dışlanma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dışlanma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2019 Pazar

 Yemin Kültü


Bugün size sanal ortamda yaşadığım gerçek bir olayı anlatayım mı?

Daha önce bunu blogumda da yazmıştım: Bir dönem yoğun olarak online strateji oyunları oynuyordum,  en çok da  Travian...

Bir gün bizim birliğin yöneticisi geldi,  "Düşman bir birliğe savaş açıyoruz, herkes saldıracak! Ama öncesinde herkes görüntülü-sesli olarak yapılan online toplantıda  Allah-Kuran-vatan-namus-... üzerine yemin edecek!"  dedi.  Ben de dedim ki savaş ve saldırılarda ne gerekiyorsa yaparım;  ama yemin etmem,  ant içmem.

O gün yediğim küfür ve ayar bir yana,  beni birlikten atıp oyunda saldırı çıktıkları yetmedi;  gerçek hayatta da bulup iş yerimdeki yöneticimle görüşmüş bu manyaklardan biri,  yani gazını alamamış...

(Bu arada kendileri, tırnak içinde bütün yazdığım sıradan başlayarak, noktalı yerlere  ana-baba-bayrak-sülâle-eşler-evlâtlar-ölmüşler  ve daha nicesini de dahil ederek  tüm grup önünde yemin etmelerine rağmen;  ertesi gün barış yaptılar o birlikle.  Hatta bizim başkan kanki oldu oradaki kadın yöneticiyle...  Ama ben yemin etmedim diye senelerce sürdü bu gerçek hayata da taşan  "yemin etmeme"  konulu kan davası mevzuu.)

Şimdi bu sanaldaki olay.  Gerçek hayatta bizzat yaşadıklarımı ve şahit olduklarımı yazsam, inanamazsınız.  Bu toplumda insan olma ayarı ile ilgili bir sorun var.  Allah'ı yalnız camide hatırlayan bir toplum yazımda da aslen buna değinmiştim.  Yeri gelmişken ANDIMIZ yazısında da bakılabilir.


«Eski zaman adamlarına: "Yalan yere yemin etmeyeceksin, ve andlarını Rabbe ödeyeceksin," denildiğini işittiniz. Fakat ben size derim: Hiç and etmeyin;  ne gök üzerine, çünkü o Allahın tahtıdır; ne yer üzerine, ...,  ne de kendi başın üzerine, ...

Ancak sözünüz:  Evet,  evet;  Hayır,  hayır,  olsun. (Evet'iniz evet,  Hayır'ınız hayır olsun.)
Bunlardan ziyadesi şerirdendir.»     (Matta 5:33-37)


7 Haziran 2016 Salı

  Saçmalığa  "saçmalık"  deyip  geç(e)memek

Ülkemiz insanındaki önemli bir defo.
Saçmalığa "saçmalık" deyip geçemediğimiz gibi, bir de günlerce saçma sapan ne varsa tartışmalı, lastik gibi sündürmeliyiz ki ruh kurutmadaki mahirliğimiz ve bu konuda liderliği kimseye kaptırmama hırsımız açıkça tescillensin.   (#çene ishali)
Delinin biri kuyuya bir taş atmayagörsün, hemen bin akıllı üşüşüp binlerce yorum yapmazsak katiyyen olmaz.

Ve yine   -on yüz bin milyonuncu kez-   aynı perde:
(Tek) Lider  Recep Tayyip ERDOĞAN,  yine asıl gündemi değiştirerek paket gündem yaratmak adına bir söz patlatmış,  demiş ki:
"Anneliği reddeden (evini çekip çevirmekten vazgeçen) bir kadın,
(iş dünyasında istediği kadar başarılı olsun)  eksiktir, yarımdır."


Böylelikle gene sülük muhalefete konu verilmiş oldu. Hababam bunu tartışıyorlar,  yok kadınlık asıl şuymuş da buymuş da...
Günlerce devam ederler artık.

Aferim, hep böyle başkalarının gündemine hapsolun, kendi liderlerinizden ve kendi hareketinizden fazla âlemi konuşun.
Mesela bir adama çok gıcık olun, ama her nasıl bir delilikse artık bu,  sürekli onu konuşun.  Ve daha da gıcık olun!
Gücünü ve gündemini koruduğu sürece işine gelir,  reklamın iyisi kötüsü olmaz nasılsa...




Aynı şahıs 2012 senesindeki bir konuşmasında şöyle demişti,
bu blogda da yazmıştım:

«Bizans'ın hanımları,
Fatih Sultan Mehmet'i karşılarken
"Başımızda kardinal külahı görmektense,
Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz"  demişlerdir.
»

Şimdi bunun nesini yorumlayacaksın?  Yoruma ihtiyaç mı var?
İster "yav he he!" de geç,  ister görmezden gel, yahut sadece şu ifadeleri cidden söylemiş deyip gül geç.
Saçmalığı yorumladıkça bataklığa gömülmeye (daha da) devam edeceksin.   (Yoksa istediğin bu mu?)


"Uludere-Kürt-kürtaj",  "en az 3 çocuk",  "kızlı - erkekli",  "annelik / kadınlık"...
Sıkıştıkça kadına dair bir yem atıveriyor gündeme, muhalifler de yemlenmeye doyamıyor!!

Bıktım bu salak (feminist mi seküler mi desem bilemedim şimdi) kadınların her defasında çıkıp RTE'nin her yem'ini sosyal medyalamalarda ana konu haline getirmesinden!
Gizli bir hayranlık mı duyuyorlardır nedir?  Ülkede her hafta bomba üstüne bomba patlıyor, bunlar Cumhurbaşkanının kadınlık yorumuna takılıyor!   :)))))))))))


Bir başka vakıa da  GÖKÇEK.
Popülerliği çok önemseyen ve bunu açıkça söyleyen  "İ. Melih"in ortaya attığı yumurtalar Twitter'da kapış kapış gidiyor.
Neymiş,  tvitlerini tepki amaçlı paylaşıp yuhalıyorlarmış, yorum üstüne yorumlarını eksik etmiyorlarmış...
Salak mısınız siz kuzum?


Son kertede ne dense boş. Türkiye'de seküler kesim;  durmadan dindarları ve İslam'ı hayatında önemli bir yere koymuş insanları aşağılıyor; ancak kendisinin de "bu toplum"un bir parçası ve benzeyeni olduğunu göremiyor.
"Mizah"  dedikleri de kendi kutsallarına değmeyecek şekilde ötekilere çakmak!

Türkiye'de İslamcı kesim, esneklik ve toleransını artırarak iktidara kurulurken;  laikler en "light" Atatürk eleştirisine dahi tahammül edemiyor,  dışlamaya  (ve dışlanmaya)  devam ediyor.
Zeka pırıltısı yok,  bir planları yok.



31 Mayıs 2016 Salı

  İsmin önüne  TC  yazma saçmalığı

Yazmayayım diyordum ama... Bir sürü kişi de bana çok kızacaktır, (ki insanları kırmak ruh halime zarar veren bir durum olduğundan taşıyabildiğimce içime atarım)   ama artık tutamadım bunu.
Yanlış gördüğüme de elimden geldiğince  "yanlış"  derim.

Uzun zamandır hangi saikle yapıldığını anlayamadığım,  uzaktan sessiz gözlemlerimde bunu yapanların ne gibi bir ortaklıkla olduklarını kavrayamadığım bir davranış biçimi var:
İsminin önüne TC yazma paradoksu/sorunsalı/trendi.  (?)
Sosyal medyada, özellikle de Facebook'ta rastlanan bir davranış biçimi.  Bir süre moda olarak kalır,  zamanla açığını anlarlar ve normale döner diye düşünmüştüm ama...  Türkiye'de hiçbir saçmalıktan öyle kolay kolay vazgeçilmiyor.  Bıktırma faslı,  ruh kurutmadaki mahirliğimizi kanıtlamadan sonlanmıyor.  (Maalesef bunu her defasında ıskalıyorum,  bu da benim kaz kafalılığımdır.)
(www.canilecanan.com)

Duygusal olarak  iç dünyamda bölücü geliyor bana bu yaklaşım. Yani bu topraklarda yaşayıp da,  Facebook'ta isminin önüne  TC koymayanlar başka ülkenin vatandaşı mı oluyor,  ayrı yasalara mı tabi tutuluyor?  Sosyal medyada bir çeşit kast sistemi gibi bişey mi bu?  Onlar bu topraklara daha ait,  diğerleri ikinci sınıf vatandaş veya  makarnacı-bulgurcu mu?  Nedir?
Anlayamadığım bir dışlama (ve marjinalleşme) çabası gibi geliyor bana.

Merak edip yabancı ülkelerdeki bazı uç milliyetçi,  ırkçı insanların profillerini incelediğimde  (göçmenlerin ve Müslümanların sınırdışı edilmesi için kampanya düzenleyenlerde dahi),  ülkesinin plakası yahut kısaltmasını göremedim hiçbirinin isminin önünde.  Belki benim incelediğim örneklerde yoktu,  aksini bilen varsa buyursun söylesin. Milliyetçiliği icat eden Batı'dan daha ileri gitmişiz, ırkçılıkta seviyesine erişemeyeceğimiz toplumlarda görülmeyen yeni icatlar çıkartıyoruz.
Ne için,  ne amaçla?

Gözlemlerime göre:  Bu tavrı sergileyen kişilerden bazısı profil fotosuna Türk bayrağını koyduğu gibi  bazısı koymayabiliyor. Aralarında genellikle laikliğe önem veren Atatürkçü kişiler var görebildiğim kadarıyla.  Ancak karşılıklı bir sohbete geçtiğinizde  (mesela Kıbrıs,  mesela Güneydoğu'daki terör gibi konularda)  özetle  "ver kurtul!"  zihniyetindeki arkadaşlarımdan da isminin önüne TC yazan var ki  bu da ayrı bir  "neyin kafasındasın sen bilader?!"  şaşkınlığıdır bende.
(Suyundan da,  şuyundan da...)
(www.canilecanan.com)


Bendeniz bu şaşkınlıkla Facebook duvarımdan konu hakkında eteğimdeki taşları sallapati ortaya dökünce,  tepkiler de geldi tabii.
Dikkate değer yorumları burada da paylaşmak isterim,  hem belki bu tutumdaki insanları anlamamamıza da yardımcı olur bu derleme.  Mesela kimi zaman blogumda kendisinden alıntılar yaptığım  Mehmet Tanju Akad  şöyle yazmış:

"TC ibaresini koyan dostlarımız bunu milliyetçi veya ırkçı oldukları için değil  cumhuriyetin tasfiyesinden endişe duyarak, buna karşı bir tutum göstermek için koydular. Tabii herkesin kendi gerekçesi olabilir ama ezici çoğunluğu bu şekildedir. Bunun hak olup olmamasına gelince, bir aralar Türk bayrağını bile kullandırtmayanlara karşı bu tepki son derece haklı ve yerindedir."

Keşke Cumhuriyet'e  (veya bir takım değerlere)  dair hassasiyetler hep imaj ve makyajla topluma iletilmeseydi tabii.  Üstelik kaç kişi cumhuriyet farkındalığı ile yapıyor bunu?  Türk-Kürt bölünmesine karşı çıkarmış gibi yaparken hizmet eder gibi gelir bana.   (#kibir)
Bir de hatırlar mısınız bilmem;  yıllarca etnikçi siyaset tarzını benimsemiş kişiler konuşmalarında,  tartışma programlarında kendilerine mikrofon uzatıldığında  "TC devleti"  der dururlardı da  "Türkiye"  dememek için kırk dereden su getirirlerdi.
Hey gidi günler!  Şimdi Cumhuriyetçiler de TC'ci oldu  :)

Ben anlamaz:  Bir insan neden kendi özel isminin önüne böyle ön-takılar ekler?  Her yerde adını yazarken durmadan  "Prof.", "Dr." gibi ön ekleri kullananlara bile gıcık kapan biriyim ben.  Çıkıntıları ile saygınlık kazanmaya çalışan birisine saygım baştan düşüyor iken  bunun bir de  (bizde neredeyse herkesin kendini çok ünlü ve mühim bir insan zannettiği)  Facebook gibi bir ortamda yapılmasına tepkim zaten baştan belli.
Özellikle hemcinslerimin bunu yapması beni daha da şaşırtıyor.
TC Yasemin bilmem ne...  "Kamu malı mısın yani?"
(Yıllarca gittiği Anadolu Lisesi yolunda   -bizim zamanımızda 7 yıl sürerdi bu yabancı dil eğitimi verilen okullar-   "TC Devlet Malzeme Ofisi"  binası olan birinin yazısını okudunuz.)

(www.canilecanan.com)


EKLER:

* Biraz da bayrak tapıcılığına değinmek istiyorum.  Bayrak taşımak veya üzerine bayrak amblemi olan kıyafetler giymek ile,  isminin önüne  "-ön takı" almak aynı gelmiyor bana.  Bu yazım sadece isminin önüne TC ekleyenler üzerine iken bayrak hassasiyetini de işin içine ekleyerek yorumlayanlar oldu.  Öyleyse bu konudaki görüşüme de kısaca değineyim:

Özellikle  ABD'de  "9/11"  olarak da anılan  11 Eylül  (2001)  İkiz Kuleler saldırılarından sonra  ve  gelişen ekonomik sorunlarla  bayrak tapıcılığı güçlendi.  Hoşuma giden birşey değildir.

Bununla birlikte Amerika'yı ve Amerikalıları benden çok daha iyi gözlemleyen bir arkadaşımın yorumu ile,  onlarda bu bayrak severlik artışa geçmiş olsa da,
         "Bayrağı bayrak yapan üzerindeki al kandır
         Toprak,  eğer uğrunda ölen varsa vatandır"
gibi ifadeler karşısında mavi ekran verirler.
(Bu arada dünyanın en büyük ordusuna sahip ve  en militarist-ordusever toplumundan bahsettiğimizi de not düşelim.)


** Biraz da sözlüklerden alıntılar yapayım. Sırasıyla önce Uludağ Sözlük'ten ve ardından Ekşi Sözlük'ten konu hakkında:


zannediyorum çanakkalede patlamış mevzuudur.  kamu kuruluşlarının tabelalarından tc ibaresinin kaldırılmış olmasından mütevellit başlamış olsa gerek. belli başlı 1-2 feysbık sayfasının aklından çıkma bi fikir. kuyuya atılan bi taş,  çıkarmaya çalışan tonla sığır falan.
(maxime richard lll,  Uludağ Sözlük)

arabasının arkasına  k.atatürk  yazan insanların sosyal paylaşım sitelerinde vücud bulmuş halleri.    (mantardan zehirlenen mario)

pkk lı orospu çocuklarının zoruna giden hareket.   (banabakinlan)
(Tipik buralı yorumu :)   Türklük bunlara kaldı) (www.canilecanan.com)


sözcü gazetesi okuyup,  ulusal kanal izleyen tipler.   (aziz vefa, Ekşi Sözlük)

bu şekilde hükümeti dize getireceğini sanan tiplerdir. oturduğu yerden vatan kurtaran, siyaset yapan tiplerin son versiyonu.    (onemiyok)

türkiye cumhuriyeti devleti'nde elin bölücü ve ayrılıkçısı her türlü sanal ve gerçek hareketin sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik vb. versiyonlarını yaparken bir sikim olmuyor,  bunlar hep demokratik, hep müthiş eylemler oluyor da iki vatansever türk evladı çıkıp "t.c."yi bir eylem, bir tepki aracı olarak kullanınca mı komik, şaka, bereli bordolu klavyeli oluyor?   (citosumdan taso cikmadi)

kendini tüzel kişi sanan tiptir.  kimse demiyor mu onlara olm sen gerçeksin diye.     (kaptankosku)

ülke elden gidiyor söylemiyle konulan o tc'yi kaldırdıklarında acaba onlar da mı elden gidecek  diye düşündüğüm garip bir facebook hareketi. (geldedimdegelmedin)
(bkz: vatan kurtuluyor dediler geldik)    (lady montana)


hakikaten anlayamadığımdır.  geçenlerde odtü olaylarını protesto eden bir grup üniversitelinin gangnam style eşliğinde havaya bilmem kaç bin dilek balonu bırakması kadar acaip.  türküm diye  isminin başına tc koymak ne demek? kendini tanıtırken merhaba ben türk ahmet mehmet mi diyorsun? kaldı ki sen kendi isminin başına türk olduğunu vurgulamak için bunu yazıyorsan, diğer halklardan insanlar da bunu yaparsa vay efendim ırkçılık yapıyorlar demeyeceksin,  önce bir kendine bakacaksın.    (histidine)

bu tiplerle dalga geçen götoşlar şimdi profillerine r4bia selamı koyarak mısır'ı kurtarmaya çalışıyor.  hadi bunlar tabelalardaki tc leri geri getirtti,  peki siz?   (fenasi kertmen -  18.09.2013, Ek$i)

hala kaldırmamış olmaları takdire şayandır. ben gerçekten istikrarlarına saygı duyuyorum.  denge bileziği takanlar bile çıkardı,  bu adamlar adından tc'yi çıkarmadı.   (siradisi00)


EDIT:    Facebook'ta  Ahmet Yıldız  şöyle  yazmış:
"Bütün Fetocular (sosyal medya hesaplarına) TC koydu Atatürk resmi koydu."
Saf insanları kandırma ve manipule etme yöntemlerini iyi biliyorlar gerçekten.

11 Ağustos 2014 Pazartesi

 10 Ağustos 2014 - Cumhurbaşkanlığı Seçimi

Dün benim için sinirsel açıdan inişli çıkışlı uçlarda bir gündü,  yazma ihtiyacı hissettim.  Önce seçimin ilk saatlerinde  "Kemalist kibir"  üzerine yazdım, Erdoğan'ın  küçük dağları ben yarattım  bakışı üzerine birkaç gün önce Facebook'ta paylaştığım  "Bu nasıl bir kibir  Nasıl bir tutulma?"  başlıklı ileti, sonuçlar açıklandıktan sonra da  "halkımızdaki mide genişliği  ve  dinazor sevgisi"  üzerine...  Şimdi tüm bu karalamaları derleyerek bloguma'da aktarıyorum.  İSRAİL-3  başlıklı yazıma dek müsadelerinizle.



------>  (Seçim sabahının ilk saatlerinde yazma ihtiyacı duyduğum metin)
.

KEMALİST KİBİR ................
Kemalist bir ailenin ferdi olarak doğdum. Annem, ezberci sistemin mümtaz bir öğretmeni olarak, evde de her daim askeri modeli iftiharla uyguladı, her konuda "anne" değil,  "Kemal'in bir neferi"  oldu.
Yaşlar ilerleyip "ölüm" denen hakikatle sıkça aile yakınları kaybedilmeye başlanınca; geçmişte namaz kılan evladıyla alay eden ya da namazdan daha önemli şeyler olduğunu söyleyen anne; disiplinli ve düzenli namaz kılan bir Müslüman oldu, Kur'an günlerine katılmaya başladı. Bu sefer de evde namaz kılmayan veya o gün oruç tutmayan evlatlarını hizaya soktu:
_"Sen neden oruç tutmuyorsun?  Söyle neden namaz kılmıyorsun!"

Elhamdülillah Müslümandı, Kur'an'ı hem Arapçası hem Türkçesinden okuyordu, en iyi Müslüman o ve onun gibilerdi şüphesiz. Diğerleri (tesettürlüler) ise dini kullanıyorlardı sadece. Kafasını kurcalayan incir çekirdeğini doldurmayan şüpheleri için İslam ilmihallerini araştırırdı; ancak Allah'ın yarattığı Kürtlere düşman, ırkçı bir insandı. Nasılsa Kemal'in Müslümanları cennetlikti,  onlar yanlış ol(a)mazdı,  haşa herşeyi iyi bilirlerdi.

Burnunun ucunu göremeyecek kadar kör ve senelerdir siyasi alanda kaybeden bu Kemalistlerdeki bitmeyen bu KİBİR bile Tanrı'dan da realiten de gerçekçilikten de ne kadar kopuk, hasta insanlar olduklarının bir göstergesidir. Ankara'da yaşadığım 15 sene boyunca, Çankaya gibi şehrin en merkezi ve en güvenli bölgelerinde yaşayan beyaz Türk kızlarının, ortalıkta yarı çıplak gezer ve etek boyları her geçen gün daha da kısalırken “Seneye şeriat kesin gelecek! :( ” ten başlayıp  “Bu bölge hiç güvenli değil!”e kadar uzanan, baktığını göremeyen bilimum hasta kafalarına da defalarca şahit oldum.

Şimdi peki ben bugün nerden esti de bunları yazdım, neden yazmak istedim?

Bugün malum Cumhurbaşkanlığı seçimi var. Adını CHP-MHP'nin adayı olması ile duydukları Ekmelettin'e, neferler olarak gidip oy verdiler. Ben Ekmeleddin İhsanoğlu adını, onlar gibi CB seçim süreci ile yeni değil,  bunun kaç sene öncesinde de duymuş ve takip ediyordum:  "Tayyip Dünya lideridir" diyen bir adamdı ekranlarda. Gidip bir İlahiyatçıyı cumhurbaşkanı adayı yaptılar, o da ayrı bir konu. Türkiye'de şu anda işe girme kaygısı en az olan İlahiyat mezunları iken (devasa imam alımları vesaire), Cumhurbaşkanını dahi İmamdan aday göstermek,  muhteşem bir muhalefet örneği olsa gerek.

Sevgili annem, "HerŞEYİ BİLEn BİR BİLEN" olarak, çok eğitimli kendisi, halk ise cahil... Benim Selahattin Demirtaş'a sempati duymamı küçümsedi. Denecek söz yok zira bu kesimle konuşamazsın.  "Yobaz" dediğin insanlardan ne farkı var Kemalistlerin?  Kafaları açık, asimile, ne oralı ne buralı yobazlar hepsi.  Konuşamadığın insandan ve kitleden korkacaksın arkadaş.
Azalarak bitmeleri dileğimle...


.
YOBAZ NEDİR?
"Başkalarının farklı düşüncelerini işitmeye dahi tahammül edemeyen insana yobaz denir"
 diyordu Arzach  Facebook'ta.

"Bu ülke, başkalarının düşüncelerine tahammül edemeyen yobazlar ile dolu. Kemalist kesim yobazlığı kendisine pek yakıştırmaz ve bu durumu dindarlığa özgü sanır. Fakat en büyük yobazlar ve ırkçı faşistler de yine Kemalistlerin arasından çıkıyor.
Bu ülkeyi sevmiyorum. Çünkü kendimi ait hissedemiyorum. Kendimi bu ülkede mutlu ve huzurlu hissedemiyorum. Sebebi ne ekonomik ne de siyasi. Sebebi gönlümü verdiğim, kalbimi, hayatımı açtığım insanların er ya da geç yobaz olduklarını görüyor oluşum ve uğradığım hayal kırıklıkları."



------>  (Galip Erdoğan'ın meydanlardaki söylemi üzerine yazım)

BU NASIL BİR KİBİR?  NASIL BİR TUTULMA?

(Tayyip Erdoğan,  İzmir mitingi)
Bir aday çıkmış, adını vermeyeceğim, "tek millet olmaz" diyor. Eyy efendi, bu ülkede cumhurbaşkanı adayı olacaksan tek millet anlayışını kabul edeceksin. Sen daha çırak bile olamadın.  Sen olsan olsan,  kendisi Zaza  ama benim Kürt kardeşlerimi aldatıyor.
Bunların derdi dağ. Şehir değil. Tehditle silahla milletten oy isteyecekler.
Kadınları da istismar ediyorlar. Madem kadın haklarına bu kadar düşkündünüz, evlatları dağa kaçırılan o anaları neden ağlattınız!

Demokrasiyi dilinden düşürmeyen bir siyasi atmosfer içerisinde bir başbakan nasıl durmadan böyle ırkçı ve alaycı konuşabiliyor?  Hadi konuştu milyonlar alkışlıyor.  Aslında -maalesef- bu tutulma çok normal geliyor çoğu insana.  Mesela benim gördüğüm, seçimler ile ilgili birkaç yorumuna denk geldiğim arkadaşlarım ve sosyal medyada eklediğim kişilerde inanılmaz bir ırkçılık  var. "Kürt böreği, kol böreği..." gibi harika argümanlar. Toplumdaki bu  sakat kafa yapısının  elbette farkındadır Erdoğan.  Adam gayet başarılı ve toplumu da yansıtır nitelikte söylemleri;  besliyor ve sömürüyor.  Maalesef Doğu ülkelerinde iktidara gelen de pek gitmiyor.  Mısır'da da böyle idi, Suriye, İran ve çoğu hep böyle...  Bazen düşünüyorum,  askeri darbelere tamamiyle karşıyım ve eleştiriyorum;  bununla birlikte başka türlü de gelen gitmiyor,  geberene kadar,  gerçekten ilginç.



------>  (Seçimlerden sonra,  %50'den çok RTE tercihi)

Uzun bir zamandır, "cahil" denen halkımızın aslında aşırı mide genişliği'nden mustarip olduğunu düşünüyorum. Böyle bir toplum var mıdır acaba dünyada? Kültürel hayata bakıyorum: Şairin deyişiyle "yolun yarısı"nı geçmeme rağmen, anaokula başlamadan önce pop kültürümüzde (tek tek adlarını saymama gerek var mı?)  kimler vardıysa hala aynen... Geberene kadar bu insanlar olacak ondan şüphem yok artık. Siyaset dersen, hala Süleyman Demirel'den icazet alanlar, fikir soranlar varmış, Allah akıl fikir versin.  Demirel'e de sağlık versin tabi, adamın Alzheimer olmasına bile fırsat vermedikleri için... Gelenin geberene kadar gitmediği şu güzel ülkemde, son CumhurBaşkanlığı seçimi ile bir kez daha halkımızın sürüncemeyi ve bıktıranı sevdiğini gördük.

Yaş ortalamasının 18-22 aralığı gibi oldukça genç bir nüfusa denk düştüğü söylenen ülkemizde insanlar dinazorları baş tacı ediyorlar. Dinazor ve kan emicilere muhalefet ettiklerini söyleyenler de dinazor ve kan emici!  Şimdi çık çıkabilirsen bu siyasetin içinden.
Akıl-fikir, sabır ve sağduyu hepimize.




(Dip not:  Bu yazıyı takip edenler,  Yorumlar  bölümüne bir göz atmanızı tavsiye ederim.  Değişik yorumlar var.)
(demokrasi, Türkler, Soyut  gibi etiketleri ekleyemedim)

31 Temmuz 2010 Cumartesi

İsa  ve  Şekilci Din Adamları

.

Kritik anlarda, turnusol kağıdı gibi tuhaf bir yol gösterici olabilen biri İsa Mesih. Bunu birkaç kez deneyimledim. Sonuncusu dün ilerleyen saatlerde oldu.

...

Hatırımda kaldığı kadarıyla şöyle bir şey okumuştum  Matta İncil'inde:

Kral İsa, "Yargılama günü" de denen "koyunlar ile keçilerin birbirinden ayrıldığı Büyük gün"  ile ilgili  şuna benzer bir şey diyordu:

_O gün bazıları bana gelip,  "yüce İsa bu neden böyle oldu? Biz senin isminle çok büyük işler yapmamış mıydık, veyahutta senin adını hep yüceltmemiş miydik? Peki bugün yazgımız niye böyle oldu?"  diye soracak.
İsa da:  _Çekilin ey ikiyüzlüler!
(Buradaki vurgu bana mı ait yoksa?) Ancak gökteki Babamın iradesini yapan, kurtuluş ancak onlaradır... gibi bir cevap veriyor.

Yani kirli sisteme enjekte olmuş din adamları ile, gösteriş dindarlarına olan hükmünü bildiriyor. (Bu anlatıda kibire de bir gönderme var bence.)


Şimdi son zamanlarda ülkemizde bazı misyoner gruplar türedi biliyorsunuz.  İsa'ya Tanrı der, manevi Baba'lardan bahseder, Ruh'un yüceliğinden bahsedip milliyetçiliği eleştirip Araplara küfreder filan... Yıldız Tilbe'ye, arabesk kültürüne çemkirenleri de gördüm (aynı Fazıl Say misali)...

Bunlardan "Katolik" olduğunu söyleyen biriyle karşılaştım mesela (ksanthos). Bu insanların gerçek yüzünü anlayabileceğiniz en kolay yöntem,  toplumun ezilen / hor görülen / dışlanan / savunmasız kesimlerine olan yaklaşımlarını (mümkünse tenhada) gözlemlemektir. Bugün teknolojinin sunduğu bilimum imkanla bunu hayata geçirmek umduğunuzdan daha da kolaylaşabiliyor.

...

Normalde blogumda dinlerle ilgili konulardan veya kişisel mevzulardan pek bahsetmiyorum, ama bunu yazmak istedim. Yazımı, Ek$i Sözlük'te "Din" başlığına yazmış olduğum bir entry ile sonlandırıyorum.

DİN:   Bütün zamanlarda  ve  insanın yaşadığı her toprakta bir şekilde var olan,  gerçekte ne oldukları hakkında pek bir şey bilmediğimiz,  toplumsal ritüeller ile bize anlatılanlar arasına sıkışmış şey.  Tanrı'dan daha çok yüceltilen  ve  daha çok tartışılan oluşumlar.


18 Temmuz 2010 Pazar

Etyen Mahçupyan'ın  gözünden  Yüksek Yargı



Etyen Mahçupyan  son dönemde yüksek yargı, adalet ve hukuk üzerinde sistematik olarak durmaya başladı.  Söyledikleri ilgimi çekti, dikkate değer... İki yazısından kesikli bölümler aktarıyorum bugün:


«Anlaşılan yüksek yargı kurumları kendilerini sadece yürütmeden değil,  toplumdan da bağımsız sanıyor.  Çünkü meşruiyet diye bir dertleri yok. Nasıl algılandıkları konusu onları rahatsız etmiyor. Toplum ne yönde tercih ve taleplere sahip olursa olsun, adalet'in  üst yargı kurullarında oturan yargıçlar tarafından tanımlanması gerektiğini düşünüyorlar. Yani sadece hukuk fakültesine gitmiş olmak ve diğer yargı mensupları tarafından beğenilmiş olmak,  adalet üzerinde ideolojik vesayet kurmayı mübah kılıyor. Üstelik bu kariyer mantığı  açıkça savunuluyor.  Gerekçeleri ise  yargı bağımsızlığı.
...
Kısacası karşımızda tarafsız olmadığı için adalet işlevini yapamayan, bağımsızlaştıkça daha da ideolojikleşen ve bu konumunu doğal bir imtiyaz olarak korumak istediği ölçüde meşruiyetini yitiren bir yargı var.
... Herhalde dünyanın artık hiçbir yerinde faşizmi savunan ve buna ille de demokrasi denmesini isteyen kurumlar kalmadı. Ama bizde var. Biz demokrasinin ne olduğunu yeni öğreniyor ve Cumhuriyet'in niçin demokrasi üretmediğini yeni anlıyoruz.»
(Demokrasi Öncesi.  07.04.2010, Taraf)

«Herkesin bildiği gibi devletler güç ilişkileri içinde doğarlar ve adalet açısından bakıldığında, salt bu nedenden ötürü bile gayrı meşrudurlar. Açıktır ki güçlünün güçsüzleri elimine ederek kurduğu bir devlet, adaleti temel aldığımızda meşru olamaz. Dolayısıyla devletlerin 'toplumların nasıl yönetileceğine ilişkin' olarak ürettikleri bir format olan 'rejimler' de hiçbir zaman ve hiçbir yerde ideal anlamıyla hukuka uygun değildir.

Her rejim kendi hukukunu geliştirirken, doğal olarak rejimin bekasını da garanti altına almaya çalışır.  Öte yandan her rejim zaten belirli bir güç odağı tarafından kurulmuş  veya dengeler belirli bir güç odağını egemen kılmıştır. Bu nedenle rejimin bekası aslında egemen zümrenin bu imtiyazını sürdürmesini ifade eder. Ancak egemenlerin hemen her zaman bir azınlık olduğunu dikkate alırsak,  bu durumu açıkça taşımaları zordur. Unutmamak gerek ki her rejim kendi hukukunu yaratmakla birlikte, söz konusu hukukun 'evrensel' hukuka uygunluğunu iddia etmek zorundadır. Aksi halde o rejimin bir tür diktatörlük olduğu ortaya çıkar ve dünya konjonktürünün demokrasiye meylettiği dönemlerde bu yükü taşımak hem zorlaşır hem de riskli hale gelir.
...
Adalet sağlamadığı halde 'hukuki' görünmek zorunda olan rejimlerin bu sorunlarını çözmelerinin bir yolu, Türkiye'de yaşayan herkesin bildiği üzere, 'evrensel' gözüken kurum ve süreçlerin benimsenmesi, ancak bunların rejimi pekiştirecek biçimlerde kullanılmasıdır.  Böylece kâğıt üzerinde bütün 'çağdaş' kurumlara sahip olursunuz ama bunların işlevi tahakküm sisteminin yeniden üretilmesini sağlamaktır. Bu göstermelik 'çağdaşlığı' desteklemek ve ona zemin kazandırmak açısından sıkça kullanılan ikinci bir yol ise, rejimi olabildiğince ilahi nitelikteki bir ideolojinin uzantısı olarak sunmaktır. Açıktır ki bir rejimin uygulamadaki adaletsizliklerine itiraz etmek epeyce kolaydır. Oysa kutsallaştırılmış bir ideolojinin toplum tasavvuruna itiraz etmek son derece zordur. Bu toplum tasavvuru adaletsizliği sistemleştirmiş bile olsa, mağdurların adalet aramalarının maliyeti o denli yüksektir ki insanlar adaletsizliğe razı olur. Söz konusu maliyet, basit şekilde ifade edilirse vatandaşlığın kaybıdır... (Çok uzun tutmamak için bu bölümü de atlıyorum.)
...
Gayrımüslimleri 'yabancı' ilan eden, Alevilere inançlarını, Kürtlere dillerini serbest yaşama imkânı tanımayan yüksek yargı, egemen zümrenin imtiyazlarını zorlayan ideolojik taleplerde daha da 'cesurdur'. Başörtüsünü yasaklamak ve cumhurbaşkanı seçimini yaptırmamak için yapılanlar, hukuka evrensellik ve adalet atfeden herkes için son derece küçültücü olmuş ama yargı mensupları bundan muzdarip gözükmemiştir. Çünkü onlar bu rejimin yargıçlarıdır... Hukuka bağlılıkları ancak rejimin belirlediği hukuk çerçevesinde anlamlıdır. Adalet kaygısı ise rejimin korunması zorunluluğunun altında çoktan ezilip gitmiştir.

Karşımızda bitmiş, tükenmiş bir sistem var. Meşruiyeti rejimin ideolojisinde aradığı ölçüde hem toplumsal hem de evrensel anlamıyla hukuksal meşruiyetini yitiren bir yargı mekanizmasına sahibiz. Ama bunun sorumluluğunu şu anda 'işlerini' yapmakta olan savcı ve yargıçlara yüklemek de haksızlık olur. Onlar zaten bu 'işi' yapmak üzere o konuma geldiler ve 'işverenin' istediği gibi de çalışıyorlar.  Sorun bu 'şirketin' daha baştan otoriter zihniyet, dolayısıyla da otoriter bir hukuk algısı üzerine inşa edilmiş olmasından kaynaklanıyor... Bu ülkede 'hukuk' her zaman rejimin 'teveccühüne' muhtaç kaldı. Olgunlaşamadı, ergenliğine bile ulaşamadı... Dolayısıyla bu ülkede hukuk hiçbir zaman toplum nezdinde meşru olamadı.»
(Yüksek Yargı.  16.06.2010, Taraf)


20 Mart 2009 Cuma

 SOSYAL FOBİ-1

Sosyal Fobi  (Social Phobia/Social Anxiety Association)  denen rahatsızlıktan biraz bahsetmek istiyorum.  Bugün dünyanın en büyük beş psikolojik sorunundan biri olduğu söyleniyor.  Birkaç bölüm olmasını planladığım bu konuda;  kafama göre uzman tavsiyeleri,  tanım ve belirtileri,  muzdarip olan kişilerin görüş ve paylaştıkları deneyimlerine yer vermeyi düşünüyorum.
---------------------------------------------------------------------------------

Sosyal fobi  (Sosyal kaygı),  çocukluk döneminden itibaren duyulan güven eksikliği  ve  bireyin kendini yeteri kadar tanıyamaması ile özdeşleştirilebiliyor.  Kimi insanların kaygı bozukluğuna daha yatkın oluşu,  hastalığın daha da gelişmesine neden oluyor.  Kişilik olarak kaygıya daha eğilimli olanlar,  sosyal sorunların üstesinden gelemeyeceklerine dair daha kuvvetli bir inanç besliyor.
Kişisel geçmişteki bazı stres verici olaylar da sosyal kaygıyı doğurabiliyor.

* Kişinin iç diyalogunda yer alan, kendini küçümseyen ve aşağılayan ifadeler
* Kişisel performansı değerlendirmede mükemmeliyetçi beklentiler
* Kişisel performansı değerlendirmede sadece olumsuz örneklere odaklanma
* Sosyal başarı ve başarısızlıklarının nedenlerini belirlemede patolojik bir örüntü geliştirme.
Negatif sosyal durumları (beceriksizlik, zayıflık);  pozitif sosyal durumları  (şans, kader, diğerlerinin olumlu tutumu).

------------------------------------------------------------------------------


Sosyal Fobi Belirtileri:

Sosyal fobisi olan kişiler,  sosyal etkinliklere girmekten kaçınırlar.
İş sahipleri gerekli atılımları yapamaz;  çalışanlar kendilerini ortaya koyamaz,  inisiyatif kullanamaz,  öneri ve fikirlerini ileri süremez, kolay iş değiştiremez,  genellikle de ulaşmaları gerekenden daha alt düzey işlere razı olup ilerleyemezler.

İş kayıpları artar  ve  okul başarıları azalır.  Üniversiteyi bırakmak durumunda kalabilirler. İşsiz kalmak sık görülen bir durumdur.

Bazıları karşı cins ile ilişkilerinde benzer durumlar yaşadıklarından kendi başlarına arkadaş sahibi olamaz, bekâr kalabilirler. Bulundukları ve yetiştikleri ortamı değiştirmek istemez,  yakın aile dışındaki kişiler ile iletişimlerini sınırlarlar.

Kaygı ile sosyal fobi'yi birbirinden ayıran en önemli özellik;  birey topluluk önünde bir şeyler yapmaya devam ettikçe, bu konuda deneyim kazandıkça  sosyal heyecan ve kaygısı azalırken;  fobik durumlarda deneyim kazanmanın heyecan üzerinde etkili olmaması, aksine kişilerin bu durumdan şiddetle kaçmaya çalışmalarının sürmesidir.  Bu kaçınma hali  kişinin olağan günlük işlerini, mesleki ya da eğitimle ilgili işlevselliğini, toplumsal etkinliklerini ya da ilişkilerini önemli ölçüde bozmalıdır  ya da  kişi fobisi olacağına ilişkin belirgin bir sıkıntı duymalıdır.




Sosyal Kaygıyla Savaşma Yolları

1. Sosyal Kaygıyı Anlama:

Kendi problemlerinizi net bir şekilde tanımlayabilmeniz,  onlarla baş ederken oldukça yardımcı olacaktır.


2. Olumsuz Düşünce ve İnançları Azaltabilme:

Sosyal kaygıda kişilerin kaçınma davranışı göstermesine neden olan olumsuz düşünce ve davranışları kontrol altına alabilmek,  bu rahatsızlıkla savaşımda büyük bir adım.

(Olumsuz Düşünce: "Onlara ne söylesem bilemiyorum.  İnsanların hakkımda aptal diye düşünecek olmasından korkuyorum."
"Odaya girdiğimde herkes bana bakacak,  titremeye başlayacağım."

Zihindeki Görsel Karşılığı:  Kendini küçük, korkak biri olarak görür.  Kendisi korkudan titrerken, diğerlerini ona gülen bir sahnede hayal eder.  Yüzü kıpkırmızı kesilmiş,  terlemiş bir görüntü düşünür.)


3. Herkesin size baktığı fikrinden nasıl sıyrılabilirsiniz?

Sosyal kaygıdan şikâyetçi kişiler kendi bedenlerine fazlasıyla odaklanıyorlar. Mesela,  "Ellerim titriyor mu? Yüzüm kızardı mı? Terliyor muyum?..." gibi.

Kendileriyle ilişkili olumsuz düşüncelere saplanıp kalıyor;  diğerlerinin gözünde nasıl göründüklerine fazlaca önem veriyorlar.  Olumsuz ve eleştirel bakışların odağı olduklarına inanıyorlar.  (ki öyleler de aslında)

Sonuçta sosyal kaygı  kişiyi,  zamanının çoğunu evde geçirmeye itebiliyor.

Tüm bunları azaltabilmek adına:
Sürekli kendilerine odaklanacaklarına,  çevrede neler olup bittiğiyle ilgilenmeliler.
Ter, kızarma, titreme gibi fiziksel belirtilerin düşündükleri kadar ciddi olmadığı şeklinde kendilerini telkin edip;  sosyal çevrelerinin odağı olmadıklarının farkına varmalılar.
İnsanların, yalnızca kaygı seviyeleri yüksek diye onları daha az sevecekleri düşüncesinden sıyrılmalılar.


4. Davranışlarda değişiklik yaratabilme:

Kendi kaçınma davranışlarınızın  --Yeni kişilerle tanışılacak yerlere gitmeme, konuşmak istenildiği halde heyecandan herhangi bir iletişimden kaçma, hızlıca konuşup kısa zamanda bitirme,  insanların gözüne bakmaktan kaçınma… vb.--   tüm bunların listesini hazırlayıp,  ilerleyen zamanlarda listedekileri daha az yapmaya çaba harcayabilirsiniz.


5. Fiziksel Belirtileri Önleyebilme:

Sosyal kaygıyı yenerken  terleme, kızarma, titreme gibi fiziksel belirtiler rahatlama teknikleriyle aşılabilir.  Bu aşamada müzik dinleme, kitap okuma, yazma, spor yapma gibi hobiler yardımcı olabileceği gibi,  yoga veya nefes alma teknikleri de büyük destek olacaktır.



"Söylemesi ve madde madde sıralaması kolay"  dediğinizi duyar gibiyim.  :)


Bu yazının hazırlanmasında aşağıdaki linkten de yararlandım. Arzu edenler ve İngilizce bilgisi olanlar göz atabilirler:

http://www.nnt.nhs.uk/mh/leaflets/shy%20A5.pdf
Bir de şu var:  (bkz)

23 Ocak 2009 Cuma

   Kurtlar  ve  Köpekler

Zannedilenin aksine,  kurtlar pek insanlara saldırmaz.  Ama köpekler saldırır. Bunun için onlara "insanoğlunun en büyük dostu" denmiştir; iki parça et karşılığında canavarlaşabildikleri  ve  emirlere tam itaat ettikleri için.



Avrupalı toplumlar,  kim bilir neden,  tarihin anlamlı zamanları boyunca kurtlarla ilgili korku ve nefret dolu efsaneler türetmişlerdir.  Kırmızı Başlıklı Kız'dan  canavar Kurt Adamlar'a değin,  edebiyat ve şiir üzerine yazıp söyledikleri ortada...

Oysa yüksek yapılı hayvanlardan olan kurtların insanlara saldırması ile ilgili rapor edilmiş pek bir durum yok.  Belki bir kaç yaralama, insanların onları bölgelerinden yok etme projeleri sonrasında artan saldırganlaşma olayları, kadın ve çocuklara zarar vermeleri, birkaç vahşi saldırı... Ne var ki kurtlar normal şartlarda insanlara yaklaşmıyor. Kısaca, saygı duydukları varlıklara bulaşmıyorlar.  Kışın zor zamanlarında köylere inebiliyorlar evet,  besili hayvanları avlamak için.

Sosyal bir komünite halinde yaşayan kurtlarda,  "dışlanma"  ciddi bir mevzu olmalı ki,   kurt ölümlerinin ortalama %40'ı diğer kurtlar tarafından parçalanma sonucu oluyormuş.  Ayrıca belirli bir bölgedeki hakim kurt sürüsünce dışlanmış olan yabancı kurt/kurtlar,  var olabilmek için insanoğlunun yaşadığı yerleşim birimlerine çok yakınlaşıp tehlikeli şekilde avlanarak saldırganlık yaratabilmekte imiş.  Yani uzun lafın kısası, kurtlarda "background"  konuşuyor.

Yüksek yapılı, saldırgan, güçlü ve vahşi olmalarına rağmen;   insan ile arasındaki sınırı hep koruyan ve dağlarda kendine ait bir dünyası olan kurtlarla ilgili medeni toplumların korku ve imha projeleri jeneratörlüğü ise yüzyıllardır devam etmekte.  Amerika Birleşik Devletleri'nde,  belirli eyaletlerdeki çiftçilerin kurt avcılığına soyunmaları sonucu,  ekosistemin tarumar edilmesi ile  geyik  (ingilizce: elk, moose)  sayısındaki patlama gibi geyik olmayan durumlar...
(EDIT  -  Bakınız:   Kurtlar,  Nehirler ve Doğayı nasıl değiştirdi?)

Bir de  Burt Reynolds'ın  oynadığı  "Time of the Wolf / Kurdun Zamanı" (2002)  diye bir sinema filmi vardır ki,  bir zamanların efsanevi erkek ikonu olan bu ünlü aktörün botoks denilen illetin yeni kurbanı olduğunu ilk defa orada görmüştüm,  kurtların bahanesine...   (Madamizm ekolü  -  pillow face)


Gelelim en baştaki meseleye:

Kurtlar insanlara genelde saldırmaz,  ama köpekler saldırgandır demiştim. Bunun için köpeklere  "insanoğlunun en büyük dostu"  denmiştir.  İki parça et karşılığında canavarlaşabildikleri için.
Düşünün ki, yeryüzünde  açlık ve kendini korumak (güvenlik)  sebebi dışında  sırf zevk için başka bir canlıyı öldüren bir insan bir de köpek var.  Bazen köpekler açlıktan ve karın doyurmaktan değil;  sırf canları öyle istediği ve bundan zevk aldıkları için öldüren hayvanlardır.  Özellikle sokak köpekleri sabahın ilk saatlerinde sürüler halinde terör estiririrler.  Yeni doğmuş kedi yavrularını boğazlamak  ve dişleriyle bir köşeye fırlatıp atmak rutin icraatleri arasındadır.  Bazen kedi leşlerinin yolların kenarına  yahut  kaldırıma düştüğü olur.  Birkaç saat sonra oradan geçen insanlar,  kanlı manzarayı görüp sürücülerin kulaklarını çınlatır.  Pek kimseciklerin aklına gelmez bu vahşette parmağı olan insaoğlunun en büyük dostları.