Bayülgen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bayülgen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2016 Çarşamba

  Hakkı  DEVRİM   (öldü)


Üniversiteye henüz yeni başladığım yıllarda, yakınımızdaki büfeden düzenli olarak almaya çalıştığım Radikal gazetesindeki demirbaş yazarlardan biriydi  Hakkı Devrim.
"Cihannüma"* adlı, yarım sayfayı kaplayan bir köşesi vardı.   Yazılarında bazen güncel konular ve onlar çevresindeki sohbetlere değinse de,  demirbaşlar arasında Osmanlıca-Türkçe  ve  dil yanlışları yer alırdı. Okurları ile arasında nitelikli bir bağ vardı.  Nezakete değer veren biri olduğu belliydi; bununla birlikte "nezaket"i, görünüşteki yapmacıklık olarak değerlendiren biri de değildi.

Sonradan CNN Türk  haber kanalı açıldığında, orada haftada bir "Hakkıyla Sohbet" ve "Günbegün" adlı sohbet programları yapmaya başladı.  (Sanırım Cumartesi geceleri yayınlanıyordu, yahut Cuma mıydı?)  Her bölümünü izlemiş miyimdir? Sanmıyorum ama kaçırmamaya çalışırdım.  Zamanla bir büyüğüm gibi sevdiğim, gönülden saydığım,  (ve aynı zamanda da korktuğum)  birisi olduğunu söyleyebilirim.


Dil cambazı idi.  Tatlı-sertti.  Kendine has dolaylı bir anlatım üslubu üzerinden, geçmişteki anılarına göndermeler yaparak sohbet tarzında yazılarını yazardı.  Aksi bir adamdı, kendisi de bunu kabul eder ve şahsını öyle tanımlardı.  Köşesinde yer verdiği dil yanlışları nedeniyle  meslekdaşlarından bazılarının hışmına uğraması ender değildi, ama yine de inatla devam ederdi.  Saydığım bu özelliklerinden herhangi biri diğerinden daha belirisiz değildi.  Ne sadece "tonton ihtiyar"dı   ne de yalnızca aksi ve çelik gibi iradede idi.

Ekşi Sözlük'ten otisabi,  "ayar üstadı" diye tanımlıyordu onu  (ki kendisi Ek$i'nin tescilli ayar ustası idi).
Ve gerçekten de  "tek başına bir dil kurumu"  idi.   Osmanlıca-Türkçe kelimeler ve dil hakkındaki engin bilgisi ile olsun, bir köşeci olarak yaptığı dil incelemleri ile olsun,  dile karşı özen ve sevgisi ile örnek teşkil etti.  Benim bu blogu yazmaya başlamamda, geçmişte bolca makale okumamda,  yaptığım alıntılarda onun izleri vardır.


Hakkı DEVRİM, evliliğe ve eşine çok saygısı olan biri idi. Aralarında büyük bir muhabbet vardı,  eşini çok sevdiğini sakla(ya)mıyordu.
Zamanı birlikte iken unutabilen, birbirini tamamlamış iki entelektüel ve saygılı insan. 2008 senesinde beklemediği bir şekilde Gülseren Hanım'ı kanserden kaybettiğinde,  bunu kabullenmek ve yaşamaya devam etmek Hakkı Devrim için hiç de kolay olmadı.

Aşağıda eşi ve çocukları ile on yıllar öncesinden bir aile fotoğraflarını görüyorsunuz.


Bazı adamlar eşleri öldüklerinde ölür,  Hakkı Devrim de öyle biri idi.
Eşi Gülseren hanım öldükten sonra ne yazılarında ne dilinde eski şevk ve muziplikten eser kaldı.  Sessizce, belli belirsiz inzivaya çekildi.

Okul arkadaşları ve yaşıtlarının çocukları boyca kendisine yaklaşırken, "yolun yarısında" yapılmış geç bir evlilik, ve evlilik karşıtı huysuz bir adamdan  "Günden güne bağlandık, sarmaşık gibi"  demeye evrilmiş bir ihtiyar.  Hürriyet'te yayınlanmış eski bir söyleşisinde  ilk tanıştıkları dönemki hallerini şöyle anlatıyor;  bu tanım dikkat çekici:

“İki farklı cinstenmişiz gibi değil,  çok iyi arkadaşız.”

(Ayşe Arman ile yaptığı,  2009 tarihli bu söyleşisi bana çok hoş geldi:



CNN Türk'teki sohbet - söyleşi programlarından ilkine  (yanlış hatırlamıyorsam)  Okan Bayülgen'i çağırmıştı.  Bayülgen;   o yıllarda dikkatimi çeken,  sıradışı olduğu için adı anılan ama aslında yok sayılan  ve  orantısız hırpalanan bir isimdi. Ya saçma sapan ve hunharca eleştiriler alıyordu  ya da  genelin bu dışlayıcı tutumuna karşı çok büyük övgülerle sarıp sarmalanıyordu.
O gün birlikte yaptıkları yayın,  televizyonda zevkle ve defalarca izlediğim programlardan biri oldu.  Orada farklı kuşakların sağlam terbiye almış iki huysuz ve aksi isminin,  yaşlı ve genç olarak birlikte yarattıkları enerji ile  tuhaf bir uyumun yansımasını gördüm.  -Ki bu bizim toplumumuzda nadir rastlanan bir durumdur. Yaşlılar deneyimlerini gençlere doğru bir dil ve üslupla aktar(a)mazlar.
 (Nesiller arası iletişim sorunu ve bağ kopukluğu)

Pek de uzun olmayan bir zaman sonrasında bu kez Okan Bayülgen Hakkı Devrim'i kendi tv programına konuk olarak çağırdı, hatta demirbaşlarından biri olarak değerlendirdi.  Yalnız daha öncesinde (yine CNN Türk'te) yılbaşı programları yaptı Hakkı bey, Cüneyt Özdemir ile birlikte... Evet evet,  Cüneyt Özdemir ile  :)
Sabaha kadar süren canlı yılbaşı yayınlarında, o sene dünyada ve Türkiye'de olan olayları kendi üsluplarınca zevkli eğlenceli bir şekilde değerlendirmişlerdi. O çekimler de çok zevkli idi ve ilgili kanalda defalarca yayınlanmıştır.

........... Sonradan Radikal'e transfer olan Cüneyt Özdemir'in yaptığı dil yanlışlarını yazdı bir yazısında diye,  köşesinde çok alaycı ve kibirli bir cevap yazmıştı genç gazeteci bey kendisine.  "Sen benim yanlışlarımı bulacağına,  nasıl internet sitesindeki gazete yazılarım daha çok tık alır ve okunur, ona kafa yor" gibi bir aforizma idi.  Benim için o gün bitmiştir.  Daha da ne Twitter'da takip ettim  ne yazılarını okudum   ne 5N1K'sına baktım.   Gençlerin edepsiz kibirli hallerini hiç sevmem,
hele ki bu kibir  geçmişte kısa veya uzun bir beraber yürüme durumu olmuş kişilere dönüyor ise...  (Özellikle  "kibirli,  ne oldum delisi"  genç yaştaki parlak tiplerde bu ruh halini gözlemlersiniz.)




EKLER   ve  Yorumlarım:
  • Hakkı DEVRİM,  1929'da Eskişehir'de doğdu. 15 Haziran 2016 İstanbul'da  87 yaşında (kanserden) vefat etti.

  • * Köşesinin adı  Cihannüma   idi demiştim.
    Anlamı:  «Her yanı görmeye elverişli, camlı çatı katı veya taraça, kule.   Dünyayı gösteren harita»  demekmiş.

    1996'da başlamış Radikal yazarlığına.
    Demek ki 70 yaşına yaklaşırken tanımışım ben onu, çok farklı jenerasyonların fertleri olarak.


  • (Bu nasıl bir ülke? Yıllarca Radikal gazetesi kağıt basımlarında ve gazetenin internet sitesinde yayınlanan yazılarında kullanılan foto'su bile yok internette!  tv popularitesini yakaladıktan sonra çekilmiş bir dolu materyal bulabilmek mümkün, ancak en önemlisi yok. İnsana zerre değer verilmiyor bizde. Hep popüler olan, pop olabilmek/kalabilmek için bir dolu rezalet ve çıkıntılık yapan insanların peşinden koşan, bilgiye vefaya alçakgönüllüğe, kısaca "değerler"e değer vermeyen bir toplumuz. Değer kavramımız sorunlu. -Hep mi böyleydik, zamanla mı olduk?-  Benim en üzüldüğüm nokta budur.)



  • İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu.  Üniversite yıllarında İstanbul Radyosu'nda çalışmış, reji asistanlığı gibi görevlerde bulunmuş.
    Kabataş Erkek Lisesi mezunu olduğunu da ekleyeyim. Behçet Necatigil ve Faruk Nafiz Çamlıbel gibi şairler okulda hocaları imiş.


  • Vikipedi'de  "Gazeteciliğe 1952 yılında Son Saat'te röportaj yazarı olarak başladı. Daha sonraları Tercüman, Havadis, Yeni Sabah, Ege Ekspres ve Tasvir gazetelerinde çeşitli görevlerde bulundu. Yeni Sabah'ta genel yayın yönetmenliği yaptı;  'Fısıltı' köşesinin yazarıydı"  diyor.  Türkiye'nin ilk dedikodu ve magazin köşesi Fısıltı'nın,  Sabiha Deren  müstear isimli yazarı imiş. (Sonradan bunu kendisi açıkladı.)

    Evet,  Hakkı Devrim bazen ünlüler ve magazin konularına da değinirdi. Toplum önündeki ünlü evli çiftlere önem verirdi. Ancak söyleyecek paylaşacak bir lafı ve bir sohbet üslubu olurdu.  Münasebetsiz lakaytlıklardan yürüdüğünü görmedim.



  • Meydan Larousse  ansiklopedisinin genel yayın müdürlüğünü yaptı.  Türkiye'de onbinlerce eve ansiklopedi girmesinde payı büyük olduğu söyleniyor. Bizim çocukluğumuzda bunlar önemli şeylerdi.

    Bir dönem basın-yayın dünyasından uzaklaşıp tavukçuluk işine girmişse de, 1990 yılında Doğan Yayın Grubu'nda gazeteciliğe geri dönmüş ve promosyonu yapılan ansiklopedilerin hazırlanmasına katılmış.

    1995'te Posta'da Telaynak köşesini yazdı. 96'dan başlayarak uzun yıllar Radikal'in temel yazarlarından birisi oldu.
    (Maalesef ki  Eyüp Can  gazeteye Genel Yayın Yönetmeni olarak geldiğinde,  Devrim dahil Radikal ile özdeşleşmiş pekçok gazeteci topluca uzaklaştırıldı.  Perihan Mağden  zaten ayrılmıştı, üstüne gelen bu yeni dizayndan sonra ortam popülerlik düşkünü Cüneyt Özdemirgiller ve türevlerine kaldı. Sıklıkla Eyüp Can'ın fabrikasyon eşi Elif Şafak'lanıyorduk filan... Gazetenin eski tadı kalmamıştı yani.  Bir süre daha eklerinin hatrına almaya devam ettiysem de fazla sürmedi. Bunları daha önce Rol Modelleri & İkonlar'da da yazmıştım.)

    2005 yılı gibi bir zamandan itibaren de yıllarca Okan Bayülgen'in programlarında sabahlara dek daimi konuk olarak bulundu "Hakkı Baba", tatlı-sert bir huysuz yaşlı olarak. Özellikle Televizyon Makinası'nda televizyon şöhretini yakaladı. Ardından NTV'de Mirgün Cabas ile "Günlerin Getirdiği" programını sundu.  (2009)



  • Blogumda bulunsun:
    Bir tv kanalında İslam peygamberi Hazreti Muhammed için "kabile şefi"  dediği için  "Hakkı Devrim özür dilesin" kampanyası başlatılmıştı.  O da "Kutsal değerlere hakaret edilmez!!!" timi  tarafından hizaya gelmek üzere aba altından sopa gösterilmeye maruz kalmıştı yani.  Yaşlılıktan yırttı biraz da...
    (Bu arada ansiklopedik tanım olarak Kureyş kabilesi mensubu ve yöneticisi olan bir adama "kabile şefi" denince İslam'ın hoşgörü dini olduğunu bir kez daha müşahade etmiş olduk.)


  • Son zamanlarda ölünün arkasından (kötü) konuşmak ve nefret ruhunun her türlü meyvesini vermek gibi bir âdet oluştu. En son, yine bu sene Haziran ayı içerisinde vefat eden Yaşar Nuri Öztürk'ün ölümü ile ortalık küfür ve beddualar ile doldu. Kendi köşesinde sessiz sakin yazılar yazan, uzun zaman önce sağlık sorunları sebebiyle inzivaya çekilmiş insanlar hakkında bile öldükten sonra sosyal medyada yazılanları okuyunca hayretler içerisinde kalıyoruz,  değil ki Yaşar Nuri gibi bol tartışmalı isimler...
    Madem böyle tepki verilesi görüşleri-hareketleri varmış bu insanların,  sağlığında neden susmuşlar, neden sessiz kalmışlar? Mezardan "cevap hakkı"nı kullanması mümkün değil diye mi?
    Bu kadar kin, nefret, intikam duygusu ve fırsatçılık içerisinde olan insanların ne işi olur  din  ile  Allah  ile  veya gazetecilikle?




  • ALINTILAR:

    Hakkı Devrim, özellikle dil konusunun üzerinde önemle duran biri idi. Bir gazeteci olarak yazılarında ve yayınlarında Türkçe ile Osmanlıca'dan kalma eski kelimelerin, deyimlerin hatalı kullanımlarına bolca yer verir,  demiştim yazının başında.
    Ölümünden sonra, internette bulabildiğim bazı söyleşilerinden çeşitli alıntılar paylaşıyorum bu kısımda:


Kürtler ve Kürtçe:

Osmanlı'dan beri Kürtlerle beraber savaşıp dövüşüyorsunuz.  Herkes terk edip gidiyor,  bir tek Kürtler kalıyor yanında.  Sonra savaş bitiyor. Ne yazıyorsun, "Ne Mutlu Türküm Diyene"...  Ee o zaman Kürt olan ne yapacak.

"Bu ülkede bir baba, devletin nüfus dairesine gidip (evladına) büyüklerine, tarihine, kültürüne uygun bir isim koymak istiyor. Ama buna izin verilmiyor. Ya buna gülmek bile ayıp. Bu nasıl bir ayıptır nasıl bir mantıktır."

"İnsanların en mukaddes yerleri dilleridir. Ama insanlar, kadınlara verdikleri önemi dillerine vermiyorlar. Bir insanı dilini konuşmaktan men etmek kadar büyük bir cinayet olabilir mi? Sadece Kürtlerin değil, Rum, Yahudi arkadaşlarımın da dillerini yasaklamaya kalktılar. 6-7 Eylül'de papazları sünnet etmeye kalktılar. Bütün bu hengâme içinde benim bir dil davam var, ama ümidim yok. (...) Bu asgari bir insan hakkıdır,  yaşamak hakkı kadar tabii bir haktır."
_"Ana dilde eğitim ülkeyi böler" diyenlere siz ne dersiniz?  (diye sorulmuş)
  "İsterse böler. Ben ne yapayım?"
  “Ülke benim için dilden daha önemli değil ki!”



Devlet adamlarına eleştiri:
"Bizim devlet adamlarımıza bakın, cehalet kokusundan yanlarına varılmıyor.  Konuşurlarken de kullandıkları kelimelerden anlıyorsunuz ki mantıklarında dünya meselelerinin netleşmesi diye bir durum yok."


Kadın-Bayan-Hanım  mı denecek tartışması hakkında:
"Bay ve Bayan, modernleşme hareketinin bir sonucu olarak dilimize girdi. Ama günlük hayatımızda yer edinmesi zor. Atatürk çok uğraştı bunun için. Ama İsmet İnönü'ye kabul ettirememişti. Bayan burada hem bekâr hem de evli hanımları tasvir etmek için ihtiyaç olarak dilimizde kalmaya devam ediyor. Tavsiyem, resmi tanımlarda mesela basketbol takımını anlatırken 'kız'; günlük hayatta 'hanım' veya 'kadın' kullanılmasıdır.  Ama evet;  bayanın yerine başka bir icat gerekiyor."
(Akşam'da Mehmet Özdoğan ile söyleşisinden, karıştırılan tartışmalı kelimeler üzerine notları da arşivde bulunsun:
 'Hassas' kelimeler kılavuzu)



"Evlilikte saadetin şartı nedir bilir misin? Bir aradayken de yalnız kalabilme mucizesini gerçekleştirebilmek.  Ben kadınımla böyleydim."


"Mensubu olduğumuz toplumda en güçlü kurum aile'dir"

gibi bir sözü de vardı Hakkı DEVRİM'in. Şimdi o yazısını bulamıyorum, ama anafikri şöyleydi diye hatırlıyorum:
"Siyaset, Merkez Bankası, ekonomi, silahlı kuvvetler filan değil; Türkiye'nin temeli  Aile'dir."



Gazete yöneticileri üzerinden medya eleştirisi:
"Türkiye'nin büyük işadamlarıyla siyasetçileri anlaşmış durumdalar. Artık gazetelerin başında kesinlikle gazeteciler yok. Büyük para sahipleri gazeteleri alıyor; gazetelerini satarak, reklam alarak ve hükümetin istediklerini yaparak daha çok para kazanıyor. Siyasi iktidarlar da emri altına aldığı gazetecileri kullanarak oy alıyor. Patronlar  gazetelerden  nüfuz ve para,  iktidarlarsa oy sağlıyor. Bu ikili anlaşma Türkiye'yi boğacaktır. Entelektüel takımı ise gazeteleri esnafa kaptırdığı için suçlu."

"Genel yayın yönetmenleri mesleğe sahip çıkmıyorlar. Meslekten ne bekleneceğini, idealinin ve görevinin ne olduğunu düşünen, bunları uygulayan yazı işleri müdürleri görmüyorum."

"Bugün gazeteler Türkiye'ye zarar vermekte. Hâlbuki Türkiye'de kamuoyunun kültürünü arttırma, zevklerini inceltme, zekâsını parlatma bakımından gazetelere fevkalade ihtiyaç var. Fakat bunu yapmıyorlar."


Aydın DOĞAN'ın kızları hakkında:
"Aydın Doğan hakkında belgesel yapmak istediklerini söyledi kızları. Parayla yapılan belgeseller sadece övgüdür, belgesel değil. Bu fikrin doğru olmadığını kendimi sevdirmeyen üslubumla söyledim. Daha sonra bir yazımda da, kendi kızımdan bahsettikten sonra "Kız sahibi olmak zor iş. Allah üç, dört kızı olanlara kolaylık versin" yazdım. Sanıyorum, neden bu.  ("Hakkı Bey yaptıklarınızı beğendiniz mi?" diye yakışıksız bir çıkış yapmış Aydın bey'in kızlarından biri, gazeteden kovulması ertesinde odasına çağırarak.)



RTE yorumu:
_Cihannüma köşeniz açık olsa, Erdoğan hakkında neler yazardınız?  (diye sorulmuş)
_Bunu hemen söylemem ama televizyon mülakatında karşıma gelse, "Tayyip Bey, siz talihli bir adam olduğunuzun farkında mısınız" derdim. "Talih olabilir, ama ben de çalışıyorum" derse,  "Çalışıyorsunuz ama sizin kadar talihli başvekil görmedim"  derdim.
Rakiplerine baksana.  Biri Kemal Kılıçdaroğlu, biri Devlet Bahçeli...
Bana da onları versen, ben de başvekil olurum. (Gülüyor)  Ne kadar saçma bir şey söylersen söyle, onlar daha saçmasını söylüyorlar. Erdoğan'ın karşısında hiçbir şey yok.


          Bu da CHP ile ilgili,  daha önce de bu blogda paylaştığım  (Kemal Kılıçdaroğlu'nun yeni başkan olduğu dönemde alıntıladığımda uğruna çok dışlanmalar ve alaylar yaşadığım, Kemalist zihinlerin bu vesileyle Hakkı Devrim'e de epey saydırmasına vesile olduğum)  bir yorumu:

"CHP gündemden düşeli bence 59 yıl geçiyor.  1950 CHP'nin sonuydu. Darılmayın, gücenmeyin! Zorla ayakta tutacağız diye, tarihî bir kuruluşu hortlağa döndürdünüz. Bu Onur (Öymen) belası aslında hayra alamet sayılır.  Zemini boşaltma kararına varın ki, sahici bir muhalefet de neşvünemâ  («gelişip büyüme»)  imkânı bulsun."

(Hakkı Devrim  -  CHP'den kime ne hayır gelir!  24 Kasım 2009 Salı - Radikal)




  • Vefatı sonrası,  Ayşe Arman'ın Instagram hesabından paylaştığı uzun nottan bir alıntı:

    "Bende emeği olan insanlardandı, meslek hayatım boyunca pek çok kere (...) desteğini hiç esirgemedi.  Daha iyi olayım diye eleştirmek için de arardı,  iyi bir şey yaptığımda alkışlamak, "Aferin!" demek için de...  Harbi entelektüel oydu işte. Dürüst ve kendi gibiydi, lafını da esirgemezdi."


  • Ve son olarak, Okan Bayülgen'in Hakkı Devrim'i anlattığı bir telefon bağlantısının kaydını koyuyorum. Yavaş yavaş ortak hafızamızı kaybedip zamandan kayarken...
    https://www.youtube.com/watch?v=LCx_kT0sdK8



  • 2016,  gençler,  Hürriyet,  İslam,  Kemalizm,  kibir,  NTV,  Perihan Mağden,  popüler kültür

    17 Mart 2015 Salı

     Müzeyyen  SENAR


    I. Dünya Savaşı'nın bittiği 1918 yılında Bursa'nın bir köyünde dünyaya geldi. Güçlü bir ses olarak sayısız plak, konser, gazino çalışması; alkışlar, hayranlıklar (ve tabi kırgınlıklar); müzik dünyasına girişlerinde rol modeli olarak desteklediği pek çok genç yetenek ile  -ve pek çok çocuklar doğurmuş, evlilikler yapmış bir anne olarak-   büyük şöhret, özgün bir ruh, asırlık koca çınar Müzeyyen SENAR "Müzeyyen Abla"nın  8 Şubat 2015'te Ege Üniversitesi'nde vefatından sonra "Cumhuriyet'in Divası" denmiş bu hanımefendi için uzun zamandır tamamen bıraktığım yazma eylemine ve kaleme geri dönme kararı aldım.   Umarım içime sinen bir yazı ortaya çıkar.

    Hadi başlayalım.
    Öncelikle şunu söylemek isterim ki bizim ülkemizde  Biyografi  tarzı pek bilinmiyor ve önemsenmiyor, neredeyse pek çok edebi-soyut konuda olduğu gibi... Kişinin Doğum-Ölüm tarihi ve mesleğini yazdın mı, bir de mezun olduğu okullar ile çocuk sayısı, al sana oldu mu bir biyografi! Hayır,  ol(a)madı maalesef.  Nitekim Müzeyyen Senar'ın ölümünden sonra internette bulduğum biyografilerin ya birbiriyle tutarsız ve çelişkili ya da çoğunun boş,  bomboş,  içeriksiz ve niteliksiz olduklarını fark ettim.
    Kaç tane taş plak çıkarmış, Cumhuriyetin ilk yıllarına denk gelen o dönemde hangi yabancı ülkelerde konserler vermiş,  farkı ne imiş? Bunlar hakkında pek bir şey yok.
    O nedenle ağırlıklı olarak kendisinin söyleşileri ve şahsi sezgilerim üzerinden bu yazıyı yönlendirmeye karar verdim.



    Doğum tarihinin 16 Temmuz 1918 olduğu söyleniyor. (Eski zamanlardaki doğum tarihlerinin güvenilirliği çok su götürür.) Çocukluk yıllarını Bursa'da geçirdikten sonra  annesi ile İstanbul'a yerleşiyorlar bir sebepten, söylendiğine göre teyzesinin yanına gidiyorlar.

    Sesi annesi ile gittiği mevlitlerde, düğünlerde ve yakın çevresinde dikkat çekiyor. Bir müsamerede onu dinleyenlerden birisi çok etkilenip musiki eğitimine yönlendirilmesini tavsiye ediyor.  Okuluna devam ederken bir yandan da   Üsküdar Kız Musiki Cemiyeti'ne   ve sonraları Kadıköy Musiki Cemiyeti'ne katılıp  Sadettin Kaynak, Selahattin Pınar, Lemi Atlı gibi büyük ustalardan ders görüyor.  Henüz 15'ine girmeden (1932)  İstanbul Radyosu'nda şarkılar söylemeye başlıyor.  Yaşı müsait olmadığından, mahkeme kararı ile büyütülerek gazino çalışmalarına başlıyor ve şöhreti kulaktan kulağa git gide yayılıyor.   Onun için  "Şarkılara ruhunu kattığı"  söyleniyor.    Gerçekten de ölümü ertesinde internet üzerinde bulduğum,  özellikle gençlik yıllarındaki o henüz yorulmamış eski sesini dinlediğimde çok etkilendiğimi ve şaşırdığımı belirtmek isterim.


             Kendisinin bir röportajındaki ifadesine göre,  asıl adı  Münevver imiş. Eniştesi sonradan süslü, neşeli bir ismi olsun istemiş; anladığım kadarıyla eğlence hayatına daha çok uyar diye "Müzeyyen" olmuş.
    (Arapça kökenli bu kelime  "süslenmiş, bezenmiş, süslü"  demekmiş.)


    -İlk evlilik-     İstanbul'daki çeşitli gazinolarda, Antalya'da, İzmir Fuarı'nda, Eskişehir'de sahne alıyor. Eskişehir Porsuk Bahçesinde program yapıp Porsuk Oteli'nde kaldığı dönemde   otelin müdürü olan  Ali Senar; İstanbul Radyosu'ndaki bir yayından dönerken tekrar karşısına çıkıyor ve kendisine aşık olduğunu, evlenmek istediğini, dayanamayıp bunun için geldiğini söylüyor.   Evleniyorlar.   Müzeyyen hanımın Dombayoğlu olan soyadı böylelikle ölene dek "Senar" olarak kalıyor.


    Mustafa Kemal Atatürk'ün beğenisini kazanıp meclisinde birçok kez şarkı söylüyor. Atatürk'ün huzurundaki anılarını tv'de yayınlanan söyleşilerinde anlatırdı; belki birine denk gelmişsinizdir. Mesela ilk kez Ata'nın karşısına çıktığında kendisinin saçının kesilmesini istemiş,  eşinin de bıyığının...

    O gün saçlarının kesilmesini şöyle yorumluyor Senar:
         "Atatürk beni modern bir kız yapmak istedi."

    Elinde tuttuğu bir kitapçığı inceleyip buradaki eserlerin hepsini bilip bilmediğini sormuş Atatürk. Bildiğini söyleyince de biraz okumasını istemiş,  "Cana Rakibi Handan Edersin" eserine yorumunu beğenmiş. Ardından Atatürk'ün beğeneceğini umduğu Rumeli türkülerini okumuş.

          Müzeyyen Senar'ın dediğine göre kocası huysuzluk çıkarıyor, Dolmabahçe Sarayı dönüşü yolda tartışıyorlar.

    "Çok yeni olmasına rağmen evliliğimiz yürümüyordu.  O gece eve gelince üstüme yürüdü, annemi tartakladı... Ben de kafasına vazoyu geçirdim... Bir defasında da Atatürk'le dans ettim diye kavga ettik. Sonra da ayrıldık zaten"  diyor.     (Bakınız ilişkilerde  -hele evlilikte-  saygı bitince;  kadın da özgür bir kadınsa bitiyor,  zaten yürümüyor.)



        Ankara'daki bir resmî açılış balosunda Atatürk kendisini dansa kaldırmış.   "Aman Allahım   nasıl ölmedim ben orda?!!"   diyordu.       "Ne bilirim ben dansı?  Daha on sekizimde Bursa'dan gelmiş bir köylü kızım, nerden bileyim dansı! Zangır zangır titriyorum, bak şu anda anlatırken bile!  Ama o anladı.  Dansı bilmediğimi anladı, elimden tutup şöyle bir alanın etrafında yürüdük ve tamam, balo açılmış oldu böylece"  diyordu.    Sonradan Atatürk'ün yatında da şarkılar söylemiş.  (Haziran 1938)  Bu kez korkup titrememiş ama... Aksine çok rahatlamış. Yanı başında sazlar, ekip, samimi bir ortam ve sohbet olduğu için Atatürk'ün huzuruna bu çıkışında telaşeye kapılmadığından,  çok mutlu olduğundan bahsediyor. Hatta Atatürk'e bir oğlu olduğundan bahsedip resmini gösteriyor. İsmi "Ergun" olan oğlanın adını Erkin yapalım diyor Atatürk,  araya girip lafı kaynatanlar olunca kalıyor.
                           Atatürk'ün,  işini de keyfini de bilen bir adam olduğunu ve bu yönüyle de takdirini kazandığını söylemişti bir söyleşisinde. Kendisi şarkı söylerken dikkatini çeken en önemli husus ise Atatürk'ün önündeki azar azar içtiği rakısı, ucu yaldızlı sigarası ve meze olarak kullandığı leblebisidir.


    Bursa'da geçen çocukluğu sırasında başına iki önemli olay geldiği söylenir. Birinde saçları yanar. Diğerinde ise bir sabah uyandığında konuşamaz olur, kekemelik başlar. Tutukluğu sadece şarkı söylerken geçmektedir. Ancak yıllar sonra normale döner, tekrar konuşabilmeye başlar. Yine de söyleşilerini dikkatle dinlerseniz kekemeliğinin izlerini ve konuşmalarındaki tutukluğu,  sesteki ani iniş-çıkışları fark edebilirsiniz.
    "Hızlı hızlı konuşurum, tutulmamak içün"  diyor.  2009'daki bir gazete yazısında şöyle aktarılmış kendisinden:

    "Ben küçükken kekemeydim, nazardan... Bir gece düğüne gittik. Şarkı söyleyip oynamıştım. Sabah bir kalktım konuşamıyorum! 'Anne' diyemiyorum. Kekemeliğin ne olduğunu çok iyi bilirim. Makamla seslenirdim ‘aaaa aaaa anne’ diye... Makam var ama sadece  'anne'  yok.  Çok uzun süre geçmedi.  Sadece şarkı söylerken düzgün çıkıyor. Bir şey isteyeceğim zaman mecburen şarkı söyleyerek istiyordum anlaşılsın diye.  Hicaz melodiyle tuzluk istiyordum annemden! Sonra yine ansızın açıldı dilim.  Şimdi tekrar çocukluk günlerime döndüm,  pepeliyorum."




    Müzeyyen   SENAR
    pek çok konuda sahnelerde yenilikleri başlatmış birisi. Örneğin yerli kadın şarkıcıların "gece kıyafeti" de denen şık elbiseler ile sahneye çıkması, ilk straplez kostüm, yırtmaç ile sahneye çıkma, sahnede peruk takma, yelpaze ile şarkı söyleme, gazinoda şarkıcının kendine has özel dekor tasarımı, hareketli mikrofonu yurt dışından getirtme...   İlk kadınlar matinesini başlatmış,  ilk kez yurt dışında konser veren Türkiyeli şarkıcı olmuş...

    Bir gece yaptığı programı diğer gece tekrar etmezmiş mesela...  İzleyiciler ertesi gün geldiklerinde başka şarkıları okuyacağını bilirlermiş. Çoğu yeniliği, özellikle yurt dışı konser ve seyahatlerinde gördükleri üzerine düşünüp ülkeye uyarlaması sonucu getirdiğinden neşe ile bahsederdi rahmetli.

            Bana asıl ilginç gelense şudur:
    20. yüzyılın başlarında Senar'ın sahne hayatımıza getirdiği yenilikler; üzerinden neredeyse bir yüzyıl geçmesine rağmen halen devam etmekte.  Halen en ünlü kadın şarkıcılarımızın, "assolist" denen havalı kadınlarımızın çoğunun gece kıyafeti,  hatta "gecelik" denilebilecek şeylerle sahneye çıkması bir tek bana mı ilginç geliyor?  :)

    "Dünyada gecelik ile, gece kıyafeti ile sahneye çıkma modası mı kaldı? Bunu bu kadar sahiplenmek neden?" diyecek gibi oluyorum;  sonra aklıma Ajda Pekkan geliyor, susuyorum.  70'ine merdiven dayamış birisi bir nebze olsun bu geleneği aşmaya çalışıyor!  "TR'de neden bazı şeyler bu kadar mantıksız seyrediyor?"  gibi soruların yeri burası olmadığından, notumu düşüp devam ediyorum.




    -İkinci evliliğini-  Ercüment Işıl adlı Galatasaraylı bir futbolcu ile yapıyor. Aslında bir arkadaşının bu beyden hoşlandığını öğrenince ikisinin arasını yapmaya çalışırken, erkek taraf asıl kendisinden hoşlandığını söylüyor ve evliliğe varan duygusal bir yakınlaşma başlıyor aralarında  (gibi gibi)...
    Yaklaşık 10 yıl süren bu ilişkiden,   oğlu Ömer ve birkaç kez beraber sahne de aldıkları  -birlikte  Feraye  türküsünü söylerlerdi-   1947 doğumlu kızı Feraye dünyaya geliyor.

            Yanlış hatırlamıyorsam,
    -son evliliğini-  Arabistan'ın Türkiye büyükelçisi ile yapmıştı.   Evliliği uğruna sahneleri bıraktığı Tevfik Hamza Bey adlı bu adamdan hep sevgi, şefkat ve övgü ile bahseder; daima kalbinde olduğunu ima ederdi.

    "Hayatımda ilk kez bir erkeğin, omuzlarımdan bütün yükü alarak beni sevebileceğini onda gördüm" demiş.  Aralarında güçlü bir sevgi bağı olduğu anlaşılabiliyor.

    Türk basını ve Dış İşleri çevrelerinde, bu evliliği sonrası çıkan yazılardan ve dedikodulardan çok incindiğini ima ederdi konusu açıldığında. Gazeteciler ve saygın görünen elitlerin tavırlarına karşı eleştirileri, derin kırgınlıkları olan birisiydi.  Bu haberler ve söylentilerden eşinin mesleki olarak kınama alması sebebiyle mecburen ayrılmak zorunda kalmışlar sonunda.

          "1950'de evlendim 1951'de ayrıldım, yani sadece bir sene... Ayrılırken hâlâ aşıktık birbirimize. İstemeye istemeye ayrıldım. Çok direndi, çok mücadele etti ama olmadı, yapamadı. İşinden, sefirlikten aldılar. Ama ben çocuklarımı bırakıp ardından gidemedim. Çocuklarım daha çok küçüktü, Ömer çok küçüktü, Feraye okuyordu... Onları bırakamadım. Keşke bıraksaydım. Şimdi hepsi evlendi  çoluk çocuk sahibi oldu."

              diyor Posta gazetesinde yayınlanan bir söyleşinde.


    Bu ilişkisi bitince kendisini geri çekmiş, on yıl kadar bir süre teknesinde yaşamış. Hayvan sevgisi de büyük olan biriydi... Hiçbir zaman ağlak bir kadın olmadan,  neşesini yaşatma mücadelesi içerisinde,  kışın sabah serininde denizde yüzen;   kibirli olmadan, hava atmadan sahnelerde kalmış ve pek çok genç yeteneği desteklemiş biriydi. Hakkında hep "Türk sanat müziği şarkıcısı" deniyor;  oysa  Feraye, Ormancı, Haydar Haydar  gibi pek çok türküyü sanki kendisi yakmış gibi söylerdi.

    Yirmi küsür yıl sonra,  bir hava alanında Avustralya'ya mı yoksa başka bir yere mi konser vermek için gitmek üzere uçak beklerken, eski eşi ile bekleme salonunda karşılaşmışlar.   Meğer kendisiyle aynı uçakta Tevfik Hamza Bey'in oğlu da varmış, Müzeyyen Senar'ı görüp babası karşılamaya geldiğinde bundan bahsetmiş. Göz yaşları içerisinde kucaklaşıp ağlaştıklarından ve bol bol eski günlerden sohbet ettiklerinden bahsetmişti. Vedalaştıktan kısa süre sonra da adamın kalp krizinden öldüğü haberini almış zaten.  "O benim onu sevdiğimden daha fazla sevdi beni"  diyordu.

          TV ve ilintili şeyleri uzun zamandır izlemediğim için, ölüm haberlerinde bunlar söylendi mi bilemedim,  paylaşmak istedim.
    Allah rahmet eylesin.



    Vefatı sonrası paylaşılan, defalarca dinlediğim videolardan biriydi bu. Türkiye'deki yozlaşmayı birçok açıdan izleyiciye sunan Muhsin Bey filminin ilk sahnelerinde de kullanılmış oysa. Ama fark edememişim demek ki...     Bu nasıl bir yorumdur yarabbi!


          Müstesna bir kadındı,  sadece meslek hayatı ile filan değil.   Az görülen bir güç ve sağlığa sahipti mesela. Avcılıktan tutkuyla haz alıyordu. Şuh salon ortamlarında şarkı söyleyen,  ama "salon kadını" olmayan bir kadındı.   Son yıllarına kadar tuttuğu ve kavradığı elma, ayva gibi sert meyveleri birkaç saniye içinde eliyle ortadan ikiye çatlatabilmesi ve cam bardak yemesi bana ilginç gelmiştir örneğin  :)

    Veya küçük yaşlardan itibaren kekeme olan bir kızın şarkı söylerken bülbüle dönmesi ve zamanla dilinin açılması...
    Zeki Müren, Bülent Ersoy, Muazzez Abacı gibi isimleri yolun başında destekleyip sahneye hazırlaması ve her biri Türk sanat müziği çizgisinde olan bu kişilerin şöhret ihtimallerini ezmemesi de cabası.

    Eski şarkılarını dinlerken, bazı yerlerde sanki Zeki Müren yahut Bülent Ersoy okuyormuş gibi geliyor. Bu isimlerin kendisinden bu kadar etkilendiklerini bilmezdim, oysa Senar bunları anlatmış zaten kimi söyleşilerinde.




    ~ Söyleşilerinden Kısa Kısa ~
    • _Neyin özlemini çekiyorsunuz?
      _Evimde oturmanın özlemini çektim hep. Bir de tek bir evlilik yapmanın özlemini çekiyorum. Bir kocayla hayatım geçsin isterdim. Yaşlılığımı onunla geçirmek isterdim.



    •       "Mutluluktan uçtuğum bir evlilik yaptım ben onunla...   Bir gün Çin Sefaretinde bir davet vardı. Sefireydim artık ve ilk kez sefire olarak bir davete gidiyordum. Kapıda Çin sefiri ve sefiresi bizi karşıladı. Fransızca konuşuyorlardı, anlamıyordum. Hepimiz salona doğru yürüdük. Ben Çin Sefiri'nin kolundaydım, Tevfik Hamza Bey de onun eşine refakat etti. Salona girdiğimizde herkes bizi süzüyordu. Ben sürekli tebessüm ettim, rüyada gibiydim.  İçimden  ‘Hey koca Müzeyyen, alın yazında bu günleri de görmek varmış’  dedim. Dans müziği çaldı. Kocamın güçlü kolları arasında dans ediyordum, yorulmak nedir bilmiyordum. Dedim ya çok mutluydum! Daha sonra içkimizi tazelemek için salonun bir köşesine geldim. Bir baktım arkamda bir ses, benim hakkımda konuşuyorlar. Duymamı özellikle istediklerinin farkındaydım. Benim için ‘O mu şekerim, Müzeyyen canım. Şarkıcı Müzeyyen’,  yanındaki  ‘Ne işi var burada?’  diyor.   ‘Şey canım işte,  o Arap elçisi var ya,  onunla evlenmiş’...   ‘Ama işte bunlar böyle olur. Şarkıcıdan ne olacak sanki?’  Dondum kaldım. Arkamı dönüp baktığımda konuşanlarla göz göze geldik.  Konuşanlardan biri o devrin Dış İşleri Bakanı'nın eşi Behice Köprülü idi. Çok sinirlendim. Tevfik Hamza Bey fark etti benim bozuk olduğumu ve ‘Ne oldu Müzeyyenim?’ dedi. Onu üzmemek için hiçbir şey söylemedim, ‘Hadi dans edelim’  dedim. Olayı kapattım."




    • Çoğu biyografide yazanın aksine; iki değil üç çocuğu vardır kendisinin.   İki oğul (Ergun ve Ömer),  bir de Muğla türküsü "Ferahi"den esinlenerek adını koyduğu kızı Feraye.


    • Ölüm nedeni:

        "Klasik Türk Müziği'nin efsane ismi Müzeyyen Senar, tedavi gördüğü Ege Üniversitesi'nde sabah 7 sularında hayatını kaybetti. Müzeyyen Senar'ın kızı Feraye Işıl, AA muhabirine yaptığı açıklamada, zatürre teşhisiyle Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde tedavi altında tutulan annesinin bugün sabah 07:30 sıralarında vefat ettiğini kaydetti. Müzeyyen Senar 97 yaşında idi. Kısmi felç nedeniyle uzun süredir yürüyemiyor ve konuşamıyordu."
      (8 Şubat 2015 tarihli bir internet haberinden)













    • 70-80'lerde sahnelerdeki aktif şarkıcılık hayatına veda ediyor. 1972'de Maksim Gazinosu'nda sahnelere veda konserleri düzenleniyor.
                        250'nin üzerinde taş plağa okuduğu,   sayısını internet üzerinde net olarak bulamadığım pek çok 45'lik ve 33'lük plağa sahip olduğu söyleniyor. Özellikle 1930'lar ve 1940'lardaki sesi tabii çok çok farklı. Bizler genellikle bu sesini bilmiyoruz, yaşlılık dönemindeki sesi zannediliyor Müzeyyen Senar denince...


      1998'de "Bir Ömre Bedel" adlı, içerisinde pek çok ünlü ile düetleri olan bir albümü yayınlanıyor: Tarkan (Benzemez Kimse Sana), Nükhet Duru (Huysuz ve Tatlı Kadın), Nilüfer (Dalgalandım da Duruldum), kızı Feraye ile Feraye türküsü, ayrıca Ajda Pekkan, Sezen Aksu (Gülşen-i Hüsnüne-Canlı), Şebnem Ferah, Fatih Erkoç, Levent Yüksel, Kubat gibi...


      2004 Harbiye Açık Hava Tiyatrosu'nda Müzeyyen Senar'ın 70. sanat yılı kutlandı.   Mustafa Yolaşan ve İzzet Öz'ün sunuculuk yaptığı gecede; Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Emel Sayın, Özcan Deniz, Sertab Erener, Adnan Şenses, Sibel Can, Ahmet Özhan, Levent Yüksel, Aşkın Nur Yengi, Göksel, Fatih Erkoç, Mustafa Keser ve Mustafa Sağyaşar;  Müzeyyen hanımın sanat hayatı boyunca seslendirdiği eserlerden örnekler sundular.



    • Şarkı söylemenin "bağırmak" olarak algılanmasından rahatsızdı. Bağırmadan şarkı söylemekten yanaydı. Yorum olarak genç yeteneklerden kimi beğendiği sorulduğunda "Sibel Can" demişti bir yerde.   Ayrıca 1998 yılında kendisine verilen Devlet Sanatçısı ödülünü de kabul etmemişti.  Onlarca kişiye bu ödül verildikten sonra kendisinin akla gelmesine incinmiş olmalı.



  •  2005 yılında “Cumhuriyet'in Divası Müzeyyen Senar” adlı kitap Remzi Kitabevi tarafından yayınlandı.  Radi Dikici'nin kendisi ile yaptığı sohbetler ve araştırmaları sonucu ortaya çıkan bu kitabın tanıtımı için Senar ekranlarda birkaç programa da çıkmıştı.

    Uzman TV,  Radi Dikici ile Müzeyyen Senar üzerine yapılmış bir dizi söyleşiye yer vermiş, kısa kısa bir dizi video,  izlemeye değer.
    Ben sadece ikisini paylaşıyorum burada:



    • Okan Bayülgen'in bir dönem yapmış olduğu ZAGA isimli programa konuk olduğu bölüm özel bir yayındı. O yıllarda "yok antipatik, yok şu bu" diye Bayülgen'e boyalı basında burun kıvrılırken;  Müzeyyen Senar gibi pek ekranlara çıkmayan büyük bir ismin  gecenin bir yarısı bu şova çıkmayı kabul etmesi bile bir enstantane idi,  anlayana...

      Yaş grubu itibariyle benim de kendisi ile tanışmam ve sevmem bu program ile oldu. Ancak maalesef şu an internette bu bölümle ilgili hiçbir görsel materyale ulaşamadım. Belki ayrıntılı bir okurluk yapılırsa Ekşi Sözlük'te ilgili tarih ile ilgili birkaç entry'e rastlanacaktır diye düşünüp oraya da baktım, ancak Ekşi'deki bilgilerin hiç bir kalıcılığının olmadığını bir kez daha görmüş oldum maalesef   :(

      Bu programdan yaklaşık üç sene sonra (2006), Bayülgen'in hazırlayıp sunduğu Televizyon Makinası'na da çıkmıştı. O güne ait bir video kaydını çok şükür bulabildim!  Kısa bir şey,  silinmezse eğer linki şu:
      Televizyon Makinası,  4 Mart 2006




  • Müzeyyen Senar avcılığa düşkün biriydi.

    İyi bir avcı ve atıcı olduğu söyleniyor. Bursa'da gecesinde konsere çıktığı zamanların sabahında avlanmaya gittiğini anlattığı bir anısını dinlemiştim sanki  :)


    • “Ben kavga ederim, kavga ayırırım. Adam dövmüşlüğüm de vardır.   Bir defasında Çengelköy'de, 10 lira taksitle aldığım kürküm üzerimde salına salına yürürken, adamın teki arkadan el attı. Bir vurdum, yere yapıştırdım! Orada oturan bir paşanın oğluymuş.”

    • “Dolu dolu yaşadım. Ve de sağlıklı. Dahası bazen hiçbir şey içmeden, sadece kendi sesimden sarhoş olacak kadar mutlu.   Hayatta her şeyim oldu; mücevher, kürk, ev, han, hamam... Hepsi gitti. Umurum değil. (Kömür karası terrier köpeğini sevgiyle kucağına alarak) Şu gördüğünüz dört ayaklılardan başka kazık yemediğim kimse kalmadı. Ne çok aldatıldım, bir bilseniz! Her seferinde bile bile aldandım ama elimde değil. Neyse canım sağolsun,  önemli olan sağlık.”
      (Müzeyyen Senar anılarından)


      “Hamam merakım her zaman vardır.   Karnım burnumda olduğu halde, 1 Şubat 1947 günü hangi akla hizmetse, Galatasaray Hamamı'na gittim. Hamama yeni girmiştim ki, birden sancım tuttu. Dışarı çıkıp hemen doktor Bahar'a telefon ettim. O da 'Çabuk eve dön' dedi.  Ev çok yakın olduğu için Nazmiye koluma girdi ve yürüyerek eve geldik. Doktor muayenesini yaptı ve 'Saat üçten evvel doğurman söz konusu değil, ben buraya uzanıyorum, üçte uyandırın' dedi. Biz her türlü hazırlığı yaptık. Saat üç olunca Bahar kalktı ve beni tekrar muayene ettikten sonra 'Vakit tamamdır' dedi. Gerçekten birkaç dakika sonra doğum gerçekleşti. Bir kız çocuğum olmuştu. Sevinçten çıldırmıştım.  "Feraye'dir bu kızın adı!"  dedim.”
      (Müzeyyen Senar Biyografi,  Remzi Kitabevi)



    Müzeyyen Senar, Eylül 1952'de on günlük bir seyahat için gittiği İngiltere'de BBC Türkçe için şarkılarını kaydediyor. (27/09/1952 ©BBC)   Sağdaki resimde,  çocukluğumun sanat müziği şarkıcılarından; sahne hakimiyeti, sesi ve fiziği ile özel yeri olan  (ve maalesef şu anda internette hakkında çok az şey bulunabilen)  Sevim Tuna ile...
             Aşağıda Zeki Müren, Bülent Ersoy ve Safiye Ayla ile çekilmiş çeşitli resimleri...






    Ekstra Okumalar:
    1. "Son röportajını Posta'ya verdi"  Müzeyyen Senar komaya girip konuşma yetisini kaybetmeden önce son röportajını Posta'nın pazar ekinden Suna Akyıldız'a vermişti. Bu konuşmayı yaptıktan kısa bir süre sonra felç geçirdi. İşte o röportaj.
    2. "Cumhuriyet’in Diva’sına veda…"  Yıldıray Oğur  ölümü sonrası yazmış bunu. Özellikle son yarısı ibretlik. Kadın ve Özgür olmanın bedeli bu baskı topraklarında ne kadar zor?
    3. "Fasl-ı şahane gibi bir hayat"  Erdal Şafak - Sabah (16 Temmuz 2005)
    4. Sanatçının yaşamından kesitler içeren bir  NTV videosu
    5. 'Öz Feraye'yle Bodrum buluşması - Nur Çintay A.'nın bir Radikal yazısı, Ocak 2006 tarihli.
    6. Kendisi ile yapılmış bir video söyleşiden çok kısa bir bölüm, biyografi.info sitesinden:  tıklayınız
    7. "Cumhuriyet Musikisinin Divası"  Yazar Birgül Çetin'in 2012'de yayınlanmış biyografik yazısı


    Kaydın yazıya sığmayan diğer etiketleri:  Edebiyat,  eğitim,  para,  kibir,  80-90s,  Tarih?,  2015

    22 Ekim 2013 Salı

     Bu kafa ne kafası:  ŞİİR?


    Bilindiği üzre ülkemiz adeta bir $airler diyarı.
    Her köşeden  -"bir şair kaleminden" mi bilinmez ama-  şiirsel dizeler fırlamakta.
    Öyle duygusalız öyle duygusalız ki! Sormayın gitsin.

    Hala şiir yazmayı bilmeyen kaldıysa buralarda,  bir zamanlarki Bayülgen ekibinden  onlar için gelsin:
    "(Garantili)  $air olma Kılavuzu"




    31 Ekim 2010 Pazar

     Ek$i Sözlük


    Bliyorum, daha önce de Ekşi Sözlük üzerine bir blog yazmıştım
    (bkz: Sözlük Tarihçem). Bugünse öylesine, pat diye, -kendimce-, Ekşi Sözlük'ün belli bir döneminden bahsetmek,  izlenimlerimi ve duygularımı paylaşmak istedim.
    Tamamen öznel bir ihtiyaç benimki. Hem de sabah sabah...
    (Dün gece saatler 1 birim geri alınmış, kitle iletişim araçlarından -özellikle tv'den- uzak olan bu bünye,  mevzudan habersizlikten Pazar sabahı saat 7 küsürde iken kalkmış oldu ve laptopunun karşısına kuruldu.)


    Bilemiyorum zaman konusundaki aralık ne kadardır? Zira Ekşi Sözlük takibine iki yıl ara vermişliğim var. Ancak emin olduğum şu ki, sene olarak 2009'da çok belirginleşecek şekilde, Ekşi Sözlük adeta "CHP Gençlik Kolları yayın organı" silüetine büründü. Özellikle AKP'nin ikinci kez seçim kazandığı dönemden başlayarak (yürütülen "Tehlikenin farkında mısınız?"  kampanyalarının da eşliğinde)  zaten toplumda mevcut olan taraflaşma, kamplaş(tır)ma, zıtlaşma ve cemaatleşme sanal aleme de sıçradı. Cemaatler demişken; daha önce de bir kaç yerde not düştüğüm gibi, bir tarafta Nur cemaati ve Fethullahçılar, diğer yanda Kemalistler ve Atatürkçüler (Ulusalcılar vs Dinciler) ülkenin bu zamanlarında bolca Hızır idi-Yunus idi zıtlaşmaları ile zamanı kurtarmaktaydılar.  ("Bir sosyal tespit platformu olarak Ekşi Sözlük" notunu da düşelim bu noktada.)


    Özellikle okumuş-yazmışların bu mevcut zıtlaşmacı halinin, bu kadar popülerleşmiş ve yüksek yazar sayısına ulaşmışken Ekşi Sözlük'e yansımaması düşünülemezdi tabii. O da payına düşeni derhal sahiplendi. Ve malum cenahtaki bu eğilim (bkz: çene ishali) besbelli olduğundan, kısa sürede ortam (sanırsın) CHP delegeleri ile dolmaya başladı.
    Bu dönemde hoşgörünün ortadan kalktığını söylememe gerek yok herhalde... En ufak bir CHP eleştirisi, Deniz Baykal kritiği, Baykal'ın istifası sonrası başkanlığa seçilen Kemal Kılıçdaroğlu'na yönelik eleştiriler derhal takip eden saniyeler içerisinde tüm entrylerinizin kötülenmesine + hakaret ve/veya iftira mağduru olmanıza neden olabiliyordu.  AKP ve Recep Tayyip Erdoğan'ı (kısaca: RTE'yi) "padişah gibi olmak" argümanıyla hicveden çevrelerin; Kılıçdaroğlu'nu "sorgulanamaz Tanrı" mertebesine çıkartması ise ayrı bir ironi oldu doğrusu. (Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş ve "Tencere dibin kara/Seninki benden kara" misali...)


    Burada asıl dikkatimi çeken nokta, CHP ve Türkiye'deki sol anlayış üzerine getirilen her tür eleştirinin, içeriğine ve dahi ne dendiğine bile bakılmadan; sadece "bir eleştiri" olmasından yola çıkarak; "Beni sevmeyen/eleştiren ölsün" tadındaki solcu-milliyetçi (?) gençliğin sanal linç girişimleri idi. Oysa gündelik hayatımızda dahi örnekse kardeşlerimizi, ailemizi, arkadaşlarımızı eleştirebilmekteyiz. Onlara karşı olduğumuz veya kendilerine zarar vermek istediğimiz için mi acaba?
    Her CHP eleştirisi yapana "Fetoşçu" veya "Cemaatçi", her din eleştirisi yapana "Kutsal değerler argümanı", her resmi anlayışı eleştirene "Terörist" gibi yakıştırmaların yapıldığı pespaye bir dönemi de yaşadık. Kimse kimsenin ne dediği ne söylediği ile gerçekte ilgilenmiyor; (anlamaya çalışmak ve hoşgörü çoktan unutulmuş bir mezarlık) sadece sözlüğün sunduğu popüler ortamdan yararlanarak kendi fikrinin propagandasını ve reklamını yapma kararlılığı göze çarpıyordu.
    Tabi ki yüksek üye sayısı ile,  farklı görüşleri ve tartışmaları da okuduk Ekşi Sözlük bünyesinde. Zaten kaçınılmaz olan bu. Ama siyasi düzlemde baskınlık CHP Gençlik kollarındaydı söz konusu dönemde. (CHP Gençlik Kolları'ndan bile daha CHP'li, daha aydınlanmış olan o ulusalcı kafaya hörmetlerimle...)


    Tam da bu noktada; Türkiye'deki en iyi, en gelişmiş, en popüler, en über moderasyon sistemine sahip ve en taklit edilen sözlük sitesi/modeli Ekşi Sözlük'teki bu tek tiplilik; onu model alan diğerlerinde de benzeri bir tek tiplilik, zeka kırıntısızlığına alkış,  ilkokul mantığı ve "siyaseti değil tarafları eleştiren/çekiştiren mahalleci bir bakış açısı"nın yer etmesine neden oldu. Bunlar kişisel fikirlerimdir elbette.
    Farklı görüşlere tahammül, eleştiri kültürü ve düşünsel gelişmişlik skalasındansa; yazılarda çok fazla (haddinden fazla) yüksek yapılı ifadeler, pür dilbilgisi, "edit: imla",  bir dolu kelime ve pek çok yazar (daha doğrusu okumadan yazan) mevcuttu. Ancak ortam "sıkıcı papağanlar"dan geçilmiyordu. "Suyunun suyunun suyunun suyu" ile Voltran'ı oluşturanlar yani... Sadece popüler kaygı güden insanların böyle gergin bir ortamda yazabileceğini düşündüm o zaman.

    Oysa sözlükleri okunurluk ve takip edilirlik açısından değerli kılan şey (ve hali hazırdaki Türk Medyası'nın mevcut durumundan ayıran, "alternatif" kılan şey), birbirinden çok çeşitli bilgi ve görüşlere, farklı bakış açılarına, kimi özgünlüklere ve genç bir ruha sahip olmasıdır. Yoksa hep aynı görüşleri okumak ve full time tartışma-itişme istiyorsanız, hali hazırdaki merkez medyacılığımızın yanı sıra fan siteleri ve bir sürü forum sitesi var. Veya Atsızcılar var mesela? (Private Sözlük var bir de. Bilen bilir, "Sözcü Fan Clup" tadındadır, tadından yenmez.)



    Gerçi 12 Eylül Referandumu'ndan  sonra tartışma kültürü biraz daha normalleşmeye başladı, gibi geliyor bana. Hem gerçek hayatta hem de sanalda... Karşıt görüşler tek tipliliğin ayarını bozacak derecede yer bulmakta, en azından şimdilik. (Karşıtlıklar ne ayarda peki? Bu da başka bir soru işareti.)

    Durup kendi gözlemlerimi kendimce aktarmak istedim. Dilerim bir gün iktidar eleştirisi yapıcam diye yola çıkıp "gemicikler" noktasında saplanıp kalma takıntısını da aşarız.



    Bir de şöyle bir şey var:
    Gönüllü ahmaklık
    (arzach, 31 Ekim 2010)


    (Not:  Resimler esescik.blogspot.com sitesinden alınmıştır.)
    .

    26 Temmuz 2010 Pazartesi

    Gündem  (Temmuz 2010)

    .
    Heron rezaleti
    Bugün  gazetesi  bir bomba patlattı:
    Bir üsteğmenin mevcut bir PKK birliğini korumak için komutanını arayarak, ilgili birliği gözetleyen -insansız hava gözetleme aracı- Heron'un düşürülmesini istediği ve olayın geçmişte MİT tarafından ortaya konduğu.  "Yarbayım çok PKK'lı vuruyor. Ya Heronları düşürün ya da koordinatlarını değiştirin!" şeklindeki astın üstüne emir verdiği bu iddiaya karşı günlerce süren sessizliğin ardından Savunma Bakanlığı'nın ertesinde TSK adına Genelkurmay Başkanlığı da söylenenleri doğruladı  (bkz).
    Ve konu ile ilgili yargılamanın sürdüğünü belirtti.

    Meğerse bu söz konusu yargılama  yaklaşık 3 senedir devam ediyormuş ve suçlanan kişiler hala görev başında imiş. Hatta terfi ettikleri bile söyleniyor. Bu tablodan sonra herhangi bir yoruma gerek var mı bilemiyorum.

    Son dakika:  İşte ihanetin ses kaydı dökümü   (Yedek kaynak)
    Muhtemelen silinir diye birkaç tane daha:
    Milli Gazete link  ve bu da  fikriyet'ten  Taraf haberine detaylı eleştiri yazısı.




    Başbuğ konuşuyor
    Orgeneral İlker Başbuğ, emekliliğine çok az bir zaman kala, Genelkurmay Karargahı'nda Uğur Dündar aracılığıyla birbirinden çarpıcı açıklamalarda bulunuyor. DTP/BDP milletvekillerine dağ yolunu gösteren Genelkurmay Başkanı, "Ya ayrıl milletvekilliğinden dağa mı gidiyorsun nereye gideceksen git, veya anayasaya verdiğin yeminin gereğini yerine getir"  diye çıkıştı.  "Sözün bittiği yerdeyiz"  cümlesi ile bombayı patlatan Başbuğ,  "Irak'ın kuzeyindeki PKK varlığının, önümüzdeki süreçte Türkiye-Irak ilişkileri kadar Türkiye-ABD ilişkilerini de olumsuz olarak etkileyeceğini"  dile getirdi.

    "İrtica ile Mücadele Eylem Planı'nın Polis tarafından malum gazeteye (Taraf'a) servis edildiğini"  belirten Başbuğ,  siyasiler arasında son günlerde süren siper polemiği üzerine de şunları söyledi:
    Sayın Başbakan aslında  "Keşke diğer parti başkanlarımız da bölgeye gitse" diye kendileri söyledi. Sonra bir vesileyle Sayın Kılıçdaroğlu ile karşılaştık. Arzu ederlerse kendilerini de bölgeye götürebileceğimizi söyledik... Bir mesaj vermem gerekirse artık bu tartışmaya son verilsin.)


    "TSK'dan ayrılan 50 subayın, PKK yönetim kadrosunu ele geçirdiği; açılım süreci başladıktan sonra kaos için eylemlere hız verdikleri" yönündeki iddialara sert tepki verip, ertesinde faili meçhul cinayetler sanığı JİTEMci Albay Cemal Temizöz'ü kucakladı kendisi... Ayrıca profesyonel orduya karşıymış.  Bir de "Türk kanı yokmuş TSK ile PKK arasında bağ kuranda".
    (Tabi bu açıklamaları akla derhal  Uğur Mumcu'yu  getirdi.)

    "Matematiksel olarak baktığımızda, 26 yılda güvenlik kuvvetlerimiz 5 defa PKK terör örgütünü bitirmiştir"  diyen Başbuğ  (artık o nasıl oluyorsa);  PKK'nın şanslı bir örgüt olduğunu kaydetti.
    Başbuğ:  "Mehmetçiğin yerini hiçbir şeyle dolduramayız. Dünyanın neresinde askere davulla zurnayla gönderilen var? Bu sistemle oynarsanız, orduyla millet arasındaki bağ kopar."

    Söyledikleri arasında özellikle bir ifade dikkatimi çekti:
    "Sözde ateşkes süreci"
    (Her şeyi "sözde" olmuş bir toplumda, ülkede, tepelerde...  Çene ishalinin bu çürümedeki rolünü anlayıp kabul etmeden bu labirentten çıkılamaz.)




    Geçtiğimiz Haziran ayının son günlerinde, Hatay Amanos dağlarında kekik toplayan köylüleri, askerlerin terörist sanıp ateş açması gibi trajikomik bir olay gerçekleşmişti. 70'lik dedeleri PKK'lı sanan/yapan bu anlayışa karşı Sayın Başbuğ,  "Üzüntü verici talihsiz bir olay"  demekle yetindi.


    İlker Başbuğ'un BDP'lilere yönelik "Dağa gitsinler"  sözlerine tepki gösteren BDP lideri Selahattin Demirtaş, "Bu ülkeye iki başbakan fazla. Başbuğ ya istifa etsin ya da görevden alınsın"  diye tepki gösterdi.



    Heron rezaleti dahil pek çok konuda görmez-duymaz-konuşmaz olan merkezi medya, konu Genelkurmay Başkanı'nın değerli açıklamaları olduğunda bunları büyük bir iştah ve ehemmiyetle bizlerle paylaşmaya devam ediyor. Medyanın Heron suskunluğu hakkında Ahmet Altan'ın iki dikkat çekici makalesi oldu:

    Ülke içindeki zıtlaşma,  çatışma,  hizipleşme ve bölünmeler artık o kadar kör gözüm parmağına raddesine ulaştı ki  bazı sözlük yazarları şöyle yazdı:
    "terör olaylarında arka planda nelerin döndüğünü gösteren haber,  medyada pek yankı bulmamıştır.  bizim sözlük yazarları da pek ilgi göstermemişe benziyor. gerekli gereksiz her konuda yorum yapan,  yeri geldiğinde en küçük bir yanlışta akp'ye giydiren sevgli yazarlar yine susmayı tercih etmiştir.
    nelere sessiz kalıyoruz,  neleri göz ardı ediyoruz beyler.
    ne zaman kendimize gelip yıllardır bize yutturulan şeylerin hesabını soracağız? nasıl bir gençlik olduk biz?"
    (yalansa soyle - 17.07.2010, Ek$i Sözlük)

    "bu terör 26 yıl boyunca bitmediyse,  tek nedeni bitirmek istemeyen şerefsizlerdir.  bu şerefsizler pkk'ya silah da satar, çembere alınanları serbest de bırakır,  üzerlerine salınan heronları da düşürür."  (ovayolu - 19.07.2010, Ek$i Sözlük)




    Dursun Çiçek olayında 180 derecelik dönüş
    Genelkurmay Askerî Savcılığı'nın hazırladığı iddianameye göre,  İrtica ile Mücadele Eylem Planı'nın  tek suçlusu  Albay Dursun Çiçek.   53 sayfalık iddianameye göre:
    Söz konusu belgeyi Dursun Çiçek, amirlerinin emri olmadan tek başına ve amiralliğe terfi ettirilmemiş olmayı hazmedemediği için hazırlayıp basına sızdırdı.

    Taraf'a konuşan kızı İrem Çiçek,  babasının üstlerine karşı her zaman itaatkar olduğunu söyledi. ABD'de yaşayan oğlu Deniz Çiçek de ANKA'ya:  "İddianameyi ciddiye alırsak iki seçenek kalıyor. Dursun Çiçek ya belgeyi postayla savcılara gönderen meçhul ihbarcı subay; ya da İlker Başbuğ'un bahsettiği, belgeyi Taraf gazetesine sızdıran polis. Bu sorunun cevabını size bırakıyorum"  açıklamasını yaptı.

    Zamanında "Dursun Çiçek'in tereddütsüz arkasındayız" diyen kuvvet komutanları (Org. Hasan Iğsız) açıklamalarından bugüne... Nerden nereye. (bkz)



    Balyoz'da yakalama emri
    İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi,  Balyoz Planı Davası kapsamında, (resimde soldan sağa) eski kuvvet komutanları Oramiral Özden Örnek, Orgeneral İbrahim Fırtına  ve  1.Ordu eski komutanı Çetin Doğan'ın aralarında olduğu  102 sanık hakkında  yakalama emri  çıkardı.  Davanın ilk duruşması  16 Aralık 2010 tarihinde  Silivri Cezaevi'nde yapılacak.

    [ Balyoz Darbe Planı nedir?
    2003 yılında hükümeti devirmek için hazırlandığı iddia ediliyor. Hazırlık, harekât ortamının şekillendirilmesi, icra ve yeniden yapılanma gibi dört aşamada "darbe zemini" hazırlamayı hedefleyen Balyoz Güvenlik Harekat Planı, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesini model alıyor ve camileri bombalama, Ege'de it dalaşı sırasında bir Türk Jeti'nin düşürülmesi ("Mümkünse bir uçağımızın Yunan Hava Kuvvetleri tarafından düşürülmesi sağlanacak, bu gerçekleşmediği takdirde özel filo personelinden bir pilotun uygun zaman ve yerde atış yapması suretiyle kendi uçağımızın düşürülmesi sağlanacaktır")  gibi çeşitli gergin provokasyon maddelerini içeriyor.

    İrtica ile Mücadele Eylem Planı, ilkin Haziran 2009'da gündeme gelmişti. Balyoz'a ise bu ayın Şubat gündeminde değinmiştim. ]

    Yargının Balyoz Sınavı
    Balyozcular  ve  bunları koruyup kollama görevi edinenlerin yargı karşısındaki direnişi, Türkiye Cumhuriyeti için bir dönüm noktasıdır.  Türkiye yargısı bu sınavı verip  Balyozcuları hak ettikleri şekilde cezalandırabilirse eğer,  Türkiye'de bir dönem kapanır.  Bu kapanan döneme ister Ergenekon deyin,  ister darbeciler deyin  ister Balyozcular deyin  ister asker vesayeti deyin...  Sonuçta halk için, demokratik cumhuriyet için iyi bir gelişme olacaktır.
    (ozkulas  -  23 Temmuz 2010, Radikal Online)

    Ve sıcak gelişme:  Çetin Doğan havaalanında gözaltına alındı!





    Sansüre tepki .
    17 Temmuz Cumartesi günü Taksim'de bir etkinlik gerçekleştirildi: İnternet üzerine gittikçe yoğunlaşan baskılara tepki olarak  Sansüre karşı yürüyüş. Takip eden Pazartesi günü ise Muhabbet Kralı programında (Kanal D) nâm-ı diğer "ssg" Sedat Kapanoğlu,  Ek$i Sözlük'ün avukatı Başak Purut, sansüresansür hareketinden bir bayan,  Bobiler.org'dan bu yürüyüşün başlatılmasında katkısı olan Ozan Tüzün ve diğerleri Okan Bayülgen'in konuğuydu.

    Program linklerini şöyle verebilirim:
    (1) (2) (3) (4) (5) (6) (7) -(8) (9) (10)- (11) (12) (13) (14)
    (8, 9 ve 10:  Banu Kaya  tel.)


    2018  Edit:   Maalesef bu muhteşem video serisinin her biri  YouTube'dan copyright  gerekçesi ile silinmiş ve yenisi de yüklenmemiş!  Bahsettiğim programa dair en ufak bir şey bulamadığım gibi,  Banu Kaya  da artık sadece bir Ekşi Sözlük başlığında kalmış.  Yani yayına bağlanıp ne dediğini ne yaptığını artık bilemeyeceğiz.
    Evet,  2010 Temmuz'undaki bu yayına dair en ufak bir paylaşım yok.  Ancak yaklaşık bir sene kadar sonra  ssg  tekrar Muhabbet Kralı'nın konuğu olmuş.  Oradan iki link bulabildim,  benim izlediğim yayın bu değildi ama idare ediverin.  Belki bu dönemin sansür anlayışına ufak da olsa ışık tutabilir.
    ssg konuşuyor1
    ssg konuşuyor2



    RTE ağladı.
    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AKP grubunda yaptığı konuşmada, 12 Eylül 2010'da yapılacak referanduma neden 'evet' denmesi gerektiğini anlatırken, 12 Eylül döneminde genç yaşta öldürülen dört ismi andı. Sağcı, solcu ve İslamcı olarak adlandırılan gruplara mensup bu dört isim Necdet Adalı, Mustafa Pehlivanoğlu, Erdal Eren ve Hüseyin Kurumahmutoğlu idi. Konuşmasında Necdet Adalı için şair Nevzat Çelik'in yazdığı, Ahmet Kaya'nın şarkı yaptığı Şafak Türküsü'nü okuyan Başbakan Erdoğan, bu dört gencin hikâyelerini anlatıp hapisten ailelerine yazdıkları mektuplardan örnekler okurken gözyaşlarını tutamadı. RTE, "Bir daha 12 Eylüller yaşanmasın diye onunla hesaplaşmamız lazım. Geçmişin yanlışlarıyla yüzleşmeden daha aydınlık bir gelecek kuramayız"  dedi.

    Ve yine bir sözlük alıntısı:
    Popülizmin en başarılı şeklini yapan adam. Kılıçdaroğlu saçma sapan "çömelirim çömelmem" muhabbetlerine girdiğinde, "Ama seçmen böyle oy veriyo işte ne yapacaksın" diyorsunuz ama popülizmin işe yarayacak olanı var,  yaramayacak olanı var.
    Tayyip Erdoğan ne istiyor?  Referandumdan 'evet' çıkmasını. Dolayısıyla bundan sonraki konuşmaları ve manevraları,  "Yeni anayasaya Hayır demek  12 Eylül 1980  Anayasası'na Evet demektir"  üzerine kurulacak.  Ve dolayısıyla 12 Eylül'ün ne kadar kötü ve insanlık dışı bir şey olduğunu iyice milletin gözüne sokacak ki,  "Hayır" diyecekler kendilerini 12 Eylül destekçisi gibi hissetsinler.
    12 Eylül kendi grubunun işine yaramış bir adam;  o vakitlerdeki "Allahsız komaniz"leri,  düşmanlarını,  "saygıyla anarak"  ve mektuplarını okuyup hüngür hüngür ağlayarak prim yapıyor; insanların duygularına oynuyor.
    (silencer  -  20.07.2010, Ek$i Sözlük)




    Pitbull yasaklandı
    Hayvan hakları yasası yürürlüğe girdi. Pitbull gibi tehlikeli hayvanların üretimini ve satışını engelleyen yasa, 16 yaşından küçüklere hayvan sahibi olma hakkı vermezken tüm evcil hayvanlara da mikroçip takılmasını öngörüyor.
    Yanda Pitbull cinsi bir köpek var. Masum bir fotoyu burada yeğledim, zira köpeklerden nefret ediyorum bildiğiniz gibi.



    Siyah çiftin  beyaz çocuğu
    İngiltere'de,  Nijerya asıllı siyahi bir ana-babanın beyaz (hatta bembayaz) tenli, sarı saçlı ve mavi gözlü bir kız çocukları oldu.

    Yeni doğan bebeklerine Nmachi ("Tanrı'nın güzeli")  adını vermişler.





    Başbuğ'un oğlu  PKK sanığı ile
    Bir başka ilginç haber de Habervaktim'den geldi. Nisan 2009'da İstanbul'da PKK terör örgütüne yönelik yapılan operasyonlarda, Burhan kod adlı Hasan Lala'nın evinde yapılan aramalarda, ruhsatsız silahların yanı sıra çok sayıda örgütsel doküman ve bazı asker çocukları ile fotoğrafları ele geçirilmiş... Bu haberin ayrıntısında askerlik, torpilli askerlik ve benzeri ile ilgili şeyler bulabilirsiniz:  (bkz)

    Ancak ben başka bir şeylerden bahsetmek istiyorum şu an.

    Murat Başbuğ yakışıklı çocuk,  bence Başbuğlara dair en güzel şey...  Sabancı Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği mezunu imiş kendisi.  Genelkurmay Başkanlığı,  Murat Başbuğ ile ilgili yaptığı basın açıklamasında  (pek çok askeri konuda derin bir sessizliği  veya  gecikmeli açıklamaları yeğleyen Genelkurmay,  bu konu hakkında ivedilikle bir basın açıklaması yayınladı ve) fotonun  "3 yıl önce bir arkadaş ortamında çekilmiş olduğunu"  söyledi.  Gerçi 1 değil pek çok fotoğrafları varmış bu çiftin,  farklı zamanlarda farklı mekanlarda çekilmiş.  (Ama yazık ki diğerlerinde tipsiz çıkmış oğul Başbuğ.)  (bkz)
    "Hasan Lala ile çektirdikleri fotoğrafla eş dost muhabbetinin de epey konusu oldu. Arkadaşlarla ortak kararımız şu ki gayet ikisi de hoş yani."
    (linuswithnoblankets - 23.07.2010, Ek$i Sözlük)



    -Diğer Haberler-

    -Fazıl Say:  "Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum."

    -Geçen yılın (2009) Gıda denetim raporlarına göre, üreticilerin ambalaja çok önem verdiği,  gıdanın içeriği konusunda ise hassas davranmadığı ortaya çıktı. (bkz)

    Pekmez, bal, tavuk eti, kırmızı toz biber, pul biber ve incir ezmesi en fazla olumsuzluk tespit edilen ürünler arasında yer alıyor.  Özellikle aflatoksin, yani kısaca küf zehirleri,  Türk pazarındaki ürünlerde ciddi ve önemli bir sorun.
    1. derece kanser etmeni. Sağlık adına sadece sigaraya yüklenenlerin ikiyüzlülüğünün sembolü.


    Bu ayki başka gelişmeler için devamı:  Temmuz 2010-II

    .