Aralık 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aralık 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2011 Perşembe

 Gündem  Aralık 2010-3

(Zamanda ne kadar geriyim görüyorsunuz ki halâ Aralık 2010 haberlerindeyim.)


İsrail'de yangın  /  Mount Carmel forest fire
İsrail'in kuzeyindeki Karmel dağlarında  (Haifa)
2 Aralık'ta gün ışığında çıkan ve hızla yayılan yangın, Akdeniz'e komşu ormanın büyük bölümünü tahrip ettiği gibi insan hayatlarına da mâl oldu.  42 veya bazı kaynaklara göre 44 kişinin öldüğü söyleniyor. Ancak 5 Aralık'ta söndürülebilen yangında, yakınlardaki bir hapishanedeki  (Damun Prison) suçluları bölgeden taşıyan bir araç, içindeki resmi görevliler ve yangını söndürmek isteyen itfaiyeciler + bazı polis görevlileri ile birlikte alevler içinde kayboldu. Olaylar sırasında yakınlardaki yerleşim yerleri boşaltıldı. Başbakan Benjamin Netanyahu'nun talebiyle çeşitli ülkeler yangını söndürmede İsrail'e yardımlar gönderdi;  benim aklımda Rusya'nın gönderdiği büyük yangın söndürme uçağı kaldı. Filistin İtfaiye teşkilatının da çalışmalara katıldığı söyleniyor.

"Kambersiz düğün olmaz" kabilinden, özel bir talep olmamasına rağmen Türkiye yani ülkemiz de iki yangın söndürme uçağı gönderdi. Davos'taki "One Minüt" çıkışıyla başlayıp Mavi Marmara olayları (Gazze filosu baskını/Gaza flotilla raid) sonrasında yaşanan karşılıklı zıtlaşmalar içerisinde debelenirken, bu şaşırtıcı gelişme karşısında İsrail hükümeti adına Başbakan Netanyahu teşekkürlerini sundu ve "Bunun iki ülke arasında daha iyi ilişkilerin başlangıcı olmasını umduğunu"  söyledi.


İşte her şey de bu noktadan sonra başladı. Tayyip Erdoğan parti grup konuşmasında "Yeni bir sayfa için suçun itirafı, özür ve tazminatın gerektiğini; ayrıca hafifletilmiş durumdaki ambargoların tamamen kaldırılmasından yana olduklarını" belirtti ve "(Özür konusunda) birey-devlet ayırımı olamayacağını, bu konularda adımlar atılmadığı sürece normalleşme beklenmemesi gerektiğini"  ekledi. Bir ara başta Haaretz gazetesi olmak üzere medyadan yansıyan haberlere göre Netanyahu'nun ılımlı tavrı sanki bir beklenti oluştursa da, İsrail Parlementosu Knesset  15 Aralık 2010 tarihli oturumuyla hayal kırıklığı yarattı. İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı ("alçak koltuk-yüksek koltuk" insanı)  Danny Ayalon, "İsrail askerlerinin mutedil davrandığını ve sadece 9 kişiyi öldürdüğünü,  teröristleri ise serbest bıraktıklarını"  söyledi.
(Soru:  Serbest bıraktıysan niye "terörist" dedin;  gerçekten teröristlerse neden serbest bıraktın?)


(Bilemiyorum tüm bunlar iki taraf siyasetçilerinin oy deposu olarak danışıklı dövüşleri midir;) zaten apartta bekler gibi duran Dış İşleri Bakanı Avigdor Lieberman da: "Türkiye'den özür dilemek teröre teslim olmak anlamına gelir" dedi ve asıl kendilerinin tazminat talebi olduğunu vurguladı.

Ve başladı gene aynı şeyler konuşulmaya... Aralık Türkiye gündemi yine İsrail haberleri ile doluydu. (Bence danışmanları Başbakanımıza nitelikli bir Türkçe sözlükte "özür" kelimesinin karşılığında yazanları okuması tavsiyesinde bulunmalı. Her iki taraf için de tekrarlanabilme ihtimali olan tavırlarda özür dilenmesini talep etmek hiç de hoş bir şey değil;  hele ki bunu bir felakete yardımdan sonra yapmak.)



Hey Wiki Wiki!
Açıklanan (ve daha önceki bir Gündem yazımda not düşeceğimi yazmama rağmen hala bir arpa boyu yol alamadığım) Wikileaks Türkiye haberlerindeki, iktidar partisi ve bakanlar hakkındaki iddialar sonrası AKP asıl suçluyu derhal buldu:  İSRAİL!

AKP Wikileaks Araştırma Komisyonu'nun başına, belgelerde hakkında ağır ithamlar olan Abdülkadir Aksu'nun getirilmesi ise tam bir sarkazm/ironi.



Kemalizm tartışmaları
Yıllardır ancak kısıtlı bir çevrede yapılan Kemalizm ve Atatürk ilkeleri üzerine tartışmalar, kamuoyunda yaygınlaşmakta. (Belki zaman bulduğumda bir Kemalizm kolajı yayınlayacağım. Bu konular çok detaylı, uzun ve tartışmalı olduğundan  yazmak  bazen içimden gelmiyor.)



Zamlar
Hangi parti başa geçerse geçsin Türkiye'de vazgeçilmeyen bir iktidar alışkanlığıdır peşpeşe hayata geçirilen zamlar. Yeni düzenleme ile alkollü içkilere yansıtılan orantısız ÖTV artışlarına daha önce Aralık 2010-1'de değinmiştim.  Durmadan artışını sürdüren bir diğer meta da: Benzin. "Benzine zam", "Benzine yine zam geldi", "Yeni benzin fiyatları" gibi son haftalarda süregelen nice zamdan sonra artık atacak değişik bir manşet kalmayınca şunu tercih etmişti bazı medya-haber siteleri:
"Vatandaş isyan etti:  Yıl bitti,  benzin zammı bitmedi!"



TSK ve Deniz Kuvvetleri'nde son dönemde basına yansıyan fuhuş ve şantaj çeteleri haberlerinden -kısaca- daha önce de Gündem başlıklarında değinmiştim.
(bkz:  Gündem Kasım 2010)

Askeri Casusluk ve Şantaj Soruşturması'nı yürüten özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Savcısı (Ergenekon Davası'na sonradan dahil olan savcılardan) Fikret Seçen tarafından Aralık ayının ilk haftasında (6 Aralık 2010) Gölcük Donanma Komutanlığı'nda bir arama yürütüldü. Güvenlik için Genelkurmay Başkanlığı'ndan görevli bir albay nezaretinde ve askeriye tarafından kamera görüntüleri eşliğinde çalışmaların yapıldığı not düşülüyor. Çuvallar dolusu el konan belgeler içerisinde yeni darbe planlarının olduğu, askeri müdahale sonrası neler yapılması gerektiğine ilişkin bilgiler, gizlenen mühimmat krokileri, devletin kritik birimlerine ilişkin kripto (şifreli yazı) dökümleri, 34 adet ses kaydı, Kafes ve İrtica ile Mücadele Eylem Planları'nın devamı niteliğindeki belgeler bulunduğu söyleniyor.  (bkz)

Aramanın ardından, Gölcük Donanma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğü'nde çalışan 6 muvazzaf subay, Beşiktaş Adliyesi'ne ifadeleri alınmak üzere getirildi.  Örgüt üyeliği suçlamasıyla iki subay tutuklandı.



MGK'da  İsrail
Son olarak bir İsrail haberi daha.  (Bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama, AKP iktidar olduğundan beri gündemdeki her 5 ila 10 haberden biri mutlaka İsrail üzerine oluyor. Kızışma dönemlerinde sıklık çok daha artıyor. Yaklaşan seçimler ile adına daha fazla aşina olursak,  buna da şaşmam.)

Haber şu:  İsrail'de yayımlanan Haaretz gazetesi, "(Kırmızı Kitap olarak da bilinen) Türk Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde, İsrail'in Türkiye'nin çıkarları ve politikalarına yönelik belli başlı tehditlerden biri olarak sınıflandırıldığını" iddia etti.  (bkz:  Turkey lists Israel as a  'threat to its interests')

İran, Suriye, Ermenistan ve Gürcistan'ın ise tehdit olarak anılmadığı vurgulanan haberde; bazı ülkelerin artık tehdit olmaktan çıkarılmasında (Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun) "komşularla sıfır sorun" politikasının etkisi olduğu görüşlerine de yer verildi. (İyi niyetli bir habercilik dili kullanılmamış bence.)

Ankara'dan bu haberler hakkında yapılan açıklama ise: "İsrail'in çevredeki risklerde geçtiğini, Ortadoğu'daki istikrarsızlığın İsrail'in Filistin ve nükleer politikalarından kaynaklandığını, silahlanma yarışı çıkabileceğini, bunların Türkiye'yi etkileyebileceğinin sıralandığı" yönünde.




Atlayarak ve elbette arada bazılarını kaynatarak da olsa gündem konularında bir seneyi tamamladım böylece.
  • Geçtiğimiz ayın tüm haberleri için bakınız:   ARALIK 2010

2 Ocak 2011 Pazar

 Gündem  Aralık 2010-2

(2010'un son günlerine dair birkaç notu düşmeden edemedim.)



18 Aralık 2010 Cumartesi - CHP 15. Olağanüstü Kurultayı gerçekleşti.
Ayrıntıları için bkz:  CHP'deki 2010 model değişim -devam




17 Aralık 2010 - Genelkurmay Duyurusu
TSK resmi internet sitesinin (bkz1, duyuru siteden kaldırılmış) yanı sıra Twitter'dan da yapılan bir basın açıklaması (bkz2) ile, Genelkurmay Başkanlığı nezdinde Türk Silahlı Kuvvetleri, bazı güncel olaylar hakkındaki tepkisini internet üzerinden dile getirme/muhtıralama alışkanlığına devam etti. Askeriyenin siyasete karışmaktan asla vazgeçmeyeceği ve bu Osmanlı geleneğinin halen yürürlükte olduğu bir kez daha kamuoyuna ve ilgililere hatırlatıldı.

Bu blogda Gündem haberlerinin iletilmesi aşamasında objektif olmaya özen gösteriyorum genellikle. Arzu edersem eğer, kişisel yorumlarımı parantez içlerinde veya haberin sonuna eklerim. Bu kez de öyle yapmak adına ilgili açıklama metnini dikkatle okumayı denedim, hatta birkaç kez denedim. Ancak maalesef metinden pek bir şey anlaşılmıyor, çünkü daha ilk maddede anlam kaymaları ve belirgin  Türkçe  hatalar var.
"Türkçe'nin önemi ve resmi dil olarak tekliği" noktasına sivri bir tonla dikkat çekilen ilgili yazıda,  T.C. Anayasası'nın  3. maddesine de atıf yapılmış:
"Türkiye devleti,  ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.  Dili Türkçedir."

Türkçe'nin öneminden bahsedilen bir metinde, Türkçe dil bilgisi kurallarının daha en başta ihlâl edilmesi de ayrı bir milliyetçilik kulvarı açmak olmuş doğrusu.  İki dil tartışmalarına cevap niteliğindeki 5 maddelik açıklamanın son maddesinde, TSK'nın ülkedeki bir takım tartışmalara "taraf olduğu" da özenle not düşülmüş. (Bu gerçeği belki bilmeyenler vardı, böylece öğrenmiş oldular.)

Evvelsi gün namaz Kur'an, dün solculuk, bu sabah Kürtlük-Türklük, sonra başörtüsü, ve şimdi de anadil... Bu konularda herşeyin en doğrusunu Genelkurmay mı biliyor? Niye? Onlar çoban, yüce Türk Milleti davar mıdır? Ülkenin yararına-zararına olanın ne olduğunu yüce Türk milletinin bağrından çıkmış bunca bilim adamı,  siyasetçi,  yazar-çizer bilmeyecek;
13 yaşında girdiği  askerî okul-askerî birlik-askerî lojman çemberinde ömrü geçmiş, toplumla ve "normal" insanlarla bağı kalmamış,  meslekî deformasyon kurbanı birtakım adamlar bilecek öyle mi?
Herşeyin en doğrusunu herkesten iyi bilen bu askerler, siyasetçilerin asker karşısında gıklarını bile çıkaramadıkları yıllarda 200 kişilik bir terörist grubundan  -on binlercesini de öldürdükleri halde-  nasıl sayısı bir ara 15-20 bine kadar çıkan bir gerilla grubu "yaratmayı" başardılar öyleyse?  Kendi aslî işlerinde başarısız olmalarının ödülü olarak mı görüyorlar her salataya maydanoz olmayı?  Diyelim bütün siviller hain ya da hainliğe eğilimli ise bunun böyle olup olmadığına NATO'ya bağlı bir ordunun karar vermesi tuhaf olmayacak mı?  NATO da mı Orta Asya'dan geldi aq?
(mehmet ordekci  -  17.12.2010, Ek$i)

Berbat bir Türkçe ile yazılmış olması bir yana  Genelkurmay'ın böylesi açıklamaları Osmanlı usûlü siyasetin devamıdır. O halde Cumhuriyet niçin kurulmuştur?  Asker böyle kafasına göre vazifesi olmayan konularda konuşacaksa yıkılsın bu Cumhuriyet, saltanat geri gelsin?  Bu bildirinin Türkçesi şudur: Bu ülkede Kemalizm saltanat düşmanlığı değil,  saltanat sevdasıdır.  Bu bildiri ile orgazm olanların "Padişahım çok yaşa" sloganına kızmaları,  Kapıkulu zihniyetine itiraz etmeleri ironik olduğu kadar ahlaksızcadır.  Kürtçe düşmanlığı Kürt düşmanlığıdır.  Kürtleri reşit olmayan, hakları olmayan bir kalabalık olarak görenlerin tarihe nasıl geçeceğini görmek için uzun yıllar beklemeyecek olmamız tek tesellimiz.
(itaatsiz  -  17.12.2010,  Ek$i)



AYİM
Askerî Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM),  Ağustos YAŞ kararları ile açığa alınan üç generalin terfisine karar verdi.
(Hukuk,  "Aldım-verdim/Ben seni yendim"  kıskacına sıkışmış durumda.)




Roni  Margulies'e  saldırı                          
Çanakkale İHD'nin (İnsan Hakları Derneği) konuğu olan şair-yazar Roni Margulies bir grubun saldırısına uğradı.
"Çok kültürlülük perspektifinde barışın dilini kurmak" üzerine konuşulacak bir panelde yumurta ve boyalı torbaların hedefi olarak,  barışın  bu topraklar ve bu milliyetçi kültürde öyle pek de kolay bir şey olmadığını, (sözde) sol da olsa sağ da olsa,  kafa yapısının aynı olduğunu bir kez daha göstermiş oldu bu olay.

Bu haber bana geçenlerde değindiğim Naipaul olayındaki bir şeyi de tekrar hatırlattı. O yazımda Murat Belge'den bir alıntı yapmıştım: "Sanatçı iletmek istediğini iletmekte sonsuz özgürse, biz hepimiz de onun ilettiği şeyi eleştirmekte sonsuz özgürüz. Ama bunun 'yaptırım'ı buraya kadar: Eleştirmek."  Ve devamında karşı tepkide "Sınır nereye kadar?" sorusunu açıyordu.  Burada da aynı durum var. Görüşleri yüzünden kıyasıya eleştirilebilir bu adam. Ama yumurta atmak, konuşmasına izin vermemek... Bu adamı politikacı veya Taraf Baş Yazarı imişçesine lince kalkışanlar nasıl bir hezeyanda,  hangi rüyada?
Acaba şu yumurtacı Türkçü Solcular ve Türkçü Komünist takımı Türklüğün, Rejimin, Kurucu İdeolojinin, Kemalizmin, İttihatçılığın teminatı Cumhuriyetin bekçisi Askerlere de yumurta atarlar mı?  :-)
(blueknife  -  31 Aralık 2010, Radikal Online)


Orhan  Miroğlu'na  tehdit                              
Taraf gazetesinin bir başka yazarı;  Kürt meselesi, demokratik özerklik, şiddeti kınayan yazıları, Kürtler ile ilgili görüşleri ve geçmişte yaşadıklarıyla dikkat çeken Orhan Miroğlu, PKK'nın bir kolu tarafından ölümle tehdit edildi. (HPG'nin  internet sitesinden  bir ifade:
"Miroğlu da mortoğlu olur bu toprakların tarihinde!")

Kasım ayında BDP Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir'in  "Silahlı mücadele miadını doldurdu" sözlerine Abdullah Öcalan'ın tepkisinin ardından  (bkz),  Orhan Miroğlu da benzer düşünceleri nedeniyle PKK tarafından hedef gösterildi.
Hangi tarafta olursa olsun, şiddet ve savaş isteyenler; "barış"tan bahsedenlerden nefret edip derhal susturmaya çalışıyor galiba.




Üniversiteler
Başlayan "Yumurta olayları" ile öyle hızlı bazı gelişmeler yaşanıyor ki takip etmekte zorlanıyorum. Üniversiteler Polis ile dolduruluyor, polise ekstra yetkiler veriliyor... Normalde Jandarma bölgesinde olmasına rağmen, Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü dahi kapılarını polise açınca,  burada nahoş bir iktidar tavrının sergilendiğini görmemek mümkün değil.

Geçenlerde  Radikal'de  şöyle bir haber vardı:   Noel Baba'yı bıçakladılar
"Yılbaşı kutlamalarına karşı olduklarını söyleyen Anadolu Gençlik Derneği'ne üye bir grup üniversite öğrencisi, İstanbul Üniversitesi önünde Enam Suresi'nin 162'nci ayetini okuyarak temsili şişme Noel Baba'yı bıçakladı" diyordu haberde.  Ellerinde bıçaklar olan bu insanlara üniversite kapısında hiç bir şey yapmayan Polis, kaç metre öteden yumurta görünce alarma geçiyor. İroniye buyrun.

Polisin dövdüğü öğrencileri  darbe için ortalığı karıştıran haşerat gibi görünce,  12 Eylül'ün paşaları gibi cümleler kuruluyor.
"Madem ülkenizi seviyorsunuz, neden sıkıyönetime karşısınız?" Referandumda hesaplaştığımıza inandırmaya çalıştıkları cunta, işkence ettiği çocukların fotoğrafının altına bunu yazabilecek kadar zalimlikle saflığı birbirine karıştırmıştı.
Bugün de iktidarın memurları sorup duruyor: Madem ülkenizi seviyorsunuz, neden gösteri yapıyorsunuz, madem ülkenizi seviyorsunuz, neden Kuzu'ya yumurta atıyorsunuz?
'Gelişmemiş,  Kemalist,  şiddet kullanan...'
Başbakan dedi ya;  'masum'  değil ki bu gençler.
Gençleri itibarsızlaştırarak, onları potansiyel suçlu ilan edip toplumun gözünden düşürerek yoluna devam edecek anlaşılan AKP ve yandaşlarının demokratik açılımı.
("Madem ülkeni seviyorsun...",  Özgür Mumcu.  13 Aralık 2010, Radikal)



TBMM'den  İnsan  Manzaraları
Sevahir Bayındır:  DTP/BDP Şırnak milletvekili. "Demokratik açılım"ın adı ilk telaffuz edilmeye başlandığı dönemde Habur'daki bir olayda adını duymuştum ilkin. BDP Silopi İlçe Örgütü'nün 4 Haziran 2010'da Habur Sınır Kapısı'nda düzenlediği, operasyonların artık durması ve Polis müdahalelerinin devam etmemesi adına binlere kişinin katıldığı söylenen bir yürüyüşte polisin müdahelesi sonucu yaralanmış ve kalça kemiği kırılmış olan bir milletvekili­­­­. İlk okuduğumda oldukça şaşırmıştım, zira milletvekillerinin dokunulmazlık zırhları malum.  Ancak "kadın ve Kürt" olunca  hepsi yalan oluyor demek ki. İsrail devletinin zulmünü eleştirenler,  acaba Haneen Zoabi (Hanen Zubi) ile Sevahir Bayındır  arasındaki bir benzerliğin farkında değil mi? (Gerçi İsrail güçleri Hanen Zubi'ye şiddet uygulamamıştı bildiğim kadarıyla, dokunulmazlığı vardı.)

16 Aralık'ta TBMM'de yaptığı bir konuşmasına Shakespeare'den "to be or not to be" alıntısı ile başladı Sevahir Bayındır. "Bir rahatsızlık yarattı mı?" diye sordu akabinde. Sonra Kürtçe'sini söyledi aynı sözün:  "hebun an ji nebun".
Sonra da  "olmak ya da olmamak"  dedi.

Meclis tutanaklarına (Tutanak Dergisi) ilgili konuşma şu şekilde geçti: "Bu bölümlerde, hatip tarafından Türkçe olmayan bir dille, birtakım kelimeler ifade edildi."  (bkz)

Yükselen tepkiler üzerine Bayındır'ın cevabı:
"Bana öngördüğü, T.C. devletinin vekiline, kadına, özgürlük isteyene reva gördüğü budur: Koltuk değnekleri. "Kırarız bacağını" derdiniz hep, bu ataerkil bir sözdür.  Kırdınız bacağımı.  Ama yüreğimi,  beynimi  kıramadınız."


Kişisel Görüşüm:
Anaokul yaşındaki çocuklara İngilizce öğretilen bir ülkede yaşıyoruz. Ülkede öyle bir İngilizleşme mevcut ki,  hani İngiliz ordusu ülkeye girse bayraklarla karşılayıp kırmızı halı serecekler var;  "Bizi bu Tayyip'den kurtardınız,  sağ olun var olun!"  diye...  Belki de zamanında bu ülkenin sınırları İngilizler tarafından çizildiğinden,  herkes İngilizce sevdalısı ama Kürtçe konuşmak çirkin, kaka!  Anadilde eğitim hakkı istemekse geri düşünce. Türk Medyası bile bu haberdeki Kürtçe metinleri vermedi,  sadece Kürtçe söylediğini yazmakla yetindi.  Bu noktada gerekli bilgiyi edinmemde Ekşi Sözlük değerli bir kaynak oldu.
Son olarak şunu söylemek isterim ki Kürt meselesini çözemeyip eski ezberleri tekrarlayan siyasi partiler,  partiler mezarlığındaki yerini alır,  aynı daha öncekiler gibi... Ama asıl ülkenin geleceğine yazık olur.  Yazık ki insanımız o derece politize olmuş durumda ki,  mesele yine çoğu alanda olduğu gibi, "Aldım-verdim/Ben seni yendim"  bakış açısıyla değerlendirilmekte.  Önümüzü görmek mümkün değil,  hele ki mağdurluktan mağrurluğa yükselmiş siyasetçilerle...


Bu da tadından yiyemediğim bir  Zaytung  Magazin haberi:
Canlı yayın ihalesinde son nokta!   :)
.

gazeteciler,  gençler,  Zaytung

1 Ocak 2011 Cumartesi

 Aralık 2010-devam

2010'un son günlerine dair birkaç not düşmek istiyorum. TSK'nın internet bildirisinden bazı yumurtalı saldırılara, üniversitelerdeki gelişmelere...

Hem başka işlerle uğraşıp  hem de gündemin akışına yetişebilmem ne mümkün!  Dilerim yeni yılda şu ZAMAN sorunum ve dikkat dağınıklığı sıkıntımın ibresi olumlu yöne kayar  (azıcık ucundan da olsa dünyalar benim)!

Bir de bu aralar Frontierville, Cityville gibi Zynga oyunlarına da sardırdığımı eklemek isterim.  Arkadaşlarım artık Facebook'taki oyun paylaşımlarımdan rahatızlıkta hangi seviyedeler diye düşünüp arada sevdiğim klipleri de paylaşmaya başladım birkaç gündür.  Bilmem, gittikçe salaklaşıyorum galiba...

Yine çeşitli yorumlara yer vermeye çalışıcam.  Sevahir Bayındır üzerine çalışıyorum şimdi.

25 Aralık 2010 Cumartesi

 CHP'deki  2010 model değişim -devam

.
18 Aralık Cumartesi günü  CHP 15. Olağanüstü Kurultayı gerçekleşti.
Bu ülkede her şey o kadar hızlı ve bardaktan boşanırcasına yaşanıyor ki, benim gibi anlamaya ve hissetmeye zaman ayırmaktan yana olan biri için gelişmeler takip edilemeyecek hızda... Bu halde medyadan ve farklı ortamlardan alıntılar yapmakla yetinmek durumundayım.
Öncelikle Kurultay ile ilgili kısa notlar:  (ve parantez içleri bana ait olacak şekilde araya serpiştirilmiş bazı yorumlarım)


* Kurultay'ın açılışını "Bütün Türkiye'nin ve CHP'nin Kurultayı'nı açıyorum" diyerek  Kemal Kılıdçaroğlu  yapmış.   (Halkçılığa vurgu)

* CHP Eski Genel Başkanı Deniz Baykal ve Eski Genel Sekreter Önder Sav da Kurultay'a katılmışlar.

* CHP Pendik Gençlik Kollarının hazırladığı, yanda bir fotosunu görebileceğiniz şu pankart açılmış:  "68 Ruhuyla halkın iktidarını kurmaya geliyoruz."
"Umudun adı Kemal", "Yandaşa değil yurttaşa hizmete geliyoruz" gibi iktidara göndermeler taşıyan çok sayıda pankartın daha olduğu söyleniyor.

* 10. Yıl Marşı  okunmuş.

* Konuşmaları sırasında halkçılığa vurgu yapan Kılıçdaroğlu, tüm yurttaşlara "Ayağa kalkın.  Özgürlük isteyin.  İsyan edin!"  çağrısı yapmış.
(Neye isyan?  Baskılara mı, zulümlere mi, otoriteye mi? Neye?
Sonra  "özgürlük"  derken kime özgürlük?  Mesela Silivri'ye mi?  İmralı'ya mı?
Ayrıca neye, ne sebeple isyan? Sisteme dair alternatif bir reçeteniz, yol haritanız var mı ki?)

* "Biz korkunun egemen olduğu değil;  özgürlük ve barış türküleri söylenen bir ülke istiyoruz."   Kemal Kılıçdaroğlu
(Bütün konuşmaları boyunca bir kez bile "Kürt meselesi" demediği not düşülen biri söylüyor bu özgürlük ve barış talebini.)

* Bütün ülkenin malum ortak sorunu hakkında konuşurken CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'nun kullandığı tabir  "Güneydoğu sorunu"  olmuş.


*41 tane somut vaatte bulunmuş  K.K.
(41 kere maşallah ve güzel günlere hep birlikte inşallah. Şöyle bir göz atalım, bakalım neler var.)

Yeni bir Anayasa. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kaldırılacak. Medya özgür ve bağımsız olacak. Telefon dinleyenlerden hesap sorulacak. Faili meçhuller aydınlatılacak. YÖK kaldırılacak. Üniversiteler özerkliğe kavuşacak. Üniversitelilerin yurt sorunu iki yıl içinde çözülecek. Harçlar kaldırılacak. Emeklilere vaatler bölümü. Mazot fiyatı yarıya indirilecek. Kadın ve genç temsili artırılacak. Yüzde 10 seçim barajı kaldırılacak. Siyasi Partiler Yasası demokratikleşecek. Milletvekili dokunulmazlıkları sınırlandırılacak. Milletvekilleri ve yöneticilerin mal bildirimleri açıklanacak. Şeffaflık. Sanatçıya özgürlük. GAP bir an önce tamamlanacak.  Çevre talanı konusu.  Üreticinin baş tacı olduğu bir ekonomik düzen kurulacak.  Yoksulluk tarih olacak..... vesaire vesaire.

İşte siyasetten nefret etmemin temel nedenlerinden biri:
Yalanların havada uçuşması. Gerçekleştirilemeyecek şeyleri veya gerçek olması mümkün olmayan vaatleri çıkar uğruna pazarlayarak topluluklara hayal kırıklığı yaşatmak.


Biraz  -kısaca-  açayım:

# CHP'nin "yeni Anayasa" istemesi ne kadar samimi gözüküyor? Madem neden 12 Eylül Referandumu'nda "Hayır'da hayır vardır" dediler ve Anayasa değişimine karşı çıkmaktansa önerilerini ve alternatiflerini sunmadılar?

# "Askeri Yüksek İdare Mahkemesi" kaldırılacak, özel yetkili mahkemeler artık olmayacakmış. (İnandırıcı mı? Misyonu askerin siyasetteki yerini sorgulamadan desteklemek olan  darbesever bir parti için.  Yalanlarla nereye kadar?)

# Cemaat yapılanmasına karşılar mı,  değiller mi?
Karşılarsa bu konuda tutarlı davranabilecekler mi?

# Faili meçhul davalar aydınlatılacakmış,  zira Kemal Bey'in emri var.
(Önce Dink cinayetinden başlayın isterseniz?)


# YÖK kaldırılacakmış. (Yersen. 12 Eylül ile üniversiteleri bitirmek için getirdikleri bu şukela kurumdan asla vazgeçemezler.)

# Üniversiteler özerkliğe kavuşacakmış.  (Zaten lafta "özerk" değiller miydi? Mesela Atilla Yayla Kemalizm konusundaki eleştirel görüşleri nedeniyle üniversitesinden atıldığında neredeydiniz CHP olarak? "Özerklik" derken siz neyi kast ediyorsunuz?  "CHP yanlısı görüşler" anlamında mı kullanıyorsunuz bu kelimeyi de?  "Üniversiteler CHP görüşüne çekilecek"  anlamında mı?)

# Harçlar kaldırılacakmış.  (Harika!  Ama aynı zamanda da "Oha!"
Hangi bütçeyle döndürülecek eğitim peki?  TSK'ya ayrılan bütçe payında azalmaya gitmeden üstelik,  öylesine pat diye kaldırıyor adam harçları! Zaten alet edevatın belki asgarisi bile olmadan pozitif bilimlerde eğitim veriliyor, bide harçları kaldırınca neyi nasıl öğreneceğiz peki biz üniversitede?)

# Kadın temsili artacakmış.  (İyi de... Seçilen kadın milletvekilleri kadınca ve kadın mantığıyla, kadın sorunlarıyla ilgili değil;  erkek efendilerine hizmet babında yarış yapıyorlarsa banane?)


# Medya özgür ve bağımsız olacakmış.  (Bunu yapmak hangi babayiğidin harcı?  Dünyada bile tartışmalı olan bir konuyu sayın Kılıçdaroğlu bir hamle ile hallediverecek galiba.)

# Telefon dinlemeleri yasaklanacakmış.  (Valla bence de yasaklansın. Ayrıca zamanında Uğur Dündar gizli kameralama yapıyordu, "bizden/bizdensin" olunca sorun yaratmaması geldi birden aklıma...)

# Mazot fiyatı yarıya indirilecekmiş.   (Allahtan  "Mazot 1 YTL"  dememiş!)

# Yüzde 10 seçim barajı kaldırılacak-mış.  (Yıllardır her gelen ve gelemeyen iktidarın söyleyip durduğu bir temcit pilavı.)

# Şeffaflık.  (Şeffaflık isteyen, ülkenin harcamalarının en önemli ve en büyük payını alan askeri harcamalar nereye gidiyor,  denetimi yapılsın ister. Keza üniversiteler de kendilerine ayrılan paylar ile ne yapıyor? Hacettepe Üniversitesi sürekli Beytepe Kampüsü'nün girişine asfalt yapmakla meşgul mesela, 1.5 senedir her gün tekrar bozup döşüyorlar. Yoksa herkes ister masucuktan "şeffaflık".)

# "Sanatçıya özgürlük" denmiş.  (Sezen Aksu gibi "Yetmez Ama Evet" diyenlere demediğini bırakmayan sizler mi sanatçıya özgürlük sağlayacaksınız?  Yoksa "sanatçı" derken kast ettiğiniz  "sizden olan ünlüler"  mi yine?)

# GAP bir an önce tamamlanacak.  (Tamamlanmamış mıydı zaten o?  80'lerde Askeriyemizin yüce isteğiyle tek kanallı TRT'de Ertürk Yöndem ile falan beyin yıkama programlarında  "GAP bitecek, terör dinecek"  temalı yayınlar yapılırdı.  Hani bitmemiş daha?  Tüh, yazık oldu!)

# Yoksulluk tarih olacak.  (CHP tarih olmasın da  koymuşum yoksulluğa!)

# Ve en sona en bomba olanını sakladım:
"Benim adım Kemal Kılıçdaroğlu,  ben parayı bulurum."
"Başbakan diyor ki, 'Parayı nereden bulacaksınız?'  Kulağı iyi duysun diye sesleniyorum. Benim adım Recep Tayyip Erdoğan değil, Kemal Kılıçdaroğlu!  Parayı bulurum diyorsam ben parayı bulurum."    (Yorumsuz)



Gelelim kurultay sonrasına...

* "Çarşaf liste-blok liste" tartışmaları sürüyor. Parti içi demokrasi istediğini belirten Kılıçdaroğlu'nun çarşaf liste hazırlamamış olması eleştiri konusu; başta Baykal tarafı olmak üzere... (Baykal bile "demokrasi yanlısı" oldu ya! Bak sen şu işe iyi mi?  Yıllardır kendisini her eleştireni partiden uzaklaştıran Baykal ve demokrasi... Evet evet,  hı hı!)


* Kurultay sırasındaki Parti Meclisi (PM) oylamasında en az oyu Gürsel Tekin almış. Hatta bir ara üstü çizildi gibi yorumlar ve "Listeye onay, Gürsel Tekin'e çizik" gibi manşetler atıldı.   (Yanda, CHP İstanbul İl Başkanı iken, Başbakan'a saygısızlık yaptıkları gerekçesiyle gözaltına alınan metalci gençlerle buluşmasında çekilmiş bir fotoyu görmektesiniz.)

Son duruma göre galiba Gürsel Tekin yine görevinde ama belli ki partililer kendisini pek sevmiyor. Bu da şaşırtıcı değil. CHP'yi bir halk partisi haline dönüştürmeye çalışan bir Kürt.  "Vizyonu düşük"  diyenler de var,  "Batı güdümünde"  veya  "kimlik politikalarından yürüyor"  diyen de...
Gürsel Tekin ise bu gelişmeleri katıldığı bir tv programında şöyle değerlendirdi:  "Bir yıl önce 'Türkiye'nin en başarılı il başkanı' diyeceksiniz, sonra da çizeceksiniz.  Bu çelişkiyi anlamakta güçlük çekiyorum."

17 Aralık 2010'da Genelkurmay'ın internet sitesinde yayınlanmış olan "iki dil" tartışmaları üzerine basın açıklaması kendisine hatırlatıldığında ise, konuya ilişkin siyasetin konuşması gerektiğini vurgulayarak  "Olmaması gerekirdi ama ne yazık ki böyle şeyler oluyor"  yanıtını vermiş.
(Alın size önemli bir çizik nedeni!)




--Bunlar da çeşitli yorum ve yazılardan alıntılar:--

Türkiye gazetesinden  Nuri Elibol:
"İki dillilik tartışmasını duymazlıktan gelen, Kürtlerin etnik kimliğini ağzına almayan, ... koskoca Doğu ve Güneydoğu bölgesinden PM'ye üç üyeyi layık gören, Sezgin Tanrıkulu'nu PM'ye alarak ve 'Rojin de bizim kardeşimiz' diyerek Kürtleri kandırabileceğini sanan, ... Nur Serter'i ve Süheyl Batum'u PM'ye alan, Genelkurmay'ın açıklamasından bahsetmeyip Ergenekon'a selam gönderen bir Genel Başkan neyi değiştirebilir?"
("Hallederiz  Kemal",  Nuri Elibol.  21 Aralık 2010, Türkiye)


Başında Kürt asıllı başkan var ağzına Kürt adını almıyor.  Ergenekoncu, askerci,  olmayan parayı halka dağıtma sözü veren....
(mataman  -  22 12 2010, Radikal Online)


Onun Adı Kemal de  ya sonra?
Kılıçdaroğlu ile CHP değişmişse  neden solun lideri Alevi Kürt kökenli olduğu halde bu iki kelimeyi Türk halkının yakından merakla takip ettiği kurultay konuşmalarında dile getiremez?  CHP'nin kurmayları,  yeni başkanın kökenlerinden ötürü  Alevi ve Kürt vatandaşlardan oy alma hesabını yapıp vitrinlerine bu düzene uygun bir zaat yerleştirdiler.  Kılıçdaroğlu ise çelişkilerle dolu bir lider,  türbanlıları savunur gözükürken ertesi gün yanlış anlaşıldım diyen bir lider.  Kamuoyu Kılıçdaroğlu'nu elinde yolsuzluk dosyaları ile tanıdı. Dürüst siyasetçi imajı yaratıldı ama  hükümetin ak dediğine kara,  kara dediğine ak demenin ötesine gidemeyen bir yolda ilerledi.  Laf üretti, icraat-çözüm üretemiyor ki.  Oysa benim adım Kemal ben bulurum'dan öte çözüm yolları ile ekonomiye, teröre, 2 dile, vatandaşlık hak ve özgürlüklerine, Genelkurmay'ın siyasete karışmasına bir karşılık verse idi yaa!!
Farkında mısınız belli bir bölgenin partisi olsa da BDP diğerlerinden daha fazla fikir üretiyor,  fikirlerin doğruluğu yanlışlığı tartışılır ama sessiz kalmıyor diğerleri gibi.  Şimdi seçmen olarak nasıl bu lidere güvenelim.  Bazı medya organları Kılıçdaroğlu'nu pohpohluyor ah keşke yücelttikleri kadar olsa, olsa da hükümete alternatif olup Türkiye'yi ileriye taşısa.
(baranb  -  Radikal)


Tek bir vaadde bulunsun yeter
Desin ki (Milli Eğitim Bakanlığı) MEB'in bütçesini ikiye katlayacağım. Böylece bütün öğretmen kadrolarını dolduracak, ikili eğitimden tam güne geçecek, bütün sınıfları da en fazla 30 kişilik yapacağım. Bütün kitaplar bedava olacak. Her okul teknolojinin son nimetlerinden yararlanıyor olacak. MEB'in bütçesini iki katına çıkarmak için:

1) (Diyanet İşleri Başkanlığı) DİB'i lağvedeceğim ve DİB'in bütçesini MEB'e aktaracağım. 1 yıllık bir geçiş sürecinde DİB'in bütün işlevlerini cemaatlere devredeceğim.
2) TSK'nın (gizli ve açık) bütçesini yarıya indireceğim. Farkı MEB'e aktaracağım. TSK'nın bütçesini yarıya indirmek için:

a) Orduevlerini kapatacağım/özelleştireceğim
b) Güvenlik için gerekli olan dışındaki lojmanları satacağım
c) Ege Ordusu'nu kaldıracağım
d) 1. Ordu personel sayısını yarıya indireceğim
e) Silah modernleştirme projelerini TBMM'de bir komisyona inceletecek ve mutlaka gerekli olanlar dışındakileri iptal edeceğim.

Kılıçdaroğlu'nun 41 vaadde bulunmasına, merkez sağı nasıl alırım, hem solcuları hem liberalleri nasıl bağlarım diye kafa patlatmasına gerek yok. Bir tek bu (paket) vaadi versin yeter. Hepimiz biliyoruz ki böyle bir vaad CHP'ye %50 civarında oy getirecektir. Ama CHP kendini iktidar yapacak böyle bir vaadde bulunamaz. 'Sosyal demokrat' CHP neden böyle bir vaadde bulunamaz?

Seçenekler:
1) DİB'İ lağvetmek laikliğe aykırıdır
2) Orduevleri ve lojmanlar TSK'nın belkemiğidir vazgeçilemez
3) Ege Ordusu kalkarsa Yunanistan Türkiye'yi işgal eder
4) 1.Ordu personeli yarıya inerse Rusya AB üzerinden ABD desteği ile Türkiye'yi işgal eder
5) PKKya karşı modern denizaltılara, F18lere ve füze kalkanlarına ihtiyacımız var
6) CHP'nin halkın ihtiyaçları ile işi yoktur; genelde bürokrasinin ve devletle iş yapan İstanbul dükalığının, özelde TSK'nın çıkarlarını korumak için vardır. Kılıçdaroğlu o makama halka şirin gözüküp AKP'nin oyunu azaltmak ve Ergenekoncular'ı kurtarmak için atandı.

(CHPli okurların yorumlarına bir bakın: Hiç CHP'nin ülkeyi nasıl yöneteceğinden bahseden var mı? Yok. Varsa yoksa AKP nasıl düşecek. CHP'nin misyonunun ülke yönetmek değil AKP'den kurtulmak olduğu çok belli. Aradaki farkı da anlamıyorlar zaten). Bu oyunu ancak Kılıçdaroğlu'nun kendisi bozabilir: CHP'yi halkın partisi yapsın, TSK'nın değil. Silivri'ye selam gönderirken bir fikir kulübüne değil bir silahlı terör örgütüne selam gönderdiğini, halkın %80'inin bunu böyle gördüğünü bilerek göndersin. O selamın söylediği bütün diğer lafları sildiğini de bilsin.
(itaatsiz  -  22 12 2010, Radikal Online)

Kişisel yorumum:   Bir dönem Radikal internet sitesinde de çeşitli yorumlar yazmış olan Ekşi Sözlük yazarı  itaatsiz'in  (ki beğendiğim yazarlardan biriydi) ne derece koyu bir cemaatçi olduğunu  bu gibi yorumlarda fark ediyoruz.
Hala iyi bir yazar.  Mesela yukarıdaki yorumunda özellikle halkı küçük ve cahil gören CHP kitlesinin vizyonsuzluğunu, realiteden kopukluğunu,  siyaseten ölü formda oluşunu açıkça belirtmiş;  ben de olduğu gibi tümünü taşıdım,  burada da bulunsun diye...  Ancak artık  bu kadar tarafgirlik ve aslında eleştirdiği CHP kitlesi gibi bir körlüğe sahip birisi olduğunu fark ettikten sonra... böylece o da sönüp gitmiş oldu.  (Az aşağıda paylaştığım bir diğer yorumunda da Kılıçdaroğlu'nu  Ahmet Altan'la bir öğlen yemeğine davet ediyor.)   (EDIT:  Lütfen sayfanın en altındaki Yorumlar bölümüne eklediğim post'a bakınız. itaatsiz  hakkında bir düzeltme yaptım.)


ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.
1960 darbesinin ardında CHP vardı.  Gerçi CHPliler darbe sözcüğünü sevmezler,  27 Mayıs'ı Anayasa bayramı ve bir ihtilal olarak görürler. 60 darbesinde Cemal Gürsel'in darbenin ertesi günü CHP genel başkanı İnönü'yü telefonla arayarak  "Emirleriniz bizim için peygamber buyruğudur"  sözlerini söylemesi  (Şevket Süreyya Aydemir İhtilalin Mantığı).  CHP  12 Mart darbesinin ardında durdu,  12 Mart başbakanı Nihat Erim CHPliydi...
e muhtıralara destek verdi.  ergenekonun avukatıyız söylemi son darbe girişimlerinin desteklendiği anlamını vermektedir.  Değişimden yeni bir anlayıştan söz eden Kılıçdaroğlunun Silivriye selam durması,  Kürt meselesinde siperlerde poz vermesi garp cephesinde yeni bir şeyin olmadığının açık bir göstergesidir.  70lerde Ecevit'in  "ne sömüren ne sömürülen hakça bir düzen"  söylemiyle bir umut olmasının  iktidara gelmesinin sonuçlarını biliyoruz.  Büyük bir hayal kırıklığı..  İkinci Ecevit'e özenen ağzında değişim demokrasi sözleri ile umut olmak isteyen Kılıçdaroğlunun sözlerinin samimiyetine inanmak zor.  Eskiler şöyle bir söz söyler  "ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz."  Bugüne kadar yapılan icraatlar belliyken şimdi devri sabık yaratmadan geçmişi ile yüzleşmeden değiştik değişiyoruz sözleri büyük bir aldatmacadan öte ne anlam taşır.
(sabahattinali)


Kurultayda ne yapılmalıydı?
Kurultayda iki görev yapılmalıydı:
1. Devletimizin anayasası, özellikle insan hakları ve demokrasi, yönetim sistemi, yeni sosyal parasal düzen, Kürt sorunu tanımı ve politikaları, dinleyenlerin nelerin nasıl değişeceği hakkında soruları, başka bir soruya meydan vermeyecek biçimde açıklanmalıydı.
2. Çarşaf liste uygulanmalı ve önümüzdeki seçimlerde adayların, kontenjanla gölgelenmeyecek biçimde önseçimle belirleneceği açıkça taahhüt edilmeliydi.
Kılıçdaroğlu'nun konuşmasını okuyanlar, burada yazdıklarımın çoğuna değinildiğini göreceklerdir. O söyleyiş tarzı ve içeriğiyle söylenenlerin hemen hiçbiri yapılamaz.
("Başlamayan atılım",  Taha Erdem  -  20 Aralık 2010, Radikal)


Kılıçdaroğlu,  Tarhan Erdem'i başdanışmanı yapmalı
Ahmet Altan'la da uzun bir öğle yemeği yemeli Kadıköy'de.  Söyleyeceklerini önyargısız dinlemeli.  Bu ikisi Türkiye'nin siyasi değişkenleri ve seçmenin psikososyolojik durumu hakkında en gerçekçi, objektif ve önyargısız analizleri yapıyorlar.
(itaatsiz  -  20 12 2010, Radikal Online)


Unutmayınız ki siyasetçi seçmen kitlesine bağlıdır. CHP genel seçmen kitlesinde ne değişim var  kafa yapısı ve sorgulama açısından ki partide ne olsun? İnsanlar 'gerçek değişimler' yerine 'ilüzyonlar'ı tercih ediyor. Çürümüşlüğün asıl özündeki karanlığı temizlemektense,  zaten sakat olan ve asıl sorun yaratan taklitçi "modernlik" anlayışımızı yücelterek sadece dış görünüşte bir parlatma, birkaç değişim, kulağa hoş gelen birkaç ateşli açıklama  ile  "elektrik ve gaz(lama)"  bekliyor.

Daha "ordu", "Cemaat(ler)" ve "Ergenekon" eleştirisizliğine gelmedim bile...


  • CHP'de  Kemal Kılıçdaroğlu sonrası gelişmeler üzerine  Gündem  Ocak 2011-1  yazımda,  çeşitli yorumcuların görüşlerini de ekleyerek bir değerlendirme yaptım,  bilginize...


20 etiket  sınırından ötürü bu yazıya şu etiketleri ekleyemedim:
12 Eylül, Altanlar, Ekşi, hayal kırıklığı, Sezen Aksu, Uğur Dündar, üniversite, yalan, Gökçek

17 Aralık 2010 Cuma

 Gündem  Aralık 2010-1


Bira: Basit bir alkollü içecek olmasına rağmen, gün geçtikçe fiyatı alıp başını gitmekte. Bir kutu biranın fiyatı 3.5 TL'yi geçti. Böylece "Dünyanın en pahalı akaryakıtından sonra,  en pahalı alkolünü tüketenler yine bizler oluyoruz galiba."   (katil balina,  Ek$i)

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in alkollü içkilere getirilen Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) artışını; "Derdimiz gelir değil. Zammı halkın sağlığı için yaptık"  diye savunduğunu hatırlatırım.



Eğitim: Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, "Bütün düz liselerin 2014 yılına kadar Anadolu Lisesi'ne dönüştürüleceğini"  söyledi.

ÖSS'ye iki sene kala, "Kredili sistem" saçmalığının bir anda tüm ülkede zorunlu kılınmasıyla darbe yemiş bir neslin mensubu olarak,  gene diyorum ki:

Anadolu Liseleri bir zamanlar bu ülkedeki iyi kalitede eğitim veren eğitim-öğretim kurumları arasındaydı.  Ülke ortalamasına göre nitelikli yabancı dil ve üniversite başarısı,  ayrıca disiplin kazan(dır)ma açısından önemli okullardı.  Onları da  "hallettik",  sırada ne var?



Silah: TBMM Silah Alt Komisyonu, hazırladığı "Silah Kanunu Tasarısı" ile Türkiye'de en yaygın kullanıma sahip silah olan pompalı tüfek taşıma yaşını 18'e indirdi. Tasarı TBMM'den geçerse, isteyen kişi 5 silah ruhsatı alıp  bu silahların ikisini üstünde taşıyabilecek. Üstelik silah alımı için artık tam teşekküllü bir devlet hastanesinden heyet raporu almak da gerekmeyecek, tek bir hekimin vereceği rapor dahi yeterli kabul edilecek.  Bu değişiklikle, eski sabıkalılara da silah izni verileceği söyleniyor.

Ntv'nin ŞU haberinde, "Milletvekillerinin önerisiyle tasarıda inanılmaz değişiklikler yapıldığı"  söyleniyor. Milletvekillerimizin önemli kısmının, belinde silah taşıyan sabıkalı kişiler oldukları malum.
Sonuçta  "Bireysel silahlanma" gibi Amerikan temel değerlerinden biri daha düşüncesizce ve sanki kültürümüzde yeterince kan yokmuş gibi, daha da bu topraklara salınıyor.  Konuyla ilgili görüşü sorulan Silah Üreticileri, Satıcıları ve Sevenleri Derneği (SÜSASD) Başkanı Cuma İçten, "İç savaş çıkarsa silah gerekir,  Boşnaklar silahlanmış olsaydı Sırplar bu kadar kolay katliam yapabilir miydi?" demiş. Silahların ve kanın en iyi beslendiği yerlerden biri milliyetçilik,  şüphesiz ki.



Öğrenci protestoları ve Yumurta olayları: Daha önce ayrı bir blog yazımda giriş yapmıştım bu konuya:  (bkz:  15 Aralık 2010 Çarşamba)
Ayrıca 15 Aralık 2010'da ODTÜ'de de bir protesto gösterisi vardı. İşin içinde Başbakan da olunca (RTE),  Çelik Kuvvet ve Polis tam teşekkül hazır bulundu.



Siyasi  atışma  eşiği .......
CHP İstanbul milletvekili Mehmet Sevigen  Meclis kürsüsünde yaptığı bir konuşmada, Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış'a "Yumurta tutmayan, iz bırakmayan takım elbise"  hediye etti.

Egemen Bağış, Ankara Siyasal'da katıldığı bir konferans çıkışı makam aracına binerken kendisine yumurta atan Nihal Çarıkçı adlı öğrenci hakkında  "ceketinin kirlendiğini"  belirterek şikayetçi olmuştu.

Sevigen'in bu şovuna Twitter kanalıyla yanıt veren Bağış, Sevigen'in ayıp ettiğini belirtti ve "Mini kamera getireyim, ne yapacaklarını iyi bilirler"  ifadesini kullandı.

İşte siyasetçilerimizin gündem içerikleri!  Üslup mu?  O zaten yok.




Tansu Çiller: Hazır "mevcut siyasi tablo" konusunda güncel bir örnek de vermişken, bu güzide kadın siyasetçimizden bahsetmenin de sırası geldi.
Yandaki ünlü bir fotosu. 1993 Haziran ayında DYP Genel Başkanlığı'na adaylığını koyduğunda, benzeri bir fotosu afişlerde yaygın biçimde kullanılmıştı. "Türkiye tarihinde bembeyaz bir sayfa açacağım" söylemleri içerisinde "bacımız" olarak önce DYP başkanlığına,  sonra da Başbakanlık koltuğuna hızla yükseldi; ve kendisi ile ülkenin kaderi değişmeyecek şekilde karanlığa gömüldü. Faili meçhuller ve Güneydoğu politikaları konusunda olsun, bitmeyen yolsuzlukları ve kirli ilişkileri, Susurluk olaylarındaki harika yorumları  ("Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir")  vb...

"Bu kadar güzel ve eğitimli bir kadın, erkek siyasetçiler gibi kötülükler yapamaz" diye düşünenleri utandırırcasına; güce sahip olabilmek için bir kadının ne kadar erkekleşebileceğinin an be an örneklerini sergilemek ile geçmişti kısaca devri.

Ülkedeki mevcut siyasi kısırlık halinde, birilerinin aklına da Demirel gelmiş. (Zaten belli bir çevrede 'ölümsüz aday' gibi kendisi, sürekli adı geçiyor.) Şimdi de Demokrat Parti (DP) Genel Başkanlığı'na adaylığını koyacağı ve tekrar aktif siyasete geri döneceği konuşuluyor.
Türkiye'nin siyasi geleceği pek parlak gözükmüyor açıkçası.




AİHM'den  Türkiye'ye  HADEP cezası
Biliyorsunuz yıllardır Kürt siyasi partilerinin biri kapatılıyor, biri açılıyor. Nerdeyse Türk Yüksek Hukuku kendini "Kürt siyasetini meşru zeminlerde yaptırtmamaya" adadı yıllarca kendini.  (bkz: DTP'nin kapatılması)

Biliyorsunuz Kürt siyasi partilerine karşı egemenlerimizin bir alerjisi var, sürekli kapatıyorlar. Benim hatırlayabildiğim kadarıyla DEP, HADEP, DEHAP (?), DTP... Şimdilerde de BDP'yi kapatmaya çalışıyorlar.  (Birileri illaki kadınları kapattırır,  birileri partileri...)
Olaylara bu pencereden bakınca, insanların dağa çıkmaları adeta teşvik edilmiş diyenlere de bir kulak vermek lazım. Üstelik çoğu zaman bu kapatma davaları yeterli hukuki delillendirme yapılmadan, ideolojik ve salt "milliyetçi/kafatasçı devlet anlayışı" ile yapıldığından; AİHM/Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne itirazların taşınması ile Türkiye ağır cezalar ödemeye mahkum ediliyor.

Evet, şimdi habere gelelim: AİHM, Anayasa Mahkemesi tarafından 2003 yılında kapatılan HADEP/Halkın Demokrasi Partisi'nin yaptığı şikayette Türkiye'yi haksız buldu. 2003 yılında yapılan başvuru böylece karara bağlanırken, "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (bkz: European Convention on Human Rights)  toplanma ve örgütlenme hakkıyla ilgili 11. maddesinin Türkiye tarafından ihlal edildiğine" hükmedildi. Türkiye karar gereği mahkeme masrafları da içinde olmak üzere  yaklaşık 26 bin Avro ceza ödeyecek.

Kişisel Yorumum:  AİHM'de cezaya çarptırıldığımız kimbilir kaçıncı dava bu? Zaman aşımından düşürülüp AİHM'e gidilip ceza aldıklarımız var bir de... Doğu'daki askerlerin taciz-tecavüzleriyle ilgili olanlar zaten Türk Basını'nda yer almaz bile...
Peki bu para cezaları nereden çıkıyor dersiniz?  İlgili davalara bakan sorumlu hukuk kadrosundan  veya  Adalet Bakanlarından filan mı?
Komik omaya çalışmayalım, tabi ki gene senin benim vergimden ve bu devletin kasasından çıkıyor. Ve (altı sıfır atılma öncesinin parasıyla) trilyonların bozuk para gibi aktığı bir kanal oluyor.
AİHM'de ödenen bu gibi nice cazanın T.C. kasasından değil de, davalara hükmeden ilgili hukuk kadrosu ile "zaman aşımları"na bizzat neden olan hukuk ve adalet çevreleri + ilgili resmi makamlar ve yetkililerden kesilmesi gibi bir uygulamaya başlansa;  bu tarz pek çok sorumsuzluk için hayırlı bir gelişme olur kanaatindeyim.


TSK Açısı
Bu arada, Meclis kürsüsünden yapılan Kürtçe konuşmalar ve "iki dil" tartışmalarına TSK son noktayı koydu. Genelkurmay'ın internet sitesinden yapılan 5 maddelik açıklamanın ayrıntıları için bkz: Tartışmaları endişeyle izliyoruz.
Açıklamada "T.C. Anayasası'nın değiştirilmeyecek hükümleri arasında yer alan 3.maddesinin,  'Türkiye devleti,  ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
Dili Türkçedir'  şeklinde olduğu"
  not düşülmüş.

(Oldu olacak TSK bir siyasi parti açsa da, kendisi de rahat etse biz de rahat etsek. Hazır PKK'nın açılımı da "Partiya Karkerên Kurdistan", yani "Kürdistan İşçi Partisi"  demekmiş  ve (yersen)  parti imiş madem!  (Kaynak: Wikipedia)

Yani bu açıklamayı TBMM'de ve Türk siyasetinde dile getirebilecek kimse yok herhalde ki bu kadar ısrar edilen temel şeyleri söylemek Türk Silahlı Kuvvetleri'ne düşmüş.)
.

Aralık 2010 döneminde yazdığım tüm gündem yazılarım için:

14 Aralık 2010 Salı

 Öğrenci olayları

.
AKP ve mevcut iktidarın, üstelik bütün "demokrasi" söylemlerine ve mücadelesine rağmen; eleştiriye karşı tahammülsüzlüğü ve en temel demokratik haklardan biri olan protesto eylemlerine karşı, başta Emniyet güçleri/Polis aracılığıyla uyguladığı şiddet kesintisiz biçimde devam ediyor. Ve tüm bu gelişmeler, AKP'nin seçilmiş bir hükumet olmasına rağmen meşruluğunu sorgulamaya itiyor.

Son dönemler Türkiyesinde neredeyse her konuda olduğu gibi, bu alanda da taraflar yerini almış ve argümanları ile donanmış durumda. Olayları sadece "AKP karşıtlığı" penceresinden değerlendirenler ve "koşulsuz AKP yandaşlığı" yapanların halleri,  siyaseti zaten fazlasıyla kirli bulan benim gibi biri için daha da itici hale getiriyor.

Öğrenci olayları noktasında özellikle dikkatimi çekenlerse şunlardı:
  • Kasım gündeminde de değindiğim üzre, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı protesto eden öğrencilere verilen yüksek hapis cezaları.
  • Bu tarz hukuk kanalıyla gelen cezaların, sadece iktidara karşı yapılan eleştiri ve eylemler için gelmesi. Kendilerini çevreleyen çember haricindekilere ve muhalefete karşı gelen şiddet durumlarında ise (yumruk,  burnunu kırmak buna dahildir)  salıverilme...

  • 4 Aralık günü Başbakan Erdoğan'ın rektörlerle Dolmabahçe'deki toplantısını (daha doğrusu Başbakan ve YÖK'ü) protesto etmek için yola çıkan öğrencilere karşı gerçekleştirilen trajikomik "durdurma". Kimisini şehir sınırlarından içeri sokmama, kimisini de olay mahalline yaklaştırmamacasına... "Olağanüstü önlem" ile "Orantısız şiddet" arasında gidip gelen bu olaylar sırasında dayak, biber gazı ve gözaltı gibi benzeri durumlara ait standart haberlerin yanı sıra dikkat çeken "Polis dayağı bebeği öldürdü"  haberi:

    "Polislere 'Vurmayın hamileyim' dememe rağmen karnıma tekme ve coplarla vurdular."
  • Bu gelişmeler üzerine Emre Aköz, kendisinden beklenen tepkiyi "Hamileysen gösteride işin ne?"  başlıklı yazısı ile ortaya koydu.
    (8 Aralık 2010,  Sabah)

  • TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı ve AKP İstanbul Milletvekili Burhan Kuzu, bir konuşma için gittiği Ankara Siyasal'da yumurtalı protesto ile karşılaştı.

    Korumaların tuttuğu siyah şemsiyeler arasında başına yumurtalar yağdı.  Yazının en altındaki  Yorumlar  bölümüne bazı eklemeler yaptım.
  • Olaylar hakkında Emre Aköz'ün yanı sıra  Mümtaz'er Türköne ve Engin Ardıç  dikkat çekici bir noktada durdular.

Belki bir gün sadece kendisi hakkında bir blog yazarım; ancak bugün adı geçmişken  Mümtaz'Er Türköne  adlı yazar + akademisyen + Zaman gazetesi  yazarı  + danışman +  milletvekili eşi  hakkındaki  bazı yorumları paylaşmak istiyorum burada:
1-  Öğrenci kollektiflerini marjinal olarak tanımlayarak bu ülkedeki cidden marjinal olan sol gruplar hakkında zerre bilgisi olmayan,
2-  Anaysal hak olan izinsiz gösteri hakkını  (Madde 34) kullanmak isteyen,  ama solcu oldukları için ayan beyan sokaklarda işkence gören öğrencilere karşılık işkenceyi savunarak iktidara kucak dolusu bağlılık gösteren kişi.
3-  "Olmayana ergi"  yöntemini çok kötü biçimde kullanıyor. Öğrenciler elerindeki pankart sopaları ile polise saldırmadı,
tam tersine saldıran polise karşı kendini savundu.  Aradaki bu farkı göremeyecek kadar algısı kapalı.
(balikci filozof  -  07.12.2010, Ek$i)

Mümtaz'er Türköne,  Türkiye'de fırsatçılığın,  hesapsızlığın ve hafızasızlığın kimlere nasıl ikbal kapıları açtığının mümtaz bir örneğidir. Her daim önde gideceğine bu yüzden şüphemiz yok.
(itaatsiz  -  16.01.2009,  Ek$i)

Hem devlet için kurşun atan da  yiyen de şereflidir diyeceksin hem de yumurta atan öğrencileri şiddet uyguluyor diye şikâyet edeceksin.  Hem Öcalan konuşturulmasın diyeceksin hem de aslında konuşturulsa devlet için daha iyi olur diyeceksin.  Hem demokrasiden bahsedeceksin  hem kimsenin burnunun bile kanamadığı yumurta eylemini faşizan nitelikli zorba bir eylem olarak nitelendireceksin.  Hem ülkücüyüm değiştim diyeceksin (olabilir doğaldır  AKP tabanında önemli ölçüde ülkücü vardır) hem de 35 sene önceki olaylara dem vurup  "35 yıl önce o dayakları atanlar, bugünün protestocularının babaları, amcaları veya teyzeleriydi"  gibi bir cümleye imza atacaksın.

Araştırdığınız zaman o kadar çok çelişki bir liste halinde uzuyor ki…  Ne konu hakkında tartışılacak peki?  Tartışılacak insanın bir profili olur, düşünce sistemi olur, prensipleri olur,  eğer değişim yaşıyorsa bunun mantıksal sosyolojik açıklaması olur.  Kolay mı bu kadar değiştim demek,  yılda bir tezin antiteziyle ortaya çıkmak?  Her ne hikmetse hep mevcut düzen iktidar sahibinin siyasi eğilimine bir dönüşüm oluyor,  popüler politika uğruna her tez çiğneniyor.  E o zaman ne bekleniyor insanlardan.  Bu adama güvenmeleri, değer vermeleri, tutarlı düşüncelerine hayran olmaları mı?  Hadi cahili kandırdın  peki ama âlim olan ciddiye alır mı sanılıyor?
(hakki celis  -  12.12.2010,  Private Sözlük)


  • Ve Başbakan Erdoğan'ın konu hakkındaki açıklamaları:

    "Gençlerin paraları var ki yumurta atıyorlar. Görseydim 'Omlet yapın yiyin'  derdim"  gibi ifadeler...

    Süheyl Batum (CHP'nin yeni genel sekreteri): "Sayın Başbakan öğrencilere karşı girişecekleri baskı hareketlerini meşrulaştırmak için Burhan Kuzu'yu feda etti."

    Burhan Kuzu ise:  "Yumurta atan öğrencilerin arkasında Ergenekon var"   diyerek son noktayı koydu.


12 Eylül 2010 Anayasa Değişikliği Referandumu öncesinde yapılan propaganda faaliyetlerinde, "12 Eylül dönemi ve cunta ile hesaplaştığımız" söyleniyor; bu hesaplaşmanın demokrasi için öneminden bahsediliyordu. Bu dönemde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da yaptığı konuşmalarda ve katıldığı tv programlarında; 12 Eylül'de işkenceye uğramış sol ve sağ kesimden öğrencileri anıyor,  onların hapishane ve idam öncesi mektuplarını okuyor,  mücadelelerinden bahsediyor ve dahi ağlıyordu.
(bkz:  Temmuz 2010  Gündem)

Bugün gelinen tablo ile,  hesaplaştıklarını söyledikleri 12 Eylül arasında tuhaf bir benzerlik de yok mu aslında?
Belli ki dikkat çekmek gibi bir amacı da olan eylemlerle ("Yumurta eylemi". Bunu dahi "Mülkiye Yumurta Şenliği" filan gibi alaycı ifadelerle dillendiriyorlar) bazı genç gruplar tepkilerini belli ediyor, özellikle siyasilere karşı.
Ve geçmişte, "Madem ülkenizi seviyorsunuz, neden sıkıyönetime karşısınız?" deyip gençleri ölüme gönderdikten sonra dahi yetinmeyip onları şeytanlaştıran sıkıyönetim komutanları gibi; şimdiki güçlüler de "Madem ülkenizi seviyorsunuz, neden gösteri yapıyorsunuz, neden Burhan Kuzu'ya yumurta atıyorsunuz?"  veya  "Hamileysen gösteride işin ne?"  filan gibi ibareler ile meşgul.
Geçmişte "kominist" olmakla ülkeyi tehdit ettiklerini söylüyorlardı; şimdi "Kemalist"  damgası bile yeterli bazı çevrelerin uygulanan şiddeti meşru kabul etmesi ve onaylaması için.  Geçmişte üniversiteleri lise kıvamına getirmek ve embesil bir gençlik oluşturmak için YÖK'ü kuran ve şiddet uygulayan darbecilere inat;  yumurtayı yiyen Burhan Kuzu ve AKP yönetimi de Rektör ve YÖK başkanını topa tutuyor,  "nasıl olur da izin verirsiniz bunlara!?"  kabilinden...  Polisler devreye sokuluyor.
Ve başbakanı eleştiren gençlere hapis cezaları yağıyor.  (bkz)

.
Fark göremiyorum,  ya siz?
(Aslında fark görülebiliyor tabi,  mesela taraflar değişik. Zaten bugün ideolojik maskelerin ardında tarafların kavgasına şahit olmaktayız.)

Bu arada Türkiye'de bu olaylar yaşanırken Britanya'da da öğrenciler neredeyse üç kat artan harçları protesto etmek için gösteriler yapıyor, siyasileri ve elitleri yumurta yağmuruna tutuyor. Ki oradaki gösteriler bizdeki kadar sakin ve az sayıda katılım ile de geçmiyor. Şu dakikaya kadar da ciddi bir polis müdahalesi olmadı görebildiğim kadarıyla.

"Demokrasi mücadelesi" diyenler, bu özgüveni biraz da muhalefetsizlik ve mevcut karşıt zihinsel argümanların zayıflığından alıyor olsa gerek.


Dip Not:  Referandumun üzerinden 3 ay geçmesine rağmen,  80 İhtilali ile ilgili insanların yargılanması hususunda hiçbir adım atılmadı.

Aylar sonra gelen edit-ler:  Kenan Evren,  12 Eylül ve 28 Şubat yargılamaları başladı; şimdilerde devam ediyor.  Bakalım bu "dalga"lardan ne çıkacak?


*