Garipoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Garipoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2009 Perşembe

Gündemdekiler (Kasım 2009)-2


CHP  ve  Onur Öymen
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen'in, Meclis'te yapılan demokratik açılım toplantıları sırasında, terörle mücadele konusu hakkındaki görüşlerini dile getirirken, geçmişteki Dersim İsyanı'nda uygulanan yöntemi överek yaptığı konuşma dikkat çekici ve üzerinde durulması gereken bir tutum idi.

“Maalesef bu ülkenin anaları çok ağladı. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı'nda 200 bin şehidimiz vardı, hepsinin anası ağladı.  Kimse çıkıp  "Bu savaşı bitirelim"  demedi.

Kurtuluş Savaşı'nda,  Şeyh Sait İsyanı'nda, Dersim İsyanı'nda, Kıbrıs'ta analar ağlamadı mı?  Kimse  'Analar ağlamasın,  mücadeleyi durduralım'  dedi mi?”

Bu sözlere ve bu tavra tepki olarak, Tunceli sokaklarına Onur Öymen'in Hitler'e benzetildiği fotoğraflar asılmış. Ayrıca Öymen'in insanlık suçu işlediğini dile getirip istifa etmesini, CHP'nin özür dilemesini isteyenler filan oldu...  Artık bu kadar da saf olmamak ya da safı oynamamak lazım diye düşünüyorum.
Onur Öymen'e gelince... Dış politikada görevli olduğu zamanlarda Kardak Kayalıkları krizi gibi konularda Türkiye'yi krizlerin ve buhranların içine iten (bkz), halkı bir obje/nesne gibi gören, Anadolu insanını ve değerlerini küçümseyen bir Roma valisini hatırlatıyor bana.

Recep Tayyip Erdoğan, Onur Öymen'in bu sözlerine: "Dersim'de olanları savunanları ben insanlıktan nasibini almamış olarak değerlendiriyorum. Terör örgütü ile benim Kürt kökenli vatandaşlarımı bir araya getiremezsiniz" diyerek siyasi bir üslupla cevap vermiş.

RTE'nin bu ay içerisinde ilginç bir başka çıkışı ise şöyle idi:
"Atam izindeyiz  diyorlar.  Onlar izinde,  biz çalışıyoruz.
Baykal yoksa sen dört dörtlük gerici misin?"




Meclisteki Demokratik Açılım oturumu görüşmelerinde, İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın ardından  DTP Genel Başkanı Ahmet Türk kürsüye geldi ve şunları söyledi:   (karışık alıntılar yapıyorum)

"Kürt sorununun ortaya çıkması, büyümesi, derinleşmesi ve çözümsüz bir hal alması devletin hatalarıyla doğrudan bağlantılıdır. Sorunun bu hale gelmesi elbette ki uluslararası sistemden de bağımsız ele alınamaz. Bu sistemin ülkemizi temelden etkilediğini görmeden hiçbir şey yapamayız.

Bize göre farklılıkların inkârı ve demokrasi yoksulluğu ülkeyi istismara açık hale getirecektir. Yıllardır emperyalizme karşı mücadele ettiğini sananların birçoğu bile, bunların değirmenlerine su taşıdığını fark etmedi. Bazıları da "ülkelerinin birliğini koruma" adı altında,  yapılan hataların Türkiye’yi adım adım bunlara teslim ettiğini göremedi. Kürt sorunu ve ortaya çıkan savaşın nereden beslendiği konusunda yanlış değerlendirmeler yapıldı, bu topluma benimsetildi ve kamuoyu yanıltılarak "terörle mücadele" adı altında örtülü bir savaş yürütüldü. Bu çatışma dönemlerinde, bölgede yaşanan insan hakları ihlallerinin  Türkiye'de ve Dünya'da duyulmaması için özel gayretler gösterildi. Yaşanan infazlar, köy yakma ve boşaltmalar, haksız gözaltı ve tutuklamalar; sıkı yönetim ve OHAL gerekçe gösterilerek gizlenmeye çalışıldı. Bunları yazan gazeteciler öldürüldü. Gazete binaları bombalandı. Milletimiz gözlerimizin önünde kontrgerilla tarafından öldürüldü. Bu cinayetleri işleyenler elini kolunu sallayarak dolaştı.

Resmi tarihe dur denilerek, halkın gerçek tarihinin açığa çıkarılması büyük bir zorunluluktur. Bu şekilde kamuoyunun konu hakkındaki bilgi eksikliği giderilmiş olacaktır. Geçmiş dönemlerde de hükümetler bazı hataların yapıldığını kabul ettiler fakat bunların neler olduğunu, nereden kaynaklandığını gündeme getirmediler.

...
(Kürt halkı için)  özel tedbirler ve politikalar ile asimilasyoncu yaklaşım hayata geçirildi. Devletin bu politikaları hayata geçirmedeki ısrarcı, baskıcı şiddet yönetimi  isyanları doğurdu. Bu defa devlet bu isyanları bastırmak için şiddete başvurdu. Ağrı ve Dersim isyanları doğru okunamadı. Akıl almaz baskılar katliamlar uygulandı.  Peki sorun çözüldü mü?
Katliamcı politikaları, hükümete açıkça bir çözüm yöntemi olarak önerenler; bunun cezasını halkımıza verecektir.

O dönemlerde, (var olan) sorunların üstüne şiddet ile gidildi; tepkilerin nedenleri doğru analiz edilmedi. Kimi çevreler ise Kürtlerin herhangi bir sorunları olmadığını, herkesin eşit yurttaş olarak bu ülkede yaşadığını savunarak sorunu görmemeyi tercih etmiştir.
...
Biraz empati yapın. Birileri çıksa ve yeryüzünde Türkçe diye bir dil yoktur dese ve tek kelime Kürtçe bilmeyen sizin çocuğunuza zorla Kürtçe eğitim yaptırılmasına eşitlik diyebilir misiniz?
Eminim bunun düşüncesi bile bazılarını tüylerini diken diken ediyordur. İnsanın kendi ülkesinde, kendi anavatanında, kendi devleti bakımından dilinin inkâr edilmesi, yasaklanması nasıl bir travma yaratmaktadır. İşte düşüncesi bile sizin tüylerinizi diken diken eden bu trajediyi biz yıllardır yaşıyoruz. "Kürt diye bir halk yoktur,  bunlar dağlarda yürürken çıkardıkları seslerle Kürt olarak adlandırılan dağ Türklerdir"  tanımı bile üniversitelerde tez olarak okundu.  Birisi çıkıp da geçmişte yapılan bu hatalardan dolayı özür dileme erdemini gösterememiştir.

Peki bunca hata, inkâr, baskı, sindirme girişimi, işkence, cezaevleri, operasyonlar; sorunun çözümüne en küçük bir katkı sundu mu? Sorunun giderek büyümesine neden olan bu uygulamalar değil midir? Bu yanlış politikalar kim adına uygulandı? Kimse bunun hesabını sorabildi mi? Bu kirli politikaların, devlet içinde devletçikler oluşturduğunu belki birileri yeni fark ediyordur. Biz 20 yıldır bunu söylüyoruz. O dönemde derin devlet demek bile suçtu. Susurluk, Şemdinli, Ergenekon ortaya çıkmadan önce biz bunların namlularını ensemizde hissederek yaşamaya gayret gösterdik.

Şimdi bütün bu mağduriyetleri ifade etmeye neden gerek duydum? Yıllardır devletin arkasındaki kamu ve medya gücüyle olaylar çarpıtıldı. Bu nedenle Kürt sorununun ortaya çıkışı ile  sonradan yaşanan acıların karşılıklı olduğu anlaşılamadı. Bölge halkının sevincini bile zafer havası gibi gösterilmesinin nedeni de bu algı yanlışlığından kaynaklanmaktadır.

Cenazelerin gitmediği tek köy kalmadı. Bütün bunlara rağmen halkın barışta ısrarcı olmasını bir erdem olarak görüyoruz. Halklar arasında etnik çatışma yaşanmamış olmamasını kazanım olarak görüyoruz. Hakların bir arada yaşama arzusunu içinde koruyor olmasını büyük bir saygıyla karşılıyoruz. Biliyoruz ki bu inkarcı, asimilasyoncu politikaları yürüten ve uygulayan halk değildir. Devleti ele geçirmeye başaran ekip ve onun ardında olan zihniyetlerdir.

Yaşadığımız sorunun siyasal, sosyal ve kültürel boyutları kadar ekonomik boyutları da çok ciddidir. Bölge halkının yaşadığı yoksulluk, insanlığımızı zorlayacak düzeydedir. Eğer bugün insanlar her gün açlıktan ölmüyorsa, toplumdaki dayanışma gücündendir.  "Şiddet vardı yatırım yapılmadı" diye geçiştiremezsiniz. Bakınız 1940–1980 yılında bölgede bırakın silahlı hareketleri,  siyasi bir hareket bile yoktu. Ama o dönemde bile devlet ve özel yatırım Türkiye ortalamasının kat kat altındaydı. Hiçbir etkisi olmamış demek istemiyorum ama raporlarda ortaya çıktığı gibi bilinçli bir ihmal sonucudur. Son dönemlerde hükümetlerin sınırlı girişimleri de bu politikanın kırılmasına yetmemiştir."
   (Tüm yazı için bkz)



Albay Dursun Çiçek  yine serbest!
Bir içeri bir dışarı şeklinde sorgulanıyor kendisi. TSK için ise dün bir "kağıt parçası", bugün "gereği yapılıyor",  yarın "belge elimize ulaşmadı"...  Daha güvenilir insanlar olup daha güvenilir ve tutarlı kurumlarımız olmasını dilerdim şahsen.



Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, yapılan genel kuruldaki seçimlerde yönetime tekrar seçilemedi. Böylece YARSAV'da Eminağaoğlu dönemi sona ermiş oldu.

Bir yazımda  "Doğru bir şekilde bakıldığında, dış görünüşün de önemli bilgiler verebileceğine inanırım" demiştim.
(bkz:  Ergenekon'un Portresi)
Bu haber hakkında bir gazete sitesinde yaptığım yorum ise şöyleydi:
"Bir Eminağaoğlu gider, bir başka adı-sanı-tipi başka Eminağaoğlu gelir. Önemli olan zihniyet ve birey kültürünün gelişmişliği... Bir de bu hukuk fakültelerinin, hukuk ve adalet işleriyle uğraşanların durumu nedir ülkemizde?"



Yargıtay,  Fikri Sağlar'ın köşe yazısını basın özgürlüğü kapsamında değerlendirdi
Eski bakanlardan Fikri Sağlar, gazetedeki köşe yazısında "Dolmabahçe'de Büyükanıt'a dosya verildi mi?" diyerek, Genelkurmay eski Başkanı emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt ile Başbakan Erdoğan arasında Dolmabahçe Sarayı'ndaki çalışma ofisinde yapılan özel görüşmede, eşi Filiz Büyükanıt'ın bazı harcamalarıyla ilgili bir dosyanın kendisine verildiğini iddia etmişti.
Yargıtay,  Büyükanıtların açtığı 17 bin TL'lik tazminat cezası kararını bozdu.

Bir yorumcunun  (tayfuncakir1971)  Radikal'de  yazdıkları ilgimi çekti:
"Apolet farkı diye yorumlarım ben bu haberi. Bağımsız yargımız Van savcısını HSYK kararıyla yok ederken ne de olsa apoletler yerindeydi. Şimdi apoletler yok, istediğimiz kararı veririz moduna geçmeleri normal. Gerçi bu tavır sadece yargı için geçerli değil. Hatırlarım, basın da zamanında Doğan Güreş'e milletvekili olduğu dönemde etek giydirmişti. Yazıklar olsun ikircikli tutumlar sergileyenlere."
      [Doğan Güreş:  1990-1994 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı yapmış bir paşa  (orgeneral).  Emekli olduktan sonra Çiller'li yıllarda DYP'den politikaya atılmış,  iki dönem Kilis milletvekilliği yapmıştı.]



Bu arada Dersim ile ilgili Meclis açıklamaları yüzünden,  Onur Öymen'in özür dilemesini istedi Kemal Kılıçdaroğlu. Partiden istifa etme veya protesto etme gibi bir niyeti yokmuş kendisinin. Zaten sonradan tatlıya bağlandı sanırsam. Danışıklı dövüşler düellosu.



Ve Münevver Karabulut'un öldürülmesiyle ilgili iddianame tamamlandı.

Cem Garipoğlu ile babası cinayeti planlayarak birlikte işledi,  amca  Cem'i kaçırarak saklanmasına yardımcı oldu,  anne de delilleri yok etti.



Tüm Kasım gündemi için bakınız:

12 Ekim 2009 Pazartesi

Magazin  Saltanatında  Timuçin ESEN  denen bahtsız bir kul


Ekim ayının ikinci haftasına girerken şöyle bir olay oldu. Değinmek istiyorum kendimce...

Timuçin Esen, duyduğum ve anladığım kadarıyla, magazincilerle konuşmak ve onlara malzeme vermek istemeyince, muhabirler tarafından sözel + fiziksel tacize uğruyor ve tartaklanıyor. Üstüne bir de "Basına saldırı! İçkili içkili üstümüze saldırıyorlar" tadında Beyoğlu Polisi çağrılıyor. Hayır, görüntülerin tamamını izlemedim. Ama zaten izlemeye gerek yok, Türk basınında bilmem kaçıncı suyunun suyunun suyu bu.

Kalkıp Timuçin Esen'in yerlerde sürüklendiği bir fotosunu koyacak da değilim.  Buyrun buradan yakın bakalım:

Daha önce çeşitli yazılarımda değindiğim gibi, Türkiye'de hem 12 Eylül, hem Özallaşma (bilinçsiz liberalleşme?) hem de kültürel eksikliklerin yarattığı geniş boşlukta büyük bir "Magazin Saltanatı" kuruldu. En büyük gazetelerimizin, en büyük tv kanallarımızın güzide demirbaşı olmakla kalmadı magazin; ana haber bültenlerine, ama asıl en önemlisi her habere, haber diline, siyasete,  kısacası her şeye bulaştı.
"Yapay bir gündem"  oluşturuldu.

Ülkemizde, yakın çevremizde ve dünyada çok önemli olaylar olurken; tarihimizde yüzleşmemiz gereken nice tanımsızlıklar varken; Orta Doğu'da yeni haritalar çizilip esaslı bir alt-üst oluşun eşiğindeyken; bizler evlerimizde "aldatma/aldatılma hikayeleri"ni  izledik senelerce...
Bir takım kadınların yeni doğmuş bebelerinin gaz çıkartmaları veya bademciklerinin şişmiş olması veya sadece "agu" demiş olması bile en büyük ulusal gazete ve televizyonlarımızda manşet kıvamındaki yerleri işgal etti.

Bütün bu "Uyumak güzeldir" seanslarında, ünlü kişiler de magazincilerle ele ele kol kola "pek içli dışlı" bir bütünlük sergiledi.  Sık sık magazinci abilerini arayıp dertleştiklerini, yaz tatilinde bir yere gitmeden önce arayıp bilgi verdiklerini, aldatma haberlerini beraber konuşarak hazırladıklarını olaylar yatıştıktan sonra kendileri çıkıp  Esra Ceyhanlarda Meyhanlarda anlattılar. "Enseye şaplak göte parmak" kıvamında bir popüler kültür düzeyi oluştu böylece.

Ünlüler ile aradaki bu sıkı fıkı, al gülüm-ver gülüm ilişkiye bir de gazete tepelerindeki kont'lardan magazine verilen büyük krediler eklenince; sokaktaki haberi toplayan  cahil ve törpülenmemiş muhabir güruhu iyice köpek sürüsü gibi olmaya başladı. Ve nedense hep "kendi halinde takılan, onların önüne et atmayan adamlar"a  çemkirdiler.

Bu son olayda ise özellikle magazin eleştirilerinin sadece muhabir ve kameramanlar ile sınırlandırılması beni oldukça rahatsız etti.  Sığ bakan bir toplumuz bence.  Olayları tek bir açıdan (genellikle de sadece görünen açıdan) değerlendiriyoruz,  meselelere sığ bir anlayışla yaklaşıyoruz.

      Kuzum sizin "muhabir" dediğiniz kimdir? Bir anlamda emir eri değil mi? Tamam, o da eleştirilebilir, o da yaptıklarından mesul elbette. Ama Türk Medyası'ndaki hakim bakış açısı ve gazete yöneticilerinin tutumu böyle olmasa  onlar bu kadar  kudur(a)maz  zaten.
Magazin her toplumda ilgi çeken bir şeydir nihayetinde. İlgi çekiyor diye bizim kadar bunu yaygınlaştırıp, her haberi magazinleştirme anlayışından da muhabirler mi mesul peki?

Ve tabii olay ilgi çekti, çok konuşuldu. Bence bu olayla ilgili kaleme alınmış en bütünleyici yazı Yıldırım Türker'den geldi. Bazı yerlerine bir bakalım hele:


"Şahsi hayat pazarlaması pazar oldukça, eli otomatik kameralı bir güruh gece sokaklarında önlerine çıkana kök söktürüyor doğal olarak. Çünkü sıcacık evlerinde-bürolarında kendilerinden nasıl ve ne yolla olursa olsun 'haber' bekleyen amirlerinin elinde, sendikasız ekmek paraları.
Antalya Film Festivali'nin gala gecesine katılan Nurgül Yeşilçay ve Cem Özer kollarına siyah bantlar takarak Timuçin Esen'e reva görülen zulmü protesto etmiş. Bantların gerekçesini öğrenen magazin basıncıları da onları kamera ve mikrofonlarını yere bırakarak protesto etmiş. Aman da ne onurlu bir direniş! Oysa kendilerini yalvar yakar uzaklaştırmaya çalışanların karşısında kamera ve mikrofonlarını yere bırakmak ne kelime, insanların kafasına indirmeyi de iyi biliyorlar.

Timuçin Esen, genç bir oyuncu. Şimdiye dek magazincilerle hiçbir enseye tokat göze parmak ilişkisine girmediğini biliyoruz. Kendini ve hayatını korumaya çalışan, şan şöhret peşinde çırpınmayan bir vatandaş olarak ne bir söyleşi ne bir demeçle ödüllendirdi magazincileri. Başına gelen ve sonunda basın etiği tartışmalarına neden olan olayları mahcup maskeli basınımız yine de bölük pörçük, basbayağı montajlı veriyordu.
...
Esen'in sorgusunu, bir memur, bankın üstünde yapıyor. Komiser görünmüyor. Ama komiserin makamına rahatlıkla girip çıkan magazinciler adeta nispet yapıyor.

Alkol muayenesi için, nedense, Esen'i İncirli'ye götürüyorlar. Öyle kolay olmuyor ama. Esen bindirildiğinde kapıda bekleyen magazinci ordusu bu kez polis minibüsünü yumruklayıp sallıyor. Bir yandan da küfürler savuruyorlar. Elbette ana temaları, "Seni biz yarattık". İlginçtir, minibüsü yumruklanan polis, magazincilere engel olmuyor. Timuçin, neden engel olmadıklarını sorduğunda memurlardan aldığı cevap da pek ilginç:  "Emir büyük yerden."
...
Taksim İlkyardım Acil'de bir doktor Esen'e "Sabahlara kadar çıkar gezerseniz böyle olur" muamelesi çekince orayı terk edip Karakol'a dönülüyor. İfade verildikten sonra dikişler Amerikan Hastanesi'nde atılıyor.
...
Kendilerinde vehmettikleri güç, gazetelerindeki büyük ağabeylerinin de kendilerinde hissettikleri zorbalık hakkı. "Seni biz yarattık ulan!" diye haykırdıkları adamın kendilerine şimdiye kadar bir kelime demeç bile vermemiş olması da mutlaka öfkelerini kışkırtmıştır.

Hepsinin büyüyüp yerine geçmeyi umduğu Bakan edalı Kenan Erçetingöz olay üstüne ne demiş:
"Ne oluyor böyle anlamadım? Bunlar zavallı, şöhretini kaybetmiş ya da eski şöhretini koruyamamış, aile yapısı bozulmuş, kendini alkole vermiş kişiliklerin davranışları. Ahh bu magazinciler. Ne hallere düştüler. Şuraya bak, şamar oğlanı gibi gelen vuruyor, giden vuruyor. Böyle giderse, yakında ipini koparan saldırmaya başlayacak ve kötü durumlar yaşanacak.  Benden söylemesi..."
Kısacası, bunlar aynı zamanda ahlâk polisi. Emniyet'le bu kadar iyi anlaşmalarının nedeni de budur mutlaka.

(Yıldırım Türker  -  12/10/2009, Radikal  -  bkz)


Timuçin Esen'e magazinel saldırı:  Gördüğünüz gibi, olay bir insan hakları ihlali. Tam bir insan hikayesi... Nedense hep böyle kendi halinde yaşamak isteyenlerin başına geliyor. Çünkü biz toplum olarak, insanlık onuru adına bunu reva görüyoruz onlara. Ve olay akışına dikkat edin, herkes gücü yettiğini eziyor. Yoksa bir doktorun görevi hastasını tedavi etmek; hele ki bilmediği bir olayın öncesi hakkında laf sokmak değil. Yahu bu nasıl zalimliktir? Ve bunu yapan eden adam üniversite mezunu, dikkatinizi çekerim.  İşte Türkiye'deki sorun:
Eğitimle (kara) cehâlet gidiyor,  ama eşşeklik baki kalıyor.
Belki de cehâletin sadece kamufle olmasından,  aslında taaa içimizde,  en merkezimizde kalakalmasından...


İlgilenenlere, bundan sonrası Ekşi Sözlük'ten karışık ve rötuşlanmış çeşitli yorumlar:

* oradaki işgüzar (!) polisin de kelepçe takması nedir? yani bu adam, adam mı öldürdü  bankamı soydu  nasıl bir rezilliktir bu? terörist muamelesi görmüş kendisi.  buna mukabil, teröristlerin dahi böyle bir müdahaleye maruz kaldığını görmedim ben.

* ünlü olmadığım halde benim bile o kadar yakınıma girseniz aynı muameleyi görürsünüz. niye mi? çünkü siz diyaloğa girmenin ne olduğunu öğrenmemiş, kendini haberci zanneden zavallı mahluklarsınız.

* türk magazin basınının kendisini ne olarak gördüğünü bana göstermiş başarılı oyuncu.

* timuçin esen'i sağlık kontrolü için karakoldan çıkartırlarken  spikerlerden biri kendisine "sizi buralara getiren magazin basınına yaptığınız saldırı doğru mu?"  şeklinde bir soru soruyor.
hiç bir yeteneği olmadığı halde,  meşhur olmak adına kendileriyle iyi geçinip çeşitli tavizler veren o kadar çok şarkıcı ve oyuncu var ki, doğal olarak muhabirler kendilerinde her ünlü kişiye bu kadar fütursuzca sataşma hakkını bulabiliyorlar. ayrıca olmayan şeyleri kendilerinin olmasını istediği gibi aktarmaktada üstlerine yok. kim bilir olayları önümüzdeki hafta programlarında nasıl kesip biçip allayıp pullayıp göstericekler.


* dün gece polislerden işkence görmüş ve magazinci denilen insan bozuntuları tarafından da toplu tacize maruz kalmıştır. sen ki polis efendi, cem garipoğlu'nun üstüne böyle saldırmadın, hayatında kimseye zarar veremeyecek bir adama mı bunu yapıyorsun?

* magazini sevenler ve magazine malzeme verenler bir bardan kafeden çıkınca,  hemen yanına yaklaşır bu magazinciler.  "hülya hanım yakşamlar! ekiki!" der bir iki cümle almaya çalışırlar. magazini sevmeyenlere de gerçekten gerizekalıca sorular sorarlar, taciz maksatlı.. "çokmu içtiniz? sevgilinizlemiydiniz?" gibi.. bu sorulara cevap vermeyen insanlar, küfrü yiyene kadar soru sormaya devam eder, küfrü yiyince de "aha çok güzel haber oldu lan!"  diyerek hemen kanallarına koşarlar.

...demeç vermek istemeyen bir sanatçı, sorularla taciz edilip tepki verince polise veriliyor. ve işgüzar polis daha olayı bilmeden, sırf belki alkollü ve bağırıyor diye sanatçıyı yerde sürükleyip kelepçe takıyor. peki bu magazinciler ne yapıyor?  içlerinden biri,  "memur bey tamam sorun yok" diyor mu?  hayır.  çekim yapmaya,  aptal aptal laflar etmeye devam ediyorlar. çünkü ertesi gün ana habere koyacaklar bunu "timuçin esen polise saldırdııı! assssonraa!"  diyerek.

* yaşadığı bu ülkede, insan olanın insanca muamele görmediğinin örneklerinden sadece biridir.

* yarattığınız kolpa gündemden öyle sıtkımız sıyrıldı ki...

* timuçin esen ne zaman size bir malzeme vererek bir yerlere geldi?  kendisini sizden değil  oynadığı film ve diziden biliyoruz.

* aktörün işi filmlerde veya dizilerde oynamaktır daha fazlası değil. isteyen magazincilere götünü yalatmaya devam eder, isteyen efendi efendi içip evine gider. ajitasyon ise gömleğinin kolunu yırtan, kamerasının mikrofonunu çıkarıp "kameramı kırdılar abi, basına saldırı ehühühü" diye ağlayan götleklerin yaptığıdır.

* her durumda kendileri haklı. kesinlikle sahaya sürdükleri genç, tecrübesiz ve bilgisiz elemanları sorgulamıyorlar. yok efendim polis abartmış olayı. polisin tavrı herkese zaten belli yeni bir şey değil bu, ama değişmeyen tek şey muhabirlerin sırf değişik bir şey yakalamak uğruna yakaladıkları ünlüyü sıkıştırmak.. her durumda kendileri haklı, kesinlikle sahaya sürdükleri genç, tecrübesiz ve bilgisiz elemanları sorgulamıyorlar.

* ilkel bir ülkenin cahil insanlarının hayatta kalmaya çabalamalarının kurbanlarından biri.  leş yiyicilerin yeni leşi.  hayatta bu kadar utandığımı çok az hatırlarım.

(azigazicam, syd, frenchkiss, bellagio, opvea, baykus, mucize, ext12eme, rr doruk, entryca, emile ajar  -  Ek$i)

29 Eylül 2009 Salı

 Gündemdekiler  (Eylül 2009)


Yağmurlar,  seller,  yüzen tırlar ve ölüler...
İstanbul sulara teslim oldu bu Eylül. Üstelik sadece İstanbul değil, İstanbullular da... Teslim olan İstanbulluların kimisi bedelini hayatıyla ödedi.
Sonuç:  Bilmem kaç bol sıfırlı maddi hasar  ve  29 can.

"Mimari  ile  medeniyet,  birbiri ile iç içe geçmiş  bütünleyici kavramlardır" demiştim önceki bir yazımda.  Her şiddetli yağmur, sel ve doğal afet sonrası  Türkiye'nin medeniyet seviyesini şifresiz ve filtresiz olarak görebilmek mümkün oluyor.

Medeniyet bir yana... Yahu bu ne  açgözlülüktür?  Sel felaketinde 7 kadın (işçi),  servis aracı olarak kendilerine revâ görülen bir yük aracından kurtulmaya çalışırken kapıların açılmaması sebebiyle boğularak öldü.
"Öldüler çünkü kader"  değil;  öldüler çünkü  içinde bulundukları araç insan taşımacılığı için uygun değildi ama onlar "itaat" ettiler,  etmek zorundaydılar...
Ayrıca dere yatakları yerleşim alanı olmak için uygun alanlar değildi...
Ve her zamanki gibi:  Gene  "altyapı"  yoktu!












Su,  İstanbul'a felaket getirdi.  Sonradan bir de  "yağmacılar"  çıktı selden geri kalanı toplamak için.

Çok şey geldi geçti gözümün önünden,  hangi birini desem?  İnanır mısınız, "yağmacılar" deyince  6/7 Eylül olayları bile geldi aklıma... Fabrika stajlarım sırasında gördüklerim...  İş yerinde ihmalden kaynaklanan kaza sonucu sakatlanan işçisinin alın terinin ve mağduriyetinin hakkını vermekten Süperman hızıyla kaçıp,  aşırdıklarını karısına/metresine/çocuklarına/ailesine yediren,  her daim jeep'li  dört çekerli adamlar geldi...  99 Ağustos Depremi geldi...  Göçük altındaki yaralı insanların günlerce devletten, belediyeden, kurtarma ekiplerinden, şundan bundan yardım bekleye bekleye ölmesi geldi... Devletin  -aynı  Ümit Özgen  olayında olduğu gibi-  gönüllülere bile engel olan yardım (?) anlayışı geldi...
Ne desem?



Aydın Doğan'a  büyük vergi cezası
Doğan Grubu,  iktidarlarla arasını iyi tutmayı her devir bilmiş ve bunun nimetlerinden akılcı şekilde faydalanmış bir medya kuruluşudur. Ancak AKP düzeninin kendi elitlerini yaratmaktaki  ısrarına  RTE'nin inadı da eklenince, bu kez o kadar kolay olmadı ve olaylar farklı gelişti.

Biliyorsunuz biz bir cemaat toplumu gibi işliyoruz.
"Ya bendensindir ya da onlardan"  anlayışından bahsediyorum...
Birine ait olanlar, diğer gruba her bulduğu fırsatta haddini bildirmelidir. Bildirmelidir ki güzel yarınlara hep beraber çıkalım.   (yersen)
("Bizler ve Onlar anlayışı")



Münevver Karabulut Cinayeti'nde büyük gelişme!   (yersen)
Cem Garipoğlu yakalandı.  ("Teslim oldu" da deniyor gerçi.)
Yaşı daha 18 değilmişmiş de... İyi çocukmuş da...
Bir de  Aytekin Kaya  diye bir avukat tutmuşlar ki, o da belli ki iyi bir çocuk. Harbi kadın Seda Sayan ablamızın yeni programı "Susma" sayesinde, maktulün babası Süreyya Karabulut'un bir aracı vasıtasıyla Hayyam Garipoğlu ile arasında gerçekleşen bir başlık parası mı  (yok bu olmadı galiba),
sus payı mı, yoksa kan parası mı öyle bir şeyi öğrendik.




Melih Gökçek
Büyük insan.  Şimdi de Ankara 7. Cadde'ye takmış. Millet laf dalaşında eyleşedursun, Gökçek akıllı adamdır,  oraya kafayı taktıysa kesin bir "altın yumurta" mevzusu vardır. Ki var. Önce cadde ve sokak isimlerini değiştirdi. Baktı ki ilgi çekiyor, bir de referandum önerisi attı ortaya. Adına "Ankara'da içki referandumu"  dendi.

7. Cadde'de içki içilip içilemeyeceğine oradaki insanlar karar verecekmiş.
Hazır referandum da ayağa,  pardon  halka düştü ya!  Gelsin refer, gitsin refer artık!  ("Referandumsuz yaşayamam!")

"Melih Gökçek'in  Bahçeli 7. Cadde ile ne derdi var?"  sorusuna cevaben,
eski bir yazım  -->  Ankara  ve  Melih Gökçek


Bu da  Ek$i Sözlük'ten  bir alıntı,  Ankara'yı bilenlere gelsin:

"Hayır benim anlamadığım İ. Melih Gökçek'in Bahçeliyle ne alıp veremediği olduğu.  Adam bundan yıllar önce de Bahçeli girişine Gökkuşağı Rekrerasyon Alanı diye bir inşaat yaptı ve hala bomboş orada trafiği tıkıyor, Milli Kütüphane yolu felç oldu.  Derdin ne arkadaşım Bahçeliyle,  7. caddeyle? İçkiyi yasaklayacaksın da nolacak? Senin bilmem kaç nesil önceki ceddin de denemişti bunu? Hayır açıkça söyle, orda içki istedin de sana vermediler mi? Ne geldi Bahçelide başına sayın İ. Melih Gökçek? Şimdi neden taktın Bahçeliye sen?  Ayrıca yanılıyorsam biri beni düzeltsin:  Bahçelievler semti  Çankaya Belediyesi sınırları içinde değil mi?"   (allarga,  #16846701)




Hüseyin Üzmez  davası sonuçlandı.
Geçen Nisan ayında Bursa'da, 14 yaşındaki bir kız çocuğuna cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla yargılanan 77 yaşındaki Hüseyin Üzmez,  13 yıl hapse mahkum edildi.

Bir medya sitesinde yaptığım yorum (kısa eklemelerle)  şöyle:

"Bana kalırsa o da günah keçisi addedilenlerden oldu. Millet Hüseyiz Üzmez'e küfrederek şeytan taşlıyor, günah çıkartıyor gibi... (Acaba Vakit gazetesi yazarı olmasaydı üzerine bu kadar gidilecek miydi?  Benzer bir soru Cem Garipoğlu vakası için de denebilir ama konuyu dağıtmayalım şimdi burada...)
Tamam cezası neyse çeksin. Ama keşke baştan çekseydi de içeri gir-çık, gir-çık + sürekli değişen/çelişen Adli Tıp Raporları tartışmaları ile hukuk ve yargı sistemine güven bu kadar zedelenmeseydi. Ne var ki halkın tepkisi anlamlı. Dilerim aynı tepki diğer sapıklara da gösterilir.  Kendi evladının cinsel istismara uğraması üzerinden para kazanmaya çalışan ebeveynlere de Batı'da olduğu gibi bir ceza uygulaması yapılsa keşke.
"



Adli Tıp Kurumu   mevzularına girmişken...
Kurumun eski başkanı  Prof. Dr. Sevil Atasoy hakkında bazı ciddi iddialar ortaya atıldı/serildi, Ergenekon Davası dosyasına giren bir askerî istihbarat raporu ile.
Kurum başkanıyken oraya buraya ("orası burası",  TSK ve Ordu Komutanlıkları gibi yerler oluyor) raporlar/yazılar gönderip meslekdaşlarının Cumhurbaşkanı tarafından görevden uzaklaştırılmasını isteyen bir insanmış veya öyle olduğu söyleniyor diyeyim şimdilerde. İşkence olaylarında diğerleri "İşkence yapılmıştır"  gibi raporlar vererek Türk Silahlı Kuvvetleri'ni lekeleme-zedeleme ve AB'den para koparma peşindelermiş... Bu arada Taraf'a verdiği beyanında (bkz) Orgeneral Hurşit Tolon ile görüştüğünü doğruladı. Ancak yazılı raporların kendisi tarafından değil,  Ergenekon sanığı Ümit Sayın tarafından iletildiğini ima etti.  Dertleşmek, içini dökmek, kaygılarını iletmek üzere Hurşit Bey'i ziyaret etmiş,  aslında kendisini tanımıyor-MUŞ...

Sevil Atasoy'u  ilk defa  -yanlış hatırlamıyorsam-  Herkes Bunu Konuşuyor  isimli programda görmüştüm. Sonradan da  Okan Bayülgen'in Ntv'deki çeşitli programlarına defaatle konuk oldu. Hatta Hürriyet Pazar'da bir köşesi filan oldu... Yani diğer meslekdaşlarına nazaran epeyce ünlü oldu.  (Bu yazarlık işinin de,  o dönemki bir orgeneralin  Hürriyet yönetimine özel isteğiyle olduğu söyleniyor ve hatta delillendiriliyor şimdilerde.)
Kendine güvenen, tuttuğunu koparan, kariyer sahibi, akıllı bir kadına benziyordu. Hatta öyleydi. Bu kadın Adli Tıp Kurumu başkanıydı ve mesleğinde bir örnekti.
Değerler bu kadar kolay değersizleştirilmemeli diye düşünüyorum. Keşke kendileri de bunu anlamış olsalardı. Bakınız galeyan ve kargaşa ruhu nerelere kadar varabiliyor?  Sevil Atasoy hakkında beni şu an mutlu eden tek şey ise:  kendi özeleştirisini verdiği beyanında dile getirmiş olması.



İlker Başbuğ  hakkında suç duyurusu
"Kanunla verilmiş görev ve yetkilerin dışına çıktığı ve siyasi nitelikte konuşmalar yaptığı" gerekçesiyle; İstanbul Bağımsız Milletvekili Ufuk Uras ve bir grup kişi  (Mebuse Tekay, Oya Baydar, Baskın Oran, Cengiz Algan, Ahmet İnsel, Aydın Engin, Mithat Sancar ve  Sezgin Tanrıkulu)  imzasıyla  28 Eylül 2009 tarihinde  İstanbul Cumhuriyet
Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunuldu.

"Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ,  21-22 Eylül 2009 tarihlerinde Güneydoğu sınır bölgesinde yaptığı konuşmalarda kendine kanunla verilmiş görev ve yetkilerin dışına çıkmış,  siyasi nitelikte konuşmalar yapmıştır.
Bu konuşmalar,  Askerî Ceza Kanunu'nun 148. maddesinin C bendine göre suçtur.  Adı geçen Madde 148,  'Siyasi Faaliyette Bulunanlar'  başlığını taşımakta olup  "(...) siyasi amaçla nutuk söyleyen, demeç veren, yazı yazan veya telkinde bulunanlar (...) fiil daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde 1 aydan 5 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar"  hükmüne girmektedir.
Yukarıda belirtilen nedenlerle Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ hakkında söz konusu demeçlere ilişkin soruşturma açılması için suç duyurusunda bulunmaktayız."



Ve bir Oscar haberi!
Yılların güzelliği Brigitte Bardot, Amerikalıların kendi adıyla düzenlediği ödül yarışmasına sadece memnuniyetini belirtip asla katılmazken, Türkler tam bir Amerikan yalaklığı  (pardon, tam bir Oscar manyaklığı)  içerisinde...

Mahsun Kırmızıgül'ün yönetmenliğini yaptığı Güneşi Gördüm filmi, Yabancı Film Oscarlarına gönderilmek üzere seçilmiş içimizden birilerince.
Bravo diyorum.  (Yoksa  "Yorumsuz"  mu desem?)





Kayseri'de  Ramazan Bayramı'nın ikinci günü  şeker toplamaya çıkan üç çocuktan bir daha haber alınamadı.  Kamuoyunda gene  organ mafyası  heyulası dolaşıyor.

Mart 2011'de gelen Edit:  Uğur Veli Gülışık  adlı sapık şahıs çocukların katili olarak tutuklandı.
Bu olaydan sonra çocuklar artık bayram günleri kentlerde kapı kapı dolaşıp şeker toplamaz oldu.




Gazeteci  Mustafa Balbay,  kendisine ait olan günlüklerin aslında kendisine ait olmadığını söyledi.  Sözleri şöyle idi:

"Bana atfedilen günlük adı verilen notlar bana ait değildir.  Belgelere göre ben 10 yıllık notları,  2 dakika 33 saniyede oluşturmuş gibi görünüyorum.  Usain Bolt  olsam bu kadar kısa sürede dosya oluşturamam.  Çok açık bir şekilde kopyalama yapılmış."

Oysa daha önce kendi gazetesindeki köşesinde  "Gerilimli Yıllar"  başlıklı bir yazı dizisi ile bir anlamda o günlükleri ve kendini savunmuş;  kendisinin demokrasiyi korumak için mücadele ettiğini,  bunların gazetecilik anlayışıyla tutulmuş notlar olduğunu söylemişti.  Sanırım o yazı dizisi fazla ilgi çekmemiş olacak ki,  sonradan çıkıp günlüklerle beraber herşeyi reddetti.
(Uzak Doğululardaki harakiri'nin gözünü seveyim!)



İkisi de  Kürt açılımı  hakkındaki değerlendirmeleriyle gündemde...















Burada birkaç alıntı yapmak istiyorum:

"Sezen Aksu  telefon açarsa,  o  (H. Avşar)  gider gazetelere konuşur acilen. Altta kalmaya dayanamaz. Açılır. Gündeme gelmek için ne yapacağını şaşırmasına,  şaşırmıyorum."
(ranini  -  #16742187, Ek$i Sözlük)

"Günlerdir Hülya Avşar haberleriyle okunurluğunu artırmaya çalışan Radikal'e ve tüm gazetelerimize selam olsun.  Avşar haberleri ile gazete denen neşriyat okunacak olsaydı, Türk gazetelerinin senelerdir tirajları alay edilecek durumda olmazdı."   (can ile canan)

(Ve işin ilginci,  bu kişiye bile  "bölücülük"ten  dava açıldı!)




Ve son olarak Spor:
12 Dev Adam'ın basket maçları Ntv'de zevkle izlendi bu ay.

--------------------------------------------------------------------------------

O kadar çok şey yazamadan kaldı ki!

* bkz.  Bir RTE savunması:  "Her şeyi askere atmayın"  (12 Eylül, Taraf)

* Amerika'dan füze alıyoruz!
Obama yönetimi yetkilileri,  ABD meclisine  Türkiye'ye  7,8 milyar dolarlık Patriot PAC-3 füzesi satılması ihtimali olduğu yönünde bilgi verdi.

* Ufak bir Dipnot:  Bu çok yağmurlu,  Marmara'da bol sulu selli Eylül ayının sonlarına doğru,  Okan Bayülgen ve Şirin Ediger'in  kızları  İstanbul Bayülgen dünyaya geldi.  Bu da gereksiz bilgi olarak  (kime göre neye göre?)  burada bulunsun  :)


Bu Gündem başlığının kapsadığı bir çok etiketi,  20 limiti nedeniyle ekleyemedim ve bu nedenle aramalarda çıkmayacak maalesef.  Bunlar:
ABD,  askerler,  darbe,  gazeteciler,  hukuk,  Münevver,  Sezen Aksu,  spor,  şöhret,  TSK,  Türk Sineması,  Türkler,

24 Eylül 2009 Perşembe

 POPÜLER  KÜLTÜR


Kendini Türkler olarak tanımlayan milletin en büyük eksiklerinden biri "kültür" noktasındadır. Bunu en kolay popüler kültür hayatına dikkat kesilerek anlayabilirsiniz.

Son yıllarda  "ünlüler"  veya  "şöhret"  dediğimiz insanlarımızın, ünleri bitmesin diye her şeyi dillerine dolamış,  saçma sapan konuşma alışkanlığına sahip medya maymunlarından çıkma hali kemikleşti mesela bizde.

En tepelerdeyken bile mazlum edebiyatının dibine vururlar... "Mağaradan/Varoşlardan/Gecekondudan/Fakirlikten geldim!"
(fakirlikten  fucker'lığa!)

Dün çıkar AKP'ye neden oy verdiğini anlatır, kocasıyla-karısıyla-sevgilisiyle-eski sevgilisiyle ilişkisini anlatır, her konudaki fikrini daha sorulmadan anlatır, bir-iki aldığı İngilizce özel dersten sonra konuşmalarında yabancı kelimeleri kullanıp hava attığını sanır...

     Gündemde  "Kürt açılımı"  mı var?  Bu fırsat kaçmaz elbette!
Bir ara hamilelik dönemindeki cinsel hayatını, doğan çocuğunun "agu" demesini ve bademcik ameliyatını dahi bizlerle paylaşan bir ünlümüz, şimdilerdeki popüler damarı da yakalamış gördüğüm kadarıyla. Biraz da Kürt açılımından bahsetsin öyleyse, eyvallah. Halk hiç şaşmayın bunu da yer, yemezse de geniş midesiyle yemiş gibi yapar. Ama asıl halktan önce medya yöneticileri mesul bundan.

Bu kadar mı vizyonsuz ve vicdansız olunur?  Bu kadar mı  "Medyanın gereksiz gündemi"ne  tutsak edilir bir toplum?

Hepimizin, sahip olduğumuz hayat nefesinden ötürü bir borcu var; insanlığa,  hayata,  Tanrı'ya...
Medya yöneticilerinin bu kadar değersiz haberi değerlileştirmesi, bir düşünün,  aynı zamanda değerleri değersizleştirmiyor mu?


NOT:  Bu yazı, Radikal Online'da sansüre uğrayıp yayınlanmamış bir yorumum. Hükümetten Cumhurbaşkanı'na, Askeriye ve TSK'ya, bütün muhalefet ve siyasilere, hukukçulara, rektörlere, milletler ve milliyetçiliğe dair bir dizi konuda yer yer oldukça dikkat çekici sert eleştirilerin yapıldığı bir platformda;  medya konusunda bu kadar bir eleştiriye dahi izin verilmedi.

Aynı Sansür karşısında Türk Medyası'ndaki İkiyüzlülük yazımda belirttiğim gibi,
"Medya;  artık siyasetin, Türk Silahlı Kuvvetleri'nın, bizatihi devletin, yargının, hepsinin de üstünde egemen bir güç olduğunu ilan ediyor"  sanırım.
"Ve kağıt basım gazete sayfalarından daha fazla imkân + özgürlük sunan internet haber sitelerinde bile sansürleniyoruz,  iyi mi?"


28 Mayıs 2009 Perşembe

 Gündemdekiler  (Mayıs 2009)-3


26 Mayıs 2009 - Sabah erken saatlerde bodrum kattaki kablolardan çıktığı sanılan bir yangın ile Bursa Şevket Yılmaz  Devlet Hastanesi'nde
8 kişi hayatını kaybetti. Yangın sebebiyle bina boşaltılırken fişi çekilen hastaların öldüğü söyleniyor.

"Akıllı bina sistemi" olduğu söylenen hastanede büyük eksikler olduğu iddia ediliyor.

TMMOB'dan tutun  Türk Tabipler Birliği'ne kadar herkes  "Bina kusurlu, ihmâl var" diyor.  Neden bizde iddialar her şey olup bittikten sonra ortaya atılır? Denetim için önce birilerinin ölmesi mi gerekiyor?
(Üstelik daha önce 2004'te de bir yangın çıkmış bu hastanede.  Bilirkişi raporları hazırlanmış, eksikler ortaya konmuş...)

İnsan hayatına verdiğimiz değer ortada. Bizim düşünce yapımız kültürsüzlük üzerine kurulu bence.  Binaların görünüşü ve döşemesi cafcaflı, ama ruh yok. Hazır Türk siyasi hayatı da  yeşillenince,  her yerde  yerden ot biter gibi hastane biter oldu son zamanlarda.  Ama bunların yeterli altyapısı yok, denetimi yok.  Devlet hastanelerinde hastaları hizaya sokmak için kapılara eli coplu güvenlik görevlilerini diken sistem  (bu aparatları  Acil'e gelen insanlar üzerinde kullanıyorlar);  bu binalardaki olası yangın, deprem ve âfet kontrolleri konusunda hiçbir şey yapmıyor. Zaten gerek de yok. Biliyorsunuz, "Her şey Allah'tan geliyor".  Yani uzun lafın kısası,  gene kadere geldik dayandık.



Türkan Saylan  18 Mayıs 2009'da vefât etti.
Bu ayın ses getiren tartışmalarının çevresinde şekillendiği biriydi.
Muhtemelen bir dava insanı.  Zira hayatında "Türkan Saylan kimdir?" zerre bilgisi ve ilgisi olmayan insanlar,  üçüncü şahıslardan aldıkları icazetlerle bir anda bu kişinin üzerine boşaldılar.
Bir benzeri boşalma da  Ferhan Şensoy'a oldu/oluyor...


Cem Garipoğlu'nun  Rusya'dan sonra şimdi de Belçika'da olduğu konuşuluyor.  Bu arada kendisinin yanı sıra  annesi ve kardeşleri için de mavi bülten çıkartıldığı iddia edildi.
Ne ilginç bir ülkeyiz!  Önce bu insanların kaçmasına izin veriyoruz,  hatta neredeyse canlı canlı izliyoruz kaçışlarını;  sonra da arama emirleri, bültenler filan...

Şu mühimmatlar davasından aranan önemli askerlerden biri de  Yunanistan'ın bir adasındaymış mesela.
Adam  (Yarbay)  bir türlü Yunanistan'dan getirtilemiyor.
Vay anassını!  :p

Bir bilgi daha:  Adli Tıp raporuna göre,  öldürülen genç kızın  (Münevver Karabulut)  iç çamaşırından alınan sperm örnekleri iki ayrı kişiye ait.  (bkz)



"Kardeş Azerbaycan"  diye diye bir hal oluyoruz gene.
Azeriler ve Azerbaycan ile ilgili gözlem ve fikirlerim üzerine bir yazı yazmayı düşünüyorum önümüzdeki günlerde.  Sadece şunu söyleyeyim burada:
"Kardeş Azerbaycan"  şu saate kadar Kuzey Kıbrıs'ı,  yani KKTC'yi tanımış bir ülke dahi değil.




Gökçek'in derdi  Ankara'nın amblemi
Ankara Belediyesi olarak  bir çizerin tasarımından yararlanarak amblemi değiştireceklermiş.
Melih Gökçek,  bu ay içerisinde  İç İşleri Bakanı Beşir Atalay'dan bir uyarı aldı ayrıca.  Otogalerilerin şehir dışına çıkarılması  konusunda önceden alınmış kararlar doğrultusunda  Ankara'da hâlâ hiçbir çalışma başlatılmamış olmasını eleştirerek Ankara Vâlisini de göreve çağırdı Atalay.  Melih Gökçek'i, ekonomik gelir elde etmeyi çok ön planda tutmakla eleştirdi (bkz).  Tabii tahmin edeceğiniz üzre,  eleştiriye tahammülü olmayan Gökçek'in buna da cevabı gecikmedi.


Söz konusu  Ankara  olunca kimin gâlip geleceği şimdiden ortada.
Ankara halkına da bravo diyorum buradan.  Şehrin içinde bazı bölgeleri oldukça çirkinleştiren,  kaldırımları yürünmez hale getiren otogaleri önü araç yığınlarını uzaklaştırmak konusunda  ne bir eleştiri geliyor halktan  ne de Bakan'a destek... Aferin hep böyle!  Zaten bir CHP bir de siz Ankaralılar el ele, Melih Gökçek her seçimde zafere!




CHP  demişken...
Dün televizyonda bir haber izledim. Suriye sınırındaki bir köyde söyleşiler yapmış NTV. Konuşan insanların hepsi çok düzgün bir Türkçe ile dertlerini anlattı. Demek ki Türkmenlerin yaşadığı bir bölge.
Suriye sınırına gömülen mayınlar, zamanla toprak kayması, aşınma vesaire ile yer değiştirmiş.
İnsanlar ummadık yerde mayınlı alanlara basıp kolunu bacağını kaybetmiş,  sakat kalmış.

Şimdi bunlar temizletilsin deniyor.  Askeriye ise kendisinin bunu beceremeyeceğini söylüyor.  Tesadüfen Deniz Baykal'ın açıklamasına da denk geldim.  "Mayınlar asla temizlenmemeli!"  dedi.  Askerden bile daha asker!
Yakışır.  Aynı Baykal'dan bir başka açıklama:
"Umarız anayasa değişikliği gündemden düşer."
Aynı CHP,  'Kürt sorunu'  ifadesinin anılmasına da muhalefet ediyor.
Peki sorunları nasıl çözmeyi düşünüyor acaba iktidar olursa?
"En iyi çözüm çözümsüzlüktür  ve  en iyi eylem eylemsizliktir"  metoduyla mı?

Bu Türk siyaseti de ne menem bir şey yahu!  Aşağı tükürsen sakal,  yukarı tükürsen bıyık!  "CHP'den yeni açınımlar beklenirken tersine yeni kapanımlar geliyor"  demiş bir yazar.  (Nabi Yağcı.  25 Mayıs 09, Taraf)

Görünen köy kılavuz istemiyor.  CHP bir çözüm üretmiyor.  Üstelik üretilen bütün çözümlerin önünü tıkayarak siyaseten tıkaç rolü üstleniyor.  CHP'de bu yönetim kadrosu, bu anlayışlar ve Kemalist donma hali  (Yıldırım Türker'in tabiriyle  "Kemalist Kişilik Bozukluğu"/KKB)  doludizgin yaşanırken, başka bir şey beklemek de hayal oluyor.
(bkz:  Ergenekon Yazıları-I)



15 yaşında erkek çocuğa 30 adamın tecavüz etmesi.

Askerlik tartışmaları sürüyor.  Kısa dönem,  uzun dönem...
Ne olacak bu gençliğin hali?


Tam  havalar ısındı derken,  havalar güzel soğudu doğrusu.


(Başka şeyler buraya sığmadı. Tekrar bir Mayıs değerlendirmesi yapmak gerekecek)


MAYIS 2009  etiketli tüm yazılar için  tıklayınız.



6 Mayıs 2009 Çarşamba

 Gündemdekiler  (Mayıs 2009)


Askerlik süresinin uzatılıp, üniversite mezunlarının da er olarak askerlik yapacakları yeni bir düzenlemeye gidiliyormuş.  "Bedelli çıkacak mı?" diye bekleyenlere soğuk duş etkisi yaptı bu.

Biz kendimizi pek bilmeyiz. 1900lerin başlarındaki savaşlarda bütün erkek fertlerin öldüğü bazı aileler vardır Anadolu'da. Yetim ve yoksun büyüyen bu nesillerin acıları hâlâ unutulmamışken, ailesinde tek erkek çocuğu olup da Doğu'ya gönderenlere Allah sabır versin diyorum.


Kabinede revizyon:   Mayıs ayı başında,  hükümet kabinesindeki bazı bakanlarda değişiklikler yapıldı.



Genelkurmay eski Başkanı Yaşar Büyükanıt  "Bana istihbarat getirecek kurum, benim hakkımda istihbarat topluyor" diyerek yakınmış;  "Devlet hasta!" buyurmuş. Son dönemde iyice su yüzüne çıkan Türk istihbarat örgütleri (MİT, Emniyet, Jandarma, Askeri İstihbarat birimleri,...) arasındaki eşgüdümsüzlük ve çatışmanın devlete zarar verdiği ortada. Kendisi de bunları dile getirmiş.
İyi güzel de, bu hâli tepedeki yöneticiler arası sürtüşmeler ve çıkar çatışmaları yaratmadı mı? Üstüne üstlük emekliliğinde dahi birbiriyle sürtüşmeye devam eden yöneticilerimiz var. Allah sonumuzu hayır etsin. İsteyip de paylaşamadıkları her ne ise artık...


Jandarma eski Genel Komutanı Şener Eruygur, Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'ün çocukları + hem Yaşar Büyükanıt'ın hem de eşinin sağlık raporları ve malvarlıklarını fişlemiş/takibe almış.



"Ütopya üretemeyen bir toplum"  şeklinde Türkleri tanımlayan Murat Belge'nin bir yazısından alıntı yapıyorum aşağıda... Sonrasında kaba saba da olsa bir yorumum olacak.
Genel eğitim sisteminin yetersizliği,  Türk tipi izolasyonizmin temellerinden biri, önemli bir tanesi. Okuma-yazma öğrettiklerimizi aynı zamanda okumaktan nefret edecek gibi yetiştirdiğimiz için,  kitleleri “yabancı etkiler”den korumuş oluyoruz.  Okuttuklarımızı, örneğin üniversite mezunu ettiklerimizi, bu mertebeye gelinceye kadar sıkı sıkı uyarıyoruz. “Türk gibi” düşünmezlerse “vatan haini” olacaklarına (ve bunun gerektirdiği muameleyi göreceklerine) inandırıyoruz.  Böylece “okumuş”ları da “tehlike” olmaktan çıkarıyoruz.
(Murat Belge  -  Taraf, 1 Mayıs 2009)

Popülist ve subjektif yorumum: Nimet Çubukçu'nun Milli Eğitim Bakanı olduğu,  gelenin gideni arattığı bir ülkede,  ütopya bahsi bile saçma.




İnterpol'e göre  Cem Garipoğlu Moskova'da.
Geçtiğimiz günlerde annesi ve kız kardeşi pasaport uzatma talebiyle Moskova'daki Türk Büyükelçiliği'ne gittiğinde, kapıda bekleyen araçtaki gencin oğulları Cem olduğundan şüphelenilince aile hızla uzaklaşmış.
Burada durup hayretimi dillendirmek istiyorum sevgili okuyucularım. Bazı insanlarda nasıl bir rahatlık,  nasıl bir özgüven vardır öyle yahu?

Sen kalk bütün ülke çapında ses getiren bir cinayet işle; ananın babanın üstünde başında maktulün kan izleri tespit edilsin; hakkında İnterpol aracılığıyla arama emri verilsin.. Sense tut büyükelçiliğin kapısına arabanı park et!  E rahatlık güzel şeymiş canım!




Tükürüklerini saçarak konuşmaya devam edip,  içerideyken bile sesini bu kadar dışarıya duyurmayı becerenler var. Arkalarında sağlam  birileri  olmalı.
Halk arasında bir laf vardır,  "Çirkinliği yüzüne vurmuş" diye... Sonuçta Türk tarihi bu adamlarla dolu.



Mardin'de bir düğünevinde katliam gibi olay:  44 ölü ve onlarca yaralı!
Olayın terör değil, aile içi şiddet olduğu söyleniyor. Evi basıp kadın çoluk-çocuk kim varsa taramışlar, karşılarına kim çıkarsa... Sonra da gidip yatsı namazı sebebiyle camide olan erkekleri taramışlar. Erkeklerin önemli kısmının korucu olduğu ailede, saldırının terör odaklı olduğu şüphesi de var. Eğer geride hiç şahit kalmamış olsaydı,  olay kolaylıkla PKK'ya mâl edilebilirdi.
Bu noktada -müsadenizle- bir atasözümüze kulak verelim:
"Dost kazanmaya bak dost,  düşman içinden de çıkar."
İkinci lafımız da, bilinçsizce ve devlet eliyle insanlara silah dağıtanlara, silahın gücünü küçümseyenlere gitsin. Koruculuk sistemi ile,  çok değil daha birkaç hafta önce övünenler vardı.


Osman Paksüt ve eşi Ferda Hanım yine başrollerde! Zaten Ergenekon Davası ile gündemimize girenlerden biri de bu çift oldu. Hayatta adını bilmeyeceğimiz; "orada, Ankara'daki bir yüksek yargıç" olarak tanımlayacağımız bir insanın eşi olan bu hanım, ne kadar Ergenekon yönetimi ile alakalı insan varsa hepsiyle birebir iletişim ve tanışıklık halinde gibi...

İyisi mi hoşuma giden yeni eklentiler ve yorumlarla başka bir başlık altında inceleyelim bu ailemizi.


Mayıs 2009'un diğer gelişmeleri için bkz:

27 Nisan 2009 Pazartesi

 Gündemdekiler  (Nisan 2009)-3

Bu Nisan ayının olaylarını da yaz yaz bitiremedik doğrusu  ;)
Şimdi kısa kısa yeni gelişmelere bakalım:


Nisan'da havalar bir sanki bahar gibi oldu kazaklar kalktı,
bir sürekli yağmurlar yağdı.
Sonra hava bir anda soğudu,  kaldırılan montlar tekrardan çıkarıldı. Yağış durumu güzeldi. Ekinlerin ve bazı bölgelerdeki mahsulün iki katına çıkacağı söyleniyor.


Özkök'ten sekiz saatlik Ergenekon ifadesi: Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök,  İzmir'de Ergenekon savcılarının sorularını tanık sıfatıyla yanıtladı.  Soruşturma ve dava devam ettiği için içerik hakkında bilgi vermeyen Özkök,  objektif davrandığını söyledi.


Katil zanlısı Cem Garipoğlu'nun babası Mehmet Nida Garipoğlu tutuklandı.
İstanbul'daki kanlı Münevver Karabulut cinayetinde flaş bir gelişme yaşandı.
Nida Garipoğlu'nun elbisesinde bulunan kan lekesinin Münevver Karabulut'un kanı ile eşleştiği tespit edildi.

"Cinayete iştirak ettiği"  iddiasıyla  Polis tarafından İstanbul Adliyesi'ne getirilen baba,  savcılık sorgusunun ardından sevk edildiği  İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi'nce tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Bu arada Ayşe Arman,  Münevver Karabulut cinayeti ile ilgili bir yazı yazdı:    "Sizin çocuğunuzun kafası çöpten çıksa n’apardınız?"
Bu yazı nette epey ilgi buldu, tartışıldı.  Celalettin Cerrah'ın dava hakkındaki yanıtları ve kanlı olaylar karşısındaki genel tavrı sebebiyle "Celalettin Cerrah görevden ayrılsın kampanyası"  başlatıldı.



Necmettin Erbakan'ın  cezası ve siyasi yasakları kalktı.
Hasta ve yaşlı Erbakan İslam ülkeleri ziyaretlerine İran'dan başladı.
(bkz:  ERBAKAN)

Taraf gazetesi yazarı  Rasim Ozan Kütahyalı  Alperenler'den dayak yemiş...



İlker Başbuğ kendisinden beklenen açıklamayı yaptı ve Ergenekon kazılarında bulunan silah + cephanelerin TSK'ya ait olmadığını belirtti.
"Boş law silahını kim gömer?"  diye bir soru da yöneltmiş kendileri.


Adalet eski bakanlarından Hikmet Sami Türk'e suikast girişiminde bulunuldu. Eski bakan yara almadan kurtuldu.


RTE,  Obama'ya  (Ermeni Soykırımı üzerine)  24 Nisan 2009 tarihli konuşması sebebiyle sert çıkmış.
RTE'nin sert çıktığı ifadeleri  (Yorumsuz)  şöyle:


_Okşanacak ülke değiliz.
_Türkiye el bebek gül bebek okşanacak  veya aldatılacak bir ülke değildir.
_İlgisiz ülkeler durumdan vazife çıkartmaktan vazgeçsin.



Bunlar da ayın ilginç haberleri:

* Antalya'daki kadınlar,  kendi semtlerinde bir  Kadın Sığınma Evi  açılmasına tepki gösterdi ve gösteri yürüyüşü yaptı.  Huzurlarının bozulacağı iddiasıyla...

* İstanbul Valisi Muammer Güler  ve  Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah:

Beraber bir basın toplantısı düzenleyen bu ayrılmaz ikili, "Bostancı'da üç kişinin ölümü, yedi kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan ev baskınında güvenlik zaafiyeti olduğu iddiasını reddetti ve operasyonun şahane bir biçimde gerçekleştiğini"  belirtti.

Uzun süredir izlenen bir örgüt üyesinin yakalanması amacıyla başlatılan  ve
'6 saat süren' operasyonda:  1 emniyet amiri,  "Ne oluyor?" diye bakınırken vurulan çevredeki 1 genç  ve başlangıçta sağ olarak ele geçirilmek istenen zanlı öldü.  1 gazeteci ve 7 polis de yaralandı.

Zanlı sokakta yalnızken yakalanabileceği halde  evinin basılması,  güvenlik şeridinin yakınında yüzlerce meraklının birikmesine izin verilmesi  ve şeridin geç kurulması,  olayı izleyen sade vatandaşlardan birinin vurulması, apartmanın operasyon öncesinde boşaltılmaması,  binanın elektrik ve doğalgazının kesilmemesi gibi gerekçelerle basında operasyon eleştirilmişti.
(bkz:  NTV 1  ve  2)


* Tarık Akan  büyük bir şaşkınlık yaşattı bu ay içinde bana. 12 Eylül'de şahit olduğu ve yaşadığı işkenceler ile baskıları yazdığı "Anne Kafamda Bit Var" kitabını okumuş ve çok etkilenmiş biriyim. Yalın ve akıcı bir anlatımla, 80 darbesini ve dönemin hapishane koşullarını aktarmıştı. Ben de biyografi tarzı eserleri seven biriydim. Lakin bugün aynı Tarık Akan'ın kalkıp bir zamanlar bütün doğallığıyla eleştirdiklerini pamuklara sarması?...
Ne bileyim,  tuhafıma gitti işte.

.

8 Nisan 2009 Çarşamba

 Münevver Karabulut cinayeti


Başlığa kanmayın. "Münevver Karabulut Cinayeti" dedim ama, kalkıp burada kriminal veya gazeteci gözüyle bu olayı inceleyecek değilim.
Aslında sanırım  bu cinayette  benim ve pekçoklarının  asıl ilgisini çeken şey,
kızın güzelliğinden veya çekiciliğinden kaynaklanıyor. Bu kadar güzel genç bir kız (evlat) ve feci felaket kanlı bir ölüm. Gerçekten insanı zorluyor. Bir de siyah-beyaz resimleri ışık oyunlarıyla çekildiklerinde çok severim.  Sanırım bu yandaki foto beni etkiledi.



Şimdi gelelim olaya... Mart gündemindeki ses getiren mevzulardan biri olan bu olayda, kızın cesedi  sık gittiği bir muhitin ara sokakları ile etrafındaki çöplerde  kesik baş ve vücut parçaları halinde bulunmuştu.  Erkek arkadaşının aile evindeki (pardon "yalısındaki") duvarlarda, kıyafetlerde, ana-babasının üzerinde, ellerinde, tırnak aralarında kan izleri bulundu. Bunlar öldürülüp parçalanan Münevver'in kanıyla uyuşuyor. Ana-baba ise "Oğlumuzun yaptığına inanmıyoruz ama herhangi bir bilgimiz de yok" demeye devam ediyor!!!

İşin bu tarafı adliyeyi ilgilendirir tabi, benim bu konuya girmemin sebebi başka:
Bu olayda bana en tuhaf gelen ne biliyor musunuz? Her gün televizyonlara çıkıp öldürülen ve delilleri saklanan/yok edilen Münevver'in (olaydan sonra kaybolan cep telefonu, Adli Tıp raporları vs...)  bütün bu gelişmeler karşısında çaresiz ve acılı olan ailesi beni çok şaşırtıyor. Kızın babasının bir aşçı olduğu, fakir oldukları söyleniyor. Annesi televizyonlarda türbanlı, MS hastası ve mazbut bir aile görünümü çiziyor.

Peki gerçekten de saçma gelmiyor mu?  Bu aile  nasıl olup da  kızlarının, erkek arkadaşı olan bu yakışıklı zengin çocuğu ile bu kadar rahatça görüşmesine  göz yummuş?
             Kız istediği gibi oğlanın evine girip çıkıyormuş anladığıma göre. Akşam yemeklerine çıkıyorlar, gezip tozuyorlar...  Oğlanın ailesine dair çok özel sırları öğrendiği ve bu yüzden planlı olarak öldürülmüş olabileceği filan söylendi mesela bir ara... Bu kadar yakınlaşma ve bu halin,  fakir ve mazbut bir aile tarafından bu kadar kolay,  bu kadar itirazsız kabullenilmesi bir çelişki değil mi?

Madem kızınızın gizli bazı bilgileri öğrendiğinden haberdardınız,  niye hala bir şey olmamış gibi hiç korkmadan bu oğlanla görüştürmeye devam ettiniz? Garipoğlu ailesi çeşitli adli olaylara karışmış,  arkası kuvvetli ve nüfuzlu bir aile sonuçta.

Neticede paranın gücü. Türk filmlerindeki gibi  zengin oğlan-fakir kız hayalleri, hala daha yüz kızartıcı aile tablolarını ortaya seriyor.




EKLER:

* Cem Garipoğlu'nun ananesi Saadet Erol,  basın mensuplarına şunları söyledi:
"Cem parmak kadar çocuk,  mümkün değil yapamaz.  Onun yaptığına inanmıyorum. Biz onu kucağımıza oturtur severdik. Agresif bir çocuk değildi. Benim sırtımı okşardı.  Fazla gezmeyi seven bir çocuk da değildi."

Kişisel Yorumum:   İşte böyle bir akıl tutulması hali var bu toplumda.
Sen yapıyorsun ediyorsun,  kan revan içinde ortalık...  Deliller bulunuyor, fotoğraflar... DNA'ları bile tutmuş!  O kadar kaçırmaya da çalışılmış ama bir sürü deliller, raporlar, mühimmatlar...  Ve birileri hâlâ çıkıp diyor ki:
"Yok öyle bir şey.  Hepsi uydurma! İftira!"
Bu güveni nerden buluyorlar acaba dersiniz, hı?


* Kurbanın babası  Süreyya Karabulut  ile  zanlının amcası Hayyam Garipoğlu arasında,  ("gazeteci" olduğu söylenen bir sırtlan aracılığıyla),  3000 Euro kan parası pazarlığı tartışmaları yapıldığı ekranlardan evlerimize taştı.


* Bilgi Salatası:
****** -Zanlı Cem Garipoğlu'nun amcası Hayyam Garipoğlu, başta Susurluk Davası olmak üzere  ciddi davalar ve mahkemelerden geçmiş; (sanırım  Çiller-Mesut Yılmaz  zamanlarıydı)  davalarının üzeri el birliğiyle örtülmüş,  devletçe mi yoksa derin devletçe mi korunan öyle biri gibi sanırım aile.

******-Türkiye Barolar Birliği Başkanı  Metin Feyzioğlu,  Garipoğlu ailesinin ve katil zanlısının babasının avukatlığını yapmış bir isimdi.  Bu da bulunsun burada.