12 Kasım 2010 Cuma

TÜRBAN

.
Türkiye'de türban konusu tartışmaya açıldığında, illaki birileri çıkıp bunun "siyasi bir sembol" olduğundan, "aslında ülkenin mevcut düzenini yıkmak için kullanıldığı, gerçek amacın inanç ve din olmadığı" gibi temcit pilavlarından bahseder. Hatta "her cemaatin/tarikatın kendine özgü bir örtünme şekli olduğunu" da not düşen olur.
Bütün bunların hepsi doğru olabilir ancak tüm bunlar türban meselesinin cinsellik veya cinsiyet boyutunu -bu derece- görmemezlikten gelmeye yol açabilir mi? Yani işin bu yönü siyasetten veya "siyasi tarafını bir sembolle belli etmek" maddesinden daha mı önemsiz? Cinsellik toplum üzerinde daha mı sıradan acaba?
Kendimce, şu an becerim yettiği ölçüde bu bakış açısından örnekler verip mevzuyu açmaya çalışıcam bu yazımda.


Örneklerimden ilki, üniversiteye gittiğim dönemde sınıfımızın en marjinal kızıyla aramızda geçen bir sohbet üzerine.
Biraz ön bilgi vereyim. Kendisi genellikle uyumsuz giyinen, özellikle saçlarına çocuk tokaları veya çocuksu şeyleri takmayı seven bir kızdı. Bildiğimiz balon ağızlıklarını kesip toka niyetine kullanırdı. Saçlarından küçük perçemler alıp her birini bunlarla toplar, üzerine de günlük mor-yeşil spreylerden sıkardı.
Bir gün beraberken ve hiç alakası yokken durup bir anda: "Bir tek sen sormadın neden böyle olduğumu, bunları taktığımı?" diye sordu.
Şaşırmıştım. Hem aniden konuyu değiştirmesine hem de sorduğu soruya. Üstelik insanları didikleyen ve tarzları konusunda hesap sormayı seven biri de değilim (kendilerine ciddi biçimde zarar verdiklerini fark etmediğim sürece).
Olduğu gibi kabul ederim yani arkadaşlarımı. Kabul edemiyorsam da öyle bir insanla arkadaşlık etmem. Kendisine de çevreme böyle bakmadığımı söyledim ancak ısrar etti. Sonunda pes edip sormamı istediği soruyu kendisine sordum: "Evet, neden böyle tokalar takıyorsun?"
Daha ben soruyu sorarken cevabı geldi: "Çevrendeki herkes daha sen kendin bile farkına varmadan sana kadın olduğunu hissettiriyor da ondan" dedi. "Daha aybaşın yeni başlarken, hatta göğüslerinin gerçekten yeni farkına varmaya başladığın zamanlardan bile önce insanlar, çevrendekiler pislik gibi sana bakmaya başlar. Kendi anan baban bile yapar bunu, artık farklı olduğunu hissettirir. Ben işte bu saçmasapan tokaları, bu tüyleri, tüm dünyaya karşı çocukça bir tepki olarak takıyorum. İş hayatıma başlayana kadar da bunu gittiği yere kadar sürdürücem" dedi.

Şaşırmıştım. O an düşündüğümde aslında geçmiş ile aramızda ne kadar ortak noktayı paylaştığımızı fark ettim. Aslında sınıfın en marjinal kızıyla aramızda pek bir fark yoktu. Bizim gibi ortalama tiplerden farklı olarak, tepkilerini de marjinal ve farklı bir şekilde dışavurmayı seçmiş olmasından kaynaklanıyordu aramızdaki fark. Genel olarak bu konular ve Türkiye'de kadına bakış üzerine konuşurken ikimizin bir başka ortak yönünü daha fark ettim. İkimiz de türbana karşı değildik, türbanlı kızlara hamamböceği gibi davranmıyorduk. Üstelik farklı inançlarımız olmasına rağmen... Çünkü ikimiz de Türkiye'de kadın noktasında ele alınması gereken asıl sorunun türban olmadığını biliyorduk. Ve dahi bu toplumdaki cinsiyet eşitsizliğinin ve tacizlerin de farkındaydık.


Bunu yeri geldiğinde söylemekten yılmayacağım: Milli eğitimdeki ders kitaplarımızda, "Türk milleti kadına değer veren bir toplumdur" der. Sanırım bu kısım da Cumhuriyet sonrası millet inşası sırasında icat edilmiş palavralardan birisi. Kemalist palavralardan bir diğeri yani... Gerçek olan şu ki, bu toplumda halkın içerisine karışarak yaşayan her kadın, Türk toplumunun kadınlara köpeklerden sadece biraz daha fazla değer verdiğini bilir, o da canı isterse...
Kadına karşı orantısız şiddeti normalleştirme, her gün haberlerde salıverilen bir tecavüzcü, bitmeyen taciz-tecavüz furyalamalarında birbirini kollayan evli barklı tayfasından müdürü, öğretmeni, esnafı, askeri, memuru... Hepsi sürekli salıverilmede... Hem sistem hem de müstakbel eşlerince şemsiye altına alınmış gibiler.
İşte böyle bir toplumda, bu "koruyup kollanma hali" ve "Türkiye'de hukuk'un camekandaki biblo muamelesi ile tepeden getiriliverdiğini" bilenlerin; kendi evlerindeki eşlerini, çocuklarını kapatmak istemeleri; onları siyasi bir tarafı da olan bir sembol üzerinden korumaya çalışmaları mantıksız mı? Veya kızlarının başını kapatarak okuyabileceği tek adres olan İmam Hatipleri tercih etmesi?...



Bir örnek de lise yıllarımdan.
Üniversite hazırlık için kaydolduğumuz şehrin en ünlü dershanesinin bahçesindeyiz arkadaşlarla. Nerden geldi, orda ne işi vardı bilemiyorum ama bir anda yanımızda okulumuzun Matematik hocası Faruk Aksoy beliriverdi bir ara. Çok sevdiğim, şahane bir hocadır. Bir öğretmenin öğrencilerince bu kadar sevilmesi ancak nadir görülebilecek bir durumdur. Ayrıca yakışıklı bir adamdır da, moderndir... Veya biz öyle biliyorduk.
Neyse işte, bir anda yanımızda belirdi. Ve daha hal-hatır sorma faslındaydık ki bir anda muhabbetten tek taraflı olarak kopup karşımdaki türbanlı sınıf arkadaşımın örtüsünü herkesin içinde çekiştirmeye başladı. "Çıkar bunları, nedir bu!" filan gibi bir takım laflarla süsledi bu pespaye tavrını.
Şaşırmak ne kelime, şok olmuştum! Öylece kalakaldım. Hayatımda çözemediğim her anda olduğu gibi bunda da aptal aptal gülümsemekle yetindim. Diğerleri de ses vermedi. Arkadaşımızsa olmamış gibi davrandı ve geçiştirdi.

Ama ben bu kareyi hayatım boyunca hiçbir zaman unutmadım. Bir kadını "zorla kapatmak" ile "zorla açmak" arasında öyle sanıldığı gibi fazla uçurumlar yok. Aynı kafa yapısı aynı görüş. Kadının iradesine saygı duymayan, ona katlanamayan, onu benimsemeyen ve ondan tiksinen, üstünlük taslayan kafa. Aynı terazinin farklı iki kefesinin aynı noktadan tutulması gibi... Baskı kültürüne hizmet.

Yine de kendimi asla affedemedim. Nasıl ve ne şekilde o kadar sessiz kalmışım o an? Sanırım bu da kişiliğimdeki en zayıf ve en acı veren, en kaçmak istediğim yönlerimden birine ışık tutan bir diğer anıydı: Cesaretsizliğim ve korkaklığım. Bu ikisi bana o derece sülük gibi yapışmış ki, sanırım ancak ölümümle benden ayrılacak.



Son örneğim ise daha eskilerden, ortaokula yeni başladığım yıllardan...
Ailemin yeni görev yeri sebebi ile geldiğimiz bir büyük şehire alışmaya çalışıyordum (tamamen kendi evcil yöntemlerimle)... Gelişimden kısa süre sonra okuldaki sosyal bir kızla arkadaşlığım yavaştan başladı. Kendisinin adını daha önceden de duyuyordum başkalarından. Hatta bazı kızlardan onun erkek cinselliği ile baya ilgili olduğundan, kızlara erkekler rüyalarında ne görür filan gibi alanlarda aydınlatmalar yaptığından filan dedikodular alıyordum.
Neyse işte, ertesi sene arkadaşım kapandı. Türbana ve cemaate girdi. Şehrin en popüler okullarından birinde, çevresine karşı (ve tabi kendine karşı) türbanı seçişinin mücadelesini verdi.

Kendisine bir kez çok net bir şekilde sordum: "Neden kapandın?"
"Bunun bir sembol olduğundan, tarafını belli etmek için yapıldığından" filan bahsetti.
_Peki, Allah istediği için değil mi?
_E tabi o da var.
Sonra da: "Biliyorsun" dedi. "Bizim evin altında dükkanlar var. Aslında geri bir semtte oturmuyoruz ama ben artık giriş çıkışlarda rahatsız oluyorum adamların bakışlarından. Hani vücudum çok dikkat çekici değil çok şükür ama gene de rahatsız oluyorum bazen. Koca koca adamların arasından geçerken böyle daha rahatım" dedi.

Onu anlamıştım. Rol modeli olarak benimsediği cemaat ablasının üzerindeki etkisini bir yana koyarsak, hem erkek hem de kadınların bu bakışları nedeniyle benim de kapanmayı düşündüğüm olmadı ve olmuyor değil. (Kadınlara noluyorsa artık! İnsan bazı kadınların, kızların kılık kıyafetine markasına bakıcam diye attırdığı bakışlarına ve atraksiyonlarına şahit olunca, erkeklerinkileri mantıken normal karşılayabiliyor. Bu toplumda öyle bir haset ve süzme geleneği var yani.)

Beraber okul çıkışlarımızdan birinde (türbanını takarken), cami önünden geçen yaşlı amcalardan birinin "Bu arkadaşınızı kendinize örnek alın" demesini hatırlıyorum. Aynı arkadaşımın bazen Atatürk'e ağır eleştiriler yaptığını da hatırlayabiliyorum. "Eğitim haklarını ellerinden aldığı" gibi şeylerden bahsediyordu. Zamanla tavırlarını iyi bir izleyici gibi takip etmeye başladım. Atatürk yüzünden kafasını kapatarak eğitim hakkından faydalanamadığından dem vuran arkadaşım, mesela okuldayken iç çamaşır giymemekten, çoraplarının diğer kızlara göre daha kısa olmasından, örtüsünü çıkardığında diğer kız öğrencilerden farklı olarak saçlarını toplamamasından ise hiç rahatsızlık duymuyordu.
Arkadaşımı tanıyorum. Ne kadar hırslı ve dik kafalı bir kız olduğunu, ve sivri dilliliğini de biliyorum. O zamanlar bu çelişkiye bir anlam verememiştim; oysa şimdi anlayamadığıma şaşıyorum.
Soyut kavramların bu kadar somutlaştırıldığı bir toplumda; birileri ahlâkı kadının diktirtiledebilen bir zarında ararken, kimileri de kafasındaki baş örtüsünde arıyor. Bu insanları yargılamak, sorgulamak anlamsız. Bu değer yargıları kendilerine dayatılmış. Veya gençliklerinin en ateşli zamanlarında onlara bu değerler işlenmiş. Onlar da aktörler ve aktristler olarak sahnedeler.



Ben daha bu satırları yazarken, yan sekmede açık olan Radikal'den gözüme çarpan bir haber:
"Van'ın Erciş ilçesindeki vahşette, anne ve 4 çocuğu cumartesi gecesi öldürülmüş." (Daha doğrusu kurbanlık koyun gibi boğazlanmışlar.)
"İki kız çocuğunun öldürülmeden önce tecavüze uğradığı belirlendi." (Çocuklardan biri 14, diğeri 7 yaşında.)
Ölümle cezalandırmak yetmemiş olacak ki katil için, bir de tecavüzle cezlandırmış onları yani... Artık suçları/kabahatleri her neydiyse... "Belediye Başkanı'nın bu kanlı olayla ilgili yaptığı açıklaması ise: Hırsızlık olabilir".
İşte bu kadar! Bu kadar basit. Hani ahlaksızlığın artık sıradan kabul edildiğini biliyorduk ama, resmi açıklamalar bari aptala hitap beder gibi yapılmasa?
Sonuçta yazının başında da söylediğim gibi, "Bu topraklarda kadına verilen değer köpeklerden sadece biraz daha fazla, o da egemenlerin canı istediği ölçüde."

Baskı ile, aile öyle istiyor diye, eşim türbana girmemi istedi diye, ekonomik olarak bağımlı olduğu için vs bu yola girenlere hiç değinmiyorum bile... Ülkemizde hukuk fakültelerinden başlayarak tüm adalet mekanizmasındaki "hukuk felsefesi" ve "evrensel hukuk" temelsizliğinden de...
Ve bu ülkede gündemin değişmez üst sıralarında yerini garantilemiş şekilde yıllardır ortada duran bir TÜRBAN sorunu.
Uzun lafın kısası... Erkeklerin egemenlik mücadelelerini kadınlar üzerinden sürdürmesinden tiksiniyorum. Kadınların da bu hapı bu kadar istekle yutmasından...




(serversev adlı kullanıcının bir Radikal haber yorumundan)

Türban yasağına
karşıyım çünkü muhafazakar kesimleri kemikleştirmekten başka işe yaramayan bir saçmalık, ama türbana da karşıyım. Basitçe türbanlıların yaptığı bir eyleme baktığınızda gördüğünüz ilk tema oradaki binlerce türbanlının birbirinden ayırt edilemeycek kadar aynı olmasıdır. Neredeyse giydikleri renklere kadar, yani üniforma gibi. Bu onların prototip, tek tip olduklarının en basit göstergesidir. Ve en komik tarafı özgürlükçü olduklarını iddia etmeleridir ki özgür bireylerin olduğu bir topluluğa bakarsanız orada bir çeşitlilik görürsünüz, her konuda çeşitlilik sadece giyimde değil. Türbanlılar malesef özgürlükçü değiller onlar sadece özgürsüzlüğün özgürlüğünü savunan prototip insanlardır. Onlar erkek egemen toplumun kendilerinin kafasına taktığı prangayı kişiliklerine kadar içselleştirmiş aslında tek tip insanlardır. Ben onlara üzülüyorum çünkü bu dünyada çevre, baba, ağabey ve koca arasına sıkışmış kendi siyasal destekçilerinin bile firmalarında görünür pozisyonlarda iş verilmeyen sosyal ve ekonomik hayat dışında kalmış halde insanlardır. İşte zaten sorun budur: Sosyal ve ekonomik hayat ve bağımsızlık. Türk kadını malesef bu konuda erkek egemen topluma teslim haldedir. Muhafazakar kafa sürekli bu hayatı savunup onu dinle birleştirip ısıtıp ısıtıp sunmaktadır. Kaldı ki dinin kendisi böyledir. Biz ne zaman kadınlarımızı sosyal ve ekonomik hayata çekersek, yani kocasına karşı birey haline getirirsek o zaman bu sorunu çözeriz. Bunun yolu eğitim, meslek ve az çocuktan geçer. "3 çocuk yap, sosyal hayattan çık" işte muhafazakar siyasi temsilcilerin yeni öğüdü. (6 Kasım 2010)



Mahalle Baskısı
Bu üniversitedeki türban bekçileri ve onların sempatizanları tehlikenin farkına vardılar da, kendi cephelerini ve karşı cepheyi belirleyemediler. Türkiye'de ortalama bir başörtülü kız; ailesindeki ataerkil düzen, sokakta ona laf atan laikçiler ve rejimin bekçileri tarafından itile kakıla büyüdüğü için zaten çekingendir. Öyle kimseye baskı yapma potansiyeli yoktur. Üniversitede başı açıklara bir mahalle baskısı olacaksa, bunu yıllardır varlıklarını sorun etmediğiniz (veya en azından tali bir sorun olarak gördüğünüz) üniversite yönetimi, YÖK ve özel ve resmi güvenlik gücü destekli sivil faşistler yapacaktır. Bu bir. İkincisi, bugün başlarını örtmek zorunda olmanın en büyük kabus olarak lanse edildiği Türkiye kadınlarının her ay ortalama 100 küsürü eski koca, şimdiki koca, sevgili vs. tarafından ataerkil egemenlik kapsamında öldürülmektedir ve kimsenin gıkı bile çıkmamaktadır. Bunların evli olanlarının ülkede Batı'da bile %35 oranında dayak yemesini, tecavüzün yasal olarak koruyup kollanmasını da ekleyelim. Bütün bunlar olup biterken cepheyi kadın hakları, ataerkil terör karşıtlığı ekseninde kurmayıp "çağdaş kadını koruma" cephesi olarak kurdunuz. Netice? Cephe başınıza çöktü. Bugün mahalle baskısı karşıtlığını aşan, çok geniş bir kadın hakları mücadelesi hareketi başlatmanın zamanı geldi de geçiyor bile.
(Onur Cobanoglu - 6/10/2010, Radikal Online)
.

(Bir itirafta bulunayım mı?
Ben lisedeyken, resimde soldaki metaforda betimlenen kız gibiydim.)

3 yorum:

canilecanan dedi ki...

Furkan Katkak (Alıntı):
Başörtüsü zaten ülkede tam bir sembole dönüşmüş durumda. Allah rızası için örtünen %10 bile yoktur. Şimdi o sembolü de terk edip dev cami sembolüne geçiyoruz.
(1) (2) (3)

canilecanan dedi ki...

Seçkin Yaşar (@ysrsckn):
Kadınlar vücutlarını göstermekte özgürse, örtmekte niye olmasın! Bu konudaki karar, sadece ve sadece bir birey olarak kadına aittir!

Adsız dedi ki...

Ηello my frіеnԁ! I wish tο say that this
artiсle іs аmazing, grеat wrіttеn and come with apρroximаtely аll signіficant infos.
Ӏ'd like to peer more posts like this .

Also visit my blog :: wedding dresses