28 Ocak 2009 Çarşamba

ERGENEKON Yazıları-I


Bir Ergenekon'dur aldı başını gidiyor.
Bir yanda Ergenekon'u sarımsaklasak da mı saklasakçılar, diğer yanda demokrasi ve özgürlük mücahitleri. Vatandaş ise gene figüran. Anlamaya çalışıyor gibi olan biteni.
Gerçi ne zaman anlamaya çalışsak, pek bir şey de anlamadığımızın farkına varıp vaz geçiyor gibiyiz. Zaten bizzat, "Bağımsız Cumhuriyet edasındaki Türk Medyalaması" sebebiyle temiz bilgi edinmek çok güç. Bir basın yayın kuruluşunun "Ergenekon davasında önemli gelişme!" diye uzun uzun verdiği haber, diğerinde mevzu bahis bile olmuyor! Kısacası her kanal kendi telinden çalıp söylemekte, kendine yonta yonta... İçinde olduğumuz bu teknoloji ve internet çağında (bilgi çağı da deniyor), aylardır gündem olan şu konuda bile bu yüzsüzlükle haber saklamayı ve kendine yontma geleneğini sürdürüyorlar ya, pes!

Telaffuz edilmeye başlayalı çok oldu, burada sadece yeni yılla başlayan gelişmeler üzerine birşeyler söylemek istiyorum. Bu arada bir süredir, Ergenekon ile ilgili yazılmış ilgimi çeken bazı yazıları tek elde toplamak için uğraşıyorum, ilgi çekici şeyler var. Belki bir ara buraya da koyacağım bunları.

Fazla gergin derin mevzular içine serinkanlı dalışlar yapabilen biri olmadığımdan, ve bu konularda zorlandığımdan, şimdilerde imdadıma Ayhan Aktar yetişti. Kendisi bana göre fazla iyimser ve demokrat olan akedemisyen bir gazeteci. Ancak hani size benzemese de sözleriyle sizi yatıştırabilen bazı insanlar vardır ya, öyle bir durum söz konusu sanırım. Burada kendisinden karışık bir alıntı yapmak istiyorum, özellikle de çevredeki anlamamaya çalışan, hatta Ergenekon'u anlamamaya adeta ant içmiş kimselerle temasta olanlara gitsin sözleri.

"KKB'den muzdarip olanlar. Bunlar okul arkadaşınız, komşunuz, iş arkadaşınız veya ailenizden biri olabilir. Ayrıca kendilerini solda görebilirler. Lütfen kızmayın onlara. Anlatmaya kalkmayın. Anlamazlar.

Mesele sadece üç-beş emekli paşa, onların sivil şakşakçıları ve gözükara tetikçilerin oluşturduğu bir gizli örgüt meselesi değildir. Mesele, darbenin yolunu döşemek için yapılacak suikastler ve toplumda ses getirecek terör olayları da değildir. Mesele bir zihniyet kalıbı ve bunun yarattığı kişilik bozukluğu meselesidir.

KKB (Kemalist Kişilik Bozukluğu) hastaları ile biraz konuşursanız, "Yahudiler Harran'ı satın alıyor",...TRT Kürtçe yayına geçince ise "Bölünüyoruz" diye feryat ederler. Komploculuk can suyudur. Ayrıca bu görüşler sağcı ve İslamcı kesimde de çok yaygındır.

Resmi ideoloji bu ülkede, güce tapan, sürekli mağdur edildiğine inanan, ruhen ezik, işkencecisine aşık olan ve postal koklayarak mutlu olan bir kesim yaratmıştır. Veli Paşa ve arkadaşlarının güvendikleri kesim de budur. KKB hastalarının korku ve travmaları hiç eksilmez. Hatta eğitim seviyesi yükseldikçe daha da akut hale gelir. Zaten Milli Eğitim'in misyonu yeni nesillere travma yüklemektir.

Peki "ağır abiler" gözaltına alındığı için kendilerini "öksüz ve yetim" hisseden bu insanlara karşı nasıl davranmalısınız? Benim naçizane önerim şudur: Bunlara "hasta, sakat ve kederli" muamelesi yapın, onlara acıdığınızı hissettirin. Ama sakın laf anlatmaya çalışmayın ve mümkün olduğu kadar uzak durun. Onları acılarıyla baş başa bırakın. Toplumsal değişme sürecine uyum sağlayamayan, tarihin çöplüğüne atılarak tasfiye olur. Moralinizi bozmayın."

(Ergenekon İçimizde başlıklı yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.)

Bu arada özellikle son yıllarda, -Ergenekon olayı da tuzu biberi oldu-, kendini Kemalist addeden okumuş yazmış kesimin ne kadar bağnazlaşabildiğinin örneklerini bolca görmekteyiz. Şahsen üniversite yıllarımda, bunun sadece bazı mensuplarına özgü kişisel bir tavır olduğunu düşünürken, zaman sorunun kişisel olmadığını, toplu bir davranış kalıbı olduğunu anlamamı sağladı. Son dönemde Ergenekon üzerine etkileyici yazılar yazan bir yazar şöyle diyor:
"Cumhuriyet'in okumuş yazmış eliti, en bağnaz softadan daha tehlikeli bir tip oldu çıktı karşımıza." (Ümit Kıvanç, 14 Ocak)

Bu mudur yüzünü Batı'ya (muasır medeniyete) çevirmiş, eğitimli/kültürlü insanlarımız?
Peki ya onların avukatlığını yaptıkları zevat, (mesela işledikleri yargısız infazlar nedeniyle yargı sürecinde 16 yıl boyunca mahkeme yüzü görmemiş madalyalı efendiler), "Sabah aynaya korkusuzca ya da gülümseyerek bakabiliyor mu? Tetiği çeken elleriyle eşlerine dokunduklarında ya da çocuklarını okşadıklarında nasıl bir ruh halini yaşıyorlar? Hep kuşkuyla yaşamak ve sağ kalabilmek için sürekli öldürmek, kendisine benzemeyene saldırmakla iflah olur mu insan?
...
Peki bu ölüm mangalarını oluşturanlar tek başlarına mıydılar? Bu tohumları, suyu ve gübresini nereden aldılar? Ölüm tarlaları oluşturulurken nasıl olur da duymaz kimse? Sağır ve dilsiz miydi herkes?" (Suzan Samancı, 23 Ocak)

Hiç yorum yok: