nostalji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nostalji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2010 Salı

 Sertab gibi...

.
Sertab Erener: Belli bir tarzı olmayan güçlü bir ses. Müzik kariyerindeki ilk kaseti (o zamanlar kaset vardı)  Sakin Ol (1992) ile bir anda patlamış ve milyon üstünde albüm satışı yapmış  bir isim.

Sezen Aksu imzalı 'Vurulduk', 'Aldırma deli gönlüm', 'Oyun bitti', 'Yalnızlık senfonisi'  gibi nitelikli, hareketli ve esaslı pop müzik şarkıları ile dolu o dönemi; yıllar sonra izlediğim bir söyleşisinde küçümsüyordu gibi sanki...
"Kalite"nin yerli-yersiz kullanımı ile zehirlenmiş insancıkların pop olanlarından biri gibi gözükmüştü bu laflarına şahit olunca... Bana göre çok itici bir doğası var açıkçası.


Bir sonraki albümünde (La'l, 1994) gençliğinde aldığı opera eğitimini ön plana çıkaran şarkılar;

(Özellikle 'Rüya', 'La'l' ve 'Masal' kayda değer dikkat çekici parçalardı bu albümdeki.)


Bir başka albümünde (Sertab gibi, 1997) yoğun biçimde harika dramatik şarkılar...

(Sertab Erener'in adı anıldığında aklıma ilk gelen 'İncelikler yüzünden' bu albümde idi.)


Sonra adeta bir misyonu çağrıştıran "Tanrı unutmuş olsa da..." diye başlayan 'Vur yüreğim' gibi parçaları içeren, zıt tarzları içinde barındıran bir albüm ve gelen ödüller...

('Vur yüreğim', 'Zor kadın', 'Makber' ve 'Gece kraliçesi'...   Ne alaka gerçekten?)




'Zor kadın'ın ardından, 'Kumsalda' ve 'Güle Güle Şekerim' gibi şarkılarla ilk çıkışındaki pop tarzına dönüş (Turuncu, 2001) (bana sorarsanız beğenmediği ilk döneminden çok daha pespaye bir müzikal duruş ile); "Önce resimleri duvardan kaldırdım" gibi sözleri olan 'Yolun başında' benzeri seçimlerle tekrar değişen tınılar, "yeni bir aşk, yeni bir iş..." dediği yeni dönem şarkıları  ('Kendime Yeni Bir Ben Lazım'), sürekli değişen daldan dala müzikal tarzlar ve giyim tarzı derken 2003'teki Eurovision başarısından sonra fiziksel görünüşü de sürekli değişerek (°bkz: Estetik) karşımıza çıkan ve artık İngilizce şarkılar okumaya başlayan...  Sertab goes to the club  ismini verdiği şaka gibi albüm çalışmasıyla eski muhteşem parçalarını diskolayıp (?) rezil etmiş bir tuhaf ego.


Sonrasında tutmayan ve olmamış bir Aşk ölmez ('Satılık kalpler şehri',  'Aşk ölmez biz ölürüz') ve bu blogu yazdığım şimdilerde de 'Rengârenk' ve 'Koparılan çiçekler' diyen...

(Bu kadar basit pop şarkılara böylesi zıttı albüm kapak tasarımları ve klipler yapmaya sanırım "kalite" diyor Sertab hanım.)



- Miscellaneous -

_Abisi: Serdar Erener. Ünlü bir reklamcı. Turkcell, Hazırkart vs vs... Sertab'ın bazı kliplerine yönetmenlik de yapmış. Nil Karaibrahimgil ile birlikteliklerini evliliğe dönüştürdüler. Aralarında kan bağı olan veya olmayan, hayatındaki kadınlarla reklamlarda bolca ses-görüntü sıkıcılığı yaratarak bendenizi bayan; yaratıcılığı törpülenmiş gibi bir pazarlamacı-reklamcı.
_Sertab'ın eski eşi:  Levent Yüksel. Ve biri daha...
_Demir Demirkan  ile uzun süreli bir aşk yaşıyorlar,  diye biliyorum.
Aşk Ölmez  albümünde  her ikisinin de  söz ve besteleri var.
_Son söz:  Güzel şarkıları vardır kendisinin.



EK:  Rengârenk albümünde 'Bir Damla Gözlerimde' adlı insanın aklına kazınan bir parça var. Şarkı çok güzel, Sertab da çok güzel yorumlamış. Ama opera eğitimimi açığa çıkarıcam, kalitemi konuşturucam diye bazı yerlerde komik komik ve yersiz çıkışlar (bağırmalar?) da yapmamış değil.
Ayrıca bu şarkının klibinden bir kez daha anlamış olduk ki: Fırsat buldukça dile getirdiği Madonna hayranlığı, dış görünüş olarak kendisine benzeme hırsına da dönüşmüş durumda.  İnanılmaz yapay ve nahoş bir kopya olduğunun farkında değil herhalde.

Velhasıl Madonna olmaya özendi,  Nil olmaya özendi... Bi kendine özenemedi.  Kaynağı Sezen Aksu'dansa  ne kopabildi  ne onunla yürüdü.



Sertab Erener  -  Yolun Başı




Sertab Erener  -  Kendime yeni bir ben lazım

HERKESE İYİ YILLAR.
.

4 Temmuz 2010 Pazar

 Anna Nicole Smith


90'lara dair  en güzel şeylerden biri.  Ortaklaşılan bir sarışın:
Anna Nicole Smith.
Bugüne dek popüler olmuş diğer Playboy yıldızlarından farklı olarak, o hem etine dolgun bir kadındı hem de gerçekten güzeldi. Etkileyici bir yüzü vardı bir kere, diğerlerinden farklıydı. Fotojenikti ve ilginç (dikkat çeken)  bir hayatı oldu.
Guess marka kot reklamları ile hızla ünlenmiş; geç dönem 80'lerine ait olmasıyla, o yıllarda çocukluk-ergenlik geçişini yaşayanlar için unutulmaz olmuştur.
İlerleyen yıllarında o da Hollywood ve tesirindeki dünyada egemen olan 'Madamizm ekolü'nden ('pillow face') etkilenmiş, botoks ve türevlerinin gölgesinde ilk çıkışındaki doğal halinden uzaklaşmış, adeta plastik bir ucubeye dönüşmüştür.
Bu yazımı kendisine ithaf ediyorum.




-Çok lazımsa eğer-, gerçek adı 'Vickie Lynn Hogan'.
28 Kasım 1967'de  Texas'ta dünyaya gelmiş.
Bir ailenin tek çocuğu.
Annesi ve babası daha 2 yaşına girmeden ayrılıyor ve annesi ile akrabaları tarafından büyütülüyor. Annesi Virgie'nin başka evlilikleri oluyor filan...






















Yüksekokula devam ederken henüz 15 yaşına gelmeden okulu terk edip kendi yoluna gidiyor.
Çeşitli restoranlarda filan çalışmış,  garsonluk yapmış...
18'indeyken çalıştığı yerde tanıştığı ahçı Billy Wayne Smith ile evleniyor ve bir oğlu oluyor.  ('Oğulları' diyemiyorum maalesef, zira çocuk henüz 2 yaşına basmadan çiftler resmi olarak boşanmasa da ayrılmışlar.  Yani Anna yine kendi yoluna gitmiş.)



Gene çeşitli restoranlarda çalışmış. Bir ara egzotik dansçılığa başlamış. Konuşma ve modellik dersleri alıp yavaştan bu tarz işlere bulaşmış.

Yanda kendisine büyük şöhret kazandıran Guess marka kot reklamlarındaki ünlü pozunu görüyorsunuz.



(Resimlerin üzerine tıklatarak büyütebilirsiniz.)




























Haziran 1993'te Playboy kapak kızı oluyor. Bu çekimlerdeki diğer fotoları buraya koyamıyorum maalesef, Blogger'daki  adult (yetişkin) içeriğe girdiğinden ötürü :(

Kronolojik olarak Guess Jeans işi mi önce, yoksa Playboy mu bilemiyorum ama herhalde birbirine yakın zamanlar olsa gerek.


(Hayalim, dilediğimde bu tarz fotolar ve materyallere yer verebileceğim yeni bir site oluşturmak. Bunun için gerekli teknik bilgi ve parasal sorunlar bla bla...)
























Galiba bütün bunlar henüz olmadan, 91'de bir striptiz klübünde çalışırken; ben diyeyim 'yaşlı milyarder' siz deyin 'yaşlı kart zengin' Howard Marshall ile karşılaşıyor. Tanışıyorlar. İlişkileri boyunca Marshall ona bol bol hediyeler alıyor, sürekli arıyor ve kendisiyle evlenmesini istiyor.

Sonunda Anna ilk eşinden resmi olarak boşanıyor ve bu zengin adamla evleniyor.
  (Haziran 1994)


Ve bu tarz bi sürü fotoğraf çektiriyorlar. Yandaki gene kötünün iyisi.  Kendisini yaklaşık olarak bu zamanlarda bırakmış olduğumdan ve benim için "öncesi" ile var olduğundan; sonrasında ne yaptığından pek haberim yoktu. Bu yazıyı hazırlarken araştırıp öğrendim ki 1 sene sonra yaşlı adam ölüyor filan... Amansız bir miras davası başlıyor Marshall'ın oğlu ile Anna arasında.



Bir de bu kadının şöyle bir enstantanesi vardır bizim televizyon hayatımızda:

       Özel kanallar start alıp Show TV'nin kırmızı noktalı yayınları başladığında,  hem o erotik film kuşakları  hem de aralarında çıkan -0 900'lü-  paralı telefon hatlarının dönen reklamlarında bol bol bu sarışın afetin filmlerinden sahneler izlemeye nail olmuştuk. Hatta Korcan Karar'ın sunduğu asparagas habercilik yapan Şok isimli atv programında (yönetmeni Alper Mestçi'dir. Efsanevi Shockhaber sitesinin kurucusu, sonradan Zaga ile Şahan Gökbakar'lı tv programlarını hazırlamıştır)  kendisi ile ilgili şöyle bir haber verilmişti:
"Anna Nicole Smith adlı meşhur sarışın Amerikalı yıldız,  yılın belli dönemleri sırf eğlenmek için Edirne Genelevi'ne geliyor  ve  amme hizmeti yapıyor!"
Fotomontajla kes-yapıştırlı bir haberi piyasaya sürmüşlerdi. (Evet evet, sigara paketlerindeki folyodan gümüş elde eden aleti icat eden de yine bu programdı!)


Millet bu haberi acayip ciddiye alıp Edirne'ye sefere çıkmışçasına; "görülen lüzum üzerine" dönemin Edirne Valisi de çıkıp açıklama yaptı: "Genelevimiz bünyesinde böyle bir hanım çalışmamaktadır"  deyu!
  (Private Sözlük'ten mr joker'e teşekkürler...)





TV şovuna başlıyor.
2 sene kadar  The Anna Nicole Show'u  yapıyor fln...


O bol şişkin ve berbat makyajlı fotolarını buraya koymadım dikkat edersiniz.






2006'da Allah bağışlasın bir kızı oluyor. Hastaneye yeni doğan kardeşini görmek için gelen oğlu Daniel aniden 20'sinde ölüyor. Otopsi şudur budur... Oğlunun ölümü fazlasıyla yıkıcı olmuştur herhalde.
Bu arada bir 'babalık davası' başlıyor. Bir yanda avukatı ve sevgilisi olan Howard K. Stern 'benim kızım' diyor, diğer yanda foto muhabiri midir neyim olan Birkhead  'çocuk benim' diyor... Bir de  Zsa Zsa Gabor'un son eşi var işin içinde!...


Oğlunun ölümünden 4-5 ay kadar sonra bu kez Anna Nicole'ün Hollywood'daki olaylı ölüm haberi geliyor.   (8 Şubat 2007,  yaş 39)

İlaçlar, haplar, otopsiler... Benim asıl ilgimi çeken, yıllarca miras mücadelesi içinde olduğu Marshall'ın oğlu E. Pierce Marshall'ın ölümünden sonra sadece birkaç ay yaşaması...
Üstelik geride mirasını bırakacağı sevgili oğlu da yok.





Miscellaneous:

* Ölümünden sonra bulunan günlüklerinde,  seksten nefret ettiği yazıyordu.  (bkz.1)  (bkz.2)  (bkz3)


* Çok genç yaşta yaptığı evliliğinden bir aile fotoğrafı.

(Makyajın ve ışıkların kadını ne kadar değiştirdiğine ufak bir örnek.)




* Yandaki görselde bir örneğini verdiğim gibi,  kendisinin ilk hallerini beğendiğimi özellikle tekrar belirtmek isterim.

* Aşağıda anısına yapılan bazı videoların linklerini veriyorum.  Eklemelerim devam edebilir:






23 Eylül 2009 Çarşamba

 MY BRUTE

.
Şipşirin bir online oyun!
Efsane oyun The Sims'teki gibi karakter yaratıyorsun ve skill'lerini geliştiriyorsun. Dövüş oyunu ama kasmıyor. Pata-küteler otomatik çünkü! Her gün sadece 3 dövüşe izin vermesiyle fazla zaman da almıyor.
Laf ebeliği bir yana gene geç keşfettim.
Ne kötü şey geç her şeye kalmak? Millet/Kitle gelmiş taa nerelere, biz daha yolun başındayız.  Olsun, eğleniyoruz işte.



P.S.:  Yazılarım arasında bir şeyler okuyup beni dövmek isteyenler filan varsa buyurup buradan girişebilirler. Bu da böyle bir hınç alma-linç etme linkimiz olsun:  http://joy-and-conan.mybrute.com

5 Eylül 2009 Cumartesi

 Sezen AKSU


Çocukluğumuzdan, ilk gençlik kıpırdanışlarımızdan tutun; acılı, hüzünlü, neşeli nice anılarımız yeşerirken; bize kimi zaman yalnız kimi zaman hep beraberken eşlik eden nice parçayı söylemiş, yazmış bir büyük ego. Dolu dolu yetenek...
Sezen Aksu hakkında konuşalım bugün biraz.


Nâm-ı diğer "Minik Serçe" hakkında yıllardır basında yeterince haber ve övgü yer aldığından; eksilerinin ve etkisindeki Türk Pop müziğinin boşluklu yanlarının sağlıklı bir şekilde dile getiril(e)mediğini düşünmüşümdür hep. Ertuğrul Özkök'ün can ciğerlerinden olmasının da sayesinde; her konserinden, her eylediğinden düzenli olarak ve fazlasıyla haberimiz olmadı mı sürekli bizim?
"Eleştirilemezliğini, onu eleştirenin bu piyasada barınamadığını, iktidarını, dokunulmazlığını ve Türkiye'nin en sağlam tabularından biri oldugunu düşünürsek;  ona gerçekten kraliçedir diyebiliriz"  demiş Ekşi Sözlük'te bir yorumcu.  (zenizedi)


Bense Sezen Aksu'yu kişilik olarak kararsız ve ikilemli bulmuşumdur. Önemli bir albümünde yer alan, aynı zamanda albüme ismini de veren "Deli Kızın Türküsü" isimli derin şarkıyı söylerken;  Gülten Akın'ın yazdığı şiirdeki  "Bu Allahsız bu yağmur/ İşlemez karanlıkta" dizeleri yerine,   üstüne basa basa  "Bu anlamsız bu yağmur..."  demesi...
Bu kadar hesaplaması... Evet bu tavrı,  adı geçen şarkıya özel anlamlar yüklemiş beni derinden üzmüştür.
Kemal Burkay'ın sözlerini yazdığı Gülümse'de, "İşçiler iyi çalışsın" satırının çıkarıldığını duyduğumda şaşırdığımı mı sanıyorsunuz?
Belki zamanım olan bir gün, total bir Sezen Aksu değerlendirmesine de girişirim.  Şarkı sözleri, albümleri, stili, aşkları, yetiştirdikleri, ekolü, Türk pop müziğine etkileri... Epey zaman ve yürek koymak gereken bir şey olduğu ortada.

Bu kadar hararetli günlerin ortasında durup bir Sezen Aksu yazısını bana yazdıran ise Ağustos ayında dillendirilmeye başlanan "Kürt Açılımı" mevzusu ve akabinde olan gelişmeler... Ağustos 2009 Gündemdekiler'den aynen aktaralım:
"Bu ortamda iki arada bir derede Sezen Aksu da tutup Başbakanlığı aradı ve Özel Kalem'e not bırakarak Kürt açılımını desteklediğini belirtti. Barışın karşısında olanlara mesajı: "İki cihanda da lekeli" oldu. Sonrasında o da nasibini aldı tabi..."


Anlayamadığım şeylerden biri şu:  Sezen Aksu'nun son senelerde Kürt sorununa karşı takındığı tavır ortadayken, şimdi tekrar aynı tavrı sergiliyor diye bir anda dillere gelmiş olması.
Gerçi kibirli elit (?) kesimin  (şimdilerde bunlara "Beyaz Türkler" veya kısaca "elitler" demek daha revaçta sanırım),  haa ne diyorum, kibirli tabaka bir süredir ufaktan söyleniyordu zaten. Ama böylesi bir hareketi beklemiyorlardı sanırım Minik Serçe'lerinden... "Telefon faktörü"nün de bu ters tepki dalgasında etkisi olsa gerek.

Sonuçta bu ülkede "değer" kavramında bir sorun var. Hoşuna gideni söyleyip yaptığı sürece insanlar "değerli". Hoşuna gitmeyeni söyleyip yaptığında ise yakılsa da yıkılsa da tukaka edilse de mübah!


Yıllardır bu topraklarda süregelen "popülerlerin suya sabuna dokunmama geleneği"ni  -kendi kararsız ruh haline rağmen-  Kürt sorununda yıkmış bir kadındır Sezen Aksu. Popüler kişilerimizin, şöhret ve birikimlerini tehlikeye sokacak netameli konularda radikal çıkışlar yapmayı tercih etmedikleri bilinen bir şey sonuçta.
Zamanında (tam zamanını bilen veya görüş ileten olursa eklerim) İzmir'de verdiği Türkiye Şarkıları Konserinde; Kürtçe, Ermenice, Rumca şarkıların okunması ve Kürtçe şarkı söyleyen bir çocuk korusu ile sahneye çıkması nedeniyle  Hurşit Tolon Paşa  tarafından uyarılmıştı Sezen Aksu.   (Gerçi tüm bunların tarihsel zamanlarına bakarsak, artık Kürt meselesinde faili meçhullerin ve şiddetin azaldığı dönemler olduğunu görürüz. Ortalık nispeten sakinliğe doğru giderken.
Bizde böyledir. Dünya yıkılsa, sen cebini düşünürsün. Gördüğünü de görmedin yapıverirsin.)

Eksikli gedikli de olsa, demokrasi hakkında nitelikli bir bakış açısı olmayan ama lafını dilinden düşürmeyen bir siyasi parti tarafından da olsa;  çözüm süreci ile barış girişimleri sürdürülüyor şimdilerde... Ve Sezen Aksu da (herhangi başka birinin yapabileceği gibi) "Sürece destek verdiğini"  belirtiyor.  Belli ki zamanlamayı gene çok iyi seçmiş.
MGK'nın bile sürece destek verdiği şu ortamda, her yeni şeye baştan tepkili olanlar şimdi de Sezen Aksu'ya tepki veriyor.

Barıştan yana kişilerin, sürece destek vererek  el vermelerinden daha aşina ne olabilir?
Ama burası Türkiye değil mi? Pardon.




EKLER:

*  "Masum değiliz,  hiçbirimiz"
diye şarkı yaparken bu kadın, (Deli Kızın Türküsü albümü, 1993); sen neden bahsediyor sanıyordun, sadece Bosna Hersek'teki olayların doğurduğu acıdan mı?

* Bir insan aynı anda nasıl hem Ertuğrul Özkök'ün en sevdiği kadın hem de Yıldırım Türker'in dostu olabilir bilemiyorum.
İnsan, insan kalacaksa taraf olmak zorundadır. Olmayanlar Sezen Aksu olur ve herkesin sevgilisi olarak ölür.  Bence insanın tarihine yazılan en büyük kara leke de budur.
(zenizedi  -  #11211426, 18.09.2007 ~ 29.08.2009)


(Ertuğrul Özkök  ile  Yıldırım Türker arasında,  bu yazarın zihninde varsaydığı kadar büyük bir zıtlık ve ayrılık görmüyorum şahsen. Bunu da not düşeyim burada.)


* Sezen Aksu'nun açıklaması:

    "Ben, Sayın Başbakan'ın açılımını önemli ve cesurca bulduğum için sadece ve sadece 'Vatandaş Sezen' olarak aradım. Bu konuda en azından adım atılmasının bile güzel olduğunu düşündüm. Benim de tabii ki bu gelişmeler yaşanırken güzel ülkem ve tüm vicdanlar adına karşı çıkabileceğim veya tamamen destekleyebileceğim noktalar olacaktır. Tek isteğim bu ülkede kardeşçe, birlik beraberlik içinde yaşamak ve gepegenç çocukların artık ölmemesi. Ama nerede durulacağını da çok iyi bilirim. Burada duruyorum. Başka da bir amacım yok. Lütfen bütün bunları, bu duygularımı Başbakanına iletmek isteyen ana kalbi taşıyan bir vatandaşınızın düşünceleri olarak alın."



* Türkiye'de belirli bir alana en çok zarar vermiş kişiler,  aynı zamanda en çok sevilen ve en plaketlendirilen/ödüllendirilen/ölümsüzleştirilen kişiler olabilir.  Şahsi olarak Sezen Aksu'nun bende hep özel bir yeri oldu. Kendisini takdir de ederim,  ama bugün Türk Pop Müziği'nin salt duygular-şehvet-aşk çemberindeki sözleri ve sıradanlaşması-pespayeleşmesinde;  "biraz Arabesk, biraz funk, biraz hip-hop, biraz biraz opera katılmış pop şarkıları" şeklinde "ortaya karışık menü"nün yaygınlaşmasında,  kendisinin hem şarkıcı,  hem  söz-müzik yazarı,
hem de  "ana kraliçe"  olarak ciddi bir payı var.
Bu kadarını da mı söyleyemeyeceğiz yoksa?



EK:  12 Eylül Referandumu'nda tarafını "Yetmez ama Evet" olarak seçmesi nedeniyle,  bayağı hırpalama ve saldırıların öznesi haline geldi Sezen Aksu.


.

26 Temmuz 2009 Pazar

 Soraya Esfandiary-Bakhtiari

Geçenlerde  KİM KİMDİR?  diye sormuş ve orta resimdeki kadından biraz bahsedeceğimi söylemiştim.  Üçünün aynı ünlü adamın eşi olduğunu da söylemiştim sanırım.



Efendim, bu kadınlar aşırı Batı yanlısı bir dış politika izleyen,  İran'ın son monarşik lideri,  devrik İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi'nin eşleri.  Soldaki  Fawzia Shirin,  Mısırlı soylu bir ailenin kızı.  (Evliliklerinden Şehnaz adlı bir kızları olmuş.  İran'ı geri ve sönük bulması,  ayrıca Şah'la da anlaşamaması sebebiyle ayrılmışlar.)
Ortadaki resimde 1951 senesinde evlendiği  Prenses Süreyya.
Sağdaki resimde ise meşhur,  bu blogun yazıldığı tarihte  hâlâ hayatta olan  Farah Diba'yı  görüyorsunuz.

---------------------------------------------------------------------------------



Prenses Soraya (Süreyya), 22 Haziran 1932'de İran İsfehan'da dünyaya geldi. Güney İran'ın soylu Bakhtiari aşiretinden, İran'ın Batı Almanya büyükelçisi olan babası Khalil Esfandiary ile Rusya doğumlu Alman bir annenin  (Eva Karl)  tek kızı idi.

Ailesi uzun yıllar İran devlet ve diplomasi heyetleri içerisinde olup, amcalarından Sardar Assad 20. yy başlarındaki İran hareketinin öncülerindendi.



1948'de henüz İsviçre'de eğitimini sürdürdüğü yıllarda bir akrabası aracılığıyla, eşinden yeni boşanmış olan Shah Mohammed Reza Pahlavi  ile tanışır.

Olaylar gelişir ve 12 Şubat 1951'de Tahran'daki Golestan (Gülistan) Sarayı'nda evlenirler.


(Resimlere tıklayıp büyük boyutta görebilirsiniz.)






Şah, düğünlerine gelen konukların İranlı fakirler için kurulmuş bir yardım derneğine bağışta bulunabileceklerini söylese de, çeşitli liderler tarafından pahalı hediyeler gönderilir.

Gelin hanım düğününde (yukarıdaki resimde) (sanırım Christion Dior tasarımı olan) üzeri inci ve özel tüylerle kaplı gümüş lame bir gelinlik giyer.





Yıl 1956'da ziyaret amacıyla Türkiye'ye gelmişler.
Çift hakkında dönemin dergilerinde çeşitli yazılar yazılmış, bunlardan birkaçını aşağılarda bir yerde bulacaksınız.

(Bu arada söylemezsem çatlarım. Türk Medyası o zamanlar da popüler kültür alanında çok düşükmüş anlaşılan.)



Neyse efendim,  konumuza dönelim.  Bu ikili için PTT'nin bastığı pullar filan da var 1956 tarihli...

Ve bu tarz hikayelerde bilirsiniz ki, "Güzel şeyler çabuk biter."




Kraliçe Soraya kısırdır. İsviçre ve Fransa'daki tedaviler olumlu sonuç vermez. Şah, geriye bir varis bırakabilmek için ülkesindeki dini gelenekler uyarınca ikinci bir eş almayı teklif eder.

Batı standartlarında eğitim almış olan Soraya bunu kabul etmemiş, denir hep.  İhtiraslı ve gururlu yapısı da buna el vermezdi diye düşünüyorum.

Ve Soraya İran'ı terk edip Almanya'daki ailesinin yanına gider.  (Köln, Şubat 1958)































Rıza Pehlevi, Soraya'nın amcası Senatör Serdar Esad Bakhtiari'yi araya sokarak karısının İran'a geri dönmesini ister; ancak olumlu yanıt almaz.

Mart ayı ortasında Şah'ın sorunlu evliliği ve tahtını bırakabileceği bir varisinin bulunmamasını tartışmak üzere Şah ile bir grup toplanır. Dört gün kadar sonra da hanedandaki çiftin boşanacağı haberleri duyurulmaya başlar.


Kraliçe Soraya 25 yaşındadır. Bir erkek çocuk veremediği için Şah'ın ailesi tarafından saraydan uzaklaştırılmıştır. Boşanma ile ilgili şöyle der:  "A sacrifice of my own happiness."

Sonradan yaptığı röportajlarından birinde  (The New York Times, 15 Mart 1958), eşinin boşanmaktan başka bir şansı olmadığını da söyleyecektir:

"Since His Imperial Majesty Reza Shah Pahlavi has deemed it necessary that a successor to the throne must be of direct descent in the male line from generation to generation to generation,  I will with my deepest regret in the interest of the future of the State and of the welfare of the people in accordance with the desire of His Majesty the Emperor sacrifice my own happiness, and I will declare my consent to a separation from His Imperial Majesty."


Şah ise radyo ve televizyonlarda yayınlanan konuşmaları ile kararı üzgün bir şekilde İran halkına duyurur;  bir kızgınlıkla hemen evlenmek istemediğini söyler.  (1 sene kadar sonra Farah Diba ile evlenecektir.)

Boşanmanın ardından duygularını soran bir gazeteciye, "Kimse bir meşaleyi benden daha fazla taşıyamaz" der.
 (Umarım doğru bir çeviri yapmışımdır burada.)
Tahttan indirilmiş İtalya kralı Umberto II'nin kızı Prenses Maria Gabriella  ile evlenme konusundaki isteğini belli eder bu dönemde Şah. Ne var ki Vatikan ve sosyal çevreler, "Müslüman bir hükümdar ile Katolik bir prenses"  arasındaki evliliği  "ciddi bir tehlike"  olarak niteler.



Aktris Kariyeri


















Soraya Fransa'ya yerleşir.
Kısa bir oyunculuk kariyeri olur.
Bir ara Kraliçe Büyük Katerina hakkında çevrilecek bir sinema filminde oynayacağı duyurulur, fakat sonra bu proje iptal edilir.


İptal edilen projelerin yerine, 1965'te  "I tre volti  (The Three Faces)"  filminde oynar.

İtalyan yönetmen Franco Indovina ile aralarındaki ilişki konuşulmaya başlamıştır.





1965'te Soraya (Süreyya) filminde kendini canlandırır.

1972'de Indovina'nın bir uçak kazasında ölmesi sonrasında depresyona giriyor sanırım ve hayatının sonuna kadar Avrupa'da sürgünde yalnız yaşıyor. Kasım 2001'de 69 yaşında hayatı son buluyor. Yakılması, cenazesi... Almanya Münih'te imiş mezarı.

Ölümünden sadece birkaç hafta kadar sonra,  tüm mirasını bıraktığı,  "Ondan sonra konuşacak kimsem kalmadı"  diyen erkek kardeşi Bijan da ölüyor.




Bu arada biraz da İran Şahı neler yapmış,  ona bakalım:

İşte  Farah Diba ile evleniyor filan...

Diba ilk zamanlarda korkunç berbat bir kadınmış, gene yaşlandıkça az güzelleşmiş.


Neyse efendim, 20 yıllık evliliklerinde dört çocukları oluyor.  (En küçük kızları sonradan uyuşturucu ve haplar gibi birşeyler almaktan ölmüş sanırım ki çekici bir genç kız imiş.  Bir oğulları da intihar etti diye biliyorum.)

Ve sonra biliyorsunuz 1979'da İran Devrimi gerçekleşiyor. Ayetullah Humeyni sürgünden geri çağrılıyor filan... Devrik İran Şahı Rıza Pehlevi sürgüne gönderilen oluyor bu kez.

Mısır'a gidiyorlar ilk önce. Sonra Bahamalar'a gidiyorlar filan... Ama Şah hastalanıyor sanırım ve zorluklar yaşıyorlar buralarda. 1980'de Şah ölüyor. Farah Diba sürgün olarak Avrupa'da Fransa'ya gidiyor, kızının ölümünden sonra da Amerika'ya yerleşiyor.
      Akıllı ve dengeli bir kadına benziyor Farah Diba.  Eşi, aşkı, yaşadıkları, İran Devrimi ile ilgili bestseller olan bir kitap yazmış geçtiğimiz yıllarda.  Belki size saçma gelebilir ama,  Şah'ın hayatı bana bir yönüyle Napolyon'u çağrıştırıyor. Bir erkek varis (oğul) bırakma sevdasına; sevdikleri kadınlardan, eşlerinden ayrılmışlar. Ne var ki sonunda evlatlar varisler yapmışlar ama koltuğu da keybetmişler. İran da nereden nereye gelmiş gördüğünüz gibi.
 (Pehlevi ailesinin İslam karşıtı tutumuna hiç değinmedim bu yazıda.)


Yaşlandığında dahi çekiciliğini ve kadınsılığını muhafaza eden biri,  ihtiraslı bir kadınmış gerçekten.  Çok acı çektiğini  ve  onurunun kırıldığını hissetmek güç değil.  Süreyya'nın birkaç resmini daha koyuyorum.  Tüm fotolarındaki şahsi çekiciliğine ve mücevherlerin uyumuna dikkat edin. Kendisine ait mücevherler müzayede ile satışa çıkartılmıştı vefatının ertesinde.




































...Soraya  ve  annesi  Eva Karl