Ocak 2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ocak 2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2019 Pazartesi

  Az gittim  Uz gittim   (canilecanan)

2009 Ocak ayından beri bu blogda çeşitli karalamalar yapıyorum. Kimisi çeşitli alıntılar, kimisi derlemeler,  bir kısmı da kendi görüş ve yaşam deneyimlerime dayanan yazılarım. Onlarca, hatta yüzlerce başlık içeriyor. Henüz taslak halinde olup yayınlanmayı bekleyenlerin sayısı ise 300'ü geçti!   (325'ten çok başlık ve 300 küsür de taslak)


Ne var ki,  bazılarının sorduğu:
"Neden  can ile canan ?"
"Debussy kim,  Bach kim?"
"Derdin ne,  neden bu kadar uzun yazıyorsun?"
 gibi sorulara henüz ve halen gelebilmiş değilim.

Bir gün gelebilecek miyim,  kendimi yazı ile açabilecek miyim, ayrı başlıklar halinde bunlara değinmeye gerek var mı, gerçekten bu yazıları okuyan var mı?...  Dahası ben bu ifade edişlerin altından kalkabilecek biri miyim,  o birikime ve kelimelere sahip miyim?...

Üstelik; okumayan, umursamayan, çabuk unutan vefasız insanlarla doluyken çevre,  gerçekten sayıyla 100 kereden fazla yazdığım konularda bile hala savunduğumun tam aksi argümanlarla suçlanıyorken,  bu kadar  "yanlış anlama"  ile boğuşurken... Bazen pes etmeye meyletmiyor değilim.   (#itiraf)

Doğduğum ve soru işaretleri ile dolduğum şu sıcak ve nemli Temmuz ayında,  bunlar da bir nevi ecel terleri döktüren sualler ve kendimden kaçışımı daha da körükleyen soru(n)lar benim için. Üstelik daha önce de dediğim gibi,  "Yazmak nankör bir eylemdir.  İhmal edip arayı açtıkça  sessizce seni terk eder,  sana soğur,  seni umursamaz."    (bkz: Kopuş)

***

Bakıyorum da  sanki  1 arpa boyu  yol  alamamış gibiyim.
Oysa bunca yıllık blog yazarlığımda  okurlarla etkileşim içinde olmak  ve bir iz oluşturmak  isterdim.   (#itiraf)

Bir anlamda çeşitli konularda aldığım notları tutuyorum burada, isteyen bakabilir. Ancak maalesef geçmişte (ilk yıllarda) günde yüzleri-ikiyüzleri rahat geçen tıklanmalar alırken, uzun ara verişlerimin de etkisiyle günlük ziyaret sayım artık 20-30'u bile bulmayabiliyor.  Yine de boşluğa yazıp yazıp yollamaya devam. İğneyle samanlık kazmaya da...

Kimi zaman soldaki dizinlerden seçip eski notlarıma bakmaya devam ediyorum.  Bunları kendimin yazdığına inanamıyorum bazen.  Hayret ediyorum,  "Bunu ben nasıl yazmışım?"

Demek ki gerçekten beni etkileyen, sinirlendiren, "duygulandıran" bir şeyler olmuş ki ben bunları yazmışım, yazabilmişim. Halen de bir şeyler beni duygusal olarak olumlu veya olumsuz anlamda tetiklemedikçe  yaz(a)mıyorum.  Gerçekten bu dünyaya tepkisel geldim,  tepkisel gidicem.


28 Haziran 2016 Salı

  İSRAİL - TÜRKİYE

ISRAEL,  tüm dünya ülkelerinin çapını yüzlerine vura vura,  adeta bir turnusol kağıdı gibi yoluna devam ediyor.

Evet, gazeteler ve haber sitelerinin dediği gibi, nihayet "Türkiye-İsrail mutabakatı sağlandı".

Hatırlatma notu:
Gazze ablukasını kırmak için yola çıkan Mavi Marmara gemisine, 31 Mayıs 2010 sabahının ilk ışıklarında uluslararası sularda iken İsrail'in düzenlediği, dokuz insanımızın öldürülmesiyle sonuçlanan saldırıdan sonra  Ankara-Tel Aviv ilişkileri kopma noktasına gelmişti.   Bu kanlı olay hakkında daha önce de bazı notlar almıştım:


İki ülke arası son karar görüşmesi Roma'da yapılmış.
Basına yapılan açıklamalara göre:
İsrail; Mavi Marmara saldırısında hayatını kaybedenlerin ailelerine tazminat ödemeyi (20 milyon dolar)  ve Türkiye'nin Gazze'deki insani duruma müdahalesini kabul etti. Türkiye, Gazze'ye insani yardım dahil, sivil amaçlı malzemelerin girişini sağlayacak ve altyapı yatırımlarını gerçekleştirecek. Gazze'ye verilen elektrik ve su miktarı da artırılacak.

Gazetelerde pek yazmayanlar ise şunlar:
Gazze ablukası kalkmayacak. Mavi Marmara'yı basan ve silahsız insanlarımızı öldüren İsrail askerleri aleyhine dava açılamayacak, önceden açılmış olan davalar düşecek.
Yani özetle:
Kafamıza sıkanları affettik.  Çünkü ekonomi, güç dengeleri, gaz vesaire bunu gerektirir.


İsrail Başbakanı  Binyamin Netanyahu  diyor ki:
«Anlaşma, Türk topraklarından İsrail'e karşı terörist faaliyetleri de yasaklıyor.»

Keşke onlardan bize doğru beslenen terör dalgasına da dur deseydi bu anlaşma  :)    
(#temenni)

(Roma'da ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile görüşmesinde)  Netanyahu:  «Türkiye anlaşması İsrail ekonomisine olumlu etki yapacak.»

Netanyahu'nun bir diğer sözü:
“ISIS and Hamas are branches of the same poisonous tree.”  (Yani: IŞİD ve Hamas aynı zehirli ağaçtan beslenen dallardır,  demiş.)

Geçen gün İsrail askeri istihbarat şefi  Herzl Halevi  ise  «Suriye'deki durumun IŞİD'in yenilmesiyle sona ermesini istemiyoruz»  diyordu.
(Yorum okuyanın.)


Bu anlaşma ile,  hem Türkiye'deki iktidarı İslamcı olmakla suçlayan laikler ve tüm muhalifler  hem de muhafazakar kesim ters köşeye yatırılmış oldu.  İktidarın son aylarında parlayan bir yıldız olarak Kayahan Uygur,  "Bu bir diplomasi zaferi"  diyor ekranlarda. İsrail 1948'den beri ilk kez bir ülkeden kısmen özür dilemiş. Bu bir zafer imiş.
Peki İsrail halkı ne düşünüyor?
Yedioth Ahronoth  (Ynetnews) adlı İsrail yayın organının manşeti: Teslimiyet maddeleri  ("Terms of surrender")

     Nasıl olur da "terörist" dedikleri insanlar için ülkelerinin özür dileyip tazminat ödemesini kabul ederler?    
(#dilemma)



2009 Davos'taki  "One Minute! / Van minüt!" ten geldik bugünlere...
Erdoğan,  «Ben görevde olduğum müddetçe İsrail'le olumlu bir şey düşünmem mümkün değil»   diyeli yaklaşık iki yıl oldu.
 (Yalanmış)


Mavi Marmara saldırısının yaşandığı  (ve dönemin başbakanı olarak Reisin seçim meydanlarında gürlediği)  ilk günlerde İsrail'e laflar hazırlayan  "yandaş medya"  ve yandaş gazetecileri hatırlayın.
Elbette,  şimdi de İHH'ya ayar veriyor aynı iktidar şakşakçısı kesim.  Hani neredeyse  "İHH bizi kandırdı"  deme arefesinde cümleleri var.
Mesela bir dinci zevat (?)  şöyle yazmış Twitter'da:

"İHH yardım kuruluşu. Topladığı yardımları ihtiyaç sahiplerine ulaştırır. O kadar. Siyaset yapmasın. Devletin ve milletin tokadı ağırdır."

(Her devirde)  Batan gemiden en önce ve en hızlı kaçanlar,  kaptanı en çok alkışlamış olanlardır.   Asıl kıssa budur.
Türkiye özeline döner isek,  -bir dervişin de dediği gibi-
"İslami kesim sadece iktidarda kalmak için siyaset yapıyor artık."

Aşağıdaki video  "Dün dündür, bugün bugündür"  temalı.

https://twitter.com/i/videos/748259665046347777?



Yanda 27 Haziran tarihli Sabah gazetesinin manşetini paylaşıyorum. Bir gazete, kendi okurlarına açıkça yalan haber vermede bu derece istekli olmamalı.

(Aşağıda ise, Türkiye'de Yahudi cemaatine yönelik olarak haftalık yayınlanan  Şalom   gazetesinin
22 Haziran 2016 tarihli bir karikatürü, İzel Rozental  imzalı)




Bu gelişmeler üzerine bir Amerikalı yorumcu şöyle diyor: (Türkçe'ye çeviri ile):
      "Benim bildiğim İsrail  kimseye  20 milyon dolar falan vermez. Bu para gene Amerikalı vergi mükelleflerinin cebinden çıkıp İsrail'e yardım olarak verilen yüklü bağıştan çıkacak."

Eğer bu bilgi doğruysa, onu da artıkın Amerikalılar düşünsün canlarım.   Sonuçta   “At binenin,  kılıç kuşananın.”


24 Mayıs 2012 Perşembe

 Kıssadan Hisse   (Uludere 1)

Tarih: 29 Ocak 2009. Bir Türk Başbakan hatırlarsanız Davos'ta "One Minute!" diyerek halkının gözünde devleşmişti. Katıldığı bir panelde konuşan İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'e: "Sesin çok yüksek çıkıyor. Biliyorum ki sesinin bu kadar çok çıkması bir suçluluk piskolojisinin gereğidir"  demiş ve eklemişti:  "Siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz... Plajlardaki çocukları nasıl öldürdüğünüzü,  nasıl vurduğunuzu çok iyi biliyorum."
 Yaptığı Ortadoğu seyahatlerinde İsrail bahsi açıldığında:  "Biz gerektiğinde katile katil diyeceğiz. Katilden de hesabını soracağız"  açıklamlarını yapıyordu.

Aradan 3 yıl geçti.  12 Eylül 2010 Referandumu'ndan sonra AK Parti'nin rotası "demokratik değerlere önem vererek değişim ve gelişim" hattından giderek otoriterleşen devletçi bir kimliğe kaymaya başladı. Bloğuma yazmadığım bu çok uzun dönemde gerçekleşen dikkate değer bazı olaylara başlıklar halinde bir göz atalım. Bakalım "katile katil deyip hesap soranlar"ın ülkesinde neler olmuş:

Uludere Katliamı
28 Aralık 2011'de Şırnak - Kuzey Irak sınırında,  TSK'ya ait
F-16'ların o bölgede uzun yıllardır kaçakçılık yaptığı söylenen köylüleri geri dönüş yolunda bombaladığını öğrendik.
Bir istihbarata göre PKK'lı oldukları ihbarı varmış...
Ve 35 beden
...................paramparça!

Ölenler "terörist" değil,  "yabancı" değil,  onlar bu ülkenin vatandaşları (idiler). Dahası  "sivil insanlar"(dı).
Özür yok.  (Tazminat var.)  Açıklama uzun zaman yoktu,  (gündem gereği bir şeyler söylendi ve söyleniyor)... Genelkurmay Başkanı Necdet Özel'e teşekkür var. Kurtulmayı başarmış olanlara "kaçakçılık"tan açılmış hukuki davalar var.
Burası Türkiye.   (bkz: Uludere Üzerine alıntılar)


Suriye ve İran ile gerginlik...
"Komşularla sıfır sorun" diye çıktığımız yolda adım adım yaklaştığımız nokta umarım  "Yurtta savaş, dünyada savaş!"  olmaz.


Bir dava daha selahiyetle sonuçlandı
19 Ocak 2007 tarihinde İstanbul'un en işlek caddelerinden birinde vurulmuştu. (Nihayet onca hedef göstermeden sonra.)

Anayasamıza göre Türkiye Cumhuriyeti bir "Hukuk devleti" olduğundan, tetikçileri mahkemeye çıkarılarak yargılandı.  Sonuçta hakikaten de "Örgüt yok, milliyetçi duygu var"  imiş; Celalettin Cerrah'ın kulakları çınlasın!
#ironi

5 Şubat 2009 Perşembe

 Ümit Özgen'i kim öldürdü?


Ümit Özgen.  Hatırladınız mı bu ismi?
Ocak 2009 desem?
Uludağ, Akut, donma vakası desem?

Tarih:  21-22 Ocak 2009
Ekranlarda  "Uludağ'da kaybolan genç bulundu!" haberleri ve tanıdık gelen  "Sevinç gözyaşları döküldü"  lafları...
Ertesi gün de bildirdiler ki meğer ambulansta ölüm gerçekleşmiş,  desem?

___________________________________


Bir sürü şey söylendi bugüne kadar.  Çocuk kaybolmuş öğleye doğru siste. Olağan bir durum, düz ova değil bu kaybolunan yer. Mevsim de yaz değil.
Eh neyse ki yanında cep telefonu var bu gencin.  Hemen Uludağ'daki beraber geldikleri arkadaşlarını arıyor.  Ailesini arıyor.  Bundan sonrası
-miş'li geçmiş zamanla:

Bir şekilde Jandarma'ya ulaşılmış,  anlatılmış durum. Tarifler yapılmış.
2 adet kar motorsikletiyle saatler sonra çocuk aranmaya başlanmış. Benzin çabuk bitince  arama yarıda kesilmiş,  sonuç alınamamış.
Çocuk bakmış işler yavaştan ilerliyor,  "Her koyun kendi bacağından asılır" düsturuyla kendisi labirentin çıkışını bulmaya çalışmış.
(Bu arada havadaki sis de çekilmiş,  telefondaki sözleri ve o gece Uludağ'da olanların anlatımlarına göre.)

"Ben daha fazla dayanamam artık, helikopter gönderin"  demiş çocuk.
"Bir fişek yok mu?"  diye sormuş Jandarmaya.  "Patlatın ben o yöne doğru koşayım, beni o bölgede arayın" demiş.  Yani demiş de demiş...




Yukarıdaki mesajlar bu gencin bilincini yitirmeden ve ölmeden önce durmadan attığı mesajlardan bazıları.

Gerçi bulundu bulunmasına.  Kaybolmasından 11 saat kadar sonra, geceyarısı saat 23 sularında  Çobankuyu mevkii denen bir yerde.
Ama bulunmakla iş bitse!


Genci buluyorlar. Bu kez de ambulansa taşıma derdi başlıyor. Ambulans ve içindeki doktor, oteller bölgesine gelmiş; bilinci kayıp Ümit ise Çobankuyu mevkiinde!
Kar makinasıyla inilmesi zor bir yerde mi bulunmuş ne (zaten aksinin düşük ihtimal olduğu başından belli.)
O durumdaki,  nabzı durmuş hastayı
saatler boyunca otel bölgesine taşımaya uğraşmışlar bir de...


E kardeşim,  o zaman ne diye ambulans istenmiş oraya?  Oldu olacak Bursa'ya götürseydiniz bari çocuğu hemen bulur bulmaz?  Kaldı ki ambulans da öyle yapmış?  İçinde teçhizatı olmayan,  ama kendisine ulaşılmak için 3 saate yakın zaman harcanan ambulans;  almış donmuş genci  Bursa Muradiye Hastanesi'ne götürmüş.  Daha doğrusu götürememiş,  nihai son hastane yolundayken vuku bulmuş.

(Burada bir de şöyle bir hoşluk/boşluk var.  Ümit bulunmuş, böyle bir durumda hemen su içirmek gerekmiş. Ekipte ve kar araçlarında su aranıp bulunamamış,  oteller bölgesinden çocuğun bulunduğu yere su istenmiş!)



Varan 1:  "Ben izin vermezsem,  AKUT buraya adımını
atamaz"
Uludağ Jandarma Üst Düzey Emir Komuta Şeysi'nin veciz sözü.
Bu laf ortaya atılmış.  Ancak lafın gereği olan arama-tarama-bulma işi olabildiğince dinlene dinlene, ağırdan alarak yapılmış. Baba Haluk Özgen acıyla ve kızgınlıkla yâd ediyor bu yaklaşımı.

Ne var ki yeterince görüp geçirmiş,  düşüp kalkmış sıradan vatandaşımız Varan 1 yaklaşımına âşinâ.  Hem ifadeye hem de meâline...
Neyi paylaşamıyor bu ülkedeki makamlar?
Hadi burada bir asker durumu var. Üniversitelerde aynı şey Öğrenci İşleri-Dekanlık;  kıskançlıktan gözü dönmüş prof sürtüşmeleri;  son Ergenekon olaylarıyla anlaşıldığı üzere  Emniyet İstihbaratı ve MİT,  MİT ve Askeri İstihbarat arasındaki husumetler/sürtüşmeler/ayak bilemeler...
Yani burada anlatamadım,  ama anlayacak olanın kelimelere ihtiyacı yok. Hep "birlik-beraberlik" mesajları.  Ancak onları biraz eşele,  altından egemenlik savaşları ve bölünme, nispi derebeylikler yönetimi çıkıyor.

Velhasılında AKUT'a arama işi için hemen izin verilmemiş.  Donan insan için zaman çok mühim,  ama ne gam.  Burası Türkiye!


Varan 2:  Ağzı olan konuşuyor
Bir sürü bilgi ve iddia vardı bu olayda.  Biri diyordu ki,  kulübeye girmiş ama orada durmamış,  dışarı çıkıp koşmuş,  hata yapmış.
Çocuğun bizzat mesajlaştığı Uludağ'daki bir arkadaşı (Sinan) da diyor ki, kulübeye girmedi,  bir kulübenin önünden geçti.

Yahu tamam anlıyorum.  Devlet meseleleri söz konusu olduğunda veya hassas mevzularımız,  kendimize doğru yontarız.  Ama böyle bir konuda bari herkes sil baştan bir hikaye yazmasın da ne nedir bilinsin.


Varan 3:  Kanunlar kime işler,  kime işlemez?
Gelelim bilinen bir mevzuya...
GSM operatörü şirket  Turkcell;  kaybolan gencin koordinatlarını, Jandarmanın irtibatına rağmen ancak Savcılık izniyle ve başvurudan
4 saat sonra olacak şekilde vermiş.  +1 saatte de verilen koordinatın çözümlemesi mi ne yapılmış  (teknik bilgi).  Etti mi toplam 5 saat!

Burada suçlanacak bir şey yok,  zira kanuna uymuşlar.  Biliyorsunuz devletlerin yazılı kanunları vardır,  bir de vicdanın yazılı olmayan kanunları/hukukları.  Turkcell sorumluları burada birincisini seçmiş.
Ancak, operatör tanıdıkları olanların,  savcısız-izinsiz  şıp diye koordinat bildirme durumlarını öğrenince isyan etmiyor da değil insan.  Birileri için, birkaç yakın ilişki ve telefonla şakkadanak elde ediliveren bilgiler, kolayca açılan kapılar;  kimsesizseniz veya kolay lokma olarak addedilmişseniz ağzınızla kuş tutsanız açılmaz.  Kaderin böylesine!
(Gene iş döndü dolaştı  "kader"e  yüklendi ya!  Zaten hepimiz kadere çalışıyor gibiyiz.)


Varan 4:  Oteller ne tarafta,  yol ne tarafta?
Uludağ gibi kış turizmi ve kayak sporlarının yoğun olduğu bir yerde levha, tabela işaretleri, ağaç numaralandırma, yol işaretleri koyma, vs... Neden yoktur?  Mars'ta yol tarifi sormuyoruz ayol,  Uludağ'dayız biz daha!

Bir soru daha:  Bu otel sahipleri, oradaki Jandarma, yaratıcı insanlarımız? Hiç düşünen kimse de mi yok bu ülkede?  Yoksa ben mi abartıyorum?



-Son  Analiz- ....... ...
Bu olay bir şeyi daha gösterdi.
Ülkedeki herkes ne çok analiz manyağı  ne çok yargıç olmuş!
Âdeta bir bilirkişi,  âdeta bir jüri!  Meğer hepimiz potansiyel bir Deniz Seki,  büyük jüri üstadı bir Bülent Ersoy barındırmakta imişiz içimizde!
Yok çocuğun yanlışları şunlar şunlarmış,  yok babanın yanlışları bunlar bunlarmış... Madde madde,  çarşaf çarşaf!

Sanki bütün bu olaylar olurken,  bu lafları edenler an be an oradaydı! Çocuk beklemiş en az 6 saat boyunca tek bir kıpırtı göremeyince bari helikopter gönderin  veya  fişek atın ben işaretin olduğu yöne doğru koşayım demiş.  Bakmış sanki kendi kendine konuşuyor,  bari bu karanlıktan çıkışı kendi kendime bulayım çare yok demiş.
Ve karanlıkta gördüğü bir ışığın peşine düşmüş.

Onlarca paragraf döşenip madde madde hata sayanlar,  o genci ölüme gönderen ihmalleri yapanlarla aynı kafadan aslında.

Ve yeri geldiğinde hep dediğim gibi:
Şehir;  farkları yok etmeden birlikte yaşamak demektir.  Farkları yok etmeye kalktığınızda elinizde milyon nüfuslu köyler kalır.
"Bursa  da büyük bir köydür.  Halkı da zengin köylülerdir"

Nokta.




2 Şubat 2009 Pazartesi

RTE  Davos'ta!



Recep Tayyip Erdoğan.  Nâm-ı değer  Davos fatihimiz.
Ne fetih ama!  Adamın Türkiye'ye dönüşü bile ücretsiz metro seferleriyle karşılandı,   "One minute!"  (Van minüt!)  ile  gönüllerde taht kurdu!
Öte yandan bizzat  İsrail'in tepki çeken aşırı hareketleri  ve saldırganlığı sebebiyle  bir facia olarak nitelenmedi bu olay/fevriliği dünyada.

Hatırlarsanız bir ara ülkemizde  "delikanlılığın kitabını yazan"  arkadaşlar türemişti ekranlarda, oturdukları yerden rutin tavır ve hareketleriyle kitap yazardı bu Kasımpaşalı arkadaşlar.  RTE de kışkırtıldığında kolaylıkla o eşiğe yanaşıyor.

Murat Belge şöyle diyor bugünkü yazısında  (1 Şubat, Taraf) :
"Öfkeli ve vakur, öfkeli ve zarif olmak mümkündür."

Başbakanımız bu noktaya artık gereğince yoğunlaşmalı.  Her moderatör krizinde stüdyoyu terk etmemeli.  (Geçen sene NTV moderatörüne ettiği lafları hatırlayın.)  Başparmağını her sinirlendiğinde dikine dikine kameralara sallamamalı... Yoksa İsrail Cumhurbaşkanı Peres'in münasebetsiz benzetmesi (İstanbul'a bombalar yağması örneği)  birgün gerçek olabilir.

1 Şubat 2009 Pazar

Gündemdekiler  (Ocak 2009)




Semra Yücel  (Kaynana Semra Hanım):
Flash TV'de  "Semra Kaynana ile Dest-i İzdivaç"  isimli programı sunuyor.  Reytingleri ne durumda bilmiyorum ama izleyeni var,  evlenmek üzere yayına başvuranı da...

Bendeniz şahitliğin önemine  ve  arabuluculuğa inanan biriyimdir.  Semra Yücel'in şahitliği ve aracılığıyla kurulan bir evlilikte her zaman korku ve cinnet ihtimalinin/korkusunun var olacağı kimsenin aklına gelmiyor mu acaba?

Gidenler sanırım ya yukarıda sözünü ettiğim kavramlara pek saygı duymuyor  ya da  zaten fazla düşünmeyen insanlar.  Burada dengesiz,  sinir hastası,
tek oğlu  altın vuruşla  bu dünyadan çekip gitmiş,  kızını da medya önünde binbir lafla eşinden boşatmış bir kadın var.  Belki de bir zamanlarki eşinden bu şekilde öç alıyordur kendisi.

Sonuç itibariyle;  "Dinmeyen ego, bitmeyen arzu, bakınız bir televizyon starı yaratıyor."   (Okan Bayülgen, Disko Kralı)

"Parayı görünce dengesizliğinden eser kalmamış kaynana.  Aslında hala dengesiz ama çıkar için dengeli taklidi yapıyor.

Siz onu sunduğu evlilik programının dışında görün bir de.
Kim bu kadınla aynı ortamda bulunmak ister?"   (enel hakki, Private Sözlük)
____________________________________________________________


Arif Verimli:
Özellikle bir dönem  (aslında hâlâ da devam eden epeyce uzun bir dönemdir)  televizyon ekranlarında boy gösteren milli akademisyenimiz.  Pardon, sinir hastalıkları şeysimiz.

Kendisi yıllar boyunca
 Esra Ceyhan  programlarının kadrolu elemanı tadında ekranlarda arz-ı endam ederken;  beri yandan Reha Muhtar'la Ateş Hattı,   Savaş Ay'ın meşhur programı  A Takımı
ve burada yazmakla bitmeyecek bilimum tartışma programından geldik günümüze...  Seda Sayan ve
 Müge Anlı'nın sabah programlarında düzenli kadrolu olarak görevini sürdürmekte.  Farklı yayınlardaki kimi mesailerini de y0k saymamak lazım tabi.

Allah sağlık sıhhat versin,   düşüncelerini açıklarken sanki gazından kıvranıyormuş gibi acayip hareketler yapan bu değerli doktorumuz, medya ile arayı iyi tutayım derken aşırı popülarite kazanmış birisi.  Televizyona çıkmaktan ve basına demeçler vermekten arta kalan hangi zamanında   (Cidden yani! Hangi zamanda?)   bir uzman olarak araştırmalarını  ve çalışmalarını sürdürüyor,  hastalarıyla ne vakit gerçekten ilgileniyor?  diye merak etmiyor değilim bazen.

Türk psikiyatristlerin en nefret ettiğim ve en zararlı bulduğum davranışı olan ekranlardan peçete,  ay pardon,  'reçete' dağıtma yanlışını yapanlardan biri. Bir de evladının uyuşturucudan öldüğünü canlı yayında annelere söyleyip hengamede bağrışıp çığrışanları teselli ediyor. Yaptığı zor bir iş gerçekten.

____________________________________________________________

Perihan Mağden:

Radikal gazetesindeki yazılarına ara vereceğini açıkladı.
(Son iki yazısı için:  Derken  ve
 Hesap veriyorum)
____________________________________________________________


Yalçın Küçük:
Ergenekon Davası sırasında o da tutuklandı ve sorgulandı. Dolayısıyla sıklıkla ekranlarda.  Bir zamanlar bu adam hiç televizyona çıkmazdı, orucunu bir bozdu tam bozdu doğrusu. Son olarak bu haftaki  32. Gün  programında denk geldim kendisine.  Şamil Tayyar denen,  konuşma yeteneği ve bilgi derinliği olmayan  (heyhat!)  bir adam vardı karşısında;  aklınca Yalçın Küçük'ü iğneledi durdu yayın boyunca.  İşte böyle değerlinin karşısına değersizi koyduğunda  değerli olan sanki daha bir Hint kumaşı gözükür ya kuzgunun gözüne,  aynen öyle oldu.
Bu arada Yalçın Küçük'teki kafa karışıklığını da gözlemleme şansım oldu.
Bu tarz adamlar konuştukça, koskoca insanlık tarihi boyunca Ademoğlunun 'yönetim'i yüzüne gözüne bulaştırdığı yönünde karamsar bir görüş sardıkça sarıyor beni.
Yalçın Küçük kendini ısrarla "orducu" diye niteledi.  Ancak Kenan Evren'e de Hilmi Özkök'e de eleştirileri var.  Savunduğu 'ordu'nun;  solcuları ve milliyetçileri,  bu ülkenin itici gücü olabilecek insanları  ve  nitelikli eğitim ümidini defalarca baltaladığı için bugün gelip Kasımpaşalı ekolüne dayandığımızı göremeyecek kadar saf bir adam değilse eğer;  o da bir
"
kafa karıştıralog".  Sokaktaki çöpçüden köşebaşındaki fahişeye kadar herkesi Sabetayist ilan eden Yalçın Küçük,  bombalarına devam ediyor.

____________________________________________________________


Ali Babacan:   ...
Mevcut Dış İşleri Bakanımız. Ama daha çok Sanayi Bakanı veya Ulaştırma Bakanı gibi geliyor bana veya Enerji Bakanı gibi... Dış görünüş, hal ve hareketlerine bakın. Tam bir Arap yöneticiyi andırmıyor mu?  Diplomasi ve dış ilişkilerimizde, şekilsel düzeyde bile oldukça şeyin değiştiğini, kendisi ve türbanlı genç eşinden çıkarımsamak kolaylıkla mümkün.


(Irak Dış İşleri Bakanı Hoşyar Zebari  ile  Ali Babacan)

____________________________________________________________


Recep Tayyip Erdoğan:


Nâm-ı değer  Davos fatihimiz.  Ne fetih ama,  adamın Türkiye'ye dönüşü bile ücretsiz metro seferleriyle karşılandı. Gönüllerde taht kurdu!  Öte yandan bizzat  İsrail'in tepki çeken aşırı hareketleri  ve saldırganlığı sebebiyle bir facia olarak nitelenmedi bu durum/fevriliği dünyada.

Hatırlarsanız bir ara ülkemizde "delikanlılığın kitabını yazan" arkadaşlar türemişti ekranlarda;  oturdukları yerden rutin tavır ve hareketleriyle kitap yazardı bu Kasımpaşalı arkadaşlar.  RTE de kışkırtıldığında kolaylıkla o eşiğe yanaşıyor.

Murat Belge şöyle  diyor bugünkü yazısında  (
1 Şubat, Taraf) :
"Öfkeli ve vakur,  öfkeli ve zarif olmak mümkündür."

Başbakanımız bu noktaya artık gereğince yoğunlaşmalı.  Başparmağını her sinirlendiğinde dikine dikine kameralara sallamamalı.  Yoksa İsrael Cumhurbaşkanı Peres'in münasebetsiz benzetmesi  (İstanbul'a bombalar yağması örneği)  birgün gerçek olabilir.
____________________________________________________________



23 Ocak 2009 Cuma

Filistin'de bir insan

____________________________________________________________
14 Ocak tarihinde gazetelerde geçen bir haber dikkatimi çekti,  özellikle de haberde geçen bir bölüm. Buraya da taşımak istedim.  Gazze'de,  şehrin en büyük hastanesi olduğu söylenen Şifa'da çalışan bir doktorun, İsrail saldırıları sonrasında Anadolu Ajansı'na yaptığı açıklamaları ve haberden bir bölüm:
____________________________________________________________

"Artık her şeye alıştım.  Hiçbir şeysiz yaşamaya alıştım. Ölümlere alıştım. Hissizleştim. Sanki ailemi bile vursalar etkilenmeyeceğim.  Anlamı yok hiçbir şeyin.
Bu savaşta kural yok.  İnanılmaz ve vahşi.
Beş gündür eve gitmeden gece gündüz ameliyat yaptım. Beş günde yüz ameliyat yaptım. Ameliyat ettiklerim arasında hiç militan yoktu.  Gelenler çoluk çocuk, kadın, yaşlı;  çocukların çoğu 16'dan küçük. Militanların Gazze'de ayrı hastanesi mi var ki oraya gitsinler?  İsrail askerleri Gazze'ye girmeye çalışıyor ama giremiyor. Madem girmek istiyorsunuz girin, alın Hamas'ı. Öyle yapmıyorsunuz.  Füze gönderip çoluk çocuğu öldürüyorsunuz.  Bu tam bir hainlik...

ABD'den yeni silahlar getiriyorlar ve denemek için bizi kullanıyorlar. Deney farelerine döndük. Galiba fosforlu bomba bu.  Sürekli yanıyor, sönmüyor.  Suyla söndürmeyi denedik olmadı.  Ancak üzerine toprak örtünce söndü...

4 aylık bebeğime pilav yedirdim. Süt yok.  Karın ağrısından sürekli ağlıyor.  Bebek bağırsağı bu tür yemeği hazmetmiyor ama çare yok. Susturmak için ağrı kesici veriyorum. Ekmek de elektrik de istemiyoruz,  sadece normal bir insan gibi yaşamak istiyoruz."


____________________________________________________________
Ortopedi uzmanı Fadıl Naim ise bir ambulansta gönüllü çalışan 18 yaşındaki oğlunu,  ambulansın füzeyle vurulması sonucu kaybetti.

____________________________________________________________

Halit Abed Rabbo,  İsrail askerlerinin tahliye uyarısı üzerine evlerinden çıkarken iki kızının öldürüldüğünü,  birinin ise ağır yaralandığını söyledi.
2 yaşındaki Amal ile 7 yaşındaki Suat'ın otomatik silahlarla taranıp öldürüldüğünü,  Samer adlı kızınınsa hastaneye kaldırıldığını anlatan baba, "Evimizin önündeki tanktan gelen tahliye çağrısı ile dışarı çıktık. Tanktan çıkan otomatik silahlı bir asker  çocuklarımı taradı.  Suat'ın vücudundan
12 mermi çıkarıldı"  dedi.