Eylül 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eylül 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2026 Pazar

  Mutlak Butlan kıskacında CHP


Uzun, upuzun bir aradan sonra tekrar merhaba!  👋
Bugün, geçmişte bedel ödediğim bir öngörümün gerçekleştiğini gördüğüm için  kayda düşmek adına yazıyorum.

Kemal Kılıçdaroğlu,  2010 yılında bir kaset darbesi ertesi Uğur Dündar'lı ekran şovları rüzgarıyla CHP Genel Başkanı olduğunda (*),  Ekşi Sözlük'te yazdığım şüpheci - sarkastik bir yorum nedeniyle kısmi lince maruz kaldığımı daha önce de paylaşmıştım.
Ne hikmetse aynı platformda o hafta yazdığım Şahan Gökbakar eleştirilerim de eklenince bir anda  Ekşi'deki "entry kötüleme mafyası"nın radarına girdim,  saniyeler içinde tüm paylaşımlarım peş peşe negatif oylandı;  üstüne bir de mesaj kutum ne kadar aptal-salak-beyinsiz bir boş kafalı olduğuma dair tespitlerle dolmaya başladı.

CHP kitlesinden yediğim ilk linç bu değildi tabi. Radikal'de sanırım 99'da idi, onu da daha önce yazmış olmalıyım,  "Türkiye'de seküler, laiklik iddiasındaki kesim iyi bir hazırlık yaparsa, İslamcı siyaset 20 ila 25 yıl içerisinde iktidardan düşebilir"  yazdığımda  söz konusu eğitimli, aydınlık, göbeğini kaşımayan ve aptal kalabalıklardan olmayan Atatürkçü kesim zincirleme bir alay nöbetine girivermişti. "Salak yaa! aptal", "Sen de İslamcısın belli!", "En fazla bir sonraki seçime giderler yavu ne 25 yılı?  ehu ehueh ahhhaaa!"  gibi laflar...

Gerçekten de CHP kitlesinin çoğu, AKP'nin bir sonraki seçimlerde gideceğini ve makarna-bulgur dağıtarak iktidarı aldığını düşünüyordu.  (Bu kesimin vasıfsızlığı ve körlüğü  onca yıldan sonra hâlâ insanı şaşırtabiliyor tabii.)



........ KK Genel Başkan olduktan dört yıl kadar sonra 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde,  İslâm İşbirliği Teşkilatı'nın genel sekreterliğini de yürütmekte olan  Ekmeleddin İhsanoğlu  CHP adayı olarak ilan edildiğinde yazdığım birkaç cılız (olumsuz) yorum da yine CHP seçmeni tarafından hoş karşılanmamıştı.
( «Ekmek için Ekmeleddin!» )

Aradan geçen 13 küsür yıl boyunca KK başkan olarak girdiği bütün seçimlerde ana muhalefet partisi koltuğunu koruyup güçlendirmekle birlikte AKP'yi deviremedi. Ancak CHP seçmeni istisnasız her seçime "Gümbür gümbür geliyoruz!" havasıyla girdi. Ve her seçim sonrası  (en başından beri olduğu gibi)  yine "makarna bulgur",  "oylar çalındı / seçimde hile",  "Halkımız cahil - aptal - koyun!"  kombosu ile bir sonraki seçimlere kadar devam etti.

Açıkça söyleyeyim ki başına kim geçerse geçsin bu partinin gidişatı değişmeyecek. CHP'nin zorla ayakta tutulan bir hortlağa benzediğini,  kitlesinin "ilericilik" iddiasına rağmen küçümsediği / hâkir gördüğü İslâmi tabandan geriye düştüğünü  (bir tek kendileri dışında)  görmeyen pek kalmadı gibi artık.

Düşünün ki yıllar geçmesine rağmen hâlâ  YAE  (Yetmez Ama Evet piçleri!)  diye hakaret eden bu kesim;  ilgili kavramın siyasi-kültürel hayatımıza girdiği 12 Eylül 2010 Referandumu öncesi CHP parti yönetiminin neredeyse yok hükmünde bir siyasi kampanya yürüttüğünü ne o zaman gördü, ne de sonrasında... O kadar ki, karşı taraf  «İmkân olsa mezardakileri bile kaldırarak oy kullandırmak lazım!»  demekteyken; CHP'nin ilgili halk oylaması öncesi tek yaptığı  "Saray'ın klozet kapağı altındanmış,  bu israftır!"  ve  "Saraya karşıyız!  (Karşıyız karşı, AKP'nin yaptığı her şeye karşı!)"  sloganlarını atmaktan öteye geçmiyordu.

O dönem medya kampanyaları ve mitinglere baktığımızda, iktidar kesimi hem genel halkın hem de hukuk branşında uzmanlaşmış kişilerin anlayabileceği bir içerikle neden "EVET" olduğunu uzun uzun anlatmaktayken;  ana muhalefet partisi klozet kapağından ve saray kötülemesinden öteye gitmedi, gidemedi. Başkalarına "koyun - cahil - aptal"  diyen yüksek eğitimli kitlesinin böyle önemsiz detaylarla işi olmuyordu elbette.
Perinçek  ve türevleri ise  "Evet demek vatan hainliğidir!"  lafıyla kampanya açılışını yaptıkları için gitgide el yükseltmek zorunda kalıyorlardı.

Muhalefetin ajite edici dramatik bir dil kullanımından ziyade,  sağ duyulu ve daha sakin bir şekilde,  hukuken iyi ve modern ülkelerle ve Avrupa Birliği ile uyumlu bir dizi değişikliğin siyasi sonuçlarının maalesef aynı iyilikte olmayabileceğini anlatmasını yine de bir ümitle bekledim,  ama elbette olmadı. Olmadığı gibi,  bir de muhalefetin bu seçimleri yine kaybedeceğinin bariz olduğunu önceden yazdığım için yine hakarete uğradım. Kısacası burnunun ucunu görmeyen nato kafa nato mermer bir kitle.  Kendime de şöyle bir özeleştiri yapayım:
Kaybettiğini düşünmeyen,  kaybettiğini idrak edemeyen,  üstelik bilimsel düşünceden çok uzak alaycı bir kitleyi,  kendini sorgulamaya itmeye ve hayal dünyasından çıkıp  "anlamaya çalışarak"  gerçekçi olmaya davet etme hatasını inatla tekrarlamak.  Beyhude ve saçma bir çaba.  Bu kitleyi görmezden gelebilmeyi başarmamız gerekirdi oysa.

(Yanda %15'lik büyük bir farkla EVET çoğunluğu sandıktan çıktığının ertesi günü Taraf gazetesinin attığı manşet fotosunu tekrar paylaşıyorum. Klozet partisi kaybetti diyordu  -  2010 Ref / YAE)



Yaşanan  Mutlak Butlan  ve  "CHP Genel Başkanlığı koltuğunu gaptırmam!"  tartışmaları sonrası,  Kemalistlerin bir dönemki yarı-peygamberine bugünlerde kendi müritleri arasında saydıran çok.
Ne Ermeniliği kaldığı Kılıçdaroğlu'nun  ne hainliği  ne AKP adamı olması  ne bomboşluğu...  Aynı bir zaman Cumhurbaşkanı adayları olan  Muammer İnce'ye  yaptıkları gibi.

Evet, itinayla adam harcanır!  İtinayla önce yarı-Tanrı mertebesine kadar çıkartılıp kendisini eleştiren herkese lafına bakılmadan hakaret edilir, sayılır sövülür, had bildirilir;  miadını doldurduğunda  (tayyibi indiremeyeceği anlaşıdığında)  ise alaşağı edilip linç ediliverir.  İki yıl önce Türkiye'yi yönetecek dedikleri adama bugün söylediklerine bakın ve güvenilirliklerini vicdanınızda notlayın.

Şimdilerdeyse boş, bomboş bir başka adamı sırf Toma'ya çıktı,  yağmurda ıslandı diye övüp duran bu güruh  💩  muhtemelen bir zaman sonra Ekrem İmamoğlu'na da küfür kıyamet yorumlar yapacak.  (Ki böyle sığ, ve zararlı bir ekiple çevrili birini bulunmaz Hint kumaşı gibi görmeleri apayrı bir konudur.)



Her zaman dediğim gibi, bir insanın duyguları yalansa her şeyi yalandır. Dün çok sevdiklerini bugün yerden yere vuruyorlar. Güya çok eleştirdikleri AKP tayfanın dinle Allah'la kandırıldığını söyleyenler,  her  "Atam"  diyenin peşine takılıyor. Adamlardaki  "iyilik ve başarı"  kıstası bile AKP ve RTE üzerinden iken RTE nasıl gidecek acaba?  Bildiğiniz gibi virüslerin tedavisi bilinmezlikler ve çok yönlü tedbirlerle ele alınır,  yine de işe yaramayabilir.  Bugün Türk (muhalif) siyaseti  anti-Erdoğan virüsüne öyle bir gönüllü maruz kaldı ki ikonlaştırdığını aşması normal koşullar altında gerçekleşmiyor.

.......Ana muhalefet partisi CHP,  başıboş sokak köpeklerini düşündüğünün çeyreği kadar,  iş hayatında özel sektör ile memur maaşları ve tatilleri arasındaki makas ve net adaletsizliği mesele etmiyor mesela.  Ülke ballı memurlar ve yandaşlar cennetine dönmüşken,  Toma şovu yapan genel başkanı her fırsatta  "Şu kadar daha devlete memur alacağız,  öğretmen ataması yapacağız,  asgari ücrete zam yapacağız"  deyip duruyor.  KK ve CHP  EYT'yi  ülkenin başına bela etmiş iken,  aynı adamlar gün aşırı vergilerin ve faturaların katlandığını söyleyip AKP'ye ekonomi üzerinden veryansın etmeyi de ihmal etmiyorlar tabi  😜


Son olarak yıllar önce Reşat Çalışlar'ın açıkça yazdığı,  "Türkiye'nin Atatürk'e mesafeli bir muhalefet partisine ihtiyacı olduğunu"  düşüncesine katıldığımı tekrar dile getirmek isterim.  Rozet Atatürkçülüğü alıp başını başka, bambaşka bir boyuta geçmişken hele.



EKLER:

(*) Kamer Genç,  KK  2010'da ilk kez CHP Genel Başkanı olduğunda,  "Medya darbesi ile CHP'nin başına geldi,  Allah her siyasetçiye bir Uğur Dündar desteği nasibetsin"  demişti canlı yayında.


"2010 medyadaki aparatlar sayesinde öylesine bir basınç uygulandı ki Kılıçdaroğlu'nun tek adam olarak girdiği CHP kurultayında Baykal'dan sonra salonda delege sayısından daha fazla gazeteci vardı. Tarihte görülmüş bir şey değil ha. Tarihte ilk kez kurultay salonunda değişiklik yapıldı. Delegeleri tribüne aldılar. Delegelerin oturması gereken saha içindeki alanı gazeteciler tahsis ettiler. O kadar çok gazeteci bütün medya Kılıçdaroğlu'u istiyor. Sandalyenin üstüne çıkıp Kılıçdaroğlu'nu alkışlayan, Kılıçdaroğlu tezahüratı yapan gazeteciler vardı."
Yılmaz Özdil  -  Haziran 2026



Ekrem,  Özgür,  Selo,  Mansur  ve  Tayyip Erdoğan

İlk üçü de balon.  Üçünü de medya şişirdi.  İteleme çıktısı.  Üçü de siyasi yanları ve dünya görüşlerinden bağımsız,  çok zayıf kişiler.  Erdoğan da öyle ama o samimi ve davası olan bir adamdı ki davasına yakın biri değilim. Ama en önemlisi üçü de karakter olarak zayıflar.  Özellikle Ekrem ve Özgür hepten ezik ve eğik.  Erdoğan'ı ise siyasi başarıya götüren şey karakteristikleri oldu. Bütün diğer zaaflarını örttü karakter nitelikleriyle. Tabii karakter önemli ama her şey demek değil. Üstelik Erdoğan 2019 sonrası zayıflamağa başladı ve zaafları yükseldi.
Atila Demirkasımoğlu  -  Mayıs 2026,  Twitter  (1)  (2)  (3)


"En kötüsü CHP tabanındaki dürüst kişilerin bu çürümeyi kabul etmemekte direnmesidir. Yani onlar da bu akıl dışı inatları nedeniyle suçludur."
(Mehmet Tanju Akad  -  Haziran 2026,  Facebook)


13 Eylül 2010 Pazartesi

12  EYLÜL  2010  -  Anayasa Değişikliği Referandumu

Sandıktan çıkan  %58-Evet  %42-Hayır  oyu ile  Anayasa değişikliği paketine onay verilmiş oldu.  BDP'nin Boykot  (yani seçimlere katılmama) kararının da etkisiyle referanduma katılım  %77-78  düzeyinde gerçekleşti.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın sonuçların belirginleşmesi sonrasında yaptığı akşam konuşmasına göre,  "Bu oran bundan önceki referandumda  (1980 Anayasa oylamasında)  yüzde 67 düzeyinde"  imiş.
(Aslında geçersiz ve kullanılmamış oylarla birlikte sonuçlardaki gerçek oran:
Evetler %41,9  -  Hayırlar %30,05)

Evet ve Hayır oylarının illere göre dağılımını gösteren bir harita var aşağıda. Kıyı şeridi,  Trakya ve Tunceli  yine  'Hayır'  dedi.  Katılımın en düşük olduğu şehir ise %7 ile Hakkari.
(Bu haritayı,  29 Mart 2009 Yerel Seçim sonuçlarındaki harita ile kıyaslamak isterseniz  tıklayınız)


Not düşülecek çok şey var ve uzun bir yazı olacak.  Ancak belli bir yazı düzenini korumak adına,  öncelikle Tayyip Erdoğan'ın 12 Eylül akşamında yaptığı konuşmasından bazı alıntılar yapmak istiyorum:


Evet diyenler de kazandı,  hayır diyenler de...
"Kaybeden darbeci anlayış oldu. Türkiye'de vesayet rejimi tarihe karışmıştır. Değişime ve değişimin getireceklerine direnen anlayış kaybetmiştir."

"Değerli arkadaşlar, ileri demokrasi ve hukukun üstünlüğü mücadelemizde tarihi bir eşiği milletçe aşmış bulunuyoruz. Demokrasinin, hukukun, adaletin çıtasını el birliğiyle yükseltmiş bulunuyoruz. (...) Kampanya sürecinde de şunu defaatle ifade ettim: Milletimizin iradesi hangi yönde olursa olsun saygındır, makbuldur, kıymetlidir. Evet diyenlerin iradesi de, Hayır diyenlerin iradesi de, sandığa gitmeyenlerin tercihi de saygıya değer."

"12 Eylül günü kazanan demokrasimiz olmuştur.  Değişimin, demokrasi içinde gerçekleşebileceği bir kez daha görülmüştür. Demokrasiye olan inanç ve güven bir kez daha ortaya çıkmıştır. Her türlü sorunun çözüm yerinin demokratik siyaset olduğu ortaya çıkmıştır.  (...)
Bugün çıkan Evet kararı, milletimizin demokrasi özleminin bir neticesidir.  Demokrasi; halkın iradesini kabullenmek, bu iradeyi ve her türlü farklılığı siyasal sürece katmakla anlam kazanır."

"Halkımız demiştir ki:  Evet artık ileri demokrasi, Evet artık özgürlükler,  Evet artık 'üstünlerin hukuku' değil  'hukukun üstünlüğü', Evet artık milli irade egemen olsun,  Evet artık vesayetçi anlayışlar son bulsun. (...) Kralların değil, kuralların egemen olduğu bir Türkiye istiyoruz.  Milletimizin bu güçlü mesajını almak durumundadırlar."

"Particilik yapmadan, gözetmeden, inandığı doğrulara destek veren; kalbinin, vicdanın sesini dinleyerek bu değişime onay veren her bir vatandaşımı gönülden kutluyorum.
Siyasetin rekabetçi karakteri gereği meydanlarda, ekranlarda  maksadı aşan beyanlar da oldu. Eğer gerçekten bu arada ben de birilerini incittiysem özür diliyorum."



Çeşitli makale  ve  yorumlardan alıntılar:

Sonuç: Türkiye halkının, siyaset kilitlendiği noktada anahtar olarak devreye girdiği vakit, "Askeri vesayet istemiyorum", "Demokratik bir ülke istiyorum", "Özgürlük istiyorum" iradesinin güçlü biçimde, tartışmaya yer bırakmayacak şekilde yansımasıdır. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın sonuç ortaya çıktıktan sonra yaptığı "Darbeci anlayış kaybetti"  değerlendirmesi doğru ve isabetlidir.
(...) Anayasa halk oylamasını gerçek boyutlarından çıkartıp, "hükümete güven oylaması" haline dönüştüren, değişikliklerin özünü saptırarak sunan ve halkı parti tercihlerine göre oy kullanmaya zorlayan siyasi liderleri ve onların medyadaki uzantıları, bir kısım kanaat önderleri,  onlar kaybetmiştir.

(Cengiz Çandar, 12 Eylül'ün zincirleri kırıldı. 13/09/2010, Radikal)


"Ülkenin elden gittiğini görerek üzülenler tabii ki olacaktır. Ülke birilerinin elinden ciddi anlamda gidiyor. Bu doğru. Ülkeyi babasının malı gibi sahiplenip, özgürlükten bihaber totaliter oyuncağına çevirengiller tabii ki üzülecek. Ağlayın açılırsınız. Kendinize, hükümetin %60 oyu nasıl aldığını bir sorun. Ülkeyi sahiplenilen, elden kaybedilen vb bir mal gibi gören, kendisi sahiplenince başkasının "sahip olmadığına" inanan,  kendi gibi düşünmeyen seçimde kazanınca ülkeyi  "elden gitmiş"  görenler;  özellikle siz sorun.

Bu bir Anayasa oylaması.  Halk nasıl %60 ile kabul etmişse, eğer bu iktidar elindeki gücü yanlış kullanırsa yine onu indirmesini de bilir.  Yok ama "Bu halk cahil, aptal, özürlü... Bunlar böyle şeylerden anlamaz.  İşi sizin tayfa birşekilde eline almalı"  değil mi?

Böyle düşündüğünüz sürece, o oy yarın %70 olacak. Bu ülke senin olduğu kadar, yeterli eğitimi görmemiş bir Anadolu köylüsünün de. Bu ülke senin olduğu kadar,  eğitim almadığının üzüntüsünü çeken, görücü usulü evlenmiş başörtülü bir ev kadınının da.  Bu ülke senin olduğu kadar,  senden biraz farklı düşünenin de...
Sen onun hayat tarzına, yaşayışına, özgürlüğüne aleni hakaret ettiğin için; o senin tarafında olmamayı tercih ediyor. Yoksa ekonomiden anlamıyor, bu Anayasa değişikliğinin dahi anlamını bilmiyor. Ama sor kendine bakalım, hiçbir şeyden anlamamasına rağmen, nasıl oluyor da "Hangi tarafa oy vereceğini" biliyor? Çünkü senin derdinin, kendisini tamamen yok etmek olduğunu algılıyor da ondan.  Bir insanın hayat tarzıyla doğrudan ilgilenmek, ve tüm sorununun bizzat bu hayat tarzından kaynaklandığını belirtmek de bir nevi onu yok etmek istemektir.

Kişilerin hatalarına değil de bizzat varlıklarına karşı tavır alırsanız, onu ikna etmek için hiçbir iletişim kanalı bırakmazsınız.
Bu ülkedeki muhafazakar oylar sürekli bu psikolojiyle alındı. Senin o lanet olası birincil kaygın,  olaylardaki yanlışları doğrudan göstermek yerine;  sınırı aşıp hayat tarzına hakaret etmeye, özgürlüğe set çekmeye vardıkça;  bu halk muhafazakara oy vermeye devam edecek."
(marie arouet tolstoyevski  -  13.09.2010,  Private Sözlük)


Halk, ... demokratikleşmeyi değişim/yenileşme olarak görmektedir. Bu nedenle zaman zaman "muhafazakâr" olduğu söylenen bu toplumun böyle bir özellik taşımadığı (iktidar partisinin kendisini tanımlayışı dahi öyle olsa bile) rahatlıkla öne sürülebilir. Halkın muhafazakârlıktan anladığı değişmemek, demokratikleşmemek değil; kültürel değerlerinin, bilhassa dini değerlerinin korunması,  onlara dokunulmamasıdır.
(...)
Anti demokratik bir rejimin hazırladığı anayasayı değiştirmek konusunda halkın 'Hayır' oyu vereceğini beklemek manasızlıktı.  Ondan daha büyük yanılgı ise bir iktidarın anayasayı değiştirerek daha otoriter bir rejim kuracağını öne sürmekti. Verilen karar halkın hiçbir biçimde bu iddialara kulak asmadığını gösteriyor. Halkın böyle bir korkusu olmadığı gibi, bu tür korkutmalarla da bir ilişkisi yok.
Referandumu muhalefet partileri ne yazık ki bir güven oylamasına dönüştürdü. İktidar partisi verilen oyların kendisine verilmiş sayılmayacağını ısrarla yineledi. Dolayısıyla ortaya çıkan sonuç muhalefet açısından maalesef tam bir yenilgidir. Maalesef diyorum, çünkü keşke muhalefet bu dönemde daha farklı bir tutum içine girse ve daha yapıcı, olumlu bir tavır takınsaydı Türkiye'deki yenileşmeye daha fazla katkısı olacaktı.
Bunu yapmadığı için sonuç üç muhalefet partisi bakımından da hezimettir.
(...)
Gene aynı noktadan bakılırsa Güney Doğu Anadolu ortaya koyduğu sonuçla çözümden yana olduğunu, çözümü iktidar partisinde ve meşruiyet içinde aradığını göstermiştir. Bu mutlaka dikkate alınması gereken, yabana atılmayacak, hayati derecede önemli bir sonuçtur. Ve öyle görünüyor ki, bundan sonrası iktidarla Kürtler arasında olduğu kadar  Kürtlerin kendi arasında da cereyan edecek bir tartışma içinde biçimlenecektir.

(Hasan Bülent Kahraman,  Evetin hayrı.  13/09/2010, Sabah)


Bir diğer yorum ise  Tarhan Erdem'den  geldi:
"Milletimiz,  demokrasideki yetkinliğini;  inanılmaz yalan ve propagandalarla yanıltılamayacağını göstermiştir."



Türk Medyası'ndan bahsediyorum.  Olaylar  halka/kamuoyuna duyrulurken, bilgilerin  kendi  'TARAF'ına  göre yontularak servis edilmesinden bahsediyorum.  Anayasa referandumunda "kayısı fiyatları"ndan medet uman Türk siyasetinin seviyesinden bahsediyorum.  Okyanus ötesinden gelen önerilerin,  değişim taleplerini gölgelemesinden bahsediyorum.  Tercihini "Yetmez ama evet"ten yana kullanan ünlülere  (en popüleri Sezen Aksu başta olmak üzere)  verip veriştirilmesinden ve dozun kaçmasından bahsediyorum.

     12-13 yaşındaki ergenlere hitap edercesine meseleleri tartışmayı artık bırakalım.  Bu kitleye hitap edecek şekilde söylemler geliştirerek  ideolojilerimiz ve kişisel nefretlerimizin,  at gözlükleri ve kibrin etkisinde sürüklenerek  bizi ona buna saldırtıp  ruhumuzu körleştirmesine izin vermeyelim.  Unutmayalım ki  yanlış ve isabetsiz atış,  hedefi ıskalamaktan gayrı  "acemi"  sıfatını da perçinler.


"12 Eylül 1980 Anayasası" diye tanıdığımız o korkunç "yasakname", yüzde doksanın üstünde bir oyla kabul edildi.  Aradan neredeyse otuz yıl geçtikten sonra –yani bu kadar "denenmişlik"ten sonra- bu yasaknamenin korunmasından yana hâlâ yüzde kırkın üstünde oy çıkması, Türkiye toplumu adına çok da göğüs kabartacak bir durum gibi görünmüyor bana.
(Murat Belge,  13 Eylül izlenimleri.  14/09/2010, Taraf)



____________________________________________________________
-Şimdi de mevcut partiler penceresinden,  seçimli dar bir alandan bakalım.-
____________________________________________________________



AKP

Sokaktaki sıradan insanın hayatını çok fazla etkileyeceğini düşünmüyorum bu referandum sonuçlarının.
Türkiyenin idari bir devrime ihtiyacı var  ama bu AKP'nin niyetlendiği ve altından kalkabileceği bir şey değil.
Çağ değişti,  günümüz Türkiyesinde darbe yapmak kolay değil.  Darbe tehlikesi de  şeriat tehlikesi gibi maddi temeli olmayan bir durum bence.
Yani referandum sonucu için ne kimileri gibi  "eyvahlar olsun"  diyorum ne de "çok iyi oldu".    (enel hakki  -  Private Sözlük)


"Hayır" diyen ve bunu savunan politikacılar ile medya kaybetti. Ama onların kaybı, "görüşlerinin" daha az oy alması değil, bu değişimin kaçınılmazlığını anlayamamaları- nın ortaya çıkması.
Kendi toplumlarının gerçeğine bu kadar yabancı kalarak nasıl bu ülkenin yönetiminde söz sahibi olacaklar?
Türkiye'nin bugünkü gerçeklerini anlayamadıkları sürece onlara siyasette bir gelecek olmadığı açık.
Bütün bu değişimleri "AKP" üzerinden anlamaya çalışmanın sığlığı,  onları kendi yarattıkları sığlığın içine hapsetti.  Mesele AKP değil çünkü.  Mesele, Türkiye'nin ve dünyanın süratle değişmesi.
(...)
Türkiye hamile bir kadın gibi yeni bir ülke doğuruyor, AKP bu doğumun yalnızca  "ebeliğini"  yapıyor.
Bizim "hayırcılar" ise, doğum yapanla ve doğacak bebekle değil  yalnızca "ebeyle" ilgileniyorlar.
(...)
AKP hem kendi yaptığı doğru tercihlerle, hem de talihin yardımıyla bir toplumun en önemli döneminde işbaşında bulunuyor.
Ama ne sancı bitti henüz, ne doğum tamamlandı, ne de bebek doğdu.

(Ahmet Altan,  Doğum.  14/09/2010, Taraf)



Türkiye bu tempoda gidemez
Katılıyorum,  mesela muhalefetin özeleştiri yapması gerektiği konusundaki görüşe.  Ancak Türkiye'nin daha aydınlık geleceğe kavuşması açısından sadece muhalefetin değil,  iktidarın da özeleştiri yapması gerektiğine inanıyorum. İktidar kendisine şu soruyu sormalı:  Niye Turkiye'de %42 gibi hiç azımsanmayacak oranda olan bir insan topluluğu 8 yıldır Türkiye'nin İran'a benzeyeceği korkusu ile yaşıyor?  Bu korkuyu gidermek ve toplumsal gerilimi düşürmek için ne yapabilirim?  İktidarın, Türkiye'nin demokratikleşmesi ve AB üyeliği için çabaladığına inandıramadığı kitleleler  Turkiye'nin en eğitimli ve Batı kültürüne en yakın kitleleri.

Peki niye AB'yi hedef olarak gören bu insanlar şimdi AB üyeliği için yapıldığı iddia edilen değişikliklere karşı çıkıyorlar?  Türkiye bir sekiz sene daha bu gerilimle devam edemez.  İktidar hükumette olmanın verdiği sorumlulukla muhalefetin kendi çizgisine gelmesini beklememeli,  muhalefetin kaygılarını giderecek adımları atmayı kendisine görev bilmelidir.  Mesela darbeye destek vereceği iddiaları ile içeri atılan ve neyle suçlandıklarını kimsenin anlamadığı gazetecilerin serbest bırakılması bir iyi niyet adımı olarak algılanabilir bu %42 tarafından.
(patriot66  -  14.09.2010, Radikal Online)

Bence kabul edilen değişiklikler olumlu ama hiç de öyle abartıldığı kadar ileri değişiklikler değil.  İhtiyacımız olan asıl şey  82 Anayasasını tamamen çöpe atarak evrensel anlamda 21.yy.a uygun yeni bir anayasadır.  Hükümet verdiği bu yeni anayasa sözünü  (bu üçüncü söz verişleri)  yerine getirmeli ve bu anayasa herkesin katılımına açık olmalı.  Kabul edilen değişikliklerde yapıldığı gibi toplumun bazı kesimleri dışarda bırakılmamalı!!
(HISEYN  -  13.09.2010, Radikal Online)




CHP-MHP

İsmet Berkan;   "Bu referandum sonunda  'Evet'  de çıksa,  'Hayır'  da çıksa kaybedeni belli:  MHP"  demişti.  Zaten son haftalarda pek çok gazeteci-köşeci,  bir şekilde  kendi kelimeleriyle bunu dile getirdi.  Ne var ki Kemalist kesim tablonun belirli bir bölümüne o kadar yoğunlaşmış ki  kalanını göremiyor;  gördüğünde de algılayamıyor.  AKP'nin,  Kürt özgürleşmesinin ve Kürt haklarının baş destekçisi olduğunu filan bile düşünüyorlar...


MHP nin adı bile gelecek vâdetmiyor
artık insanlar 1955 yılı usulü parti istemiyor,  mhp gibi chp gibi.  yau koskoca bir referandum oldu,  bu süreçte muhalefetten ne duydunuz.
recep bey,  onun havuzlu villası var,  basit konuşmalar.  adamlar bu kadar biliyor,,  gave gonuşması.
(turg  -  12.9.2010, Radikal Online)

MHP bitmiştir..
MHP sadece kalelerde değil, Türkiye'nin tamamında çökmüştür.  Bahçeli ve ekibi derhal istifa etmelidir.  BDP ve CHP'nin kuyruğuna takılıp siyaset yaptığı için seçmeninden çok kötü bir tokat yemiştir. Yarından itibaren Bahçeli ve ekibinden bunun hesabı sorulmalıdır.  Sanki çok iyi bir sonuç almış gibi,  bir de utanmadan erken seçim istemektedir.
Böyle bir siyasetçi siyaset tarihinde de görülmemiştir.
(kazim.genc58)

Demokrat lider Bahçeli ama yalnızdır
Sayın Devlet Bahçeli'nin siyasi duruşu demokrat olduğu için, MHP eski tabanı ile yeni çağın ihtiyaçlarına cevap verebilecek lider vizyonu arasında uçurum var onun için bu kronikleşmiş zihniyetin devamını istiyenleri bırakıp yeni ve daha çağdaş bir milliyetçi barış partisi kurması gerekir.
(medimparatorum)

Kürt sorununda açılım fikrini lanetleme eksenine oturtmuş olan Devlet Bahçeli'nin referandumda en büyük hezimeti almış olması, Türkiye toplumunun Kürt sorununu kültürel kimliklerin tanınması yönünde çözülmesi isteğini vurgulamış olduğu için önemlidir.
(...)
Halkoylamasının en büyük kaybedeninin kaba ve saldırgan milliyetçilik olması sevinilecek bir şeydir. Bu durum, CHP-MHP koalisyonu düşleyenleri de yeniden düşünmeye sevk edeceği için sevindirici.

(Ahmet İnsel,  Esas kaybeden MHP'dir.  13/09/2010, Radikal)




Hayır'ların %42 mertebesinde olması bile bir başarı göstergesi bence.  Ancak bunu tam tersi şekilde yorumlayanlar da var ve hayret edilesi durumdalar.  Taraflı basınlar, (pardon  "tarafsız habercilik"ti  değil mi?)  ve güdümlü bakış açılarıyla o kadar sarhoş olanlar var ki;  ne halktaki eğilimleri  ne değişimleri  ne de acıları ve beklentileri kodlayabildiler.

CHP zaten uzun yıllardan beri Don Kişot misali yel değirmenleriyle savaşıyor.  Sorunlar ve canavarlar yaratıklandırıp,  olmayan onlarla orantısız mücadele içerisinde...


Duygusal çıkışları hoşgörelim. Başkalarının normal diyeceği bir sonuç veren referandum, CHP'liler için travmatik oldu (kendi kurdukları Matrix'te yaşadıkları için). Aslında önerilen değişiklikler normal bir ülkede %80 civarı Evet alırdı. Ortalama düşünme kapasitesine sahip mantıklı bir insanın hayır diyebileceği hiç bir şey yoktu değişikliklerde. Ama dedim ya CHPliler Matrix'te yaşıyor, gerçeklikle bağlantıları kopuk,  hareketlerini yönlendiren tek dürtü  AKP düşmanlığı.

Artık önlerinde iki yol var:  CHP ya yok olacak, ya da iktidar alternatifi olacak. Gerçek bir siyasi parti olmak demek; bir programı, bu programa bağlı projeleri ve bir seçmen tabanı olan bir parti demek. AKP düşmanlığı bir program değildir. Beyaz Türkler (%15) ve Alevilerle (%8)  kısıtlı bir taban da yeterli değildir.

CHP'nin bir avantajı var: Programına ne koyarsa koysun Aleviler ve Beyaz Türkler destek verecektir. "Ne bu ya, her taraf kıro Kürt ve badem bıyıklı hanzo doldu. Bir bizim başbakanın eşine bak, bir de Suriye başkanının eşine. Valla elin Arabının eşi bile bizimkinden daha modern. Hiç yakışıyor mu mavi gözlü ve golf pantolonu giyen birinin kurduğu ülkenin imajına?  İstemiiiyoruuum!"
Bunun ötesinde, berisinde, üstünde, altında, sağında, solunda bir fikri yok Beyaz Türkler'in. O nedenle "tuu AKP'ye  tuu BDP'ye" demek, bu kesimi elde tutmak için yeterli CHP'ye.  Ama iktidar alternatifi olmaya yetmez.
(itaatsiz'den  dikkat çeken bir yorum  -kısa alıntılarla-)



"Ay bu insanlar ne bilirler ki oylarının değeri olsun" diyerek dudak bükenler,  'halkın ezici çoğunluğunun neye göre evet ya da hayır oyu verdiğini açıklayamadan oy verdiğini' iddia edip halkı budala yerine koyan iyi okumuşlar, bu tavırlarıyla halkın kime oy vereceğine karar vermesine yardımcı oluyorlar. Küçük gördüğü, tercihlerini yaparken vesayet altına alınması gereken aşağı-ortadan düşük zekâlı zihinsel özürlüler olarak baktığı ve onlar biraz yanına yaklaşınca korkuyla karışık bir nefretle irkildiği bu kitlenin kendilerini gayet iyi anladığını idrak etmekten aciz bir zümre bu. AKP'yi proto-faşist olmakla suçlarken, kendisinin ağır bir otoriter elit hükümranlığı özlemini ele verdiğini görmüyor. Kendini demokrat, solcu, ilerici, vs. zannediyor.
... Aldıkları tavrın ve yürüttükleri kampanyanın içeriği ile ilgili en ufak bir eleştirel değerlendirme dile getirilmedi.
Kılıçdaroğlu'nun çok büyük bir çaba sarf ettiği kuşkusuz. CHP örgütünün bu çabayı taşıyacak bir yapıda olmadığı da bir o kadar açık. Ama bunun ötesinde; hayır kampanyası tuzağına düşmüş olmaktan başlayıp, kampanya sırasınca işlediği temaları da sorgulaması gerekmiyor mu yeni CHP Genel Başkanı'nın?
(...)
"Bu anayasa değişikliği size iş sağlamayacak" demek, insanlarla alay etmektir. Anayasa ile iş ve aş bulunacağına yurttaşların inandığını mı zannediyor CHP'liler ve bazı sosyalistler?

(Ahmet İnsel,  Cahil Halk Sendromu.  14/09/2010, Radikal)



ben yine de bu sonuçları hayırcılar için bir başarı olarak görüyorum, referandumda evet oyu verdiğim halde.  böyle saçmasapan argümanlarla insanlara %42 hayır oyu verdirtebilmek gerçekten büyük bir başarıydı.
(izbirak  -  13.09.2010, Ek$i Sözlük)

Sahillerdeki tatlı hayatları hiç bozulmamasına hatta her geçen zaman daha da iyi olmasına rağmen  korkudan tir tir titreyen beyaz Türkler,  o kadar güneşe rağmen hala ısınamadılar ve "bronzlaşamadılar".  Biz evetçiler,  hayırcılardan tek bir şey istiyoruz:  Yalanla dolanla değil;  gerçekleri saptırmadan, dostça, ikna ederek karşı çıksınlar.  İkna edemiyorlarsa da ülkeyi germeyi bıraksınlar, şezlonglarına rahatça uzanıp kitaplarını okusunlar.
(xbasols)


Memleketimizin, muhafazakar demokrat iktidar partisi (AKP) karşısında iktidara talip muhalefet partisi yoktur; bu boşluk doldurulmalıdır! Ne zamandan başladığı tartışılabilir ama en az sekiz yıldan beri bu boşluk genişlemekte ve derinleşmektedir.
Bu Mayıs ayında siyasal olmayan bir olay sonucu Baykal'ın genel başkanlıktan ayrılmasıyla, parti boşluğunun dolacağı umudu doğdu: Kılıçdaroğlu CHP'nin genel başkanı seçildi. Bu seçim partide değişimi başlatabilirdi.  Halk da yeni genel başkanı 'değişim' olarak algıladı, Haziran başında ortada bir şey yokken CHP oy oranı yüzde 28-30'lara çıktı. Artış heyecan verici, yeni gelişmeleri besleyebilecek özellikteydi!
Yükseliş sürerse, önümüzdeki seçimde iki büyük partinin oy oranı toplamı 75-80'i bulabilir, Türkiye siyasal istikrarı sürdürülebilir biçimde yakalayabilirdi. Sorun CHP'nin değişimi başarabilmesiydi. Değişim istenmeli, istek projeye dönüşmeli, proje yönetilmeliydi! Kılıçdaroğlu, yakaladığı fırsatı değişim projesi oluşturmak ve yönetmek için kullanabilirdi.

Kılıçdaroğlu'ndan sonra CHP'de kurumsal olarak değişim isteği ortaya çıkmamıştır; bana göre çıkamazdı. Şimdi soru şudur: CHP, Türkiye'nin "iktidar" veya "ana muhalefet" partilerinden biri olmaya karar verip bu kararın gereğini yapacak mıdır?
CHP ya iktidar olabilecek ikinci partinin oyuna doğru çıkacak, ya da Ak Partiye karşı olanların en çok oy verebilecekleri parti çizgisine çekilecektir! Birinci yol zor ve gösterişsiz,  ikincisi kolay ve gösterişlidir!

(Tarhan Erdem,   CHP ne yapacak?   13/09/2010, Radikal)

(Son cümle:   Sayın Tarhan Erdem'in bu yazısının  son cümlesi  ve son paragrafı dikkat çekici.  Zaten sorun CHP'nin "zor yol"u değil,  "kolay ve gösterişli yol"u tercih etmesi...  Bu da bizatihi Kemalizm'den kaynaklanıyor. Atatürkçü bir ailem olmasına ve bu yönde terbiye ve eğitim almama rağmen, zamanla  Kemalizm'in  "Kibir, Gösteriş ve Kolaycılık"  olduğunu anladım.  CHP bu ruhu gerçekten iyi yansıtıyor.  Sonuç olarak ülkede bir iktidar var,  ama muhalefeti yok.  Asıl tehlike bu değil mi?)


DTP ..................... .....................
Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir,  "12 Eylül'deki halk oylamasında Diyarbakır'daki boykot oranının yüzde 51'in altında olması halinde,  boykot kampanyasını yürüten BDP'nin ve belediye başkanı olarak kendisinin meşruiyetinin tartışma konusu olacağını"  söylemiş ve böyle bir durumda istifa edeceğini ima etmişti.  Cumhuriyet tarihindeki bu altıncı referandumda,  DTP tabanının güçlü olduğu illerde BDP'nin boykot kararına uyuldu.

Referandumun ertesinde Diyarbakır BDP il binasına PKK flamaları asıldı, marşlar çalınıp havai fişek gösterileri yapıldı. BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, "Halkımızı kutluyorum. Bu başarıyı demokratik özerklikle taçlandırana kadar mücadeleye devam diyoruz" dedi.  BDP Genel Başkan Yardımcısı Gültan Kışanak ise halkın,  "demokratik özerk Kürdistan"  isteğini dile getirdiğini söyledi.


Mukemmel bir basari
Bu mukemmel bir basari.  Boylesi bir iradeyi saygiyla bende kutluyorum. BDP'nin bu kararli durusu onu dahada buyutecektir.  Demekki karsimizda ne istedigini bilen bir halk ve parti var.  Halkina bu kadar guvenmese boyle goysunu dovmezdi.
(burçakyaylasi)


-----

Ekler:   Kemal Kılıçdaroğlu  referandumda oy kullanamadı.   BDP'nin boykotuna istemeden de olsa destek vermiş oldu böylece.

İllere göre  oyların dağılımı:   http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1018570&Date=13.09.2010&CategoryID=78



Fethullah Gülen: "Değil sadece kadını erkeğiyle, çoluğu çocuğuyla ve dünyanın dört bir yanına dağılmışıyla hayatta olan insanları; imkan olsa mezardakileri bile kaldırarak o referandumda 'Evet' oyu kullandırmak lazım. Mezardakiler bile kalksın. Ben zannediyorum kalkarlar da, ben zannediyorum ruhları koşar da... Çünkü demokrasi adına çok önemli bir adımdır."

Fethullah Gülen ve Cemaati,  bu Anayasa değişikliğini aktif olarak destekledi. Bir grup  "aydın",  değişikliklerin 12 Eylül'ün getirdiği katı yapıyı bozacağı iddiası ile referanduma meşhur  "Yetmez Ama Evet"  (YAE)  sloganıyla destek verdi. Bir grup, devlet içindeki vesayet mekanizmasının kırıldığını savunuyor, bunun sivil bir Anayasa yapmak için fırsat olduğunu söylüyordu;  başka bir grup ise yargıda kadrolaşmanın önünün açılmaya çalışıldığını...


EDIT 2018:
           Aradan yıllar geçti,  ancak hâlâ bu referandumdan yadigâr kalan
"YETMEZ AMA EVET"  nefreti devam etmekte.
İlginç şekilde,  çabuk unutan ve unutkan bir toplum olmamıza rağmen,  YAE'yi unutmadı bir türlü okumuşluğuyla müsemma kesim.
Referandumun kendisini ve ne için yapıldığını,  değişen Anayasa maddelerini filan zaten çoktan unuttu  ama bu  YETMEZ AMA EVET'i  hiç unutmadı.
Kolay kolay geçeceğe de benzemiyor bu YAE nefreti.
Bir  "günah keçisi"  olarak  YAE,  bir boşalma unsuru olarak YAE...
"Yetmez Ama Evet  ihaneti!"
Kaç kişidir ki bu YAE'ciler? Oylar içerisinde belki de % 1'lik bir kesimin mugalatası yapılıyor.
Sonra oy pusulasında ya Evet ya da Hayır vardı. "YAE" diye bir seçenek yoktu.  Ama kabak  Yetmez ama Evetçilere  patladı  iyi mi?  :)


      Hangi birinden bahsedeyim?  Ahmet Altan'ın referandum sonrası yazdığı o yazıdan kısa zaman sonra,  AKP övücülüğünden adım adım AKP yericiliğine yelken açışını mı?  Yoksa Ahmet İnselgillerin,  İsmet Berkanların kolektif MHP nefretini mi?   (Kaba ve saldırgan milliyetçiliğin karşıtı olduğunu söyleyip de  etnik milliyetçiliğe ve PKK'ya karşı tek laf etmemiş olmak?  Kendisindeki elit hükümranlığı özlemini sakladığını sanmalar?)


Son olarak "Yetmez ama Evet" göndermesi barındırmayan nadir bir eleştirel görüşü paylaşıyorum:
Recep Tayyip Erdoğan ve AKP'nin, ülke şaha kalkacak hizmetler devam edecek  ülke çağ atlayacak  dünyanın en büyük ekonomilerinden biri haline gelecez ulusal adalet sağlanacak vaadleriyle süslenip devletin Fetö'ye devredildiği referandumdur.  bu değişim ülkede 15 Temmuz'un yaşanmasına neden oldu. gel akp'li kardeşim gel dindar kardeşim gel sen 2017 anayasa referandumuna da evet de ve gör başımıza ne çoraplar öreceğini. ülkenin yıkılışına zemin hazırladığını iç savaşa zemin hazırladığını farketmen uzun sürmeyecek. bir hukukçunun dediği gibi  sandıktan evet çıkar ve yeni anayasa yürürlüğe girerse bundan ilk pişman olacaklar evetçilerdir.
(maymun saniye  -  15.04.2017,  Ek$i Sözlük)

.

11 Eylül 2010 Cumartesi

Gündem  Eylül 2010

(12 Eylül 2010  Anayasa Değişikliği Referandumu/Halkoylaması'ndan öncesine bir göz atalım.)

İran, askeri teknolojilerini geliştiriyor. Uranyum eldesinde (teknik olarak ne anlama geliyor bilmiyorum ama)  zenginleştirme derecesi açısından %20'ye ulaşmışlar.
Başkent Tahran'daki bir konferansta konuşan İran Cumhurbaşkan Yardımcısı Hamid Baghaei, 1915 olaylarını "soykırım" olarak nitelemiş.  ("Bundan yüz yıl önce Osmanlı Devleti döneminde Ermenilere karşı soykırım uygulandı. Bugün Osmanlı Devleti yok. Ama Ermeniler Türkiye'den özür ve tazminat bekliyor.")

Anlaşılacağı üzre bu bir kişisel görüş.  İran Parlamentosu'ndan geçmiş bir karar değil yani.  Ancak görüldüğü üzre,  açık yanlarımız ve çöz(e)mediklerimiz her daim her yönden karşımıza çıkıyor.

Bu arada İran tarafından bir çıkış da Fransa'ya karşıydı. Başta Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy'nin eşi Carla Bruni olmak üzere, recm cezasına çarptırılan bir kadının (Sakine Aştiyani) affını isteyen ve Fransa'da kampanya başlatan kişilere verdi veriştirildi. Isabelle Adjani'nin de hedef alınması  bendenizi üzdü.



Zorunlu + Tek Tip Askerlik tartışmaları
Geçen ayki devir teslim töreni sırasında yeni Genelkurmay Başkanımız  Işık Koşaner, zorunlu askerlikte tek tip modeline geçileceğini söylemişti. Eşit rütbede 9 ya da 12 aylık bir askerlik süresinden bahsedilmekte. Bu durum özellikle üniversite mezunları için dezavantajlı.

'Zorunlu askerlik',  militarizmin temeli... başlıklı yazısında  Oral Çalışlar  şöyle diyordu;
atlayarak alıntılar yapıyorum:

Zorunlu askerlik, militarist düşünce şeklinin topluma benimsetilmesinin en geçerli yöntemleri arasındadır.
'Okumuş' gençlerin, hegemonik ve ezici militarist kültürün karşısında yedek subaylık, kısa dönem askerlik gibi seçeneklerinin olması; askerin toplum üzerindeki koşulsuz hegemonya idealine ters düşüyor. (...) Bu proje, gençler arasındaki statü farklılıklarını azaltıcı bir girişim gibi gösterilse de, asıl mesele, askerlerin toplumun geri kalanına karşı sahip oldukları statü üstünlüğünün bir kez daha tescillenmesi ve perçinlenmesi. (...) Militarizme göre toplumdaki tek ayrıcalıklı statü askerlik, tek anlamlı statü farklılığı da asker olanlarla toplumun geri kalanı arasındaki farktır.

Tek tip askerlik için ortaya koyulan argümanlardan biri de "eğitimli insan gücünden daha fazla yararlanma isteği". Peki, eğitimli insan gücünden daha fazla yararlanılması ne anlama geliyor? Mimarlar, mühendisler, avukatlar, sanatçılar, akademisyenler 3 ya da 6 ay daha uzun süre askerlik yaptıklarında ülkenin güvenliği açısından birşey mi kazanılıyor? "Eğitimli insan gücünden daha fazla yararlanmak istiyoruz" cümlesini seven bir kurum, o eğitimli insan gücünü aylar boyunca bir alana yerleştiriyor ve o alanda ondan izmarit toplamak, patates soymak, çukur kazıp doldurmak, kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde nöbet tutmak, santral memurluğu, kantincilik gibi faaliyetlerde yararlanıyorsa; bu ironik bir tablodur. Eğer asker çocuklarına mühendislerin, avukatların, mimarların, akademisyenlerin özel ders vermesi  "eğitimli insan gücünden yararlanma"nın ve "ülkeyi düşmana karşı savunmanın" zorunlu yolu olarak algılanıyorsa;  ortada çok ciddi bir mantık sorunu vardır.
Genelkurmay Başkanlığı,  'güçlü ordu' sözünü üste yazarak altına 'güçlü devlet' sloganını boşuna eklemiyor. Orada bir hiyerarşi söz konusu. "Güçlü ordu olmadan güçlü devlet olmaz" sloganı boşuna tercih edilmiyor.
(01.09.2010,  Radikal)

Türkiye'de zorunlu askerliğin herşeyden önce iki işlevi vardır:
1. Toplumu militarize etmek,  amirini, subayları tanımasını sağlamak.  İtaat kültürünü öğretmek.
2. Militarizmin,  Türkçülük'ün,  bağnazlığın,  darkafalılığın günahlarına  Türk halkını ortak etmek.  Bu şekilde meşru kalmak.  Militiarizmin ve milliyetçiliğin karşıtlarını  Türk halkı ile  'kan davalı'  etmek...
(Murad-IV  -  1 Eylül 2010, Radikal Online)

65.000  asker sadece sosyal tesislerde görev yapıyormuş.  Amaç gerçekten vatana hizmet mi yoksa rütbeli ve onların ailelerine hizmet mi?  İşin kolayını da bulmuşlar.  Düşman çok, askere çok ihtiyaç var.  2003'te askerlik 18 aydan 15 aya indiğinde bir tane astsubay eşi üzüntüsünden aynen şunu dedi.  "Asker azalınca pide fırınını kapattılar,  artık pide yiyemeyeceğiz."  Ben şimdi şunu sormak istiyorum.  Biz 18 aylık askerliği PKK ile mücadele için mi yaptık, yoksa rütbeliler ve aileleri pide yesinler diye mi?   (bipedfive)

Bir ülkenin 500 milyon askeri olsa boştur,  çünkü artık savaşlar kılıç kuşanıp at sırtında asker sayısının fazla olmasıyla kazanılmıyor.  Savaşta teknolojin varsa,  güçlü bir ekonomiye sahipsen kazanan taraf sen olursun.
(cihan da lula)




ABD Genelkurmay Başkanı Michael Mullen Türkiye'ye geldi. Yaptığı konuşmalarında "Türkiye'ye ne yapmaya gelmediğini" açıklaması tuhaftı.  Basın açıklamasını veriyorum,  bir insan neden gelme nedeni olmayan şeyleri açıklar ki?

"Buraya Türkiye'den, Afganistan'da daha çok şey yapmasını istemeye gelmedim. Bu ayın sonlarında Kuvvet Yaratma Konferansı düzenlenecek. Elbette bu çerçevede biz de hükümetinizin ek yardımı uygun görmesi halinde bunu memnuniyetle karşılarız.  Buraya, İran karşısında Birleşmiş Milletler tarafından oylamaya sunulan yaptırımları Türkiye'nin desteklememe kararını sorgulamaya ya da ret etmeye gelmedim asla. Ama bu geçen yaptırım kararlarının uygulanması gerektiği konusunda hükümetinizin açıkça belirttiği niyetini de memnuniyetle,  minnettarlıkla karşılıyorum."

(Ayrıca, yeni Genelkurmay Başkanımız Işık Koşaner ile tanışmaya geldiğini söyledi kendisi. İki lafın arasında İran'ın adının geçmesine de artık alışmaya başlasak iyi olur.)



Yargıtay üyelerine ait ses kaydı
Yargıtay Üyesi Hamdi Yaver Aktan'a ait olduğu iddia edilen ses kaydında, referandumdan 'Hayır' çıkması için "Öcalan'a çok ihtiyacımız var" deniliyor. Sanırım Kürtlerin Boykota katılmayıp Hayır demesi için pazarlıklar...
Yargıdaki İlhan Cihaner'i kurtarma operasyonundan tutun,  Yargıtay Başkanlığı makamına oturacak şahsa kadar bir dolu pazarlık...  (bkz)

Türk Yargısı  ve  Elitler
Konuşmalarda bir hukuk yetkilisi,  BDP ile anlaşma konusunda: "(Kaos veya kriz çıkarsa)  Biz ondan istifade ederiz ama 'Hayır' çıkmazsa işimiz biter" demiş.  Referandum'dan çıkan bir Hayır'ın bir hukuk yetkilisine ne zararı olabilir ki?
Cemaatleri suçluyoruz sürekli.  Ancak Türk Yargı Sistemi'nin mevcut hastalıklı hali,  zaten cemaatleri aratmayacak bir düzlemde ilerliyor.  Ve sürekli koz veriyor, o yüzden yapacak bir şey yok. Bir ümit de yok.




Ve son olarak  RTE'den  bir haber:
Lüks yaşamı ve villası ile ilgili son dönemde gündemde olan haberler içerisinden Başbakanımız başını uzatıp yine beylik incisini döktürdü:

"En az üç çocuk doğurun."

(Bir gün belki bu çocuk konusuyla ilgili de bir yazı yazarım.  Şimdilik Hakkı Devrim'den  -hatırımda kaldığı kadarıyla-  bir yorumla yetineyim:

"Acaba" diyordu kendisi,  sürekli dile getirdiği bu isteğiyle Tayyip Bey,  eşi Emine Hanım'a bir göndermede bulunuyor olamaz mı?)