Demirel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Demirel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2019 Çarşamba

 Sivas  Katliamı

Türkiye'de insanımızın zihninde iyiden iyiye kökleşmiş bir "Hak etti pislikler öyleyse gebersinler!" anlayışı var ki, bu anlayışın saldırısına uğramanız bazen dini inancınız, bazen milli kimliğiniz, bazen de siyasi düşünceleriniz sebebiyle oluyor görebildiğim kadarıyla...

Bu güruhun HUKUK'a bir saygısı yok, yargısını kendisi veriyor. Veya kanaat önderleri onlar adına veriyor... Yeri geldiğinde kendini Tanrı yerine koymaktan da çekinmiyor.  Linç kültürünü her daim canlı tutuyor, toplumu galeyana getirmek isteyenlerin oyunlarında gönüllü olarak işbirliği yapıyor.  Maalesef, üzülerek söylüyorum ki,  ülkeyi aydınlığa ve (sözde)  Batı medeniyet seviyesine götürme amacıyla yola çıkan Kemalizm de hukuk adına iyi bir tablo yaratmamış, hukuku ve bilimi "camekandaki biblo"  gibi görmüş,  arka fon olarak kullanmış.
(Her ne kadar sözleriyle öyle demese de...)

Ülkemizde yıllardır dönen "Laiklik" tartışmalarını şöyle bir düşününce... Sözlük anlamıyla  "LAİK" ve seküler olma yolunda bir ülkede  böyle bir olay olabilir miydi gerçekten?

İnsanlar şeytanlaşmış,  başka türdeşlerini yamyamlar gibi yakıyor.  Ve Polis izliyor,  asker izliyor,  Cumhurbaşkanı izliyor...  Ben de henüz küçüktüm o yaşlarda. Televizyonda canlı görüntüleri izlediğimi hatırlıyorum.  Yakın çevremden birinin  "Hak ettiler!"  dediğini de...

O kişi babamdı. Bu da benim kendimden ve insanlığımdan en çok utandığım an;  inancım açısındansa kritik bir yarılmanın kıvılcımı idi.


* 2 Temmuz 1993  -  Madımak Oteli


* Sivas Katliamı hakkında Süleyman Demirel ve Tansu Çiller'in bazı yorumları


22 Eylül 2018 Cumartesi

Türkiye tarihinde Referandumlar -----
ve  YAE Nefreti


KPSS çalışanlara  ve  ödev için bilgi toplayanlara faydalı olabilir diye, ayrıca merak edenler için;  daha önce bir yazımın altında paylaştığım bilgileri ayrı bir başlık altında yayınlamaya karar verdim.
Konumuz:  Türkiye'de Referandumlar

1)  1961 Anayasa Referandumu   (9 Temmuz 1961)
            (27 Mayıs 1960  askeri müdahalesinden sonra...  İlk halk oylaması ile
61 Anayasası kabul edildi.  %38.3  hayır  oyuna karşılık  %61.7  evet  oyuyla.)
Çift meclisli yasama organı (senato); kişi hakları, sosyal ve siyasal geniş haklar;  üniversiteler ve TRT özerk.  Anayasa Mahkemesi kurulması...
"İnsan haklarına dayanan, sosyal, hukuk devleti."

2)  1982 Anayasa Oylaması   (7 Kasım 1982)
      (12 Eylül 1980 darbesinden sonra)  Yine bir askeri müdahale ve sonrasında hazırlanan "1982 Anayasası"nın halkoyuna sunulması üzerine sandık başına gitmişti Türkiye.  (Tüm siyasi partiler kapatılmış, Meclis çalışmaları durdurulmuş,  sıkı yönetim ortamı vs.)

Halkoylamasına  18 milyon 885 bin 488 seçmen katıldı.  17 milyon 215 bin 559 seçmen "kabul"  (yüzde 91.37),  1 milyon 626 bin 431 seçmen de "ret"  (yüzde 8.63)  oyu kullandı.  Geçici 1. maddesi ile Kenan Evren Cumhurbaşkanı oldu.  (Otoriteyi, devleti, devlet içinde de Cumhurbaşkanı makamını çok güçlendirmiş sert/katı bir anayasa.  Atatürk milliyetçiliğine bağlı,  laik,  demokratik devlet  vs.)


3)  1987,  "Yasaklı siyasetçiler geri dönsün mü?"   (6 Eylül 1987)
      1982 Anayasası'nın  Geçici 4. maddesi ile siyasi parti liderleri ve yöneticilerine getirilen  5 ve 10 yıllık  siyasi yasakların  kalkıp kalkmaması konusunda.  Az bir farkla  Evet  çıkmış.   (Turgut Özal "Hayır" demiş!)
Böylece yasaklar getiren  geçici 4. madde  yürürlükten kalktı:
Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan'a siyaset yolu açılmış oldu.


4)  "Yerel seçimler erkene alınsın mı?"   (25 Eylül 1988)
        Türkiye'nin dördüncü kez önüne getirilen halk oylaması sandığının konusu Anayasa'nın 127. maddesindeki yerel seçimlerin 1 yıl erkene alınıp alınmaması idi. Seçmenlerin yüzde 65'i "hayır", yüzde 35'i "evet" oyu kullandı.  Böylece dönemin iktidar aprtisi ANAP'ın yerel seçimlerin erkene alınması için  Anayasa maddesindeki değişiklik teklifi  kabul edilmedi  ve
13 Kasım 1988  olarak öngörülen erken yerel seçim yapılamadı.
%65  Hayır  ile  Türkiye tarihindeki kabul edilmeyen tek referandum oldu.


5)  2007,   "CB halk tarafından seçilsin mi?"   (21 Ekim 2007)
        Ahmet Necdet Sezer sonrası CB seçiminde sorunlar çıktı.  (CHP, Anayasa Mahkemesi'ne gidip duruyor. "Türbanlı CB eşi istemeyiz" üzerinden 367 karar yeter sayısı-toplantı sayısı tartışmaları...  Sonunda Abdullah Gül  11. Cumhurbaşkanı oldu.)

Anayasa değişikliği %69 ile kabul edildi. Böylece Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmeye başlandı. Ayrıca görev süresi 7 yıldan 5 yıla düşürüldü ve ikinci dönem seçilebilme imkanı tanındı (5+5).  (Bu değişikliğe kadar Meclis tarafından yalnızca bir defa yedi yıllığına seçilmekteydi.)
+  TBMM seçim dönemi  5 yıldan 4 yıla  düşürüldü.
+  Toplantı yeter sayısı düşürüldü.


6)  12 Eylül 2010  Anayasa Değişikliği Referandumu
(Yetmez ama Evet - YAE)

          Yüksek yargı organlarında köklü değişiklikler.
Anayasa Mahkemesi  (AYM)  üye sayısının ve görev sürelerinin artması, AYM'ye kişisel başvuru yapılabilmesi,  Anayasa değişikliğinin iptali ile siyasi partilerin kapatılmasına ya da devlet yardımından yoksun bırakılmasına toplantıya katılan üyelerin üçte ikisinin oyuyla karar verilebilmesi, HSYK'nın yeniden yapılandırılması ve üye sayısının artırılması, Yüksek Askerî Şura kararlarına yargı denetimi getirilmesi, askerî yargının görev alanının düzenlenmesi oylandı.  Ayrıca 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını engelleyen geçici madde kaldırıldı.


TBMM Başkanlığı'na bağlı olarak  Kamu Denetçiliği Kurumu (ombudsmanlık) kuruldu.  (TBMM'de gizli oyla seçilecek.)
CHP ve MHP  Hayır,  BDP boykot kararı almıştı.
Sonuçlar:  %42 Hayır,  %58 Evet


Şöyle yazmıştım  12 Eylül 2010 Referandumu  başlığında:

           Aradan yıllar geçti,  ancak hâlâ bu referandumdan yadigâr kalan  "YETMEZ AMA EVET" nefreti devam etmekte...
İlginç şekilde,  çabuk unutan ve balık hafızalı bir toplum olmamıza rağmen,  YAE'yi unutmadı bir türlü okumuşluğuyla müsemma kesim.
Hatta referandumun kendisini ve ne için yapıldığını, değişen Anayasa maddelerini filan zaten çoktan unuttu  ama bu YETMEZ AMA EVET'i  hiç unutmadı.  Kolay kolay geçeceğe de benzemiyor bu YAE nefreti.

Bir "günah keçisi" olarak  YAE,  bir boşalma unsuru olarak YAE...
"Yetmez ama evet  ihaneti!"  DAN DAN DAN!
Kaç kişidir ki bu YAE'ciler? Oylar içerisinde belki de % 1-2'lik bir kesimin mugalatası yapılıyor?
Sonra oy pusulasında ya EVET ya da HAYIR vardı; "YAE" diye bir seçenek yoktu.  Ama kabak  Yetmez ama Evetçilere  patladı  iyi mi?  :)



Fethullah Gülen ve Cemaati,  bu Anayasa değişikliğini aktif olarak destekledi.  Bir grup "aydın",  değişikliklerin 12 Eylül'ün getirdiği katı yapıyı bozacağı fikri ile referanduma meşhur "Yetmez Ama Evet"  sloganıyla destek verdi. Bir grup, devlet içindeki vesayet mekanizmasının kırıldığını savunuyor, bunun sivil bir Anayasa yapmak için fırsat olduğunu söylüyordu;  başka bir grup ise yargıda kadrolaşmanın önünün açılmaya çalışıldığını...
(İlerleyen günlerde bununla ilgili eklemelerim olacak.)



7)  2017 Nisan Referandumu
        (Başkanlık Sistemi,
 600 milletvekili...)

Hoşgeldin  Başkanlık sistemi.  Kabulü ile Partili Cumhurbaşkanı.
MV seçilebilme yaşı: 18.  (25'ten 18'e düşürüldü.)  Askerlik hizmetini yapmış olma koşulu da aranmayacak.
Artık Adalet, İç İşleri ve Ulaştırma Bakanları seçimler öncesinde istifa etmiyor.   AKP-MHP heyetlerinin ortak çalışmasıyla hazırlanan paket içeriğine ve önceki düzenden farkına şu linkten ayrıntılı ve karşılaştırmalı olarak bakmak mümkün:   anayasadegisikligi.barobirlik.org.tr/

Dikkat çeken değişiklikler:
HSYK üye sayısı düşürüldü,  bazı özellikleri değiştirildi.

Askeri Yargıtay ve AYİM kaldırılarak yüksek mahkemelerin sayısı dörde düşürüldü.   Mevcut  Yüksek Mahkemeler:
1) Yargıtay  2) Danıştay  3) Uyuşmazlık Mahkemesi  4) Anayasa Mahkemesi

  -> CB ve TBMM seçimleri  5 yılda bir,  aynı gün yapılır.
  -> Bir kişi en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.
  -> TBMM'nin gensoru ve güven oylaması hakkı yok.
  -> Yürütme yetkisi + Başkomutan = CB  -> Bakanları ve yardımcılarını atar.
  -> Bakan + CB yardımcılarının  (eğer MV iseler)  Meclis üyelikleri sona erer.


25 Temmuz 2016 Pazartesi

 DARBE mi  İÇ SAVAŞIN AYAK İZLERİ mi?


Sıradışı ve riskli bir  "kalkışma"nın  yaşandığı
15 Temmuz 2016 Cuma gecesi  darbe girişiminin ertesinden  hepinize selamlar.

O gece, sabahın ilk ışıklarına dek toplum olarak ayakta olduğumuz, uzun ve dualarla dolu bir gece idi. Bendeniz çevremden ve başta Twitter olmak üzere sosyal medyadan gelişmeleri almaya ve olabildiğince paylaşmaya çalıştım.
Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nün jandarma tarafından kapatılması ile başlayan süreçte; Meclis'in bombalanması, Doğan Medya Center (CNN Türk ve Kanal D) binasının basılması ve yayın kesme (~03:45), Kuleli Askeri Lisesi kaynaklı çatışma, İstanbul Büyükşehir Belediyesi binasında asker ve polis arası çatışma  (teslim olmak isteyen askerlerin darbeci komutan tarafından vurulması),... derken bir tankın insanları ezdiği bir görsele denk gelince devam edemedim artık.

Uzun laflar etmek istemiyorum. Saldırarak-Savaşarak düşmanın, herhangi bir terör örgütünün yapamayacağını; kendi ordumuz yaptı dün gece.
Türk askeri, Türk askerini vurdu. Devletin güvenlik güçleri birbirleri ile çatıştı.   (“Dost ara şu dünyada dost,  düşman içinden de çıkarmış.”)
Pek çok insan, (bence büyük bir gözükaralık ve cesaretle) meydanlara indi ve kumpasçılara karşı durdu. Tankların üzerine çıkıp askerin silahını alanlar ve canını bu yolda verenler oldu.

Yönetimden çok kereler gidip gelmiş rahmetli Süleyman DEMİREL, darbeler hakkında ölene kadar ketum kaldı ancak  "Halk oyuna sahip çıkmadı"  diye sitem ederdi hep.
Türkiye'de kısmen de olsa bir eşik aşıldı o gece. Tarihte ilk defa halkımız korku duvarını aştı. Erdoğan'ın sokaklara çıkma çağrısı ile  (hangi görüşten olursa olsun)
pek çok insan hem evlerinde kendi aralarında  hem sokaklarda darbelere dur dedi  ve  sokağa çıkma yasağına uyulmadı.
Camilerde sabaha dek (ve ertesi gün de devam edecek şekilde) Diyanet'in kararıyla süren salâ ve ezanlar ile moral desteği kurulmaya çalışıldı.
Başbakan Binali Yıldırım'ın  NTV'de  "Bu bir kalkışmadır"  demesinden az sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, CNN Türk'e akıllı telefonların görüntülü konuşma obsiyonu ile bağlanarak meydanlara çıkma çağrısı yaptı.  Ordu komutanları canlı yayınlara bağlanarak bu olayın emir-komuta zinciri içerisinde gerçekleşmediğini söyledi. Türk Polis Teşkilatı, resmi Twitter adresinden halkı meydanlara çıkmaya çağırdı.
(https://twitter.com/EmniyetGM/status/754078227690319872…)


«Darbe teşebbüsü» deniyor ama; asker ile vatandaşı karşı karşıya getirip kan döktürerek, otoriter bir yönetim ile yavaş yavaş iç savaşa giden yolu tetikleyen bir haydutluğu daha çok andırıyor bu.
Ak Parti'ye yaradı mı?  Muhtemelen evet.
Eğer bu konuda muhalefet geride kalıyor, sokaklara çıkmıyor, evden seyrediyorsa;  şimdi Erdoğan ve AK Parti güçlenecek diye şikayetçi olmak sadece acınası bir ezikliktir.
"Diyorlar ki, şeriatçılar sokakta korku salıyor.
Adam olsaydın da sen direnseydin darbeye? Nerde Gezide sokağa inen sanatçılar, gazeteciler!"  demiş Saygın Bedri Gider Facebook'ta.
Birileri darbelerden medet ummaya ve darbeci ümitlere sahip olmaya devam ettiği müddetçe,  halkın eğilimleri de değişmeyecektir. Bu durumda birileri de "Halkımız cahil!" gıygıyını çalmaya devam edecek demektir. (Ülke ve halk kaybetmeye devam eder.)


Allah beterinden ve tekrarından korusun.
"AKP ve CEMAAT bu ülkenin birikimlerini mahvetti" demiş birisi. (Özellikle bunların birisine yüklenip diğerini pamuklara saranlar da ayrı inceleme konusu.)
Paralelciler  "Ergenekon, Balyoz darbe planı, Askeri Casusluk Davası" filan diye birilerini ordudan uzaklaştırırken kendi planlarını yapıyormuş meğer. Öte yandan “Ne darbesi artık yeaa!” rehavetinin de cezalandırıldığını gördük. Ülkenin genetik kodları arızalı, her zaman tehlike mevcut.  Bunu siyasilerin iyi görmesi gerekir.

"Darbeye karşı duruştaki bu birliktelik yeni bir dönemin başlangıcı olur inşallah"  temennilerini çok görüyorum. Sabaha hayırla çıkalım, Rabbim bizi doğrultsun  diye dua ediyordum o gece.
Ülkemizi Suriye'ye çevirmek isteyen, zaten var olan terör ve gerilimi daha da artırmak için her yolu deneyenlere ve darbe ile bu toplumun üzerinden geçmeye çalışanlara elimizden geldiğince karşı duralım.





NOT:  Bir sürü şey yarım kaldı.
Ne daha darbe teşebbüsünün ilk konuşulmaya başladığı dakikalarda net şekilde karşı tepkisini ortaya koyan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli'den,  ne günler sonra sesi çıkan Meral Akşener'den, ne Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar çevresindeki şüphelerden,  ne savaş helikopterleri ile MİT binası ve kritik noktalardaki halka açılan ateşten ve sivil ölümlerden  (an itibarıyle 200 küsür sivilin öldüğü söyleniyor),
ne olayı zamanında Cumhurbaşkanı'na haber etmeyen  MİT'ten ve başkanı Hakan Fidan'dan,  ne de 15 dakika ile saldırıdan kurtulan Erdoğan'ın tatilini geçirdiği Marmaris'teki oteline yapılan tim baskınından...
Hatta ancak darbe yatıştırıldıktan sonra, ertesi gün "geç öten horoz misali" darbeyi yarım ağızla kınayan CHP ve HDP'den dahi bahsedemedim.
Bir sonraki yazımda, internet ve makale alıntıları ile darbeyi ele almaya devam etme niyetindeyim.

(Bu nasıl bir ülkedir ki,  ben artık gündemden bahsetmek istemedikçe öyle şeyler olmakta ki asla gözardı edemeyeceğimiz ve dahi tahmin dahi etmeyeceğimiz... Hayrolsun.)



EKLEMELER:


17 Haziran 2015 Çarşamba

 2015 model Susurluk

Bir düğün fotosu.   Sedat Peker,  İHH Başkanı ve RTE aynı karelerde...

Düğün Sahibi/Evlenenler:
          Erkek tarafı:   AK Troll'lerden, nam-ı diğer "sağlam irade" Taha Ün
          Kız tarafı:      Emine Erdoğan'ın özel kalem müdürü  Sema Silkin
Şahitler:    Cumhurbaşkanı Erdoğan ve eşi
Katılanlar:   Mafya babası Sedat Peker,  bir adet insani yardım derneği (?) (İHH)  başkanı  Bülent Yıldırım...
Nikahı kıyan:   İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı  Kadir Topbaş.



“Koskoca cumhurun reisi ayının birinin düğününe gidiyor.  Bu bence muhalif olmak için yeterli......”
                                                (@SarilarinFurkan)


NOTLAR:
  • Susurluk Skandalı   ya da   Susurluk Kazası,
    3 Kasım 1996'da saat 19:25 sularında Balıkesir-Bursa karayolu Susurluk ilçesi yakınlarında meydana gelen bir trafik kazası sonucu devlet-mafya-polis ilişkilerinin ortaya çıkması ile patlak veren, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli skandallarındandır. DYP Şanlıurfa milletvekili Sedat Bucak, İstanbul Polis Okulu Müdürü Hüseyin Kocadağ,  ayrıca  Mehmet Özbay  ve  sahte kimlikli   Abdullah Çatlı
    o Mercedes'te idi.   Kazanın ardından yasadışı ilişkilerin ortaya çıkartılması için  "Aydınlık için bir dakika karanlık"  eylemleri başladı ve yıllar süren soruşturmalarla olayın üstü örtüldü.   (*)

  • .
  • 9. Cumhurbaşkanı  Süleyman Demirel, benim bu yazıyı hazırlamakta olduğum anlarda vefat etmiş.  (17 Haziran 2015) İsminin büyüklüğü ve geçmişteki şaşaasına nazaran, halkça sessizlikle karşılanan bir cenaze töreniyle defnedildi. Eşi  Nazmiye Demirel  Mayıs 2013'te ölmüştü,  bence Demirel de fiilen o tarihte öldü, zira bazı adamlar eşleri öldüklerinde ölürler. Kendisi de o tarihten itibaren yalnız bedenen  (o da güç bela)  yaşadı.

    DEMİREL adeta kapalı bir kutu gibi idi. Statükodan yana oldu ve sustu, konuşmasını bekledik kendisinin boşuna. "Halk oyuna sahip çıkmadı" derdi sadece;  kendisinin indirildiği darbeler hakkındaki neredeyse tek yorumu bu idi.   Vefatı sonrası Twitter'da yazılmış bir tvit ile bir yorumu peşpeşe paylaşıyorum:

    "Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanı iken bir televizyon röportajında 'Politikacı kimdir?'  sorusuna  'Politikacı  bir rodeo binicisidir'  diye cevap vermişti. Kendisini tarif etmişti şüphesiz ve onu bu kadar net tanımlayan başka bir ifade olamazdı herhalde. Zira rodeo binicisinin tek amacı orada olabildiğince uzun kalmaktır, bindiği hayvanı bir yere, bir hedefe götürmek değil."    (Ahmet Cantürk)

    "Demirel Mehmet Ağar'ın oğlunun sünnetine bile gitmemişti. Burjuva devlet adamı uyanıklığı budur, pislik içinde yüzse de gömleği hep temiz kalır."   (@hbk)


  • Yıllar önce Ekşi Sözlük'te Nazmiye Demirel başlığına girdiğim bir entry, meraklılar için gelsin:
    eksisozluk.com/entry/19532582

  • Son olarak, tekbirlerle düğüne giden lümpen zevat videosu:   https://twitter.com/mBurakGultekin/status/609673953456582657

(*)  Vikipedi  Susurluk kazası  sayfasından bazı alıntılar içermektedir.

*

11 Ağustos 2014 Pazartesi

 10 Ağustos 2014 - Cumhurbaşkanlığı Seçimi

Dün benim için sinirsel açıdan inişli çıkışlı uçlarda bir gündü,  yazma ihtiyacı hissettim.  Önce seçimin ilk saatlerinde  "Kemalist kibir"  üzerine yazdım, Erdoğan'ın  küçük dağları ben yarattım  bakışı üzerine birkaç gün önce Facebook'ta paylaştığım  "Bu nasıl bir kibir  Nasıl bir tutulma?"  başlıklı ileti, sonuçlar açıklandıktan sonra da  "halkımızdaki mide genişliği  ve  dinazor sevgisi"  üzerine...  Şimdi tüm bu karalamaları derleyerek bloguma'da aktarıyorum.  İSRAİL-3  başlıklı yazıma dek müsadelerinizle.



------>  (Seçim sabahının ilk saatlerinde yazma ihtiyacı duyduğum metin)
.

KEMALİST KİBİR ................
Kemalist bir ailenin ferdi olarak doğdum. Annem, ezberci sistemin mümtaz bir öğretmeni olarak, evde de her daim askeri modeli iftiharla uyguladı, her konuda "anne" değil,  "Kemal'in bir neferi"  oldu.
Yaşlar ilerleyip "ölüm" denen hakikatle sıkça aile yakınları kaybedilmeye başlanınca; geçmişte namaz kılan evladıyla alay eden ya da namazdan daha önemli şeyler olduğunu söyleyen anne; disiplinli ve düzenli namaz kılan bir Müslüman oldu, Kur'an günlerine katılmaya başladı. Bu sefer de evde namaz kılmayan veya o gün oruç tutmayan evlatlarını hizaya soktu:
_"Sen neden oruç tutmuyorsun?  Söyle neden namaz kılmıyorsun!"

Elhamdülillah Müslümandı, Kur'an'ı hem Arapçası hem Türkçesinden okuyordu, en iyi Müslüman o ve onun gibilerdi şüphesiz. Diğerleri (tesettürlüler) ise dini kullanıyorlardı sadece. Kafasını kurcalayan incir çekirdeğini doldurmayan şüpheleri için İslam ilmihallerini araştırırdı; ancak Allah'ın yarattığı Kürtlere düşman, ırkçı bir insandı. Nasılsa Kemal'in Müslümanları cennetlikti,  onlar yanlış ol(a)mazdı,  haşa herşeyi iyi bilirlerdi.

Burnunun ucunu göremeyecek kadar kör ve senelerdir siyasi alanda kaybeden bu Kemalistlerdeki bitmeyen bu KİBİR bile Tanrı'dan da realiten de gerçekçilikten de ne kadar kopuk, hasta insanlar olduklarının bir göstergesidir. Ankara'da yaşadığım 15 sene boyunca, Çankaya gibi şehrin en merkezi ve en güvenli bölgelerinde yaşayan beyaz Türk kızlarının, ortalıkta yarı çıplak gezer ve etek boyları her geçen gün daha da kısalırken “Seneye şeriat kesin gelecek! :( ” ten başlayıp  “Bu bölge hiç güvenli değil!”e kadar uzanan, baktığını göremeyen bilimum hasta kafalarına da defalarca şahit oldum.

Şimdi peki ben bugün nerden esti de bunları yazdım, neden yazmak istedim?

Bugün malum Cumhurbaşkanlığı seçimi var. Adını CHP-MHP'nin adayı olması ile duydukları Ekmelettin'e, neferler olarak gidip oy verdiler. Ben Ekmeleddin İhsanoğlu adını, onlar gibi CB seçim süreci ile yeni değil,  bunun kaç sene öncesinde de duymuş ve takip ediyordum:  "Tayyip Dünya lideridir" diyen bir adamdı ekranlarda. Gidip bir İlahiyatçıyı cumhurbaşkanı adayı yaptılar, o da ayrı bir konu. Türkiye'de şu anda işe girme kaygısı en az olan İlahiyat mezunları iken (devasa imam alımları vesaire), Cumhurbaşkanını dahi İmamdan aday göstermek,  muhteşem bir muhalefet örneği olsa gerek.

Sevgili annem, "HerŞEYİ BİLEn BİR BİLEN" olarak, çok eğitimli kendisi, halk ise cahil... Benim Selahattin Demirtaş'a sempati duymamı küçümsedi. Denecek söz yok zira bu kesimle konuşamazsın.  "Yobaz" dediğin insanlardan ne farkı var Kemalistlerin?  Kafaları açık, asimile, ne oralı ne buralı yobazlar hepsi.  Konuşamadığın insandan ve kitleden korkacaksın arkadaş.
Azalarak bitmeleri dileğimle...


.
YOBAZ NEDİR?
"Başkalarının farklı düşüncelerini işitmeye dahi tahammül edemeyen insana yobaz denir"
 diyordu Arzach  Facebook'ta.

"Bu ülke, başkalarının düşüncelerine tahammül edemeyen yobazlar ile dolu. Kemalist kesim yobazlığı kendisine pek yakıştırmaz ve bu durumu dindarlığa özgü sanır. Fakat en büyük yobazlar ve ırkçı faşistler de yine Kemalistlerin arasından çıkıyor.
Bu ülkeyi sevmiyorum. Çünkü kendimi ait hissedemiyorum. Kendimi bu ülkede mutlu ve huzurlu hissedemiyorum. Sebebi ne ekonomik ne de siyasi. Sebebi gönlümü verdiğim, kalbimi, hayatımı açtığım insanların er ya da geç yobaz olduklarını görüyor oluşum ve uğradığım hayal kırıklıkları."



------>  (Galip Erdoğan'ın meydanlardaki söylemi üzerine yazım)

BU NASIL BİR KİBİR?  NASIL BİR TUTULMA?

(Tayyip Erdoğan,  İzmir mitingi)
Bir aday çıkmış, adını vermeyeceğim, "tek millet olmaz" diyor. Eyy efendi, bu ülkede cumhurbaşkanı adayı olacaksan tek millet anlayışını kabul edeceksin. Sen daha çırak bile olamadın.  Sen olsan olsan,  kendisi Zaza  ama benim Kürt kardeşlerimi aldatıyor.
Bunların derdi dağ. Şehir değil. Tehditle silahla milletten oy isteyecekler.
Kadınları da istismar ediyorlar. Madem kadın haklarına bu kadar düşkündünüz, evlatları dağa kaçırılan o anaları neden ağlattınız!

Demokrasiyi dilinden düşürmeyen bir siyasi atmosfer içerisinde bir başbakan nasıl durmadan böyle ırkçı ve alaycı konuşabiliyor?  Hadi konuştu milyonlar alkışlıyor.  Aslında -maalesef- bu tutulma çok normal geliyor çoğu insana.  Mesela benim gördüğüm, seçimler ile ilgili birkaç yorumuna denk geldiğim arkadaşlarım ve sosyal medyada eklediğim kişilerde inanılmaz bir ırkçılık  var. "Kürt böreği, kol böreği..." gibi harika argümanlar. Toplumdaki bu  sakat kafa yapısının  elbette farkındadır Erdoğan.  Adam gayet başarılı ve toplumu da yansıtır nitelikte söylemleri;  besliyor ve sömürüyor.  Maalesef Doğu ülkelerinde iktidara gelen de pek gitmiyor.  Mısır'da da böyle idi, Suriye, İran ve çoğu hep böyle...  Bazen düşünüyorum,  askeri darbelere tamamiyle karşıyım ve eleştiriyorum;  bununla birlikte başka türlü de gelen gitmiyor,  geberene kadar,  gerçekten ilginç.



------>  (Seçimlerden sonra,  %50'den çok RTE tercihi)

Uzun bir zamandır, "cahil" denen halkımızın aslında aşırı mide genişliği'nden mustarip olduğunu düşünüyorum. Böyle bir toplum var mıdır acaba dünyada? Kültürel hayata bakıyorum: Şairin deyişiyle "yolun yarısı"nı geçmeme rağmen, anaokula başlamadan önce pop kültürümüzde (tek tek adlarını saymama gerek var mı?)  kimler vardıysa hala aynen... Geberene kadar bu insanlar olacak ondan şüphem yok artık. Siyaset dersen, hala Süleyman Demirel'den icazet alanlar, fikir soranlar varmış, Allah akıl fikir versin.  Demirel'e de sağlık versin tabi, adamın Alzheimer olmasına bile fırsat vermedikleri için... Gelenin geberene kadar gitmediği şu güzel ülkemde, son CumhurBaşkanlığı seçimi ile bir kez daha halkımızın sürüncemeyi ve bıktıranı sevdiğini gördük.

Yaş ortalamasının 18-22 aralığı gibi oldukça genç bir nüfusa denk düştüğü söylenen ülkemizde insanlar dinazorları baş tacı ediyorlar. Dinazor ve kan emicilere muhalefet ettiklerini söyleyenler de dinazor ve kan emici!  Şimdi çık çıkabilirsen bu siyasetin içinden.
Akıl-fikir, sabır ve sağduyu hepimize.




(Dip not:  Bu yazıyı takip edenler,  Yorumlar  bölümüne bir göz atmanızı tavsiye ederim.  Değişik yorumlar var.)
(demokrasi, Türkler, Soyut  gibi etiketleri ekleyemedim)

12 Kasım 2013 Salı

  Gene mi RTE!  Hala mı  AKP?

Son zamanlarda en sinir olduğum tepkimsilerin başını çekiyor  Gene mi RTE?  Hâlâ mı AKP!  çıkışları.
“15 sene olmuş nerdeyse! Hala mı AKP, gene mi Tayyip!?” imiş...   (Sanırsın Türkiye'den değil de başka diyardan bildiriyor.)

             Bendeniz bugün otuzlu yaşlarını yarılamış biri olarak, bu ülke ile ilgili görüp gözlemlediğim en temel kodların başında "geberene kadar defolup gitmemek"  yer alıyor zaten? Bunu anlamak için en verimli alanların başında da popüler kültür gelir herhalde.

Bilmem katılır mısınız ama... Türkiye'de bir kültür mafyası var. Şov dünyasındaki kıstasları da kendisi belirliyor. Bazı şarkıcılar, bazı oyuncular, bazı "tipler" adeta dayatılır burada. Sevmesen de  huşû ile onlara katlanmak zorundasındır.
Tesadüf değil yani bunlar.  Tabii bir alternatif daha var: Tamamen inziva hayatı.   (Ya da gideceksin arkana bakmadan)


Henüz ilkokula bile başlamamıştım sanırım ilk kez  Türkan Sultan,  Süperstar Ajda,  Minik Serçe,  İbo,  Avşar kızı  adlarını duyduğumda...

Türkan Şoray  yüzlerce sinema filminde oynamıştı, bi dolu ödülü vardı, başımızın tacıydı. Geberene kadar da sultanımız olarak kalacak. Muhtemelen ölümünden sonra bile şöhret meraklısı genç kızlarımız söyleşilerinde "Kamera karşısında öpüşmem-sevişmem, Şoray kanunlarım var benim eki eki!" demeye devam edecek  :)

İbrahim Tatlıses  desen kafasından bile kurşunlandı, halen ayakta ve kendisinden her dem haberdarız.  (Olmamız gerekmiş gibi!)

Ve Avşar. Ancak ya biz ya da kendisinin ölümüyle kurtulabileceğimiz bir başka medya maymunu.  Çeyrek asırdan fazladır bu şahsiyetle dopdolu tüm pop hayatımız.
(Öyle mesuduz ki!)

Oldukça arşivci biriyimdir,  aldığım dergileri dahi saklarım uzun yıllar boyunca. (Evet, odam depo gibi.) Geçenlerde eskileri gözden geçirirken, ortaokula başladığım sene  (yıllar sonra bir trafik kazasında kaybettiğim en yakın arkadaşımla) okul çıkışı aldığımız bir haftalık dergi geldi elime. Arkadaşım H.Avşar'ı severdi ve söyleşisi var diye almıştık dergiyi. Sayfaları karıştırırken denk geldim, büyük puntolarla yazılmıştı söyleşinin başlığı:

"Erkekler aldatır."
Bu da ara başlık:  "Filmlerimde öpüşmem sevişmem ama masturbasyon yaparım."

Sene 1991'de dedikleri bunlar.  Sene 2013 olmuş,  şu işe bakınız ki yine durmadan aynı şeyleri diyor bu hikmeti kendinden menkul güzel kadın.  Burada bir gariplik var galiba? Çocuğunun bademcik ameliyatına kadar ana haber bültenlerinden dayatıldığımız (Muhtar'landığımız) bu insana belli ki uzun yıllar daha maruz kalacağız. Sadece ona olsa neyse!  Tabiki evladına da... Ve kız kardeşine de...

Şoray'ı ve Avşar'ı midesi kaldırabilen topluma,  bir de eşantiyon olarak kızlarını ve kardeşlerini verdikleri için medyamızın değerli gazeteci mensuplarına ne kadar teşekkür etsek az!


Velhasıl hala daha Türkan Sultan güzellemeleri yapılıyor, Sezen yıkama-yağlamaları...  Ekranlardaki evlilik furyası desen herhalde en az on sene daha sürer. Acun  ve  niceleri var daha sırada.

EL İNSAF!   Hâlâ  Demirel'den  siyasi görüş alınan bir ülkeyiz!
(Okul arkadaşı ERBAKAN, ancak hakkın rahmetine kavuşmasıyla koltuk sevdasından gönül indirmişti. Belli ki Demirel için de öyle olacak. Gökçek ve oğlu var sırada! Benzersiz bir ülkeyiz doğrusu.)

Sevmek, hayranı olmak, fan'ı olmak ayrı bir şey;  topluma-kitlelere dayatmak ayrı!


Hayatım boyunca dayatmaların türlüsünden hep rahatsız oldum.  Türkiye'de ise insanlar bunları içselleştirmiş, zerre tepki yok gibi.  Her radyoyu, tv'yi açısında reklamlarda defalarca  NİL Karaibrahimgil'e veya  Sertab Erener'e maruz kalmak zorunda olmak insanlarımıza batmıyor mesela...  Bıkmıyor,  tiksinmiyor.



BUNLARI MİDESİ KALDIRAN İNSANLAR RTE'yi KALDIRAMIYOR,  ÖYLE Mİ?     lol


           Bu yazıma son verirken, Hakkı Devrim'den bir alıntı yapmak istiyorum. Alıntı, siyaset sahnemizdeki esaslı bir bıktıran üzerine. Yıllar önce bu sözleri "Ne olacak bu CHP'nin hali?" tartışmalarının döndüğü bir ortamda link vererek aktardığım için Private Sözlük'te günah keçisi ilan edilmiştim. Ne satılmışlığım ne ABD uşaklığım ne Fetocu oluşum... olmadığım birşey kalmamıştı. Sonunda da bir yönetici tarafından özel mesajla siteden ayrılmam istenmişti.   (yani kibarca kovuldum)

“CHP gündemden düşeli bence 59 yıl geçti. 1950 CHP'nin sonuydu.  Darılmayın, gücenmeyin!  Zorla ayakta tutacağız diye, tarihî bir kuruluşu hortlağa döndürdünüz. Bu Onur belası (Onur Öymen'den bahsediyor) aslında hayra alamet sayılır. Zemini boşaltma kararına varın ki, sahici bir muhalefet de gelişip büyüme imkânı bulsun.”

("CHP'den kime ne hayır gelir!"   24 Kasım 2009,  Radikal)


19 Aralık 2012 Çarşamba

 ODTÜ Öğrenci olayları


Göktürk-2 uydusunun uzaya fırlatılması nedeniyle, ODTÜ yerleşkesindeki TÜBİTAK Uzay'da Başbakanın da katıldığı bir program düzenlenmiş. Protesto için toplanan gruba karşı 3500 küsür Çevik kuvvet/Polis, 105 koruma aracı, 20 zırhlı araç ve 8 TOMA ile gittiği söyleniyor Erdoğan'ın Odtü'ye. Ve tabi o kadar Polisin oraya "boşuna" gönderilmediği de ortada.

Birkaç hafta önce yine ODTÜ'de, cezaevlerinde açlık grevi yapan yapan PKK ve KCK'lı tutuklulara destek yürüyüşüne polis müdahale etmiş; gaz bombası atılmıştı.  (31 Ekim 2012  ODTÜ orman yangını)
Şimdi de bu uydu fırlatma.  Doğrusu iktidarın ilk ODTÜ çıkarması değil bu. Daha önce de yazmıştım  (bkz, 5 Ocak 2011), hayatımda hiçbir olayda görmediğim kadar polis ve zırhlısını ODTÜ önünde görmüştüm.


"Bilimi satan, emperyalist savaş çığırtkanı Tayyip ODTÜ'den defol" pankartıyla yürüyüş yapan öğrencilere  Polis  müdahale  etti.
Biber gazı nedeniyle ODTÜ yerleşkesinde yoğun dumanların çıktığı görüldü.  Öğrencilerin kurduğu barikatlar, ateşe verdikleri çöp tenekeleri,  atılan taşlar...


Merkez medya olayı aynı dille haberleştirdi yine.
Ali Kırca:  "Polise taş ve sopayla saldıran ODTÜ öğrencileri..."  dedi,
"Uyduya karşı çıkan ODTÜ'lüler" diyen de var. Karşı cenahta ise bu yaşananlara  "Şanlı ODTÜ direnişi"  diyenler oldu/oluyor.
"Birçok öğrencinin elindeki sapanları gördünüz mü,  demokratik eylem böyle mi oluyor?"
diye sordu Twitter'da bir dönem takip ettiğim biri.   (@nesatsenem)


Türkiye'deki zihniyet ve demokrasi algısı sorunu tek taraflı değil ki, içselleşmiş.  Tr'de Sol'un ciddi bir şiddet sorunu var bence. Bu önemli ve solu gittikçe marjinalleştiren, halktan kopartan bir şey.

Kemalistler,  Ergenekon  ve  bu öğrenci olayları gösterdi ki:  AKP karşıtlarının en az AKP tabanı kadar gerizekalı olmasıdır RTE'yi güçlü kılan.
Sonra Taş-Sapan atmak, "Satılmış bilim" ifadeleri vesaire, bunlar muhalefet etmek değildir,  Sol'u adeta karikatürleştirmektir.
Yani üniversitede Polis/Jandarma gücüne hayır!  Ama Sol şiddete de hayır!
Tepkim ise haber dilindeki taraflılığa:
Kimisi Polisin/Jandarmanın/Güvenlikçilerin şiddetini normalleştirme derdinde, kimisi Sol şiddeti normalleştirmede...



-Twitter'dan alıntılar-

Çin'deki bir üsten Göktürk adında bir uydu fırlatmayı bilimsel ilerleme diye yutturmak isteyenlere karşı #ODTUdireniyor. ........ (Naim Dilmener - @renemliD)

Türkiye'de sol  hem kitlesel destekten yoksun bir cemaattir hem de alternatif üretmekten yoksun zihinsel yüzeysellik içindedir.
Şanlı ÖDTÜ direnişi nedir?  Bir düşünün!
Bu toplumda kaç kişi arkanızdan geliyor! Polisin pervasız sert müdahalesidir burada sorun.
Marjinalleşmiş bir sol var!  Türkiye'de sosyalistler toplumla değil birbirleriyle konuşup birbirleriyle çatışıyor. Kaç tane sosyalist hem daha adil hem de daha verimli ekonomi üzerine kafa yoruyor?
(@DogruozHakan)

ODTÜlü solcular karşıt görüşlü bulamayınca Leninist ve Marksistler olarak birbirlerine dalarlar.  (@snalcakar)
Devlet tüm giderlerimizi karşılasın ama özel hayatımıza karışmasın diyen solcu rahatlığı  :))))))
AKP'li adam çok zeki değil burası muhakkak ama karşıtı olan adamın da gerizekalılıkta ondan altta kalır yanı yok.
(@sakizliohannes)


"ODTÜ'dekilerin fikriyatıni beğenirsiniz veya beğenmezsiniz ama medeni hiçbir ülkede polisin/askerin üniversite üzerinde/içinde otoritesi olamaz.
Bir ülkenin üniversite kampüslerini polis/jandarma şu bu mesken tutmuşsa o ülkeden bir cacık olmaz,  ki olmuyor görüyoruz."   (@cravanart)

12 Eylül,  Üniversitesi ile toplumu arasında o kadar büyük kopukluk ve düşmanlık yarattı ki bu durum büyüyerek devam ediyor.  (@ferhat_sabanci)


Odtü konusunda yıllar önce şöyle bir cümle kurmuştum:
"Odtü garibanın eğlencesidir"...
(Reşat Çalışlar  -  @resatcalislar)

Meşruiyetin kaynağı bir alanda kalabalık olmaksa,  yarın o seni daha fazla güçle bastırıp oradan atmaya kalkışırsa ne diyeceksin?   (@ceelall)

Kusura bakmayın ama  "falanca defol falanca yer bizimdir"  diye nara atanların sağı solu faşolukla suçlaması resmen kara mizah.  (@volkan53)

Tayyibi günahım kadar sevmem,  ama Tayyibin iktidar imkanlarının ve toplum desteğinin onda biri solcuların elinde olsa memleketi yakar bunlar!  Pol Pot zihniyetli ezik sürüsü! Sene kaç lan!!  Hâlâ mı anti-emperyalizm?  Hâlâ mı Kemalist devrim?  Hâlâ mı altıncı filo gösterisi? Hâlâ mı "ne abd ne sscb TAM BAĞIMSIZ tc"??
(@FurkanKatkak)

Sosyalistlerin eleştirilere karşı tavrı dizide kapıcı, hemşire gördüğünde ayaklananlardan ya da ecdadım diye kükreyen Erdoğan'dan farklı değil.
(Gökhan Kaya  -  @karaolorin)



Unutmadan ekleyeyim:

Süleyman DEMİREL, yıllardır yaptığı çoğu konuşmada derdi ki: "Üniversite projesi Türkiye Cumhuriyeti'nin en önemli/birinci projesidir."  Buna benzer açıklamaları ısrarla yaptı.
Bendeniz sivri ifadeleri pek sevmediğimden bunlara alışamadım ama zannederim, bu önemi bazı devletlularımız da bir yerde kavramış olacak ki önlemlerini alıp Türk üniversitelerindeki gücü törpülemek/baskılamak için düğmeye basmışlar.

EK 1: ODTÜ Rektörlüğünden şöyle bir basın açıklaması yapılmış. Takdir ettim.

EK 2: Elhak doğru demiş Murat Yetkin:  Gerçek şu ki, ODTÜ'ye gittiğinizde birilerinin sizi protesto etmesini göze alırsınız (22/12/2012, Radikal)

EK 3: O kadar Polis gücü ve toma bir üniversite kampüsüne geziye gitmez, bir amaçla yahut bir görevi yerine getirmek için gider. Üniversite kapılarını gönüllü olarak bu güce açan üniversite yönetiminin de yaşananlarda sorumluluğu var bence.  Eleştiriden muaf tutulmamaları gerekir.




23 Haziran 2012 Cumartesi

 Gündem  HAZİRAN 2012 -devam

Hani hep denir ya,  "Türkiye kıtalar arası bir geçit/köprü ve buluşma noktası" diye...   Sanırım Türkiye Gündemi üzerine ucundan da olsa düzenli takibe başladığınızda,  her an kendini hatırlatan bir demirbaş bu tespit.
Gündem ve veriler o kadar hızlı akıyor ki,  yetişebilene aşk olsun!

Mesela benim niyetim bu ayın olaylarından daha önce değindiklerim  (Gündem Haziran 2012)  harici birkaç başlık ve Ortadoğu'daki gelişmeleri kısa bir yazıda toparlayıp yayınlamaktı.  Ancak ne mümkün!
Ben yoğunluktan birkaç gün bu toparlamayı erteleyince  ülkede neler olmuş arkadaş?

Suriye,  Türk savaş uçağını düşürmüş...
Aysel Tuğluk'a hapis...
Hapishaneler yanıyor...
PKK, yine karakol basıyor ve barış dilini dışlıyor...
THY'de cep mesajla gelen işten çıkartmalar...
Polisler dövdükçe dövüyor...
Madonna geldi de gitti bile!
İsrail ve Mavi Marmara özeleştirisi...
Kürtaj ve Sezaryen yasağı,  Çamlıca'ya cami,  Opera ve balelere mescit,  Pierre Loti Tepesi'nin ismini değiştirelim kampanyası...
Tayyip Erdoğan,  Türkçe Olimpiyatları kapanışında Fethullah Gülen'e ülkesine dönmesi için çağrı yaptı.
Deniz Seki'ye uzun bir hapis kararı...
Jak Kamhi'nin büyük oğlu Hayati Kamhi intihar etmiş.  (DYP'den İstanbul milletvekili olarak meclise girmiş bir isimdi.)
Suriye,  katliamlar (Hula, Humus),  Annan,  İsrail-İran hattı ve Türkiye...  İsrail Genelkurmay Başkanı'nın açıklamaları...
Demirel -bence ilk defa- konuştu:  Darbe Komisyonu'na...
"Parasız eğitim" pankartı açan öğrencilere ceza yağdı.
İşçi ölümleri gündelik mutat mukadderiyatlar olmaya devam ediyor. Yangınlar, patlamalar...
Kadına karşı şiddet, yaralama, öldürme, tecavüz haberleri...  Verilen cezalar "dostlar alışverişte görsün" kabilinden...

Ve bu böyle akıp gidiyor!
(Başlığa eklemelerim -şüphesiz- devam edecek)
Hiç bir zaman stabil bir zemin yok.  Çevresindeki savaşlarla birlikte gündemin bu kadar hızla değiştiği bir coğrafyada doğrusu ben bu hıza yetişemiyorum,  zaten zamanla da kavgalıyım!
Bir de buna  Depremler (Muğla, Kütahya, Van...)  eklensin:
İyice  SALLANTIDAYIZ!

.

17 Aralık 2010 Cuma

 Gündem  Aralık 2010-1


Bira: Basit bir alkollü içecek olmasına rağmen, gün geçtikçe fiyatı alıp başını gitmekte. Bir kutu biranın fiyatı 3.5 TL'yi geçti. Böylece "Dünyanın en pahalı akaryakıtından sonra,  en pahalı alkolünü tüketenler yine bizler oluyoruz galiba."   (katil balina,  Ek$i)

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in alkollü içkilere getirilen Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) artışını; "Derdimiz gelir değil. Zammı halkın sağlığı için yaptık"  diye savunduğunu hatırlatırım.



Eğitim: Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, "Bütün düz liselerin 2014 yılına kadar Anadolu Lisesi'ne dönüştürüleceğini"  söyledi.

ÖSS'ye iki sene kala, "Kredili sistem" saçmalığının bir anda tüm ülkede zorunlu kılınmasıyla darbe yemiş bir neslin mensubu olarak,  gene diyorum ki:

Anadolu Liseleri bir zamanlar bu ülkedeki iyi kalitede eğitim veren eğitim-öğretim kurumları arasındaydı.  Ülke ortalamasına göre nitelikli yabancı dil ve üniversite başarısı,  ayrıca disiplin kazan(dır)ma açısından önemli okullardı.  Onları da  "hallettik",  sırada ne var?



Silah: TBMM Silah Alt Komisyonu, hazırladığı "Silah Kanunu Tasarısı" ile Türkiye'de en yaygın kullanıma sahip silah olan pompalı tüfek taşıma yaşını 18'e indirdi. Tasarı TBMM'den geçerse, isteyen kişi 5 silah ruhsatı alıp  bu silahların ikisini üstünde taşıyabilecek. Üstelik silah alımı için artık tam teşekküllü bir devlet hastanesinden heyet raporu almak da gerekmeyecek, tek bir hekimin vereceği rapor dahi yeterli kabul edilecek.  Bu değişiklikle, eski sabıkalılara da silah izni verileceği söyleniyor.

Ntv'nin ŞU haberinde, "Milletvekillerinin önerisiyle tasarıda inanılmaz değişiklikler yapıldığı"  söyleniyor. Milletvekillerimizin önemli kısmının, belinde silah taşıyan sabıkalı kişiler oldukları malum.
Sonuçta  "Bireysel silahlanma" gibi Amerikan temel değerlerinden biri daha düşüncesizce ve sanki kültürümüzde yeterince kan yokmuş gibi, daha da bu topraklara salınıyor.  Konuyla ilgili görüşü sorulan Silah Üreticileri, Satıcıları ve Sevenleri Derneği (SÜSASD) Başkanı Cuma İçten, "İç savaş çıkarsa silah gerekir,  Boşnaklar silahlanmış olsaydı Sırplar bu kadar kolay katliam yapabilir miydi?" demiş. Silahların ve kanın en iyi beslendiği yerlerden biri milliyetçilik,  şüphesiz ki.



Öğrenci protestoları ve Yumurta olayları: Daha önce ayrı bir blog yazımda giriş yapmıştım bu konuya:  (bkz:  15 Aralık 2010 Çarşamba)
Ayrıca 15 Aralık 2010'da ODTÜ'de de bir protesto gösterisi vardı. İşin içinde Başbakan da olunca (RTE),  Çelik Kuvvet ve Polis tam teşekkül hazır bulundu.



Siyasi  atışma  eşiği .......
CHP İstanbul milletvekili Mehmet Sevigen  Meclis kürsüsünde yaptığı bir konuşmada, Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış'a "Yumurta tutmayan, iz bırakmayan takım elbise"  hediye etti.

Egemen Bağış, Ankara Siyasal'da katıldığı bir konferans çıkışı makam aracına binerken kendisine yumurta atan Nihal Çarıkçı adlı öğrenci hakkında  "ceketinin kirlendiğini"  belirterek şikayetçi olmuştu.

Sevigen'in bu şovuna Twitter kanalıyla yanıt veren Bağış, Sevigen'in ayıp ettiğini belirtti ve "Mini kamera getireyim, ne yapacaklarını iyi bilirler"  ifadesini kullandı.

İşte siyasetçilerimizin gündem içerikleri!  Üslup mu?  O zaten yok.




Tansu Çiller: Hazır "mevcut siyasi tablo" konusunda güncel bir örnek de vermişken, bu güzide kadın siyasetçimizden bahsetmenin de sırası geldi.
Yandaki ünlü bir fotosu. 1993 Haziran ayında DYP Genel Başkanlığı'na adaylığını koyduğunda, benzeri bir fotosu afişlerde yaygın biçimde kullanılmıştı. "Türkiye tarihinde bembeyaz bir sayfa açacağım" söylemleri içerisinde "bacımız" olarak önce DYP başkanlığına,  sonra da Başbakanlık koltuğuna hızla yükseldi; ve kendisi ile ülkenin kaderi değişmeyecek şekilde karanlığa gömüldü. Faili meçhuller ve Güneydoğu politikaları konusunda olsun, bitmeyen yolsuzlukları ve kirli ilişkileri, Susurluk olaylarındaki harika yorumları  ("Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir")  vb...

"Bu kadar güzel ve eğitimli bir kadın, erkek siyasetçiler gibi kötülükler yapamaz" diye düşünenleri utandırırcasına; güce sahip olabilmek için bir kadının ne kadar erkekleşebileceğinin an be an örneklerini sergilemek ile geçmişti kısaca devri.

Ülkedeki mevcut siyasi kısırlık halinde, birilerinin aklına da Demirel gelmiş. (Zaten belli bir çevrede 'ölümsüz aday' gibi kendisi, sürekli adı geçiyor.) Şimdi de Demokrat Parti (DP) Genel Başkanlığı'na adaylığını koyacağı ve tekrar aktif siyasete geri döneceği konuşuluyor.
Türkiye'nin siyasi geleceği pek parlak gözükmüyor açıkçası.




AİHM'den  Türkiye'ye  HADEP cezası
Biliyorsunuz yıllardır Kürt siyasi partilerinin biri kapatılıyor, biri açılıyor. Nerdeyse Türk Yüksek Hukuku kendini "Kürt siyasetini meşru zeminlerde yaptırtmamaya" adadı yıllarca kendini.  (bkz: DTP'nin kapatılması)

Biliyorsunuz Kürt siyasi partilerine karşı egemenlerimizin bir alerjisi var, sürekli kapatıyorlar. Benim hatırlayabildiğim kadarıyla DEP, HADEP, DEHAP (?), DTP... Şimdilerde de BDP'yi kapatmaya çalışıyorlar.  (Birileri illaki kadınları kapattırır,  birileri partileri...)
Olaylara bu pencereden bakınca, insanların dağa çıkmaları adeta teşvik edilmiş diyenlere de bir kulak vermek lazım. Üstelik çoğu zaman bu kapatma davaları yeterli hukuki delillendirme yapılmadan, ideolojik ve salt "milliyetçi/kafatasçı devlet anlayışı" ile yapıldığından; AİHM/Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne itirazların taşınması ile Türkiye ağır cezalar ödemeye mahkum ediliyor.

Evet, şimdi habere gelelim: AİHM, Anayasa Mahkemesi tarafından 2003 yılında kapatılan HADEP/Halkın Demokrasi Partisi'nin yaptığı şikayette Türkiye'yi haksız buldu. 2003 yılında yapılan başvuru böylece karara bağlanırken, "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (bkz: European Convention on Human Rights)  toplanma ve örgütlenme hakkıyla ilgili 11. maddesinin Türkiye tarafından ihlal edildiğine" hükmedildi. Türkiye karar gereği mahkeme masrafları da içinde olmak üzere  yaklaşık 26 bin Avro ceza ödeyecek.

Kişisel Yorumum:  AİHM'de cezaya çarptırıldığımız kimbilir kaçıncı dava bu? Zaman aşımından düşürülüp AİHM'e gidilip ceza aldıklarımız var bir de... Doğu'daki askerlerin taciz-tecavüzleriyle ilgili olanlar zaten Türk Basını'nda yer almaz bile...
Peki bu para cezaları nereden çıkıyor dersiniz?  İlgili davalara bakan sorumlu hukuk kadrosundan  veya  Adalet Bakanlarından filan mı?
Komik omaya çalışmayalım, tabi ki gene senin benim vergimden ve bu devletin kasasından çıkıyor. Ve (altı sıfır atılma öncesinin parasıyla) trilyonların bozuk para gibi aktığı bir kanal oluyor.
AİHM'de ödenen bu gibi nice cazanın T.C. kasasından değil de, davalara hükmeden ilgili hukuk kadrosu ile "zaman aşımları"na bizzat neden olan hukuk ve adalet çevreleri + ilgili resmi makamlar ve yetkililerden kesilmesi gibi bir uygulamaya başlansa;  bu tarz pek çok sorumsuzluk için hayırlı bir gelişme olur kanaatindeyim.


TSK Açısı
Bu arada, Meclis kürsüsünden yapılan Kürtçe konuşmalar ve "iki dil" tartışmalarına TSK son noktayı koydu. Genelkurmay'ın internet sitesinden yapılan 5 maddelik açıklamanın ayrıntıları için bkz: Tartışmaları endişeyle izliyoruz.
Açıklamada "T.C. Anayasası'nın değiştirilmeyecek hükümleri arasında yer alan 3.maddesinin,  'Türkiye devleti,  ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
Dili Türkçedir'  şeklinde olduğu"
  not düşülmüş.

(Oldu olacak TSK bir siyasi parti açsa da, kendisi de rahat etse biz de rahat etsek. Hazır PKK'nın açılımı da "Partiya Karkerên Kurdistan", yani "Kürdistan İşçi Partisi"  demekmiş  ve (yersen)  parti imiş madem!  (Kaynak: Wikipedia)

Yani bu açıklamayı TBMM'de ve Türk siyasetinde dile getirebilecek kimse yok herhalde ki bu kadar ısrar edilen temel şeyleri söylemek Türk Silahlı Kuvvetleri'ne düşmüş.)
.

Aralık 2010 döneminde yazdığım tüm gündem yazılarım için:

23 Kasım 2010 Salı

 CHP'deki 2010 model değişim

Kasım 2010  gündemine  CHP'deki yeni gelişmeler damgasını vurdu.
Parti tüzük değişimi ve bu değişimin ne yönde olacağı ile Parti Meclisi toplantısı gibi, ancak siyasetle uğraşan birinin anlayabileceği bazı iç zıtlaşmalar sonrasında CHP üst kademesinde ani bir kopuş yaşandı.
Yargıtay'a kadar uzanan bu süreç ertesinde bir de baktık ki, Deniz Baykal'ın kaset skandalı sonrası olaylı istifasını sağlayıp yerine Kılıçdaroğlu'nu getirdiği söylenen  Önder Sav  ile elinden tuttuğu  Kemal Kılıçdaroğlu'nun  arası açılmış!


Tayyip Erdoğan, 12 Eylül Referandumu öncesi yaptığı konuşmalarından birinde, "Liderine ihanet eden kendisi de ihanete uğrar" demişti (CHP'deki Deniz Baykal olaylarını  kastederek).
O dönemlerde kim tahmin ederdi ki Önder Sav böylesi bir ihanete uğrayacak, hem de üç vakte kadar?

Önder Sav, 10 yıldır oturduğu CHP Genel Sekreterliği koltuğundan uzaklaştırıldı. Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin, parti içindeki statüko merkezlerine karşı bu baş kaldırışı özellikle yenilik ve genel seçimlerde başarı isteyen çevrelerin hayranlığını topladı. Bu kesimin beklentili hali, pek çok internet sitesindeki yorumları okuduğunuzda da göze çarpmakta.
Öte yandan "Seçim kazanmasak da olur. Ama Kemalizm damarımıza, Atatürkçülüğümüze ve statüko taparlığımıza bir zarar gelmesin" düşüncesindeki kemikleşmiş CHP tabanı ise gelişmelere şüpheyle bakıyor.
"Baykal döneminde CHP'ye yığılmış ırkçı Beyaz Türklerin, giderek Kılıçdaroğlu'nun karşısında konumlandığı"  ifadesini kullanmış bir yazar (*).

Beri yandan muhalif olacağım diye ülke ve millet düşmanlığına savrulma ihtimali de var.  Sağduyusuna güvendiğim kişilerse  CHP vitrinindeki mevcut isim değişikliklerinden ziyade, partinin projesizlik ve vizyonsuzluğundan yakınıyor.  Mesela dikkat çeken bir yazar olan  İtaatsiz  geçenlerde şuna benzer bir şey diyordu Radikal Online'da:

Bir kere de boş hamaset yapma  lafın içini doldur
Bu herkeslerden kültürlü, aydın, bilgin, seçkin CHP'nin  AB'ye giriş stratejisi var mı?  ("Onurlu giriş" ne demektir?  "Onur Öymen  AB Komisyonu üyesi olsun" anlıyorum ben. Başka bir anlamı var mı?)  Varsa biz cahilleri aydınlatmasını rica ediyorum.  Sağlık stratejisi? Eğitim stratejisi? Mesala ilk 500 üniversite listelerinde niye Türkiye'den üniversite yok, ya da tek tük arka beşliye sıkışmış var? CHP'nin başfener hocalarının bu konudaki görüşü nedir ve ne öneriyorlar?   Ekonomi stratejisi?  Ne zaman kişi başı gelir AB ortalamasına ulaşacak? Nasıl? Devlet bankalarının özelleştirmeleri? Köyden kente göçle ilgili stratejisi?  Arazi yağması?  Uyuşturucu kaçakçılığı? Savunma stratejisi?  Zorunlu askerlik?  Bak daha Kürt meselesine gelemedik.  KK'nın ağzından "Kürt" lafının çıkmasını bekliyoruz.  Aman diyim Beyaz Türkleri ürkütme!  Et-Balık Kurumu kuracağız ötesinde bir strateji var mı?  Ermeni stratejisi?  Kıbrıs stratejisi?  İdari reform var mı mesala gündeminde CHP'nin? Şu sorulardan birine herhangi bir cevap gelsin CHP'den,  oyum CHP'ye.  Cevabı beğenmesem bile CHP.
(9/11/2010,  Radikal Online)



Son gelişmeleri özetlersek, CHP Genel Sekreterliği'ne Süheyl Batum, Genel Başkan Yardımcılığı'na ise Gürsel Tekin getirildi. Bazı söylem değişiklikleri de göze çarpmakta.
Örneğin Baykal dönemindeki "devlet güvenliği" vurgusunun yerini "devrimcilik" almakta (*).  Yazının ilerleyen bölümlerinde bazı örnekler sunmaya devam edeceğim.

Kemal Kılıçdaroğlu, tüm bu gelişmeleri "Yeni CHP"  diye tanımlasa ve kendisinden gerçek bir başarı bekleyen kalabalık çevreler olsa da; maalesef CHP'deki yenilik sadece göstermelik düzeyde olacak gibi.  Ya da yıkıcı etkide.
Şöyle bir bakalım önce isimlere:


 Süheyl Batum:
Merkez sağdaki ANAP-DYP birleşmesinden çıkan (Cindoruk-Demirel önderli) yeni DP'nin başına getirilmesi için ismi geçen, kamuoyu ile basın toplantıları ile tanıştırılan biri iken;  aniden (apar topar) CHP'ye transfer dildi. Ve en kısa sürede genel sekreterliğe yükseldi/yükseltildi. "Türkiye'nin demokratikleşmesi ve çağdaşlaşması yönünde, böylesi insanlardan kimsenin bir beklentisi olacağını sanmıyorum" diyordu bir gazeteci. Batum'un yaptığı konuşmaları takip ettiğinizde, "Bu adam nasıl bir Anayasa Hukuku Profesörü?"  dersiniz.  O derece hukuk değerlerini es geçen bir vizyonu var.

Türkiye hukuk tarihinin en büyük skandallarının başında gelen 2007 yılındaki  '367 rezaleti'ne  attığı imzayla hep hatırlanacak olan Süheyl Batum, ...
...
"Nöbet değişimi"ne bakınca, CHP'de gerçekten 'radikal' bir değişiklik olup olmadığı konusunda çok kişinin kafası karışabilir.  Bir tür  "ha Ali Hoca, ha Hoca Ali"  durumu yani.

(Cengiz Çandar,  10 Kasım ve 'yeni CHP'ye dair...  10/11/2010, Radikal)

(Bu arada, -sonradan yalanlasa da-, medyada kendisinin BDP ile birleşmeye sıcak baktığı yönünde haberler yer aldı:  "CHP Genel Sekreteri Batum, BDP'nin 'sol blok' önerisine Grup Başkanvekili Muharrem İnce'nin aksine olumlu yanıt verdi: Ülkedeki eşitsizlikleri giderecek tüm parti ve görüşlerle işbirliği yaparız.")


 Gürsel Tekin:
İstanbul il örgütündeki çalışmaları ile adını duyurdu (Özellikle türban konusundaki yaklaşımı). Çalışkan ve sahaya/kitlelere inmeyi önemseyen birine benziyor. Ne var ki CHP'deki kemikleşmiş taban ve malum ırkçı takıntılar,  böyle birinin yönetimini kabul edebilir mi?  Veya nereye kadar?  Veya  acaba o da  yıkıcı muhalefetin siyasi taşıyıcılarından olacak mı?



 Kemal Kılıçdaroğlu:
"Paşalar çocuklarımızdan kendilerine ücretsiz şoför yapmaktan başka bir şey bilmezler. Bizim çocuklarımız ölüyor, onların hepsi ABD'nin AKP'nin hizmetkârı... İmralı'daki bile barışalım diyor;  bunlar, operasyon yapacağız diye milyonlarca doları bir günde harcıyor."



Kişisel yorumum ve önerim:
Kemal Kılıçdaroğlu eğer siyasi hayatına uzun yıllar devam etmek ve etkin bir kişi olmak istiyorsa,  belki de  Numan Kurtulmuş'un yaptığı gibi yeni bir parti çalışmalarına şimdiden başlasa zamandan daha çok istifade edecek.
(Gerçi bu neyi değiştirir ki,  eğer donanımlı ve vizyon sahibi bir çekirdek ekip ile  değişimi arzulayan bir taban yoksa?)
Fazilet Partisi'ni bölünmeye götüren Erbakan'ın makama yapışması örneğini düşünün. CHP'deki bir takım yapışkan tıkaçlar da üç vakte kadar o makamları kendisinden geri isteyecek  ve  itiş-kakışta  iç sürtüşmeler ile siyaset arenasında yine hiçbir gelişme yaşanmayacak.
Üstelik  "Sol"  kavramı  CHP ile  daha da gümbürtüye gidecek.
Sonuçta --çoğu eğitimlinin hoşuna gitmese de-- Türkiye'de köylüler bile aldı yürüdü ama okumuş-yazmış  (aydın?)  kesim ve ulusalcılar düşünsel olarak görece çok geri kaldı.  Yani mevcut taban ve bu hali ile,  seçim kazanmak ve iktidar olmak değil;  ancak Sol'un ve ülkedeki değişerek ilerleme arzusunun önünü kesmek için varlığını sürdürmekte CHP.



Tabi yukarıda bazılarını yazdığım parti içi değişimlere olumlu gözlerle bakan ve ülkenin önünü açma ihtimali olduğuna inananlar da yok değil:
Kılıçdaroğlu, CHP'yi 'sessiz sakin' değiştiriyor. Bu değişim, farklı bir liderlik tarzıyla, farklı söylemlerle daha etkili gerçekleştirilebilir miydi, orası tartışılabilir… Yolculuğun nereye kadar gidebileceğini göreceğiz. Ben en başından beri bu değişimin Türkiye'nin kaderini etkilemesine ihtimal verme yanlısıyım. CHP'deki değişim daha yaratıcı ve cesur boyutlar kazanırsa, AK Parti'nin 'rakipsiz' havasını kırabilecek ve hatta AK Parti'yi de dönüştürebilecek bir süreçten söz etmek de mümkün olabilir.
(Oral Çalışlar,  Kılıçdaroğlu'nun sessiz ve derin başarısı... 23/11/2010, Radikal)

(---Ayrıca yazarın  "CHP-BDP işbirliği"ni  önerdiğini de not düşeyim.)



Bu arada Ahmet Altan, CHP'deki mevcut değişimler ve Kılıçdaroğlu'nun yalpalayan tavırları üzerine iyi bir analiz yapmış,  göz atmanızı tavsiye ederim. Yazıdan çeşitli alıntılar yapmakla yetiniyorum burada:
(KK) Seçimlerden başarıyla çıkamazsa başkanlığı büyük ihtimalle kaybedecek ve bir daha geri alamayacak.
Türkiye'nin dünya ortalamasının neredeyse iki misli bir hızla büyüdüğü bir dönemde iktidardaki AKP'yi bütün "işsizler, yoksullar"  nutuklarına rağmen yenmesi çok mümkün değil.
AKP'yi sıkıştırabileceği ve belki de geçebileceği tek kulvar "demokrasi" kulvarı,  o kulvarda AKP'den daha hızlı koşabilirse seçimlerde bir şansı olacak.
Ancak o kulvarda AKP'den daha hızlı koşmasına tabanı ve teşkilatı izin vermiyor. Hatta bir kısım CHP'li "seçim kazanma" ihtimalini bile önemsemiyor bu "demokrasi dışı" Kemalist duruşu sürdürmek için.
Kılıçdaroğlu da sıkışıp kaldığı bu dar alanda bir ileri bir geri hamlelerle kendine bir yol açmaya çabalıyor.

Eğer Kılıçdaroğlu, açtığı bu yollarda kendisi yürüyemezse; AKP'nin yol almasına ve seçimi kazanmasına fazlasıyla yardımcı olacak.
(Ahmet Altan,  Kararsızlık ve Meşruiyet.  19/11/2010, Taraf)

"AKP'ye muhalefet etmek için CHP'nin her yaptığını destekleyen yazarlara şunu söyleyeyim, CHP böyle yaptığı sürece AKP iktidardan inmez."
(Ahmet Altan,   İşte paşam CHP.  26/11/2010, Taraf)




==Bazı yorumlar==

CHP NİYE DEGİŞSİN Kİ?
CHP yıllardır degişmemekte direnen bir parti ve bu sebepledir ki bölge partisi oluverdi,  bizim ömrümüz de CHP degişecek diye beklemekle geçti.  zaten ömrümüzün dörtteüçü kuyruklarda beklemekle geçiyor kalanı da CHP nin degişimi için beklemekle. yaşım elli CHP den hep üç şey duydum ve başka bir icraatlarını da duymadım ve görmedim.  "cumhuriyet, laiklik ve rejim" diye diye ömrümüz bitti ve biz bir arpa boyu ilerleyemedik.
(cultur - Radikal Online)


"yeni chp" tepede çevrilen entrikalarla olmaz.  sen tepede çevirirsin, ama tabana işlemez.  buyur, Sav taraftarları toplantını basmış,  bunun daha baykal'cısı da var.  kılıçdaroğlu'nun liderlik vasıflarını beğenmeyip  oraya tesadüfen çıktığını düşünen de var.  değişim, öyle aniden, oldu bittilerle olacak kadar kolay bir şey değil.  çok mu zor bir şey parti bütünlüğünü sağlayarak ortak politika belirlemek?  işte liderlik bu.  fakat kılıçdaroğlu'nunki  "onlar yönetimde olmasın, hop al sana değişim"den ibaret.  evet genel başkanlığa tereyağından kıl çeker gibi bir oldu bittiyle oturdu fakat arkasında Sav desteği vardı.  bu süreç ise genel başkanlığa oturması kadar kolay olmayacak.  aslında kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığa seçilme süreci daha yeni başlıyor.  başarırsa ne ala.
(marie arouet tolstoyevski  -  03.11.2010, Private Sözlük)



==Bunlar da geçmişten gelsin==

"CHP gündemden düşeli bence 59 yıl geçiyor. 1950 CHP'nin sonuydu. Darılmayın, gücenmeyin! Zorla ayakta tutacağız diye, tarihî bir kuruluşu hortlağa döndürdünüz. Bu Onur belası aslında hayra alamet sayılır. Zemini boşaltma kararına varın ki, sahici bir muhalefet de gelişip büyüme imkânı bulsun."
(Hakkı Devrim.  24 Kasım 2009 Salı, Radikal)


Halka tepeden bakan,  "her şeyi ben bilirim"ci,  kimin ne dediğini bile anlamadan ve zahmet göstermeden yaftalayan kamplaşmacı ve birey kültürünü dışlayıcı bir bakış açısının çoktan miadı dolmuşken;  bu zihniyeti yaşatan partiye oy veren kitlenin bizatihi kendisi adı geçen partiye oy vermeyerek işini bitirecekken;  bir inatla illaki hayret bir şekilde kapatılmasını bekleyerek ve o tarihe değin yaşatılma gayretindeki CHP'nin;  başındaki lideri değiştirerek revize olabileceğini veya canlanabileceğini sananların da desteğini alarak,  Türk siyasetinde AKP veya herhangi bir merkez sağ partisine karşı muhalefet edebilecek,  ayakları yere basan tek bir sol partiye geçit vermemesi hadisesi.  Sistem eleştirisinin köküne darı suyu ekilmesi.  Onun yerine kayıkçı kavgalarıyla geçen ömürler...
(28.06.2010 tarihli bir Private Sözlük yorumumdan)


(*) Ertuğrul Kürkçü,  Devrim ve CHP.  14/11/2010, Radikal İki.

========================================

Aralık 2010'da gelen EDIT:  18 Aralık 2010'da CHP 15. Olağanüstü Kurultayı gerçekleşti.  Gelişmeler hakkındaki devam yazım için bakınız: