

    Utanmazlıkta sınır aşımı olmuş bu.
    Bu adam seçimlere hangi yüzle girecek?
    Gerçi saçma soru,  tabii ki CHP yüssüzlüğüyle.
    (@FIRATEREZ)

14 Aralık 2012 Cuma

 Filistinli bir ölü:   Muhammad Ziad Salaymah


Aslında bu blogu açma sebebim bambaşka konulardı.  Bugün bir anımı yazmayı düşünüyordum mesela.   Ancak bu gece yabancı basında Batı Şeria'da öldürülen bir gençle ilgili bazı haberlere denk geldim.  Çeşitli bloglar okudum sabaha kadar, resimlerine baktım. Ve yazmak istedim.
Çünkü dediğim gibi:  "Tek gücüm yazmak."

Sürekli kan dökülen Ortadoğu coğrafyasında bir can daha kana bulanıp akıp gitmiş, ne önemi var gerçi?   Siyaset/Riyaset ve İstatistik penceresinden hayata bakanlardansanız,  doğrudur.

_______________________
O gün 17 yaşına basmış bir gencin neşesi var .. üzerinde. Öldürülmeden birkaç saat önce çekilmiş bir fotosu bu. Doğum gününde okul arkadaşları pasta almış ve kendi aralarında bir kutlama yapmışlar. O kutlamanın aynı zamanda bir veda olduğunu bilmeden. _____________________

Göbek adı olarak hapisteki abisinin ismini vermişler ona:  Awad.
Abisi, Muhammed'in doğumundan önce hapse girmiş İsrail'de (1993) ve yakın zaman önceki bir tutsak takası ile serbest bırakılarak Gazze'ye gönderilmiş.  Ailesinin yaşadığı Batı Şeria bölgesine girmesi yasak.

Yıllardır görmediği abisi ile internet üzerinden yaptığı bir sohbette, birbirlerini evli ve çocuklu olarak görmekten ne kadar mutlu olacaklarını konuşuyorlar. Muhammed ise daha çok genç olduğunu ve evlilik konusunda acelesinin olmadığını söylüyor. Bir gün bütün aileyi bir arada görmeyi istediğinden, abisiyle beraber yemek yemeyi hayal ettiğinden bahsediyor.


Muhammad Ziad Awad Salaymah, genel anlamda neşeli bir genç anladığım kadarıyla.  Neşeli ve canlı.

Rekabet, arkadaşlık ve mücadele ile ilgili gibi daha çok. Kendi imkanları içerisinde aktif ve başarılı bir sporcu. Ayrıca Filistinli bir çocuk sirk grubunun üyesi olduğu da söyleniyor.

O gün okuldaki kutlamadan sonra eve geldiğinde annesi onu fırına gönderiyor, ekmek ve kek türü şeyler alması için, belli ki evde de bir doğumgünü kutlaması olacak.

Muhammed evden çıkıyor ve yolda İsrail sınır polisi ("border police") ile karşılaşıyor  (Hebron/El Halil).  Buraya kadar herşey sıradan/olağan.

Yalnız çocukta kısmi sağırlık varmış, belirgin duyma güçlüğü çektiği söyleniyor.
Muhtemelen kimliğini göstermesini istediler veya bir şeyler söylediler; anlayamadığı,  zaten duyamadığı bir dilde...
(...)   Ve en az altı el silah sesi:
-BİTTİ-   Muhammed öldü.
__________________________________________________________

Önce "terörist saldırı" dendi. Sonra ilginç bir bilgi medyada dolaşmaya başladı: "Elindeki oyuncak tabancayı bir İsrail askerine doğrultmuş, oyuncak olduğunu öldürdükten sonra anlamışlar."
Aile, çocuğumuzun oyuncak tabancası yoktu diyor. Yıllardır o bölgede yaşıyorlar. İsrail polisinin yaptığı kontrolleri biliyorlar, tutumunu da... Çocuklarının ters bir reaksiyon göstereceğine inanmıyorlar.

Olayın üzerinden iki gün geçti. Oyuncak tabanca ("toy gun") hala ortada yok. İsrail tarafından resmi bir açıklama yapılırsa olay günü ne olduğunu bilmediğimiz detaylarla ilgili,  onu da eklerim.

__________________________________________________________
"Oyuncak tabanca ile İsrail askerine saldırmak!"
Sanırım küresel anlamda herkes birbirini trollüyor son zamanlarda.
__________________________________________________________


EK bilgi:   Herşey olup bittikten sonra olay yeri çevresindeki kameraman ve Reuters ekibinin elindeki makinelere, videolara el konmuş.
İsrail askerleri,  olayın yaşandığı bölgedeki iki Reuters kameramanına gaz bombasıyla saldırmış, biri hastanelik olmuş. Öncesinde de soyunmaları istenmiş ve hırpalanmışlar.  Kaynak: Reuters  (bkz)

Ve son olarak İngilizce bilenler için iki kısa yazı:
1. Why was 17-year-old Muhammad killed?
2. The Israeli Occupation: Killing Palestinians and Their Dreams


19 yaşındaki bu genç kadın, "(oyuncak) tabancasıyla arkadaşlarına zarar vermesin" diye Filistinli gence tetiği çeken "kahraman" İsrail askeri.  Adı:  Nofar Mizrahi.
Asker arkadaşlarına zarar gelmeden bir tehditi daha bertaraf ettiği için mutluymuş, öyle demiş basına verdiği açıklamalarda.

   Militarizm,  Irkçılık  &  insanlık düşmanlığının genç-güzel bir yüzü daha.


5 Şubat 2011 Cumartesi

 Gündem  Ocak 2011-III

.
Bir karşı dava da Başbakan'dan
Recep Tayyip Erdoğan, 15 Ocak tarihli 'Erdoğan ve Kof Kabadayılık'  başlıklı köşe yazısını konu ederek  Ahmet Altan'a yüklü bir tazminat davası açtı.  Şikayetin bazı ayrıntıları şöyle:
Şahsiyet haklarına saldırı  ve  ağır hakaretler.
50 bin (50 milyar) liralık tazminat...

AKP'nin son zamanlarda orduya açıkça göz kırpması ve Avrupa Birliği rotasını tersine çevirircesine çıkardığı yeni kanunların, aslında Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığına giden yolu şimdiden döşemeye başlamış olmasına ve bir anlamda şahsi çıkarları için işbirlikçiliğine işaret ettiği gibi iddialar ile örülü Ahmet Altan yazıları sorun oldu yani. Partinin oylarını arttırmak + Cumhurbaşkanı olmak adına MHP'lileşerek, yasakçılığa yönelerek, Kürtlerin haklarını inkâr ederek o kanadın gözüne girme fırsatçılığına  seçimlere giden yolda ayna tutmuş olması da cabası.

Taraf'ın Sayıştay Kanunu'ndaki değişimlere gösterdiği tepkiye Erdoğan'ın duyduğu öfke ve içinde bulunduğumuz seçim hazırlıkları evresinde zihin açıcı yazıları dizginlemek olarak görüyorum ben bu çıkışı. Altan, gelişmelerle ilgili görüşlerini  'Dava'  yazısında kaleme aldı.  Son zamanlardaki makalelerinden bir derleme yayınlamayı da düşünüyorum önümüzdeki günlerde.





Universiade 2011 - Erzurum Kış Oyunları

25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları bu yıl Türkiye Erzurum'da yapıldı. Erzurum ile Doğu bölgelerindeki kış sporları ve kış turizminin gelişebilmesi adına  "Cumhuriyet tarihinin en büyük yatırımlarının yapıldığı" söyleniyor bazı medya sitelerinde. Türkiye'nin düzenlediği organizasyonların resmi açılış grubu unvanını elinde tutan Anadolu Ateşi yapmış gösterileri. Sağ üstteki fotoda ise semâzenler  "Mevlânâsız olmaz abi!"  diyorlar.

Erdoğan yine gazlayıcı Kasımpaşalı dilini kullanmış açılışta:
"Erzurum'a bu yakışır, yakışanı da gerçekleştireceğiz. (...) Sporcu kardeşlerim,  Dadaşlar diyarı Erzurum'a hoşgeldiniz!"
(Ertesinde  "Türkiye seninle gurur duyuyor"  haykırışları...)

Türkiye-Çek Cumhuriyeti buz hokeyi maçında yarım saat kadar bir elektrik kesintisi yaşanmış. O kadar yatırım yapmışlar ama Enerjiyi hesaba katmamışlar anlayacağınız.  (Dile kolay 16-0 yenilmişiz Çek'lere. Kızlar grubu da başarı gösterememiş.) Erzurumluların ise aktivitelere pek ilgi göstermedikleri söyleniyor.  Maç sırasında stadın üçte biri doluymuş;  zamanla olan izleyiciler de gidince organizasyon görevlileri boş yerleri doldurmaya çalışmış.
Erzurumlular uyuyor mu?
Şehrinizin geleceği söz konusu. Siz maçlara bile gitmiyorsunuz. Ne iş?
(İtaatsiz  -  28 0cak,  Radikal Online)



Yunan Başbakanı  Yorgo Papandreu
Erzurum'da Başbakan Erdoğan'la birlikte Kış Oyunları tesislerini incelerken yaptığı konuşmasında, gezisinden bir gün önce 8 Türk savaş uçağının bir Yunan adasının üzerinden uçtuğunu belirterek sert sözler sarf etti. Papandreu: "Anlamı neydi bunun, Türkiye neyi ispatlamak istiyor? Bu Türkiye için rutin olabilir ama Yunanistan için rutin değil. Benzer hareketler gerginlik oluşturuyor. Küçük bir hareketle ortadan kaldıracak mıyız? Buna inansam bugün burada olmazdım. Ülkemiz arasında önce güveni, sonra kalıcı barışı tesis edebiliriz diye düşünüyorum. İlişkilerimiz sağlam temeller üzerine oturmalı,  böylece şüphecilikten kurtuluruz."   (9 Ocak 2011)

Tayyip Erdoğan ise Papandreu'nun eleştirileri ve şikayetine net bir yanıt vermedi. Öte yandan Wikileaks kaynaklı şöyle bir iddia gündeme geldi: 2004 senesinde Erdoğan, o tarihteki AB Dönem Başkanı ülke olan Hollanda'nın Dışişleri Bakanı Bernard Rudolf Bot'a  "Ordu benim kontrolümde olmadığı için uçuşları durduramıyorum"  demiş.



Almanya Başbakanı Angela Merkel
ile de bir sorun, bir dayılanma yaşandı. Kendisi "Türkiye'nin Kıbrıs'ta işgalci olduğunu" söyleyince RTE devreye girip "Tarih bilgisini gözden geçirmesini ve Türk tarafından özür dilemesini beklediklerini"  söyledi.

Baydı..  Önüne gelenden özür bekliyoruz yaa,  ne bu kompleks?!?   İsrail özür dilesin, Ermeniler özür dilesin, Barzani özür dilesin, Almanya özür dilesin, Rasmussen özür dilesin....                         (antiext  -  14 Ocak 2011, R)



Hizbullah affedildi
AB uyum yasaları kapsamında çıkartılan ve 31 Aralık'ta yürürlüğe girerek tutukluluk sürelerine belirli sınırlamalar getiren CMK'nın (Ceza Muhakemeleri Kanunu) 102. Maddesi, Hizbullah üyeleri dahil birçok eli kanlıya özgürlük kapısını araladı. Kararı ise Yargıtay 9. Dairesi verdi. Davaları yıllarca sürüncemede bırakılan 150'den fazla cinayetle suçlanan bu şahıslar böylelikle kanunen suçsuz ve yeniden aramızda.   (5 Ocak 2011)

"Uzun yargılama, uzun tutukluluk ve somut delillerle desteklenmeyen iddianameler" diyordu Dilek Kurban. ('CHP'nin KCK sınavı', 8 Ocak, R) Perşembenin gelişi çarşambadan belli iken; Başbakanımız da topu sadece yargıya attı ve şöyle dedi: "Neden önemli dosyaları öne almıyorlar? Ben bizzat yaşadım. Benim dosyamı bir günde Diyarbakır'dan getirtip karar alıp beni seçime sokmadılar. Madem o kadar mahirdiniz; neden şimdi yapmıyorsunuz?"

Yakın zamandaki gelişimleri özetleyelim:   17 Aralık'taki Genelkurmay Basın Duyurusu ile  "iki dil"  tartışmalarına sert bir çıkış yapılmıştı hatırlarsanız. Ve TSK'nın bir taraf olduğu hatırlatılmıştı (not düşmüştüm Aralık gündeminde: bkz). Öte yandan süren KCK davalarıdır, AKP'nin pastadan nemalanmak isteyen Kürtlere göz kırpan yaklaşımlarıdır, bu blogu açtığım ilk senelerde değindiğim Cemil Çiçek'in tutum-çıkışlarıdır... Yeni yıla girerken Rize'de yaptığı bir konuşmasında Tayyip Erdoğan "Tek millet, tek bayrak!" demişti hatırlarsanız.  Şimdi de Hizbullah gibi bazı karanlık gruplar, PKK'ya ve Kürtlere karşı kullanılmak üzere belki de, seçime gidilen yolda serbest bırakılıyor. "Neden bizde merhamet edileceklere değil de, edilmese de olabileceklere şefkat eli uzanır hep?" diye sorarım bu tarz af haberleri ile karşılaştıkça... Bu durum tüm hakim egemenlerin çıkarına gibi.  Ara ara "AKP bu eli kanlı pis şeriatçileri serbest bıraktı!" gibi bazı yorumlara denk geliyorum kamuoyunda,  ki unutulmak için gün sayıyor.

Hizbullah  (Hizbulkontra)  ve Korucular.  Bir halka,  Kürd Halkına İnkar  İmha ve Asimilasyon politikaları yürüten  Oligarşik Devlet'in bu halk nezdinde başarısıdır.  MGK'nin aldığı karar ile birlikte AKePe'nin ve yandaş çevresinin ne kadar Devlet olduğununda göstergesidir bu tahliyeler.  Akşam  Nazlı ILICAK hanımefendi NTV'de güzel güzel ılıcak ılıcak anlatıyordu  Yeni Devlet'in halini.  Devlet'in yeni "Hürriyetleri" Zaman, Yeni Şafak vb. yayın organları yandaş medyası da yeni gibi duran ama bilindik başlıkları atmaya başladı.  (...)  Bu tahliyeler "Hesap" "Denge" işidir.
(blueknife  -  6 Ocak, R)

AKP Demokratik Açılım yapıp,  KCK davası diye Kürd Halkının temsilcilerini tutsak etti cezaevlerinde.  CeMeHaPe'de açılım yapmış baksanıza  Oktay EKŞİ  begefendiyi partilerine böyük törenle katmışlar.  Sırada  Ertuğrul ÖZKÖK  ve Özdil Yılmaz varmış peşisıra  Mehmet AĞAR Cindoruk Demirel ve Çiller, tahliye edilirlerse de Silivri sakinleri...
(blueknife  -  12 Ocak, R)




Galatasaray  (Türk Telekom Arena)  Stadı
açılışına katılan Başbakan Erdoğan, taraftarların tepki ve yuhalamaları üzerine ortamı terk etti. (Not: Aynı Davos'taki gibi.) Onun ertesinden kulüp yöneticileri de kendi statlarını terk ettiler. TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar'ın konuşmasında Galatasaray yönetimini eleştirmesiyle başlayan karşıt protestolar, devamında Başbakan'ın gidişine neden oldu ve hükumetten sert tepkiler geldi. GS Kulüp Başkanı Adnan Polat, yuhaladıkları kameralarla tespit edilenlerin bir daha stada alınmayacakları gibi açıklamalar yaptı.

("200 stat ve 40 polis kamerasının görüntüleri var elimizde. İncelemeleri Emniyet'le birlikte yapacağız ve bu insanları stadımıza sokmayacağız."
Olayla ilgili:   (Video NTV)  (Video Mehmet Ali Birand: "Eyvah!")

Ne diyordu Yıldırım Türker bu gelişmeler sonrasında,  ilginç biraz bakalım:
Referandum sonrası AKP, ordunun diline sarılmakla kalmadı, MHP'nin tabanına da oynuyor. (Bitlis) Mutki'deki jandarma çöplüğünden çıkan ölülerin sayısı 20'yi geçti. Hükümetten bir açıklama gelmediği gibi oturup Başbakan'ın yeni açılan stadyumda gördüğü  'nankörlük'  üstüne hayıflanalım isteniyor.


....... Kurtlar Filistin'e indi
Bu ay vizyona giren Türk filmlerinden biri de Kurtlar Vadisi FİLİSTİN  oldu.  Biliyorsunuz Ocak ve Şubat ayları, Türk Sineması'nın en bol mahsullü zamanlarıdır; zira öğrencilerin ve hedef kitle 'liseliler'in Şubat tatilini yakalamaya çalışırlar. Son aylarda Mavi Marmara gemi baskını ve hakim egemen görüş nedeniyle depreşen İsrail nefreti de malum canlı iken; Kurtlar konuya bir de kendilerince el atmak istemişler gibi... Hayır ben filmi izlemedim, bu tarz filmleri izlemek hoşuma gitmediğimden izlemeyeceğim de. Zaten bol reklamla sunulan Türk sinema filmlerine karşı olan ön yargımı daha önce  Güneşi  Gördüm  blog yazımda da paylaşmıştım.

O değil de... Filmin galasının (Nazi soykırımı yani Holocaust/Holokost'u 2005'ten beri anma günü olarak kutlanan)  27 Ocak tarihine denk gelmesi ilginç bir tesadüftü. Malum gemi baskını ile ilgili canlandırma üzerine kurulu bir jenerikten sonra  onunla alakasız bir konusu olduğu da söyleniyor. İsrailli bir komutanı canlandıran Erdal Beşikçioğlu dahil, neden filmdeki tüm yabancılar herkesle Türkçe konuşuyor diye soruluyor... Maalesef dikkat çekmek adına böylesi "fırsatçılıklar" yapabiliyoruz; ki bu gerçekten kan dökülmüş böylesi bir olay için hoş değil.

İsrail Ankara Büyükelçisi  Gaby Levy'nin  bazı açıklamalarını şu linkten okuyabilirsiniz. "James Bond gibi dünyayı kolayca kurtaran kahramanların bulunduğu filmler"den hoşlanmazmış kendisi. Yani ucuz kahramanlar ve kahramanlıklar diyor. Bu konuda katılıyorum, kahramanlık konusundaki görüşlerimiz uyuşuyor. Aynı Mavi Marmara'da silahsız insanlarımızın, üzerlerine tam tekmil teçhizatla gelen İsrail askerleri tarafından öldürülmesi ve bu eylemin kendi liderlerince "bir kahramanlık işi" olarak sunulmasına tepki duyduğum gibi.  Bu konulara zaten daha önce İsrail gemi saldırısı ve devam  yazılarımda değinmiştim.



Öğrencilerin  AKP Genel Merkez'e  yürümesine  izin verilmedi
5 Ocak 2011 ODTÜ gerginliğine, daha önce resimli olarak başka bir yazımın sonunda değinmiştim hatırlarsanız  (bkz). Hayatımda hiç bu kadar polis ve panzeri bir arada görmemiştim doğrusu. Tekel'in işçi eylemleri sırasında bile böylesi yığınak yapılmamıştı. Anadolu Ajansı ve çoğu ulusal kanalın haber daireleri, bu konudaki yayınlarını yanlı ve iktidardan yana yaptılar.  İktidarın eleştiriye ve anayasal bir hak olan gösteri yürüyüşlerine tahammülü yok, malum.   Haa "Türbana özgürlük" yürüyüşü yaparsan ne ala! Gerçi artık üniversitelere türban ile girmenin önünde herhangi bir engel kalmadığına göre,  ona da gerek kalmadı demektir.

Ankara'nın nefes kesen soğuğunda buz gibi tazyikli suyu ve biber gazını yiyen öğrenci;  ama bakın Anadolu Ajansı nasıl haber yapıyor:  "Polisin üniversitelere müdahalesini protesto etmek için AK Parti Genel Merkezi'ne yürümek isteyen öğrenciler,  polise taş ve sopalarla saldırdı."
İşin bu kısmı çok vahim çünkü 12 Eylül'ün en kanlı döneminde bile böylesine alçakçasına faşist propoganda yapılmamıştı.
(ŞeytanınAvukatı  -  5 Ocak, R)


Manifesto
Öğrenciler  "ENGELLENEN AÇIKLAMA METİNLERİNDE"  ülkenin tüm sorunlarına ülkenin çocukları olarak parmak basmış ve AKEPE'sinden CEMEHAPE'sine düzen partilerinin tümüne gerekli cevabı vermişler.  Ulaştıkları bu duyarlılık ülkemiz demokrasisi adına,  halkların eşitliği kardeşliği ve birlikteliği adına sadece ve sadece tüm Türkiye Halklarının beklediği umuda işaret eder.
Bu metin bir manifesto gibidir,  ülkemiz Çocuklarının herkese verdiği bir büyük "manifesto".  Bu bilinç,  düzenin sahiplerince köreltilmeye provoke edilmeye ve şiddete yöneltilmeye çalışılacaktır  bundan kimsenin şüphesi olmasın.  Öğrencilere düşen her ne şart altında olursa olsun  "Silah ve Şiddet"ten uzak durmaktır.  Hepimize düşen görev ise onlara sahip çıkmak.    (blueknife  -  6 Ocak, R)



Ankara'da helikopter kazası
10 Ocak 2011'de TSK internet sitesinde konuyla ilgili yer alan Basın açıklamasından alıntıdır:
"Kara Havacılık Okul Komutanlığına ait, gece eğitimi için uçuşa çıkan UH-1 tipi bir helikopterin henüz bilinmeyen bir nedenle Ankara'nın Tuluntaş Köyü civarına düşmesi sonucu beş kara pilot subayımız şehit olmuştur."
(BA - 01 / 11)


19 Ocak'ta  Hrant Dink'in  faili belli suikastının mahkemesi 4. senesini de tamamlandı. Davanın sürüncemesi ve devletçe üstünün örtülmesi devam ediyor,  aynı diğer benzerlerinde olduğu gibi.

  • Yeni yılın ilk ayındaki tüm güncel gelişmelerin toplu bir değerlendirmesi için:   OCAK 2011


20 Kasım 2010 Cumartesi

 Gündem  Kasım 2010

Kasım ayı gündeminde yer alan haberlerden bir kolaj sunmayı seçtim bu blog yazımda.

Kasım gündemine CHP'deki yeni gelişmeler damgasını vurdu.
Parti tüzük değişimi, bu değişimin ne yönde olacağı ve Parti Meclisi toplantısı gibi ancak siyasetle uğraşan birinin anlayabileceği bazı iç zıtlaşmalar sonrasında, CHP üst kademesinde ani bir kopuş yaşandı. Yargıtay'a kadar uzanan bu süreç ertesinde bir de baktık ki Genel Başkan Deniz Baykal'ın istifasını sağlayıp yerine Kemal Kılıçdaroğlu'nu getirten Önder Sav ile elinden tuttuğu Kılıçdaroğlu'nun arası açılmış!

(Bu konu biraz ayrıntılı olduğundan, devamını ilerleyen günlerdeki "CHP'deki değişim"  yazımda irdeliyeceğim.)




TSK  ve  Fuhuş Çetesi Operasyonu
Son yıllarda TSK içerisinde santajla bir takım faaliyetler gösteren fuhuş çetelerinden bahsediliyor. Ülke gündeminde yer alan, varoluş amacıyla ilgili olsun-olmasın neredeyse her konuyla ilgili açıklama ve yorumlarını kamuoyu ile paylaşan Askeriyemiz, kendisi ile ilgili çoğu haberde olduğu gibi bu konuda da sessizliğini sürdürmeye  ve  sorunu önemsizleştirmeye devam ediyor.

Genelkurmay'ın açıklamasına göre, "Ele geçirilen belgeler, devletin güvenliğine ilişkin derecede ve gizli."  İstanbul Organize Suçlarla Mücadele polisince yapılan operasyondaki aramalarda ele geçirilen şifreli CD'ler, Emniyet tarafından çözüldü ve içinde devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeler, askeri planlar ve Türkiye'de faaliyet gösteren terör örgütlerine ilişkin kriptolu bilgilerin olduğu ortaya çıktı. Soruşturma kapsamında Merkez Komutanlığı'nda 180 askerin mağdur sıfatıyla ifade verdiği, ifadeleri alınan askerlerin hiçbirinin şikayetçi olmadığı kaydedildi.

Kişisel yorumum:
Aslına bakarsanız ülkemizde yaşama dair her alanda bir  "-miş gibilik"  sorunu yok mu?  Aile hayatında,  üniversite eğitiminde,  adalet işlerinde,  tüm devlet-vatandaş ilişkileri,  belediyecilik,  kadın...  Bu liste uzayıp giderken askerlerin de bu yozlaşmadan etkilenmemesi zaten düşünülemez.  "Susması gerektiği zaman susmayan,  konuşması gerektiği zaman konuşmayan generaller" demişti  Baskın Oran  geçen günlerde kaleme aldığı  Âdâb, yâ hû!  yazısında.




Fanatizm,  Irkçılık  ve  Linç kültürü
Geçen yıl Diyarbakırspor maçında ırkçı tezahuratlar nedeniyle ceza alan Bursaspor'un hedefinde bu kez Trabzonlular vardı.
13 Kasım'daki Bursaspor-Trabzonspor maçındaki mağlubiyet sonrasında, internetten yayın yapan Bursaspor'un resmi yayın organı Bursaspor TV'de bir bayan sunucunun sözleri iğneleyiciydi:
"Bursa'da bağrımızda yaşayan Trabzonlular tribündeydi. Onları hep benimsedik. Burada ekmek yediler, okudular, burada kazandılar... Onlara artık hemşehri demeyeceğiz"  diye başlayıp devam eden gereksiz, pespaye laflar...

Kişisel Yorumum:
Bu kadar fanatiklik iyi değil.  Maşallah insanımızda futboldu, takımdı, siyasetti, etnisiteydi... Her alanda tam bir fanatiklik ve gözü karalık hakim.
Türkiye'de artık birilerinin şunu anlaması gerekiyor ki,  ırkçılık bugün bir gruba karşı ise yarın bir başkasına!  Zamanında Ermenilere karşıymış,  sonra Kürtlere döndü,  yarın başkasına da döner.  Hatta illere göre bile ırkçılık yapılabilir, bunu başarmak mümkün bu ülkede... Barış ve huzur için yapılması gereken ırkçılığı yıkmak ve milliyetçilik yapmadan milletlerin var olmasına izin vermek iken tam tersi yapılıyor.  Bu anlayışın spordaki yansımaları da ortada.




10 Kasım'daki saygı duruşu
10 Kasım sabahında sirenler çalarken bir kara çocuk ayağa kalkıp hazırol'a geçti diye, itaat kültürünü "fevkaladenin de fevkinde" benimsemiş olan Kemalistlerin gözleri yaşardı. En son olarak okulunu bırakmak zorunda kalmış gence burs ayarlamakla meşguldüler... Gevezelik bir yana, ben bu haberde asıl Türk Medyası üzerinde durmak istiyorum.

Benim anlayamadığım bir habercilik anlayışı var Türkiye'de. Son yıllarda Uğur Dündar bu alandaki sembol isimlerden biri oldu mesela... Bu haberi de ilk duyduğumda çok şaşırdığımı söylemek isterim. "İlelebet payidar kalacağı" söylenen Cumhuriyet'in  kuruluşunun neredeyse  90. senesine  girecekken,
10 Kasım'daki saygı duruşuna biçilen bu değer,  "Padişahım sen çok yaşa!" anlayışından zerre kadar ileri gidemediğimizin de bir başka göstergesi... Ve ancak böyle şekilsel, göstermelik şeylerle sistemin gençleri kaale almasına da bir diğer örnek... Yıldırım Türker de zaten  "Çocukları ancak hazırolda gördüğü zaman sevebilen bir zalim cumhuriyetin yeni kahramanı Aykut"  diye tanıtmış onu.  Ve eklemiş:
"Yoksa nereden bilecekti, itilip kakılan, her halükârda hırsız-uğursuz muamelesi gören bir garip şopar olarak günün birinde şanlı Türk ulusu albümünde Türk gençliğine örnek gösterileceğini?"
("Cumhuriyetin riya albümünden"  -  14/11/2010, Radikal)



-Habere yapılan bazı okur yorumları-
Varlığımız varlığınıza armağan olsun!
İnsanlık onuru için bir dakika saygı duruşu lütfen. Normal hayatında esamesi okunmayacak bir "çingene" çocuğunu bu yüzden ödüllendirdiğini sanan zeka, hayatiyetini en başından itibaren sorgulamak zorunda.
(bozkırın tezenesi)

SIRADAN FAŞİZM
Sıradan faşizm böyle bir şey işte,  herkesi hazırola geçirmekle yetinmez,
bir de bunu övünç kaynağı yapar hele bir de hazırolda duran her zaman başını ezdikleriyse,  deyme keyfine faşizmin.
(cengizkahn)

Hizaya gelin
Cocuk hazirola gecmis gecmesine de karsisindaki ihtiyar da hizaya gecmis. Yaslisindan gencine tum vatandaslarin zihinlerine kodlanan bir diktatorluk ve ona biat etme sekli...  Ilkokul bir'den terk bile olsan bunu buyuk bir basariyla gerceklestismislerdir artik uzerinde.  Istiklal marsi okunurken,  Ata icin siren calinirken yahut rejimi kutsayan herhangi bir rituel gerceklesirken ellerini kollarini sallayarak gez de goreyim seni.  Alimallah adamin alnini karislarlar.
(deryadeniz79 - Radikal Online)




Bu ay dikkat çeken bir diğer haberse, Almanya'da yayınlanan Der Spiegel dergisindeki bir yazı idi:  "Dünyanın en büyük gay porno arşivi TSK'da olmalı."
Haberde,  askerlik çağı geldiğinde göreve çağrılan Türk erkeklerinden eşcinsel olanların, durumlarını kanıtlamak için video görüntülerini de itirazlarına sunmaları gerektiği gibi bazı detaylar var.


Trafik canavarına pozitif bakabilmek
9 günlük Kurban Bayramı tatilinde ülke genelinde 147 kişi trafik kurbanı olmuş.  Nüfus planlaması bizde böyle sağlanıyor kuzucuklarım! Senin kendine koymadığın sınırı ya doğa sana çiziyor (deprem, sel, heyelan, kene...) veya terör/savaş oluyor  veya  trafik devreye giriyor bu şekilde fazla nüfus atılıyor.
İnşallah herkes  "en az 3"  çektiğinde, daha güzel bir ülkede yaşıyor olacağız yani.

.

8 Ekim 2010 Cuma

 HACETTEPE  Üniversitesi


Boktan bir üniversite.
Yanlış anlaşılmasın; eğitim kalitesi, akademik yayınlar ve ders kapsamları açısından oldukça değerli ve nadide bir yer. Önemli bir kurum. Ayrıca özellikle son yıllarda üniversitelerin ticarileştirilmesi rüzgarlarının da etkisiyle gerçekten güzelleşen bir kampüs ortamı oluşturuldu, özellikle Beytepe Kampüsü'nde... "Ben üniversitede okuyorum" diyen çoğu Türk gencinin göremeyeceği nice mekan ve ortam var burada.  Hepsine OKEY.


Ne var ki adı geçen üniversitenin kendi öğrencisine verdiği değer, bütün bu artıları nötürleyebilecek cinsten. Kimsenin yürümediği kaç kilometrelik bir yokuştaki (Nizamiye Yokuşu) asfaltın, şaka değil neredeyse istisnasız 12 ay süreyle bitmez tamiratları ve yenilenmeleridir,  onlarca çam ve çim dikme makinalarıdır ve toplamda tüm bunlara harcanan paralar;  bir sürü tuhaflığa ve israfa giden kaynaklar; mevzu  öğrenci laboratuvarları ve araştırma konularına gelince malum sebeplerden ("Türkiye'de eğitime ayrılan para az" bahanesi ile) çok görülür.  İhtiyaca göre oldukça küçük olan kütüphanesindeki tamiratların hiç bitmemesini ve önemli yayınların çoğunun Bilkent Üniversitesi kütüphanesine yollanmış olmasını da geçiyorum.

Diğer üniversitelere kıyasla, akademik takvim ders başlangıç tarihleri daha geç olmasına rağmen  derslerin yaklaşık aynı zamanlarda bitmesi,   bazı fakültelerinde  Final haftasının  olmaması,
2 Vize + 1 Final sistemi ile bitmeyen sınavları ve finallerden ancak üç-dört gün önce dahil edilen işlenmemiş yeni üniteler ile öğrencinin sosyalleşmesine ket vuran zorlu not ve sınav sistemi (dönem tekrarı vs)  gibi,  ders kitaplarını sonuna kadar yetiştirme saçmalığını alışkanlık haline dönüştürmesi gibi ve tüm bu işleyişle Yaz Okulu'nun özellikle mühendislik bölümlerinde bir zorunluluk halini alması gibi...
Hangisini ve daha hangilerini anlatsam?


Akademik kadrosunun ağırlıklı çoğunluğu, isminin önündeki çıkıntıların esiri olmuş kişilerden oluşuyor. Bir de üstüne öğrenci ile aradaki mesafeyi açmak için o kadar gayret gösterince, kendi danışmanınıza ulaşamanız bile kolay kolay gerçekleşmeyen bir randevu sistemiyle olabilmekte. Ulaştığınızda da yüksek ciddiyetler, itinayla hissettirilen mesafeler ve iletişimsizlikler vahim.  Ki her daim mesafeleriniz itinayla hissettirilir.  (Çok azı bunu yapmaz.)
Üstüne üstlük öyle bir Öğrenci İşleri ve Dekanlığı var ki; orayla sorun yaşadıysanız zaten yazının buraya kadarki kısmının hepsi boş.

Aslında belki de sağlıkla sıhhatle 100 yıl yaşasam bu ülke adına asla öğrenemeyeceğim, farkına varamayacağım nice şeyleri buradaki öğrenim hayatım boyunca görüp gözlemleyebilme şansım oldu. Yani Türkiye'de nereler tıkalı,  eğitimde temel sorun nedir...
Bu çatı altında bonus kâbilinden öğrendiğim bir başka şeyse, odasında duvardan duvara Atatürk resmi olan bir şahsiyetten, bütün erdemli sözlerine rağmen derhal uzaklaşılması gerektiği idi.  Kemalizm'in de Türkiye'nin damarlarını tıkayan bir cemaat olduğunu görebiliyorum bugün.  Ne var ki onlar da diğer cemaatler gibi kendilerini "Vatan-millet için çok hayırlı ve elzem"  görüyorlar.




Tabii tıkır tıkır derslerini zamanında geçmiş öğrenciler mevzubahis tıkalı damarlarla pek yüzleşmezler. Ve tam da bundan ötürü okullarını ululamaya (yağlayıp yüceltmeye) devam edebilirler. Ancak bir sebepten kayıt filan dondurmuş veya öğrenci affından yararlanıp Öğrenci İşleri  ile  Dekanlığa yolunuz düşmüşse...
...
Bir kere birinin 'Evet' dediğine, diğeri 'Hayır' diyor. Birinin Dekan statüsündeki kişisi "Diplomanızı alabilirsiniz, herhangi bir engel yok" derken; diğeri "Kesinlikle olmaz, mümkün değil!" diyor. Bir takım maddeler sayılıyor size,  veya sayıl(a)madan karşı çıkılıyor.

Herhangi bir öğrenci affından yararlanarak okula geri dönüş mü yaptınız? Tam bir dönemlik çok başarılı bir eğitim yarıyılının sonunda size: "Kusura bakmayın, sizin başvurunuzu bir hata ile kabul etmişiz. Başvurunuz ve bu dönemki ders notlarınız iptal"  de denebilir. Hiç öyle Dekanların, Dekan Yardımcılarının laflarına aldanmayın.  Çoğu af işlerini bilmediği gibi; bir bilen de yok zaten. Zamanla öğreniyorlar diyebiliriz.
En son olarak, Dekanlık'tan yazılı olarak gelen bir Yönetim Kurulu kararıyla  "teknik seçmeli olmak kaydiyle sadece tek bir ders almama izin" verilmişken ve ertesinde "diploma hakkımı kazanacağım" söylenmişken;  dersi geçtikten sonra diploma için başvuran bendenize Öğrenci İşleri  "Teknik seçmeli dersin yanı sıra, yeni açılan şu mecburi dersi almamışsınız. Dolayısıyla diploma hakkınız mevcut değil" diyebilmekte!  Ve Dekanlık bu kararın yanlış olduğunu söylemekte!
Çok şükür,  bunu da gördük!

Aynı Türkiye gibi yani... Kurumlar arası çatışmalar ve uyumsuzluklar bitmiyor. "Ama benim hamurum kuvvetli, tam bir berserk'imdir" diyorsanız;  buyrun Hacettepe Üniversitesi'ne!



...... Ekleme:
 Beytepe Kampüsü'ndeki  (yani Tıp ve Diş hekimliği harici bölümlerin bulunduğu kampüs)   ULAŞIM  çilesi'ni  yazmayı unutmuşum.

Şu fotoya fotoşop diyenler olsa da,  (isteyen istediğine inanmakta özgürdür),  benim yıllarca gittiğim bu üniversitenin Beytepe Kampüsü otobüs seferleri uzun yıllar bundan farksızdı. CHP belediyesi zamanında da sorun vardı, Gökçek döneminde de sürdüğünü söyledim zaten.  Balık istifi gitmeye dahi razıydık,  yeter ki okula ulaşabilelim,  sınavımıza girebilelim.

Yeni açılan bölümleri ve artan öğrenci sayısına paralel olarak orantılı artış göstermeyen ulaşım araçları ile,  (Beytepe Kampüsü'nün cehennemin dibinde olduğunu da hesaba katarsanız)   öğrencinin en temel iki sorumluluğu olan
(1-Derslere devam,  2-Sınavlardan yeterli not almak)  daha ilk aşamada sekteye uğruyordu zaten.  Sabah derslerine yetişebilmek bir mesele,  sınav haftalarında sabah sınavları için zamanında okulda olabilmekse apyrı bir mesele...
Üniversite yönetiminin,  mevcut ulaşım sorununu çözme yönünde pek bir niyeti yok gibiydi.  On yıldan fazla bir zaman boyunca bu sorunu çözmediler ancak ulaşım sorunları yüzünden sınava geç kalan ya da giremeyen öğrencilere çok rahatlıkla "sınava girmedi-F2" ve "devamsızlık-F1" notu verdiler.  Zamanında pek çok öğrenci devamsızlık yüzünden derslerinden kaldı,  okuldan atılanlar dahi oldu.

Ulaşım sorununu çöz(e)memiş bir üniversitede nasıl bu kadar kolay devamsızlık notu verildi?  İlk otobüs durakları ve semt servis güzergahları hariç, yıllarca günün ilk derslerine gitmek isteyenler araç bulmakta zorlanmadı mı?   (Sonunda bir gün karar alarak devamsızlıktan atılmayı kaldırdılar.)

Yöneticilerine sorsanız büyük ihtimalle belediyeyi suçlarlar.
Yalan!
ODTÜ otobüsleri vızır vızır geçerken,  dolmuşları bu kadar düzenli ve sıkken (üstelik "ODTÜ arazisine el koyarım"vari Belediye Başkanı Gökçek çıkartmalarına rağmen); Hacettepe'de hiçbir değişim ve düzelmenin olmaması;  bu üniversite yönetiminde ne kadar  "isminin önü bol çıkıntılı,  çok fonksiyonlu yapışkan tıkaç"  olduğu hakkında daha ilk adımda fikir verebilir.

Bir de bazı bölümlerinde ders notu bulabilmek tam bir mesele!