Hakkı Devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hakkı Devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2016 Çarşamba

  Hakkı  DEVRİM   (öldü)


Üniversiteye henüz yeni başladığım yıllarda, yakınımızdaki büfeden düzenli olarak almaya çalıştığım Radikal gazetesindeki demirbaş yazarlardan biriydi  Hakkı Devrim.
"Cihannüma"* adlı, yarım sayfayı kaplayan bir köşesi vardı.   Yazılarında bazen güncel konular ve onlar çevresindeki sohbetlere değinse de,  demirbaşlar arasında Osmanlıca-Türkçe  ve  dil yanlışları yer alırdı. Okurları ile arasında nitelikli bir bağ vardı.  Nezakete değer veren biri olduğu belliydi; bununla birlikte "nezaket"i, görünüşteki yapmacıklık olarak değerlendiren biri de değildi.

Sonradan CNN Türk  haber kanalı açıldığında, orada haftada bir "Hakkıyla Sohbet" ve "Günbegün" adlı sohbet programları yapmaya başladı.  (Sanırım Cumartesi geceleri yayınlanıyordu, yahut Cuma mıydı?)  Her bölümünü izlemiş miyimdir? Sanmıyorum ama kaçırmamaya çalışırdım.  Zamanla bir büyüğüm gibi sevdiğim, gönülden saydığım,  (ve aynı zamanda da korktuğum)  birisi olduğunu söyleyebilirim.


Dil cambazı idi.  Tatlı-sertti.  Kendine has dolaylı bir anlatım üslubu üzerinden, geçmişteki anılarına göndermeler yaparak sohbet tarzında yazılarını yazardı.  Aksi bir adamdı, kendisi de bunu kabul eder ve şahsını öyle tanımlardı.  Köşesinde yer verdiği dil yanlışları nedeniyle  meslekdaşlarından bazılarının hışmına uğraması ender değildi, ama yine de inatla devam ederdi.  Saydığım bu özelliklerinden herhangi biri diğerinden daha belirisiz değildi.  Ne sadece "tonton ihtiyar"dı   ne de yalnızca aksi ve çelik gibi iradede idi.

Ekşi Sözlük'ten otisabi,  "ayar üstadı" diye tanımlıyordu onu  (ki kendisi Ek$i'nin tescilli ayar ustası idi).
Ve gerçekten de  "tek başına bir dil kurumu"  idi.   Osmanlıca-Türkçe kelimeler ve dil hakkındaki engin bilgisi ile olsun, bir köşeci olarak yaptığı dil incelemleri ile olsun,  dile karşı özen ve sevgisi ile örnek teşkil etti.  Benim bu blogu yazmaya başlamamda, geçmişte bolca makale okumamda,  yaptığım alıntılarda onun izleri vardır.


Hakkı DEVRİM, evliliğe ve eşine çok saygısı olan biri idi. Aralarında büyük bir muhabbet vardı,  eşini çok sevdiğini sakla(ya)mıyordu.
Zamanı birlikte iken unutabilen, birbirini tamamlamış iki entelektüel ve saygılı insan. 2008 senesinde beklemediği bir şekilde Gülseren Hanım'ı kanserden kaybettiğinde,  bunu kabullenmek ve yaşamaya devam etmek Hakkı Devrim için hiç de kolay olmadı.

Aşağıda eşi ve çocukları ile on yıllar öncesinden bir aile fotoğraflarını görüyorsunuz.


Bazı adamlar eşleri öldüklerinde ölür,  Hakkı Devrim de öyle biri idi.
Eşi Gülseren hanım öldükten sonra ne yazılarında ne dilinde eski şevk ve muziplikten eser kaldı.  Sessizce, belli belirsiz inzivaya çekildi.

Okul arkadaşları ve yaşıtlarının çocukları boyca kendisine yaklaşırken, "yolun yarısında" yapılmış geç bir evlilik, ve evlilik karşıtı huysuz bir adamdan  "Günden güne bağlandık, sarmaşık gibi"  demeye evrilmiş bir ihtiyar.  Hürriyet'te yayınlanmış eski bir söyleşisinde  ilk tanıştıkları dönemki hallerini şöyle anlatıyor;  bu tanım dikkat çekici:

“İki farklı cinstenmişiz gibi değil,  çok iyi arkadaşız.”

(Ayşe Arman ile yaptığı,  2009 tarihli bu söyleşisi bana çok hoş geldi:



CNN Türk'teki sohbet - söyleşi programlarından ilkine  (yanlış hatırlamıyorsam)  Okan Bayülgen'i çağırmıştı.  Bayülgen;   o yıllarda dikkatimi çeken,  sıradışı olduğu için adı anılan ama aslında yok sayılan  ve  orantısız hırpalanan bir isimdi. Ya saçma sapan ve hunharca eleştiriler alıyordu  ya da  genelin bu dışlayıcı tutumuna karşı çok büyük övgülerle sarıp sarmalanıyordu.
O gün birlikte yaptıkları yayın,  televizyonda zevkle ve defalarca izlediğim programlardan biri oldu.  Orada farklı kuşakların sağlam terbiye almış iki huysuz ve aksi isminin,  yaşlı ve genç olarak birlikte yarattıkları enerji ile  tuhaf bir uyumun yansımasını gördüm.  -Ki bu bizim toplumumuzda nadir rastlanan bir durumdur. Yaşlılar deneyimlerini gençlere doğru bir dil ve üslupla aktar(a)mazlar.
 (Nesiller arası iletişim sorunu ve bağ kopukluğu)

Pek de uzun olmayan bir zaman sonrasında bu kez Okan Bayülgen Hakkı Devrim'i kendi tv programına konuk olarak çağırdı, hatta demirbaşlarından biri olarak değerlendirdi.  Yalnız daha öncesinde (yine CNN Türk'te) yılbaşı programları yaptı Hakkı bey, Cüneyt Özdemir ile birlikte... Evet evet,  Cüneyt Özdemir ile  :)
Sabaha kadar süren canlı yılbaşı yayınlarında, o sene dünyada ve Türkiye'de olan olayları kendi üsluplarınca zevkli eğlenceli bir şekilde değerlendirmişlerdi. O çekimler de çok zevkli idi ve ilgili kanalda defalarca yayınlanmıştır.

........... Sonradan Radikal'e transfer olan Cüneyt Özdemir'in yaptığı dil yanlışlarını yazdı bir yazısında diye,  köşesinde çok alaycı ve kibirli bir cevap yazmıştı genç gazeteci bey kendisine.  "Sen benim yanlışlarımı bulacağına,  nasıl internet sitesindeki gazete yazılarım daha çok tık alır ve okunur, ona kafa yor" gibi bir aforizma idi.  Benim için o gün bitmiştir.  Daha da ne Twitter'da takip ettim  ne yazılarını okudum   ne 5N1K'sına baktım.   Gençlerin edepsiz kibirli hallerini hiç sevmem,
hele ki bu kibir  geçmişte kısa veya uzun bir beraber yürüme durumu olmuş kişilere dönüyor ise...  (Özellikle  "kibirli,  ne oldum delisi"  genç yaştaki parlak tiplerde bu ruh halini gözlemlersiniz.)




EKLER   ve  Yorumlarım:
  • Hakkı DEVRİM,  1929'da Eskişehir'de doğdu. 15 Haziran 2016 İstanbul'da  87 yaşında (kanserden) vefat etti.

  • * Köşesinin adı  Cihannüma   idi demiştim.
    Anlamı:  «Her yanı görmeye elverişli, camlı çatı katı veya taraça, kule.   Dünyayı gösteren harita»  demekmiş.

    1996'da başlamış Radikal yazarlığına.
    Demek ki 70 yaşına yaklaşırken tanımışım ben onu, çok farklı jenerasyonların fertleri olarak.


  • (Bu nasıl bir ülke? Yıllarca Radikal gazetesi kağıt basımlarında ve gazetenin internet sitesinde yayınlanan yazılarında kullanılan foto'su bile yok internette!  tv popularitesini yakaladıktan sonra çekilmiş bir dolu materyal bulabilmek mümkün, ancak en önemlisi yok. İnsana zerre değer verilmiyor bizde. Hep popüler olan, pop olabilmek/kalabilmek için bir dolu rezalet ve çıkıntılık yapan insanların peşinden koşan, bilgiye vefaya alçakgönüllüğe, kısaca "değerler"e değer vermeyen bir toplumuz. Değer kavramımız sorunlu. -Hep mi böyleydik, zamanla mı olduk?-  Benim en üzüldüğüm nokta budur.)



  • İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu.  Üniversite yıllarında İstanbul Radyosu'nda çalışmış, reji asistanlığı gibi görevlerde bulunmuş.
    Kabataş Erkek Lisesi mezunu olduğunu da ekleyeyim. Behçet Necatigil ve Faruk Nafiz Çamlıbel gibi şairler okulda hocaları imiş.


  • Vikipedi'de  "Gazeteciliğe 1952 yılında Son Saat'te röportaj yazarı olarak başladı. Daha sonraları Tercüman, Havadis, Yeni Sabah, Ege Ekspres ve Tasvir gazetelerinde çeşitli görevlerde bulundu. Yeni Sabah'ta genel yayın yönetmenliği yaptı;  'Fısıltı' köşesinin yazarıydı"  diyor.  Türkiye'nin ilk dedikodu ve magazin köşesi Fısıltı'nın,  Sabiha Deren  müstear isimli yazarı imiş. (Sonradan bunu kendisi açıkladı.)

    Evet,  Hakkı Devrim bazen ünlüler ve magazin konularına da değinirdi. Toplum önündeki ünlü evli çiftlere önem verirdi. Ancak söyleyecek paylaşacak bir lafı ve bir sohbet üslubu olurdu.  Münasebetsiz lakaytlıklardan yürüdüğünü görmedim.



  • Meydan Larousse  ansiklopedisinin genel yayın müdürlüğünü yaptı.  Türkiye'de onbinlerce eve ansiklopedi girmesinde payı büyük olduğu söyleniyor. Bizim çocukluğumuzda bunlar önemli şeylerdi.

    Bir dönem basın-yayın dünyasından uzaklaşıp tavukçuluk işine girmişse de, 1990 yılında Doğan Yayın Grubu'nda gazeteciliğe geri dönmüş ve promosyonu yapılan ansiklopedilerin hazırlanmasına katılmış.

    1995'te Posta'da Telaynak köşesini yazdı. 96'dan başlayarak uzun yıllar Radikal'in temel yazarlarından birisi oldu.
    (Maalesef ki  Eyüp Can  gazeteye Genel Yayın Yönetmeni olarak geldiğinde,  Devrim dahil Radikal ile özdeşleşmiş pekçok gazeteci topluca uzaklaştırıldı.  Perihan Mağden  zaten ayrılmıştı, üstüne gelen bu yeni dizayndan sonra ortam popülerlik düşkünü Cüneyt Özdemirgiller ve türevlerine kaldı. Sıklıkla Eyüp Can'ın fabrikasyon eşi Elif Şafak'lanıyorduk filan... Gazetenin eski tadı kalmamıştı yani.  Bir süre daha eklerinin hatrına almaya devam ettiysem de fazla sürmedi. Bunları daha önce Rol Modelleri & İkonlar'da da yazmıştım.)

    2005 yılı gibi bir zamandan itibaren de yıllarca Okan Bayülgen'in programlarında sabahlara dek daimi konuk olarak bulundu "Hakkı Baba", tatlı-sert bir huysuz yaşlı olarak. Özellikle Televizyon Makinası'nda televizyon şöhretini yakaladı. Ardından NTV'de Mirgün Cabas ile "Günlerin Getirdiği" programını sundu.  (2009)



  • Blogumda bulunsun:
    Bir tv kanalında İslam peygamberi Hazreti Muhammed için "kabile şefi"  dediği için  "Hakkı Devrim özür dilesin" kampanyası başlatılmıştı.  O da "Kutsal değerlere hakaret edilmez!!!" timi  tarafından hizaya gelmek üzere aba altından sopa gösterilmeye maruz kalmıştı yani.  Yaşlılıktan yırttı biraz da...
    (Bu arada ansiklopedik tanım olarak Kureyş kabilesi mensubu ve yöneticisi olan bir adama "kabile şefi" denince İslam'ın hoşgörü dini olduğunu bir kez daha müşahade etmiş olduk.)


  • Son zamanlarda ölünün arkasından (kötü) konuşmak ve nefret ruhunun her türlü meyvesini vermek gibi bir âdet oluştu. En son, yine bu sene Haziran ayı içerisinde vefat eden Yaşar Nuri Öztürk'ün ölümü ile ortalık küfür ve beddualar ile doldu. Kendi köşesinde sessiz sakin yazılar yazan, uzun zaman önce sağlık sorunları sebebiyle inzivaya çekilmiş insanlar hakkında bile öldükten sonra sosyal medyada yazılanları okuyunca hayretler içerisinde kalıyoruz,  değil ki Yaşar Nuri gibi bol tartışmalı isimler...
    Madem böyle tepki verilesi görüşleri-hareketleri varmış bu insanların,  sağlığında neden susmuşlar, neden sessiz kalmışlar? Mezardan "cevap hakkı"nı kullanması mümkün değil diye mi?
    Bu kadar kin, nefret, intikam duygusu ve fırsatçılık içerisinde olan insanların ne işi olur  din  ile  Allah  ile  veya gazetecilikle?




  • ALINTILAR:

    Hakkı Devrim, özellikle dil konusunun üzerinde önemle duran biri idi. Bir gazeteci olarak yazılarında ve yayınlarında Türkçe ile Osmanlıca'dan kalma eski kelimelerin, deyimlerin hatalı kullanımlarına bolca yer verir,  demiştim yazının başında.
    Ölümünden sonra, internette bulabildiğim bazı söyleşilerinden çeşitli alıntılar paylaşıyorum bu kısımda:


Kürtler ve Kürtçe:

Osmanlı'dan beri Kürtlerle beraber savaşıp dövüşüyorsunuz.  Herkes terk edip gidiyor,  bir tek Kürtler kalıyor yanında.  Sonra savaş bitiyor. Ne yazıyorsun, "Ne Mutlu Türküm Diyene"...  Ee o zaman Kürt olan ne yapacak.

"Bu ülkede bir baba, devletin nüfus dairesine gidip (evladına) büyüklerine, tarihine, kültürüne uygun bir isim koymak istiyor. Ama buna izin verilmiyor. Ya buna gülmek bile ayıp. Bu nasıl bir ayıptır nasıl bir mantıktır."

"İnsanların en mukaddes yerleri dilleridir. Ama insanlar, kadınlara verdikleri önemi dillerine vermiyorlar. Bir insanı dilini konuşmaktan men etmek kadar büyük bir cinayet olabilir mi? Sadece Kürtlerin değil, Rum, Yahudi arkadaşlarımın da dillerini yasaklamaya kalktılar. 6-7 Eylül'de papazları sünnet etmeye kalktılar. Bütün bu hengâme içinde benim bir dil davam var, ama ümidim yok. (...) Bu asgari bir insan hakkıdır,  yaşamak hakkı kadar tabii bir haktır."
_"Ana dilde eğitim ülkeyi böler" diyenlere siz ne dersiniz?  (diye sorulmuş)
  "İsterse böler. Ben ne yapayım?"
  “Ülke benim için dilden daha önemli değil ki!”



Devlet adamlarına eleştiri:
"Bizim devlet adamlarımıza bakın, cehalet kokusundan yanlarına varılmıyor.  Konuşurlarken de kullandıkları kelimelerden anlıyorsunuz ki mantıklarında dünya meselelerinin netleşmesi diye bir durum yok."


Kadın-Bayan-Hanım  mı denecek tartışması hakkında:
"Bay ve Bayan, modernleşme hareketinin bir sonucu olarak dilimize girdi. Ama günlük hayatımızda yer edinmesi zor. Atatürk çok uğraştı bunun için. Ama İsmet İnönü'ye kabul ettirememişti. Bayan burada hem bekâr hem de evli hanımları tasvir etmek için ihtiyaç olarak dilimizde kalmaya devam ediyor. Tavsiyem, resmi tanımlarda mesela basketbol takımını anlatırken 'kız'; günlük hayatta 'hanım' veya 'kadın' kullanılmasıdır.  Ama evet;  bayanın yerine başka bir icat gerekiyor."
(Akşam'da Mehmet Özdoğan ile söyleşisinden, karıştırılan tartışmalı kelimeler üzerine notları da arşivde bulunsun:
 'Hassas' kelimeler kılavuzu)



"Evlilikte saadetin şartı nedir bilir misin? Bir aradayken de yalnız kalabilme mucizesini gerçekleştirebilmek.  Ben kadınımla böyleydim."


"Mensubu olduğumuz toplumda en güçlü kurum aile'dir"

gibi bir sözü de vardı Hakkı DEVRİM'in. Şimdi o yazısını bulamıyorum, ama anafikri şöyleydi diye hatırlıyorum:
"Siyaset, Merkez Bankası, ekonomi, silahlı kuvvetler filan değil; Türkiye'nin temeli  Aile'dir."



Gazete yöneticileri üzerinden medya eleştirisi:
"Türkiye'nin büyük işadamlarıyla siyasetçileri anlaşmış durumdalar. Artık gazetelerin başında kesinlikle gazeteciler yok. Büyük para sahipleri gazeteleri alıyor; gazetelerini satarak, reklam alarak ve hükümetin istediklerini yaparak daha çok para kazanıyor. Siyasi iktidarlar da emri altına aldığı gazetecileri kullanarak oy alıyor. Patronlar  gazetelerden  nüfuz ve para,  iktidarlarsa oy sağlıyor. Bu ikili anlaşma Türkiye'yi boğacaktır. Entelektüel takımı ise gazeteleri esnafa kaptırdığı için suçlu."

"Genel yayın yönetmenleri mesleğe sahip çıkmıyorlar. Meslekten ne bekleneceğini, idealinin ve görevinin ne olduğunu düşünen, bunları uygulayan yazı işleri müdürleri görmüyorum."

"Bugün gazeteler Türkiye'ye zarar vermekte. Hâlbuki Türkiye'de kamuoyunun kültürünü arttırma, zevklerini inceltme, zekâsını parlatma bakımından gazetelere fevkalade ihtiyaç var. Fakat bunu yapmıyorlar."


Aydın DOĞAN'ın kızları hakkında:
"Aydın Doğan hakkında belgesel yapmak istediklerini söyledi kızları. Parayla yapılan belgeseller sadece övgüdür, belgesel değil. Bu fikrin doğru olmadığını kendimi sevdirmeyen üslubumla söyledim. Daha sonra bir yazımda da, kendi kızımdan bahsettikten sonra "Kız sahibi olmak zor iş. Allah üç, dört kızı olanlara kolaylık versin" yazdım. Sanıyorum, neden bu.  ("Hakkı Bey yaptıklarınızı beğendiniz mi?" diye yakışıksız bir çıkış yapmış Aydın bey'in kızlarından biri, gazeteden kovulması ertesinde odasına çağırarak.)



RTE yorumu:
_Cihannüma köşeniz açık olsa, Erdoğan hakkında neler yazardınız?  (diye sorulmuş)
_Bunu hemen söylemem ama televizyon mülakatında karşıma gelse, "Tayyip Bey, siz talihli bir adam olduğunuzun farkında mısınız" derdim. "Talih olabilir, ama ben de çalışıyorum" derse,  "Çalışıyorsunuz ama sizin kadar talihli başvekil görmedim"  derdim.
Rakiplerine baksana.  Biri Kemal Kılıçdaroğlu, biri Devlet Bahçeli...
Bana da onları versen, ben de başvekil olurum. (Gülüyor)  Ne kadar saçma bir şey söylersen söyle, onlar daha saçmasını söylüyorlar. Erdoğan'ın karşısında hiçbir şey yok.


          Bu da CHP ile ilgili,  daha önce de bu blogda paylaştığım  (Kemal Kılıçdaroğlu'nun yeni başkan olduğu dönemde alıntıladığımda uğruna çok dışlanmalar ve alaylar yaşadığım, Kemalist zihinlerin bu vesileyle Hakkı Devrim'e de epey saydırmasına vesile olduğum)  bir yorumu:

"CHP gündemden düşeli bence 59 yıl geçiyor.  1950 CHP'nin sonuydu. Darılmayın, gücenmeyin! Zorla ayakta tutacağız diye, tarihî bir kuruluşu hortlağa döndürdünüz. Bu Onur (Öymen) belası aslında hayra alamet sayılır.  Zemini boşaltma kararına varın ki, sahici bir muhalefet de neşvünemâ  («gelişip büyüme»)  imkânı bulsun."

(Hakkı Devrim  -  CHP'den kime ne hayır gelir!  24 Kasım 2009 Salı - Radikal)




  • Vefatı sonrası,  Ayşe Arman'ın Instagram hesabından paylaştığı uzun nottan bir alıntı:

    "Bende emeği olan insanlardandı, meslek hayatım boyunca pek çok kere (...) desteğini hiç esirgemedi.  Daha iyi olayım diye eleştirmek için de arardı,  iyi bir şey yaptığımda alkışlamak, "Aferin!" demek için de...  Harbi entelektüel oydu işte. Dürüst ve kendi gibiydi, lafını da esirgemezdi."


  • Ve son olarak, Okan Bayülgen'in Hakkı Devrim'i anlattığı bir telefon bağlantısının kaydını koyuyorum. Yavaş yavaş ortak hafızamızı kaybedip zamandan kayarken...
    https://www.youtube.com/watch?v=LCx_kT0sdK8



  • 2016,  gençler,  Hürriyet,  İslam,  Kemalizm,  kibir,  NTV,  Perihan Mağden,  popüler kültür

    31 Ağustos 2014 Pazar

     Rol Modelleri & İkonlar


    Yıllar önce internet üzerindeki yazılarıma ilk başladığımda, yakın çevremdekilere konuyu hiç açmadan sessiz sedasız karma şeyler paylaşıyordum. Kendini "eğitimli, kültürlü, elit, demokrat" olarak tanımlayanların bile en ufak bir hiciv ya da eleştiriye tahammülü olmadığı bir toplumda; gerçek hayatımda yaşadıklarım çevresinde yazdıklarım epey başımı ağrıtabilirdi, eğer anonim kalmasaydım. Nitekim, maalesef yanılmadığımı ilerleyen zamanlarda deneyimlemeye başladım.

    Yine de rahat durmayıp bir yakınıma bu yazıların bahsini açtım. Edebi kültürü ve okuma deneyimi yüksek biri ve benimle ortak anıları olan, zaaflarımı gözlemlemiş biri olarak yorumunu duymak istemiştim. Israr ettim. Benden yazılarımı incelemek için bir zaman süre istedi.
    Birkaç hafta geçtikten sonra telefonla arayıp birkaç eleştirisi ve bazı önerileri olacağını söylediğinde çok heyecanlanmıştım. Bana söyleyeceklerine gerçekten hazır mıydım? Beynimde acayip sorular meraklarla buluştuk sonunda..

    "Neden kısa ve öz yazmıyorsun ki?" dedi bana. "Kitlenin ilgisini çekecek şeyler yaz, hatta yemek tarifleri bile yazabilirsin.  Yılmaz Özdil  gibi yaz diyorum sana!"


    Yaşadığım afallama,  sudan çıkmış balık durumu...
    Hani "kahvehane ağzı" üslubuyla donatılmış gazete köşeleri, çift enter ile makale donatan şişirilmiş diğer Hürriyet isimleri bir yana...
    Adam bildiğin kafatasçı!

    Ve benim gibi burnunun dikine gitmekten başka bir yol bilmeyen biri için bunun anlamı belli idi; bu sohbetten sonra daha da uzun yazmaya başladım,  "kitle" dediği şeyden daha da uzaklaştım hatta...
    Ekşi Sözlük'ün yazarlığı bir yana,  düzenli okurluğunu bile bıraktım.
    Ki internete telefon hatları üzerinden bağlanıp gelen faturayı elimize aldığımızda deryaları aştığımız o zamanlarda bile yap(a)madığım bir şeydi bu.

    Tam o zamanlarda gazeteci Cüneyt Özdemir; Cihannüma adlı köşesinde  Hakkı Devrim kendisinin bir yazısındaki Türkçe dil yanlışlarına işaret etti diye alaycı ve sert bir yazı yazmıştı. Radikal'in en eski yazarlarından,  (bir zamanlar CNN Türk'te birlikte sabaha dek süren yılbaşı programları yaptıkları)  babası hatta dedesi yaşındaki bu esaslı adamı iğneliyordu:  Yazılı basındaki dil yanlışları ile uğraşacağına "nasıl daha popüler olurum ve daha çok tıklanırım?"a kafa patlatsan daha iyi olur, gibisinden pespayelikler...

    Takip eden aylarda gazetedeki yönetim değişiklikleriyle, Hakkı Devrim gibi Radikal'i Radikal yapan yazarların çoğu ayrıldı-uzaklaştırıldı; yerlerine Cüneyt Özdemir gibi "pop yazarlar" yerleştirildi. Yazma tutkusu olan gençlerin Radikal'de blog sayfası açmak için koşuştuğu bir dönemde, ben bırakın orada yazmayı, Radikal internet sitesinde yıllardır alışkanlık haline getirdiğim haber altı yorum yapmayı bile bıraktım.

    Pop kültürümüzdeki bu yapış yapış "Halkımız bunu istiyor", "Halkımız bunu seviyor"culuktan da tiksiniyorum. Bunları şimdi neden yazıyorum, bilmiyorum.. Tek bildiğim: Dün sabah birine telefonda "Artık Hürriyet'te  rol modeli önerin Yılmaz Özdil de yok"  dedim.
    Evet dedim.  :)

    * Foto:  St. Paul Katedrali merdivenleri,  Londra

    12 Kasım 2013 Salı

      Gene mi RTE!  Hala mı  AKP?

    Son zamanlarda en sinir olduğum tepkimsilerin başını çekiyor  Gene mi RTE?  Hâlâ mı AKP!  çıkışları.
    15 sene olmuş nerdeyse! Hala mı AKP, gene mi Tayyip!?” imiş...   (Sanırsın Türkiye'den değil de başka diyardan bildiriyor.)

                 Bendeniz bugün otuzlu yaşlarını yarılamış biri olarak, bu ülke ile ilgili görüp gözlemlediğim en temel kodların başında "geberene kadar defolup gitmemek"  yer alıyor zaten? Bunu anlamak için en verimli alanların başında da popüler kültür gelir herhalde.

    Bilmem katılır mısınız ama... Türkiye'de bir kültür mafyası var. Şov dünyasındaki kıstasları da kendisi belirliyor. Bazı şarkıcılar, bazı oyuncular, bazı "tipler" adeta dayatılır burada. Sevmesen de  huşû ile onlara katlanmak zorundasındır.
    Tesadüf değil yani bunlar.  Tabii bir alternatif daha var: Tamamen inziva hayatı.   (Ya da gideceksin arkana bakmadan)


    Henüz ilkokula bile başlamamıştım sanırım ilk kez  Türkan Sultan,  Süperstar Ajda,  Minik Serçe,  İbo,  Avşar kızı  adlarını duyduğumda...

    Türkan Şoray  yüzlerce sinema filminde oynamıştı, bi dolu ödülü vardı, başımızın tacıydı. Geberene kadar da sultanımız olarak kalacak. Muhtemelen ölümünden sonra bile şöhret meraklısı genç kızlarımız söyleşilerinde "Kamera karşısında öpüşmem-sevişmem, Şoray kanunlarım var benim eki eki!" demeye devam edecek  :)

    İbrahim Tatlıses  desen kafasından bile kurşunlandı, halen ayakta ve kendisinden her dem haberdarız.  (Olmamız gerekmiş gibi!)

    Ve Avşar. Ancak ya biz ya da kendisinin ölümüyle kurtulabileceğimiz bir başka medya maymunu.  Çeyrek asırdan fazladır bu şahsiyetle dopdolu tüm pop hayatımız.
    (Öyle mesuduz ki!)

    Oldukça arşivci biriyimdir,  aldığım dergileri dahi saklarım uzun yıllar boyunca. (Evet, odam depo gibi.) Geçenlerde eskileri gözden geçirirken, ortaokula başladığım sene  (yıllar sonra bir trafik kazasında kaybettiğim en yakın arkadaşımla) okul çıkışı aldığımız bir haftalık dergi geldi elime. Arkadaşım H.Avşar'ı severdi ve söyleşisi var diye almıştık dergiyi. Sayfaları karıştırırken denk geldim, büyük puntolarla yazılmıştı söyleşinin başlığı:

    "Erkekler aldatır."
    Bu da ara başlık:  "Filmlerimde öpüşmem sevişmem ama masturbasyon yaparım."

    Sene 1991'de dedikleri bunlar.  Sene 2013 olmuş,  şu işe bakınız ki yine durmadan aynı şeyleri diyor bu hikmeti kendinden menkul güzel kadın.  Burada bir gariplik var galiba? Çocuğunun bademcik ameliyatına kadar ana haber bültenlerinden dayatıldığımız (Muhtar'landığımız) bu insana belli ki uzun yıllar daha maruz kalacağız. Sadece ona olsa neyse!  Tabiki evladına da... Ve kız kardeşine de...

    Şoray'ı ve Avşar'ı midesi kaldırabilen topluma,  bir de eşantiyon olarak kızlarını ve kardeşlerini verdikleri için medyamızın değerli gazeteci mensuplarına ne kadar teşekkür etsek az!


    Velhasıl hala daha Türkan Sultan güzellemeleri yapılıyor, Sezen yıkama-yağlamaları...  Ekranlardaki evlilik furyası desen herhalde en az on sene daha sürer. Acun  ve  niceleri var daha sırada.

    EL İNSAF!   Hâlâ  Demirel'den  siyasi görüş alınan bir ülkeyiz!
    (Okul arkadaşı ERBAKAN, ancak hakkın rahmetine kavuşmasıyla koltuk sevdasından gönül indirmişti. Belli ki Demirel için de öyle olacak. Gökçek ve oğlu var sırada! Benzersiz bir ülkeyiz doğrusu.)

    Sevmek, hayranı olmak, fan'ı olmak ayrı bir şey;  topluma-kitlelere dayatmak ayrı!


    Hayatım boyunca dayatmaların türlüsünden hep rahatsız oldum.  Türkiye'de ise insanlar bunları içselleştirmiş, zerre tepki yok gibi.  Her radyoyu, tv'yi açısında reklamlarda defalarca  NİL Karaibrahimgil'e veya  Sertab Erener'e maruz kalmak zorunda olmak insanlarımıza batmıyor mesela...  Bıkmıyor,  tiksinmiyor.



    BUNLARI MİDESİ KALDIRAN İNSANLAR RTE'yi KALDIRAMIYOR,  ÖYLE Mİ?     lol


               Bu yazıma son verirken, Hakkı Devrim'den bir alıntı yapmak istiyorum. Alıntı, siyaset sahnemizdeki esaslı bir bıktıran üzerine. Yıllar önce bu sözleri "Ne olacak bu CHP'nin hali?" tartışmalarının döndüğü bir ortamda link vererek aktardığım için Private Sözlük'te günah keçisi ilan edilmiştim. Ne satılmışlığım ne ABD uşaklığım ne Fetocu oluşum... olmadığım birşey kalmamıştı. Sonunda da bir yönetici tarafından özel mesajla siteden ayrılmam istenmişti.   (yani kibarca kovuldum)

    CHP gündemden düşeli bence 59 yıl geçti. 1950 CHP'nin sonuydu.  Darılmayın, gücenmeyin!  Zorla ayakta tutacağız diye, tarihî bir kuruluşu hortlağa döndürdünüz. Bu Onur belası (Onur Öymen'den bahsediyor) aslında hayra alamet sayılır. Zemini boşaltma kararına varın ki, sahici bir muhalefet de gelişip büyüme imkânı bulsun.

    ("CHP'den kime ne hayır gelir!"   24 Kasım 2009,  Radikal)


    8 Ocak 2013 Salı

      EVLİLİK   (Çelik-Çeliknaz Birlikteliği)


    Bir Bakanımız, "EV'lilik ve Aile kurumu" güzellemeleri yapmış gene...

    Evlendirerek aile kurumuna katkı!  Hem de Çelik-Çeliknaz üzerinden?  (Akıl-Fikir)



    Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı  (ASPB)  Fatma Şahin,  Twitter'da şöyle yazdı:
    Aile kurumuna verdikleri değerle ödül alanlar: Arçelik'in evlenen reklam kahramanları Çelik-Çeliknazlı kampanyası.


    (Aile bağlarına verilen değerin, sürekli EV'lendirilerek artırıldığı bir ülke!  Yeter artık bu kurum bu kadar evliliği kaldıramıyor  anlasanıza!
    Sanki kültürümüzün bu konuda bir eksiği varmış gibi; bir de ekranlar üzerinden "Evlilik furyası" canlı tutuluyor.)

    "Mensubu olduğumuz toplumda en güçlü kurum aile'dir"
    gibi bir sözü vardı Hakkı DEVRİM'in. "Siyaset, Merkez Bankası, ekonomi, silahlı kuvvetler filan değil  Türkiye'nin temeli Aile'dir."


    Bu arada Bakanlardan söz açılmışken,
    Kültür ve Turizm Bakanı  Ertuğrul Günay,   Brad Pitt'in başrolünü oynadığı
    Killing Them Softly  için  "O filmi görmeyin!"  demiş.
    "Filmden çıkmayı bile düşündüm. İğrenç, iğrenç! Bu kadar yüz kızartıcı diyaloğu hayatımda duymadım. İnsan eşiyle film seyrederken rahatsız olabilir mi?  Ben oldum. Bu sanat değil."

    Doğrusu benim de iğrenerek sinema salonundan çıkmak istediğim bazı örnekler olmadı değil. Yine de... "Eşinle film izlerken rahatsız olduysan, en kısa zamandan boşanın derim.  Ona değil evlilik, arkadaşlık bile denmez."  (@eraysecginli)


    Can sıkıntısından bir ara Evlilik üzerine bazı Sorular sormuştum:
    1. Erkekler neden baba olur ve neden eşleri hamileyken başka kadınları taciz eder/onları hamile bırakır?

    2. Bunlar açığa çıkınca annenin, ailenin ve asıl çocuğun hali ne olur?  Bu mevzu bir sürü edebi eserin demirbaş konusudur ve asla zamanla değişmez.

    3. Adeta "Hayatın amacı"na dönüşmüş Evlilik goygoycusu kültürümüz, "Doğru Eş Seçimi" üzerinde neden çok az kelâm eder acaba?


    "Biz Çiftleşme ve Üremenin kadın ve erkek olmaya yettiğini düşünüyoruz. Aynı eve tıkılmanın da yuva kurmak olduğunu."

    (Markar Esayan.   'Alfa erkeği ve biz...'
    21 Ekim 2012, Taraf)


    ...........
    Sevgi ve Saygının ne olmadığını çoğu zaman anne-babalarımızdan öğreniyoruz.  Evlilik ve Aile,  sanki bir hayal kırıklığı jeneratörü.




    "Anne Baba Çocuk ve Uzaktan kumandadan oluşuyor artık çekirdek aile!"


    Şu masallardaki padişahları da anlamadım. Adam kızını vercek sınav yapıyor. Sanki ÖSYM'sin amk.

    "Bana kendinizden bahseder misiniz?" evlilik programı baş soru cümlesi. Cevaplardan bi şey çıkmıyoo sanki!

    Orta sınıf bir ailenin düğüne harcadığı parayla, evlenen çiftin belki 5 yıl kesintisiz havyar sushi vb. şeklinde beslenmesi sağlanabilir.




    "Evlilik nedir?" üzerine sürreal bir yaklaşım galiba yandaki foto   :)

    Neyse... En iyisi yazının başındaki Bakanımızın yaptığı gibi, Çelik ve Çeliknaz çiftine bir ömür boyu mutluluklar dilemek galiba..   Hayırlısıyla inşallah 3 tane Çelikcan'a da hayat verirlerse, Gönüllerdeki Aile Kurumu Jüri Özel Ödülü kesin onların!
        (bkz: "En az üç çocuk doğurun!")


    23 Kasım 2010 Salı

     CHP'deki 2010 model değişim

    Kasım 2010  gündemine  CHP'deki yeni gelişmeler damgasını vurdu.
    Parti tüzük değişimi ve bu değişimin ne yönde olacağı ile Parti Meclisi toplantısı gibi, ancak siyasetle uğraşan birinin anlayabileceği bazı iç zıtlaşmalar sonrasında CHP üst kademesinde ani bir kopuş yaşandı.
    Yargıtay'a kadar uzanan bu süreç ertesinde bir de baktık ki, Deniz Baykal'ın kaset skandalı sonrası olaylı istifasını sağlayıp yerine Kılıçdaroğlu'nu getirdiği söylenen  Önder Sav  ile elinden tuttuğu  Kemal Kılıçdaroğlu'nun  arası açılmış!


    Tayyip Erdoğan, 12 Eylül Referandumu öncesi yaptığı konuşmalarından birinde, "Liderine ihanet eden kendisi de ihanete uğrar" demişti (CHP'deki Deniz Baykal olaylarını  kastederek).
    O dönemlerde kim tahmin ederdi ki Önder Sav böylesi bir ihanete uğrayacak, hem de üç vakte kadar?

    Önder Sav, 10 yıldır oturduğu CHP Genel Sekreterliği koltuğundan uzaklaştırıldı. Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin, parti içindeki statüko merkezlerine karşı bu baş kaldırışı özellikle yenilik ve genel seçimlerde başarı isteyen çevrelerin hayranlığını topladı. Bu kesimin beklentili hali, pek çok internet sitesindeki yorumları okuduğunuzda da göze çarpmakta.
    Öte yandan "Seçim kazanmasak da olur. Ama Kemalizm damarımıza, Atatürkçülüğümüze ve statüko taparlığımıza bir zarar gelmesin" düşüncesindeki kemikleşmiş CHP tabanı ise gelişmelere şüpheyle bakıyor.
    "Baykal döneminde CHP'ye yığılmış ırkçı Beyaz Türklerin, giderek Kılıçdaroğlu'nun karşısında konumlandığı"  ifadesini kullanmış bir yazar (*).

    Beri yandan muhalif olacağım diye ülke ve millet düşmanlığına savrulma ihtimali de var.  Sağduyusuna güvendiğim kişilerse  CHP vitrinindeki mevcut isim değişikliklerinden ziyade, partinin projesizlik ve vizyonsuzluğundan yakınıyor.  Mesela dikkat çeken bir yazar olan  İtaatsiz  geçenlerde şuna benzer bir şey diyordu Radikal Online'da:

    Bir kere de boş hamaset yapma  lafın içini doldur
    Bu herkeslerden kültürlü, aydın, bilgin, seçkin CHP'nin  AB'ye giriş stratejisi var mı?  ("Onurlu giriş" ne demektir?  "Onur Öymen  AB Komisyonu üyesi olsun" anlıyorum ben. Başka bir anlamı var mı?)  Varsa biz cahilleri aydınlatmasını rica ediyorum.  Sağlık stratejisi? Eğitim stratejisi? Mesala ilk 500 üniversite listelerinde niye Türkiye'den üniversite yok, ya da tek tük arka beşliye sıkışmış var? CHP'nin başfener hocalarının bu konudaki görüşü nedir ve ne öneriyorlar?   Ekonomi stratejisi?  Ne zaman kişi başı gelir AB ortalamasına ulaşacak? Nasıl? Devlet bankalarının özelleştirmeleri? Köyden kente göçle ilgili stratejisi?  Arazi yağması?  Uyuşturucu kaçakçılığı? Savunma stratejisi?  Zorunlu askerlik?  Bak daha Kürt meselesine gelemedik.  KK'nın ağzından "Kürt" lafının çıkmasını bekliyoruz.  Aman diyim Beyaz Türkleri ürkütme!  Et-Balık Kurumu kuracağız ötesinde bir strateji var mı?  Ermeni stratejisi?  Kıbrıs stratejisi?  İdari reform var mı mesala gündeminde CHP'nin? Şu sorulardan birine herhangi bir cevap gelsin CHP'den,  oyum CHP'ye.  Cevabı beğenmesem bile CHP.
    (9/11/2010,  Radikal Online)



    Son gelişmeleri özetlersek, CHP Genel Sekreterliği'ne Süheyl Batum, Genel Başkan Yardımcılığı'na ise Gürsel Tekin getirildi. Bazı söylem değişiklikleri de göze çarpmakta.
    Örneğin Baykal dönemindeki "devlet güvenliği" vurgusunun yerini "devrimcilik" almakta (*).  Yazının ilerleyen bölümlerinde bazı örnekler sunmaya devam edeceğim.

    Kemal Kılıçdaroğlu, tüm bu gelişmeleri "Yeni CHP"  diye tanımlasa ve kendisinden gerçek bir başarı bekleyen kalabalık çevreler olsa da; maalesef CHP'deki yenilik sadece göstermelik düzeyde olacak gibi.  Ya da yıkıcı etkide.
    Şöyle bir bakalım önce isimlere:


    Süheyl Batum:
    Merkez sağdaki ANAP-DYP birleşmesinden çıkan (Cindoruk-Demirel önderli) yeni DP'nin başına getirilmesi için ismi geçen, kamuoyu ile basın toplantıları ile tanıştırılan biri iken;  aniden (apar topar) CHP'ye transfer dildi. Ve en kısa sürede genel sekreterliğe yükseldi/yükseltildi. "Türkiye'nin demokratikleşmesi ve çağdaşlaşması yönünde, böylesi insanlardan kimsenin bir beklentisi olacağını sanmıyorum" diyordu bir gazeteci. Batum'un yaptığı konuşmaları takip ettiğinizde, "Bu adam nasıl bir Anayasa Hukuku Profesörü?"  dersiniz.  O derece hukuk değerlerini es geçen bir vizyonu var.

    Türkiye hukuk tarihinin en büyük skandallarının başında gelen 2007 yılındaki  '367 rezaleti'ne  attığı imzayla hep hatırlanacak olan Süheyl Batum, ...
    ...
    "Nöbet değişimi"ne bakınca, CHP'de gerçekten 'radikal' bir değişiklik olup olmadığı konusunda çok kişinin kafası karışabilir.  Bir tür  "ha Ali Hoca, ha Hoca Ali"  durumu yani.

    (Cengiz Çandar,  10 Kasım ve 'yeni CHP'ye dair...  10/11/2010, Radikal)

    (Bu arada, -sonradan yalanlasa da-, medyada kendisinin BDP ile birleşmeye sıcak baktığı yönünde haberler yer aldı:  "CHP Genel Sekreteri Batum, BDP'nin 'sol blok' önerisine Grup Başkanvekili Muharrem İnce'nin aksine olumlu yanıt verdi: Ülkedeki eşitsizlikleri giderecek tüm parti ve görüşlerle işbirliği yaparız.")


    Gürsel Tekin:
    İstanbul il örgütündeki çalışmaları ile adını duyurdu (Özellikle türban konusundaki yaklaşımı). Çalışkan ve sahaya/kitlelere inmeyi önemseyen birine benziyor. Ne var ki CHP'deki kemikleşmiş taban ve malum ırkçı takıntılar,  böyle birinin yönetimini kabul edebilir mi?  Veya nereye kadar?  Veya  acaba o da  yıkıcı muhalefetin siyasi taşıyıcılarından olacak mı?



    Kemal Kılıçdaroğlu:
    "Paşalar çocuklarımızdan kendilerine ücretsiz şoför yapmaktan başka bir şey bilmezler. Bizim çocuklarımız ölüyor, onların hepsi ABD'nin AKP'nin hizmetkârı... İmralı'daki bile barışalım diyor;  bunlar, operasyon yapacağız diye milyonlarca doları bir günde harcıyor."



    Kişisel yorumum ve önerim:
    Kemal Kılıçdaroğlu eğer siyasi hayatına uzun yıllar devam etmek ve etkin bir kişi olmak istiyorsa,  belki de  Numan Kurtulmuş'un yaptığı gibi yeni bir parti çalışmalarına şimdiden başlasa zamandan daha çok istifade edecek.
    (Gerçi bu neyi değiştirir ki,  eğer donanımlı ve vizyon sahibi bir çekirdek ekip ile  değişimi arzulayan bir taban yoksa?)
    Fazilet Partisi'ni bölünmeye götüren Erbakan'ın makama yapışması örneğini düşünün. CHP'deki bir takım yapışkan tıkaçlar da üç vakte kadar o makamları kendisinden geri isteyecek  ve  itiş-kakışta  iç sürtüşmeler ile siyaset arenasında yine hiçbir gelişme yaşanmayacak.
    Üstelik  "Sol"  kavramı  CHP ile  daha da gümbürtüye gidecek.
    Sonuçta --çoğu eğitimlinin hoşuna gitmese de-- Türkiye'de köylüler bile aldı yürüdü ama okumuş-yazmış  (aydın?)  kesim ve ulusalcılar düşünsel olarak görece çok geri kaldı.  Yani mevcut taban ve bu hali ile,  seçim kazanmak ve iktidar olmak değil;  ancak Sol'un ve ülkedeki değişerek ilerleme arzusunun önünü kesmek için varlığını sürdürmekte CHP.



    Tabi yukarıda bazılarını yazdığım parti içi değişimlere olumlu gözlerle bakan ve ülkenin önünü açma ihtimali olduğuna inananlar da yok değil:
    Kılıçdaroğlu, CHP'yi 'sessiz sakin' değiştiriyor. Bu değişim, farklı bir liderlik tarzıyla, farklı söylemlerle daha etkili gerçekleştirilebilir miydi, orası tartışılabilir… Yolculuğun nereye kadar gidebileceğini göreceğiz. Ben en başından beri bu değişimin Türkiye'nin kaderini etkilemesine ihtimal verme yanlısıyım. CHP'deki değişim daha yaratıcı ve cesur boyutlar kazanırsa, AK Parti'nin 'rakipsiz' havasını kırabilecek ve hatta AK Parti'yi de dönüştürebilecek bir süreçten söz etmek de mümkün olabilir.
    (Oral Çalışlar,  Kılıçdaroğlu'nun sessiz ve derin başarısı... 23/11/2010, Radikal)

    (---Ayrıca yazarın  "CHP-BDP işbirliği"ni  önerdiğini de not düşeyim.)



    Bu arada Ahmet Altan, CHP'deki mevcut değişimler ve Kılıçdaroğlu'nun yalpalayan tavırları üzerine iyi bir analiz yapmış,  göz atmanızı tavsiye ederim. Yazıdan çeşitli alıntılar yapmakla yetiniyorum burada:
    (KK) Seçimlerden başarıyla çıkamazsa başkanlığı büyük ihtimalle kaybedecek ve bir daha geri alamayacak.
    Türkiye'nin dünya ortalamasının neredeyse iki misli bir hızla büyüdüğü bir dönemde iktidardaki AKP'yi bütün "işsizler, yoksullar"  nutuklarına rağmen yenmesi çok mümkün değil.
    AKP'yi sıkıştırabileceği ve belki de geçebileceği tek kulvar "demokrasi" kulvarı,  o kulvarda AKP'den daha hızlı koşabilirse seçimlerde bir şansı olacak.
    Ancak o kulvarda AKP'den daha hızlı koşmasına tabanı ve teşkilatı izin vermiyor. Hatta bir kısım CHP'li "seçim kazanma" ihtimalini bile önemsemiyor bu "demokrasi dışı" Kemalist duruşu sürdürmek için.
    Kılıçdaroğlu da sıkışıp kaldığı bu dar alanda bir ileri bir geri hamlelerle kendine bir yol açmaya çabalıyor.

    Eğer Kılıçdaroğlu, açtığı bu yollarda kendisi yürüyemezse; AKP'nin yol almasına ve seçimi kazanmasına fazlasıyla yardımcı olacak.
    (Ahmet Altan,  Kararsızlık ve Meşruiyet.  19/11/2010, Taraf)

    "AKP'ye muhalefet etmek için CHP'nin her yaptığını destekleyen yazarlara şunu söyleyeyim, CHP böyle yaptığı sürece AKP iktidardan inmez."
    (Ahmet Altan,   İşte paşam CHP.  26/11/2010, Taraf)




    ==Bazı yorumlar==

    CHP NİYE DEGİŞSİN Kİ?
    CHP yıllardır degişmemekte direnen bir parti ve bu sebepledir ki bölge partisi oluverdi,  bizim ömrümüz de CHP degişecek diye beklemekle geçti.  zaten ömrümüzün dörtteüçü kuyruklarda beklemekle geçiyor kalanı da CHP nin degişimi için beklemekle. yaşım elli CHP den hep üç şey duydum ve başka bir icraatlarını da duymadım ve görmedim.  "cumhuriyet, laiklik ve rejim" diye diye ömrümüz bitti ve biz bir arpa boyu ilerleyemedik.
    (cultur - Radikal Online)


    "yeni chp" tepede çevrilen entrikalarla olmaz.  sen tepede çevirirsin, ama tabana işlemez.  buyur, Sav taraftarları toplantını basmış,  bunun daha baykal'cısı da var.  kılıçdaroğlu'nun liderlik vasıflarını beğenmeyip  oraya tesadüfen çıktığını düşünen de var.  değişim, öyle aniden, oldu bittilerle olacak kadar kolay bir şey değil.  çok mu zor bir şey parti bütünlüğünü sağlayarak ortak politika belirlemek?  işte liderlik bu.  fakat kılıçdaroğlu'nunki  "onlar yönetimde olmasın, hop al sana değişim"den ibaret.  evet genel başkanlığa tereyağından kıl çeker gibi bir oldu bittiyle oturdu fakat arkasında Sav desteği vardı.  bu süreç ise genel başkanlığa oturması kadar kolay olmayacak.  aslında kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığa seçilme süreci daha yeni başlıyor.  başarırsa ne ala.
    (marie arouet tolstoyevski  -  03.11.2010, Private Sözlük)



    ==Bunlar da geçmişten gelsin==

    "CHP gündemden düşeli bence 59 yıl geçiyor. 1950 CHP'nin sonuydu. Darılmayın, gücenmeyin! Zorla ayakta tutacağız diye, tarihî bir kuruluşu hortlağa döndürdünüz. Bu Onur belası aslında hayra alamet sayılır. Zemini boşaltma kararına varın ki, sahici bir muhalefet de gelişip büyüme imkânı bulsun."
    (Hakkı Devrim.  24 Kasım 2009 Salı, Radikal)


    Halka tepeden bakan,  "her şeyi ben bilirim"ci,  kimin ne dediğini bile anlamadan ve zahmet göstermeden yaftalayan kamplaşmacı ve birey kültürünü dışlayıcı bir bakış açısının çoktan miadı dolmuşken;  bu zihniyeti yaşatan partiye oy veren kitlenin bizatihi kendisi adı geçen partiye oy vermeyerek işini bitirecekken;  bir inatla illaki hayret bir şekilde kapatılmasını bekleyerek ve o tarihe değin yaşatılma gayretindeki CHP'nin;  başındaki lideri değiştirerek revize olabileceğini veya canlanabileceğini sananların da desteğini alarak,  Türk siyasetinde AKP veya herhangi bir merkez sağ partisine karşı muhalefet edebilecek,  ayakları yere basan tek bir sol partiye geçit vermemesi hadisesi.  Sistem eleştirisinin köküne darı suyu ekilmesi.  Onun yerine kayıkçı kavgalarıyla geçen ömürler...
    (28.06.2010 tarihli bir Private Sözlük yorumumdan)


    (*) Ertuğrul Kürkçü,  Devrim ve CHP.  14/11/2010, Radikal İki.

    ========================================

    Aralık 2010'da gelen EDIT:  18 Aralık 2010'da CHP 15. Olağanüstü Kurultayı gerçekleşti.  Gelişmeler hakkındaki devam yazım için bakınız:


    11 Eylül 2010 Cumartesi

    Gündem  Eylül 2010

    (12 Eylül 2010  Anayasa Değişikliği Referandumu/Halkoylaması'ndan öncesine bir göz atalım.)

    İran, askeri teknolojilerini geliştiriyor. Uranyum eldesinde (teknik olarak ne anlama geliyor bilmiyorum ama)  zenginleştirme derecesi açısından %20'ye ulaşmışlar.
    Başkent Tahran'daki bir konferansta konuşan İran Cumhurbaşkan Yardımcısı Hamid Baghaei, 1915 olaylarını "soykırım" olarak nitelemiş.  ("Bundan yüz yıl önce Osmanlı Devleti döneminde Ermenilere karşı soykırım uygulandı. Bugün Osmanlı Devleti yok. Ama Ermeniler Türkiye'den özür ve tazminat bekliyor.")

    Anlaşılacağı üzre bu bir kişisel görüş.  İran Parlamentosu'ndan geçmiş bir karar değil yani.  Ancak görüldüğü üzre,  açık yanlarımız ve çöz(e)mediklerimiz her daim her yönden karşımıza çıkıyor.

    Bu arada İran tarafından bir çıkış da Fransa'ya karşıydı. Başta Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy'nin eşi Carla Bruni olmak üzere, recm cezasına çarptırılan bir kadının (Sakine Aştiyani) affını isteyen ve Fransa'da kampanya başlatan kişilere verdi veriştirildi. Isabelle Adjani'nin de hedef alınması  bendenizi üzdü.



    Zorunlu + Tek Tip Askerlik tartışmaları
    Geçen ayki devir teslim töreni sırasında yeni Genelkurmay Başkanımız  Işık Koşaner, zorunlu askerlikte tek tip modeline geçileceğini söylemişti. Eşit rütbede 9 ya da 12 aylık bir askerlik süresinden bahsedilmekte. Bu durum özellikle üniversite mezunları için dezavantajlı.

    'Zorunlu askerlik',  militarizmin temeli... başlıklı yazısında  Oral Çalışlar  şöyle diyordu;
    atlayarak alıntılar yapıyorum:

    Zorunlu askerlik, militarist düşünce şeklinin topluma benimsetilmesinin en geçerli yöntemleri arasındadır.
    'Okumuş' gençlerin, hegemonik ve ezici militarist kültürün karşısında yedek subaylık, kısa dönem askerlik gibi seçeneklerinin olması; askerin toplum üzerindeki koşulsuz hegemonya idealine ters düşüyor. (...) Bu proje, gençler arasındaki statü farklılıklarını azaltıcı bir girişim gibi gösterilse de, asıl mesele, askerlerin toplumun geri kalanına karşı sahip oldukları statü üstünlüğünün bir kez daha tescillenmesi ve perçinlenmesi. (...) Militarizme göre toplumdaki tek ayrıcalıklı statü askerlik, tek anlamlı statü farklılığı da asker olanlarla toplumun geri kalanı arasındaki farktır.

    Tek tip askerlik için ortaya koyulan argümanlardan biri de "eğitimli insan gücünden daha fazla yararlanma isteği". Peki, eğitimli insan gücünden daha fazla yararlanılması ne anlama geliyor? Mimarlar, mühendisler, avukatlar, sanatçılar, akademisyenler 3 ya da 6 ay daha uzun süre askerlik yaptıklarında ülkenin güvenliği açısından birşey mi kazanılıyor? "Eğitimli insan gücünden daha fazla yararlanmak istiyoruz" cümlesini seven bir kurum, o eğitimli insan gücünü aylar boyunca bir alana yerleştiriyor ve o alanda ondan izmarit toplamak, patates soymak, çukur kazıp doldurmak, kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde nöbet tutmak, santral memurluğu, kantincilik gibi faaliyetlerde yararlanıyorsa; bu ironik bir tablodur. Eğer asker çocuklarına mühendislerin, avukatların, mimarların, akademisyenlerin özel ders vermesi  "eğitimli insan gücünden yararlanma"nın ve "ülkeyi düşmana karşı savunmanın" zorunlu yolu olarak algılanıyorsa;  ortada çok ciddi bir mantık sorunu vardır.
    Genelkurmay Başkanlığı,  'güçlü ordu' sözünü üste yazarak altına 'güçlü devlet' sloganını boşuna eklemiyor. Orada bir hiyerarşi söz konusu. "Güçlü ordu olmadan güçlü devlet olmaz" sloganı boşuna tercih edilmiyor.
    (01.09.2010,  Radikal)

    Türkiye'de zorunlu askerliğin herşeyden önce iki işlevi vardır:
    1. Toplumu militarize etmek,  amirini, subayları tanımasını sağlamak.  İtaat kültürünü öğretmek.
    2. Militarizmin,  Türkçülük'ün,  bağnazlığın,  darkafalılığın günahlarına  Türk halkını ortak etmek.  Bu şekilde meşru kalmak.  Militiarizmin ve milliyetçiliğin karşıtlarını  Türk halkı ile  'kan davalı'  etmek...
    (Murad-IV  -  1 Eylül 2010, Radikal Online)

    65.000  asker sadece sosyal tesislerde görev yapıyormuş.  Amaç gerçekten vatana hizmet mi yoksa rütbeli ve onların ailelerine hizmet mi?  İşin kolayını da bulmuşlar.  Düşman çok, askere çok ihtiyaç var.  2003'te askerlik 18 aydan 15 aya indiğinde bir tane astsubay eşi üzüntüsünden aynen şunu dedi.  "Asker azalınca pide fırınını kapattılar,  artık pide yiyemeyeceğiz."  Ben şimdi şunu sormak istiyorum.  Biz 18 aylık askerliği PKK ile mücadele için mi yaptık, yoksa rütbeliler ve aileleri pide yesinler diye mi?   (bipedfive)

    Bir ülkenin 500 milyon askeri olsa boştur,  çünkü artık savaşlar kılıç kuşanıp at sırtında asker sayısının fazla olmasıyla kazanılmıyor.  Savaşta teknolojin varsa,  güçlü bir ekonomiye sahipsen kazanan taraf sen olursun.
    (cihan da lula)




    ABD Genelkurmay Başkanı Michael Mullen Türkiye'ye geldi. Yaptığı konuşmalarında "Türkiye'ye ne yapmaya gelmediğini" açıklaması tuhaftı.  Basın açıklamasını veriyorum,  bir insan neden gelme nedeni olmayan şeyleri açıklar ki?

    "Buraya Türkiye'den, Afganistan'da daha çok şey yapmasını istemeye gelmedim. Bu ayın sonlarında Kuvvet Yaratma Konferansı düzenlenecek. Elbette bu çerçevede biz de hükümetinizin ek yardımı uygun görmesi halinde bunu memnuniyetle karşılarız.  Buraya, İran karşısında Birleşmiş Milletler tarafından oylamaya sunulan yaptırımları Türkiye'nin desteklememe kararını sorgulamaya ya da ret etmeye gelmedim asla. Ama bu geçen yaptırım kararlarının uygulanması gerektiği konusunda hükümetinizin açıkça belirttiği niyetini de memnuniyetle,  minnettarlıkla karşılıyorum."

    (Ayrıca, yeni Genelkurmay Başkanımız Işık Koşaner ile tanışmaya geldiğini söyledi kendisi. İki lafın arasında İran'ın adının geçmesine de artık alışmaya başlasak iyi olur.)



    Yargıtay üyelerine ait ses kaydı
    Yargıtay Üyesi Hamdi Yaver Aktan'a ait olduğu iddia edilen ses kaydında, referandumdan 'Hayır' çıkması için "Öcalan'a çok ihtiyacımız var" deniliyor. Sanırım Kürtlerin Boykota katılmayıp Hayır demesi için pazarlıklar...
    Yargıdaki İlhan Cihaner'i kurtarma operasyonundan tutun,  Yargıtay Başkanlığı makamına oturacak şahsa kadar bir dolu pazarlık...  (bkz)

    Türk Yargısı  ve  Elitler
    Konuşmalarda bir hukuk yetkilisi,  BDP ile anlaşma konusunda: "(Kaos veya kriz çıkarsa)  Biz ondan istifade ederiz ama 'Hayır' çıkmazsa işimiz biter" demiş.  Referandum'dan çıkan bir Hayır'ın bir hukuk yetkilisine ne zararı olabilir ki?
    Cemaatleri suçluyoruz sürekli.  Ancak Türk Yargı Sistemi'nin mevcut hastalıklı hali,  zaten cemaatleri aratmayacak bir düzlemde ilerliyor.  Ve sürekli koz veriyor, o yüzden yapacak bir şey yok. Bir ümit de yok.




    Ve son olarak  RTE'den  bir haber:
    Lüks yaşamı ve villası ile ilgili son dönemde gündemde olan haberler içerisinden Başbakanımız başını uzatıp yine beylik incisini döktürdü:

    "En az üç çocuk doğurun."

    (Bir gün belki bu çocuk konusuyla ilgili de bir yazı yazarım.  Şimdilik Hakkı Devrim'den  -hatırımda kaldığı kadarıyla-  bir yorumla yetineyim:

    "Acaba" diyordu kendisi,  sürekli dile getirdiği bu isteğiyle Tayyip Bey,  eşi Emine Hanım'a bir göndermede bulunuyor olamaz mı?)


    7 Eylül 2010 Salı

     ÜSLUP  mu,  İÇERİK  mi?

    .
    Geçenlerde bir tartışma sırasında, ortamdaki bir kişi demişti ki:

    "Üsluba fazla takılmayalım. Üslup ve ton, hakkında söz edilen şeyin doğruluğunu etkilememeli. Bunlara bu kadar takılırsak, yolun çok başında durup kalırız ve aslında söyleyebileceğimiz çok fazla şeye ulaşamayız."   (*)

    Bu sözler karşısında "Kendi düşüncesidir" diye düşünmüştüm zira ben üsluba oldukça önem veren biriyim. Kendisine karşı bir miktar kınama duygusu hissettiğimi de belirtmeliyim. Ne var ki hayatımda yaptığım neredeyse tüm ukalalıklarda olduğu gibi,  bu da bir süre sonra cezalandırıldığım bir mevzu haline dönüştü. Gerçekler yine bir tokat gibi yüzüme çarpmıştı.



    Bu blogda  "azıcık ucundan"  kabilinden,  Sağlık sorunlarımdan da bahsediyorum bazen.  Aslında hep aynı dertten muzdaripim. Kendimi bir çemberin içine sıkışmış gibi hissediyorum. Ve beni bu kuşatılmışlık duygusundan kurtarabilecek  ne bir umut  ne de bir anahtar var.

    Ayak bileğimle ilgili bir sürüncemem var.  Çok sağlıklı ve normal biriyken,  bir anda ani bir sızı ve yanma benzeri hisle yürüyememe ve hareketsiz kalma gibi bir şikayet.  Eskiden "senede birkaç kez" olan
    bu sorun,  şimdilerde "ayda birkaç kez"i de geçip "haftada birkaç kez"e kadar arttı.  Zamanında başarılı devam eden okul yıllarım  ve sonrasında iş hayatımda başıma dert oldu bu durum.
    Doktora gitmekten ve hastanelerden oldum olası nefret eden biri olmama rağmen  (ki hala da yalnız başıma hastaneye gidemem)  kalkıp gittim, evet.  ("Bir tanıdığı yanında olmadığı sürece asla doktora gidemeyengillerden"  olduğumun tekrar altını çizmek isterim.)

    ...
    Her defasında tutturmuşlar bir  KAN TAHLİLİ!  KAN KAN KAN!
    Kanımın damarlarımdan çekilmesini izlemekten artık bıktım;  ama biliyorum ki gene gitsem gene aynı terane...
    Yok işte!  Kan değerlerimde bir sorun YOK!!!

    Hastane muayenelerimdeki ikinci adresim ise Röntgen kısmı.  Ayak röntgenim isteniyor.
    Ne var ki orada da bir sorun yok,  zira ayağımda bir kırık-çıkık yok.
    Ve bu ikisi  (kan ve röntgen sonuçları)  temiz çıkınca,  her defasında doktorlardan aynı cevap geliyor:  "Sorun psikolojik!"
    ("Evlenince geçer"  de  ikinci ağırlıklı teşhis.)
    ...

    Zaten Türk doktorlarında böyle bir eğilim var.  Bir hastanın derdinin teşhisini koymaya doktorun bilgisi yetmemişse,  yeterli veri toplan(a)mamışsa  ve/veya fazla ilgilenmek istemiyorsa;  mevcut sorun mutlaka "Psikolojik"tir.
    Eskiden bunun sadece bana olduğunu sanırdım.  Başkalarıyla sağlık üzerine sohbet ettikçe,  bu ifadenin Türk doktorları için teşhiste bir "joker ifade"  olduğuna kanaat getirdim.

    Neyse ki benim bir tesellim var.
    Zamanında benzer şikayetleri olan anneme de aynısını diyorlardı. Ta ki annem bir gece yarısı nefes alma şikayetiyle  Acil'e kaldırılana  ve oksijen tüpüne bağlanana kadar!  Meğerse iltihap artık ciğerlerinin çevresine kadar ulaşmış  ve o safhaya kadar doktorlarımız hâlâ "Psikoloji" korosunda!

    Ailemin kadınlarında bazı romatizmal rahatsızlıklar var.  Her defasında bunu gittiğim doktora söylememe,  annemin ancak kortizon tedavisi ile eski sağlığına kavuşabilmiş bir  ankilozan spondilit  hastası olduğunu, ve benim de benzer şikayetlerimin gün geçtikçe arttığını söylememe rağmen;  doktorlar hâlâ  BİR KAN TAHLİLİ,  BİR RÖNTGEN  piyesini sergilemeye devam ediyor.  Üstelik de her defasında aynı final sahnesiyle!  ("Sorununuz Psikolojik!")
    Oysa ki kas rahatsızlıkları kan testlerinde çıkmayabiliyor.

    (Ne 'modern tıp'mış kardeşim!  Ne 'döner sermaye' açlığıymış bu!)


    Sorunumu ve acı çektiğimi  yakın çevremdekiler de, iş arkadaşlarım da görüyor ve gözlemliyor.  Dışarı çıkmak,  dolaşmak ve  alışveriş  benim için o kadar da hoş değil.  Hani zaten hiçbir zaman da can attığım şeylerden olmadılar ama artık dışarı çıkışlarımın sonu mütemadiyen aynı şekilde bitebiliyor. Göklerden ani bir şimşek ayak bileklerimden birine düşmüşçesine,  parmak uçlarımdan beynime doğru yükselen bir kıvılcım  ve ertesinde kendini hissettiren kesif bir acı...
    Ve sonrasında ayağım üzerine basamıyorum.
    Kimseyi de sorunlarımla sıkmak istemediğimden,  kendi kabuğuma daha da çekilerek daha da yalnızlaşıyorum.  Rutin şikayetler sebebiyle gidilen muayeneler sonrası herhangi bir teşhis konulmaması da çevrenizdeki insanların size bakışını ve yaklaşımını etkiliyor doğrusu.


    Doktorlarla ve tıpla iletişimimden neden bir sonuç çıkmadığına dönüp baktığımdaysa bugün şunu görebiliyorum artık:

    Karşıma çıkan tüm doktorlar üsluba o kadar yoğunlaşmışlar ki,  içeriğe (anlattığım sıkıntılara ve rahatsızlığımın gelişimine)  adeta kayıtsız kalıyorlar. Üslubum alışılageldik olmayabilir;  zira her tedavinin daha en başında  "sonunda ne olacağını görmek"  (gene "Psikolojik" denmesi),  boşuna kan tahlilidir,  koşuşturmalardır, hastanesidir, ... Benim gibi yorgun bir bünyeyi daha da geren tüm o aşamalar...  (Ve sonuç:  "Sıfıra sıfır  elde var sıfır!")  Sosyal fobim de buna eklenince, evet üslubum normal olmayabilir gerçekten.

    Ama anlattıklarımın hepsi gerçek.  Hepsi benim sorunlarım,  hepsi yolumun üstündeki taşlar...
    Ve lanet olsun ki  elimden hiçbir şey gelmiyor  :(
    Ayak bileğimden başlayan sorun geçen zamanla belimi, omuzlarımı ve tüm vücudumu sarıyor.  Kolesterol sorunu olmayan ve kan tahlilleri temiz bünyemde,  varis benzeri yapılar ve benler her yerimi kaplamaya başladı.  Ve numaralı gözlerin bile görebildiği tüm bu sorunlara Türk doktorlarının getirdiği açıklama  saçma sapan tekrarlardan öteye gidemiyor.  Oysa ben gittikçe daha fazla acı çekiyorum,  liseden beri...  Üstüne bir de doktorların bu lafları ve yaklaşımlarını yüklenmek zorunda kalıyorum.

    Okuldayken danışmanım,  işteyken patronum soruyor:
    "Ne oldu,  ne çıktı tahlillerinde?"
    Bende ise koca bir sessizlik...
    Ne diyebilirim ki?  İçine düşmekten en hoşlanmadığım hal "anlaşılmamak"  iken;  böyle bir durum,  sorunlarımı hepten görmezden gelmeye ve olabildiğince geri itmeye sevk ediyor beni.
    Böylece günler hiçbir sorunuma çözüm bulamadan, zaman öldürmekle ve kendimden kaçmakla geçmekte...


    Biraz daha düşünmeye devam ettiğimde,  ailem ile yaşadığım sorunların da bu başlıkta kilitlendiğini fark ettim.
    -Özellikle ezberci eğitim sistemi ile kirlenmiş ve teknolojiyi geriden takip eden ebeveynler-,  çocuklarıyla olan sorunları üzerine konuşurken üsluba o kadar kilitleniyor ki,  zaten eleştiri kültürüne sahip olmayan bir toplum olduğumuzu da düşünürseniz;  daha meseleleri konuşmanın en başında olay bir kişilik çatışmasına dayandırılıp hızla kavgaya dönüşüyor.

    Bugün geldiğim nokta şu:
    Sonuçta yine üsluba önem veriyorum,  yine uygun ses tonu ve doğru kelimelerden yanayım.  Ama içeriğin, daima üslubun önünde olduğunu artık biliyorum.
    Türkiye'nin içinde bulunduğu duruma 1 kez olsun bir de bu pencereden bakmayı deneyin derim.



    ---

    (*)  ssg,  Sedat Kapanoğlu
    10 Haziran 2010,  Günlerin Getirdiği (ϯ)  adlı NTV programından.

    (ϯ) Mirgün Cabas'ın hazırlayıp sunduğu,  Hakkı Devrim'in daimi konuk-yorumcu olduğu,  birkaç başlık halinde haftanın olaylarına odaklanan bir NTV programı.


    20 Ağustos 2010 Cuma

    Gündem  Ağustos 2010/3

    .


    Ergenekon Davası  Bölüm:II  Perde:71
    Emekli Orgeneraller  Hurşit Tolon  ve  Şener Eruygur'un sanıkları arasında yer aldığı İkinci Ergenekon Davası'nın 71. duruşması olaylı başladı.

    Tuncay Özkan, "İnsanları mezbahaya gelmiş danalar, kuzular gibi tutmuşsunuz burada. Arkamda ordu yok diye beni burada tutuyorsunuz. Benim suçum ne?  Yeter artık! Ya bana suçumu söyleyin ya da bu yargılamayı bırakın. Ben kurbanlık koyun değilim. Bu bize yapılan zulümdür" diyerek tepki gösterdi. Geçtiğimiz günlerde serbest yargılanmaları kararı çıkan Balyoz sanıkları örneğini de veren Özkan, "Onların yargıçları yargıç değil mi?  Böyle tutuklama olur mu diye karar veriyorlar!" diye bağırınca mahkeme salonundan uzaklaştırıldı.

    Tutuklu yargılanan bir diğer gazeteci  Mustafa Balbay  ise:
    "Bu nasıl terör örgütüdür ki yöneticileri dışarıda, üyeleri içeride! Eşitsizlik zulümdür"  dedi ve  "Biz burada bağırınca basında haber oluyoruz. O zaman 'Bağır Ceza Mahkemesi' mi diyeceğiz?"  diye sordu.
    (Aslında yaptığı hukuk eleştirisinden çok bir medya eleştirisi ya neyse...)



    Soru: Bir zamanlar bir Hurşit Tolon bir Şener Eruygur vardı,  n'oldu onlara?

    (Ergenekon'da zanlı askerler dışarıda,  gasteciler içerde.)


    Radikal'in internet sitesinde yapmış olduğum bir yorum:
    "Yuh!",  hatta "Oha!" demek istiyorum.
    "2. Ergenekon Davası'nda  71. Duruşma" mı?  Bu gidişle 171'i de görücez gibi geliyor bana...  Yahu bu nasıl geç gelen adalet?  Gazetecilerin mahkemede söylediği,  burada da bazı yorumcuların yazdığı gibi;  "Asker her zaman kendini kurtarır.  Onları kışkırtmaya çalışarak darbe olmasını bekleyen sevdalı siviller ise açıkta kalır."

    Bu arada Bülent Arınç, ilgili gazetecilerin feryadına kulak verilmesi gerektiğini belirterek şunları söyledi:

    "Tuncay Özkan ve diğer tutukluluların, 'Komutanlara darbe yapmaları emrini biz mi verdik? Asıl sorumlular neden dışarıda ve biz neden hala içerideyiz?' şeklindeki feryatlarına kulak vermeliyiz. Olayın asli failleri vardır; bir de yardım etmek, suçu övmek gibi unsurlar vardır. En sondaki insanların ilk baştakilere bakarak ben haksızlığa uğuruyorum demesini ben önemsiyorum."
    Sözleri arasında özellikle bir tanesi dikkatimi çekti:
    "Orada günahım kadar sevmediğim gazeteci bir insan var. Ama burada adaletsizliğe tahammül edemeyiz."

    Arınç'ın ardından, konu hakkında konuşan Adalet eski Bakanı Mehmet Ali Şahin ile şimdilerde Devlet Bakanı ve AKP Genel Başkan Yardımcısı olan Hüseyin Çelik, "Uzun tutukluluk süresinin haksızlığa neden olduğu" noktasında hemfikir oldu.


    (Tuncay Özkan'ın,  ve zamanında  art  adlı televizyon kanalında Emin Çölaşan'la program yaptığı dönemlerde Mustafa Balbay'ın kibrini,  "küçük dağları ben yarattım"  havalarını görenler için bu tablolar ayrıca bir ibretlik oldu ya,  anlayana!  Bugün  Bülent Arınç'ın merhametine düşmüş durumdalar.
    İçi boş bir kibir,  ivedilikle utanç getiriyor sahibine.)




    Kadın-Erkek ilişkileri  (K+E)  üzerine
    Yurt çapında  Cinnet ve Vahşet haberleri

    İzmir'de bir polis memuru, yasak ilişki yaşadığı kadını çalıştığı karakolda yaraladıktan sonra  beylik tabancasıyla başına ateş ederek canına kıydı.
    Manisa'da evli bir adam, ilişkiye girmek istediği genç kız (patronunun kızı) kendisini reddedince,  kızın boğazını kesti.
    Mersin'de bir adam,  boşanmak isteyen eşini onuncu kat balkonundan aşağıya attı.

    İstanbul Cihangir'de, eski gazeteci olduğu söylenen 76 yaşındaki bir adam (Burhan Tekinliğ), birlikte yaşadığı 61 yaşındaki N.D.'yi elektrikli testereyle kesip parçalarını buzdolabına yerleştirdi. Bedenin dolaba sığmamasından şikayetçi olan adam, küçük parçalara ayırdığı ceset parçalarını akşamları poşetle taşıyarak çöp konteynırına atıyordu.  (Yine de apartmanı kaplayan kötü kokular ev sahiplerini işkillendirmiş.)

          ---Edit:  Adı geçen gazetecinin  Salih Güney'le de bir meselesi olmuş geçmişte.  Yıllar önce  Kuzey Vargın  tarafından bıçaklanması olayında sebebin "Burhan Tekinliğ  diye bir gazetecinin bir barda kendisine ileri geri birkaç laf etmesi ve dışarıda kavgaya tutuşup döverken arkadaşı Kuzey'in ayırmak için araya girmesi,  ona karşı çıkması ve kafa atması üzerine hırsını alamayıp bıçakla geri gelmesi"  olduğunu açıklamıştı geçenlerde bir tv programında...  (video)---

    Muğla Fethiye'de  25 yaşında bir kadın (Güler Eridici),  boşandığı ama  --çocuklar sebebiyle olduğu söyleniyor--  tekrar yaşamaya başladığı, işsiz ve iş arama gibi bir niyeti de olmayan kocası ile kavgaya tutuşup bıçak darbeleriyle adamın icabına bakmış.  Sonra da cesedi parçalayıp derin dondurucuya yerleştirmiş. Sonradan gittiği kardeşinin evinde sinir krizi geçirip götürüldüğü hastanede işlediği cinayeti doktora anlatmış.

    Geçmişte bir dönem  polis-adliye muhabirliği de yapmış olan  Hakkı Devrim  bu ayki bir yazısında şöyle diyordu:
    "Ben, kadın adamı kesip doğramış ve parçalarını dondurucuya yerleştirmiş, diye bir cinayet haberi yazmadım. Bizi bırakın da ileride sizden eski günlerin hikâyelerini soran çocuklara neleri anlatmak zorunda kalacaksınız ve bu akıl almaz hikâyeleri geleceğin çocuklarına nasıl anlatacaksınız, asıl onu düşünün. Onların sizi de dehşete düşürecek hikâyeleri olmazsa demek istiyorum.  Gidişat hiç iyi değil."




    Hayvanlar ve Mucizeler

    Rusya'da dünyaya gelen dört kulaklı bir kedi ilgi çekiyor.
    (Vladivostok)






    Türkiye-İsrail ilişkileri
    Ağustos gündemi bünyesinde, İsrail'in 31 Mayıs'ta gerçekleştirdiği Mavi Marmara gemi baskını hakkında başlatılan İsrail ulusal soruşturması, BM Paneli ve komisyon ifadeleri sıklıkla yer alıyor. Bu konu ve hakkında gelen haberleri şu başlıklar altında yayınladım, eklemelerim devam ediyor. Önümüzdeki günlerde üçüncüsü de gelecek:

    Türk gemisine İsrail saldırısı
    Mavi Marmara Baskını'nda yeni perde

    Ramazan sebebiyle düzenlenen AKP iftar yemeğine davet edilen birçok büyükelçi arasında İsrail'in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy'nin bulunmaması, iki ülke arasındaki bir diğer hizipleşme konusu oldu. Yedioth Ahronoth gazetesi internet sitesi,  İsrail Dışişleri Bakanlığı'nda bir kaynağının "Erdoğan yine bir kızışma yaratıyor. Biz ise, sorumlulukla hareket ederek Türk kılıç dansına sürüklenmeyeceğiz"  tepkisini aktardı.



    Obama'nın değişen yüzü
    İngiltere'de yayımlanan Financial Times gazetesinin manşete taşıdığı bir haber dikkat çekici idi. Obama'nın, Türkiye'ye silah satışları konusunda Erdoğan'a ültimatom verdiği iddiası.  ABD'nin bu yaklaşımında, Türk dış politikasında İran ve İsrail noktasındaki tutumların etkili olduğu sanılmakta.
    Çeşitli İsrail gazeteleri konuyu duyururken, Erdoğan'ı tavırlarına dikkat etmesi konusunda uyarıyordu adeta.  Jerusalem Post,  "Türkiye-İsrail ilişkileri iyileşmezse;  ABD, Türkiye'ye silah satışlarını yasaklayabilir"  çıkışını yaptı.  (bkz)

    "Obama Ankara'yı; İsrail Silahlı Kuvvetleri'nin (IDF), ablukayı kırmayı amaçlayan Türk gemisi Mavi Marmara'ya yaptığı baskına ilişkin söylemini yumuşatmaya çağırdı. Washington bir süre önce Birleşmiş Milletler'in İran'a yönelik yaptırımlarına karşı oy kullandığı için de Türkiye'yi eleştirmişti."
    Yedioth Ahronot  gazetesinin internet sitesinde ise "Financial Times, ABD Başkanı'nın Erdoğan'a, Ankara'nın İsrail ve İran ile ilgili yaklaşımının; Türkiye'nin Kürt asileriyle mücadelesinde Amerikan silahları sağlama şansını azaltabileceğini söylediğini bildirdi"  diye yazdı.  (bkz)


    Bu haberlere şu açıdan bakanlar da yok değil:
    Doğrusu İsrail panikte
    Doğrusu  M.Marmara  sonrasında İsrail'in karizması ciddi çizilmiştir.  Tüm bu İsrail basınını dikkatlice okuyun, uluslararası yenilginin sancılarını ince ince okursunuz.  Doğrusu İsrail panikte.
    (galaksi - 16 Ağustos,  Radikal Online)




    RTE
    Tayyip Erdoğan, RTE markasını tescil ettirmek için Türk Patent Enstitüsü'ne başvurdu. Üzerinde RTE harfleri olan mavi fonlu bir şekil de başvuruda yer aldı. Koruma altına alınması istenen bu marka; halkla ilişkiler, dergi ve kitap yayımı,  televizyon programı
    yapım hizmetlerinde kullanılabilecek.

    Ayrıca bu ay içerisinde Erdoğan,  "Ak Parti olarak milletvekillerinin en fazla üç dönem seçilmesi konusunda karar aldıklarını, kendisinin de 2011'deki genel seçimde milletvekili adayı olacağını ancak daha sonraki seçimde aday olmayacağını"  bir kez daha yineledi.

    Ve Kılıçdaroğlu ile aralarındaki söz düelloları -yine- son sürat devam etmekte...

    Hakkı Devrim'den  bir başka alıntı ile noktalayalım:
    "CHP'nin oy tahminleri kıpırdanır gibi olmuştu Kılıçdaroğlu'nun son başkanlığından sonra. Son günlerde Deniz Baykal zamanından da aşağıya inmiş, diyorlar. Kürsü bülbülleri hiç oralarda değil, zevzeklenmekte berdevam. Ben, siyasette meydan hitabeti seviyesinin bu kadar düştüğünü hatırlamıyorum.  Üstelik o ikisi, hallerinden, marifetlerinden pek de memnun görünüyorlar."
    (İki lidere de kulak asan yok.  17 Ağustos 2010, Radikal)



    Bu ay gündeminde pek çok konu vardı.  Bu sebeple toplam beş Gündem yazısı ve bir de Mavi Marmara gelişmelerini derledim.