gazete etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gazete etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2016 Çarşamba

  Hakkı  DEVRİM   (öldü)


Üniversiteye henüz yeni başladığım yıllarda, yakınımızdaki büfeden düzenli olarak almaya çalıştığım Radikal gazetesindeki demirbaş yazarlardan biriydi  Hakkı Devrim.
"Cihannüma"* adlı, yarım sayfayı kaplayan bir köşesi vardı.   Yazılarında bazen güncel konular ve onlar çevresindeki sohbetlere değinse de,  demirbaşlar arasında Osmanlıca-Türkçe  ve  dil yanlışları yer alırdı. Okurları ile arasında nitelikli bir bağ vardı.  Nezakete değer veren biri olduğu belliydi; bununla birlikte "nezaket"i, görünüşteki yapmacıklık olarak değerlendiren biri de değildi.

Sonradan CNN Türk  haber kanalı açıldığında, orada haftada bir "Hakkıyla Sohbet" ve "Günbegün" adlı sohbet programları yapmaya başladı.  (Sanırım Cumartesi geceleri yayınlanıyordu, yahut Cuma mıydı?)  Her bölümünü izlemiş miyimdir? Sanmıyorum ama kaçırmamaya çalışırdım.  Zamanla bir büyüğüm gibi sevdiğim, gönülden saydığım,  (ve aynı zamanda da korktuğum)  birisi olduğunu söyleyebilirim.


Dil cambazı idi.  Tatlı-sertti.  Kendine has dolaylı bir anlatım üslubu üzerinden, geçmişteki anılarına göndermeler yaparak sohbet tarzında yazılarını yazardı.  Aksi bir adamdı, kendisi de bunu kabul eder ve şahsını öyle tanımlardı.  Köşesinde yer verdiği dil yanlışları nedeniyle  meslekdaşlarından bazılarının hışmına uğraması ender değildi, ama yine de inatla devam ederdi.  Saydığım bu özelliklerinden herhangi biri diğerinden daha belirisiz değildi.  Ne sadece "tonton ihtiyar"dı   ne de yalnızca aksi ve çelik gibi iradede idi.

Ekşi Sözlük'ten otisabi,  "ayar üstadı" diye tanımlıyordu onu  (ki kendisi Ek$i'nin tescilli ayar ustası idi).
Ve gerçekten de  "tek başına bir dil kurumu"  idi.   Osmanlıca-Türkçe kelimeler ve dil hakkındaki engin bilgisi ile olsun, bir köşeci olarak yaptığı dil incelemleri ile olsun,  dile karşı özen ve sevgisi ile örnek teşkil etti.  Benim bu blogu yazmaya başlamamda, geçmişte bolca makale okumamda,  yaptığım alıntılarda onun izleri vardır.


Hakkı DEVRİM, evliliğe ve eşine çok saygısı olan biri idi. Aralarında büyük bir muhabbet vardı,  eşini çok sevdiğini sakla(ya)mıyordu.
Zamanı birlikte iken unutabilen, birbirini tamamlamış iki entelektüel ve saygılı insan. 2008 senesinde beklemediği bir şekilde Gülseren Hanım'ı kanserden kaybettiğinde,  bunu kabullenmek ve yaşamaya devam etmek Hakkı Devrim için hiç de kolay olmadı.

Aşağıda eşi ve çocukları ile on yıllar öncesinden bir aile fotoğraflarını görüyorsunuz.


Bazı adamlar eşleri öldüklerinde ölür,  Hakkı Devrim de öyle biri idi.
Eşi Gülseren hanım öldükten sonra ne yazılarında ne dilinde eski şevk ve muziplikten eser kaldı.  Sessizce, belli belirsiz inzivaya çekildi.

Okul arkadaşları ve yaşıtlarının çocukları boyca kendisine yaklaşırken, "yolun yarısında" yapılmış geç bir evlilik, ve evlilik karşıtı huysuz bir adamdan  "Günden güne bağlandık, sarmaşık gibi"  demeye evrilmiş bir ihtiyar.  Hürriyet'te yayınlanmış eski bir söyleşisinde  ilk tanıştıkları dönemki hallerini şöyle anlatıyor;  bu tanım dikkat çekici:

“İki farklı cinstenmişiz gibi değil,  çok iyi arkadaşız.”

(Ayşe Arman ile yaptığı,  2009 tarihli bu söyleşisi bana çok hoş geldi:



CNN Türk'teki sohbet - söyleşi programlarından ilkine  (yanlış hatırlamıyorsam)  Okan Bayülgen'i çağırmıştı.  Bayülgen;   o yıllarda dikkatimi çeken,  sıradışı olduğu için adı anılan ama aslında yok sayılan  ve  orantısız hırpalanan bir isimdi. Ya saçma sapan ve hunharca eleştiriler alıyordu  ya da  genelin bu dışlayıcı tutumuna karşı çok büyük övgülerle sarıp sarmalanıyordu.
O gün birlikte yaptıkları yayın,  televizyonda zevkle ve defalarca izlediğim programlardan biri oldu.  Orada farklı kuşakların sağlam terbiye almış iki huysuz ve aksi isminin,  yaşlı ve genç olarak birlikte yarattıkları enerji ile  tuhaf bir uyumun yansımasını gördüm.  -Ki bu bizim toplumumuzda nadir rastlanan bir durumdur. Yaşlılar deneyimlerini gençlere doğru bir dil ve üslupla aktar(a)mazlar.
 (Nesiller arası iletişim sorunu ve bağ kopukluğu)

Pek de uzun olmayan bir zaman sonrasında bu kez Okan Bayülgen Hakkı Devrim'i kendi tv programına konuk olarak çağırdı, hatta demirbaşlarından biri olarak değerlendirdi.  Yalnız daha öncesinde (yine CNN Türk'te) yılbaşı programları yaptı Hakkı bey, Cüneyt Özdemir ile birlikte... Evet evet,  Cüneyt Özdemir ile  :)
Sabaha kadar süren canlı yılbaşı yayınlarında, o sene dünyada ve Türkiye'de olan olayları kendi üsluplarınca zevkli eğlenceli bir şekilde değerlendirmişlerdi. O çekimler de çok zevkli idi ve ilgili kanalda defalarca yayınlanmıştır.

........... Sonradan Radikal'e transfer olan Cüneyt Özdemir'in yaptığı dil yanlışlarını yazdı bir yazısında diye,  köşesinde çok alaycı ve kibirli bir cevap yazmıştı genç gazeteci bey kendisine.  "Sen benim yanlışlarımı bulacağına,  nasıl internet sitesindeki gazete yazılarım daha çok tık alır ve okunur, ona kafa yor" gibi bir aforizma idi.  Benim için o gün bitmiştir.  Daha da ne Twitter'da takip ettim  ne yazılarını okudum   ne 5N1K'sına baktım.   Gençlerin edepsiz kibirli hallerini hiç sevmem,
hele ki bu kibir  geçmişte kısa veya uzun bir beraber yürüme durumu olmuş kişilere dönüyor ise...  (Özellikle  "kibirli,  ne oldum delisi"  genç yaştaki parlak tiplerde bu ruh halini gözlemlersiniz.)




EKLER   ve  Yorumlarım:
  • Hakkı DEVRİM,  1929'da Eskişehir'de doğdu. 15 Haziran 2016 İstanbul'da  87 yaşında (kanserden) vefat etti.

  • * Köşesinin adı  Cihannüma   idi demiştim.
    Anlamı:  «Her yanı görmeye elverişli, camlı çatı katı veya taraça, kule.   Dünyayı gösteren harita»  demekmiş.

    1996'da başlamış Radikal yazarlığına.
    Demek ki 70 yaşına yaklaşırken tanımışım ben onu, çok farklı jenerasyonların fertleri olarak.


  • (Bu nasıl bir ülke? Yıllarca Radikal gazetesi kağıt basımlarında ve gazetenin internet sitesinde yayınlanan yazılarında kullanılan foto'su bile yok internette!  tv popularitesini yakaladıktan sonra çekilmiş bir dolu materyal bulabilmek mümkün, ancak en önemlisi yok. İnsana zerre değer verilmiyor bizde. Hep popüler olan, pop olabilmek/kalabilmek için bir dolu rezalet ve çıkıntılık yapan insanların peşinden koşan, bilgiye vefaya alçakgönüllüğe, kısaca "değerler"e değer vermeyen bir toplumuz. Değer kavramımız sorunlu. -Hep mi böyleydik, zamanla mı olduk?-  Benim en üzüldüğüm nokta budur.)



  • İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu.  Üniversite yıllarında İstanbul Radyosu'nda çalışmış, reji asistanlığı gibi görevlerde bulunmuş.
    Kabataş Erkek Lisesi mezunu olduğunu da ekleyeyim. Behçet Necatigil ve Faruk Nafiz Çamlıbel gibi şairler okulda hocaları imiş.


  • Vikipedi'de  "Gazeteciliğe 1952 yılında Son Saat'te röportaj yazarı olarak başladı. Daha sonraları Tercüman, Havadis, Yeni Sabah, Ege Ekspres ve Tasvir gazetelerinde çeşitli görevlerde bulundu. Yeni Sabah'ta genel yayın yönetmenliği yaptı;  'Fısıltı' köşesinin yazarıydı"  diyor.  Türkiye'nin ilk dedikodu ve magazin köşesi Fısıltı'nın,  Sabiha Deren  müstear isimli yazarı imiş. (Sonradan bunu kendisi açıkladı.)

    Evet,  Hakkı Devrim bazen ünlüler ve magazin konularına da değinirdi. Toplum önündeki ünlü evli çiftlere önem verirdi. Ancak söyleyecek paylaşacak bir lafı ve bir sohbet üslubu olurdu.  Münasebetsiz lakaytlıklardan yürüdüğünü görmedim.



  • Meydan Larousse  ansiklopedisinin genel yayın müdürlüğünü yaptı.  Türkiye'de onbinlerce eve ansiklopedi girmesinde payı büyük olduğu söyleniyor. Bizim çocukluğumuzda bunlar önemli şeylerdi.

    Bir dönem basın-yayın dünyasından uzaklaşıp tavukçuluk işine girmişse de, 1990 yılında Doğan Yayın Grubu'nda gazeteciliğe geri dönmüş ve promosyonu yapılan ansiklopedilerin hazırlanmasına katılmış.

    1995'te Posta'da Telaynak köşesini yazdı. 96'dan başlayarak uzun yıllar Radikal'in temel yazarlarından birisi oldu.
    (Maalesef ki  Eyüp Can  gazeteye Genel Yayın Yönetmeni olarak geldiğinde,  Devrim dahil Radikal ile özdeşleşmiş pekçok gazeteci topluca uzaklaştırıldı.  Perihan Mağden  zaten ayrılmıştı, üstüne gelen bu yeni dizayndan sonra ortam popülerlik düşkünü Cüneyt Özdemirgiller ve türevlerine kaldı. Sıklıkla Eyüp Can'ın fabrikasyon eşi Elif Şafak'lanıyorduk filan... Gazetenin eski tadı kalmamıştı yani.  Bir süre daha eklerinin hatrına almaya devam ettiysem de fazla sürmedi. Bunları daha önce Rol Modelleri & İkonlar'da da yazmıştım.)

    2005 yılı gibi bir zamandan itibaren de yıllarca Okan Bayülgen'in programlarında sabahlara dek daimi konuk olarak bulundu "Hakkı Baba", tatlı-sert bir huysuz yaşlı olarak. Özellikle Televizyon Makinası'nda televizyon şöhretini yakaladı. Ardından NTV'de Mirgün Cabas ile "Günlerin Getirdiği" programını sundu.  (2009)



  • Blogumda bulunsun:
    Bir tv kanalında İslam peygamberi Hazreti Muhammed için "kabile şefi"  dediği için  "Hakkı Devrim özür dilesin" kampanyası başlatılmıştı.  O da "Kutsal değerlere hakaret edilmez!!!" timi  tarafından hizaya gelmek üzere aba altından sopa gösterilmeye maruz kalmıştı yani.  Yaşlılıktan yırttı biraz da...
    (Bu arada ansiklopedik tanım olarak Kureyş kabilesi mensubu ve yöneticisi olan bir adama "kabile şefi" denince İslam'ın hoşgörü dini olduğunu bir kez daha müşahade etmiş olduk.)


  • Son zamanlarda ölünün arkasından (kötü) konuşmak ve nefret ruhunun her türlü meyvesini vermek gibi bir âdet oluştu. En son, yine bu sene Haziran ayı içerisinde vefat eden Yaşar Nuri Öztürk'ün ölümü ile ortalık küfür ve beddualar ile doldu. Kendi köşesinde sessiz sakin yazılar yazan, uzun zaman önce sağlık sorunları sebebiyle inzivaya çekilmiş insanlar hakkında bile öldükten sonra sosyal medyada yazılanları okuyunca hayretler içerisinde kalıyoruz,  değil ki Yaşar Nuri gibi bol tartışmalı isimler...
    Madem böyle tepki verilesi görüşleri-hareketleri varmış bu insanların,  sağlığında neden susmuşlar, neden sessiz kalmışlar? Mezardan "cevap hakkı"nı kullanması mümkün değil diye mi?
    Bu kadar kin, nefret, intikam duygusu ve fırsatçılık içerisinde olan insanların ne işi olur  din  ile  Allah  ile  veya gazetecilikle?




  • ALINTILAR:

    Hakkı Devrim, özellikle dil konusunun üzerinde önemle duran biri idi. Bir gazeteci olarak yazılarında ve yayınlarında Türkçe ile Osmanlıca'dan kalma eski kelimelerin, deyimlerin hatalı kullanımlarına bolca yer verir,  demiştim yazının başında.
    Ölümünden sonra, internette bulabildiğim bazı söyleşilerinden çeşitli alıntılar paylaşıyorum bu kısımda:


Kürtler ve Kürtçe:

Osmanlı'dan beri Kürtlerle beraber savaşıp dövüşüyorsunuz.  Herkes terk edip gidiyor,  bir tek Kürtler kalıyor yanında.  Sonra savaş bitiyor. Ne yazıyorsun, "Ne Mutlu Türküm Diyene"...  Ee o zaman Kürt olan ne yapacak.

"Bu ülkede bir baba, devletin nüfus dairesine gidip (evladına) büyüklerine, tarihine, kültürüne uygun bir isim koymak istiyor. Ama buna izin verilmiyor. Ya buna gülmek bile ayıp. Bu nasıl bir ayıptır nasıl bir mantıktır."

"İnsanların en mukaddes yerleri dilleridir. Ama insanlar, kadınlara verdikleri önemi dillerine vermiyorlar. Bir insanı dilini konuşmaktan men etmek kadar büyük bir cinayet olabilir mi? Sadece Kürtlerin değil, Rum, Yahudi arkadaşlarımın da dillerini yasaklamaya kalktılar. 6-7 Eylül'de papazları sünnet etmeye kalktılar. Bütün bu hengâme içinde benim bir dil davam var, ama ümidim yok. (...) Bu asgari bir insan hakkıdır,  yaşamak hakkı kadar tabii bir haktır."
_"Ana dilde eğitim ülkeyi böler" diyenlere siz ne dersiniz?  (diye sorulmuş)
  "İsterse böler. Ben ne yapayım?"
  “Ülke benim için dilden daha önemli değil ki!”



Devlet adamlarına eleştiri:
"Bizim devlet adamlarımıza bakın, cehalet kokusundan yanlarına varılmıyor.  Konuşurlarken de kullandıkları kelimelerden anlıyorsunuz ki mantıklarında dünya meselelerinin netleşmesi diye bir durum yok."


Kadın-Bayan-Hanım  mı denecek tartışması hakkında:
"Bay ve Bayan, modernleşme hareketinin bir sonucu olarak dilimize girdi. Ama günlük hayatımızda yer edinmesi zor. Atatürk çok uğraştı bunun için. Ama İsmet İnönü'ye kabul ettirememişti. Bayan burada hem bekâr hem de evli hanımları tasvir etmek için ihtiyaç olarak dilimizde kalmaya devam ediyor. Tavsiyem, resmi tanımlarda mesela basketbol takımını anlatırken 'kız'; günlük hayatta 'hanım' veya 'kadın' kullanılmasıdır.  Ama evet;  bayanın yerine başka bir icat gerekiyor."
(Akşam'da Mehmet Özdoğan ile söyleşisinden, karıştırılan tartışmalı kelimeler üzerine notları da arşivde bulunsun:
 'Hassas' kelimeler kılavuzu)



"Evlilikte saadetin şartı nedir bilir misin? Bir aradayken de yalnız kalabilme mucizesini gerçekleştirebilmek.  Ben kadınımla böyleydim."


"Mensubu olduğumuz toplumda en güçlü kurum aile'dir"

gibi bir sözü de vardı Hakkı DEVRİM'in. Şimdi o yazısını bulamıyorum, ama anafikri şöyleydi diye hatırlıyorum:
"Siyaset, Merkez Bankası, ekonomi, silahlı kuvvetler filan değil; Türkiye'nin temeli  Aile'dir."



Gazete yöneticileri üzerinden medya eleştirisi:
"Türkiye'nin büyük işadamlarıyla siyasetçileri anlaşmış durumdalar. Artık gazetelerin başında kesinlikle gazeteciler yok. Büyük para sahipleri gazeteleri alıyor; gazetelerini satarak, reklam alarak ve hükümetin istediklerini yaparak daha çok para kazanıyor. Siyasi iktidarlar da emri altına aldığı gazetecileri kullanarak oy alıyor. Patronlar  gazetelerden  nüfuz ve para,  iktidarlarsa oy sağlıyor. Bu ikili anlaşma Türkiye'yi boğacaktır. Entelektüel takımı ise gazeteleri esnafa kaptırdığı için suçlu."

"Genel yayın yönetmenleri mesleğe sahip çıkmıyorlar. Meslekten ne bekleneceğini, idealinin ve görevinin ne olduğunu düşünen, bunları uygulayan yazı işleri müdürleri görmüyorum."

"Bugün gazeteler Türkiye'ye zarar vermekte. Hâlbuki Türkiye'de kamuoyunun kültürünü arttırma, zevklerini inceltme, zekâsını parlatma bakımından gazetelere fevkalade ihtiyaç var. Fakat bunu yapmıyorlar."


Aydın DOĞAN'ın kızları hakkında:
"Aydın Doğan hakkında belgesel yapmak istediklerini söyledi kızları. Parayla yapılan belgeseller sadece övgüdür, belgesel değil. Bu fikrin doğru olmadığını kendimi sevdirmeyen üslubumla söyledim. Daha sonra bir yazımda da, kendi kızımdan bahsettikten sonra "Kız sahibi olmak zor iş. Allah üç, dört kızı olanlara kolaylık versin" yazdım. Sanıyorum, neden bu.  ("Hakkı Bey yaptıklarınızı beğendiniz mi?" diye yakışıksız bir çıkış yapmış Aydın bey'in kızlarından biri, gazeteden kovulması ertesinde odasına çağırarak.)



RTE yorumu:
_Cihannüma köşeniz açık olsa, Erdoğan hakkında neler yazardınız?  (diye sorulmuş)
_Bunu hemen söylemem ama televizyon mülakatında karşıma gelse, "Tayyip Bey, siz talihli bir adam olduğunuzun farkında mısınız" derdim. "Talih olabilir, ama ben de çalışıyorum" derse,  "Çalışıyorsunuz ama sizin kadar talihli başvekil görmedim"  derdim.
Rakiplerine baksana.  Biri Kemal Kılıçdaroğlu, biri Devlet Bahçeli...
Bana da onları versen, ben de başvekil olurum. (Gülüyor)  Ne kadar saçma bir şey söylersen söyle, onlar daha saçmasını söylüyorlar. Erdoğan'ın karşısında hiçbir şey yok.


          Bu da CHP ile ilgili,  daha önce de bu blogda paylaştığım  (Kemal Kılıçdaroğlu'nun yeni başkan olduğu dönemde alıntıladığımda uğruna çok dışlanmalar ve alaylar yaşadığım, Kemalist zihinlerin bu vesileyle Hakkı Devrim'e de epey saydırmasına vesile olduğum)  bir yorumu:

"CHP gündemden düşeli bence 59 yıl geçiyor.  1950 CHP'nin sonuydu. Darılmayın, gücenmeyin! Zorla ayakta tutacağız diye, tarihî bir kuruluşu hortlağa döndürdünüz. Bu Onur (Öymen) belası aslında hayra alamet sayılır.  Zemini boşaltma kararına varın ki, sahici bir muhalefet de neşvünemâ  («gelişip büyüme»)  imkânı bulsun."

(Hakkı Devrim  -  CHP'den kime ne hayır gelir!  24 Kasım 2009 Salı - Radikal)




  • Vefatı sonrası,  Ayşe Arman'ın Instagram hesabından paylaştığı uzun nottan bir alıntı:

    "Bende emeği olan insanlardandı, meslek hayatım boyunca pek çok kere (...) desteğini hiç esirgemedi.  Daha iyi olayım diye eleştirmek için de arardı,  iyi bir şey yaptığımda alkışlamak, "Aferin!" demek için de...  Harbi entelektüel oydu işte. Dürüst ve kendi gibiydi, lafını da esirgemezdi."


  • Ve son olarak, Okan Bayülgen'in Hakkı Devrim'i anlattığı bir telefon bağlantısının kaydını koyuyorum. Yavaş yavaş ortak hafızamızı kaybedip zamandan kayarken...
    https://www.youtube.com/watch?v=LCx_kT0sdK8



  • 2016,  gençler,  Hürriyet,  İslam,  Kemalizm,  kibir,  NTV,  Perihan Mağden,  popüler kültür

    22 Ekim 2013 Salı

     Bu kafa ne kafası:  ŞİİR?


    Bilindiği üzre ülkemiz adeta bir $airler diyarı.
    Her köşeden  -"bir şair kaleminden" mi bilinmez ama-  şiirsel dizeler fırlamakta.
    Öyle duygusalız öyle duygusalız ki! Sormayın gitsin.

    Hala şiir yazmayı bilmeyen kaldıysa buralarda,  bir zamanlarki Bayülgen ekibinden  onlar için gelsin:
    "(Garantili)  $air olma Kılavuzu"




    13 Ocak 2011 Perşembe

     Gündem  Aralık 2010-3

    (Zamanda ne kadar geriyim görüyorsunuz ki halâ Aralık 2010 haberlerindeyim.)


    İsrail'de yangın  /  Mount Carmel forest fire
    İsrail'in kuzeyindeki Karmel dağlarında  (Haifa)
    2 Aralık'ta gün ışığında çıkan ve hızla yayılan yangın, Akdeniz'e komşu ormanın büyük bölümünü tahrip ettiği gibi insan hayatlarına da mâl oldu.  42 veya bazı kaynaklara göre 44 kişinin öldüğü söyleniyor. Ancak 5 Aralık'ta söndürülebilen yangında, yakınlardaki bir hapishanedeki  (Damun Prison) suçluları bölgeden taşıyan bir araç, içindeki resmi görevliler ve yangını söndürmek isteyen itfaiyeciler + bazı polis görevlileri ile birlikte alevler içinde kayboldu. Olaylar sırasında yakınlardaki yerleşim yerleri boşaltıldı. Başbakan Benjamin Netanyahu'nun talebiyle çeşitli ülkeler yangını söndürmede İsrail'e yardımlar gönderdi;  benim aklımda Rusya'nın gönderdiği büyük yangın söndürme uçağı kaldı. Filistin İtfaiye teşkilatının da çalışmalara katıldığı söyleniyor.

    "Kambersiz düğün olmaz" kabilinden, özel bir talep olmamasına rağmen Türkiye yani ülkemiz de iki yangın söndürme uçağı gönderdi. Davos'taki "One Minüt" çıkışıyla başlayıp Mavi Marmara olayları (Gazze filosu baskını/Gaza flotilla raid) sonrasında yaşanan karşılıklı zıtlaşmalar içerisinde debelenirken, bu şaşırtıcı gelişme karşısında İsrail hükümeti adına Başbakan Netanyahu teşekkürlerini sundu ve "Bunun iki ülke arasında daha iyi ilişkilerin başlangıcı olmasını umduğunu"  söyledi.


    İşte her şey de bu noktadan sonra başladı. Tayyip Erdoğan parti grup konuşmasında "Yeni bir sayfa için suçun itirafı, özür ve tazminatın gerektiğini; ayrıca hafifletilmiş durumdaki ambargoların tamamen kaldırılmasından yana olduklarını" belirtti ve "(Özür konusunda) birey-devlet ayırımı olamayacağını, bu konularda adımlar atılmadığı sürece normalleşme beklenmemesi gerektiğini"  ekledi. Bir ara başta Haaretz gazetesi olmak üzere medyadan yansıyan haberlere göre Netanyahu'nun ılımlı tavrı sanki bir beklenti oluştursa da, İsrail Parlementosu Knesset  15 Aralık 2010 tarihli oturumuyla hayal kırıklığı yarattı. İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı ("alçak koltuk-yüksek koltuk" insanı)  Danny Ayalon, "İsrail askerlerinin mutedil davrandığını ve sadece 9 kişiyi öldürdüğünü,  teröristleri ise serbest bıraktıklarını"  söyledi.
    (Soru:  Serbest bıraktıysan niye "terörist" dedin;  gerçekten teröristlerse neden serbest bıraktın?)


    (Bilemiyorum tüm bunlar iki taraf siyasetçilerinin oy deposu olarak danışıklı dövüşleri midir;) zaten apartta bekler gibi duran Dış İşleri Bakanı Avigdor Lieberman da: "Türkiye'den özür dilemek teröre teslim olmak anlamına gelir" dedi ve asıl kendilerinin tazminat talebi olduğunu vurguladı.

    Ve başladı gene aynı şeyler konuşulmaya... Aralık Türkiye gündemi yine İsrail haberleri ile doluydu. (Bence danışmanları Başbakanımıza nitelikli bir Türkçe sözlükte "özür" kelimesinin karşılığında yazanları okuması tavsiyesinde bulunmalı. Her iki taraf için de tekrarlanabilme ihtimali olan tavırlarda özür dilenmesini talep etmek hiç de hoş bir şey değil;  hele ki bunu bir felakete yardımdan sonra yapmak.)



    Hey Wiki Wiki!
    Açıklanan (ve daha önceki bir Gündem yazımda not düşeceğimi yazmama rağmen hala bir arpa boyu yol alamadığım) Wikileaks Türkiye haberlerindeki, iktidar partisi ve bakanlar hakkındaki iddialar sonrası AKP asıl suçluyu derhal buldu:  İSRAİL!

    AKP Wikileaks Araştırma Komisyonu'nun başına, belgelerde hakkında ağır ithamlar olan Abdülkadir Aksu'nun getirilmesi ise tam bir sarkazm/ironi.



    Kemalizm tartışmaları
    Yıllardır ancak kısıtlı bir çevrede yapılan Kemalizm ve Atatürk ilkeleri üzerine tartışmalar, kamuoyunda yaygınlaşmakta. (Belki zaman bulduğumda bir Kemalizm kolajı yayınlayacağım. Bu konular çok detaylı, uzun ve tartışmalı olduğundan  yazmak  bazen içimden gelmiyor.)



    Zamlar
    Hangi parti başa geçerse geçsin Türkiye'de vazgeçilmeyen bir iktidar alışkanlığıdır peşpeşe hayata geçirilen zamlar. Yeni düzenleme ile alkollü içkilere yansıtılan orantısız ÖTV artışlarına daha önce Aralık 2010-1'de değinmiştim.  Durmadan artışını sürdüren bir diğer meta da: Benzin. "Benzine zam", "Benzine yine zam geldi", "Yeni benzin fiyatları" gibi son haftalarda süregelen nice zamdan sonra artık atacak değişik bir manşet kalmayınca şunu tercih etmişti bazı medya-haber siteleri:
    "Vatandaş isyan etti:  Yıl bitti,  benzin zammı bitmedi!"



    TSK ve Deniz Kuvvetleri'nde son dönemde basına yansıyan fuhuş ve şantaj çeteleri haberlerinden -kısaca- daha önce de Gündem başlıklarında değinmiştim.
    (bkz:  Gündem Kasım 2010)

    Askeri Casusluk ve Şantaj Soruşturması'nı yürüten özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Savcısı (Ergenekon Davası'na sonradan dahil olan savcılardan) Fikret Seçen tarafından Aralık ayının ilk haftasında (6 Aralık 2010) Gölcük Donanma Komutanlığı'nda bir arama yürütüldü. Güvenlik için Genelkurmay Başkanlığı'ndan görevli bir albay nezaretinde ve askeriye tarafından kamera görüntüleri eşliğinde çalışmaların yapıldığı not düşülüyor. Çuvallar dolusu el konan belgeler içerisinde yeni darbe planlarının olduğu, askeri müdahale sonrası neler yapılması gerektiğine ilişkin bilgiler, gizlenen mühimmat krokileri, devletin kritik birimlerine ilişkin kripto (şifreli yazı) dökümleri, 34 adet ses kaydı, Kafes ve İrtica ile Mücadele Eylem Planları'nın devamı niteliğindeki belgeler bulunduğu söyleniyor.  (bkz)

    Aramanın ardından, Gölcük Donanma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğü'nde çalışan 6 muvazzaf subay, Beşiktaş Adliyesi'ne ifadeleri alınmak üzere getirildi.  Örgüt üyeliği suçlamasıyla iki subay tutuklandı.



    MGK'da  İsrail
    Son olarak bir İsrail haberi daha.  (Bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama, AKP iktidar olduğundan beri gündemdeki her 5 ila 10 haberden biri mutlaka İsrail üzerine oluyor. Kızışma dönemlerinde sıklık çok daha artıyor. Yaklaşan seçimler ile adına daha fazla aşina olursak,  buna da şaşmam.)

    Haber şu:  İsrail'de yayımlanan Haaretz gazetesi, "(Kırmızı Kitap olarak da bilinen) Türk Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde, İsrail'in Türkiye'nin çıkarları ve politikalarına yönelik belli başlı tehditlerden biri olarak sınıflandırıldığını" iddia etti.  (bkz:  Turkey lists Israel as a  'threat to its interests')

    İran, Suriye, Ermenistan ve Gürcistan'ın ise tehdit olarak anılmadığı vurgulanan haberde; bazı ülkelerin artık tehdit olmaktan çıkarılmasında (Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun) "komşularla sıfır sorun" politikasının etkisi olduğu görüşlerine de yer verildi. (İyi niyetli bir habercilik dili kullanılmamış bence.)

    Ankara'dan bu haberler hakkında yapılan açıklama ise: "İsrail'in çevredeki risklerde geçtiğini, Ortadoğu'daki istikrarsızlığın İsrail'in Filistin ve nükleer politikalarından kaynaklandığını, silahlanma yarışı çıkabileceğini, bunların Türkiye'yi etkileyebileceğinin sıralandığı" yönünde.




    Atlayarak ve elbette arada bazılarını kaynatarak da olsa gündem konularında bir seneyi tamamladım böylece.
    • Geçtiğimiz ayın tüm haberleri için bakınız:   ARALIK 2010

    20 Ağustos 2010 Cuma

    Gündem  Ağustos 2010/3

    .


    Ergenekon Davası  Bölüm:II  Perde:71
    Emekli Orgeneraller  Hurşit Tolon  ve  Şener Eruygur'un sanıkları arasında yer aldığı İkinci Ergenekon Davası'nın 71. duruşması olaylı başladı.

    Tuncay Özkan, "İnsanları mezbahaya gelmiş danalar, kuzular gibi tutmuşsunuz burada. Arkamda ordu yok diye beni burada tutuyorsunuz. Benim suçum ne?  Yeter artık! Ya bana suçumu söyleyin ya da bu yargılamayı bırakın. Ben kurbanlık koyun değilim. Bu bize yapılan zulümdür" diyerek tepki gösterdi. Geçtiğimiz günlerde serbest yargılanmaları kararı çıkan Balyoz sanıkları örneğini de veren Özkan, "Onların yargıçları yargıç değil mi?  Böyle tutuklama olur mu diye karar veriyorlar!" diye bağırınca mahkeme salonundan uzaklaştırıldı.

    Tutuklu yargılanan bir diğer gazeteci  Mustafa Balbay  ise:
    "Bu nasıl terör örgütüdür ki yöneticileri dışarıda, üyeleri içeride! Eşitsizlik zulümdür"  dedi ve  "Biz burada bağırınca basında haber oluyoruz. O zaman 'Bağır Ceza Mahkemesi' mi diyeceğiz?"  diye sordu.
    (Aslında yaptığı hukuk eleştirisinden çok bir medya eleştirisi ya neyse...)



    Soru: Bir zamanlar bir Hurşit Tolon bir Şener Eruygur vardı,  n'oldu onlara?

    (Ergenekon'da zanlı askerler dışarıda,  gasteciler içerde.)


    Radikal'in internet sitesinde yapmış olduğum bir yorum:
    "Yuh!",  hatta "Oha!" demek istiyorum.
    "2. Ergenekon Davası'nda  71. Duruşma" mı?  Bu gidişle 171'i de görücez gibi geliyor bana...  Yahu bu nasıl geç gelen adalet?  Gazetecilerin mahkemede söylediği,  burada da bazı yorumcuların yazdığı gibi;  "Asker her zaman kendini kurtarır.  Onları kışkırtmaya çalışarak darbe olmasını bekleyen sevdalı siviller ise açıkta kalır."

    Bu arada Bülent Arınç, ilgili gazetecilerin feryadına kulak verilmesi gerektiğini belirterek şunları söyledi:

    "Tuncay Özkan ve diğer tutukluluların, 'Komutanlara darbe yapmaları emrini biz mi verdik? Asıl sorumlular neden dışarıda ve biz neden hala içerideyiz?' şeklindeki feryatlarına kulak vermeliyiz. Olayın asli failleri vardır; bir de yardım etmek, suçu övmek gibi unsurlar vardır. En sondaki insanların ilk baştakilere bakarak ben haksızlığa uğuruyorum demesini ben önemsiyorum."
    Sözleri arasında özellikle bir tanesi dikkatimi çekti:
    "Orada günahım kadar sevmediğim gazeteci bir insan var. Ama burada adaletsizliğe tahammül edemeyiz."

    Arınç'ın ardından, konu hakkında konuşan Adalet eski Bakanı Mehmet Ali Şahin ile şimdilerde Devlet Bakanı ve AKP Genel Başkan Yardımcısı olan Hüseyin Çelik, "Uzun tutukluluk süresinin haksızlığa neden olduğu" noktasında hemfikir oldu.


    (Tuncay Özkan'ın,  ve zamanında  art  adlı televizyon kanalında Emin Çölaşan'la program yaptığı dönemlerde Mustafa Balbay'ın kibrini,  "küçük dağları ben yarattım"  havalarını görenler için bu tablolar ayrıca bir ibretlik oldu ya,  anlayana!  Bugün  Bülent Arınç'ın merhametine düşmüş durumdalar.
    İçi boş bir kibir,  ivedilikle utanç getiriyor sahibine.)




    Kadın-Erkek ilişkileri  (K+E)  üzerine
    Yurt çapında  Cinnet ve Vahşet haberleri

    İzmir'de bir polis memuru, yasak ilişki yaşadığı kadını çalıştığı karakolda yaraladıktan sonra  beylik tabancasıyla başına ateş ederek canına kıydı.
    Manisa'da evli bir adam, ilişkiye girmek istediği genç kız (patronunun kızı) kendisini reddedince,  kızın boğazını kesti.
    Mersin'de bir adam,  boşanmak isteyen eşini onuncu kat balkonundan aşağıya attı.

    İstanbul Cihangir'de, eski gazeteci olduğu söylenen 76 yaşındaki bir adam (Burhan Tekinliğ), birlikte yaşadığı 61 yaşındaki N.D.'yi elektrikli testereyle kesip parçalarını buzdolabına yerleştirdi. Bedenin dolaba sığmamasından şikayetçi olan adam, küçük parçalara ayırdığı ceset parçalarını akşamları poşetle taşıyarak çöp konteynırına atıyordu.  (Yine de apartmanı kaplayan kötü kokular ev sahiplerini işkillendirmiş.)

          ---Edit:  Adı geçen gazetecinin  Salih Güney'le de bir meselesi olmuş geçmişte.  Yıllar önce  Kuzey Vargın  tarafından bıçaklanması olayında sebebin "Burhan Tekinliğ  diye bir gazetecinin bir barda kendisine ileri geri birkaç laf etmesi ve dışarıda kavgaya tutuşup döverken arkadaşı Kuzey'in ayırmak için araya girmesi,  ona karşı çıkması ve kafa atması üzerine hırsını alamayıp bıçakla geri gelmesi"  olduğunu açıklamıştı geçenlerde bir tv programında...  (video)---

    Muğla Fethiye'de  25 yaşında bir kadın (Güler Eridici),  boşandığı ama  --çocuklar sebebiyle olduğu söyleniyor--  tekrar yaşamaya başladığı, işsiz ve iş arama gibi bir niyeti de olmayan kocası ile kavgaya tutuşup bıçak darbeleriyle adamın icabına bakmış.  Sonra da cesedi parçalayıp derin dondurucuya yerleştirmiş. Sonradan gittiği kardeşinin evinde sinir krizi geçirip götürüldüğü hastanede işlediği cinayeti doktora anlatmış.

    Geçmişte bir dönem  polis-adliye muhabirliği de yapmış olan  Hakkı Devrim  bu ayki bir yazısında şöyle diyordu:
    "Ben, kadın adamı kesip doğramış ve parçalarını dondurucuya yerleştirmiş, diye bir cinayet haberi yazmadım. Bizi bırakın da ileride sizden eski günlerin hikâyelerini soran çocuklara neleri anlatmak zorunda kalacaksınız ve bu akıl almaz hikâyeleri geleceğin çocuklarına nasıl anlatacaksınız, asıl onu düşünün. Onların sizi de dehşete düşürecek hikâyeleri olmazsa demek istiyorum.  Gidişat hiç iyi değil."




    Hayvanlar ve Mucizeler

    Rusya'da dünyaya gelen dört kulaklı bir kedi ilgi çekiyor.
    (Vladivostok)






    Türkiye-İsrail ilişkileri
    Ağustos gündemi bünyesinde, İsrail'in 31 Mayıs'ta gerçekleştirdiği Mavi Marmara gemi baskını hakkında başlatılan İsrail ulusal soruşturması, BM Paneli ve komisyon ifadeleri sıklıkla yer alıyor. Bu konu ve hakkında gelen haberleri şu başlıklar altında yayınladım, eklemelerim devam ediyor. Önümüzdeki günlerde üçüncüsü de gelecek:

    Türk gemisine İsrail saldırısı
    Mavi Marmara Baskını'nda yeni perde

    Ramazan sebebiyle düzenlenen AKP iftar yemeğine davet edilen birçok büyükelçi arasında İsrail'in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy'nin bulunmaması, iki ülke arasındaki bir diğer hizipleşme konusu oldu. Yedioth Ahronoth gazetesi internet sitesi,  İsrail Dışişleri Bakanlığı'nda bir kaynağının "Erdoğan yine bir kızışma yaratıyor. Biz ise, sorumlulukla hareket ederek Türk kılıç dansına sürüklenmeyeceğiz"  tepkisini aktardı.



    Obama'nın değişen yüzü
    İngiltere'de yayımlanan Financial Times gazetesinin manşete taşıdığı bir haber dikkat çekici idi. Obama'nın, Türkiye'ye silah satışları konusunda Erdoğan'a ültimatom verdiği iddiası.  ABD'nin bu yaklaşımında, Türk dış politikasında İran ve İsrail noktasındaki tutumların etkili olduğu sanılmakta.
    Çeşitli İsrail gazeteleri konuyu duyururken, Erdoğan'ı tavırlarına dikkat etmesi konusunda uyarıyordu adeta.  Jerusalem Post,  "Türkiye-İsrail ilişkileri iyileşmezse;  ABD, Türkiye'ye silah satışlarını yasaklayabilir"  çıkışını yaptı.  (bkz)

    "Obama Ankara'yı; İsrail Silahlı Kuvvetleri'nin (IDF), ablukayı kırmayı amaçlayan Türk gemisi Mavi Marmara'ya yaptığı baskına ilişkin söylemini yumuşatmaya çağırdı. Washington bir süre önce Birleşmiş Milletler'in İran'a yönelik yaptırımlarına karşı oy kullandığı için de Türkiye'yi eleştirmişti."
    Yedioth Ahronot  gazetesinin internet sitesinde ise "Financial Times, ABD Başkanı'nın Erdoğan'a, Ankara'nın İsrail ve İran ile ilgili yaklaşımının; Türkiye'nin Kürt asileriyle mücadelesinde Amerikan silahları sağlama şansını azaltabileceğini söylediğini bildirdi"  diye yazdı.  (bkz)


    Bu haberlere şu açıdan bakanlar da yok değil:
    Doğrusu İsrail panikte
    Doğrusu  M.Marmara  sonrasında İsrail'in karizması ciddi çizilmiştir.  Tüm bu İsrail basınını dikkatlice okuyun, uluslararası yenilginin sancılarını ince ince okursunuz.  Doğrusu İsrail panikte.
    (galaksi - 16 Ağustos,  Radikal Online)




    RTE
    Tayyip Erdoğan, RTE markasını tescil ettirmek için Türk Patent Enstitüsü'ne başvurdu. Üzerinde RTE harfleri olan mavi fonlu bir şekil de başvuruda yer aldı. Koruma altına alınması istenen bu marka; halkla ilişkiler, dergi ve kitap yayımı,  televizyon programı
    yapım hizmetlerinde kullanılabilecek.

    Ayrıca bu ay içerisinde Erdoğan,  "Ak Parti olarak milletvekillerinin en fazla üç dönem seçilmesi konusunda karar aldıklarını, kendisinin de 2011'deki genel seçimde milletvekili adayı olacağını ancak daha sonraki seçimde aday olmayacağını"  bir kez daha yineledi.

    Ve Kılıçdaroğlu ile aralarındaki söz düelloları -yine- son sürat devam etmekte...

    Hakkı Devrim'den  bir başka alıntı ile noktalayalım:
    "CHP'nin oy tahminleri kıpırdanır gibi olmuştu Kılıçdaroğlu'nun son başkanlığından sonra. Son günlerde Deniz Baykal zamanından da aşağıya inmiş, diyorlar. Kürsü bülbülleri hiç oralarda değil, zevzeklenmekte berdevam. Ben, siyasette meydan hitabeti seviyesinin bu kadar düştüğünü hatırlamıyorum.  Üstelik o ikisi, hallerinden, marifetlerinden pek de memnun görünüyorlar."
    (İki lidere de kulak asan yok.  17 Ağustos 2010, Radikal)



    Bu ay gündeminde pek çok konu vardı.  Bu sebeple toplam beş Gündem yazısı ve bir de Mavi Marmara gelişmelerini derledim.

    8 Ağustos 2010 Pazar

    Gündem  Ağustos 2010/1

    .
    Memleketin gündemi YAŞ
    1 Ağustos 2010 tarihi itibariyle, beklenen kritik YAŞ (Yüksek Askeri Şûra) günleri başladı. Taraflar kılıçlarını çekti ve nefesler tutuldu. Bolca koltuk kavgaları edildi, ediliyor... Bir tane makama (KKK) kimin atanacağı açmazı hala devam ediyor.  Şimdi ayrıntılara bakalım:

    Tartışılan mevzu: Ergenekon ve Balyoz Darbe Planı davaları kapsamında haklarında yakalama kararı olan general, amiral ve subayların akıbetinin ne olacağı. TSK Personel Kanunu'na göre (Yazının sonundaki EK bölümüne ilgili maddeyi koyuyorum), "Balyoz sanığı 11 general ve amiralin Şura'da terfi ettirilemeyeceği" zaten söyleniyordu. Asıl sorun Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na atanması istenen 1. Ordu Komutanı Hasan Iğsız çevresinde yaşandı.

    Bu seneki YAŞ'ı ilginç kılan unsurlardan bir diğeri de, 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk'ti. Erzurum'da süren Ergenekon davasının "bir numaralı sanığı" olan ve "terör örgütü üyesi olmak" ile suçlanan Berk, YAŞ tarihinde ilk kez,  yargılaması sürerken Şûra'ya katılan üye oldu.  "Berk hakkındaki iddiaların 61 sayfalık iddianamede yalnızca bir sayfa tuttuğu, hakkındaki üç iddiayı inceleyip yanlış olduğu kanaatine vardıklarını söyleyen İlker Başbuğ'un tavrı bunda etkili oldu"  diyor bir gazete haberinde.

    "Eğer bu satırlar doğruysa, Cumhuriyet tarihimizin 'en büyük hukuksuzluk' manzaralarından biriyle karşı karşıyayız demektir. Türkiye Cumhuriyeti'nde savcılara, mahkemelere, iddianamelere,  yargıç kararlarına ihtiyaç kalmamış demektir.
    Herhangi bir asker kişiyle ilgili iddianameyi Genelkurmay Başkanı'na gösterin, hükmü o ve yakın çalışma arkadaşları versin;  olsun bitsin. Eğer Genelkurmay Başkanı, bir davada bir numaralı sanık konumunda bulunan bir asker kişi hakkındaki iddiaların sadece bir sayfada yer aldığı ve hakkındaki iddiaları inceleyip 'yanlış olduğuna' hükmederse, iş bitmiştir. Mahkemeye gerek kalmamıştır.  'Sanık' beraat etmiş sayılır. Bu, budur.
    ...
    12 Eylül referandumunun önemi, 12 Eylül 1980 ile hesaplaşmaktan ziyade, ondan daha da önemlisi Türkiye'nin önünü  'hukuk yolu'  ile açabilmekten kaynaklanıyor."

    (Evet'in en önemli gerekçesi...  Cengiz Çandar  -  3 Ağ. 2010, Hürriyet)



    Hasan Iğsız'ın akıbeti ne olacak?
    Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz'ün, tam da YAŞ toplantısı günlerinde, iktidarı yıpratmaya yönelik internet andıcı soruşturması kapsamında şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırdığı Orgeneral Hasan Iğsız, hükümet ve kanun engeline takılarak Kara Kuvvetleri Komutanı (KKK)  olamadı.
    (En azından şu tarih itibariyle son durum böyle.

    Iğsız hakkındaki bir diğer iddia ise: Ergenekon savcılarına gönderilen isimsiz bir ihbar mektubu ile "İrticayla Mücadele Eylem Planı"nın kendisinin emri ile Kıdemli Albay Dursun Çiçek tarafından hazırlandığı idi.)

    Gelişmeler bu yönde olunca ve TSK olup bitenlere -bir anlamda- karşı tepki verince, Genelkurmay Başkanı olması beklenen Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral  Işık Koşaner'in  ataması da yapılamadı.
    KKK koltuğuna Hasan Iğsız seçeneği yerine, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Atilla Işık'ın atanması ihtimali medyada yer aldı önce...  Devamında, bu general aniden emekliliğini istedi.
    Bakalım ay sonuna kadar daha neler olacak?

    "İsabetle karar alıp, basiretle harekete geçmekte GECİKİYORUZ.  Başta gelen zaafımız bu. «Sıkışık durumlarda geçici askerî yönetim» diye bir devlet ve siyaset anlayışı yok. Ama neylersiniz ki, bizde de defalarca denediğimiz bu olmayacak duaya âmin demekten vazgeçecek basiretten eser yok.
    Son Askeri Şûra vesilesiyle bir kere daha apaçık ortaya çıkan gerçeği bu sefer de idrak edemez, siyaset-ordu kargaşasından derhal ve kesinlikle kurtaramazsak paçamızı, geriye kahrolmaktan gayri bir çıkış yolumuz ve ümidimiz kalmayacak."
    (Veyl deresinin kıyısındayız.  Hakkı Devrim - 6 Ağustos 2010, Radikal)



    YAŞ  ve  Türk Medyası
    YAŞ gerginliği ile, zaten tarafı belli olan basın yayın organlarımız yine kendi doğrultularında haberler yapmaya devam etti.

    Bir taraf "Ülke elden gidiyor!"dan "Sivil vesayete doğru!" incilerini saçarken; diğer taraflarsa "demokrasi"  üzerine oynuyordu.

    Bu arada pek çok köşe yazısı ve manşet haberinde, gizemli "emekli general"lerin yorumlarına maruz kaldık. Taraf gazetesi yakışıksız bir üslupla attığı manşetlerle dikkat çekti. Acar muhabirlerinden Mehmet Baransu,  "Karargâh'ı çok yakından bilen bir haber kaynağını" refere ederek yaptığı haberinde, İlker Başbuğ'un gelecekte hukuksal yargılamalardan kendisini korumak amacıyla, kendine uygun bir komuta kademesini geride bırakmak (KKK'ya getirmek) için direttiğini yazdı. Generallerin makam yarışları Genelkurmay-Başbakan-Cumhurbaşkanı üçgeninde son sürat sürerken  Ahmet Altan  şöyle yazdı:
    Sonunda bu generalleri uyarmak bize düşecek herhalde.
    "Orduyu da bu kadar yıpratmayın artık."
    (Bir koltuk için ya Rab...  6 Ağustos 2010,  Taraf)



    Referandum Günlüğü
    CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 12 Eylül Anayasa Referandumu için "Hayır'da hayır vardır" sloganıyla referandum turlarına ülke çapında devam ederken, ara ara Başbakan ile atışmalarına da şahit olmaktayız.

    Erdoğan "Memur Kemal Efendi" diye kendisini ti'ye alırken, Kılıçdaroğlu da "Kimse bana kalpazan demedi"  diyerek atışmayı sürdürdü.
    RTE:  "Memur Kemal Efendi'ye bir SSK görevi verdiler.  SSK'yı batırdın be! Her yıl zarar, zarar... Sırası geldiğinde onu da açıklayacağım. Kendisi ne diyor, iktidara geldiğimizde görürsünüz diyor.  Gelemeyeceksin ki iktidara zaten!  Bu millet CHP zihniyetini bir daha getirmez."


    Fethullah Gülen: "Değil sadece kadını erkeğiyle, çoluğu çocuğuyla ve dünyanın dört bir yanına dağılmışıyla hayatta olan insanları; imkan olsa mezardakileri bile kaldırarak o referandumda 'Evet' oyu kullandırmak lazım. Mezardakiler bile kalksın. Ben zannediyorum kalkarlar da, ben zannediyorum ruhları koşar da... Çünkü demokrasi adına çok önemli bir adımdır."

    (Ruşen Çakır'ın,  6 Ağustos 2010 tarihli  "Fethullah Gülen neden kendini riske atıyor?"  makalesini okumanızı tavsiye ederim.  Dikkate değer bazı yorumlar içeriyor.)

    MHP lideri Devlet Bahçeli, Fethullah Gülen'in referandum için "Mezarda bulunanlar dahi kalkıp 'Evet' oyu kullansın" şeklindeki açıklamalarına karşın: "12 Eylül'de ABD'den gelip oy kullanması daha hayırlı olur" sözleriyle yanıt verdi,  ve ekledi:

    "Bu üç bilinmeyenli denklemin birincisi,  Sayın Başbakan ile eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın İstanbul'da,  Dolmabahçe görüşmeleri olarak siyasi hayata girmiş görüşmeleri açıklanmalıdır.
    İkincisi,  değerli siyaset adamı olarak bilinen Bülent Arınç beyefendiye yapılmış olan suikast ve kozmik alanda ne tür sonuçlara ulaşıldığı açıklanmalıdır.
    Sonuncusu,  Sayın Başbakan'ın 'açılım' diye nitelendirdiği,  bizimse 'yıkım' diye adlandırdığımız projenin hangi aşaması demokratik özerkliktir, bu aşamaya nasıl gelinmiştir,  bunun açıklanmasını istiyoruz.
    Üç bilinmeyenli denklemin çözümü AKP'nin de çözümü olacak; 12 Eylül'den sonra sarsılmış hükümet,  seçimlerde tepetaklak aşağı gidecektir."





    Yaşayan Ölüler  huzur vaat ederse...    
    Necmettin ERBAKAN yeni bir parti kurma arefesindeymiş. Yeni ad "Huzur Partisi" olacakmış. Saadet Partisi'ni artık rahatlıkla parmağında oynatamıyor olması hasebiyle bu kararı aldığı ortada.
    "40 yıldır siyasetin içinde yer alan Erbakan, Milli Görüş çizgisindeki 6. partiyi kurdurmuş olacak" diyor bir medya sitesinde.

    Gelişme ile ilgili Radikal Online'da da paylaştığım bir yorumum:
    "Bu yaşta hırsın böylesine ancak şapka çıkartılır.  ERBAKAN suçları nedeniyle önce hapse mahkum edilmişti biliyorsunuz, sonra siyasi idarenin de teveccühü ile cezası ev hapsine çevrildi,  sonra Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL tarafından, sağlık sorunları sebebiyle ev hapsi cezası da tamamen kaldırıldı. Ve bu "serbest kalış"ın hemen ertesinde kendisi İran'a gitti  (bkz: Nisan 2009).  Yaklaşık bir buçuk sene oldu olmadı,  şimdi de yeni parti kuruyormuş.  Akıl fikir..."

    "Ne güzel şu ABD.  Bir başkanı sadece 2 sezon görebiliyorsun. TC'de ise zombi gibiler  dirilip tekrar iktidar çığlığı atıyorlar. Bırak şu işleri git bir kasabaya yerleş ne işin var ceset gibi hala uğraşıyorsun parti ile falan."
    (Anaxi - 2 Ağustos 2010,  Radikal Online)



    Ağustos 2010'daki diğer gelişmeler için::
    • Ağustos 2010/2   (Işık Koşaner, Balyoz'da bir içeri bir dışarı, Saçmalardan seçmeler siyaseti, ...)
    • Ağustos 2010/3  (Ergenekon Davası'nda Tuncay Özkan'ın isyanı, Mustafa Balbay'la geçmişteki kibirleri, Mavi Marmara sonrası gerilen Türkiye-İsrail ilişkileri,  Obama'nın değişen yüzü, Kadın-Erkek ilişkileri üzerine yurt çapında cinnet ve vahşet haberleri,  RTE markası, ...)
    • Ağustos 2010/4  (TSK'daki ihmaller, Hantepe Baskını, Pakistan'da sel felaketi, "Faili meçhuller devlet politikasıydı", AKP-YARSAV-HSYK gerginliği, ABD ordusu Irak'tan çekiliyor, RTE ve Osman Pamukoğlu gündemi bombalıyor, ...)
    • Ağustos 2010/5  (KPSS'de sorular çalındı mı?, Cemil Çiçek ve sünnet sorunu, Hanefi Avcı kitabı: Haliç'te Yaşayan Simonlar, Güneydoğu için demokratik özerklik,  CHP'de yeni bir kaset vakası,  Hrant Dink, ...)



    EK:
    Askeri Personel Kanunu'nun 65. maddesi:
    Açığa alınan veya tutuklanan subay ve askeri memurlar hakkında aşağıdaki esaslara göre işlem yapılır:
    Terfi sırasına girenlerden;
    1. Açıkta bulunanların,
    2. Türk Silahlı Kuvvetleri'nden ilişkilerinin kesilmesini gerektirmeyecek şekilde hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkûm olmaları nedeniyle veya (c) bendinin (2) numaralı alt bendine göre açıkları kaldırılmış olup da henüz hükümleri kesinleşmemiş olanların,
    3. Tutuklu bulunan ya da tahliye edilmekle beraber kovuşturma veya duruşması devam eden veya hakkında verilen hüküm henüz kesinleşmemiş bulunanların,
    4. Kısa süreli kaçma ve izin süresini geçirme hariç,  firar veya izin tecavüzünde bulunmuş olanlar ile firar veya izin tecavüzüne devam edenlerin,
    Terfileri ve kademe ilerlemeleri yapılmaz.


    7 Aralık 2009 Pazartesi

     Gazete Siteleri-III

    (Gazete Siteleri-I  ve  Gazete Siteleri-II  (Editör Mekanizması)  yazılarının devamıdır.)

    Mayıs ayından beri, başta Radikal olmak üzere genel olarak gazete siteleri, internet gazeteciliği ve haber altı okur yorumları ile ilgili kişisel yorumlarıma dayalı bazı yazılar yazıyorum. Bunlardan editör mekanizması hakkında yazdıklarım bir anlamda yarım kalmıştı, oradan devam etmek isterim. Tekrar bu konuya dönmemi teşvik edense,  birkaç gün önce yaşadığım bir olay oldu.

           Milliyet İnternet'e üye olup bir habere yorum göndermiştim. Siyasetle veya gıcıklayıcı bir konu ile alakalı değildi. Hakaret ve küçük düşürücü ifadelerin olmadığı,  basit bir eleştiri yazısıydı. "Hülya Koçyiğit son 10 yıldır her söyleşisinde aynı cümleleri aynı sırada söylüyor"  gibi kısa bir şeydi. Ancak sanırım düşüncelerim editörün hoşuna gitmedi, dolayısıyla yayınlanmadı.  Merak edip araştırmacı bir gözle baktığımda, editörün hoşuna gidip yayınlanan bütün yorumların tamamen birbirinin tekrarı ve tek yanlı bir bakış açısından ibaret olduğunu gördüm.

    Zaten bu yaklaşıma aşina olduğumu, daha önceki Editör Mekanizması başlıklı yazımda belirtmiştim. Biraz da bu haksız ve çirkin tutumlar nedeniyle blogumu bir kaçış yeri olarak görüyorum artık. Yine de insan şaşırmıyor ve bu tutuma tepki duymuyor değil.  Bu adı geçen gazetenin, Doğan grubunun ve genel anlamda Türk medyasının  okuruna, izleyicisine, takipçisine biçtiği rolün adı "figüranlık".  Kendi istediği  ve  (patronunun) işine gelen bakış açısını halka benimsetmek.  İletişim ve doğru bilgi verme gibi bir dertleri yok gibi.
    Daha önce de dediğim gibi:

    "Amaç; okurun, takipçinin düşüncesini yansıtmak değil zira... Amaç renk olmak, ara ara da ilgili basın-yayın kuruluşlarındaki yönetimin hislerine sıradan vatandaş olarak tercüman olmak. Yani figüranlık. Fikir ortaya atmak, görüşlerini interaktif olarak paylaşmak değil. Görüşlerin gazete yönetimininkilerle paralel gittiği ölçüde o platformda varsın zaten. Farklı düşüncelere geçtiğinde değersizsin artık, yok sayılabilirsin,  görmezden gelinerek yok edilebilirsin.
    Yani uzun lafın kısası;  okur yorumlarında esas olan o medya kuruluşu ve o bakış açısındaki otoriteye yaranmak. Otoriteyi eleştirmek ise sansür sebebi. Türkiye gibi siyasal zeminin kaygan olduğu ülkelerde otoritenin merkezinde de zamanla kaymalar ve taraf değişimleri oluyor; medya gruplarının çıkarları gereği yandaşlık yaptıkları çevreler de değişiyor.  Bunları da göz önünde bulundurmak lazım."


      Özellikle yazının başında değindiğim  Milliyet İnternet  maceram sırasında,
    az biraz zaman ayırıp sitedeki yorumları okuduğumda, 'yorum' diye girilen şeylerin çoğunlukla zekadan yoksun, laf olsun diye girilen, hatta belki haberi sabote etmek veya dalga geçmek için gönderilen zırvalar olduğunu gördüm. Sanırım sitenin editörleri de tam bunu istiyor. Gazete genel yayın yönetmenleri de aynı şekilde... Zira öteki türlü özgün şeyler olsaydı yazılanlar, yani daha nesnel ve okunası;  o zaman yorumlar yüzünden sorunlar yaşanmaması için daha ciddi ekstra bir kontrol mekanizması geliştirilmesi gerekecekti. Bu da daha çok külfet demek. O yüzdendir ki gönderdiğin yorum içerisinde bariz küfür olmadığı sürece;  yazara yahut seçilmiş günah keçisine istediğin hakareti ya da aşağılamayı yapabiliyorsun ve bu yolla  egonu tatmin ediyorsun buralarda aslında.  Ya da ezberlenmiş cümlelerle bezeli ucuz bir yalakalık ve boş tekrar gösterisine dönüştürebiliyorsun ortamı.
    (bkz:  Gazetelerin internet sayfalarındaki okur yorumları)


          Not:  Zamanla mesela Radikal Online bu deneyimlerden bir ders çıkardı (sanırım öyle yani).  Zira bugün sitesindeki yorumları okuduğunuzda, eskiden olduğu gibi sürekli birbirinin tekrarı olan yorumlara,  yahut gazetenin yazarlarına hakaretle dolu ifadelerle bezeli ifadelere rastlamıyoruz artık. Bence hem editörün  hem de okurun bilinçlenmesi ile oldu bu gelişme.

    Hatırlatmak isterim ki  bu gerzekçe yorum ve editör mekanizması yaklaşımına Türk Medyası'nda ilk tepki veren  yazar  Perihan Mağden  olmuştur. Gerçekten bir gün Radikal internetteki kendisine ait yazar sayfasını açtığımda hiçbir okur yorumunu göremeyince şaşırmıştım, sonra aynı hal devam edince anladım. Perihan Mağden kendi sayfasındaki okur yazma seçeneğinin tamamen kaldırılmasını istemiş,  böylece bu iğrençliğe dur demişti ki temiz bir tavır almıştı kendi sınırları içerisinde.


    Birkaç hafta önce bu konular hakkında örnekler de vererek  Alper Görmüş çeşitli yazılar yazdı.  (bir tanesi)
    Hürriyet/Gazete okurları o yorumculardan mı ibarettir? Değilse, öbürleri nerededir?
    ...
    "Yorumlarda küfretmek neredeyse serbest,  ama Hürriyet'in genel çizgisine aykırı yorum yazdınızmı çıkmıyor."
    ...
    Gazetelerin internet sitelerinin yöneticilerini uyarıyorum:  Akıllı olun.

    Ne zamandır ben de tüm bunlardan rahatsız olup kendimce eleştirilerimi dile getiriyorum zaten.  Şimdilerdeyse bazı güncel haberlere gönderilen yorumlara bakınca,  bu yorumların ve yaklaşımların en az olayın kendisi kadar vahim olduğunu gözlemliyorum.

    Mesela Konya otobüsünde bir genç, öylesine, önünde oturan adamın boğazını kesmiş. Onunla ilgili habere bakalım. Öyle okur yorumları var ki,  böyle bir olay bile nihayetinde zoraki siyasete dayatılmış. Efendim "ülke siyaseti böyle olursa bu tarz olaylar da kaçınılmaz olarak yaşanır!"mış.  Yorum bu.
    Bu kadar mı siyasetçi doğdunuz siz şekerler?
    Biri de  "ekonomik sorunlar ve işsizlik"  demiş. Katil üniversite öğrencisi ve olay yolculuk sırasında gerçekleşiyor, "işsizlik" nerden çıktı şimdi? Her işsiz olan boğazkesen olarak mı karşımıza çıkacak yoksa?
    Bir başkası da demiş ki  "Büyüklere saygı azaldı."
    (Şaka gibi.)


    Velhasılında herkes kendince bir düzen tutturmuş gidiyor.

    Sorumluluk anlayışım gereği bir temennimi, yeri gelmişken belirtmek isterim.
    Dilerim Taraf Gazetesi'nin internet sitesi, diğer gazetelerin yaptığı ve hala yapmakta olduğu hatayı tekrarlayıp okur yorumlarını sayfaya direkt olarak açmaz. Anlıyorum, bu şekilde daha çok ilgi/talep oluşuyor ama itiraf etmek gerekir ki Taraf ve Radikal gibi gazetelerimiz genel medyanınki gibi "görsel" ağırlıklı değil. Bakmak için değil okunmak için çıkıyor bunlar ve "yazı"ya ağırlık veriyorlar. Böyle gazeteler okur yorumlarına açıldığında çok çirkin bir şey oluşuyor. Okuduğunu anlayamayan ne kadar çok insanımız olduğunu görmekten tutun da ağız dalaşlarına kadar... Hakarete yer veren site editörlerinin, sağlam siyasi eleştirileri yok saymaları da ayrı bir ikiyüzlülük ve yayın kuruluşundan soğuma duygusu yaratıyor. Herhangi bir yazara, görüşleri sebebiyle sülalece seçkin küfürleri sayarken veya demokratlara söverken engel koymayan denetim,  siyasi eleştiriye gelince ürkekleşiyor.  Gazetenin yayın politikası ile ilgili eleştirilere de geçit yok.
    Bir de "güne giden komşu kadınlar" diliyle sürekli döşenen, (yazara) övgü mesajları var ki zaten o noktadan sonra gazete okunmuyor,  sadece bakılan bir şey oluyor.

    Sonuçta onlarca forum sitesi var internette.  Gazete siteleri  birer forum sitesine dönüşmemeli.  En azından yorumları okumak isteğe bağlı olmalı  veya bir linke tıklayarak olmalı.  Ancak ilk etapta sayfa açılır açılmaz direkt görünür olmamalı.  Üstelik bu durum özellikle bol yorumlu yazılarda  sayfa yüklemesini de güçleştirip  bekleme süresini uzatıyor.


    .

    24 Eylül 2009 Perşembe

     POPÜLER  KÜLTÜR


    Kendini Türkler olarak tanımlayan milletin en büyük eksiklerinden biri "kültür" noktasındadır. Bunu en kolay popüler kültür hayatına dikkat kesilerek anlayabilirsiniz.

    Son yıllarda  "ünlüler"  veya  "şöhret"  dediğimiz insanlarımızın, ünleri bitmesin diye her şeyi dillerine dolamış,  saçma sapan konuşma alışkanlığına sahip medya maymunlarından çıkma hali kemikleşti mesela bizde.

    En tepelerdeyken bile mazlum edebiyatının dibine vururlar... "Mağaradan/Varoşlardan/Gecekondudan/Fakirlikten geldim!"
    (fakirlikten  fucker'lığa!)

    Dün çıkar AKP'ye neden oy verdiğini anlatır, kocasıyla-karısıyla-sevgilisiyle-eski sevgilisiyle ilişkisini anlatır, her konudaki fikrini daha sorulmadan anlatır, bir-iki aldığı İngilizce özel dersten sonra konuşmalarında yabancı kelimeleri kullanıp hava attığını sanır...

         Gündemde  "Kürt açılımı"  mı var?  Bu fırsat kaçmaz elbette!
    Bir ara hamilelik dönemindeki cinsel hayatını, doğan çocuğunun "agu" demesini ve bademcik ameliyatını dahi bizlerle paylaşan bir ünlümüz, şimdilerdeki popüler damarı da yakalamış gördüğüm kadarıyla. Biraz da Kürt açılımından bahsetsin öyleyse, eyvallah. Halk hiç şaşmayın bunu da yer, yemezse de geniş midesiyle yemiş gibi yapar. Ama asıl halktan önce medya yöneticileri mesul bundan.

    Bu kadar mı vizyonsuz ve vicdansız olunur?  Bu kadar mı  "Medyanın gereksiz gündemi"ne  tutsak edilir bir toplum?

    Hepimizin, sahip olduğumuz hayat nefesinden ötürü bir borcu var; insanlığa,  hayata,  Tanrı'ya...
    Medya yöneticilerinin bu kadar değersiz haberi değerlileştirmesi, bir düşünün,  aynı zamanda değerleri değersizleştirmiyor mu?


    NOT:  Bu yazı, Radikal Online'da sansüre uğrayıp yayınlanmamış bir yorumum. Hükümetten Cumhurbaşkanı'na, Askeriye ve TSK'ya, bütün muhalefet ve siyasilere, hukukçulara, rektörlere, milletler ve milliyetçiliğe dair bir dizi konuda yer yer oldukça dikkat çekici sert eleştirilerin yapıldığı bir platformda;  medya konusunda bu kadar bir eleştiriye dahi izin verilmedi.

    Aynı Sansür karşısında Türk Medyası'ndaki İkiyüzlülük yazımda belirttiğim gibi,
    "Medya;  artık siyasetin, Türk Silahlı Kuvvetleri'nın, bizatihi devletin, yargının, hepsinin de üstünde egemen bir güç olduğunu ilan ediyor"  sanırım.
    "Ve kağıt basım gazete sayfalarından daha fazla imkân + özgürlük sunan internet haber sitelerinde bile sansürleniyoruz,  iyi mi?"


    15 Eylül 2009 Salı

     Sansür  (devam)

    Birkaç gündür  sansür  konusunda yazıyorum.  Dağılmasın kaybolmasın diye toparlayacak olursak bu yazılar şöyle:
    1) Sansür karşısında Türk Medyası'ndaki İkiyüzlülük
         (Taraf'ın sansürü)
    2) SANSÜR
    3) Sansür (devam)


    "Sansür devam"  başlıklı bugünkü yazımda,  kendi kişisel tutumuma varana kadar bir dizi konuda adeta daldan dala konma niyetindeyim.


    Öncelikle Mart 2009 Gündeminde ses getirmiş ve tartışmalara neden olmuş, (akabinde her zaman olduğu gibi hemen unutulmuş) "Bilim ve Teknik dergisine Darwin sansürü" mevzusunu hatırlatmak isterim.  (bakınız)

    Türk eğitim sisteminde (özellikle Biyoloji ve Fizik dallarında) nice teori öğrencilere zorla ezberletilirken, bu ezberci sistemi hiç zorgulamayan düzen; söz konusu "Darwin Teorisi" olduğunda,  (dikkatinizi çekerim  'teori')  bir türlü saçma sapan tartışmalara es koyamıyor nedense.


    Sansür konusuna girmişken,  güncel örnekler üzerinde duralım biraz.

    * Sansürle dikkatleri çekerek reyting kazandırma hadisesi  var mesela? Pek bir meşhur son zamanlarda. Yeni bir pazarlama stratejisi sanırsam. Özellikle sevişme sahneli tv dizilerimizde pek bir işe/reytinge yarıyor gibi.
    (bkz:  Aşk ı Memnu dizisi)
    (bkz: yeni dönem Türk tv dizi ve klipleri)

    * Yayın yasağı  getirilen haberler var.  Mesela Aktütün, mesela Dağlıca baskınları hakkında... (Yok efendim önceden istihbarat alınmışmış da, bilerek önlem alınmamışmış da... Sen böyle haberler yaparsan sansürü hak edersin tabii.)

    * "AKP ve Gülen'i bitirme planı"  mıydı neydi adı, onun hakkında haber yapmak da yasak.

    * "Ceza olarak pimi çekilmiş el bombasını erin eline veren teğmen" haberi de sansürlü.

    (Bilgi ve Yorum: Elazığ'ın Karakoçan ilçesi Koçyiğitler Piyade Taburu'nda vatani görevini yapan 4 asker... Teğmen Mehmet Tümer diye biri var.  Nöbette uyuduğu gerekçesiyle pimi çekilmiş el bombasını er İbrahim Öztürk'ün eline veriyor.  Sonuç: 4 şehit.
    Muhalefet susuyor.  İktidar susuyor.  Medya her zamanki gibi:
    Görmez, duymaz, konuşmaz.)


    * Mesela biri kalkıp  "Sabiha GökçenErmeni asıllı"  mı nedi?
    Derhal sansürlenmeli,  olmadı susturulmalı.

    (6 Şubat 2004 tarihli Agos gazetesinde Hrant Dink imzasıyla manşetten yayınlanan "Sabiha Hatun'un sırrı" başlıklı haberde, Türkiye'nin ilk kadın pilotu (dünyanın ilk kadın savaş pilotu) ve Atatürk'ün manevi kızı olan Sabiha Gökçen'in Ermenistan'daki akrabaları konuşuyor, "Gökçen yetimhaneden alınmış bir Ermeni yetimdi"  diyorlardı.

    Ertuğrul Özkök yönetimindeki Hürriyet gazetesi, 21 Şubat 2004'te Agos'un bu haberini manşetinden yayınlayınca ve hedef gösterme politikasını uygulayınca; Genelkurmay'ın bir bildiri yayınlamasına kadar varan alevli bir tartışma yaşandı.
    22 Şubat tarihli Genelkurmay bildirisinde:
    "Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun tartışmaya açmak, milli bütünlüğe ve toplumsal barışa karşı bir cürümdür"  deniliyordu.)


    Peki ilk defa mı dile getirilmiş bu iddia tarihte?  _Hayır.
    Yeni mi söylenmiş?  _Hayır.
    Yalan belgeler mi?  _Yalanlanması o kadar da kolay değil.
          -->  (Pars Tuğlacı:  "Gökçen Ermeni'ydi")
    Peki Türk halkının bunları bilmesine gerek var mı?  _Elbetteki hayır.
    _Ve elbette ki  "milli menfaatlerimiz"  sebebiyle...
    Peki mesela bu örnekte jurnalleyen kim?
    _Hürriyet  ve  Ertuğrul Özkök!
    E biz bunu gazete ve gazeteci sanıyorduk?  Meğerse fişleme, ipini çekme, haddini bildirme,  teftiş, sansür ve galeyandan sorumlu sivil paşalarımız değiller miymiş!


    SANSÜR başlıklı yazımda da belirttiğim gibi "mankenin göğüs ucuna, frikiğine, çocuk tacizleri de dahil tecavüz haberlerindeki her tür detaya izin veren sansür sistemimiz";  özgür araştırma ortamı, birey kültürü gelişmiş toplum olma, gerçekleri ortaya serme konusunda derhal sansür zırhını kuşanıyor.
    Buna kimileri  "Hayat tarzı liberalliği"  de diyor...


    Türk Medyası'nda sansür ve popüler köşe yazarları hakkında yönetimin tasarrufuna örnek olarak  Emin Çölaşan  iyi bir örnektir.
    İktidarla ilişkiler iyi giderken "ipi sağlam tutulan ve iktidara eleştiri yazıları sansürlenen"; ilişkiler kötüye gitmeye başladığındaysa siyasilerin üzerine salı salıverilen saygın gazeteci Emin Çölaşan.
    Kendisi yıllar sonra bunları (sansüre maruz kaldığını, bazı uyarıları bizzat Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'ten aldığını) kendi yazdığı "Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi" adlı kitabında ve sonrasındaki söyleşilerinde dile getirmişti.

    (Ne hikmetse bu gazeteci kovulana kadar defaatle sansürü sineye çekmiş; ama son kertede kovulmayı onuru yedirememiş. Ondan sonra da kaleme sarılıp hemencecik Aydın Bey ve Ertuğrul Bey'in hiç bilmediğimiz bu yöntemlerini ifşa edi edi verdi!
    "Yersen" diyeceğim ama,  laikliği dilinden düşürmeyen üstün kitle
    bunu da yedi.)
    ----------------------------------------------------------------------------


    Çuvaldızı kendine batırma bölümüne  geldik şimdi de.  Yani kendi kişisel tutumuma...
    Mesela bu blog okur yorumlarına açık. Genel olarak medya sitelerinde hoş bakmadığım bu tutuma, kendi şahsi blogumda izin verdim. İyi mi ettim kötü mi ettim zaman gösterecek. Şimdilik memnunum.

    Takdir edersiniz ki her yorumu yayınlamak zorunda değilim. Özellikle tekrar kabilindeki, boş lafları... Ahlaken kirli yorumları... (Hukukçu değilim ama)  Yasalara göre suç oluşturacağını düşündüklerimi... Kanı kutsayan yazıları... (Münevver Karabulut cinayeti ile ilgili yazımda yorumculardan birinin, cinayeti ve katliamı meşrulaştırmaya çalışan, acayip bir dilde -Tarzanca- yazılmış, alaycı yazısını sildim mesela. Aslında şu zamana dek sildiğim/sansürlediğim tek yorum da bu oldu.)

    Buradaki yazılarımı özenerek yazıyorum, kendimce...
    Sevgi ile yeni fikirler ortaya seren, bir yeniliği/heyecanı veya bir tutarlılığı olan her yazı, her değerli eleştiri  insanı geliştiricidir, değerlidir, ipeklere sarılasıdır...