15 Ağustos 2009 Cumartesi

 Ergenekon'un küçük bir portresi

Bir laf vardır,  "Dış görünüşe kanmamak lazım" diye.
Oysa ben doğru bir şekilde bakıldığında,  dış görünüşün de önemli bilgiler verebileceğine inanırım.
Ve bu yazımda dilim döndüğünce,  bazı Ergenekon sanıkları hakkında birkaç not düşmek istiyorum.


Yasin HAYAL.
Fotoğraflarına bakın.
Alt dudağı ile üst dudağı birleşmiyor.
Eti kemiğinden fazla çeken biri.
Sürekli tehditler savuruyor.
Yaramaz.




Kemal KERİNÇSİZ.
Onun da üst dudağı ve alt dudağı birleşmiyor.
Çene yapısı yamuk.
Sinirlerine hâkim olamıyor.  Konuşurken mütemadiyen (sürekli olarak) tükürük saçıyor.

Kemal Kerinçsiz'i ilkin,  bütün bu olaylardan çok zaman önce NTV'de görmüştüm.  Hukuk konusunda  teknik bilgi alma amaçlı kendisine sorular sorulmuştu. Hayatta da görürüz işte, ne bileyim herhangi bir mesleki konuda uzmanlaşmış birine sorulur:  "Efendim böyle böyle bir şey varmış, son günlerde epey bahsedilir oldu. Biraz bize bundan bahseder misiniz?" tarzı... Kişinin uzmanlığını en iyi sunabileceği,  sıfır sinir sorulardır bunlar.
Fakat gelin görün ki adam böyle bir soruya cevap verirken bile kendini kaybedecek kadar tükürükler saçtı.  Baktım tahammül edilebilecek gibi değil, hemen kanalı değiştirdim.  Daha sonra Hrant Dink'in ve çeşitli kişilerin mahkemelerinde gördüm aynı insanı.  Adını öğrendim, Kemal Kerinçsiz'miş.


Sonradan bu adam ve ekibine "Ergenekoncular" dendi,  bence hoş olmadı. Halbuki  "Tükürük ve Salya Çetesi"  denebilirdi bunlara.
Hem organizasyon şemasında da kolaylık sağlardı bu isim.  Bunlar bunlar "tükürükçü",  bunlar bunlar "salyacı",  şunlar da "eylemci" diye ayırdın mıydı; bizim gibi meraklı sıradan vatandaşlar olayı daha kolay anlar;  dava da böyle bilmem kaçıncı iddianamelere gelmesine rağmen halkta ortak bir bilinç oluşmadan devam etmezdi.

Neyse efendim konumuza dönelim.
İşte bu ekip,  dava öncesinde ben diyeyim 1  siz deyin 3 sene boyunca her akşam haber bültenlerinde tükürüklerini saçtı.  Özellikle Ermeniler üzerine her konferans ve söyleşi çıkışını şov alanına döndürdü.  Televizyon karşısında kurulan sofralarda,  o tükürükler çayımıza-çorbamıza sıçradı.
Maalesef  (tüm ümitlerime rağmen)  memlekette kimse de çıkıp  "Topla o salyaları!" demeyince;  bunlar sandı ki halk kendilerini kabullendi  veya kendilerinden yana taraf oldu.
Nerdeeee?!... İnsanlar onlar çıkınca kanalı değiştirmekten uzaktan kumanda aletlerini bozdu.  (Zaten bu Ergenekoncular en çok elektronikçilerin yüzünü güldürdü ya neyse.)




Son zamanlarda haber sitelerinde çeşitli organizasyon şemaları dönüyor.  Yanda resimli basit bir Ergenekon Şeması  var.
Burada mafya kolunda adı geçenlerin bazısı var, bazısı yok. Karikatür kıvamında. Adı geçen kimilerinin resimlerine baktım internetten. Genel olarak birkaç lafım olacak.


Bu yapılanmada adı "MAFYA" diye geçen adamların bazısının tipi pek de öyle mafyaya benzemiyor.  Rusya ve Latin Amerika'daki  çeşitli yeraltı babalarının, kirli adamların resimlerine denk geliyorum haber sitelerinde ve gazetelerde. İşadamı tipi var çoğunda.  Milliyetine ve geçmişine bağlı olarak kiminin belirgin sert ve karanlık görünüşü var.  Bu Ergenekondaki mafya adamlarında ise mafya tipindense başka eğilimler göze çarpıyor.  Kimi var mesela, eğer son yıllardaki  "Madamizm Ekolü"nden  esinlenip belli aralıklara botoks filan yaptırmıyorsa bu adamlar,  uyuşturucu veya eroin bağımlısı tipi var.  Farklı cinsel tercihleri ve sapkınlıkları olan,  aydınlık dünyada dikiş tutturamayıp karanlık dünyaya girmiş gibi bir halleri var.  Birinin göz yuvarlakları neredeyse deliklerinden fırlayacakmış gibi mesela... İnternetten araştırıp bakabilirsiniz.


Bu adamlardan bir başkası da mesela,  neredeyse bütün duruşma fotolarında sırıtmış.
Hani Alice Harikalar Diyarında eserinde bir  Cheshire cat karakteri vardır,  sürekli sırıtır.  Anlamışsınızdır...





Muzaffer Tekin.
"1984'te ordudan atılma eski bir yüzbaşı.  Danıştay tetikçisi  Alparslan Arslan ile saldırı öncesinde 15 kez telefonla görüştüğü saptandı."
Buraya güzel bir fotosunu koyamadım ama ekranlardan görmüşsünüzdür.  Kafasındaki peruk mu, yoksa kel mi?  Bazı fotolarında hele hiç belli değil.  İlk gördüğümde tanıdık gelmişti bana siması. Sonra eski Türk filmlerindeki karakterlere ne kadar benzediğini fark ettim.  Aslında biz bu adamı İtalyan sinemasında filan da görmüş olabiliriz.  Sürekli kılık değiştiren, iz bırakmayan neşeli adam olarak... Fotolarına bakın.  Nasıl bir adamın saç rengi bir kızıl olur, bir sarı, bir siyah?




Veli KÜÇÜK.
Ergenekon sanıkları içerisinde en normal görüneni.  İnsan şaşırıyor;  bu adamı nasıl suçlarlar,  ne yapmış, nerde yanlış yapmış diye...
Ne var ki Susurluk'tan JİTEM cinayetlerine, faili meçhullere, Danıştay saldırısı, Dink cinayeti, Sabancı cinayeti, Malatya'da Zirve Katliamı ve daha bir sürü olay ile ilgili suçlanan ve sürekli adının telaffuz edildiği bu kişi emekli bir tuğgeneral.

Zamanla daha farklı resimlerine denk geldim. Veli Küçük  bütün fotoğraflarında ne kadar mazlum/mahsun bakmış;  fark ettiniz mi?  Bazılarında ise ne kadar sinirli!
Bir adam içki masasında da mahsun,  sohbet ederken de mahsun,  eğlenirken de mahsun,  mahkeme önlerinde de mahsun ise  ben o adamdan ancak korkarım.  Zira ne gelirse aynı anda hem mahsun  hem de mağrur olanlardan gelir.
Şimdi... Veli Küçük'ün gözlerine bakın. Gözleri herşeyi anlatıyor.
Bu adamların belli ki bazı sorunları var.  Sevgi dolu,  vizyon sahibi adamlara neden tahammül edemediklerini tasavvur etmek güç değil.  Seven ve sevilen adamlardan nefret etmişler.  Zira kendilerinin güzel olanı ne sevmeleri  ne de sevilebilmeleri mümkün.



İsmail TÜRÜT.
Yorumsuz.




Tuncay ÖZKAN.
Tuncay Güney  ile adaş olmanın ötesinde,  el-kol hareketleri,  ayrıca konuşurken iki dudağın birleşmemesi yönünden de benzeşiyorlar.
Ne var ki Tuncay Güney'in iletişim dili,  tecrübesi ve düşünce gücü daha iyi.






Sevgi  ERENEROL..................
"Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın Sözcüsü" imiş.   "Cemaati olmayan bu patrikhane,
mal varlığı ve Ortodoks Patrikhanesi'ne cephe almış olmasıyla tanınıyor."

Benim anlamakta zorluk çektiğim biri bu basın sözcüsü hanım.  Ne işi var bu adamlarla?  Sıradan vatandaş olarak anlamam zaten mümkün değil.  Kemal Kerinçsizlerle, Muzaffer Tekinlerle filan kol kola yan yana, hep dirsek temasında imiş maşallah.  Dini ibadet yerleri de toplantı salonlarıymış. İlginç.

Bu hanımı ekranlarda Mesaj TV'de görürdüm sürekli,  hani şu  Haydar Baş'ın kanalında... Sürekli toplantılarına katılırdı. O toplantılarda kimse kürsüdekini dinlemezdi, ama olsundu.  Sevgi Hanım nasılsa bitmek bilmez bir disiplinle sürekli konuşuyordu.  Ne var ki konuştuğu konular hemen hiçbir zaman dini konular değildi.  Ne Hristiyanlıktan bahsediyordu, ne de Patrikhanelerinden...

"Ailesinin Türk olduğu" yazılıyor, bilemiyorum...  Bir zamanlar Ortodoks Patrikhanesi'nin yüksek derecelerde görevlendirdiği ve sonradan ihraç edilmiş bir aileden bahsediyoruz. Milliyetleri ne olabilir?  (Bir insan seceresi hakkında konuşuyorken yorumlarına dikkat ediniz.)
Ve bu nasıl bir makam hırsıymış ki,  dedesinin dedesinin mevzusu hala devam ediyor?  Bir dini lider olarak bu kadar pervasızca dünya işlerine karışabiliyor?

"Bu arada Sevgi Erenerol'ün  Hürriyet gazetesine bazı asparagas haberler yaptırdığı,  Ergenekon'daki dinlemeler sırasında ortaya çıkmış".
(Tırnak içleri alıntı ve çeşitli medya-haber sitelerinden derlemedir.)





Sinan AYGÜN.
Ankara Ticaret Odası  (ATO)  eski başkanı. Gerçi uzun yıllar Oda Başkanı idi ama fiiliyatta bir siyasetçi gibiydi.  Hatta herhangi bir büyük partimizin genel başkanından bile daha çok ekranlarda ve medyadaydı.  Her konu ile ilgili tezleri, araştırmaları ve projeleri vardı.  Ne var ki asıl mevzusu olan ekonomi ve ticaret konularında fazla konuşmazdı.
Adam "Ticaret Odası başkanı" ama ticaretten ve paradan değil,  siyasetten konuşuyor.
Tam bir Türkiye klasiği!

Henüz hayattayken  Hrant Dink  ile beraber katıldıkları bir  32. Gün programını hatırlıyorum.  Gecenin çok ilerleyen geç bir saatinde  Hrant Dink bir anda kendisinin elini tuttu ve  "Biz şimdi bu programdan çıktıktan sonra beraber bir çay içmeye gidelim. Konuştukça göreceksiniz ki anlaşabiliriz"  gibi şu an tam hatırlayamadığım bazı sözler dedi.  İşte o anda dahi aynı soğukluk, robotiklik ve papağanlıkla  Sinan Bey şunları söyledi:
"Ben Meclisimi eleştirtmem,  ben Cumhurbaşkanımı,  TSK'mı eleştirmem, askerimi eleştirtmem..."
Bunlar eleştirilemeyecek kurumlarmış filan...  (Yani TBMM, Cumhurbaşkanı, TSK, ...)
Tabii burada anlatamadım, izlemek lazım.  İşte o gün kendi iç dünyamda Sinan Aygün'ün notunu vermiştim. Bakın bunların hepsi dış görünüşe bakarak oluyor.  Zira normal bir adam o anda o şekilde davranmazdı.  Adamın ya dokunma duyusu ve hisleri tamamen körelmiş;  ya da  "tamamen duygusal".

Nitekim birkaç yıl sonra, Ergenekon operasyonları kapsamında yapılan ani aramada,  evinden  3 milyon Euro ve bir kasa dolusu da altın çıktı!
"Altınlar oğlumun sünnetinde takıldı"  gibi açıklamalar yaptı.
İşte bunlar hep vatan sevgisi.
(Evinden çıkarken basın mensuplarına  "Atatürk'ü sevdiğim için gözaltına alınıyorum"  sözleriyle eleştirisini dile getiren Aygün'e,  polis aracında evindeki kasadan çıkan 3 milyon Euro'yu hatırlatan bir polis  "Sayın başkan,  Atatürk'ü sevdiğini söylüyorsun ama kasandaki paraların üzerinde Atatürk yok"  diyerek takıldı.)





İlhan SELÇUK.
Ergenekon Operasyonları sırasında adı  "duayen gazeteci"ye çıktı.  Kaç kişinin haberi vardı daha öncesinde bu adamdan? Orası tartışılır.  Ama sonrasında Ergenekon'un avukatları bir anda İlhan Selçuk fanları haline dönüştü.
Aslında tam gece yarısı evinden alınıp soruşturulmak için götürülürkenki fotosuna bakmanızı tavsiye ederim.
Alaycı bir şey var bu adamın gülümsemesinde. Hoşuma gitmiyor.

"AKP'ye kapatma davası açılmasının öncesinde Başsavcı'ya,  'Davayı açma da gör' şeklinde tehdit içeren yazılar yazdı ve ertesinde dava açıldı"  şeklinde bir ibareye denk geldim bir haber sitesinde.
Çok şükür ki eleştirdiğimiz nice şeye rağmen,  halen hukuk ile yönetiliyoruz. Bunun kıymetini bilmek gerek.

Not:  Ölümünün (2010) ertesinde,  annesi ve anne tarafının Ermeni kökenli olduğu;  kendisinin bunu bildiği, gizlediği haberlerini okuduk.  Şaşırtıcı mı? Bence değil.  Alaycılığın bu şekli Türklerde pek bulunmaz diyordum,  haklı çıktım.  Aynı Ziya Gökalp örneğindeki gibi, Türk milliyetçiliğini ideolojik boyuta taşıyanlar pek Türk olmuyor nedense.
Beri yandan Ergenekon operasyonundaki yanlışlara, yanlış bir üslupla karşı çıkmak da fayda sağlamıyor. Bunu da not düşeyim.




Kemal ALEMDAROĞLU.
"Gerekirse 135 bin şehit daha verir,  Kıbrıs'ı da Yunanistan'ı da alırız"  demiş bir adam.
"Kansız olmaz,  darbe lazım."  Bu da bir diğer sözü. (Temmuz gündemindeki olaylardan derleme yaptığım ŞU  yazımda bahsi geçmişti)

İstanbul Üniversitesi eski rektörü.  Nur Serter'in ekürisi.  Ayrıca ciddi  "intihalci".
Kanıtlanmış bu, o kadar ayrıcalıklı ve korunaklı konumuna rağmen...
Dış görünüşüne filan bakıp değerlendirmeye hiç gerek yok yani.

Akademinin kapısından giremeyecek bir adam,  en tarihi üniversitemizin
en tepesine oturtulmuş ve yıllarca onu bunu işinden uzaklaştırarak çevreye korku salmış.  Üstelik bu "çevre"  Türkiye Cumhuriyeti sınırları ile de sınırlı kalmamış, komşuları da kapsamış.  (Bu nasıl bir kibir, büyüklenmedir?)
Nasılsa balık baştan kokmuş.



Hiç yorum yok: