Dink etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dink etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2016 Cuma

  15  Temmuz  Darbe Girişimi - III

-Kahramanlar/Şehitler, Dualar, Yorumlar
“15 Temmuz:  Milletimizin darbeye kadim Anadolu irfanıyla olduğu kadar, silah almadan gövdesi-ruhuyla karşı koymasıdır.”
"Demokrasi yalnızca sandık değildir" diyenlere,
1 haftalık demokrasi dersi:
Demokrasi sandığı koruma, tanklara karşı durmadır.
.....Ercan Yıldırım  -  Facebook (1), (2)

«2013'ten beri süren ağır çekim darbeyi altın vuruşla sonuçlandırmak istedi o malum meçhul.
Gezi kalkışması, 17-25 Aralık 2013 Yolsuzluk ve Rüşvet Soruşturması/Operasyonu, 6-7 Ekim PKK provokasyonu
(Kobani Eylemleri)   ve hendek terörü olarak yaşadığımız saldırıların hepsinin ardında aynı parmak izi var.   Anlaşılan o ki PKK, DAEŞ, DHKPC ve FETÖ terör örgütlerinin sahibi aynı.»
Nedret Ersanel:   “15 Temmuz'un arkasında Amerika var”



1 Mart tezkere meselesi (2003)  ile başlıyor mevzu anladığım kadarıyla... Tümamiral Cem Gürdeniz'in   (Balyoz davası hükümlüsü) Hürriyet'e verdiği röportajdan:
«Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk, amirallere suikast, Kafes, Internet andıcı... Bunların hepsi aynı şey. Bunların hepsi soft coup'tur (yumuşak darbe).

Birinci darbe bunlardır, ikinci darbe silahlı geldi. TSK'nın en büyük hatası içindeki bu yapılanmayı bildiği halde bu yapının arkasında Atlantik sistem olduğu için sesini çıkarmaması. Kanaatimce hegemonyadan veya yeni Roma'dan korktular. (...)
Ancak bu arada iyi bir şey de yapıldı. Eğer iktidar polisteki temizliği yapmasaydı, 15 Temmuz gecesi çok farklı olurdu, çok ciddi kan dökülürdü. İktidar emniyetteki temizliği yaptı, Silahlı Kuvvetlerde de temizliğin başladığı haberleri basında yer aldıktan 6 gün sonra darbe geldi. Tabii bir hafta evvel Rusya ile ilişkilerin normalleşmeye başlamış olması da çok önemli faktör. Menderes'te gördük, Demirel'de gördük... Ne zaman ki iktidarlar Rusya ile yakınlaşmaya başlamıştır, mutlaka bir Amerikan/Atlantik müdahalesi olmuştur.»
“Gülencilerle mücadele aczi ‘Atlantik’ korkusundan, üst akıl 'Roma'”
(24 Temmuz 2016 - Hürriyet)



Vatan Partisi başkanı Doğu Perinçek:
'Bu Amerikancı bir kalkışmadır. Fethullah Terör Örgütü'nü ve hendeklerde boğulan PKK'yı kurtarma harekatıdır.'
'Bu kalkışmaya girişenler, Amerika'nın Türkiye'yi bölme planları içindekilerdir.   Askerimizle polisimizi karşı karşıya getirmeyi isteyen Amerikan tertibini kesinlikle bozguna uğratacağız.'
Yeni planın Türkiye'de terör ile iç karışıklık çıkartmak olduğu görüşünü dile getiren Doğu Perinçek, şu ifadeleri kullandı:
'ABD artık DAEŞ'i ve PKK'yı canlı bombalarla Türkiye'ye sürecek. Amaç, Türkiye Suriye'nin kuzeyinde Kürt koridoru konusunda sussun, buna müdahale etmesin... Darbe girişimi de bu nedenle oldu. Ama şimdi ABD'nin 60 yıllık FETÖ'sü bitti. Şimdi Türkiye'de terör ortamı yaratıp Türkiye'yi hareket edemez hale getiremez istiyorlar.'    (-Video-)



“Darbeyi kimler engelledi?”
Asıl tepki darbe püskürtüldükten sonraki günlerde gelmeye başladı.   Dizini dövüp  “Ah be ah, beceremediler”  diye ağlaşma şeklini almadı ama. Silahsız insanların öldürüldüğü, kalabalıkların kurşunlandığı, Meclis'in bombalandığı, Ankara ve İstanbul'un düşman şehirleri gibi F-16'larla taciz edildiği bir girişimin başarısızlığı hakkında açık açık üzüntü duymak olmazdı tabii. Üzüntüyü ve hayal kırıklığını başka şekillerde ifade etmek gerekiyordu.
Önce,  “Ah, zavallı erler dövülüyor, canım Mehmetçik, yapılır mı abime bunlar”  şeklinde bir ağlaşma başladı.
Birkaç saat önce üzerlerine asker tarafından ateş açılan, yanıbaşlarında insanların vurulup öldüğünü gören kalabalıkların ne yapmasını bekliyordunuz? Çiçek mi vereceklerdi askerlere? Tebrik mi edeceklerdi? Ellerini mi sıkacaklardı? Askerlik türküleri mi söyleyeceklerdi?
Sonra, askerlerin kafasının kesildiği lafı yayılmaya başlandı.
“Kafa kesme” ifadesi tesadüf değil, iyi seçilmiş. Ânında herkesin aklına IŞİD'i getiriyor. Darbeyi engellemek için sokağa çıkan bütün o kalabalığı bir ânda IŞİD ile ilişkilendirmiş oluyor.
Ardından, “elleri palalı” ifadesiyle birlikte sakallı ve cübbeli kişilerin fotoğraflarına yaygınlık kazandırıldı. Kemalistlerin, laik orta sınıfların, beyaz Türklerin tüylerini diken diken etmesi garanti olan fotoğraflar. Böylece sokaktaki kitle yine IŞİD'le, gericilikle, kafa kesicilikle ilişkilendirilmiş oldu.   Madem darbecileri övemiyorsun, bari darbeyi engelleyenleri yerin dibine sok, değil mi?   Zaten sosyal medyada bütün bunların anlamı harıl harıl anlatılıyordu:
“Hepimizi kesecekler”, “Alevileri kesecekler”, “zaten AKP’nin tabanı bunlardan ibarettir”...
Türkiye'de başka türlü olması beklenemezdi. Şaşılacak bir şey yok. Kemalistlerin, ulusalcıların, CHP'lilerin, çeşitli Komünist Parti'lerin, Birgün gazetesinin filan   hem kitleleri küçük görme  hem AKP tabanından nefret etme içgüdüleri elbette devreye girecekti. Başka türlü olamazdı. Bunların aklına, “AKP'li” ve “dindar” deyince zaten eli palalı, gerici kafa kesiciler gelir.   Üstelik “Darbe başarısız oldu, Tayyip'ten kurtulamadık” diye tarifsiz üzüntülere gömülmüşken;  bir de cübbeli erkek, başörtülü kadın fotoğrafı görünce üzüntüleri iyice dayanılmaz olur.
...
Kitleler her zaman haklı mıdır? Sağcı olamaz mı? Gerici olamaz mı?
Ya kötü bir şey yaparlarsa?
Evet, olabilir. Bu sorular elbette sorulacaktır, elbette analizler yapılacaktır, taktikler, stratejiler geliştirilecektir.
Ama önce heyecanla kitlelerin içinde, arasında olmak gerekir.
...
Ne olacağını önceden bilemeyiz.  Ama şu kadarı kesin:
Hareketin, kitlelerin dışında durup burun kıvıranlardan hiçbir nane olmayacaktır.
(Roni Margulies  -  19 Temmuz 2016 tarihli  Marksist.org yazısından)





-Özel Kuvvetler Komutanlığı'ndaki olaylar-
FETÖ'cü darbecilerin Ankara'daki hedeflerinden biri de TSK'nın en seçkin birliklerini barındıran Gölbaşı'ndaki Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) oldu. Güneydoğu'da görevli darbecilerden, 1. Özel Kuvvetler Tugay Komutanı Tuğgenaral Semih Terzi, askeri uçakla Ankara'ya geldi. Darbecilerin olay günü harekete geçmesiyle Terzi ve beraberindeki 20-30 kişilik silahlı güç ÖKK'ya gitti. Bu sırada komutanlık içi darbeci subaylar da harekete geçti. Kapıda grubun girişine izin vermeyen subay şehit edildi. Semih Terzi ve beraberindekiler, Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı'nın makamının bulunduğu binaya geçti. Astsubay Kıdemli Başçavuş Ömer Halisdemir, o an eşiyle Gazi Orduevi'nde bir düğünde olan komutanı Aksakallı'yı aradı:


ÖMER HALİSDEMİR:
“Komutanım başlarında Terzi Paşa olan bir grup makamınızı teslim almaya geldi.”
Aksakallı Paşa: “Evladım oranın namusu sensin.  Makamı teslim etme, geliyorum.”

Güvendiği arkadaşlarına,  "Biz terörle mücadele sırasında da bunların
 (FETÖ'cülerin)  tavrını, isteksizliğini anlamıştık"  diyen Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı, darbecileri karargâha sokmamasını emrettiği koruma astsubayı Ömer Halisdemir'in şehadetine varan son iletişimlerini şöyle aktardı:

“Ömer; sana, vatanımız ve milletimiz adına tarihi bir görev veriyorum.  Tuğgeneral Semih Terzi vatan hainidir, isyancıdır. Onu karargâha girmeden öldür! Bunun sonunda şehâdet var. Biliyorsun seninle 20 yıllık beraberliğimiz var.  Hakkını helâl et.”
Ömer Başçavuş:  "Başüstüne komutanım. Hakkım helâl olsun, siz de helâl edin."
-Alıntı-
"Bu sırada darbeci general Semih Terzi, etrafındaki 10 kişilik koruma ekibiyle helikopter pistinden karargaha yürüyordu. Tam karargah binasının girişinde,  ÖKK Koruma Astsubayı Başçavuş Ömer Halisdemir tarafından durduruldu.  "Zekai paşanın emri, Karargâha giremezsiniz"  demesiyle kendisini etkisiz hale getirmeye çalışan özel time rağmen namlusuna mermiyi sürdüğü tabancasını çekti ve darbeci Semih Terzi'yi alnından vurdu. Uzaklaşırken, Terzi'nin timindeki 10 koruma tarafından kurşun yağmuruna tutularak şehit düştü. Darbeci askerler cuntacı Tuğgeneral Semih Terzi'yi hemen helikopterle GATA'ya götürdü, ancak helikopterde iken ölmüştü."

2016 Türkiye askerî darbe girişimi sırasında Özel Kuvvetler Komutanlığı'nda görevliyken vurularak öldürülen koruma astsubayı Ömer Halisdemir'in vücudundan 30 kurşun çıkmış.  Darbe girişiminin akamete uğramasında  (akamete uğramak:  başarısız olmak, sonuçsuz kalmak) anlamlı bir yeri olan,  büyük fedakarlık göstermiş bu gencimizi analım.






"Uğur Mumcu'dan Necip Hablemitoğluna, Muhsin Yazıcıoğlu'ndan daha nicelerine... Fetö'nün öldürdükleri..."
yazmış birisi Twitter'da.
Hrant Dink cinayetinde istihbarat zaafiyeti yaratarak olayın gerçekleşmesine zemin hazırlamak da unutulmasın.  (Ki bu olay sonrası Ergenekon Davaları başlamıştı.)



Askeri darbe planının kurbanlarından biri de İstanbul Acıbadem Mahallesi muhtarı Mete Sertbaş idi. İki çocuk babası Sertbaş, o gece tankların yürüdüğü Acıbadem'de vatanına ve özgürlüğüne sahip çıkmak için karşısına dikildiği Yüzbaşı Mehmet Karabekir (38) tarafından kurşunlandı.   (Yüzbaşı, oradaki ahalinin yaralıyı hastaneye götürmesine izin vermeyerek adamın kan kaybından ölmesine neden oldu. Emrindeki askerler teslim olmak isteyince, "Teslim olursanız kafanıza sıkarım" diyerek tehdit ettiği de söyleniyor.)
Türkiye'nin stratejik kurumlarından Türk Telekom'un Acıbadem'deki İstanbul 2. Bölge Müdürlüğü'nü ele geçirmek isteyen bu cuntacı yüzbaşı ve askerler,  özel harekât polisleri tarafından etkisiz hale getirildi.
Rabbim bizim yanımızda olsun, içimizdeki (saygın) hainlerin eline vermesin bizi.





Amman ha!
15 Temmuz gecesi sosyal medyada "Amman ha! Sakın RTE'ye uyup sokağa çıkmayın!!"  paylaşımları yapanlar çoktu. Bazıları ise operasyonel olarak "Çıkma!" diyordu.







Diyanet'in din görevlilerine gönderdiği mesajlar ile, 15 Temmuz gecesi tüm camilerden defalarca salâ okundu. Sabahlara kadar Türkiye'nin bütün camilerinde böyle oldu.  "Minarelere koşarak, sela okuyarak milletimizin yanında yer alalım dedik"  diyor Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez.
İzmir'de ise darbe gecesi salâ okuyan bir müezzin saldırıya uğramış. Caminin giriş kapı camlarını da kırmışlar. Bunun bir videosu da vardı: bkz1.  Kudurmuş gibi bir kadın bağırıyor gecenin karanlığında: "Hep ülkeyi siz bu hale getirdiniz!!" diye... (bkz2)
Rabbim insanı içindeki "Günah keçisi yaratma" eğiliminden korusun.


...............Mehmet Tanju Akad:
........... "Öncelikle... yaşadığımız acılar için, hayatını yitirenler için üzgünüz. Bir süre sonra tarihte bir kayıt olarak kalır, ama öldürmeler ne? Yani bunun hesabı asla verilemez. Savaşta ölürsün, anlaşılır da... bu nedir? Çocuklar büyüyecek, "Babam darbede öldü, uçaklarımız bombalamış" diyecek. Ya da "Fanatikler oğlumu linç etmiş, o tatbikatta olduklarını sanıyormuş."  Bunu bin yıllık kanlı geleneğimize bağlayıp geçecek miyiz?"
................... TC Nuray Doğan: Kendi milletinizi katledecek vicdandaysanız, zaten millet olamamışız demektir. Aynı milletin üyeleri değiliz demektir.
.........................Kişisel yorumum:   Gerçekten ne diyecek bu olaylarda ölen insanların çocukları, eşleri?  Şurada bir  -video-  var mesela, Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne saldırı anı ve öncesinin polis kamerası kaydı bu. "Benim babamı ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nde görevli arkadaşlarını ülkemizin askerleri vurmuş, bombalamış, öldürmüş..."
Sıradan insanlardan olup kahramanlık ruhuna sahip kişiler karşı çıkanlar. Sonuçta o an gelen askerlerin niyeti belli. Buna rağmen karşılarına dikiliyorlar. Beyaz Türkler (??) gibi bankamatiğe koşmuyorlar. Hoş sadece bankamatiğe koşsalardı gene iyi idi... Üstüne "tiyatro lan bu!" diyorlar/dediler  :)




DUALAR........................
"Allah'a hamd ederiz ki 15 Temmuz gecesi içimizden yetişmiş hainlere karşı kendini feda eden kahraman şehitlerimiz ve gazilerimiz sayesinde başımız öne düşmedi, onurumuz çiğnenmedi, hakkımız muhafaza edildi."

"RABBİM
Huzurunda durdur, huzurda durdur, hallerimin huzurunu ve itminanını ver...
(İtminan:  Huzûr, sükûn ve râhata kavuşma...)
Milletimize esenlik, devletimize kudret, ümmete selamet, insanlığa adalet ver Rabbim.
Bizi adaletinin ve merhametinin memuru kıl.
Zalime meylettirme, fitneye maruz bırakma;
Bizi zalim de, mazlum da etme Allahım.
Basiret, feraset, marifet ve ilim ver; bunlarla amel etmemizi sağla, istikametimizi sağlamlaştır.
Uyarıcı dostlar ver bize.  "Dost acı söyler" maskeli fetbazlardan,
(fetbaz:  Şeytanın arka bacağı. Hilebaz, numaracı.)
"Yılanı deliğinden çıkaracak"  tatlı sözlü kalleşlerden koru bizi.
Bizi daha çok insan kıl,  insan olmanın ahlakı ve aklıyla donat.
AMİN




"Yarabbi,  Senin dinini parça parça edip sonra bu parçaları birbiriyle vuruşturanları, kendinden gördüklerinin haramlarına göz yumup başkalarının küçük kusurlarını bile dile dolayanları;  senin kitabın ortada doğruluğunda tereddütsüz biçimde dururken kendilerine başka kitaplar edinenleri,  dünyalık çıkarlar için hakkı gizleyenleri ve çarpıtanları sana şikayet ediyorum."
(Ahmet Cantürk'ün sayfasından alınmış bir yakarış)




7 Mart 2014 Cuma

 Ülke Gündemine dair  Subjektif Yorumlar


Ergenekon Davası  zamanlarında  Kemalistler;
iktidara muhalif olanları (yani muhalefeti) eleştiren ve CHP'yi yeren herkese "Fetocu-şakirt" diye hakaretle karışık alay edenler; şimdilerde Facebook, Twitter gibi sosyal medya ortamlarında Fethullah'ın beddularını paylaşmakta!  İktidara karşı yerel seçimlerde "Yolsuzluk" videoları ile ortam dinlemelerinden medet ummakta. Dahası Cemaat ile birlikte ortak adaylara oynamakta.

Bu günleri de dördük  :)

Bu nasıl bir lanettir ki, kendi okları ile kendileri vurulmakta ancak farkında bile değiller?  (Sonra Yolsuzluk'tan vuran tarafın adayının Sarıgül olması?? AkParti'nin Ergenekoncularla dansı?)


Kemal Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanı olduğunda, şahsı hakkında bazı kaygı ve düşüncelerimi yazmıştım. Türkiye gibi siyasetin bir değirmen öğütücülüğünde olduğu bir ülkede,  Uğur Dündar'ın bir ekran şovu ve bir kaset skandalı ile anında genel başkanlığa oturmuş bu kişinin; yeterince deneyim, kadro oluşturma ve hitabet gücünde olup olmadığı ilk şüphelerimdi. O dönem Ekşi Sözlüğe bunları yazdım diye saniyeler içerisinde neredeyse tüm enrty'lerim kötülenmişti.  Şimdilerde bizzat bu partinin kendi kitlesi içerisinde lider değişiminin şart olduğu konuşuluyor.

Bana ve benim gibilere yapılan hakaretlerin, söylenmiş kırıcı lafların hepsi sahiplerine döndü.  (görmesini bilene)


Ve  Erdoğan:
"Youtube  ve  Facebook'u kapatabiliriz.
Bu milleti Facebook'a, Youtube'a yedirmeyiz!
"
  buyurmuş.

Bu nasıl bir ülkedir ki, her daim bir SANSÜR ruhu canlı tutulmakta ve korku ile sindirmede ana silah olarak kullanılmaktadır. Üstelik ülkemizin pop kültüründe zeka ve inceliğin çok küçümsendiği de açıktır. Burada hepimizin bir özeleştiri yapması şart.


2010  senesi idi sanırım;   Atatürkçü Düşünce Derneği  (ADD)  Başkanı
Tansel Çölaşan,  Türkiye'de  YouTube'un ve Google'ın dahi kapatılmasına destek veriyordu!!!!  Özetle, YouTube'daki Ata'yı eleştiren yayınlardan ve Google'daki tarama sonuçlarından rahatsız olup sansüre destek vermiş. Şöyle diyordu: "Bizim için Atatürk bir demokrasi ve kadın özgürleşmesi sembolüdür. Bu ona saygı ile ilgilidir. Ben mahkemenin (Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi) verdiği karardan rahatsız değilim."
(Bu şahıs Danıştay eski Başkan vekili!)

Binali Yıldırım'ın  Ak Parti Ulaştırma Bakanı olduğu dönemde, Google ve ilişkili yayınlar TR'den yasaklanmıştı bir dönem. Güya sebep "vergi ödememesi" idi. "Bu ülkeyi Google mı yönetecek?" diye soruyordu kendisi. Blogger ve Google Earth gibi çeşitli hizmetlere de erişim engellenmişti böylece.
YouTube ise senelerce kapalıydı zaten.  Tam açıldı derken bu sefer de Deniz Baykal'ın gizli çekim görüntüleri yayınlandı diye kapatılması için dava açılmıştı.  Yani sonuç olarak:
Bizim neslin de geriye bıraktığı zihniyet aynı olacak gibi...  (#sansur)


Ve 7 Mart'ta İlker Başbuğ serbest.
Zirve yayınevi cellatları serbest.
Erhan Tuncel  ve  Reza Zarrab serbest.
Kısacası  Hrant Dink  dışında herkes tahliye oldu.
(Dağılın!)


27 Aralık 2013 Cuma

  AKP  vs  The Cemaat

17 Aralık 2013'te Cemaat bağlantılı bir yolsuzluk operasyonu başlatıldığından beri, hükümetteki bazı bakanlar ve oğulları üzerinden kirli paralar Gündem'e saçılmış durumda. "Dershanelerin kapatılması" meselesi ve zıtlaşma geldi buralara kadar... Hrant Dink öldürüldüğünde (milliyetçi) duygulara tercuman olan, o zamanın İstanbul valisi, şimdinin İçişleri Bakanı Muammer Güler; Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Çevre Bakanı (TOKİ) Erdoğan Bayraktar... Halk Bankası Genel Müdürü...  Ayakkabı kutuları,  para sayma cihazları,  
tomar tomar paralar,  görevden alınan savcılar...

Popüler kültür ayağı da vardı bu operasyonun tabi:
İnşaatçı,  orman katili,  pop görgüsüzlük figürü  Ali Ağaoğlu  gibi...
Ebru Gündeş'in eşiymiş,  Reza Zarrab  diye bir iş adamı gibi...
(Ebru Gündeş  yazık zavallı  «mağdur(e)»  olarak,  ekranlarda jüri timinde paraları tomarladığı bir yarışma programında  "gözyaşlarına boğulmuş!"


Kurgulu ağlamaları bitmedi gitti bu kadının, klibinde olsun ekranlarda olsun. Her zaman danışıklı dövüşlü işlerin insanı gibi idi.  Bu açıdan  evliliğinde de "Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş"  hakikaten.)

Körler sağırlar birbirini ağırlar.. Bunlar da geçer.
(Bu kadar yapmacık ağlama mı olur?)   Zerre kadar ilgimi çekmedi,  bir heyecan da yaratmadı bende bu gelişmeler.  Ancak muhabbetim olan, çenesi iyi çalışan bir kişinin sosyal medyadaki paylaşımlarını görünce  özelden fikirlerini sordum:  "Son dönemde dillerdeki soruşturmalara karşı mısın değil misin? Ne düşünüyorsun?"
Cevabını buraya da aktarmaya karar verdim:



AKP ve Yolsuzluk Soruşturmaları

Bu yaşıma kadar hiçbir siyasi grubun içinde olmadım yada hiç bir cemaatin.. Tabi bu ilgilenmediğim anlamına da gelmiyor. Develer güreşir çimenler ezilir.. Bu kavgalar sadece çimenlere zarar verecek, develere değil.

Yiğidi öldür hakkını ver demişler.  Güzele güzel, çirkine çirkin diyebilmeli;  hiçbir fikri yada yanlışı kambur edinmemeli.. Taasuptan, önyargıdan kaçınılmalı.. Çünkü taassup ve önyargı insanı kör eder. Beyinlerimizi lider yada cemaat önderlerinin cebine koymamalıyız. Bunlar bize Kuran'ın telkin ettiği şeyler. Ancak din tarihin her döneminde, her toplumda sömürülmüştür.

Türkiye'nin gündemine gelince.. Açıkça söylüyorum. AKP de Cemaat de maalesef gücün verdiği hazla olacak ki ne oldum delisi havasındalar. İki tarafın da haklı ve haksız olduğu bir yığın şey var. Gelinen noktada ise kaybeden taban, yani bizler oluyoruz.
Ben özellikle iki gücün savaşından nemalanmaya çalışan acizleri gördükçe daha gıcık oluyorum. 11 yıldır hiçbir nane yap(a)mamışsın kendin de cemaatin hükümete yaptıklarından prim yapmaya çalışıyosun?.. "Ohh yesinler birbirlerini!" deyip mutluluktan coşarken kendin aciz aciz oturup bu kavgadan yararlanmaya çalışacaksın?

Bugüne kadar Türkiye'de AKP problemi değil, muhalefet problemi olmuştur.  AKP oyları AKP olduğu için değil;  muhalefet olmadığı için, halk alternatif göremediği için almıştır. Başbakanın iki kolu var: sağ kolu ve sol kolu (Bahçeli ve Kılıçdaroğlu). O kollar kopmadıkça başbakan başbakan olmaya devam edecektir.

Yolsuzluklara gelince... Bana bunu sorman tuhafıma da gitti tabi ki. Herhalde yolsuzlukların üzerine gidilmelidir.

Benden bir siyasi veya cemaat beklentisi içinde olmamalısın. Alkol alırım. Namaz kılmıyorum.. Hoşgörünün, demokrasinin olmazsa olmazlarından olduğuna inanıyorum.  Alevi değilim, Sunni de sayılmam ancak bu kesimlerden çok yakın arkadaşlarım var. Solcu değilim, AKPli değilim, ülkücü değilim, Fetullahçı değilim; ancak hepsinden çok yakın arkadaşlarım var. Bir de "sosyal demokratım Atatürkçüyüm" deyip de aslında hiç alakası olmayan entel dantel geçinen, kendini elit sanan tiplere de ayrıca bir gıcığım var.  Boşuna "kıroyum" demiyorum yani.
Sevgiyle kal.

------------------------------------------------------------------------------------


Bu da konuyla ilgili  Ali Bayramoğlu'nun  bir yazısından alıntı:

Çatışma nasıl seyredecek sorusuna verilecek yanıt, tarafların tavrı ve genel stratejilerinden ibaret değil, atacakları adımlarla hukuk devleti düzenini ne kadar zorlayabilecekleriyle de ilgili.
...
Cemaatin devlet içindeki yeminli aktörleri ellerindeki devlet yetkisini cemaat stratejisi etrafında kullanmaya devam ettikçe, bu yaygınlaştıkça, siyasi iktidar bu çerçevede yara aldıkça, az akıllı CHP tipi siyasi partiler ve olup biteni tribünden seyretmeyi, AK Parti'ye vurarak cemaati okşamayı tercih edenler bu durumu meşrulaştırdıkça, demokrasi sorunu daha da büyür.
("Devlet krizi, demokrasi riski", Ali Bayramoğlu. 27.12.2013, Yeni Şafak)

Ve Twitter:
Osmanlıdaki kul'un,  Cumhuriyette dahi,  İslam sosuna batırılmış sadaka ve rüşvet zihniyetini devam ettirmiş olması tarihin tekerrürüdür.
(@ShlomoHayim)


24 Mayıs 2012 Perşembe

 Kıssadan Hisse   (Uludere 1)

Tarih: 29 Ocak 2009. Bir Türk Başbakan hatırlarsanız Davos'ta "One Minute!" diyerek halkının gözünde devleşmişti. Katıldığı bir panelde konuşan İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'e: "Sesin çok yüksek çıkıyor. Biliyorum ki sesinin bu kadar çok çıkması bir suçluluk piskolojisinin gereğidir"  demiş ve eklemişti:  "Siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz... Plajlardaki çocukları nasıl öldürdüğünüzü,  nasıl vurduğunuzu çok iyi biliyorum."
 Yaptığı Ortadoğu seyahatlerinde İsrail bahsi açıldığında:  "Biz gerektiğinde katile katil diyeceğiz. Katilden de hesabını soracağız"  açıklamlarını yapıyordu.

Aradan 3 yıl geçti.  12 Eylül 2010 Referandumu'ndan sonra AK Parti'nin rotası "demokratik değerlere önem vererek değişim ve gelişim" hattından giderek otoriterleşen devletçi bir kimliğe kaymaya başladı. Bloğuma yazmadığım bu çok uzun dönemde gerçekleşen dikkate değer bazı olaylara başlıklar halinde bir göz atalım. Bakalım "katile katil deyip hesap soranlar"ın ülkesinde neler olmuş:

Uludere Katliamı
28 Aralık 2011'de Şırnak - Kuzey Irak sınırında,  TSK'ya ait
F-16'ların o bölgede uzun yıllardır kaçakçılık yaptığı söylenen köylüleri geri dönüş yolunda bombaladığını öğrendik.
Bir istihbarata göre PKK'lı oldukları ihbarı varmış...
Ve 35 beden
...................paramparça!

Ölenler "terörist" değil,  "yabancı" değil,  onlar bu ülkenin vatandaşları (idiler). Dahası  "sivil insanlar"(dı).
Özür yok.  (Tazminat var.)  Açıklama uzun zaman yoktu,  (gündem gereği bir şeyler söylendi ve söyleniyor)... Genelkurmay Başkanı Necdet Özel'e teşekkür var. Kurtulmayı başarmış olanlara "kaçakçılık"tan açılmış hukuki davalar var.
Burası Türkiye.   (bkz: Uludere Üzerine alıntılar)


Suriye ve İran ile gerginlik...
"Komşularla sıfır sorun" diye çıktığımız yolda adım adım yaklaştığımız nokta umarım  "Yurtta savaş, dünyada savaş!"  olmaz.


Bir dava daha selahiyetle sonuçlandı
19 Ocak 2007 tarihinde İstanbul'un en işlek caddelerinden birinde vurulmuştu. (Nihayet onca hedef göstermeden sonra.)

Anayasamıza göre Türkiye Cumhuriyeti bir "Hukuk devleti" olduğundan, tetikçileri mahkemeye çıkarılarak yargılandı.  Sonuçta hakikaten de "Örgüt yok, milliyetçi duygu var"  imiş; Celalettin Cerrah'ın kulakları çınlasın!
#ironi

29 Ekim 2010 Cuma

Gündem  Ekim 2010

.
Bu ay özellikle dikkatimi çeken iki konu vardı.
Biri değişmez gündem maddemiz: TÜRBAN.
Diğeri de Hrant Dink davasındaki "trajikomik" gelişmeler.

İkisi de baba konular ve ucu bucağı yok.  (Ama tarafı çok.)
Ayrı ayrı başlıklar halinde önümüzdeki günlerde inceleyeceğim.

Ha bir de YouTube açıldı!  Nihayet :)

Edit:  Türban sorununa farklı bir bakış açısından yaklaşmaya çalıştığım blog yazımı tamamladım:  (link)
.

27 Ağustos 2010 Cuma

 Gündem  Ağustos 2010/5

.
İlker BAŞBUĞ
Artık gündemde olmayacak.
"Zor bir dönemde görev yaptığını" ve o bildik tekrarları yineleyerek veda konuşmasını yaptı.
Kendisine devlet şeref madalyası verilmemiş olması da ayrı bir lakırdı konusu oldu.

Görevi devralan  Işık Koşaner  de hemen aynı tondan start verdi:
"TSK'ya karşı yürütülen Asimetrik Psikolojik Harekat".  "Bir an önce tek tip askerlik uygulamasına geçilmesi gerektiğini"  de muştuladı.
(Tek tip askerlik:  -Kısaca-  9 ay zorunlu askerlik ve herkes aynı rütbede.)

sanırsam kulağına;  "paşam askerde üniversiteliler teklif ediyormuş"  diye fısıldanmış kişi.  nerden çıktı bu üniversiteli sevdası,  okumuştan daha fazla yararlanma hevesi?
(malimmenalim - 26.08.2010, Ek$i)

ışık koşaner,  genelkurmay başkanlığı'nı devralırken yaptığı konuşmasına  "günümüz bilgi ve teknoloji çağında....." diyerek başlamıştır.  (sonrasında) tek tip askerlik, asker açığı, savaş, silahlar, hava çok güzel.
(anarsist kuzu - 27.08.2010, Ek$i)




Hayatımız  sınav
Soru:  KPPS'de sorular çalındı mı?
A) Evet
B) Neden olmasın?
C) Burası Türkiye
D) Devlet gerekeni yapsın
E) Ben bilmem beyim bilir



Yangınlar  ve  Felaketler
Antalya'da ve yurdun çeşitli yerlerinde yine bir dolu yangınlar çıktı,  yüzlerce hektar ormanlık alan telef oldu.  Bir gazete sitesinde yaptığım yorum şöyleydi:
Her sene aynı şeyler
Türkiye'de  ilkbaharın gelişi,  haberlerde çıkan "boğulma" kaynaklı ölümlerle kendini belli eder.  Gene bir yerlerde çocuklar denize, nehire, boğaza, bi su birikintisine girmiş  ve gene birileri boğulmuştur.  Veya biri boğulurken diğerleri de yardım edince hep beraber boğulurlar filan...
Haberin sonlarına doğru da bir not geçer,  "Geçen sene de aynı yerde boğulanlar olmuştu"  diye...
Ülkemizde yaz mevsiminin gelişiniyse  orman yangınları ile anlarız.  Her sene olduğu gibi,  bu sene de yaz başından beri orman yangını haberleri gelmeye devam ediyor.
Kış olduğunda da  "soba ve karbonmonoksit zehirlenmesi"  sonucu ölüm haberleri ile karşılaşacağız;  zira gene birileri Lodos'ta soba yakacak filan filan...


Rize'de heyelan
Rize-Gündoğdu beldesinde sağanak yağış sonucu oluşan heyelan ve göçükte 12 kişi hayatını kaybetti,  evler yıkıldı.  Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı "Karayolunda 70-80 santimetre yüksekliğinde su vardı" derken, aklıma Pakistan'daki sel felaketi geldi.  (bkz: Ağustos 2010/4)
(Bu arada Halil Kantarcı geçen ay "Kürt sorununun çözümü için Doğu'dan ikinci eş alalım"  önerisinde bulunmuştu.  Hey gidi!)






Cemil Çiçek'le  Kürt açılımı
Osman Baydemir'e yönelik "Organları yer değiştiren bir adam yerli yersiz konuşmuş yine" çıkışından sonra Cemil Çiçek bu kez de, daha önce dile getirdiği bazı görüşlerini kamuoyu ile tekrardan paylaştı: "Sünnetsiz teröristler çok şeyi ifade ediyor."
(Ermeni PKK'lılar iddiası)

BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) Genel Başkanı Selahattin Demirtaş bu açıklamalar karşısında şöyle tavır aldı:
"Bu halkın dil, kültür, inanç sorunu yok; mesele birkaç PKK'lının sünnet sorunu. Eğer sorun buysa ve sen de çok meraklıysan, seni 'hükümet sünnetçisi'  yapalım,  Kandil'e gönderelim,  git bu sorunu çöz."


(Kişisel yorumum:  "Demokrasi demokrasi" diye davul dövdüren çevreler bizimle alay edip halimize gülüyordur ya neyse...  Başkalarına Nazi benzetmeleri yapıp meydanlarda esip gürleyenler, dönüp kendilerine de bir baksa belki lafımızın kıymeti olurdu.  Şu halde:
"Tencere dibin kara/ Seninki benden kara")




Konuşulan Bir Kitap
Hanefi Avcı - Haliç'te Yaşayan Simonlar, Dün Devlet Bugün Cemaat.

Nur Cemaati'nin Emniyet, Yargı ve ilgili makamlarda örgütlendiği ve soruşturmalara yön verdiği iddiaları...
Mevzu detaylı olduğundan, bu kitapla ilgili çıkan bazı yazı ve yorumlara da ilerleyen günlerde yer vermeyi düşünüyorum.






Güneydoğu için Demokratik Özerklik
BDP'nin dile getirdiği ve Kürt sorununa bir çözüm yolu olarak öne sürülen "Demokratik Özerklik", birlikte yaşam için bir formülasyon mu yoksa bir bölünme/ayrılma provası mı?

Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir'in bu ay içerisinde yaptığı bir konuşmasında, "Türk bayrağının yanında Kürt bayrağının dalgalanmasını talep etmesi"  de bu haftaki bir diğer tartışma konusu idi.

BDP'nin  12 Eylül Anayasa Değişikliği Referandumu'ndaki tavrı önce "Boykot" iken,  şimdilerde  (bir anlamda sanki)  "Şartlı Evet"e  dönmüş gibi gözüküyor.


PKK  Ateşkes 2010
PKK, Ağustos ayı içerisinde ateşkes ilanında bulundu.  (Süre 13.08.2010'dan 20 Eylül'e kadar deniyor.)

Ertuğrul Özkök'ün birden bire, "Biz Kürtlerle birlikte yaşamak zorunda mıyız'  diye bir yazı yazması, sadece bir tehdit değildir. Bu,  aynı zamanda yeni bir politikanın da işaretini veriyor.
_Yeni plan nedir sizce?
Eğer Kürtlerle başa çıkamazsak ve Kürt hareketini bastıramazsak... Federasyon veya özerklik türü formüllerle eşitlik temelinde hak tanıyacağımıza; onlara belli bir bölgeyi verelim politikasıdır bu.

(Neşe Düzel-Kemal Burkay Taraf röportajından... Kürdistan'ı İstanbul'da kurmayız)




CHP'den bir milletvekili, Referandum tercihinin 'Evet'ten yana olduğunu söyleyerek partisinden istifa etti.

(CHP  Ankara milletvekili  Eşref Erdem,
1 Ağustos 2010 Pazar tarihli Sabah gazetesinin manşet haberinde yer alan
"35 yıllık bir CHP'li olarak darbe anayasasının değişmesine açıkça 'Evet' diyorum" sözleri nedeniyle ihraç istemiyle CHP parti disiplin kuruluna sevk edilmişti.)

Ve CHP'de yeni bir kaset vakası daha... Grup Başkanvekili Mehmet Akif Hamzaçebi  hakkında kaset iddiaları mevcut.

Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu,  CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi'ye ait olduğu iddiasıyla bazı internet sitelerinde yayınlanan görüntülerle ilgili bir gazetecinin sorusu üzerine,  ''Özel hayat siyasetin konusu değildir'' şeklinde cevap verdi.



...
19 Ocak 2007 tarihinde vurulmuştu, "milliyetçi hassasiyetler" ayağına... Bir "faili belli faili meçhul".

Ermeniler için "Hristiyan Türkler" denmiş olması, "Türkçe'yi Türklerden daha iyi bilirler" denmiş olması, meğerse sadece eskilerde kalan bir durum değilmiş.  Son yıllardaki Türk vatandaşı olan Ermeni düşünürlerden bu anlaşılıyor. Ki Hrant Dink içlerinde ipi göğüsleyendi.

Çok şey söylenebilir,  ancak bu Gündem başlığında (gündem denen gel-geç popülaritede) sadede gelelim.  AİHM/Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye'yi suçlu buldu,  şu açılardan:

"İfade özgürlüğünün ihlali", "Devletin istihbarat bilgilerine rağmen şahısı suikastten korumaması ve öldürüldükten sonra da etkili bir soruşturma yapmaması", "(Yüce) Yargıtay'ın, 'Türklüğe hakaret' suçundan mahkum edilmesine ilişkin kararın henüz teknik hukuk açısından kesinleşmeden mahkumiyeti fiilen netleştirmiş olması"  ve benzeri,  ve benzeri...
Yani malumun ilamı.

Olayın asıl ilginç yanı ise bence şu:
Türkiye,  Hrant Dink'in anlattığı son derece açık olan,  ancak kaz kafalıların anlayamayacağı yazıları yüzünden  hukuk mercilerimizin kararıyla aldığı "Türklüğe hakaret" mahkumiyetini; -üstelik de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde- savunmuş ve Almanya'nın bir Nazi liderine verdiği cezayı emsal (örnek) göstermiş.
(İçimiz dışımız Nazi oldu ya neyse.  Laf ola beri gele...)

Şimdilerdeyse Türk makamlarının ailesi ile dostane çözüm arayışları var gibi.  (Şaka gibi.)


  • Ağustos'taki tüm güncel gelişmelerin toplu bir değerlendirmesi için: AĞUSTOS 2010
.

12 Şubat 2010 Cuma

 GÜNDEM  Ocak-Şubat 2010/1

Ocak ve Şubat'ta olan gelişmer adeta bir sağanak yağmur şeklindeydi.  Ben de geriden takip edince,  çokça şeyi kaçırdım maalesef.  Türkiye ile ilgili en temel basamaktaki kadın-erkek ilişkileri, sonra İslam, ahlâk ve Tarih'ten başlamak üzere o kadar irdelenecek şey var ki...  Bir türlü başlayamıyorum gündelik telaşeler ve oyalanmalardan.  Ancak tarihe bir not düşmek adına, çok kısa başlıklarla Şubat gündeminden hatırımda kalanlar:


Haiti'de Deprem
12 Ocak 2010:
7.0'lık  depremle  Haiti yerle bir oldu.
300.000'den fazla insanın ölmüş olabileceği söyleniyor.



Balyoz Eylem Planı
Taraf gazetesinin yayınlarıyla, yine yeni bir darbe girişimi hakkında iddialar gündeme saçıldı.
Tarihi ibadethanelerin bombalanması, ülkede iç karışıklık yaratılması, plan işlemezse Ege'de bir Türk jet uçağının düşürülmesi ve olayın Yunanistan'a yıkılması gibi dikkat çekici başlıklar içeriyordu.
Dönemin Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan'ın başkanlığında yapılan, Donanma Komutanı Oramiral Özden Örnek'in yine başrollerde olduğu çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgileri, 20 Ocak tarihli şu kayıttan link çalıştığı sürece okuyabilirsiniz:  (bkz)


Ve Balyoz hızla gündemde
Camileri bombalama, Ege'de bir Türk jetinin düşürülüp Yunanistan üzerine yıkılması gibi kargaşa yaratma maddelerini içerdiği iddia edilen "Balyoz Darbe Planı" ile ilgili yapılan operasyonda, aralarında Hava Kuvvetleri eski komutanı Orgeneral İbrahim Fırtına, Deniz Kuvvetleri eski komutanı Oramiral Özden Örnek ve Birinci Ordu eski komutanı emekli Orgeneral Ergin Saygun'un da bulunduğu üst düzey rütbeli askerler gözaltına alındı bu hafta. Birkaçı "muvazzaf"  (yani görev başındaki subaylar)  olmak üzere, bazıları tutuklandı ve cezaevine sevk edildi;  Or'ların çoğu ise serbest bırakıldı.  Yani bir anlamda büyükler kurtuldu,  küçükler harcandı.

(Ufak bir hatırlatma: Darbe girişimlerinde en çok adı geçen paşalar Şener Eruygur  ve  Hurşit Tolon  idi.  Son zamanlarda bu girişimci insanların adları pek geçmez oldu. Öğrendik ki, "hafızasını kaybetmiştir" raporu alma çabasında imiş mesela biri.  Bu arada Radikal  çok kısa olarak da olsa, Özden Örnek'in günlüklerinden kısa bölümler koymuş;  bu vesileyle  bkz  diyelim.)



İlker Başbuğ'un seçimi
Orgeneral İlker Başbuğ, son gelişmeler üzerine Habertürk'te Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı'ya verdiği röportajında, "Türk Silahlı Kuvvetleri'nin sabrının bir sınırı olduğunu"  söylemiş. "Devlete ve hukuka saygımız var ama bunun da bir sınırı var. Sabrımız taşarsa elimizdekileri açıklarız" diye de eklemiş.

(Kişisel Yorumum:  Üslup ve seçimler devlet kademesinde önemlidir.  İlker Başbuğ mertebesindeki bir yönetici,  gazeteci kimliği ve ne olduğu fazlasıyla belli olan  Fatih Altaylı  ile  hiçbir akademik-güvenilir bilimsel kimliği olmayan Murat Bardakçı  gibi kişilerle bir söyleşi yapmayı  ve bunun üzerinden halkla iletişim kurmayı doğru buluyorsa  -hele ki bu ifadelerle-  zaten Ergenekon haberlerine filan o kadar da gerek yok,  herşey çok açık.
Ayrıca ellerindekileri açıklasınlar ki,  tarihimizdeki nice kirli dönemler  ve pusulardan biz de haberdar olalım.)



Mehmet Ali Ağca
Serbest bırakıldığı Ocak ayından beri,  Ağca ile yatıp Ağca ile kalkıyoruz.
Yüce Türk basını sayesinde adamın bir tek osurmasından haberdar değiliz.
Az daha azimle neden olmasın ki?  Ha gayret!




Hrant Dink'in öldürülüşünün üzerinden 3 sene geçmiş.  Seneler ne kadar hızla akıp gidiyor...

Ve ne yazık ki bu ülkede yıllar hiçbir şeyi değiştirmiyor, zaman yaralara derman olmuyor. Hani okullarımızda bize, "Osmanlı'nın yetiştirdiği büyük adamlar" veya "Tarihimizdeki büyük insanlar" diye birilerini anlatırlardı ya. İşte Piri Reis, Mimar Sinan, İbni Sina, çeşitli matematikçiler, Hazerfen filan... Devletin hep elbirliğiyle yok etmeye çalıştığı bu adamların ölümleri, öldürülmeleri ve sürgünleri hiç anlatılmaz nedense... Aradan yüzyıllar geçmiş, ama aydınlanmış insanlara hala aynı muamele yapılıyorsa (ki yapılıyor);  gerçekleştirilen Cumhuriyet devrimleri gerçekten de o kadar büyük ve köklü değişimler miydi?   Bunu da bir tartmak lazım.



İstanbul'da Ocak sonundaki büyük kar yağışı sebebiyle, belediye halka sokağa çıkmama çağrısında bulundu.  Antalya'daki sel  ise tarım ve turizmi vurdu. Ekranlarda oluşmuş gölcükleri izlerken, bir vatandaşın bir ağacın dalına sıkıca tutunup cenin pozisyonunda bekleyerek saatler sonra kurtuluşunu anlattığı bir habere tesadüfen denk geldim.

Hep söylüyorum,  mimari ile medeniyeti birbirinden ayıramazsınız. Başkalarına "Örümcek kafalı" diyerek salt dış görünüş üzerinden aşağılayan bu Cumhuriyet seçkinlerinin ne kadar medeni olduklarını anlamamak için artık bakar kör olmak gerekiyor.
Bu arada bir yaşlı kadın da 7 saat boyunca mahsur kaldığı ağaçta kurtarılmayı bekleyip ölen yakını Mustafa Dolapçı için: "Defalarca yardım istemelerine rağmen Jandarma'nın gece hiçbir kurtarma girişiminde bulunmadığını, ne Akut'un ne Sivil Savunma'nın aranmadığını ve arama çalışmalarına kabul edilmediğini"  söyleyince;  aklıma Ümit Özgen olayı geldi. Tarih tekerrür ediyor.


Evlenme Programları
Türkiye evleniyor anacım!  7'den 77'ye herkesin dilinde bir EVLİLİK'tir gidiyor! Evlenin, evlendirin, everin sevgili insanlar! "Alın-verin, ekonomiye can verin!"
Çeyizler, yeni dolaplar, yeni eşyalar ve yeni arabalarla  ev'lenin!

Boşandınız mı? Vah vah! Üzülmeyin, televizyonda sizin için evlenme programları var. Ben evlenmezsem, sen evlenmezsen nasıl şahlanır bu Anadolu kaplanları dimi kuzucuklarım?



Bir albay intihar etti
İzmir'de  askeri lojmanda ölü bulunan  Deniz Kıdemli Kurmay Albay  Berk Erden'in cenazesi askeri tören ile Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi. Albay'ın, eşinin yasak aşkıyla ilgili bir internet sitesine yüklenen görüntüler nedeniyle beylik tabancasıyla başına ateş ederek intihar ettiği iddia ediliyor.



Ocak ve Şubat 2010'daki  diğer gelişmeler:


19 Eylül 2009 Cumartesi

 Türklerin Özellikleri


Bayrağı kutsaması.  Bayrağı en kutsalı olarak görmesi.
Silahı  ve  silahı kutsayanları kutsaması...

Bu zaten söyleniyordu, biliniyordu ama asıl benim bilmem APO'nun yakalanması ve yargılanması sürecinde oldu.
Biliyorsunuz APO hala asılmadı ve muhtemelen asılmayacak da.
Aynı tarihimizdeki nice örnekleri gibi.

Zaten savaşlarda çok zaiyat vermiş Osmanlı'yı,  bir de hızla  I. Dünya Savaşı'na sokan  Enver Paşa  cezasını çekmiş miydi?  Yemen'den hasbel kader kurtulan askerleri baldırı çıplak dağlara sürüp, bir savaşma bile henüz olmadan dondurarak ölümlerine neden olduğu söylenen kendisi değil miydi?  Hiç değilse görevindeki ihmalkarlık-ğından dolayı yargılandı mı?

Zaten kaybedileceği belliyken vatan evladını Yemen cephelerine, Arap çöllerine, oradan başka yerlere sürenlerin bu tutumları eleştiri aldı mı, masaya yatırıldı mı?

Milleti millete, insanı insana kırdırtan Talat Paşa ve İttihatçılar yargılandı mı?
Ceza almadıkları gibi,  neden bir de isimleri, en büyük şehirlerimizdeki en büyük caddelerimiz için uygun görülerek onurlandırıldı?


"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" desturu altında, bununla tezat şekilde kendi milletini aşağılayan ve hakir gören, kıyımını yapan güçlüler cezalarını aldılar mı?...


.
APO  ile ilgili gelişmeler ilk başta şaşırtıcı gelmişti bana ama  çok şükür bunlara rağmen devletimiz hala bölünmedi.

Peki o zaman Hrant Dink, Uğur Mumcu, Turan Dursun, Sabahattin Ali, Ali Kemal ve niceleri neden öldürüldü? Üstelik de daima küçük düşürücü şekilde?  APO'yu bile asmadık ve besledik de... Bunları beslemesek de neden illaki vahşice öldürdük?


Tarih derslerinde "Osmanlı'nın yetiştirdiği büyük insanlar" filan anlatılırdı hani.  Bir de "İslâm dünyasından çıkmış âlimler" mevzusu var tabi...  Kimdi gerçekten bu adamlar peki?
Piri Reis  bir anlamda vatan haini diye öldürülmüş,  ibret-i âlem olsun diye günlerce sallandırılmış bir adam. Yıllar sonra Batılı araştırmacılar kendisini keşfediyor da kıymete biniyor.
Mimar Sinan  topun ağzından Kanuni tarafından himaye edilerek kurtulmuş diye biliyorum. Mesleki eğitimi filan yok, kendi kendini yetiştirmiş,  şans eseri hayatta kalmış.
İbnî Sinâ olsun  (Batı'da Avicenna diye bilinir),  bilimsel alanlarda uğraşan nice insanlar olsun; Allah'ın işine karışıyor diye dışlanmış. Kimi sürgüne gönderilmiş, kimi hapse atılmış, kimi topa tutulmuş.
Biri kalkmış geometrik bir hesap ve analiz yapmış ilk defa ve yasalardaki miras paylaşımında eşit denen arazi paylarının aslında eşit olmadığını mı ispatlamış? Vay! Ne haddine! Padişah hazretlerine saygısızlık ve düzeni bozuyor diye hemen asılmış.
Örnekler çoğaltılabilir.


Türkler kanı, silahı ve silahı kutsayanları hep korumuşlar. Aydınlanmayı, düşünce özgürlüğünü, insan haklarını, hukuku, hayatı aydınlatmaya çalışanları ise dışlamış ve karalamışlar. Bahaneler her zaman hazırda... "O komünist ve devlete zarar verir, sakıncalı!" ; "O Alevî ve devlete zarar verebilir, sakıncalı!" ; "Bu dinci devlete zarar verir, sakıncalı!" ; "Bu Ermeni, devlete zarar verir, sakıncalı!" ; "Bu Kürt devlete zarar verir, sakıncalı!"...  (°bkz: *)

.
Sonuçta rejim değişikliği bile bu düzeni değiştirememişse, o zaman yapılan rejim değişikliği gerçek bir değişim miydi? Bunu da bir düşünmeden yaftaya başlıyorsan,  aldığın/verilen eğitim'i sorgulamakta da bir fayda var.


----------------------------------------------------------------------------------
(*) mythmaker / 31.01.2008  11:27:58 / # 2604254
Türk ırkının özellikleri:  Meslek ve sosyal statü sahibi olmayan,  olsa da bunları bir türlü içselleştirip buradan evrensel bir dünya görüşü oluşturamayan; dolayısıyla bir takım olumlu özelliklere doğuştan sahip olmak kolaycılığına ve tembelliğine kapılan insanların çok olması...


15 Eylül 2009 Salı

 Sansür  (devam)

Birkaç gündür  sansür  konusunda yazıyorum.  Dağılmasın kaybolmasın diye toparlayacak olursak bu yazılar şöyle:
1) Sansür karşısında Türk Medyası'ndaki İkiyüzlülük
     (Taraf'ın sansürü)
2) SANSÜR
3) Sansür (devam)


"Sansür devam"  başlıklı bugünkü yazımda,  kendi kişisel tutumuma varana kadar bir dizi konuda adeta daldan dala konma niyetindeyim.


Öncelikle Mart 2009 Gündeminde ses getirmiş ve tartışmalara neden olmuş, (akabinde her zaman olduğu gibi hemen unutulmuş) "Bilim ve Teknik dergisine Darwin sansürü" mevzusunu hatırlatmak isterim.  (bakınız)

Türk eğitim sisteminde (özellikle Biyoloji ve Fizik dallarında) nice teori öğrencilere zorla ezberletilirken, bu ezberci sistemi hiç zorgulamayan düzen; söz konusu "Darwin Teorisi" olduğunda,  (dikkatinizi çekerim  'teori')  bir türlü saçma sapan tartışmalara es koyamıyor nedense.


Sansür konusuna girmişken,  güncel örnekler üzerinde duralım biraz.

* Sansürle dikkatleri çekerek reyting kazandırma hadisesi  var mesela? Pek bir meşhur son zamanlarda. Yeni bir pazarlama stratejisi sanırsam. Özellikle sevişme sahneli tv dizilerimizde pek bir işe/reytinge yarıyor gibi.
(bkz:  Aşk ı Memnu dizisi)
(bkz: yeni dönem Türk tv dizi ve klipleri)

* Yayın yasağı  getirilen haberler var.  Mesela Aktütün, mesela Dağlıca baskınları hakkında... (Yok efendim önceden istihbarat alınmışmış da, bilerek önlem alınmamışmış da... Sen böyle haberler yaparsan sansürü hak edersin tabii.)

* "AKP ve Gülen'i bitirme planı"  mıydı neydi adı, onun hakkında haber yapmak da yasak.

* "Ceza olarak pimi çekilmiş el bombasını erin eline veren teğmen" haberi de sansürlü.

(Bilgi ve Yorum: Elazığ'ın Karakoçan ilçesi Koçyiğitler Piyade Taburu'nda vatani görevini yapan 4 asker... Teğmen Mehmet Tümer diye biri var.  Nöbette uyuduğu gerekçesiyle pimi çekilmiş el bombasını er İbrahim Öztürk'ün eline veriyor.  Sonuç: 4 şehit.
Muhalefet susuyor.  İktidar susuyor.  Medya her zamanki gibi:
Görmez, duymaz, konuşmaz.)


* Mesela biri kalkıp  "Sabiha Gökçen  Ermeni asıllı"  mı nedi?
Derhal sansürlenmeli,  olmadı susturulmalı.

(6 Şubat 2004 tarihli Agos gazetesinde Hrant Dink imzasıyla manşetten yayınlanan "Sabiha Hatun'un sırrı" başlıklı haberde, Türkiye'nin ilk kadın pilotu (dünyanın ilk kadın savaş pilotu) ve Atatürk'ün manevi kızı olan Sabiha Gökçen'in Ermenistan'daki akrabaları konuşuyor, "Gökçen yetimhaneden alınmış bir Ermeni yetimdi"  diyorlardı.

Ertuğrul Özkök yönetimindeki Hürriyet gazetesi, 21 Şubat 2004'te Agos'un bu haberini manşetinden yayınlayınca ve hedef gösterme politikasını uygulayınca; Genelkurmay'ın bir bildiri yayınlamasına kadar varan alevli bir tartışma yaşandı.
22 Şubat tarihli Genelkurmay bildirisinde:
"Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun tartışmaya açmak, milli bütünlüğe ve toplumsal barışa karşı bir cürümdür"  deniliyordu.)


Peki ilk defa mı dile getirilmiş bu iddia tarihte?  _Hayır.
Yeni mi söylenmiş?  _Hayır.
Yalan belgeler mi?  _Yalanlanması o kadar da kolay değil.
      -->  (Pars Tuğlacı:  "Gökçen Ermeni'ydi")
Peki Türk halkının bunları bilmesine gerek var mı?  _Elbetteki hayır.
_Ve elbette ki  "milli menfaatlerimiz"  sebebiyle...
Peki mesela bu örnekte jurnalleyen kim?
_Hürriyet  ve  Ertuğrul Özkök!
E biz bunu gazete ve gazeteci sanıyorduk?  Meğerse fişleme, ipini çekme, haddini bildirme,  teftiş, sansür ve galeyandan sorumlu sivil paşalarımız değiller miymiş!


SANSÜR başlıklı yazımda da belirttiğim gibi "mankenin göğüs ucuna, frikiğine, çocuk tacizleri de dahil tecavüz haberlerindeki her tür detaya izin veren sansür sistemimiz";  özgür araştırma ortamı, birey kültürü gelişmiş toplum olma, gerçekleri ortaya serme konusunda derhal sansür zırhını kuşanıyor.
Buna kimileri  "Hayat tarzı liberalliği"  de diyor...


Türk Medyası'nda sansür ve popüler köşe yazarları hakkında yönetimin tasarrufuna örnek olarak  Emin Çölaşan  iyi bir örnektir.
İktidarla ilişkiler iyi giderken "ipi sağlam tutulan ve iktidara eleştiri yazıları sansürlenen"; ilişkiler kötüye gitmeye başladığındaysa siyasilerin üzerine salı salıverilen saygın gazeteci Emin Çölaşan.
Kendisi yıllar sonra bunları (sansüre maruz kaldığını, bazı uyarıları bizzat Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'ten aldığını) kendi yazdığı "Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi" adlı kitabında ve sonrasındaki söyleşilerinde dile getirmişti.

(Ne hikmetse bu gazeteci kovulana kadar defaatle sansürü sineye çekmiş; ama son kertede kovulmayı onuru yedirememiş. Ondan sonra da kaleme sarılıp hemencecik Aydın Bey ve Ertuğrul Bey'in hiç bilmediğimiz bu yöntemlerini ifşa edi edi verdi!
"Yersen" diyeceğim ama,  laikliği dilinden düşürmeyen üstün kitle
bunu da yedi.)
----------------------------------------------------------------------------


Çuvaldızı kendine batırma bölümüne  geldik şimdi de.  Yani kendi kişisel tutumuma...
Mesela bu blog okur yorumlarına açık. Genel olarak medya sitelerinde hoş bakmadığım bu tutuma, kendi şahsi blogumda izin verdim. İyi mi ettim kötü mi ettim zaman gösterecek. Şimdilik memnunum.

Takdir edersiniz ki her yorumu yayınlamak zorunda değilim. Özellikle tekrar kabilindeki, boş lafları... Ahlaken kirli yorumları... (Hukukçu değilim ama)  Yasalara göre suç oluşturacağını düşündüklerimi... Kanı kutsayan yazıları... (Münevver Karabulut cinayeti ile ilgili yazımda yorumculardan birinin, cinayeti ve katliamı meşrulaştırmaya çalışan, acayip bir dilde -Tarzanca- yazılmış, alaycı yazısını sildim mesela. Aslında şu zamana dek sildiğim/sansürlediğim tek yorum da bu oldu.)

Buradaki yazılarımı özenerek yazıyorum, kendimce...
Sevgi ile yeni fikirler ortaya seren, bir yeniliği/heyecanı veya bir tutarlılığı olan her yazı, her değerli eleştiri  insanı geliştiricidir, değerlidir, ipeklere sarılasıdır...


15 Ağustos 2009 Cumartesi

 Ergenekon'un küçük bir portresi

Bir laf vardır,  "Dış görünüşe kanmamak lazım" diye.
Oysa ben doğru bir şekilde bakıldığında,  dış görünüşün de önemli bilgiler verebileceğine inanırım.
Ve bu yazımda dilim döndüğünce,  bazı Ergenekon sanıkları hakkında birkaç not düşmek istiyorum.



Yasin HAYAL.
Fotoğraflarına bakın.
Alt dudağı ile üst dudağı birleşmiyor.
Eti kemiğinden fazla çeken biri.
Sürekli tehditler savuruyor.
Yaramaz.



Kemal KERİNÇSİZ.
Onun da üst dudağı ve alt dudağı birleşmiyor.
Çene yapısı yamuk.
Sinirlerine hâkim olamıyor.  Konuşurken mütemadiyen (sürekli olarak) tükürük saçıyor.

Kemal Kerinçsiz'i ilkin,  bütün bu olaylardan çok zaman önce NTV'de görmüştüm.  Hukuk konusunda  teknik bilgi alma amaçlı kendisine sorular sorulmuştu. Hayatta da görürüz işte, ne bileyim herhangi bir mesleki konuda uzmanlaşmış birine sorulur:  "Efendim böyle böyle bir şey varmış, son günlerde epey bahsedilir oldu. Biraz bize bundan bahseder misiniz?" tarzı... Kişinin uzmanlığını en iyi sunabileceği,  sıfır sinir sorulardır bunlar.
Fakat gelin görün ki adam böyle bir soruya cevap verirken bile kendini kaybedecek kadar tükürükler saçtı.  Baktım tahammül edilebilecek gibi değil, hemen kanalı değiştirdim.  Daha sonra Hrant Dink'in ve çeşitli kişilerin mahkemelerinde gördüm aynı insanı.  Adını öğrendim,  Kemal Kerinçsiz'miş.

Sonradan bu adam ve ekibine "Ergenekoncular" dendi,  bence hoş olmadı. Halbuki  "Tükürük ve Salya Çetesi"  denebilirdi bunlara.
Hem organizasyon şemasında da kolaylık sağlardı bu isim.  Bunlar bunlar "tükürükçü",  bunlar bunlar "salyacı",  şunlar da "eylemci" diye ayırdın mıydı; bizim gibi meraklı sıradan vatandaşlar olayı daha kolay anlar;  dava da böyle bilmem kaçıncı iddianamelere gelmesine rağmen halkta ortak bir bilinç oluşmadan devam etmezdi.

Neyse efendim konumuza dönelim.
İşte bu ekip,  dava öncesinde ben diyeyim 1  siz deyin 3 sene boyunca her akşam haber bültenlerinde tükürüklerini saçtı.  Özellikle Ermeniler üzerine her konferans ve söyleşi çıkışını şov alanına döndürdü.  Televizyon karşısında kurulan sofralarda,  o tükürükler çayımıza-çorbamıza sıçradı.
Maalesef  (tüm ümitlerime rağmen)  memlekette kimse de çıkıp  "Topla o salyaları!" demeyince;  bunlar sandı ki halk kendilerini kabullendi  veya kendilerinden yana taraf oldu.
Nerdeeee?!... İnsanlar onlar çıkınca kanalı değiştirmekten uzaktan kumanda aletlerini bozdu.  (Zaten bu Ergenekoncular en çok elektronikçilerin yüzünü güldürdü ya neyse.)




Son zamanlarda haber sitelerinde çeşitli organizasyon şemaları dönüyor.  Yanda resimli basit bir Ergenekon Şeması  var.
Burada mafya kolunda adı geçenlerin bazısı var, bazısı yok. Karikatür kıvamında. Adı geçen kimilerinin resimlerine baktım internetten. Genel olarak birkaç lafım olacak.

Bu yapılanmada adı "MAFYA" diye geçen adamların bazısının tipi pek de öyle mafyaya benzemiyor.  Rusya ve Latin Amerika'daki  çeşitli yeraltı babalarının, kirli adamların resimlerine denk geliyorum haber sitelerinde ve gazetelerde. İşadamı tipi var çoğunda.  Milliyetine ve geçmişine bağlı olarak kiminin belirgin sert ve karanlık görünüşü var.  Bu Ergenekondaki mafya adamlarında ise mafya tipindense başka eğilimler göze çarpıyor.  Kimi var mesela, eğer son yıllardaki  "Madamizm Ekolü"nden  esinlenip belli aralıklara botoks filan yaptırmıyorsa bu adamlar,  uyuşturucu veya eroin bağımlısı tipi var.  Farklı cinsel tercihleri ve sapkınlıkları olan,  aydınlık dünyada dikiş tutturamayıp karanlık dünyaya girmiş gibi bir halleri var.  Birinin göz yuvarlakları neredeyse deliklerinden fırlayacakmış gibi mesela... İnternetten araştırıp bakabilirsiniz.


Bu adamlardan bir başkası da mesela,  neredeyse bütün duruşma fotolarında sırıtmış.
Hani Alice Harikalar Diyarında eserinde bir  Cheshire cat karakteri vardır,  sürekli sırıtır.  Anlamışsınızdır...





Muzaffer Tekin.
"1984'te ordudan atılma eski bir yüzbaşı.  Danıştay tetikçisi  Alparslan Arslan ile saldırı öncesinde 15 kez telefonla görüştüğü saptandı."

Buraya güzel bir fotosunu koyamadım ama ekranlardan görmüşsünüzdür.  Kafasındaki peruk mu, yoksa kel mi?  Bazı fotolarında hele hiç belli değil.  İlk gördüğümde tanıdık gelmişti bana siması. Sonra eski Türk filmlerindeki karakterlere ne kadar benzediğini fark ettim.  Aslında biz bu adamı İtalyan sinemasında filan da görmüş olabiliriz.  Sürekli kılık değiştiren, iz bırakmayan neşeli adam olarak... Fotolarına bakın.  Nasıl bir adamın saç rengi bir kızıl olur, bir sarı,  bir siyah?




Veli KÜÇÜK.
Ergenekon sanıkları içerisinde en normal görüneni.  İnsan şaşırıyor;  bu adamı nasıl suçlarlar,  ne yapmış, nerde yanlış yapmış diye...
Ne var ki Susurluk'tan JİTEM cinayetlerine, faili meçhullere, Danıştay saldırısı, Dink cinayeti, Sabancı cinayeti, Malatya'da Zirve Katliamı ve daha bir sürü olay ile ilgili suçlanan ve sürekli adının telaffuz edildiği bu kişi emekli bir  tuğgeneral.

Zamanla daha farklı resimlerine denk geldim. Veli Küçük  bütün fotoğraflarında ne kadar mazlum/mahsun bakmış;  fark ettiniz mi?  Bazılarında ise ne kadar sinirli!
Bir adam içki masasında da mahsun,  sohbet ederken de mahsun,  eğlenirken de mahsun,  mahkeme önlerinde de mahsun ise  ben o adamdan ancak korkarım.  Zira ne gelirse aynı anda hem mahsun  hem de mağrur olanlardan gelir.
Şimdi... Veli Küçük'ün gözlerine bakın. Gözleri herşeyi anlatıyor.
Bu adamların belli ki bazı sorunları var.  Sevgi dolu,  vizyon sahibi adamlara neden tahammül edemediklerini tasavvur etmek güç değil.  Seven ve sevilen adamlardan nefret etmişler.  Zira kendilerinin güzel olanı ne sevmeleri  ne de sevilebilmeleri mümkün.




İsmail TÜRÜT.
Yorumsuz.



Tuncay ÖZKAN.
Tuncay Güney  ile adaş olmanın ötesinde,  el-kol hareketleri,  ayrıca konuşurken iki dudağın birleşmemesi yönünden de benzeşiyorlar.
Ne var ki Tuncay Güney'in iletişim dili,  tecrübesi ve düşünce gücü daha iyi.






Sevgi  ERENEROL....................
"Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın Sözcüsü" imiş.   "Cemaati olmayan bu patrikhane,  mal varlığı ve Ortodoks Patrikhanesi'ne cephe almış olmasıyla tanınıyor."

Benim anlamakta zorluk çektiğim biri bu basın sözcüsü hanım.  Ne işi var bu adamlarla?  Sıradan vatandaş olarak anlamam zaten mümkün değil.  Kemal Kerinçsizlerle, Muzaffer Tekinlerle filan kol kola yan yana, hep dirsek temasında imiş maşallah.  Dini ibadet yerleri de toplantı salonlarıymış.  İlginç.

Bu hanımı ekranlarda Mesaj TV'de görürdüm sürekli,  hani şu  Haydar Baş'ın kanalında... Sürekli toplantılarına katılırdı. O toplantılarda kimse kürsüdekini dinlemezdi, ama olsundu.  Sevgi Hanım nasılsa bitmek bilmez bir disiplinle sürekli konuşuyordu.  Ne var ki konuştuğu konular hemen hiçbir zaman dini konular değildi.  Ne Hristiyanlıktan bahsediyordu  ne de Patrikhanelerinden...

"Ailesinin Türk olduğu" yazılıyor, bilemiyorum...  Bir zamanlar Ortodoks Patrikhanesi'nin yüksek derecelerde görevlendirdiği ve sonradan ihraç edilmiş bir aileden bahsediyoruz. Milliyetleri ne olabilir?  (Bir insan seceresi hakkında konuşuyorken yorumlarına dikkat ediniz.)
Ve bu nasıl bir makam hırsıymış ki,  dedesinin dedesinin mevzusu hâlâ devam ediyor?  Bir dini lider olarak bu kadar pervasızca dünya işlerine karışabiliyor?

"Bu arada Sevgi Erenerol'ün  Hürriyet gazetesine bazı asparagas haberler yaptırdığı,  Ergenekon'daki dinlemeler sırasında ortaya çıkmış".
(Tırnak içleri alıntı veya çeşitli medya-haber sitelerinden derlemedir.)






Sinan AYGÜN.
Ankara Ticaret Odası  (ATO)  eski başkanı. Gerçi uzun yıllar Oda Başkanı idi ama fiiliyatta bir siyasetçi gibiydi.  Hatta herhangi bir büyük partimizin genel başkanından bile daha çok ekranlarda ve medyadaydı.  Her konu ile ilgili tezleri, araştırmaları ve projeleri vardı.  Ne var ki asıl mevzusu olan ekonomi ve ticaret konularında fazla konuşmazdı.
Adam "Ticaret Odası başkanı" ama ticaretten ve paradan değil,  siyasetten konuşuyor.
Tam bir Türkiye klasiği!

Henüz hayattayken  Hrant Dink  ile beraber katıldıkları bir  32. Gün programını hatırlıyorum.  Gecenin çok ilerleyen geç bir saatinde  Hrant Dink bir anda kendisinin elini tuttu ve  "Biz şimdi bu programdan çıktıktan sonra beraber bir çay içmeye gidelim. Konuştukça göreceksiniz ki anlaşabiliriz"  gibi şu an tam hatırlayamadığım bazı sözler dedi.  İşte o anda dahi aynı soğukluk, robotiklik ve papağanlıkla  Sinan Bey şunları söyledi:

"Ben Meclisimi eleştirtmem,  ben Cumhurbaşkanımı,  TSK'mı eleştirmem, askerimi eleştirtmem..."
Bunlar eleştirilemeyecek kurumlarmış filan...  (Yani TBMM, Cumhurbaşkanı, TSK, ...)
Tabii burada anlatamadım, izlemek lazım.  İşte o gün kendi iç dünyamda Sinan Aygün'ün notunu vermiştim. Bakın bunların hepsi dış görünüşe bakarak oluyor.  Zira normal bir adam o anda o şekilde davranmazdı.  Adamın ya dokunma duyusu ve hisleri tamamen körelmiş;  ya da  "tamamen duygusal".

Nitekim birkaç yıl sonra, Ergenekon operasyonları kapsamında yapılan ani aramada,  evinden  3 milyon Euro ve bir kasa dolusu da altın çıktı!
"Altınlar oğlumun sünnetinde takıldı"  gibi açıklamalar yaptı.
İşte bunlar hep vatan sevgisi.
(Evinden çıkarken basın mensuplarına  "Atatürk'ü sevdiğim için gözaltına alınıyorum"  sözleriyle eleştirisini dile getiren Aygün'e,  polis aracında evindeki kasadan çıkan 3 milyon Euro'yu hatırlatan bir polis  "Sayın başkan,  Atatürk'ü sevdiğini söylüyorsun ama kasandaki paraların üzerinde Atatürk yok"  diyerek takıldı.)



İlhan SELÇUK.
Ergenekon Operasyonları sırasında adı  "duayen gazeteci"ye çıktı.  Kaç kişinin haberi vardı daha öncesinde bu adamdan? Orası tartışılır.  Ama sonrasında Ergenekon'un avukatları bir anda İlhan Selçuk fanları haline dönüştü.

Aslında tam gece yarısı evinden alınıp soruşturulmak için götürülürkenki fotosuna bakmanızı tavsiye ederim.
Alaycı bir şey var bu adamın gülümsemesinde.  Hoşuma gitmiyor.


"AKP'ye kapatma davası açılmasının öncesinde Başsavcı'ya,  'Davayı açma da gör' şeklinde tehdit içeren yazılar yazdı ve ertesinde dava açıldı"  şeklinde bir ibareye denk geldim bir haber sitesinde.
Çok şükür ki eleştirdiğimiz nice şeye rağmen,  halen hukuk ile yönetiliyoruz. Bunun kıymetini bilmek gerek.

Not:  Ölümünün (2010) ertesinde,  annesi ve anne tarafının Ermeni kökenli olduğu;  kendisinin bunu bildiği, gizlediği haberlerini okuduk.  Şaşırtıcı mı? Bence değil.  Alaycılığın bu şekli Türklerde pek bulunmaz diyordum,  haklı çıktım.  Aynı Ziya Gökalp örneğindeki gibi, Türk milliyetçiliğini ideolojik boyuta taşıyanlar pek Türk olmuyor nedense.
Beri yandan Ergenekon operasyonundaki yanlışlara ve dümenlere,  yanlış bir üslupla karşı çıkmak da fayda sağlamıyor.  Bunu da not düşeyim.




Kemal ALEMDAROĞLU.
"Gerekirse 135 bin şehit daha verir,  Kıbrıs'ı da Yunanistan'ı da alırız"  demiş bir adam.
"Kansız olmaz,  darbe lazım."   Bu da bir diğer sözü.

(Temmuz gündemindeki olaylardan derleme yaptığım ŞU  yazımda bahsi geçmişti)

İstanbul Üniversitesi eski rektörü.
Nur Serter'in ekürisi.  Ayrıca ciddi  "intihalci".
Kanıtlanmış bu,  o kadar ayrıcalıklı ve korunaklı konumuna rağmen...
Dış görünüşüne filan bakıp değerlendirmeye hiç gerek yok yani.

Akademinin kapısından giremeyecek bir adam,  en tarihi üniversitemizin
en tepesine oturtulmuş ve yıllarca onu bunu işinden uzaklaştırarak çevreye korku salmış.  Üstelik bu "çevre"  Türkiye Cumhuriyeti sınırları ile de sınırlı kalmamış,  komşuları da kapsamış.  (Bu nasıl bir kibir, büyüklenmedir?)
Nasılsa balık baştan kokmuş.