kaza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kaza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2020 Pazar

  Temmuz  Günlüğü


İnsan  ÖSYM  adına utanıyor.
Yıllarca soruları çaldır, matbaadan (ç)alınmasına göz yum, ayyuka çıkan suçlamaların üstüne yat, sınavlarda dersliklerdeki bazı saatlerin çalışmasın  ama ısrarla öğrencilere kol saati yasağı koy, verdiğin kalemler sürekli kırılsın veya silinmeyen cinsten olsun...
Sonra gel  Mabel Matiz'e  takıl!


Sakarya'nın Hendek ilçesindeki bir havai fişek fabrikasında (Büyük Coşkunlar Havai Fişek)  meydana gelen patlamada  7 kişi hayatını kaybetti, 126 kişi yaralandı. Patlama ertesi depoda sağlam kalan fişeklerin imhası sırasında gerçekleşen ikinci patlama sırasında da 3 asker öldü,  11 asker yaralandı.
(Patlamalar sonucu arazide  fay hattı  benzeri çatlaklar oluştu.)

Adı geçen bu kanlı fabrikanın sicili epey kabarık. 2009, 2011, 2014,... Neredeyse üç senede bir ciddi yangın ve işçi ölümleri... Üretim devam. Nasıl pislik insanlar var anlamadım. Bazılarına hukuk hiç dokunmuyorsa  bu ülke nasıl  "hukuk devleti"  oluyor?

Bir diğer mevzu:  Ülkedeki artık neredeyse her işletmeden ISO kalite belgeleri fışkırmakta iken;  nasıl bu kadar çok ve sık işçi ölümleri oluyor işyerlerinde? Durmadan yangın çıkıyor, yangında ölümler, asansör takarken ölümler, asit kazanına kazana düşenler vb sıradanlaşıyor?

(Patlamaların yaşandığı işletmedeki çalışanların verdiği ifadeye göre, kalite denetim elemanları geleceği zaman 1 hafta önceden firmanın haberi oluyor ve tehlikeli madde üretimi yapılan alanlar kapatılıyor, denetçilerin teftişinden sonra tekrar açılıyormuş. Eski bir işçi: "Sigara içiliyor diye şikayet ettim, işten çıkarıldım. Bu fabrikanın kaçıncı patlayışı.  Her patlamadan sonra isim değiştirilerek yeniden kurulmaz ki!" demiş.  (bkz)  İşte sahip olmakla övündükleri o kalite belgelerinin aslı ve kalite anlayışları yaklaşık böyle çoğu firmanın.  Her şeyimiz yalan!  MÜSİAD  moral yemeğine filan hiç değinmiyorum bile.)


Cumhurbaşkanı Erdoğan: "Niçin Youtube, Twitter, Netflix  gibi sosyal medyalara karşı olduğumuzu anlıyor musunuz? Bu millete bu tür mecralar yakışmıyor. Bir an önce parlamentomuza getirip tamamen kaldırılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz."


“2020 gerçekliği kavramamış, şaka gibi açıklamalarla Türkiye'ye vakit kaybettiriliyor.”   İlkan Dalkuç

Hatırlarsanız Serdar Ortaç aylar önce şöyle demişti,  ben de  burada  Serdar Ortaç  başlığında yazmıştım:
Sosyal medya hayatımızı mahvetti. Türk ırkını, Türk'ün karakterini bozdu. Instagram'ı hayatımıza sokan Amerika'yı görmek istemiyorum, tiksiniyorum.

Şimdi yasa koyucunun da desteğiyle ülke topluca bu kafaya sokuluyor.
"Popüler kültür"  deyip geçme!  



“ Siyasetin 'güzel' yönü,  bize 'mutlak kötü'  veya 'mutlak yetersiz' olarak görebileceğimiz bir 'karşı taraf' sunması. Her şeyin belirsizleştiği bir dünyada, bu mutlaklık duygusu büyük lüks. ”   Reşat Çalışlar

“Siyasetçiyi  'bunu kitlesini memnun etmek için yapıyor'  veya 'oy için yapıyor'  diye suçlamak,  romancıyı 'kitabını okunması için yazıyor' diye suçlamaya benziyor.”    (*)

“ 'AKP giderse ülke Almanya gibi olur' düşüncesi, 'Almanya bizi kıskanıyor'  düşüncesinden daha gerçekçi değil.
Aralarındaki fark sadece şu:  Birincisi ile sosyal medyada fenomen (ama leşinden) oluyorsun,  ikincisi ile mahalle kahvesinde 'baba adam' oluyorsun.”    (**)

“Huysuz Virjin'i esas izleyen ve seven kesim, muhafazakar kesimdi. Şimdi CHP'lilerin kült yaratmaya çalıştığına bakmayın, çok da umursamazlardı Huysuz Virjin'i.  /  Zaten bu ülkede muhafazakar bir kitlen olmadan o kadar uzun süre ekranda kalamazsın ki.”    (***)

“Sanatçı cesareti,  sanata dair cesur eleştiriler yapabilmekle başlar.”
(Reşat Çalışlar,  Twitter'dan karışık alıntılar)



Seyfi Dursunoğlu (nâm-ı diğer Huysuz Virjin)  17 Temmuz 2020'de  vefat etti.
Kendisine son yıllarda bir nevi ekran ambargosu uygulanıyordu RTÜK tarafından;  özellikle yarattığı Huysuz Virjin  karakterine...

Büyük savaş dönemlerinde yetişmiş ve sahneyi de görmüş bir kişi olarak, hem eski kuşakların hem gençlerin hallerini / dillerini iyi bilen, emeğe ve yeteneğe çok değer veren,  sanatçı ruhlu,  efendi ve disiplinli bir kişiydi.  Onu hep böyle hatırlayacağım.




ölünecek olduktan sonra yaşamın bi anlamı var mı  -varsa nedir?  dünyaya gelen her insan bu soru üzerine düşünüp, kendi anlamını keşfetmeli.  ve keşfetmek bir şeylerin efendisi olmak değil, aksine ondan kurtulmaktır.”
(@acheronriver1  -  Twitter)

Türk evi, eşya müzesi olmaktan kurtarılmalıdır.
İyi insanlar hayırda yarışmalıdır.
Az eşya ile yaşamayı öğrenmek gerekmektedir.
(Lütfi Bergen)



15 Temmuz 2016 darbe girişimine katılanlardan pişman olanların affedilmesine yönelik açıklamalarda bulunan Türk Tarih Kurumu Başkanı  Ahmet Yaramış,  eleştirilerin odağı olunca:
"Cumhurbaşkanı isterse istifa ederim,  kendim istifa edersem saygısızlık olur"  dedi.

Vatandaşı olmasan komik ülke aslında!
Twitter'da birisi şöyle yazmıştı:

“İçine tükürülmedik kurum bırakmadılar. İnanılmaz bir hasar. Türkiye'nin bunları onarması cidden vakit ve efor gerektirecek.”
---

“Bu ülke çok kriz gördü, çok zor durumlara düştü ama bakın bu iktidarın yaşatacağı krizin boyutu görülmedik seviyede olacak. Birdenbire bir obrukla karşı karşıya kalacağız.”   (Panait I.)







"HER ŞEYİ YALNIZ BEN BİLİRİM" diyen insanlardan çok sıkıldım.

Temmuz'da dış kapının mandalı birisiyle annemin ev hali hakkında tartıştık.  Her şeyi bilir bu  "ÇOK BİLMİŞ"ler.  İnsaf yahu!

Yıldım artık.  Acaba diyorum sabırlı, alttan alan birini görünce insanlar azıtıyor mu nedir?
Hiçbir tecrübeleri olmamasına rağmen senin mesleğini senden iyi bilirler, aileni senden iyi bilirler,  her şeyi yalnız onlar bilirler...
N'oluyor yahu!


Okuduğunu/Duyduğunu anlamayan, kendi hayal dünyasındaki kurgular üzerinden karşıdakini yargılayan kavgacı tiplerden bıktım. İkide birde bunu burada yazdığım için kendimden de bıktım.

Türkiye'de zorunlu eğitim  12 yıl olsa ne 22 yıl olsa ne?
İnsanlar okuduğunu ve duyduğunu anlayamıyor, en temel beraber yaşam kurallarını iplemiyor.
Laf ola,  beri gele!

İnsanların hep şevkini kırmaya çalışan insanlardaki motivasyon kimsede yok!  Gerçekten sinirlerin çelik gibi olması gereken bir zamandayız. Aksi delilik sınırlarında dansa girer.

"İnsanların birbirlerinden, sistemden ve sistemin insandan beklentilerinin bu kadar yükseldiği bir çağda ne NORMAL ne eski bakış açılarıyla yaşamak mümkün artık."
--


“Büyük lokma ye,  büyük laf söyleme.”
Temmuz olaylarından çıkardığım şahsi hayat dersim buydu. Hani verecek aklım pek yok;  olanla da verebileceğim ender uyarı budur.  Şakasına bile mesafeli olmak hayırlı.

Birkaç şey daha...
1) Bizim ailedeki çocuk sayısının da artmasıyla bir şeyi daha iyi gözlemlemekteyim:

İnsanlar önce çocuğun neredeyse HER dediğini yapıyor, bu şekle alıştırdıktan sonra da "Bizim çocuk şöyle böyle" diye ahlanıp vahlanıyor.
Her dediği yapılmış, azıcık ağlayınca her dileğinin emir telakki edildiğinin farkında olan çocuklarda ne "değer - kıymet bilmek" gelişiyor, ne tatmin olmayı biliyorlar. Dinmeyen istekleri, tatminsiz ruhları içerisinde, geleceğin  büyük (depresif) bencilleri  olarak yetişiyorlar.

Çok farklı  "çocuk"  konusuna bakışlarımız batı toplumları ile...
(Anlatınca anlaşılamayacak kadar derin uçurumlar ve hatalar söz konusu. Biz ise hep Batı'nın hatalarını sıralayıp kendimizi hiç tartmıyoruz.)

2) İş verenlerin anlamlı bir kısmı artık çalışan değil  "köle"  arıyor.
En fazla asgari ücret karşılığı kölelik.  Arzı da talebi de var bu yeni halin.
"Üniversite mezunlarını asgari ücrete nasıl it gibi çalıştırıyoruz keh keh"  muhabbeti yapanlar var gerçekten.





“Ruhsal mesafeyi koymayı başarabilseydi insan kafası hiç bozulmazdı.”    Yıldız Tilbe

“Evde kilolarca patatesiniz varsa gidip patates alır mısınız? Almazsınız. Peki ülkede/dünyada bunca kimsesiz, sevgiye şefkate muhtaç öksüz yetim çocuk evlat edinilmeye hasretken insanlar neden yeni çocuklar yaparlar? Hadi bir iki tane kendinden olsun isteyip yaptın,  3. 4. neden?”
 demiş biri Twitter'da.

İçgüdülerinin peşinde hiç sorgulamadan yaşayan büyük yığınlar var.  “Sorgulamayan insanda merhamet ve empati de yoktur.”

Bizde (yüksek) eğitim bu anlamda kişilere pek bir şey katmıyor. Daha üniversite biter bitmez epey arkadaşımızın evlenip hamile kaldığını görünce kendimi acayip hissetmiştim mesela; onlar kendileriyle çok barışıkmış meğerse..  Ben öyle olamadım.  Kendim çocuk gibiyim zaten.

“İnsanların çoğu hayat ve varoluş hakkında bir kez bile düşünmeden sorgulamadan gidiyor dünyadan. Yarışa gecikiyormuşlar gibi koştura koştura gerçekten isteyip istemediklerini bir an bile oturup düşünmedikleri bir sıralamaya çentikler atarak yaşamak zorunda hissediyorlar.”
(@PawRights_,  Twitter)



Hacettepe'de psikiyatristlerden oluşan bir arkadaş grubum vardı. Onlardan duyduklarımdan sonra  psikiyatriste gidilmemesi gerektiği gibi bir önyargım oluşmuştu. Senin aşamadığın derdin, bir başkasının arkadaş sohbetine meze oluyor.

--

Ve AYASOFYA tartışmaları, insan kurbanları, cinayetler, kadın cinayetleri derken bu ay da bitti. Unutmazsam bir ara  "insan kurbanları"na ayrıca değineyim.


15 Temmuz 2016,  psikiyatrist,  RTÜK,  YouTube,

21 Temmuz 2015 Salı

Hayat nefesine değer vermek

2009 Ocak ayından beri bu blogda çeşitli karalamalar yapıyorum. Kimisi çeşitli alıntılar,  kimisi derlemeler,  bir kısmı da kendi görüş ve yaşam deneyimlerime dayanan yazılarım.   Onlarca hatta yüzlerce başlık içeriyor.  Henüz taslak halinde olup yayınlanmamışların sayısı ise 300'ü geçti!

Ne var ki, bazılarının sorduğu:
"Neden  can ile canan?"
"Debussy kim,  Bach kim?"
"Derdin ne?  Neden bu kadar uzun yazıyorsun?"
gibi sorulara henüz ve halen gelebilmiş değilim.

Bir gün gelebilecek miyim, kendimi yazı ile açabilecek miyim, ayrı başlıklar halinde bunlara değinmeye gerek var mı,  gerçekten bu yazıları okuyan var mı?...
Dahası,  ben bu  ifade edişlerin  altından kalkabilecek biri miyim, o birikime ve kelimelere sahip miyim?...

Doğduğum ve soru işaretleri ile dolduğum şu sıcak ve nemli Temmuz ayında,  bunlar da bir nevi ecel terleri döktüren sualler cinsinden benim için.   Üstelik daha önce de dediğim gibi,
"Yazmak nankör bir eylemdir.  İhmal edip arayı açtıkça  sessizce seni terk eder,  sana soğur,  seni umursamaz."   (bkz: Kopuş)

Özellikle ilk yazılarımda  Türk gençliği ve Türkler  üzerine bazı şahitliklerden yola çıkarak genellemeler yapmıştım burada. Geçen gün dönüp bazılarını tekrar okudum.  Bunları kendimin yazdığına inanamıyorum bazen!   Demek ki beni gerçekten etkileyen,  sinirlendiren,  "duygulandıran" bir şeyler olmuş ki ben bunları yazmışım, yazabilmişim.  Ki eskimeyen tespitler de ihtiva etmekteler. Yani her ay bunları döne döne paylaşsam olur, hiç sırıtmaz, her döneme uyar.  Uyar, uyar da...  Salt tespitler bir derde deva olur mu?

"Sevgisiz bir toplum" olduğumuz,  henüz küçük bir çocukken içinde yaşadığım bu toplum ile ilgili yaptığım ilk tespitlerdendi.
Aradan yıllar geçti,  artık ne çocukluk kaldı  ne o merak ettiklerinin peşinden coşkun koşma arzusu  ne kavrama hızı...  Ancak halen böyle düşünüyorum. O nedenle aşağıdaki yorumu olduğu gibi paylaşmak istedim.
Ölüm istatiği tutulmayan bir ülkede,  bütün ölümler
"takdir-i ilahi"  değil midir nasılsa?


Kaza değil toplu cinayettir...
HAYATA DEĞER VERMEMEK

(Ülkemizde) Her yıl binlerce kişi iş ve ev kazalarında, trafikte, su kenarında, sellerde, lodos zehirlenmelerinde, bina çökmelerinde, böcek ilacı içerek, inşaattan uçarak, çöküntü altında kalarak, madenlerde, çukurlarda ve kuyularda kaybolarak, elektrik çarparak, bozuk gıda yiyerek ve daha akla gelen gelmeyen binlerce şekilde pisi pisine ölmekte, ya da sakat kalmaktadır. Gölmarmara yakınlarındaki kaza adı verilen hırs,
  (Manisa'nın Gölmarmara ilçesinde süt tankerinin karşı şeride geçip tarım işçilerini taşıyan açık kasa kamyonete çarpması sonucu, çoğu kadın 15 kişinin hayatını kaybettiği kazayı kast ediyor)   ihmal ve aldırmazlık cinayetinde 15 insanımızın ölmesi bazılarımızı derin bir üzüntüye sevk ederken, emin olun gerçekten üzülenlerin sayısı azdır. Büyük çoğunluk haberi göz ucuyla izleyip geçmiştir. Bunun temel nedeni yurttaşlarımızın çoğunun hayatı sevmeyişi ve aldırış etmeyişidir.

Soğuk bir ilgisizlik, sevgisizlik, dayak ve sürekli çirkin davranışlar altında büyüyen insanlar ne yazık ki çoğunlukla bu davranışları sergileyenlere benziyor. Çocukların en büyük gıdası sevgi ve saygıdır. Çocuk büyüklerle aynı saygıyı görürse kendisi de başkalarına saygı gösterir. Sonra doğa sevgisi ve güzel şeyler görerek yetişme gelir. Çiçek, ağaç, kuş, kedi, renkler, güzel kitaplar vs.  Bunların hepsinden ya da çoğundan yoksun kalınca, o çocukları manevi zenginlik ve öz saygı sahibi yapmak olanaksız gibidir, en azından istisnadır. Bir kısmı, büyüyüp direksiyon başına geçince her türlü pisliği yapabiliyor, kimseye sevgi ve saygı göstermiyor. Ya da işçileri naklederken, 25 liraya tutulan traktör veya kamyonet kasasına tıkıştırmak yerine, 50 lira verip minibüs tutmak olanaksız mı? Ama ruhları kötü ve sevgisizler. Tabii bunun karşılığında hayatın bütün sorunlarından uzak tutularak duyarsızlaştırılan,  ruhları bencillikle öldürülen bir başka kesim daha var.  Onlar da sevgisiz.

Hayatı sevseler böyle pisi pisine ölmez ve öldürmezler.
Hayatı ve insanları seven, koşullar ne olursa olsun daha tedbirli davranır, uyanık olur.  Kavşakta yavaşlar, kuyuya kapak yapar,  elektrik kaçağını önler vs.
Tabii denetim yapmayan kamu memurlarının da korkunç ihmali ve göz yumması var ama esas mesele insanların kendilerinde bitiyor. Bunların bir kısmı kaza, bir kısmı da cinayettir ama çok nadiren kovuşturulur. Zaten kovuşturanlar da sevgisiz ve aldırmazdır. Kasada nakledilen insanlar,  onları korumakla görevli memurların da gözünde  "olağan dışılık"  arz eden bir şey değildir.  Aksi halde bir toplum böyle çürümez,  kötülüğe direnç gösterir.

Çürümeye kapılan toplumda iyiler ne yapsalar dikiş tutturmaları zordur. Kötülük ise hiçbir şey yapmadan alabildiğine yayılır. Sorunları illa ki rejimde aramayalım.  Sevgisiz ve saygısız insanlar en toplumcu rejimi bile bozar, ne olduğunu anlamadan mahvolur gidersin.  Her şeyi sisteme bağlamak körlüktür.

Kaynak:  https://www.facebook.com/mehmettanju.akad/posts/671932616277236
Mehmet Tanju Akad  -  8 Temmuz 2015,  Facebook





NOT:  20 Temmuz 2015  Pazartesi günü Şanlıurfa'nın Suruç ilçesinde gerçekleştirilen intihar saldırısında 30 küsür insanımız ölmüş, 100 küsür de yaralı var.  IŞİD suçlanıyor.  Patlama sabah 11:45 sıralarında,  Kobani'nin yeniden inşası için bölgeye gitmek üzere Suruç'a gelen Sosyalist Gençlik Dernekleri Federsayonu üyesi grubun toplandığı Amara Kültür Merkezi'nin bahçesinde meydana gelmiş. Gene ölülerin resimleri paylaşılmaya başlandı sosyal medyada,  gene ölüler sevildi.

(50 kişinin öldüğü 11 Mayıs 2013 Reyhanlı bombalı saldırısını da hatırlayalım.  Devletin ihmali büyük. Daha önce  -seçimler sırasında- Diyarbakır HDP mitinginde patlayan bombaları da hatırlatırım.)

Yıllardır süren bir savaş var ve kesinlikle normal bir toplum değiliz.  Savaşa hazırlanan örgütler,  çocuk eylemciler,  canlı bomba adayları,  öldürmeye hazır ve nazır caniler var içimizde, dibimizde...
"Cehennemde savaşanların bölgesine şenliğe gider gibi gidilmemesi iyi olurdu. Çok aşırı bir iyi niyet, ihmal ve yetkililerin en azından göz yumması ve tedbirsizliği, muhtemelen aralarında bazılarının işbirliği var."   (*)

Twitter gene dipsiz kuyu misali.  Katliam derin bir sevinçle karşılanıyor.  Gerçi bir kısmı gizliyor sevincini, bir kısmı ise ölü sayısının istediği kadar çok olmamasından dolayı mutsuz.  Zaman zaman hain bir ruhun mahsulü olarak nitelenebilecek hadiselerde dahi insanlar (hele bol eğitimli laik beyaz Türk gençleri)  tepki gösterecekleri yerde,  tepki vermek şöyle dursun destekleme ve yüceltme içerisine giriyorlar ki ciddi bir akıl tutulması mı dense ne dense çözemediğim bir körlük durumu mevcut. Bana öyle geliyor ki,  Kürtlerin dilini dahi yasaklayıp asimile edelim derken; görünmez bir el sayesinde sonunda Beyaz Türk çocukları asimile oldu!   Gezi de olabilir milat,  ancak benim algımda kırılma noktası  6-7 Ekim 2014  Kobani için Sokağa Eylemleri olmuştur. Bu tarihten sonra Türkiye'yi aşağı çekmeye yönelik küçük-büyük her musibette halaya duran,  ölüsevici ve kargaşa-kaos için el ovuşturan bir kesim adeta bir iskelet gibi ortaya çıkıverdi.  Aralarında saygın gazetecilerimizin de olduğu çok takip edilen kimi kişiler,  ne zaman bir yerde bombalar patlasa bunu hemen AKP karşıtlığına tahvil ederek,  tüm Ak Parti karşıtlarını sevince ve direnişe ortak olmaya çağırmayı Twitter'de oldukça sıradan hale getirdiler.  Geçen gün Facebook'ta birisi yazmıştı;  "Doğruya doğru diyemeyen, gerçeklerden kopuk, başı üzerinde yürüyen bu nesli nasıl ters çevirip ayakları üzerine dikeceğiz?  Zor,  çünkü aka kara demeyi adeta bir DİN'e  dönüştürmüşler."   Özellikle Sol kesimlerde böyle şeyler daha sıradan.
Bir de gizli cemaatçi olduğundan şüphelendiğim kişiler var.  Saf insanları kandırma ve manipule etme yöntemlerini iyi biliyorlar gerçekten. Sosyal medyada açıkça "ayrılmak isteyenler ayrılsın, kalanlarla devam edelim" diyenlerin sayısınınsa arttığını görüyorum.


*

17 Haziran 2015 Çarşamba

2015 model Susurluk

Bir düğün fotosu.   Sedat Peker,  İHH Başkanı ve RTE aynı karelerde...

Düğün Sahibi/Evlenenler:
          Erkek tarafı:   AK Troll'lerden, nam-ı diğer "sağlam irade" Taha Ün
          Kız tarafı:      Emine Erdoğan'ın özel kalem müdürü  Sema Silkin
Şahitler:    Cumhurbaşkanı Erdoğan ve eşi
Katılanlar:   Mafya babası Sedat Peker,  bir adet insani yardım derneği (?) (İHH)  başkanı  Bülent Yıldırım...
Nikahı kıyan:   İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı  Kadir Topbaş.



“Koskoca cumhurun reisi ayının birinin düğününe gidiyor.  Bu bence muhalif olmak için yeterli......”
                                                (@SarilarinFurkan)


NOTLAR:
  • Susurluk Skandalı   ya da   Susurluk Kazası,
    3 Kasım 1996'da saat 19:25 sularında Balıkesir-Bursa karayolu Susurluk ilçesi yakınlarında meydana gelen bir trafik kazası sonucu devlet-mafya-polis ilişkilerinin ortaya çıkması ile patlak veren, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli skandallarındandır. DYP Şanlıurfa milletvekili Sedat Bucak, İstanbul Polis Okulu Müdürü Hüseyin Kocadağ,  ayrıca  Mehmet Özbay  ve  sahte kimlikli   Abdullah Çatlı
    o Mercedes'te idi.   Kazanın ardından yasadışı ilişkilerin ortaya çıkartılması için  "Aydınlık için bir dakika karanlık"  eylemleri başladı ve yıllar süren soruşturmalarla olayın üstü örtüldü.   (*)

  • .
  • 9. Cumhurbaşkanı  Süleyman Demirel, benim bu yazıyı hazırlamakta olduğum anlarda vefat etmiş.  (17 Haziran 2015) İsminin büyüklüğü ve geçmişteki şaşaasına nazaran, halkça sessizlikle karşılanan bir cenaze töreniyle defnedildi. Eşi  Nazmiye Demirel  Mayıs 2013'te ölmüştü,  bence Demirel de fiilen o tarihte öldü, zira bazı adamlar eşleri öldüklerinde ölürler. Kendisi de o tarihten itibaren yalnız bedenen  (o da güç bela)  yaşadı.

    DEMİREL adeta kapalı bir kutu gibi idi. Statükodan yana oldu ve sustu, konuşmasını bekledik kendisinin boşuna. "Halk oyuna sahip çıkmadı" derdi sadece;  kendisinin indirildiği darbeler hakkındaki neredeyse tek yorumu bu idi.   Vefatı sonrası Twitter'da yazılmış bir tvit ile bir yorumu peşpeşe paylaşıyorum:

    "Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanı iken bir televizyon röportajında 'Politikacı kimdir?'  sorusuna  'Politikacı  bir rodeo binicisidir'  diye cevap vermişti. Kendisini tarif etmişti şüphesiz ve onu bu kadar net tanımlayan başka bir ifade olamazdı herhalde. Zira rodeo binicisinin tek amacı orada olabildiğince uzun kalmaktır, bindiği hayvanı bir yere, bir hedefe götürmek değil."    (Ahmet Cantürk)

    "Demirel Mehmet Ağar'ın oğlunun sünnetine bile gitmemişti. Burjuva devlet adamı uyanıklığı budur, pislik içinde yüzse de gömleği hep temiz kalır."   (@hbk)


  • Yıllar önce Ekşi Sözlük'te Nazmiye Demirel başlığına girdiğim bir entry, meraklılar için gelsin:
    eksisozluk.com/entry/19532582

  • Son olarak, tekbirlerle düğüne giden lümpen zevat videosu:   https://twitter.com/mBurakGultekin/status/609673953456582657

(*)  Vikipedi  Susurluk kazası  sayfasından bazı alıntılar içermektedir.

*

24 Mart 2014 Pazartesi

   GÜNDEM  Seçkiler


Twitter kapatıldı
Başbakan Erdoğan Bursa mitinginde "Twitter'ın kökünü kazıyacağız. Uluslararası camianın tepkisi bizi ilgilendirmez" dedi; akşamında Twitter'a erişim yasaklandı.   (20 Mart 2014)
(Ertesi gün DNS değişikliği ile giriş de engellendi.)

Tam bu gelişmeler olurken, bloguma Twitter ağırlıklı çeşitli alıntılar yapmakla meşguldüm.  Buyrun karmalara!)


Ergenekon'da  son salıvermelere ithafen:


Demek Ordu mağdur,  Ergenekon yok,  tek suçlu da cemaatmiş.
(@MUSTAFATOLGAK, 10 Mart)
Bütün bir şaibeli ilişki ağı geçmiş somut suçlardan yargılanmazken,  dava "darbe girişimi"ne indirgenirken alkışla, sonra  "niye böyle oldu?"
Davanın tek meşruiyetini "darbe" yaparsan, sözcüğü anlamından iyice koparıp saçma bir "demokratlık" güzellemesi yaratırsan  buraya çıkarsın.
(@semioticus, 10 Mart)

Salıverilenler, doğaüstü güçleri olan canavarlar değil. Varolan koşulların getirdiği gücü,  suç için kullananlar.  Koşulları yoksa,  "0"lar.
(@FIRATEREZ)

Ev arkadaşımın Oxford dan BA, MSC, PHD si var ama adam İ Başbuğ u ziyarete gidip Levent Kırca yı politik olarak ne kdr çok sevdiini söylüor
(@sirayzek)


Gizli Dinlemeler  ve  "Paraleller"
Başbakan Erdoğan ile oğlu-kızı,  medya patronu,  Rıza Zerrab ile Muammer Güler,  Egemen Bağış  ile bir gazeteci ...vesaire.  Kurumlar, kuruluşlar...  Cümlesi dinlenmiş.
Açık usulde hiç kimseyi dinlemeyen bir devletin,  vatandaşını gizli dinlemedeki bu şehveti ne ilginç!  TR siyaseti, hukuk değil 'taciz konusu'.
(@CneytOzansoy)


Bizler, bu hükümetle başa çıkmak için fazla saf, romantik ve iyiydik.  Layık oldukları muhalefeti buldular.
Dinsizin hakkından imansız gelir!  (@mtcsssyyh)




.............................Egemen Bağış
Gazeteci Metehan Demir  ile  Bakara Suresi  çevresindeki telefon geyiği dinlemeye takılmış.  (Silinmezse: Video)

..... Sabahın 5'inde Kur'an'dan ayet "çakıp", aldığı retweetleri sayan bir adamı  AB Bakanı ve Başmüzakereci yapmışlar.  Nah girersin AB'ye!
(@HektorVartanyan,  18 Mart)

..... Bu dinleme de kamu yarari?
1) Politikaci-gazeteci bu kadar yakin olmali mi?
2) Din istismarinin aciga cikmasi.  Bu iki neden yeterli degil mi?   (a)
Asker, din, polis, siyasetciler, erkekler, ve bunlara "haklisiniz" demekten öteye gidemeyen medya  bu halkin canini yakti.  Tutulacak yer yok.
(b,  @GuPoyraz)

RTE
(Başbakanın Eskişehir mitingindeki gafına ithafen)
"Evlatlarıma helal lokma yedirmedim"  dedi Habsburg.
Ben demedim, dış güçler beyin dalgalarıma girdiler der yakında.   (1,  Shlomo Hayim,  7 Mart)

Osmanlıdaki kulun, Cumhuriyette dahi, İslam sosuna batırılmış sadaka ve rüşvet zihniyetini devam ettirmiş olması tarihin tekerrürüdür.   (2)
Genlerinizde var. Asmak, kesmek, öldürmek, işgaller, medeniyetlere çöreklenmek,  tecavüzler...  (3)


Bir makale:   Berkin  ve  Başbakan
Halil Berktay - 16 Mart 2014,  Serbestiyet.com.   Okuyun mümkünse.


Ağlayan Medya Patronu
Başbakan ve Milliyet-Vatan grubunun patronu Erdoğan Demirören arasındaki bir "tape"de, ağlayan bir medya patronumuz olduğunu gördük. Barış görüşmeleri hakkında 28 Şubat 2013'te "İmralı zabıtları" manşetiyle çıkan, görüşme içeriğinin sızdırıldığı Milliyet haberi için BB RTE'nin "rezillik, alçaklık, kepazelik, adilik!" ifadelerini kullanması ile ağlamış yaşlı patron.

Patronlar bu kadar kolay ağlayıp büküldükçe, iktidarın daha fazlasını da yapma imkanını bulduğu kesin  :)

Ağlayan medya patronuna acıyacak değilim.  Ben habercime karışamam üstelik de bu tam bir haber deyip dik dursaydı ya.
(@kasikcitelatar, 6 Mart)


Bir Kaza  ve  "takdir-i ilahi" boşvermişliği
Sirkeci-Harem seferini yapmaya hazırlanan arabalı vapurdan denize düşen araçtaki 5 yaşındaki Ece Su Yılmaz hayatını kaybetti.   (Araç, henüz kapağın üstündeyken feribotun hareket etmesi sonucu otomobil denize düşüyor ve açık pencere kenarındaki küçük kız sanırım denize düşüyor,  çırpınıyor ve ölüyor.)

..... Geminin kaptanı,  kapak kapanmadan hareket ettiği için;  araba, vapurdan düşüyor ve belediye başkanı "Olur böyle şeyler, görünmez kaza" diyor. / Ya sizin azıcık sorumluluk duygunuz, azıcık vicdanınız, dürüstlüğünüz yok mu be?  Bu ülkede hatanın sorumlusunu cezalandırmak neden imkansız?
Bir de ölen küçük kız için "Zaten lösemiydi" demişler.  Bu ülkede konu ne olursa olsun farketmiyor.  Bu ülke;  hata sahiplenilmeyen bir  AHIR!
(@nickimideistrdm,  17 Mart)



Atatürkçüler  (Atatürkçü Düşünce Derneği, Cumhuriyet Kadınları Derneği ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği)  Fethiye'de HDP'ye yönelik saldırıları savunmuş.
(Her şey normal seyrinde ilerliyor yani.)
Dibine kadar aslen kemalist Medya,  Karikatür,  Mizah,  "sanat", "akademi",  Ekşi Sözlük gibi hesapta  "entel"  cemaatleri; manyak,  ne oralı ne buralı asalak bir kitle oluşturdu. (@canarkadas)

Tuzukurular politika yapmaya kalkıp solculuk oynayınca böyle oluyor işte. Fütursuzca Kürtler'e  "öl"  sana da  "bas-geç" diyebiliyorlar.
(@dreamsact)



Reşat ÇALIŞLAR'dan  İnciler:
Batı Bloğu dediğimiz şey, gerçekte, bir "estetik bloğu"dur. Demokrasinin değil, estetiğin ve yaşam kalitesinin zirvesidir Batı.   (1)
"Dünya lideri" ve "kainat imamı", aynı "mantık" (?) paralelinde kavramlar.  Komikse ikisi de komik,  normalse ikisi de normal.  (2)

Kemalizm, tepeden inmeci,slogancı,yüzeysel olduğu için kaybetti. Tepeden inmeci,slogancı,yüzeysel bir Osmanlıcılığa da gerek yok.   (3)
İlginç, değişik fikirler olmadan, eski kalıplarla, Türkiye bir sıçrama yapabilir mi sence?  (4)
Türkiye'de sosyal medya, kendimi bildim bileli, "Türkiye ortalamasına zıt" görüşleri olan kişilerin çoğunlukta olduğu bir  "yapay ülke"  gibi.  (5)

20 ve 21 Mart 2014  tarihli paylaşımlarından alıntılar:
Kemalistler, delirmiş olmayan herkesi "bölücü, şeriatçı, hain" ilan etmişti. Yeni sistem de,  delirmiş olmayan herkesi  "paralel"  ilan ediyor.

..... _ Dün Kemalistlerin prof'ları vardı. Bugün AKP'nin prof'ları.
13 sene öncesine kadar, yani tokmak ellerindeyken; "Atatürk'e hakaret" vb. gerekçelerle, onlar da aynı baskıları sansürleri yaptılar. Atatürk rozetinin yerini Rabia işareti aldı, tek tip düşünce aynen devam ediyor.  (bkz)

Aynı partiyi,  hem  "şeriatçı,bağnaz,yobaz"  diye
hem de  "baksanıza,  dine saygıları yok"  diye suçlamak ne kadar mantıklı?

Hırsızlığı sorun olarak görmeyen bir "inanç çizgisi"ni benimsemiş biri, "Neden benim değerlerimle dalga geçiyorlar,  ne hakla?"  diye sormamalı.
Hırsızlığa hırsızlık diyemeyen kim varsa, "Darbeye darbe demek gereklidir"  diyip duruyor.

"Paralel yapının en büyük oyunu deşifre oldu"  ne demek abi?  Bi kere paralel yapı ne? Adını koy,somutlaştır,kimdir nedir hangi güçtür açıkla. Daha ismini bile koyamadığın soyut varlıklarla, bir anlamda kafandaki hayaletlerle bir savaşın var.  Buna destek istiyorsun.  /  Kurtul o zaman "paralel yapı"dan.
Çık AB'den, çık Nato'dan, ekonomi diye bişey kalmasın. Kültürün sanatın zaten yok.  Kuzey Kore yap burayı.

Bu ülkedeki hiçbir toplumsal kamplaşma; "bölge" ve "hemşehrilik" kavramlarından bağımsız olarak,  somut ve reel bir analize tabi tutulamaz. / Hangi parti söz konusu olursa olsun; köy kahvesi düzeyinde siyasetten, belediyecilikten, "köy kahvesi devlet"ten artık kurtulmak gerekiyor.  /
Mesela Demirel:  Tepeden tırnağa, Türkiye'nin vasatlığını, yani "ortalama değerleri"  simgeleyen biri.  Tek "ortalamadışı" yönü,  çocuğunun olmaması.

Dağılmış, yıkılmış, senden daha güçsüz yerlerde etkili olmak "dış politika başarısı"  değildir.  Gücün merkezlerinde etkili misin?  O önemli.
Senin Türkiye'nin metropollerindeki dışlanmış kesimlere kazandırdığın özgüven,  dünyayı ilgilendirmiyor.  Bu  "içedönük"  bir başarı öyküsü.

"Batı Bloğu"  ile  "Rusya-Çin-İran ekseni" arasındaki tercihteki kritik nokta şu: Ne kadar "uzun vade"yi düşünerek yön belirliyoruz?
Türkiye'nin önümüzdeki 10-15 yılda yaşayacağı süreçler, hayal gücü en gelişkin olanlarımızın bile tüm algı sınırlarını zorlayacak.

o---o


Kendi çocuklarını öldüren ülkelere Doğulu,
Kendi çocuklarının refahı için başkalarının çocuklarını öldürenlere de Batılı denir.
  (@Ljiljantr)


Şiir isteyen var mı?  Yok.
Teorik fizik isteyen?  Yok.
Birlikte tefekkür isteyen?  Yok.
Siyâset isteyen çok.
Onu da ben istemiyorum  :D
(@SelcukBekar)

............ _bütün bunları birbirinden ayırırsan hiçbirinin istenecek tarafı kalmaz ki.. Ondandır.   (FIRATEREZ)



Sezen Aksu  ve  Yılmaz Özdil
Irkçı Yozdil,  Sezen Aksu'yu  cemaatçi olmakla yaftaladığı bir hedef gösterme yazısı yazmış.  Zekanın zerresini barındırmayan bir diğer havlama yazısı daha.

"Bu gazeteci efendi, kendisini memleketin ASIL sahibi sanan bir "zümre"nin sempatizanidir ve bu "zümre" her zaman basa beladir.

Bazi insanlar 7/24 hain! Her saniye zehir püskürtüyor, her saniye kötülük planliyorlar. Üstelik bunu,  gazetecilik diye yutturuyorlar.

Bugüne kadar bütün yaptiklarinizi/yazdiklarinizi toplasak Yilmaz Özdil,  tamami bir Sezen Aksu dizesi etmez!
Hayat sizi çürüge çikardi."
(Naim Dilmener)


_AKP karşıtlığının tutarli bir muhalefet icin yetersiz olduğunun en güzel örneği.   (@pinarkarats)
_ N.D.:  Elbette yeterli degil.  Herifler muhalifiz diyorlar ama kafalarinda gezen hep kendi iktidar planlari.
.......... _ayrica,  acilima destek olmak,  "gencecik cocuklar olmesin" demek neden hata olsun ki mesela?  Bu mu AKP yalakaligi?  (@ural_kemal)

---- > Yilmaz Ozdil,  Sezen Aksu'yu yazmis.
"Dönek"  diyor vesaire...
Populizm her yerde.
"Zekice"  bir yazi degil onu soyleyeyim.

Yilmaz Ozdil tipik  "güç bizde, vezir de ederiz rezil de"  yazisi yaziyor.
Dikkat etsin.
Güç ölümcüldür.
Bu avam tiplerin fanatik bagimlilari var.  karsi olduklari sey avamlik degil cunku.  Takim tutarlar.  Vur abi kir abi. Hep ayni   (1)
Arabesk kültüründeki kirlilik ile tüm bu siyasi / sosyal kirlilik arasında ne çok benzerlik var.
(2,  Fazıl Say)  < ----



          İsrail - İran - Türkiye - Ortadoğu
Acaba halihazırdaki İsrail yönetimi, İran tehdidinin azalmasını gerçekten ister mi?
Zaten asıl çekişme İsrail ile TC arasında. Daha doğrusu İsrail sağı ile Neocon.   (1,   @FIRATEREZ'den alıntılar)

Ertuğrul Özkök,  bütün umudunu  TC'nin İran ambargosunu delmesinden kaynaklanacak tepkiye/yargılamalara bağlamış. Geçmiş olsun, o iş bitti.. ABD'nin İran ambargosunu gevşetmesiyle  (olasılıkla TC'nin baskısıyla)  kadük oldu.
Ertuğrul Özkök:  "Gezi'ye orayı kirleteceğim duygusuyla gitmedim." Senin evinden dışarı adım atmaman lazım.   (2a, 2b)

Bir müslüman Türk ütopyası olarak Türk / Kürt federasyonu.
Bir enternasyonalist Türk ütopyası olarak Acem / Kürt / Türk / Arap Federasyonu.  (3)

Kıçıkırık, dandik ve ezalı ülkeniz  insanlığın kurtuluşu. Samimi, insan ve ihtiyaç sahibi olduğunuzdan,  ne diyeceksiniz diye bekliyorlar.
_Ortadoğu barışı ve oradan da daha iyi bir Dünya kurulması için Türkiye'nin bir sorumluluğu olduğunu söylemeye çalışmışım  :)    (4,  13 Mart)


Acayip değil mi? Laikçi/Gezici muhalefetin nefret objesi cemaat, ortaya çalıntı kirli çamaşırlarla çıkınca, baştacı oluverdi..  (5)

Siz yanılgılarınızı besleyen tiyatrolar izlerken,
"bu bir tiyatro" diyene kızıyorsunuz. Olan biten bu.  (6)

(Çankaya'da  AK Partililer'e saldırdılar  videosu  üzerine)
"Bu Faşistler bu mahalleye giremeyecek!"  Faşiste gel!  (7)

"Twitter yasağı"  bombası da provokasyona yaramadı,  fos çıktı..
Geziciler yasta,  sesleri çıkmıyor.   (8,  21 Mart)

Tüm siyasi stratejileri, insanları sokaklara dökmek üzerine kurulu bazı iki yüzlülerin timsah gözyaşları kimseyi kandırmamıyor.   (9,  25 Mart)

----------------------------------------------------------------------------------


"Araç olarak kullanılanların çapsızlığı bizi gaflete sevketmesin,  arkada kini için dünyayı mahvetmekten çekinmez birileri var."
(Hüseyin Hatemi,  19 Mart)


Başbakanımı ne hakla dinlerler! karikatürü --->

"Biz bürokrat mutlu olsun diye eskort'a 2000 dolar veren adamlarız,
bizi niye üzüyosunuz?"
Reza  Zarrab

Ben çocuğumun üzülmesini istemiyorum diyen Ebru Gündeş'e yardımcı olalım lütfen,  kimse çocuğa  'senin baban bir pezevenkti yavrum'  demesin!   (@gulenonal)

75 milyon insanın köpek gibi çalışıp kazanarak ödediği vergiyi, 3-5 bakanın keyfince kullanmasını nasıl denetlersin sen ya Ey Sayıştay?
(@sunigundem,  9 Mart 2014)


İki eski yazıma bakınız vererek bu bölümü bitiriyorum:
Google Sansürü  ve  Gündem (Haziran 2010)-II

Bu da Twitter sansürüne değişik bir bakış --->

Önce  "HELAL OLSUN HÜKÜMETE  Twitterı böyle kapatırız işte"
Sonra da  "Açıldı işte,  Hükümet Twitter'a diz çöktürdü. Onur duymanız lazım"  diyen arkadaşlar...
AÇIKLAMA BEKLİYORUM.

Artık korkuları ne ise... DNS'ler bile devre dışı bırakılmış...


Blogger,  sadece 20 etikete izin verdiğinden şunları ekleyemedim maalesef yazının sonuna,  ek olarak not düşeyim:

AB, AKP,  aile,  Ankara, Atatürk, Başbuğ, Demirel, demokrasi,  Ek$i, Hatemi, hukuk, insan hikayeleri,  İslam, kalite, kibir, köylü, Kürtçe,  magazin, makale, mantık, meslek ahlakı, müzik, para, popüler kültür, Türk Medyası,  burası Türkiye

26 Şubat 2010 Cuma

Gündem Şubat 2010/3


Mehmetçik Vakfı'na  Polis baskını
Bir yanda  Balyoz soruşturması sürerken,  Emekli Tuğgeneral Süha Tanyeri'nin başında bulunduğu Türk Silahlı Kuvvetleri Mehmetçik Vakfı'nın İstanbul şubesi de polislerce arandı.  Süha Tanyeri gözaltına alındı.

(Mehmetçik Vakfı bu milletin kurban ve kurban paraları için uygun gördüğü adreslerden biriydi. Orada da bir pislik çıkarsa veya varsa ne diyelim artık? Bu toplum düzeninde ona da şaşmamak lazım; zira artık "şaşırma yetimizi kaybettik"  gerçekten de...)


Gerginlik tırmanıyor
Emniyet ve Yargı arasında sabahın ilk ışıklarına dek süren göz altına alma, soruşturma ve cezaevine gönderme hareketliliği sürerken; Genelkurmay Başkanlığı binasında TSK'da görevli tüm orgeneral ve oramirallerin katılımı ile bir toplantı gerçekleştirildi, durumun ciddiyeti vurgulandı. Durumdan vazife çıkartmak isteyen klasik Türk basını anlayışını benimsemiş medya organları bu gelişmeyi de "Gerginlik tırmanıyor" diye verirken,  mesela Taraf'ın sürmanşetinde:  "Ne yani darbe mi yapacaksınız?"  yazıyordu.


Yargı-Kaygı  diye diye  erken seçime!
Son zamanlarda gündemde yargı ve yargıçlar, hukuk ile ilgili kurumlar ve hukuk üyeleri çok fazla yer tuttu. Yargıya müdahaleler ile güç kavgasının yargı üzerinen yapıldığı bu ortamda, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve muhalefet partilerinden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli açıklamalarında "Yargı reformu"  yapılmasını, "igili kanunlar ve Anayasa'nın artık değiştirilmesi gerektiğini" söylediler. Devlet Bahçeli ayrıca şu anki hükümetin böyle bir değişimi yapma gücüne sahip olmadığını ima ederek erken seçim istedi. Böylece erken seçim rüzgarları ve dedikodusu yine hortladı.



Başbuğ'un da gizli kaydını almışlar!
Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ'a ait bir ses kaydı adeta jet hızıyla internet sitelerinde yayıldı ve büyük dikkat çekti. Kaydı doğrulayan Genelkurmay Başkanlığı'ndan yapılan açıklamada, ilgili kaydın "İlker Başbuğ'un yurtdışında askerî personele yapmış olduğu bir konuşmadan yararlanılarak düzenlendiği" söylendi.

Konuşmanın Ocak ayının son haftasında Brüksel'deki NATO Karargahı'nda yapıldığı sanılıyor.
(Yazılı dökümü için bkz:  bianet,  Ses kaydı için ise:  CNN Türk)



"Adi-Başbakan"
Deniz Kuvvetleri  Erdek Deniz Üssü'nde  belirlenmiş bir parola gündemdeki diğer bir başlıktı. Her şey üst üste geliyor ve Askeriye bu kez farklı bir rolle gündemde.


Dikkate değer bir Ergenekon yorumu
"...
Tekel işçilerinin eylemlerini bile Ergenekon ile bağlamaya çalışan,  Soğuk savaş dönemi diliyle 'ideolojik', 'PKK bağlantılı' diye takdim edebilen bir siyasi ortamı mazur görmelerini anlamam da mümkün değil.  Ve nihayet, geldiğimiz noktada bir iktidar milletvekilinin (Ahmet Aydoğmuş-Çorum-AKP), bir toplantıda, 'Bu iktidara karşı çıkanların kanlarını tahlile yollamak lazım. Bu kanı bozuklar gizli sözleşmeler yaparak ihanet etmişlerdir'  diye başlayıp aynı vehamette devam eden konuşması, tüm bu genel tablodan bağımsız bir 'istisna' olarak görülemez. Ancak, mevcut iktidarın içinden çıktığı düşünsel-siyasal gelenek, öteden beri 'kanı bozukluğu' sorun etmiş, birçok tarihi siyasal olayı bu çerçevede görmüş bir gelenektir. Bu siyasi geleneğin baş tacı ettiği Necip Fazıl, Meşrutiyet deneyimini doğrudan, Cumhuriyet'i ise dolaylı olarak dönme-Siyonist komplosu gibi okuyan biriydi. Bu milletvekilinin, mevcut asker-sivil çatışmasını Yeniçeri-devşirme terimlerle izah etmesi de tesadüf ve istisnai bir olay değil. Bu yaygın ve sorunlu bir tarih okumasının tezahürü. Bu tarih okumasından kalkıp Ergenekon'u  'kanı bozukları tasfiye' diye anlamak işten bile değil."
(Nuray Mert  -  25 Şubat 2010  Radikal)


Gene aynı Maden Ocağı!
Balıkesir'de  16 madencinin can verdiği grizu faciası  (23 Şubat 2010),  anlaşılan o ki göz göre göre gelmiş. 20 gün önceki rapora rağmen önlem almayan beş kişinin (muhtemelen muayyen bir vakitten sonra salıverilmek üzere) göz altına alındığı söyleniyor. Daha önce  Haziran 2006'da 17 işçinin hayatını kaybetmesine neden olan benzeri bir patlamanın gerçekleştiği aynı madende, ölenler ile ilgili yapılmış kısa bir kolajda, bazılarının diğer maden ocaklarını güvenli bulmayıp Balıkesir'deki bu yeri tercih eden madenciler olduğu söyleniyordu.
Denize düşen yılana sarılıyor,  ve  'kötünün iyisi' modelleri her yerde... Olayın ardından ajanslar, ölen madenci yakınlarının bu kazayı "kader"e bağladıklarını, madenin sahiplerinin aslında çok iyi insanlar olduklarını söylediklerini aktardı.
(bkz:  Kaderciliğin sıradanlığı  ve  kolaycılık)



"Balyoz Balyoz,  Biz N'apıyoz?"
RTE, Medya patronlarını uyardı: "Maaşını ödediğin yazara hakim ol"! (Yorumsuz)

Mazhar Alanson ise televizyondaki bu Balyoz gerginliğini izlediği bütün bir günün sonunda aklına gelen sözleri video halinde Twitter'a yüklemiş. Güzel bir tebessüm oldu.
(YouTube  video)



Engin Çeber olayında Polisin suçu yok!
İstanbul Emniyet Müdürlüğü  Engin Çeber'in ölümüyle ilgili idari soruşturmada, 13 polis ile ilgili "cezaya gerek olmadığı"na karar verdi.  Polislerden biri Çeber davasında müebbet istemiyle yargılanıyor.


Yeni bir ezber daha!
Zülfü Livaneli'nin  yönettiği  Atatürk konulu  Veda  filmi vizyonda.
(Kişisel olarak bende zerre merak uyandırmayan bu tarz sinema denemeleri) yine bazı çevrelerde tartışma yarattı:  "Gerçek Atatürk bu mu?"
Bu tartışma çevresinde dönen geyiklerden birinde benim yorumum şöyleydi:
Türkiye'de algı kültürü ve temel kavramlar yanlış öğretilerle zehirlenmiş veya bozulmuştur. "Sanatçı topluma örnek olan insandır" gibi en saçma sapan sanat yaklaşımlarından birine sahip olan bir toplumdan, hele ki Atatürk gibi hassas bir noktadaki lideri yorumlamasını bekleyemezsiniz.



Yeni bir Adli Tıp Skandalı daha: Amirallere suikast davasında şok! (tabii yersen)
7 Mayıs'ta görülmeye başlanacak olan amirallere suikast iddianamesinde, teğmenlerin evinde bulunan uyuşturucunun üzerinde 2 adet kıl bulunduğu öne sürülmüştü. Savcılık, bu kıllar ile teğmenlerden alınan örneklerin karşılaştırılmasını istedi. Ancak dosyadaki en önemli delil niteliğindeki kıllar, Adli Tıp'ta kayboldu!


Emasya Protokolü  kaldırıldı.
Tarkan  uyuşturucu sebebiyle gözaltına alındı.



İhsan Doğramacı  vefat  etti
YÖK'ün kurucu başkanı,  Hacettepe Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi  kurucusu  İhsan Doğramacı
25 Şubat 2010'da vefat etti.

Doğramacı, 12 Eylül Askeri Darbesi ile birlikte temel hak ve özgürlüklere yönelik yasaklamaların üniversite dünyasına taşınmasında manivela işlevi gören YÖK'ün mimarlarından biriydi ve Özal döneminde yıldızı parladıkça parladı.


(Maalesef  Edebiyat,  Özal,  Tarkan,  üniversite,  YouTube  gibi bazı etiketleri  max 20 limiti nedeniyle bu yazıya ekleyemedim.)


İçinde olduğumuz Şubat ayı hakkında yazdığım tüm Gündem yazıları için bakınız:


6 Kasım 2009 Cuma

 Üç vakte kadar...

Ekim ayına şöyle bir geri dönüp bakınca,  eksik kalan epey şeyler olmuş galiba...  Ekim 2009  Kısa Kısa'ya ek olarak bir Gündemdekiler toparlaması daha yapıyorum.  Üç vakte kadar buradayım.
(Bu da böyle ilginç bir blog işte!)


Edit:  Kaç gündür inanılmaz bir Gündemdekiler yazısı hazırlıyordum ki... İnanılmaz bir salaklıkla farkında olmadan yanlışlıkla yazdıklarımı silmişim!
Sistem de 1-2 dakika aralıkla otomatik olarak kayıt yaptığından,  belgenin son hali maalesef bomboş bir sayfa gözüküyor şu anda!
Ekim ayında çok çok önemli şeyler olmuştu oysa,  büyük bir boşluk oluşacak ama maalesef durum bu  :(

29 Ekim 2009 Perşembe

 TARAF'ın  NTV  Asparagası

.
Taraf gazetesi, bu ayın 22'sinde bomba etkisi yaratan bir haberi manşetine taşıdı: "Ölüm helikopterinde  139  defa arandı"

"Bir kaza sonucu mu, yoksa suikastle mi öldüğü yönünde hâlâ şüpheler bulunan Muhsin Yazıcıoğlu'nun kaza gününde, kaza anı öncesinde helikopterde seyir halindeyken,  NTV'den 150'ye yakın kez arandığı; bu sayede manyetik alan yaratılarak uçağın düşürülmüş olabileceği;  ayrıca helikoptere yapılan telefon aramalarının kaza saatinden sonra aniden kesildiği"  şeklindeydi haber.

Tabii büyük dikkat çekti,  çok tartışıldı...
NTV'den özellikle Ruşen Çakır ve Mirgün Cabas'ın bu iddialara cevap verirkenki tavır ve tarzlarını görmenizi isterdim. Tam bir vakar örneği ve gazeteci inceliği sergilediler bence. Bunlar bizde nadide duruşlardır, kendilerini bizzat tebrik ederim.

Tüm olay,  NTV'nin saat ve zaman ayarını GMT saatine göre yapması ve Türkiye saati ile GMT saati arasında 2 saat gibi bir zaman farkı olmasından kaynaklanıyordu.  Sonradan bu bilgiyi  hem NTV'nin açıklamasından  hem de
24 Ekim tarihli Taraf manşet haberinden öğrendik.   (TİB Başkanı dün akşam açıkladı... Kayıtlar yanlış)


Taraf, NTV'nin olaya ironik yaklaşımını yansıttığı yandaki fotoyu kendisi de kullanarak manşetten özür diledi. Belgeye dayanan ama bilgiye dayanmayan, konu hakkında uzman kişilere bir ön danışma gereği bile duyulmadan manşete taşınmış ve üzerinden Ahmet Altan'ın boydan boya suçlayıcı bir köşe yazısı yazdığı
bir  Mehmet Baransu  haberiydi.


Ahmet Altan ne demişti peki?   (Yazısının son paragrafından alıntıdır.)
Ya savcının elindeki resmî telefon kayıtları hatalı ve biri savcıyı şaşırtıp soruşturmayı yanlış yönlendiriyor.
Ya da "biz aradık" diye canlı yayında itiraf ettiklerine göre NTV'den birileri o helikopterin düşeceğini, daha düşmeden önce biliyordu.  Hangisi?

(23 Ekim 2009,  "Ntv ve gazetecilik"  -  Taraf)


Devam eden bu hengâmelerin ardından  Ruşen Çakır; Taraf'ın ve Taraf'ı yönetenlerin kibrinden rahatsız olduğunu, Ntvmsnbc'deki  "Ahmet Altan ve gazetecilik"  başlıklı yazısında dile getirdi.  O kibrin, kendisini ve beraber çalıştığı ekibini, üstünkörü bir habercilikle "suikastçi" veya "komplocu" gibi sunmasından; haklarında hak edilmemiş şüpheler yaratmasından dolayı tepkisini ortaya koydu.  "Ne kadar başarılı ve etkili olursa olsun; bir gazeteye, gazeteciye ve gazete yöneticisine hiç yakışmayan bir tutumdur kibir" diye başladığı meramını dile getirme yazısını, "Ahmet Altan bir telefon açıp Mirgün'den ve onun şahsında tüm Ntv çalışanlarından özür dilemek zorundadır" diye sonlandırdı.  Aralarda bir yerde Mehmet Baransu'yu asla affetmeyeceğini de söyledi.

Belgeler mühimdir. Ama belgeleri doğru şekilde yorumlamak daha da mühimdir. Taraf, bir şekilde elde ettiği belgeleri böyle acelecilik ve aman sendecilik anlayışıyla gündeme sürüyor, onların üstünden çok sivri ve hedef gösterici yayınlar yapıyorsa;  bu iftiranın yanı sıra çok ciddi bir tehlikedir de aynı zamanda.
Bir sözlük sitesinde konuyla ilgili şahsi yorumum şöyle olmuştu:
"Duygusal, heyecanlı, kibirli ve yüksek tepki verme eğilimindeki Ahmet Altan ile; bir türlü çözemediğim, çözülemeyen kadın gazeteci Yasemin Çongar'ın yönetimindeki bir yayın organı olarak;  22-23 Ekim 2009 tarihli manşet ve kimi köşe yazılarında, etik ilkeler ile gazeteci inceliklerini rafa kaldırmış bir habercilik anlayışı ortaya koyarak  asparagasın dibine vurmuştur Taraf.
Beri yandan, -bu kelimenin azami gereksiz kullanımla fazlasıyla anlamından soyutlandığını bilsem de-,  romantik bir adamın yönetimindeki bir oluşumda, karşılaşmamın hayret vermeyeceği şeyleri yaşatmaya devam ediyor.
Arzu edenler  romantik adamlardan da mantık beklemeye devam edebilir.
(#17085748,  Ek$i Sözlük)


Bu olayla ilgili dikkate değer bir başka kritik ise Taraf gazetesi bünyesinde medya eleştirileri yapan gazeteci Alper Görmüş'ten geldi.  Alper Görmüş, 27 Ekim 2009 Salı tarihli Medya İronik köşesinde şöyle diyordu:
Benim algılamama göre;  bu türden hatalar, büyük bir habere imza atacak olmanın yarattığı mesleki-insani coşku ile "gazeteci kuşkusu" arasındaki savaşı birincinin kazanması sonucunda ortaya çıkıyor.
...
Gazete yöneticilerinin,  "NTV ile konuş, sonra getir haberini" demek yerine  bu işe kendilerinin girişmelerini,  muhabiri hataya sürükleyen "patlatalım şu haberi" aceleciliğini onların da paylaştığını gösteriyor.
...
Bu sonuçta,  Taraf'ı beğensin beğenmesin bütün okurlardaki "Sarsıcı haber beklentisi"nin de büyük payının olduğunu düşünüyorum. Bu bir tuzak. Bir gazete gündemi belirleyen gazete olmak gibi bir imaj edindiğinde  okurlar bir beklenti içine giriyor, bu duygu zamanla okurlardan gazetecilere sirayet ediyor ve okurlar gibi onlarda da  bir tür bağımlılığa yol açıyor.
Bunu zorlamaların, abartmaların, "gündem belirleyecek haberler"  söz konusu olduğunda şüphe eşiğini aşağı çekmelerin izleyeceğini tahmin etmek zor değil.
(Tüm yazı için bkz.)



EDIT:   Bu da birkaç ay sonrasında  Ek$i Sözlük'te yazılmış  dikkate değer bir yorumdu:

       25.01.2010  tarihli  'Tecrübe Konuşuyor' programında,  Taraf gazetesi genel yayın yönetmeni  Ahmet Altan  tarafından  'Tamam özür diledik ama bizden çok Ntv suçlu' ya yakın bir mantıkla yeniden gündeme getirilmiştir.  Altan,  'Madem GMT yi biliyorlardı  neden 48 saat sonra bunu açıkladılar  demek ki ortada birşeyler var'  diyerek kendi kılıç yarası mantığını sürdürmüştür.
Oysa haberin çıktığı gün yapılan  Yazı İşleri  programında  Mirgün Cabas ve Ruşen Çakır,  aramaları bizzat Cabas'ın yaptığını,  arama saatlerindeki tutarsızlığın nedeninin birçok sebepten kaynaklanabileceğini  (yaz saati uygulaması,  kurumlar arası kayıtların farklı tutulması  veya  başka bir hatanın olabileceğini)  söylemişlerdi.  Ahmet Altan,  haberciliği  'bir olayı duyar duymaz kesin yargıya varıp aktarmak'  olarak değerlendirdiği;  işin mantık, ahlâk ve gerçeklik boyutuyla bu kadar az ilgilendiği için,  aylar sonra bile  aynı yerde gezinmeye devam ediyor.  Yani haklı olarak çok eleştirdikleri  'asker yanlış yapmaz'  mantığının bir benzerini  kendisi sergiliyor.  Bu yüzden Taraf  bir yandan kendisine servis edilen planları, gizli evrakları, dökümanları yayınlayarak büyük işlere imza atarken;  bir yandan da onları aklın süzgecinden geçirmediği için ciddiyetini kaybediyor, güvenirliliğine zarar veriyor.
(ershi  -  #17966250, 26.01.2010)

28 Mayıs 2009 Perşembe

 Gündemdekiler  (Mayıs 2009)-3


26 Mayıs 2009 - Sabah erken saatlerde bodrum kattaki kablolardan çıktığı sanılan bir yangın ile Bursa Şevket Yılmaz  Devlet Hastanesi'nde
8 kişi hayatını kaybetti. Yangın sebebiyle bina boşaltılırken fişi çekilen hastaların öldüğü söyleniyor.

"Akıllı bina sistemi" olduğu söylenen hastanede büyük eksikler olduğu iddia ediliyor.

TMMOB'dan tutun  Türk Tabipler Birliği'ne kadar herkes  "Bina kusurlu, ihmâl var" diyor.  Neden bizde iddialar her şey olup bittikten sonra ortaya atılır? Denetim için önce birilerinin ölmesi mi gerekiyor?
(Üstelik daha önce 2004'te de bir yangın çıkmış bu hastanede.  Bilirkişi raporları hazırlanmış, eksikler ortaya konmuş...)

İnsan hayatına verdiğimiz değer ortada. Bizim düşünce yapımız kültürsüzlük üzerine kurulu bence.  Binaların görünüşü ve döşemesi cafcaflı, ama ruh yok. Hazır Türk siyasi hayatı da  yeşillenince,  her yerde  yerden ot biter gibi hastane biter oldu son zamanlarda.  Ama bunların yeterli altyapısı yok, denetimi yok.  Devlet hastanelerinde hastaları hizaya sokmak için kapılara eli coplu güvenlik görevlilerini diken sistem  (bu aparatları  Acil'e gelen insanlar üzerinde kullanıyorlar);  bu binalardaki olası yangın, deprem ve âfet kontrolleri konusunda hiçbir şey yapmıyor. Zaten gerek de yok. Biliyorsunuz, "Her şey Allah'tan geliyor".  Yani uzun lafın kısası,  gene kadere geldik dayandık.



Türkan Saylan  18 Mayıs 2009'da vefât etti.
Bu ayın ses getiren tartışmalarının çevresinde şekillendiği biriydi.
Muhtemelen bir dava insanı.  Zira hayatında "Türkan Saylan kimdir?" zerre bilgisi ve ilgisi olmayan insanlar,  üçüncü şahıslardan aldıkları icazetlerle bir anda bu kişinin üzerine boşaldılar.
Bir benzeri boşalma da  Ferhan Şensoy'a oldu/oluyor...


Cem Garipoğlu'nun  Rusya'dan sonra şimdi de Belçika'da olduğu konuşuluyor.  Bu arada kendisinin yanı sıra  annesi ve kardeşleri için de mavi bülten çıkartıldığı iddia edildi.
Ne ilginç bir ülkeyiz!  Önce bu insanların kaçmasına izin veriyoruz,  hatta neredeyse canlı canlı izliyoruz kaçışlarını;  sonra da arama emirleri, bültenler filan...

Şu mühimmatlar davasından aranan önemli askerlerden biri de  Yunanistan'ın bir adasındaymış mesela.
Adam  (Yarbay)  bir türlü Yunanistan'dan getirtilemiyor.
Vay anassını!  :p

Bir bilgi daha:  Adli Tıp raporuna göre,  öldürülen genç kızın  (Münevver Karabulut)  iç çamaşırından alınan sperm örnekleri iki ayrı kişiye ait.  (bkz)



"Kardeş Azerbaycan"  diye diye bir hal oluyoruz gene.
Azeriler ve Azerbaycan ile ilgili gözlem ve fikirlerim üzerine bir yazı yazmayı düşünüyorum önümüzdeki günlerde.  Sadece şunu söyleyeyim burada:
"Kardeş Azerbaycan"  şu saate kadar Kuzey Kıbrıs'ı,  yani KKTC'yi tanımış bir ülke dahi değil.




Gökçek'in derdi  Ankara'nın amblemi
Ankara Belediyesi olarak  bir çizerin tasarımından yararlanarak amblemi değiştireceklermiş.
Melih Gökçek,  bu ay içerisinde  İç İşleri Bakanı Beşir Atalay'dan bir uyarı aldı ayrıca.  Otogalerilerin şehir dışına çıkarılması  konusunda önceden alınmış kararlar doğrultusunda  Ankara'da hâlâ hiçbir çalışma başlatılmamış olmasını eleştirerek Ankara Vâlisini de göreve çağırdı Atalay.  Melih Gökçek'i, ekonomik gelir elde etmeyi çok ön planda tutmakla eleştirdi (bkz).  Tabii tahmin edeceğiniz üzre,  eleştiriye tahammülü olmayan Gökçek'in buna da cevabı gecikmedi.


Söz konusu  Ankara  olunca kimin gâlip geleceği şimdiden ortada.
Ankara halkına da bravo diyorum buradan.  Şehrin içinde bazı bölgeleri oldukça çirkinleştiren,  kaldırımları yürünmez hale getiren otogaleri önü araç yığınlarını uzaklaştırmak konusunda  ne bir eleştiri geliyor halktan  ne de Bakan'a destek... Aferin hep böyle!  Zaten bir CHP bir de siz Ankaralılar el ele, Melih Gökçek her seçimde zafere!




CHP  demişken...
Dün televizyonda bir haber izledim. Suriye sınırındaki bir köyde söyleşiler yapmış NTV. Konuşan insanların hepsi çok düzgün bir Türkçe ile dertlerini anlattı. Demek ki Türkmenlerin yaşadığı bir bölge.
Suriye sınırına gömülen mayınlar, zamanla toprak kayması, aşınma vesaire ile yer değiştirmiş.
İnsanlar ummadık yerde mayınlı alanlara basıp kolunu bacağını kaybetmiş,  sakat kalmış.

Şimdi bunlar temizletilsin deniyor.  Askeriye ise kendisinin bunu beceremeyeceğini söylüyor.  Tesadüfen Deniz Baykal'ın açıklamasına da denk geldim.  "Mayınlar asla temizlenmemeli!"  dedi.  Askerden bile daha asker!
Yakışır.  Aynı Baykal'dan bir başka açıklama:
"Umarız anayasa değişikliği gündemden düşer."
Aynı CHP,  'Kürt sorunu'  ifadesinin anılmasına da muhalefet ediyor.
Peki sorunları nasıl çözmeyi düşünüyor acaba iktidar olursa?
"En iyi çözüm çözümsüzlüktür  ve  en iyi eylem eylemsizliktir"  metoduyla mı?

Bu Türk siyaseti de ne menem bir şey yahu!  Aşağı tükürsen sakal,  yukarı tükürsen bıyık!  "CHP'den yeni açınımlar beklenirken tersine yeni kapanımlar geliyor"  demiş bir yazar.  (Nabi Yağcı.  25 Mayıs 09, Taraf)

Görünen köy kılavuz istemiyor.  CHP bir çözüm üretmiyor.  Üstelik üretilen bütün çözümlerin önünü tıkayarak siyaseten tıkaç rolü üstleniyor.  CHP'de bu yönetim kadrosu, bu anlayışlar ve Kemalist donma hali  (Yıldırım Türker'in tabiriyle  "Kemalist Kişilik Bozukluğu"/KKB)  doludizgin yaşanırken, başka bir şey beklemek de hayal oluyor.
(bkz:  Ergenekon Yazıları-I)



15 yaşında erkek çocuğa 30 adamın tecavüz etmesi.

Askerlik tartışmaları sürüyor.  Kısa dönem,  uzun dönem...
Ne olacak bu gençliğin hali?


Tam  havalar ısındı derken,  havalar güzel soğudu doğrusu.


(Başka şeyler buraya sığmadı. Tekrar bir Mayıs değerlendirmesi yapmak gerekecek)


MAYIS 2009  etiketli tüm yazılar için  tıklayınız.