fashion etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fashion etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2016 Salı

  İsmin önüne  TC  yazma saçmalığı

Yazmayayım diyordum ama... Bir sürü kişi de bana çok kızacaktır, (ki insanları kırmak ruh halime zarar veren bir durum olduğundan taşıyabildiğimce içime atarım)   ama artık tutamadım bunu.
Yanlış gördüğüme de elimden geldiğince  "yanlış"  derim.

Uzun zamandır hangi saikle yapıldığını anlayamadığım,  uzaktan sessiz gözlemlerimde bunu yapanların ne gibi bir ortaklıkla olduklarını kavrayamadığım bir davranış biçimi var:
İsminin önüne TC yazma paradoksu/sorunsalı/trendi.  (?)
Sosyal medyada, özellikle de Facebook'ta rastlanan bir davranış biçimi.  Bir süre moda olarak kalır,  zamanla açığını anlarlar ve normale döner diye düşünmüştüm ama...  Türkiye'de hiçbir saçmalıktan öyle kolay kolay vazgeçilmiyor.  Bıktırma faslı,  ruh kurutmadaki mahirliğimizi kanıtlamadan sonlanmıyor.  (Maalesef bunu her defasında ıskalıyorum,  bu da benim kaz kafalılığımdır.)
(www.canilecanan.com)

Duygusal olarak  iç dünyamda bölücü geliyor bana bu yaklaşım. Yani bu topraklarda yaşayıp da,  Facebook'ta isminin önüne  TC koymayanlar başka ülkenin vatandaşı mı oluyor,  ayrı yasalara mı tabi tutuluyor?  Sosyal medyada bir çeşit kast sistemi gibi bişey mi bu?  Onlar bu topraklara daha ait,  diğerleri ikinci sınıf vatandaş veya  makarnacı-bulgurcu mu?  Nedir?
Anlayamadığım bir dışlama (ve marjinalleşme) çabası gibi geliyor bana.

Merak edip yabancı ülkelerdeki bazı uç milliyetçi,  ırkçı insanların profillerini incelediğimde  (göçmenlerin ve Müslümanların sınırdışı edilmesi için kampanya düzenleyenlerde dahi),  ülkesinin plakası yahut kısaltmasını göremedim hiçbirinin isminin önünde.  Belki benim incelediğim örneklerde yoktu,  aksini bilen varsa buyursun söylesin. Milliyetçiliği icat eden Batı'dan daha ileri gitmişiz, ırkçılıkta seviyesine erişemeyeceğimiz toplumlarda görülmeyen yeni icatlar çıkartıyoruz.
Ne için,  ne amaçla?

Gözlemlerime göre:  Bu tavrı sergileyen kişilerden bazısı profil fotosuna Türk bayrağını koyduğu gibi  bazısı koymayabiliyor. Aralarında genellikle laikliğe önem veren Atatürkçü kişiler var görebildiğim kadarıyla.  Ancak karşılıklı bir sohbete geçtiğinizde  (mesela Kıbrıs,  mesela Güneydoğu'daki terör gibi konularda)  özetle  "ver kurtul!"  zihniyetindeki arkadaşlarımdan da isminin önüne TC yazan var ki  bu da ayrı bir  "neyin kafasındasın sen bilader?!"  şaşkınlığıdır bende.
(Suyundan da,  şuyundan da...)
(www.canilecanan.com)


Bendeniz bu şaşkınlıkla Facebook duvarımdan konu hakkında eteğimdeki taşları sallapati ortaya dökünce,  tepkiler de geldi tabii.
Dikkate değer yorumları burada da paylaşmak isterim,  hem belki bu tutumdaki insanları anlamamamıza da yardımcı olur bu derleme.  Mesela kimi zaman blogumda kendisinden alıntılar yaptığım  Mehmet Tanju Akad  şöyle yazmış:

"TC ibaresini koyan dostlarımız bunu milliyetçi veya ırkçı oldukları için değil  cumhuriyetin tasfiyesinden endişe duyarak, buna karşı bir tutum göstermek için koydular. Tabii herkesin kendi gerekçesi olabilir ama ezici çoğunluğu bu şekildedir. Bunun hak olup olmamasına gelince, bir aralar Türk bayrağını bile kullandırtmayanlara karşı bu tepki son derece haklı ve yerindedir."

Keşke Cumhuriyet'e  (veya bir takım değerlere)  dair hassasiyetler hep imaj ve makyajla topluma iletilmeseydi tabii.  Üstelik kaç kişi cumhuriyet farkındalığı ile yapıyor bunu?  Türk-Kürt bölünmesine karşı çıkarmış gibi yaparken hizmet eder gibi gelir bana.   (#kibir)
Bir de hatırlar mısınız bilmem;  yıllarca etnikçi siyaset tarzını benimsemiş kişiler konuşmalarında,  tartışma programlarında kendilerine mikrofon uzatıldığında  "TC devleti"  der dururlardı da  "Türkiye"  dememek için kırk dereden su getirirlerdi.
Hey gidi günler!  Şimdi Cumhuriyetçiler de TC'ci oldu  :)

Ben anlamaz:  Bir insan neden kendi özel isminin önüne böyle ön-takılar ekler?  Her yerde adını yazarken durmadan  "Prof.", "Dr." gibi ön ekleri kullananlara bile gıcık kapan biriyim ben.  Çıkıntıları ile saygınlık kazanmaya çalışan birisine saygım baştan düşüyor iken  bunun bir de  (bizde neredeyse herkesin kendini çok ünlü ve mühim bir insan zannettiği)  Facebook gibi bir ortamda yapılmasına tepkim zaten baştan belli.
Özellikle hemcinslerimin bunu yapması beni daha da şaşırtıyor.
TC Yasemin bilmem ne...  "Kamu malı mısın yani?"
(Yıllarca gittiği Anadolu Lisesi yolunda   -bizim zamanımızda 7 yıl sürerdi bu yabancı dil eğitimi verilen okullar-   "TC Devlet Malzeme Ofisi"  binası olan birinin yazısını okudunuz.)

(www.canilecanan.com)


EKLER:

* Biraz da bayrak tapıcılığına değinmek istiyorum.  Bayrak taşımak veya üzerine bayrak amblemi olan kıyafetler giymek ile,  isminin önüne  "-ön takı" almak aynı gelmiyor bana.  Bu yazım sadece isminin önüne TC ekleyenler üzerine iken bayrak hassasiyetini de işin içine ekleyerek yorumlayanlar oldu.  Öyleyse bu konudaki görüşüme de kısaca değineyim:

Özellikle  ABD'de  "9/11"  olarak da anılan  11 Eylül  (2001)  İkiz Kuleler saldırılarından sonra  ve  gelişen ekonomik sorunlarla  bayrak tapıcılığı güçlendi.  Hoşuma giden birşey değildir.

Bununla birlikte Amerika'yı ve Amerikalıları benden çok daha iyi gözlemleyen bir arkadaşımın yorumu ile,  onlarda bu bayrak severlik artışa geçmiş olsa da,
         "Bayrağı bayrak yapan üzerindeki al kandır
         Toprak,  eğer uğrunda ölen varsa vatandır"
gibi ifadeler karşısında mavi ekran verirler.
(Bu arada dünyanın en büyük ordusuna sahip ve  en militarist-ordusever toplumundan bahsettiğimizi de not düşelim.)


** Biraz da sözlüklerden alıntılar yapayım. Sırasıyla önce Uludağ Sözlük'ten ve ardından Ekşi Sözlük'ten konu hakkında:


zannediyorum çanakkalede patlamış mevzuudur.  kamu kuruluşlarının tabelalarından tc ibaresinin kaldırılmış olmasından mütevellit başlamış olsa gerek. belli başlı 1-2 feysbık sayfasının aklından çıkma bi fikir. kuyuya atılan bi taş,  çıkarmaya çalışan tonla sığır falan.
(maxime richard lll,  Uludağ Sözlük)

arabasının arkasına  k.atatürk  yazan insanların sosyal paylaşım sitelerinde vücud bulmuş halleri.    (mantardan zehirlenen mario)

pkk lı orospu çocuklarının zoruna giden hareket.   (banabakinlan)
(Tipik buralı yorumu :)   Türklük bunlara kaldı) (www.canilecanan.com)


sözcü gazetesi okuyup,  ulusal kanal izleyen tipler.   (aziz vefa, Ekşi Sözlük)

bu şekilde hükümeti dize getireceğini sanan tiplerdir. oturduğu yerden vatan kurtaran, siyaset yapan tiplerin son versiyonu.    (onemiyok)

türkiye cumhuriyeti devleti'nde elin bölücü ve ayrılıkçısı her türlü sanal ve gerçek hareketin sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik vb. versiyonlarını yaparken bir sikim olmuyor,  bunlar hep demokratik, hep müthiş eylemler oluyor da iki vatansever türk evladı çıkıp "t.c."yi bir eylem, bir tepki aracı olarak kullanınca mı komik, şaka, bereli bordolu klavyeli oluyor?   (citosumdan taso cikmadi)

kendini tüzel kişi sanan tiptir.  kimse demiyor mu onlara olm sen gerçeksin diye.     (kaptankosku)

ülke elden gidiyor söylemiyle konulan o tc'yi kaldırdıklarında acaba onlar da mı elden gidecek  diye düşündüğüm garip bir facebook hareketi. (geldedimdegelmedin)
(bkz: vatan kurtuluyor dediler geldik)    (lady montana)


hakikaten anlayamadığımdır.  geçenlerde odtü olaylarını protesto eden bir grup üniversitelinin gangnam style eşliğinde havaya bilmem kaç bin dilek balonu bırakması kadar acaip.  türküm diye  isminin başına tc koymak ne demek? kendini tanıtırken merhaba ben türk ahmet mehmet mi diyorsun? kaldı ki sen kendi isminin başına türk olduğunu vurgulamak için bunu yazıyorsan, diğer halklardan insanlar da bunu yaparsa vay efendim ırkçılık yapıyorlar demeyeceksin,  önce bir kendine bakacaksın.    (histidine)

bu tiplerle dalga geçen götoşlar şimdi profillerine r4bia selamı koyarak mısır'ı kurtarmaya çalışıyor.  hadi bunlar tabelalardaki tc leri geri getirtti,  peki siz?   (fenasi kertmen -  18.09.2013, Ek$i)

hala kaldırmamış olmaları takdire şayandır. ben gerçekten istikrarlarına saygı duyuyorum.  denge bileziği takanlar bile çıkardı,  bu adamlar adından tc'yi çıkarmadı.   (siradisi00)


EDIT:    Facebook'ta  Ahmet Yıldız  şöyle  yazmış:
"Bütün Fetocular (sosyal medya hesaplarına) TC koydu Atatürk resmi koydu."
Saf insanları kandırma ve manipule etme yöntemlerini iyi biliyorlar gerçekten.

20 Aralık 2015 Pazar

  GAZETECİLİK NEDİR,   NE DEĞİLDİR?

Peşinen söyleyeyim, gazetecilik insanları çocukları üzerinden "vurmak" değildir.  Çoluk-çocuk/eş-sevgili/ana-baba ile ilgili materyal toplayıp, sevmediği kişileri bunlar üzerinden hedef göstermek, ülkemizde gazeteciler için fazlasıyla sıradanlaştı oysa.
Bunda sıradan insanların tepkisizliğinin de etkisi büyük.

Olay ne?   Bir tanesine beraberce bakalım.


Melis  Alphan.
Hürriyet gazetesinde moda yazarı.
Genç, güzel, akıllı bir kadın gazeteci.
Sosyal medyada ise şu çirkinlikte hedef almalar yapıyor:
"Kezban Hatemi'nin oğluyla birkaç yıl evvel yaptığım röportajı artık haftada bir koyacağım buraya. Herkes tanısın  http://m.hurriyet.com.tr/annem- …"
(@melisalphan)


Şimdi bu ne çirkinliktir böyle?
Aylar yıllar öncesinden yaptığın bir söyleşiyi hedef göstere göstere tvikleme, "haftada bir karalama yapmak ile övünme" ve "Bu ne kepazeliktir?"  diyene  anında blok atma!

Köşelerini, hiçbir ahlaki kaygı gütmeden kendi nefretlerini yayma aracı olarak kullanmak...
Gözüne kestirdiğin kişileri durmadan hedef almak...
Cevap hakkına müsaade etmemek...
Yalan haber yaymakta sakınca görmemek...
"Dinlerden nefret ediyorum"  diye imanlı insanlar hakkında durmadan fitne fücûr...
Muazzam kibir...


Üstelik bir moda yazarı bunu neden yapar?
Melis Alphan, dinlerin icat edildiği gibi şeyler söylemişti. İslam peygamberi hakkındaki sözleri malum.
 (Ayrıca kendisinin  "kripto"  olduğundan şüpheleniyorum. Kimliğini açıkça belli edemeyenlerde görülen türden özel bir kine sahip.)

Şimdi bir insan Tanrı'ya inanmayabilir, tüm dinlerin saçmalık olduğunu düşünebilir, bu görüşlerini beyan edebilir, bunları yayabilir... Ama kendisi inanmıyor ve "Tanrı" sözcüğünden dahi nefret ediyor diye;  imanlı gördüğü kişileri çoluk çocukları üzerinden hedef göstermek  ve  aşağılamak da nedir?
İşte bu  Türkiye'de  "gazetecilik"tir.

Sonra şikayet ettikleri şey:  "Gazeteciler"  tutuklanıp hapse atılırken halk neden sessiz kalıyormuş?
Gazeteciliği taşıdığınız nokta bu!  Önce kişinin kendisinin yaptığı işe bir saygısı olmalı.
Bir de en ufak eleştiriye tahammülü olmamak da ülkemizde "gazeteci"  olmanın  temel şartlarından.
Ama Erdoğan  "diktatör!"
  (tencere-kapak ?)


Mesela Akit gibi bir gazete kalkıp makam sahibi, muhalefet partisi lideri veya bazı ünlülerin çocukları ile negatif söyleşiler yayınlayıp onları içkili ortamlarda sigara-alkol bu şekilde fotolar ile yayınlayıp, evlatlarından uyuşturucu alanları afişe edip "Herkes tanısın bunları!" filan dese buna tepki gösterecek kitle; aynısını başka bir cenah yaptığında üç maymunu oynuyor.

Doğan Medya'nın bünyesi bu tip irinlerle kaynıyor. Ama Akit'ten farklı olarak,  hepsi güzel makyajlanıyor  ve  kamufle ediliyor.
Bunu yapan da  "Halkımız cahil!"ci  kitle   :))

  EDIT:    "Kezban Hatemi'nin oğlu!"  derken  Melis Alphan'daki  o nefret ve çekememezlik  :)


EDIT 2020:   Bir markanın (Levi's) reklamlarında oynuyor şu aralar. "Sesi olmayan insanların sesi olmaya ve kadın sorunlarına çalışıyormuş",  öyle diyor reklamda.. Dünyanın en kısa yalanlarından biri olsa gerek. Bencilliğe ve dik başlılığa insanoğlunun bulduğu kılıflar sanırım asla tükenmeyecek. Kendi görüşünde olmayan herkesi susturmaya çalışan ve yok sayan nefret dolu insanların bu kadar rahat duyar kasabilmesi ise ayrı bir muamma!


26 Temmuz 2009 Pazar

 Soraya Esfandiary-Bakhtiari

Geçenlerde  KİM KİMDİR?  diye sormuş ve orta resimdeki kadından biraz bahsedeceğimi söylemiştim.  Üçünün aynı ünlü adamın eşi olduğunu da söylemiştim sanırım.



Efendim, bu kadınlar aşırı Batı yanlısı bir dış politika izleyen,  İran'ın son monarşik lideri,  devrik İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi'nin eşleri.  Soldaki  Fawzia Shirin,  Mısırlı soylu bir ailenin kızı.  (Evliliklerinden Şehnaz adlı bir kızları olmuş.  İran'ı geri ve sönük bulması,  ayrıca Şah'la da anlaşamaması sebebiyle ayrılmışlar.)
Ortadaki resimde 1951 senesinde evlendiği  Prenses Süreyya.
Sağdaki resimde ise meşhur,  bu blogun yazıldığı tarihte  hâlâ hayatta olan  Farah Diba'yı  görüyorsunuz.

---------------------------------------------------------------------------------



Prenses Soraya (Süreyya), 22 Haziran 1932'de İran İsfehan'da dünyaya geldi. Güney İran'ın soylu Bakhtiari aşiretinden, İran'ın Batı Almanya büyükelçisi olan babası Khalil Esfandiary ile Rusya doğumlu Alman bir annenin  (Eva Karl)  tek kızı idi.

Ailesi uzun yıllar İran devlet ve diplomasi heyetleri içerisinde olup, amcalarından Sardar Assad 20. yy başlarındaki İran hareketinin öncülerindendi.



1948'de henüz İsviçre'de eğitimini sürdürdüğü yıllarda bir akrabası aracılığıyla, eşinden yeni boşanmış olan Shah Mohammed Reza Pahlavi  ile tanışır.

Olaylar gelişir ve 12 Şubat 1951'de Tahran'daki Golestan (Gülistan) Sarayı'nda evlenirler.


(Resimlere tıklayıp büyük boyutta görebilirsiniz.)






Şah, düğünlerine gelen konukların İranlı fakirler için kurulmuş bir yardım derneğine bağışta bulunabileceklerini söylese de, çeşitli liderler tarafından pahalı hediyeler gönderilir.

Gelin hanım düğününde (yukarıdaki resimde) (sanırım Christion Dior tasarımı olan) üzeri inci ve özel tüylerle kaplı gümüş lame bir gelinlik giyer.





Yıl 1956'da ziyaret amacıyla Türkiye'ye gelmişler.
Çift hakkında dönemin dergilerinde çeşitli yazılar yazılmış, bunlardan birkaçını aşağılarda bir yerde bulacaksınız.

(Bu arada söylemezsem çatlarım. Türk Medyası o zamanlar da popüler kültür alanında çok düşükmüş anlaşılan.)



Neyse efendim,  konumuza dönelim.  Bu ikili için PTT'nin bastığı pullar filan da var 1956 tarihli...

Ve bu tarz hikayelerde bilirsiniz ki, "Güzel şeyler çabuk biter."




Kraliçe Soraya kısırdır. İsviçre ve Fransa'daki tedaviler olumlu sonuç vermez. Şah, geriye bir varis bırakabilmek için ülkesindeki dini gelenekler uyarınca ikinci bir eş almayı teklif eder.

Batı standartlarında eğitim almış olan Soraya bunu kabul etmemiş, denir hep.  İhtiraslı ve gururlu yapısı da buna el vermezdi diye düşünüyorum.

Ve Soraya İran'ı terk edip Almanya'daki ailesinin yanına gider.  (Köln, Şubat 1958)































Rıza Pehlevi, Soraya'nın amcası Senatör Serdar Esad Bakhtiari'yi araya sokarak karısının İran'a geri dönmesini ister; ancak olumlu yanıt almaz.

Mart ayı ortasında Şah'ın sorunlu evliliği ve tahtını bırakabileceği bir varisinin bulunmamasını tartışmak üzere Şah ile bir grup toplanır. Dört gün kadar sonra da hanedandaki çiftin boşanacağı haberleri duyurulmaya başlar.


Kraliçe Soraya 25 yaşındadır. Bir erkek çocuk veremediği için Şah'ın ailesi tarafından saraydan uzaklaştırılmıştır. Boşanma ile ilgili şöyle der:  "A sacrifice of my own happiness."

Sonradan yaptığı röportajlarından birinde  (The New York Times, 15 Mart 1958), eşinin boşanmaktan başka bir şansı olmadığını da söyleyecektir:

"Since His Imperial Majesty Reza Shah Pahlavi has deemed it necessary that a successor to the throne must be of direct descent in the male line from generation to generation to generation,  I will with my deepest regret in the interest of the future of the State and of the welfare of the people in accordance with the desire of His Majesty the Emperor sacrifice my own happiness, and I will declare my consent to a separation from His Imperial Majesty."


Şah ise radyo ve televizyonlarda yayınlanan konuşmaları ile kararı üzgün bir şekilde İran halkına duyurur;  bir kızgınlıkla hemen evlenmek istemediğini söyler.  (1 sene kadar sonra Farah Diba ile evlenecektir.)

Boşanmanın ardından duygularını soran bir gazeteciye, "Kimse bir meşaleyi benden daha fazla taşıyamaz" der.
 (Umarım doğru bir çeviri yapmışımdır burada.)
Tahttan indirilmiş İtalya kralı Umberto II'nin kızı Prenses Maria Gabriella  ile evlenme konusundaki isteğini belli eder bu dönemde Şah. Ne var ki Vatikan ve sosyal çevreler, "Müslüman bir hükümdar ile Katolik bir prenses"  arasındaki evliliği  "ciddi bir tehlike"  olarak niteler.



Aktris Kariyeri


















Soraya Fransa'ya yerleşir.
Kısa bir oyunculuk kariyeri olur.
Bir ara Kraliçe Büyük Katerina hakkında çevrilecek bir sinema filminde oynayacağı duyurulur, fakat sonra bu proje iptal edilir.


İptal edilen projelerin yerine, 1965'te  "I tre volti  (The Three Faces)"  filminde oynar.

İtalyan yönetmen Franco Indovina ile aralarındaki ilişki konuşulmaya başlamıştır.





1965'te Soraya (Süreyya) filminde kendini canlandırır.

1972'de Indovina'nın bir uçak kazasında ölmesi sonrasında depresyona giriyor sanırım ve hayatının sonuna kadar Avrupa'da sürgünde yalnız yaşıyor. Kasım 2001'de 69 yaşında hayatı son buluyor. Yakılması, cenazesi... Almanya Münih'te imiş mezarı.

Ölümünden sadece birkaç hafta kadar sonra,  tüm mirasını bıraktığı,  "Ondan sonra konuşacak kimsem kalmadı"  diyen erkek kardeşi Bijan da ölüyor.




Bu arada biraz da İran Şahı neler yapmış,  ona bakalım:

İşte  Farah Diba ile evleniyor filan...

Diba ilk zamanlarda korkunç berbat bir kadınmış, gene yaşlandıkça az güzelleşmiş.


Neyse efendim, 20 yıllık evliliklerinde dört çocukları oluyor.  (En küçük kızları sonradan uyuşturucu ve haplar gibi birşeyler almaktan ölmüş sanırım ki çekici bir genç kız imiş.  Bir oğulları da intihar etti diye biliyorum.)

Ve sonra biliyorsunuz 1979'da İran Devrimi gerçekleşiyor. Ayetullah Humeyni sürgünden geri çağrılıyor filan... Devrik İran Şahı Rıza Pehlevi sürgüne gönderilen oluyor bu kez.

Mısır'a gidiyorlar ilk önce. Sonra Bahamalar'a gidiyorlar filan... Ama Şah hastalanıyor sanırım ve zorluklar yaşıyorlar buralarda. 1980'de Şah ölüyor. Farah Diba sürgün olarak Avrupa'da Fransa'ya gidiyor, kızının ölümünden sonra da Amerika'ya yerleşiyor.
      Akıllı ve dengeli bir kadına benziyor Farah Diba.  Eşi, aşkı, yaşadıkları, İran Devrimi ile ilgili bestseller olan bir kitap yazmış geçtiğimiz yıllarda.  Belki size saçma gelebilir ama,  Şah'ın hayatı bana bir yönüyle Napolyon'u çağrıştırıyor. Bir erkek varis (oğul) bırakma sevdasına; sevdikleri kadınlardan, eşlerinden ayrılmışlar. Ne var ki sonunda evlatlar varisler yapmışlar ama koltuğu da keybetmişler. İran da nereden nereye gelmiş gördüğünüz gibi.
 (Pehlevi ailesinin İslam karşıtı tutumuna hiç değinmedim bu yazıda.)


Yaşlandığında dahi çekiciliğini ve kadınsılığını muhafaza eden biri,  ihtiraslı bir kadınmış gerçekten.  Çok acı çektiğini  ve  onurunun kırıldığını hissetmek güç değil.  Süreyya'nın birkaç resmini daha koyuyorum.  Tüm fotolarındaki şahsi çekiciliğine ve mücevherlerin uyumuna dikkat edin. Kendisine ait mücevherler müzayede ile satışa çıkartılmıştı vefatının ertesinde.




































...Soraya  ve  annesi  Eva Karl









13 Haziran 2009 Cumartesi

 Lady GAGA - Poker Face




Poker Face,  bu senenin en coşkun parçasıydı bence. Gönül isterdi ki şurada You Tube'daki videosuna bir link verilsin. Ne var ki Türkiye'den YouTube'a bağlananlar için sansür getirilen bir klip.

Bu nasıl iş anlamak mümkün değil. Televizyon kanallarımızda dönen klipler  YouTube'ta yasaklı!
Bir bakanın kalkıp  "Ne işimiz var âlemin sitesinde!"  dediği bir yerde böyle şeyler normaldir derseniz,  o da kabulüm.

Aşağıdaki linkler çalıştığı sürece burada olacak:


Poker Face



VEYA

http://vids.myspace.com

VEYA

Fizy