24 Eylül 2009 Perşembe

POPÜLER KÜLTÜR

.
Kendini "Türkler" olarak tanımlayan milletin en büyük eksikliklerinden biri "kültür" noktasındadır. Bunu en kolay popüler kültür hayatına dikkat kesilerek anlayabilirsiniz.

Son yıllarda "ünlüler" veya "şöhret" dediğimiz insanlarımızın, ünleri bitmesin diye herşeyi dillerine dolayan ve saçma sapan konuşma alışkanlıkları yüksek medya maymunlarından çıkmaları hali kemikleşti mesela bizde.

En tepelerdeyken bile mazlum edebiyatının dibine vurur... Dün çıkar AKP'ye neden oy verdiğini anlatır, kocasıyla-karısıyla-sevgilisiyle-eski sevgilisiyle ilişkisini anlatır, her konudaki fikrini daha sorulmadan anlatır, bir iki aldığı İngilizce özel dersten sonra konuşmalarında bunları kullanıp hava attığını sanır...

Gündemde "Kürt açılımı" mı var? Bu fırsat kaçmaz elbette.
Bir ara hamilelik dönemindeki cinsel hayatını, doğan çocuğunun "Agu" demesini ve bademcik ameliyatını dahi bizlerle paylaşan bir ünlümüz, şimdilerdeki popüler damarı da yakalamış gördüğüm kadarıyla. Biraz da Kürt açılımından bahsedelim öyleyse, eyvallah. Halk hiç şaşmayın bunu da yer, yemezse de geniş midesiyle yemiş gibi yapar. Ama asıl halktan önce medya yöneticileri bundan mesul.


Bu kadar mı vizyonsuz ve vicdansız olunur? Bu kadar mı "Medyanın gereksiz gündemi"ne tutsak edilir bir toplum? Hepimizin bu millete bu vatana bu hayata bir borcu var. Medya yöneticilerinin bu kadar değersiz haberi değerleştirmesi, aynı zamanda değerleri değersizleştirmiyor mu?



NOT: Bu yazı, Radikal Online'da sansüre uğrayıp yayınlanmamış bir yorumum. Hükümetten Cumhurbaşkanı'na, Askeriye ve TSK'ya, bütün muhalefet ve siyasilere, hukukçulara, rektörlere, milletler ve milliyetçiliğe kadar bir dizi konuda yer yer oldukça dikkat çekici eleştirilerin yapıldığı bir platformda; medya konusunda bu kadar bir eleştiriye dahi izin verilmedi.
Aynı Sansür karşısında Türk Medyası'ndaki İkiyüzlülük yazımda belirttiğim gibi,
"Medya artık siyasetin, Türk Silahlı Kuvvetleri'nın, bizatihi devletin, yargının, hepsinin de üstünde egemen bir güç olduğunu ilan ediyor" bu tavırlar sanırım.
"Ve yazılı gazete sayfalarından daha fazla imkân + özgürlük sunan internet haber sitelerinde bile sansürleniyoruz, iyi mi?"


3 yorum:

m.a.tolstoyevski. dedi ki...

Medyanın işi sansasyondur. Medyanın mottosu "insan köpeği ısırınca"dır. Burada medya pek suçlanamaz.

Bir örnek vereyim, cem garipoğlu yakalandığında "sucuk ekmek" istemişmiş. Avukatı anlatıyor. Bu, bir müddet ana akım gazetelerin internet sitesinde sanki çok büyük bir olaymış gibi başlıklanarak verilmişti.

Bu konu hakkında iki karşıt yorumum olmuştu bir internet ortamında. Aynen alıyorum;

1. " orta tabaka olsa peynir ekmek isterdi, bu sucuk ekmek istiyor. eminim sucuğu da kızartılmış istiyordur. öte yandan bilgi açlığı çeken medyamızın en s.kik laf arası sözleri bile magazin formatında vermekten vazgeçmemesi, zaten başından beri medya tarafından motive edilen bu olayın önem değerini bir kez daha sorgulatıyor insana. işte bu medya, ve işte bu medyanın favori kriminal eylemi; münevver karabulut cinayeti. her cinayet ve her insan önemli değildir. haber değeri taşıyacak; alışılmışın dışında bir şekilde öldürüleceksin, failin tanınmış bir iş adamının akrabası olacak, hatta kız biraz güzel, oğlan da biraz yakışıklı olacak.

böyle değilse koy götüne diğer cinayetlerin ve faili meçhullerin."

sonra bir yerlerde fazla atılgan, fazla sabırsız yazdığımı anladım, ve tekrar kendime bir ayar verdim;

2. "medyanın altın kurallarından birinin unutulduğu başlık olmuştur. medya tabii ki bu çeşit bir cinayeti gündeme taşıyacak, bunda garip olan bir şey yok. ne bekliyordunuz? medyanın türkiye'nin her yerindeki cinayet haberlerini gündeme almasını mı? gazetecilikte bir kural vardır, köpek ısırdığı zaman değil, sen köpeği ısırdığın zaman haber olursun. alışılageldik bir cinayetin izini tabii ki medya bu kadar sürmeyecektir. zaten sürse de absürd olur. zorlama olur. bunca gündür merak edilen bir insanın davranışlarını ve sözlerini başlıklarına yansıtmada da bir sorun yok bence. çünkü halk o adamı merak ediyor. medyanın işi bu. medya merakı kovalar. merak olmadan medyayı tanımlayabiliyor musun sor bir bakalım kendine.

ayrıca medyanın bu tip cinayetlerin ardını kovalamasının beklenmeyen iyi sonuçları da olur. mesela devlet kırmızı bülten çıkarır, ve emniyet güçleri o adamı yakalayınca, bu eylem, bir başarı olarak vatandaşın aklına kazınır. potansiyel suçlular da ne kadar zengin olursa olsun, götü kurtaramayacaklarını anlar. korkuları artar. güzelmiş, yakışıklıymış, sen marsta mı yaşıyorsun?"

Sizin bu tepkinizi de benim ilk tepkime benzetiyorum. Sorun medyada değil. Sorun, medyadan haber talep eden halkta.

Genel olarak eğitimsiziz. Bu sorunlar ilerleyen zamanda ortadan kalkacaktır diye umut ediyorum.

Tabi halk haber talep eder, halkın talebine göre haberler şekillenir, seçilir dedim ama, bu işin empirik tarafı. Bir de rasyonel tarafı var ki, o da sizin dediğiniz "vizyonsuzluk" olayı. Hakikaten eğer habercinin vizyonu olsaydı, bu çeşit haberleri yayınlamama gibi bir ilkesi olurdu, ve halk ister merak etsin etmesin bunlar yayınlanmazdı. Mesela ATV'nin Show TV'nin vizyonuyla, bir NTV'nin, CNNTURK'un vizyonu bir değildir.

Ama o haberi söz konusu medya yayınlamasa, illaki başka bir medya unsuru bunu yayınlayacaktı. Sonuçta ortada bir "tıklama" veya "tiraj" pazarı varsa, adam da ilkeleri bir yana bırakıp para kazanmaya yönelecek. Kapitalizmde bu çeşit irrasyonellikler mevcuttur. Zorlama olmadan, eleştiri ve eğitimle kapitalizmden böyle şeyleri talep eden veya böyle bir arz yaratıp talep arayan unsurları en aza indirmek amacımız olsun. Zorlayarak veya RTÜK'le değil.

canilecanan dedi ki...

Nasıl ki "uzmanlaşma" denen bir olgu var, Türk Medyası'nda da profesyonellik gereği "sınıflandırma" mı dersin adına, yoksa "yayın ilkeleri" mi dersin... O doğrultuda bir ilerlemeye ihtiyaç var bence. Şöyle ki:
Bir ünlümüz bir laf ettiyse veya magazinsel unsurları da olan bir olay halk tarafından merakla takip ediliyorsa, bunun için magazin yayınları veya "tabloid" denen sistem kullanılabilir. Keza kadın cinselliğinin bu kadar ön planda tutularak sömürüldüğü ve yoğun olduğu (kime göre neye göre?), toplumun her yaş-kesiminden insanına yönelik yayıncılık yapan anlayıştansa; "erkek dergileri" veya "erotik içerikli kanallar" vs...

Haftalardır, aylardır ve görünen o ki bir süre daha; Ana Haber Bültenlerinde, her tür medya oluşumunda, en ince ayrıntısına kadar cinayet, vahşet ve kriminal bilgilerle dolup taşıyoruz. "Psikopat" özellikleri gösteren insanlar için bu kadar tetikleyici bir şey olmaz. Artık piskopatlar da anladılar ki haber olmaları için kafa kesip bavula koymaları şart. Şiddet eğilimli sosyal fobikler üzerinde bu haberler nasıl bir etki yapıyordur? Bunu ortaya koymak da benim alanıma girmiyor. Ancak sorumu soruyorum.

"Ulusal yayıncılık" yapan, hele ki hatırı sayılır büyük medya kuruluşlarından, biraz daha özen ve tutarlılık beklemek yanlış mı?

Unutmayınız ki İşletme anlayışının temellerinin anlatıldığı ilk derslerde şöyle denir:
"İşletmelerin temel ve en önemli amacı KÂR elde etmektir. Ancak işletmeler uzun vadeli olarak ayakta kalmak istiyorlarsa, TOPLUMSAL FAYDA ilkesini göz ardı etmemeleri gerektiğini bilirler."

Benzer şeyi medyaya uyarlayalım. Kabaca...
Elbetteki "tiraj", "tıklanma", "reyting/rating" vs bunlar hedef alınıyor ama bu kadar kontrolsüzce mi olmalı?

Ve bence, sivil toplumun gelişmediği, adının anıldığı yerlerde sonradan arkasından başka başka şeylerin çıkabildiği Türkiye'de, RTÜK gibi sansür mekanizmalarını şu an için derhal kaldırmak, salt reyting savaşından çoktandır gözü dönmüş medya yöneticilerini hepten yoldan çıkaracaktır.

(Bu arada bugünki yazımda nasıl kabaca ifadeler, nasıl genellemeler yaptım... of of of!)

m.a.tolstoyevski. dedi ki...

Alıntı:

"İşletmelerin temel ve en önemli amacı KÂR elde etmektir. Ancak işletmeler uzun vadeli olarak ayakta kalmak istiyorlarsa, TOPLUMSAL FAYDA ilkesini göz ardı etmemeleri gerektiğini bilirler."

İşte aynen öyle.

Toplumsal fayda ilkesi veya her neyse, buradan çıkarabildiğimiz kadarıyla, eğer dikkat edilmezse işletmeye zarar verecek bir şeydir de.

Dolayısıyla ortada bir problem kalmıyor. Siz bu haberi bir gazetede gördünüz ve onu eleştirdiniz. Artık o gazeteye eskisi kadar iyi gözle bakmayacak, ve belki maddi olarak desteklemeyi keseceksiniz. O halde uzun vadede bu çeşit haberler yayınlamada da bir kusur yok. O işletme eninde sonunda yok olacaksa, sorun kendiliğinden halloluyor demektir. Rtük'e veya denetleme kuruluşlarına gerek kalmadan.

Eğer buna rağmen hala alıcısı çıkıyor ve uzun yaşamaya devam ediyorsa, bu da toplumsal bir talebi karşılıyor anlamına gelir ve buna bir şey diyemeyiz.

Genelde bu çeşit argümanlarda, özellikle olağan dışı örnekler kullanılır. "Peki ya şiddet eğilimliler?" gibi.

Bence şiddet eğilimli insanları etkileyen şey sadece gazete haberleri değil. Durakta abuk subuk şakalar yapan liseliler bile şiddet eğilimli insanları çileden çıkarmaya ve onlardan bir kaçını bavula sokmaya yeter artar bile (en azından beni böyle etkiliyor mesela). Dolayısıyla eğer bu çeşit olumsuzluklara odaklanırsak, normal sayacağınız bir çok duruma, özgürlüğe de akıl almaz kısıtlamalar getirmek durumunda kalırız.

Farkındaysanız, "ya böyle olursa?" gibi örneklerle pek ilerleyemeyiz. Özgürlükler, patolojik unsurlar göz önüne alınarak yeniden düzenlenemez. Patolojiye bakılarak özgürlükler kısıtlanamaz. Bu bir kere olursa, bunun ardı arkası kesilmez. Ve sonsuz çeşit örneğe dek bu uzatılabilir. Patolojinin nihai yeri hastahane veya cezaevidir. Ne kadar özgürlüğü kısıtlarsak kısıtlayalım o patoloji, "patoloji" olduğunu belli edecek açıklar mutlaka bulacaktır.

Bu nedenle insanların birey olarak sorumluluk bilincini geliştirmesi gerek. Toplumsal düzenlemelerden ziyade, sorumluluk geliştirilmeli. Tecavüz haberinden zevk alan biri, bunu yaptığı anda hapsi boylayabileceğini de bilmeli. Bilmiyorsa da sırf böylelerini uyarmayalım, amiyane tabirle "uyuyan iti uyandırmamak" temelli bir yaklaşımla ben özgürlüğümden olurum.