Mart 2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mart 2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2009 Pazar

Kaderciliğin Sıradanlığı  ve  Kolaycılık


Dün gece, Radikal gazetesinin internet sitesinde geçtiğimiz Mart ayının olaylarından biri hakkında kaleme alınmış bir yazı okudum. Recep Yazıcıoğlu  ile beraber bindikleri helikopterde  geçirdikleri kaza sonrası hayatta kalıp yardım isteyen tek insan olan gazeteci İsmail Güneş  hakkında.
(bkz:  İsmail Güneş'in hayatımızdaki yeri)


Bu yazıyı okuyunca,  aslında benzeri bir başka trajik olayı  gene bu sene içerisinde,  Maraş dağlarında değil de  Uludağ'da gördüğümüzü hatırladım,  Ümit Özgen  olayı ile.


Uludağ'a arkadaşlarıyla tatile çıkan üniversite öğrencisi bir genç  siste kaybolmuş;  cep telefonuyla saatlerce yardım istemiş;  ancak yetkililerin adeta boşvermişlikleri sebebiyle 24 saatten fazla zaman boyunca  (göstermelik ve kısa süreli aramalar sayesinde)  bulunamamış; ölmek üzere bir halde bulunduğundaysa teçhizatsız arama yapıldığından  (su, sıcak sıvı gıda gibi  temel şeyler hazırda olmadığından)  ve araç için çıkış yolunu bilen bir insan evladı ilgili birimlerde bulunmadığından;  yaşam-ölüm sınırındaki bir insanın hayatına yazı-tura atılmış,  "Zaten her şey Allah'tan geldiğinden"  ve konuya uygun bir bahane her zaman hali hazırda nöbette beklediğinden; olaydaki  fiyasko  arama-kurtarma çalışması eleştirileceğine;
"Gencin bulunduğu yeri değiştirmiş olması  ve  hareket etmesi"  eleştirisi ortaya atılmıştı.  Merkez medya da,  işin içindeki Turkcell eleştirileri nedeniyle bunu servis edip hemen el birliğiyle hatalıların üstünü kapatmıştı.
Olayın ayrıntıları için bakınız:   Ümit Özgen'i kim öldürdü?


Bu iki insanın ortak noktası:
Kışın ortasında dağ başında  düşme/kaybolma,
cep telefonuyla 112/arkadaş/Polis aranarak yardım isteme, aranmama/sallanmama/bulunmama/karanlık noktalar...
Ve epey zaman sonra ulaşılan cesetler...  Bu teknoloji çağında?

İkisinin de donarak ölmesi,  ikisinin de  yetkililere ve insanlara  sesini duyurarak uzun uzun yardım beklemesi,  ikisinin de ümitli olması,
ikisinin de seslerini duyacak ilgili-bilgili insan bulamamaları.
Ve ikisi de,  canlarının sistem karşısındaki değersizliğini anladığında,
ışığı kendi kendilerine bulmaya çalıştı.



8 Nisan 2009 Çarşamba

 Münevver Karabulut cinayeti


Başlığa kanmayın. "Münevver Karabulut Cinayeti" dedim ama, kalkıp burada kriminal veya gazeteci gözüyle bu olayı inceleyecek değilim.
Aslında sanırım  bu cinayette  benim ve pekçoklarının  asıl ilgisini çeken şey,
kızın güzelliğinden veya çekiciliğinden kaynaklanıyor. Bu kadar güzel genç bir kız (evlat) ve feci felaket kanlı bir ölüm. Gerçekten insanı zorluyor. Bir de siyah-beyaz resimleri ışık oyunlarıyla çekildiklerinde çok severim.  Sanırım bu yandaki foto beni etkiledi.



Şimdi gelelim olaya... Mart gündemindeki ses getiren mevzulardan biri olan bu olayda, kızın cesedi  sık gittiği bir muhitin ara sokakları ile etrafındaki çöplerde  kesik baş ve vücut parçaları halinde bulunmuştu.  Erkek arkadaşının aile evindeki (pardon "yalısındaki") duvarlarda, kıyafetlerde, ana-babasının üzerinde, ellerinde, tırnak aralarında kan izleri bulundu. Bunlar öldürülüp parçalanan Münevver'in kanıyla uyuşuyor. Ana-baba ise "Oğlumuzun yaptığına inanmıyoruz ama herhangi bir bilgimiz de yok" demeye devam ediyor!!!

İşin bu tarafı adliyeyi ilgilendirir tabi, benim bu konuya girmemin sebebi başka:
Bu olayda bana en tuhaf gelen ne biliyor musunuz? Her gün televizyonlara çıkıp öldürülen ve delilleri saklanan/yok edilen Münevver'in (olaydan sonra kaybolan cep telefonu, Adli Tıp raporları vs...)  bütün bu gelişmeler karşısında çaresiz ve acılı olan ailesi beni çok şaşırtıyor. Kızın babasının bir aşçı olduğu, fakir oldukları söyleniyor. Annesi televizyonlarda türbanlı, MS hastası ve mazbut bir aile görünümü çiziyor.

Peki gerçekten de saçma gelmiyor mu?  Bu aile  nasıl olup da  kızlarının, erkek arkadaşı olan bu yakışıklı zengin çocuğu ile bu kadar rahatça görüşmesine  göz yummuş?
             Kız istediği gibi oğlanın evine girip çıkıyormuş anladığıma göre. Akşam yemeklerine çıkıyorlar, gezip tozuyorlar...  Oğlanın ailesine dair çok özel sırları öğrendiği ve bu yüzden planlı olarak öldürülmüş olabileceği filan söylendi mesela bir ara... Bu kadar yakınlaşma ve bu halin,  fakir ve mazbut bir aile tarafından bu kadar kolay,  bu kadar itirazsız kabullenilmesi bir çelişki değil mi?

Madem kızınızın gizli bazı bilgileri öğrendiğinden haberdardınız,  niye hala bir şey olmamış gibi hiç korkmadan bu oğlanla görüştürmeye devam ettiniz? Garipoğlu ailesi çeşitli adli olaylara karışmış,  arkası kuvvetli ve nüfuzlu bir aile sonuçta.

Neticede paranın gücü. Türk filmlerindeki gibi  zengin oğlan-fakir kız hayalleri, hala daha yüz kızartıcı aile tablolarını ortaya seriyor.




EKLER:

* Cem Garipoğlu'nun ananesi Saadet Erol,  basın mensuplarına şunları söyledi:
"Cem parmak kadar çocuk,  mümkün değil yapamaz.  Onun yaptığına inanmıyorum. Biz onu kucağımıza oturtur severdik. Agresif bir çocuk değildi. Benim sırtımı okşardı.  Fazla gezmeyi seven bir çocuk da değildi."

Kişisel Yorumum:   İşte böyle bir akıl tutulması hali var bu toplumda.
Sen yapıyorsun ediyorsun,  kan revan içinde ortalık...  Deliller bulunuyor, fotoğraflar... DNA'ları bile tutmuş!  O kadar kaçırmaya da çalışılmış ama bir sürü deliller, raporlar, mühimmatlar...  Ve birileri hâlâ çıkıp diyor ki:
"Yok öyle bir şey.  Hepsi uydurma! İftira!"
Bu güveni nerden buluyorlar acaba dersiniz, hı?


* Kurbanın babası  Süreyya Karabulut  ile  zanlının amcası Hayyam Garipoğlu arasında,  ("gazeteci" olduğu söylenen bir sırtlan aracılığıyla),  3000 Euro kan parası pazarlığı tartışmaları yapıldığı ekranlardan evlerimize taştı.


* Bilgi Salatası:
****** -Zanlı Cem Garipoğlu'nun amcası Hayyam Garipoğlu, başta Susurluk Davası olmak üzere  ciddi davalar ve mahkemelerden geçmiş; (sanırım  Çiller-Mesut Yılmaz  zamanlarıydı)  davalarının üzeri el birliğiyle örtülmüş,  devletçe mi yoksa derin devletçe mi korunan öyle biri gibi sanırım aile.

******-Türkiye Barolar Birliği Başkanı  Metin Feyzioğlu,  Garipoğlu ailesinin ve katil zanlısının babasının avukatlığını yapmış bir isimdi.  Bu da bulunsun burada.


31 Mart 2009 Salı

 Gündemdekiler (Mart 2009)-2

.
27 Mart - Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun, Çağlayancerit ilçesindeki miting sonrası bindiği helikopter öğleden sonra düştü. 28 Mart'ta enkaza ve 5 kişinin cesedine ulaşıldı. Kazadan sonra 112'yi arayıp yardım isteyen İHA muhabiri İsmail Güneş ise birkaç gün daha arandı.
Sonunda o da bir kaya oyuğunda donmuş olarak bulundu.

Muhsin Yazıcıoğlu, kalabalıklar ve yaldızlı cümleler içerisinde defnedildi. "Maraş dağlarında bir kaza ile düşüp donarak ölmesi ise sabredenlere ilahi adaletin dokunaklı bir tecellisi" idi.



Uğur Dündar - Ergenekon'u sulandırmak maksadıyla dikkatleri farklı yönlere çekmek adına elinden geleni Mart ayında da ardına koymadı ve kendi şahsında yeni bir boyut açtı.   (bkz:  Uğur Dündar'ın ekran şovu)

Bu saçmalıktan bir gün sonra da  Sabih Kanadoğlu'nu  canlı yayında kabul ederek, "Ergenekon Davası'na askeri mahkeme bakmalıdır" tezini işlemeye başladı.  RTE,  katıldığı bir canlı yayında Uğur Dündar için "Kimyası bozulmuş" diyerek kısa ve net bir tespitte bulundu.



Ergenekon Davası,  2. iddianamesi ile bir yerlerde  ("Ordaaa bir köy var,
ay pardon  bir mahkeme var uzaktaaa"  kabilinden)  devam ediyor.
Şöyle bir düşünüyorum da; Kemal Kerinçsiz, Yasin Hayal ve korkunç işkenceler yapmış bu bir dizi adamın birbirlerini bulması tesadüf olmasa gerek. Zira hepsi sorunlu, kötülüğe teslim ve cinsel sorunları olan adamlar gibi duruyor. Birinin konuşmaya başladığında daha 2. cümlesinde alnından terler boşalıyor, diğerinin üst ve alt dudağı bir türlü birbirine değmiyor. İnsanoğlunun en uysallaşacağı ortamlarda bile şahıs sorun yaratabiliyor.

Şimdi bir de bu ay içerisinde, Silivri Cezaevi müdürlerinin, Ergenekon sanıklarına özel muamelede bulundukları iddiasıyla açığa alınmaları gibi bir durum oldu.
Neticede içeriden Kerinçsiz,  dışarıdan Kanadoğlu çalışıp didiniyor.
Meseleleri şu:  "Amman mahkemeye Askeri yargıçlar baksın!"
Dikkat edin  "Ergenekon yoktur demiyorlar  ya da  adalet istemiyorlar. Onlar askeri yargıç istiyor! Askeri yargıçların da ne şekilde karar verdikleri Şemdinli olaylarında da  Karargah Evleri'nde de görülmüştü."



Nihayet yerel seçimler bitti. Sonuçlar için bakınız:  29 Mart Yerel Seçim Sonuçları

Bu sefer de "Sonuçların yorumlanması" dönemi başladı. Siyaset içindeki ilk zehirli sözler Cemil Çiçek'ten geldi. Sonuçlar karşısında Murat Karayalçın aktif siyaseti bırakma kararı alırken,  Kılıçdaroğlu  Kadir Topbaş'ı tebrik edip  "Yanlış işler yaptığında yakasında olacağını"  söyledi.



Münevver Karabulut cinayeti sır olmaya,  Hayyam Gariboğlu'nun yeğeni olan katil zanlısı erkek arkadaş Cem G. de kaçmaya devam ediyor.

(bkz:  Münevver K. cinayeti)

 29 Mart 2009  Yerel Seçim Sonuçları


AKP  -İzmir'den başlayarak kıyı şeridi hariç-  neredeyse her yeri aldı.  MHP yerel seçimlerde çıkış yakalayan partilerden biriydi. Aslında yurt genelinde toplamda CHP'ye yakın oy almasına rağmen,  illerde çoğunluğu sağlayamadığından görece daha az ilde belediye başkanlığı aldı.
DTP,  Güneydoğu illerinde adeta blok oluşurdu  (Tunceli dahil).


İlginç ve heyecanlı olan bazı gelişmeler şunlardı:

_ İSTANBUL'da Kemal Kılıçdaroğlu ile CHP beklenmedik bir çıkış yaptı. Kıyasıya rekabet gerçekleşti  Kadir Topbaş ile aralarında.

_ ANKARA'da  Melih Gökçek  yine oy çoğunluğuna ulaştı.
15 senedir başkentin Büyükşehir Belediye Başkanı.  Bunca senedir yıpranmadan şahlanmaya devam ediyor, karşısına çıkan adaylar da oyları aralarında bölmeye... Hayret.

_ İstanbul ve Ankara'daki seçim gecesi yaşanan elektrik kesintileri;  elektrikler kesilmeden önceki ve sonraki oy dağılımında farklılıklar olduğu iddiası,  Ankara Yenimahalle'deki garip olaylar ve bazı bölgelerde seçime katılım oranının % 106 çıkması ile özetlenebilecek bir "tantanalar silsilesi".

_ Herkesin kendini 1. ilan ettiği bir seçim oldu.  Özellikle Ankara ve İstanbul'da olaylar hızlı gelişti.

_ Ankara'daki belediye seçimlerinde  İşçi Partisi (İP)
4. büyük parti oldu  ve  6000'den fazla oy aldı.  (Perinçek)

_ RTE ve AKP'nin büyük iddiaları,  yoğun para akıştırmaları ve  "Diyarbakır'ı açık ara önde biz alacağız"  önermelerinin neticesinde;  Diyarbakır Belediye Başkanlığı'nı açık ara önde yine  Osman Baydemir  aldı.



Ekleme:   Bir de  Türk Medyası  ile ilgili bir ekleme yapmak istiyorum burada.  Akşam saat 19:00'dan  itibaren sonuçlar verilmeye başlandığında,  çevremde  Star Ana Haber  ve  Uğur Dündar  seyrediliyordu.  Muhabirler üstünü basa basa,  "Bu seçimlerde özellikle Marmara'nın sanayi kentlerinde büyük değişimler olacağını"  söylüyor,  Uğur Dündar da tebessüm ediyordu.  Hatta muhabirlerden biri  "Bursa'da oyların  DP ile AKP arasında bölüneceğini, CHP'nin sıyrılacağını"  falan söyledi.

Bir şeyleri kaçırdıysam lütfen düzeltin.  Sonuç itibariyle gene neredeyse her yeri AKP aldı.  "Oylar bölünecek" dedikleri Bursa'da  büyük çıkış yapacağını iddia ettikleri  DP (Demokrat Parti),  büyükşehirde ancak %5  kadar oy aldı! Anlayamadım bu nasıl bir bölünme?  Neyi amaçlıyordu bu yalan bilgilendirmeler?  Neden milleti gazladılar?
Anlamak zor.  Ama artık şaşırmıyorum söz konusu  Uğur Dündar  olunca...



26 Mart 2009 Perşembe

 Uğur Dündar'ın ekran şovu


Uğur Dündar'ı,  seneler öncesinde Çeçen direnişçiler tarafından kaçırılan bir gemiye canlı yayında helikopterle inerken hatırlıyorum. Tabi çocuktuk, fazla kafamız basmıyordu.  (Unutmayın,  "Türkün aklı geç gelir.")
Amma velâkin gene de işin içinde bir bityeniği olduğu şüphemiz vardı. Öyle ya! Sen kaçırılan gemiye helikopterle in, yarım saate yakın çekim yap, gene de kimse senin güvertede olduğunu fark etmesin, yanına gelmesin! Üstelik hadi sen helikopterden atladın, o esnada aşağıdaki güvertede senin atlama görüntülerini çeken kamereman ve eşek kadar kamerası ne zaman, nasıl atladı? Fakat bunlar mühim değil, her şey açık. Yalnız belirtmek isterim ki Uğur Dündar'ın kaç metreden atlama taklidinde dahi, kravatı yarım santim kadar bile yana kaymamıştı.  O kadar Hollywood'vari bir insan!

Sonra Gıda sektörüne el attı, iyi de oldu. Merdiven altı işletmelerin bazılarını ekrana taşıyarak insanlarda "Gıda" konusunda hassasiyet yarattı. Hoş Türk pazarında büyük firmalar tarafından üretilen ve kanserojen etkili nice maddeler var.  AB'ye ve Amerika'ya gönderildiğinde sınırlardan dönenlerin nice beterini biz dünyanın parasını ödeyerek yemekteyiz,  ama BÜYÜK İŞLETME  olunca dokunmak zor tabii...

Bir süredir de Star Haber'i sunuyor.  Çevremde Dündar'ı izleyen çok kişi var. Doğrusu artık numaralara, zoraki taraflılıklara karnım tok.  80'lerde haddinden fazla  Ertürk Yöndem  izledim ve yetti.  Ekstra bir yerim yok ruhumda...

Şimdi bu adam geçen gece ekranda  2. Ergenekon İddianamesi ile ilgili acınası bir şov yaptı. Daha şova başlamadan "Uğur Dündar'ın çıldırdığı" meâlindeki alt yazı belirdi ekranda ve belli ki önceden tasarlanmış bir konuşmaydı. Bence yapmasaydı ve her şeye rağmen "Saygın ve düzgün gazeteci" imajını devam ettirseydi daha güzel olacaktı. Velâkin kendini tutamadı veya bilerek tutmadı.  Savcıyı suçladı.

Söylendiğine göre, karısı ile ilgili dillendirilenler savcının iddiaları değil; bir başkasının beyanları. Bu beyanlara iddianamede olduğu gibi yer verildiğinden, kendisiyle ilgili bölüm de yer almış. Tabii ki hassasiyet göstererek tepki verilebilir, "Söylenmiş her şey iddianameye yazılmak zorunda mı?" diye eleştirebilir, bu da Uğur Dündar'ın saygı duyulası bir hakkıdır. Ancak o iddialar arasında, "Dündar'ın para vererek televizyona çıkardığı insanlara iktidarı kötületip Aydın Doğan'ın çıkarlarının savunuculuğunu yapması"  gibi ciddi ithamlar varken, sadece karısı ile ilgili olanlara takılması bana  "seçici algı"  olgusunu hatırlattı.
Veya gene Ergenekon'u sulandırma tekniklerinden biri de olabilir. Her akşam yeni bir Ergenekon'u saptırma ve sulandırma yöntemi geliştirmesine tanığız nasılsa...

(Haa bir de 1 kadın neden tek başına veya arkadaşlarıyla Brezilya'ya gidemez? Anlamış değilim.  Uğur Dündar öyle bir Brezilya tepkisi gösterdi ki! "Bu bir ahlak meselesi! Kanıtlanırsa intihar ederim"  dedi üstüne basa basa! Sandım ki bir an 'Brezilya' dememişler de 'kerhane' demişler.)


----- ----- ----- ----- -----

YAKLAŞIK BİR SENE KADAR SONRA GELEN EKLEME   (Tarih:  15 Nisan 2010)
Uğur Dündar,  bu akşamki Star Anahaber Bülteni'nin sonunda,  aldıkları ödülleri gösterdi.  (Taraflı haberciliğine üniversiteli gençler ödüller yağdırmış, kendisi de sevinçten dört köşe bir halde)  "Hürriyet gazetesi yazarı sevgili arkadaşı  Yılmaz ÖZDİL'e  sevgilerini gönderdi."
"Kafatasçısever,  jilet gibi Jön gazetecilerimiz"  diyelim.


..... -->  Kendisi hakkındaki tüm bloglarım için rota:  Uğur DÜNDAR


17 Mart 2009 Salı

Gündemdekiler  (Mart 2009)

.
Bilim ve Teknik dergisi editörü  Çiğdem Atakuman ile Başkan Yardımcısı  Prof. Ömer Cebeci arasında bir gerginlik vuku buldu bu ay içerisinde.  Darwin makalesi iptal edilip yerine başka bir kapak konusu konması istenmiş  tarzı şeyler...

Bir tartışmadır gidiyor.
Gene  "dinciler ve lâikler"  olarak bölündük.
Bu arada TÜBİTAK'ın başkanı olan  Nüket Yetiş hanımefendiden çıt çıkmıyor.  Atasözünde dediği gibi,  "Balık baştan kokuyor".



Konuyla ilgili Murat Belge'nin bu ay içinde yayınlanan Darwin başlıklı yazısından alıntıdır:
TÜBİTAK'ın başındaki kişi,  "Bu kapağı değiştirmeye kim kalkıştı?"  sorusunu sormuyor ve o sorunun gerektirdiği işleri yapmıyorsa,  onun kavgasını da sonuna kadar veririm. "Kavgası" gene de çok önemli değil. Öyle bir Başkan hakkında kararımı ve "not"umu veririm ki,  bu benim için gerçekten önemli.



5 Mart 2009 - Yusuf Hayaloğlu  vefat etti.

Ajda Pekkan bir Kürtçe şarkı söyledi (Güldünya Konseri, Keje Kürdi), Merkez Medya yalamalara doy(a)madı.
Moda olunca, "trendy" olunca,  düz yola çıkınca ne de kolaymış barışsever olmak,  kardeş sevgisiyle dolmak!
Yusuf Hayaloğlu demişken,  olan Ahmet Kaya ve benzerlerine oldu.
Sen çok yaşa Ajda ve Doğan Medyası emi!

(Gerçi Kürtçe şarkı söylemekten Ajda'ya da dava açılmış, muhtemelen gene kendinden menkul ulusalcı savcılarımız tarafından ya neyse. Onlar hakkındaki yorumumu  Şubat 2009 Gündemindekiler'de  söylemiştim.)

Doğan Medyası demişken, Aydın Doğan'ın "vergi borçları"nı ileri sürerek köşeye sıkıştırılma süreci devam ediyor; aynen bir zamanlar Uzan'larda olduğu gibi... Bu işler böyle sanırım. Bu gün sana, yarın bana. O zaman ellerini ovuşturarak masturbasyon yapan  Doğan ve üst yönetimi,  bakalım
bu dönemden nasıl etkilenecek?




Yıldız Tilbe'nin katıldığı İbo Şov'da tantanalı olaylar olmuş. Mevzu neymiş diye azıcık kulak kabartınca tam bizim kültür ve değer karşılığımıza denk bir bahane çıktı. İbo, Yıldız şarkı söylerken araya girmek istemiş, Yıldız da şarkısını kesmemiş. İbo da -her zamanki gibi- açmış ağzını yummuş gözünü... Değişen birşey yok, aynı tas aynı hamam günlerimiz/haberlerimiz.


Mart'ın 2. haftası  (7 Mart 09) - Hillary Clinton  ABD Dış İşleri Bakanı (Secretary of State)  Türkiye'de.

NTV-Haydi Gel Bizimle Ol programında çekilmiş bir foto.



Fark göremiyorum,  ya siz?



Davos fatihi/Filistin güvercini  RTE,   Darfur'daki katliamlara  ve katliamcılara sahip çıktı!  Biliyorsunuz,  "Müslümanlar katliam yapmaz" vecizesinin sahibi.



10 Mart 2009  -  Ergenekon 2. İddianamesi  açıklandı.
Emekli paşalar Şener Eruygur ve Hurşit Tolon hakkındaki iddialar  +  Ergenekon-PKK ilişkileri  iddianamede yer alıyor.

.

Bülent Arınç'ın:  "İyi ki bu paşalar zamanında savaşa filan girmemişiz. Yoksa bunların savaşacak halleri yok. Askerlikten başka her şeyi yapmışlar. Siyasetle uğraşmışlar, darbelerle uğraşmışlar..." benzeri sözleri üzerine,  Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Metin Gürak'ın cevap vermesi ile vuku bulan bir tatsızlık yaşandı. Yorumsuz olarak, bir askeri iletişim sorumlusunun sözlerini ve ardından Bülent Arınç'ın savunmasını aktarıyorum.
(Kaynak:  Vatan ve çeşitli gazeteler + tv haberleri)
-------------------------------------------------------------------------

Tuğgeneral Metin Gürak:
"Eğer gerçekten bu sözler söylenmiş ise,  söz konusu kişinin Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Silahlı Kuvvetleri personeline ilişkin düşünce ve görüşleri çok iyi bilinmektedir. Aslında bu tip kişilerin ön yargılı, saptırıcı düşünce ve ifadeleri üzerinde fazla durulmasına da gerek yok.  Çünkü bu tip konuşmalar hiçbir zaman doğruları değiştirmez. Ancak bu konuşmalarda önemli bir husus var, o da hukuk fakültesi mezunu bir kişinin yargı kararı olmadan hiçbir kimseyi suçlamaya, dolaylı olarak da bir kurumu hedef almaya hakkı ve yetkisi olmadığını hâlâ anlayamamış olmasıdır."

Bülent Arınç:
"Siyasetçi paspas değildir, siyasetçi şamar oğlanı da değildir. Ben siyasetçinin hukukunu muhafaza etmekle yükümlüyüm. Kim yanlış yaparsa bunların hesabı sorulmalıdır...
Biz paşalarımızı,  siyasi açıklamalar yapan değil;  zaferler kazanan büyük komutanlar olarak görmek isteriz.  İttihat ve Terakkici paşaların imparatorluğu ne hale getirdiğini hepimiz biliyoruz.  Binlerce vatan evladını siyasi hırsları için dağda bayırda nasıl ölüme terk ettiğini hepimiz biliyoruz.  Büyük Atatürk, Meclis'i kurduktan sonra siyaset yapmak isteyenlere bir yol gösterdi. Siyaset yapmak isteyen üniformasını çıkarsın dedi.  Benim açıklamalarım bu tavrı göstermeyenleredir."

"Yanlış bir açıklama yapılmış. Genelkurmay'ın yapması gereken, her kurumda olduğu gibi Askeriye'de de hata yapanlar olmuştur ve biz bunların ayıklanmaları için gerekli olanı yapıyoruz şeklinde olmalıydı, Ergenekon'u savunmak değil."

Fark ortada sanırım.




*