yönetmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yönetmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2020 Perşembe

   SEFİRİN  KIZI


Bir itiraf:
Ben bu diziyi gerçekten sevmiştim. Dizi izlemediğimi ısrarla insanların başına kakan biri olarak, yıllardan beri ilk defa bir diziyi izlemeye başlamıştım, hem de nasıl! İlk bölümden başlayarak her bölüm en az iki kere olacak şekilde... Ezbere biliyorum diyebilirim yani.

Çekim tekniği, renkleri, oyuncular, karakterler-tiplemeler, müzikleri, bazı özgünlükler, diyaloglar, konusu hoşuma gitti. Elbette aradaki bir sürü absürdlüğe, tutarsızlığa ve çekim hatalarına da gülüp geçtim, belki onları da bir ara yazarım, malum ezberledim... Ama 8. bölümde bu dizi aslında bitti, şu anda uzatmaları oynuyor. Daha öncesinde diziyi bellemiş olanlar, öncesini görüp sevenler el mahkum devam ediyor tabii izlemeye... Ama şu anda ne bir konu var ne de karakterler... Diziyi uzatacağız, tutarsa seneye de devam ederiz veya yaza kadar işi bağlarız diye karakterleri en az 90 derece saptırdılar.  Hiçbirisi kendisi değil artık.  Bunun 180 dereceye kadar yolu olduğu da son bölümlerden anlaşılıyor. (Hani sırf diziyi uzatmak adına Nare karakterinin yapısında olmayan ne varsa yaptırılmakta ve saçmalanmakta... Hoş diğer bazı karakterler de şu anda raydan çıkmış durumda.  Sanki daha önceki bölümleri yazanlar başka kişilerdi,  o kadar keskin bir geçiş ve düşüş oldu.)

Neden bizde hep bunu tercih ediyorlar anlamıyorum, oysa Sefirin Kızı'nda böyle yapmalarına gerek yoktu; zira dizi istendiği takdirde zaten çok uzatılabilecek özellikte.  Bir sürü karakter var zaten ve yeni oyuncularla daha da genişletilebilirdi yapım. Senaristlerse "Nare ile Sancar arası saplantılı bir konuya takıntı yapma" usulüyle işi ergene bağlamayı seçti.  ("Akın tecavüz etti mi,  etmedi mi?")  Zira hep dediğim gibi;  bizim ülkedeki filmler,  diziler,  şarkılar,  tartışma programları,  internet siteleri ve bir dolu şey çoğunlukla 13-18 yaş aralığı ya da kadınlara hitap edecek şekilde tasarlanıyor.


ŞİMDİ:  Nare'nin gerçekleri  (Akın'ın kendisine tecavüz ettiğini, kızını babasından ayırdığını, Sancar'a kendisi ile ilgili söylediği iftiralar yüzünden ilişkilerinin bittiğini, Akın'ın kendisini taciz etmeye devam ettiğini) sevdiği adama anlatmaması karşılığında, kumarcı ve midesi ultra geniş  babasına 1 milyon Euro teklif etmesi nedir? Bu parayı kendisine aşık olan Gediz'den istemesi nedir? Hiçbir şey olmamış gibi  Mügelerin evine girip çıkması nedir?

Ya emlakçı sahnesi? Kendi ayakları üzerinde durma mücadelesi veren Nare'nin,  Sancar'ın maddi yardım tekliflerini ısrarla reddeden bu özgür ruhlu Nare'nin, deniz kenarındaki lüks bir evde yaşamak için Sancar'dan bariz yüklü para yardımını (salağa yatarak ve bol bol kızını öpüp koklayarak)  ayıla bayıla kabul etmesi nedir?

Laf ola beri geledir. Nasıl olsa reytingler iyi gitmektedir ve dizi lastik gibi sündürülmektedir. Zaten müzikal mübarek, bir şarkı bitiyor öbürü başlıyor.  Böylece iki buçuk saat dolduruluyor.  Üstelik dizi müziklerini yapan,  ve bu konudaki başarısı malum olan  Gökhan KIRDAR ile yollarını ayırdıktan sonra kolpa müziklerle inanılmaz bir kalite düşüşünü de yaşatıyorlar.  Veya bakıyorsun duygusal bir sahnede hareketli müzik giriyor,  neşeli-hareketli sahnelerde bir anda duygusal müzik başlıyor...
Yani tam bir zıtlık halinde  " N'oluyor? "  anlayamıyoruz.
Lan yapacağınız bir işi iyi yapın bari!


Ya sevdiği kadının, kendisine tecavüz ettiğini yüzüne karşı söylediği,  İsviçre'de konuştuğu rahibe Isabel'in  "kötü adama değil, karısına güvenmesi gerektiği"  öğüdünden sonra dahi;  hâlâ ve hâlâ "gerçekten öyle bişey yapıp yapmadığını" Akın'dan öğrenmeye çalışan Sancar'a ne demeli?  Yahu bu nasıl bir salaklıktır?  Bu kadar aptal bir adam ne ara kaçın kurrası olmuş, Muğla'nın en itibarlı zengin adamı (efesi) olmuştur?  Bu kadar aptal bir adam senelerdir çok büyük paralarla çok büyük işler yapmaktadır, güya... Senaristler kendi yazdıkları diziyi kendileri mi bilmemektedir,  yoksa herkesi aptal mı sanmaktalar?

Senaristlerin kendi yazdıklarını okumadıklarını ve diziyi iyi takip etmediklerini, ilerleyen bölümler arası tutarsızlıklardan da anlıyoruz. Mesela ikinci bölümde "kendisinin cep telefonu kullanmadığını ve hiç olmadığını"  söyleyen  (meczup)  Kavruğun 12. bölümde cep telefonuna mesajlar atılmakta!  Böyle bi dolu örnek yazabiliriz.


MISCELLANEOUS

Bence  Engin Akyürek (Sancar)  çok iyi bir oyunculuk çıkarmış,  adam adeta hissederek oynamış.  Ne var ki 11. bölümdeki inanılmaz saçma sahnelerde o dahi "Noluyoruz abi!" şaşkınlığı yaşadı bazı karelerde.  Dikkatle izlerseniz fark edersiniz bunu.

Uraz Kaygılaroğlu (Gediz)  ve Neslihan Atagül (Nare)  de iyi oynuyor,  hayalimizde canlandıracak kadar hayran kalıyoruz onlara.  Zaten iyi olan kendini belli ediyor ve sivriliyor.


Dizide bonus kabilinden sürpriz oyunculuklar da var. Mesela "Elvan" rolündeki Hivda Zizan Alp. Filmdeki en hoş tipleme. Tam bir neşeli "akıllı deli". Zaten bir Kavruk  bir de  Elvan. Dünyayı deliler güzelleştiriyor-kurtarıyor, akıllılar dizide bile  EGOdan hırstan çatlıyor!

Gediz'in ablası, psikiyatrist  "Müge"  ise en dikkat çekici rollerden biri. İnişleri-çıkışları, dengesizlikleri, terbiye ve terbiyesizlikleri tek bedende birlikte barındıran gerçek bir karakter. Oynayan oyuncu Esra Kızıldoğan da belli ki bu rolün ve değerinin üzerine kafa yormuş ki çok ama çok iyi oynamış.  Kesinlikle bir profesyonel.

"Melek"  rolündeki çocuk oyuncu da filme ayrı bir güzellik katıyor. Dizi sektöründeki çoğu genç oyuncumuz, bu melek yüzlü küçük kız kadar oynayamıyor oysa.


Sancar'ın erkek kardeşi "Yahya"yı canlandıran Doğukan Polat da dikkat çeken bir başarı ortaya koyuyor. Ne var ki, yukarda bahsetmiş olduğum gibi senaryoda 10. bölüme yaklaşırkenki kırılma nedeniyle karakterlerin çoğu kökten değişti.  Özellikle o ilk 5 bölümdeki, yöresel şive ile konuşan, temiz kalpli, kendi temiz dünyasında yaşayan, Sancar'ın eli-kolu olan Yahya gitti;  yerine "bir anda" gıcık, sorunlu, ezik, hatta ahlâksız bir Yahya geldi.

Dilim varmıyor ama,  psikopat kötü adam "Akın" rolünü oynayan Erhan Alpay da iyi iş çıkarıyor. En önemli rollerden biri olmasına rağmen; en kötü-yetersiz oyunculuk ise Sancar'ın annesi  "Halise Efe" rolündeki Gonca Cilasun'da bence. Aslında oldukça zor sahneleri çok başarıyla canlandırmasına rağmen, toplamdaki bu olmamışlığı, rolü üzerinde yeterince gözlem yapmamış ve kafa yormamış olmasına bağlıyorum.  Adı geçen oyuncu,  geleneksel  "Anadolu kadını"  anne tipine  çok yabancı belli ki! Araştırma ihtiyacı da duymuyor,  ikide birde "Lâ havle velâ!"  deyip duruyor ama o lafın asıl söylenişini bir merak edip öğrenmiyor...  Gençliğinde  "besleme"  oluşu  yüreğinde yara olan bu kadın, ailece kendi evlerinde yemek yerken  kahvaltıda dahi çatal-bıçak kullanıyor... gibi gibi...  Onlarca detay hep es geçiliyor.


İtiraf etmek gerekirse, ben bu dizinin istendiği takdirde Bizimkiler gibi bir aile dizisine evrilebileceğini düşünmüştüm. Nare-Sancar arası geçmişten gelen yüklere ayrılan bir veya iki sezondan sonra, en az 1 yıl da bir aile dizisi olarak ev-iş-entrikalar-sevinçler, yani tipik aile dizisi tarzında gayet iyi yapılabilirdi. Ancak unutmayınız ki Bizimkiler'in senaristi Umur Bugay,  ayakları sağlam yere basan, tiyatro deneyimi olan, sahneyi farklı açılardan bilen, kalemi sağlam bir adamdı. Bu dizide ise maalesef ergenlere hitap eden, ne istediğini bilmeyen,  yetenekli ama uçarı bir senaryo grubu var.  Helal olsun onlara ki güzelim diziyi  8. - 9. bölümde bir anda mahvediverdiler!

Düşük bir ihtimal de olsa, eğer burayı tv dizi sektörüyle alakalı birisi okuyorsa,  gelecek için bu yazıdan istifade edebilir. Şöyle ki:  İyi başlamış ve seyirci tarafından tutmuş  dikkate değer bir iş nasıl batırılır, ergene bağlayarak reyting alacağız derken aksine nasıl gittikçe düşer? Saçma sapan müzik kullanımı ve kalitesiz melodilerle seyirci üzerinde nasıl  ŞOK etkisi  yaratılır?  İzleyici daha ne kadar aptal yerine konabilir? Nasıl attan inip eşşeğe binilir?  Avrupai tarzdan Hint sinema diline son sürat dalış prime time'da mümkün mü?  Özgün müzikten taverna müziğine ani vites değişikliği ile nereye kadar?   Hepsi ama hepsi bu dizide!


Dizi çekimlerinin yapıldığı Muğla'da özellikle sokak çekimlerinde (alışveriş, AVM, hastane, havaalanı gibi) açık alanlarda geri planda kameralara el sallayan güvenlik görevlileri, kameraya bakan yaşlı teyzeler, amcalar filan görebilirsiniz.  Dikkatle bakarsanız :)
İnsanımız kameraları çok seviyor anacım, "İşinize bakın, çaktırmayın"  filan da desen nafile.

Zamanda geri gidişlerde, 9-10 sene geri gidildiğinde dahi görüyoruz ki kadının elindeki oje rengi yine aynı,  erkeğin (Gediz)  ergenlik dönemindeki sakalı-kilosu-giyim tarzı tıpatıp aynı, gibi tuhaflıklar da cabası...

Ancak hiçbir şey Nare'nin saçlarını neden hiç toplamadığı kadar ilgi çekmiyor. İnternette dizi forum sitelerindekilere bile dert olmuş bu mevzu. Bir tek akıl hastanesindeyken saçlarını toplu görüyoruz bu hanım kızımızı. Onun dışında hep sürpürge gibi sallanıyor,  at gibi şahlanıyor o saçlar. Gönülden kendisine bir toka hediye etmek istiyoruz.  Ayrıca 1 kez hariç, neden yatarken hiç pijama giymeden direkt üstündekilerle ve full makyajlı olarak yatıyor,  kıllanıyoruz.

Dizide başka saçmalıklar-ilginçlikler de var tabii. Mesela dikkat ettiyseniz  (Akın hariç)  park ederken arabaların asla kilitlenmemesi, geceleyin odada ışıklar açık uyuma,  Nare'nin ilginç kıyafetleri-ayakkabıları,  Gediz'in aksesuarları vesaire...

Oldukça ilgi çeken dizi müziklerini ve kullanılan şarkıları da yakında bu yazıya ekleyeceğim.  Şimdilik sadece şunu not düşeyim:  12.bölümde tam 5 dakikalık "Uzun ince bir yoldayım" türküsünü Tarkan'dan girdiler ki;  bu kadar alakasız laf ola beri gele bir şeyler de oldu işte!


Gelelim dizideki esaslı saçmalığa:
Yukarıda da az değinmiştim,  biraz daha açmak istiyorum, zira bu ciddi: Çünkü PARA konusu ile ilgili. Yani reel hayatta en şakası olmayan konu.

Dizide kızı ile eve çıkmayan isteyen, çocuğunu tek başına büyütme azminde,  özgür (ve ahlâklı) bir anne var karşımızda. Kızı da annesi ile bir evlerinin olmasını çok arzuluyor. Annesi  "artık az paralarının kaldığını, bir an önce çalışması gerektiğini, yoksa babasının evinden onu alamayacağını,  bazı lüks şeylerin imkansız olduğunu"  söylüyorken...  Ertesi bölüm bir bakıyoruz ki ev tutulmuş.

Öyle sıradan veya site tipi bir ev değil ama! Denize sıfır gibi ve arka bahçesinde devasa bir havuzu olan iki katlı modern tip bir villa!!!  (Yanda önden çekim fotosunu koyuyorum)

Silme gerizekalılık!  Ne var ki Türk dizilerinin çoğu ya konak ya villada geçtiğinden, genel izleyici kanıksamış artık bu saçmalıkları. Ya da  "yediririz"  sanıyor yönetmenler.  İnanın bir gerizekalı olarak -isimsiz-  halde  tarihe geçiyorlar.

(Dikkat ederseniz kaçın kurrası delikanlı patronların, kumarbazın tillahı bir adamla (Sefir)  durmadan kumar oynayıp para yedirmelerine hiç girmiyorum bile! Polise gidip Akın'la ilgili şikayette bulunacaklarına kumarbaza para yediriyorlar, hem de milyonlarca Dolar ve Euro!...  LOL)

(Türk milletinin fazla çalışmadan, büyük miktarlarda  PARA'ya ya mirasla ya da hırsızlıkla ulaşılabileceği eğilimine yer vermesi de cabası. "Yarıcının oğlu" Sancar, büyük bir servete ancak belediye kasasından hırsızlık ve evrakta sahtecilik ile ulaşıyor. Dizide bunu legalize etmek içinse senaryoya bir miras hikayesi ekleniveriyor. Hey maşşallah!)


Doğrusunu söylemek gerekirse bu dizinin ilk 5 bölümünü beşer kez izlemişimdir, abartmıyorum.  8. ve 9. bölümden sonra ise kopmuşumdur,  artık tek bir bölümü bile zor izliyorum.  (O da atlaya atlaya ve sırf buraya yazabilmek için.)


Gelelim  pek mühim :)  psikolojik  ve  sosyolojik analizler  kısmına:

Ek$i Sözlük'te  bir yazar   (@dodododi)   demiş ki:
"Köylünün, sonradan görmüş olanın rezilliğini gösteren dizi. Köylü olarak işlenen karakterlerin yüzlerinden resmen pislik akıyor."
Bu da blogumda bulunsun.

Görebildiğim kadarıyla herkes Sancar'ın hastalıklı, psikopat taraflarını sayıp döküyor;  çareyi de Nare ile Gediz aşkında bulmaya çalışıyor ancak şu ana kadar Nare'nin sorunlu taraflarından bahsedeni pek görmedim desem yalan olmaz.

Nare en başından beri "kendince" sebeplerden ötürü sürekli önemli şeyleri gizliyor veya anlatmıyor: Annesinin öldüğünü, tecavüze uğradığını, neden yıllar sonra kızını alarak Türkiye'deki babasına getirdiğini, Gedizlerde kaldığı bir gece Akın'ın yatak odasına kadar girdiğini... Tüm bunlar ve daha fazlasını sürekli gizliyor. Sorulduğunda ise susuyor,  bazen de yalan söylüyor. Tutup da doğrusunu söylediğinde ise
kaosortaya çıkıyor. Zira kırk yılın başı ilk defa söyledi/anlattı ama sevdiği adam (veya Müge gibi sevdiği insanlar)  ona inanmadı. Üstelik aynı davranış kızında da var. O da bilmesine rağmen neden geri döndüklerini, cici annesinin kıyafetlerini kesmekle tehdit ettiğini, ona iftira attığını, Akın'ın yatak odalarına kadar girdiğini, çok korktuklarını filan hiç ama hiç anlatmıyor kimseye. Travma ile baş edemeyecek seviyeye geldiğindeyse  titreme nöbetleri  başlıyor,  aynı annesi gibi.

Sancar zaten "şüphe" tarafı gelişmiş,  beğenseniz de beğenmeseniz de ülkemizde sayısız örneğini bulabileceğiniz hastalıklı kıskanç, fakirlikten şundan bundan hastalıklı ciddi ezik tarafları olan ve medeniyeti de  (dolayısıyla medeniyet düşmanlığını da)  kafasında yanlış yere oturtmuş,  yabancı düşmanlığı olan yöresel bi tip.  Sefirin kızına yüreğinde yer açarak Sevgi ile dönüşümünü ve diğer benzerlerinden farklılaşmasını gerçekleştirmiş. Ama belli bir eşiği ısrarla aşamıyor. Bir erkekle bir kadının arkadaş olabileceğini anlayamıyor mesela, kabullenemiyor.  Sefirin kızına sürekli gizlememesini söylüyor, Nare ise kendince sebeplerden bildiği yolda yürüyor.  Sancar'ın annesi derseniz bu toplumda sayısı hiç de az olmayan, tahakküm için çıldıran;  güç ve para ile ağalaşan erkek annesinin light bir örneği.  (İyi bir oyunculuk sergilenemediğinden  o rol tam yansıtılamıyor,  ama böyle.)

Bu diziye çeşitli internet sitelerinde yazılan yorumlardan toplumumuzdaki yabancılaşmaları idrak edebilirsiniz ayrıca. Yaygın farklı kesimler birbirinin yaşam, değer yargısı ve hayat tarzından inanılmaz habersiz bu ülkede.  Ciddi iletişim kopukluğu aşikar. Reel hayatta çok normal karşılanan çok sık yaşanan şeylere aşırı tepki veren pamuklara sarılmış tipler var. Apayrı dünyaları aynı mahallelerde yaşayan insanlar birbirlerini ezberlenmiş yargılar üzerinden değerlendiriyor.  Bu kadar uzun yazmamızın bir nedeni var yani.

Sosyolojik tespitimizi de yaptığımıza göre herkese iyi seyirler gayrı.

Edit:  Kızda kamera kaydı var, savcılığa teslim edeceğine sevdiklerini inandırmaya çalışıyor. Uçakla yurt dışına çıkışını sağlayarak, ruh hastası saplantılı tacizcisinden kendisini şıp diye kurtarmış sayıyor. Millet de çözümü  Nare-Gediz  (yasak)  aşkında  arıyor.
Özetle:  Patolojik!



Evet nihayet dizi müziklerinden dikkat çeken 10 tanesini derleyebildim,  burada YouTube linkleri de bulunsun.
  1. Sefirin Kızı Jenerik - Gökhan Kırdar (2019)
  2. Gökhan Kırdar - Sancar Track 1  (Sefirin Kızı)
       (Şüphe ve acıyı çağrıştırıyor.)
  3. Nim Sofyan - Efem
  4. Gökhan Kırdar - Ja Izgrei  (Bulgarca)
  5. Sefirin Kızı - Çok Geç  (2020)
  6. Sefirin Kızı - İki Keklik
  7. Yüksel Baltacı - Alacanın Efesi
  8. Yüksel Baltacı - Deniz Üstü Köpürür
  9. Cem Adrian - Ben Seni Çok Sevdim
  10. Gökhan Kırdar - Yağmur

23 Aralık 2009 Çarşamba

 TAKVA


Yanlış hatırlamıyorsam 2006 sonlarında vizyona girmiş, 2007'nin başlarında konuştuğumuz bir filmdi Takva. Vizyondayken kardeşimle izlemişken bir de geçenlerde televizyonda denk geldim. Sözlük yazarlığı yaptığım dönemde Takva ile ilgili yazmış olduklarımı bu vesileyle bloguma da aktarmak istedim;  burada eski-yeni Türk filmlerinden de bahsediyorum sonuçta.

Bence bu filmin en dikkat çekici ve başarılı özelliği, Türk Sineması'nda nadiren olan  (belki de ilk kez) İslam veya din üzerine çekilmiş bir filmdeki dini sahnelerin nispeten sırıtmaması, komik durmaması ve özellikle bazı kareleri ile ibadetteki huşuya yakınlaşması idi.


Film bir bütünlük sergilemiyordu.  (Kendimi ukala gibi hissettim bir an. Hangi ara  "sinema eleştirmeni"  olmuştum ki!)
Neyse efendim  konumuza dönelim.
İçerisinde sanatsal, farklı ve zihni meşgul edici unsurlar barındırmakta idi TAKVA.  Muharrem'i canlandıran baş rol karakter oyuncusu  Erkan Can  bu filmde çok iyi oynamıştı. O kadar ki, sanki gizlice bu adamın evine kameralar yerleştirilmiş;  bize de sinema niyetine biraz sanat biraz maneviyat sosuyla bezenmiş bu görüntüleri izletiyorlar gibiydi.

Filmin senaryosunda, Türk Sineması'nda genelde çok düşülen bir hataya tekrar düşülüp  karakterler arasında göze batan, aşikar bir taraf tutma, üstünü altını çizme yapılmamış. O zamanlar bir sözlük yazarının da dediği gibi;  bu sayede,  "Sadece öfke dolu bir senaryo bekleyen entelektüellerin ya da gönül gözüyle bu dünyada yaşayan dindarların izleyebileceği bir film olması engellenmiş böylece."

Ne var ki ilk dakikalarda çıkan zikir sahnelerinde bir yapaylık hissettim kendimce.  Muhtemelen o sahnelerdeki oyunculuklar üzerinde çok çalışılmıştır, zaten filmi yapanlar da bunu söyledi ama bazı şeyler sadece oyunculuk ya da çok tekrarla aşılamıyor. Keşke o sahnede görüntüyü çeken ve görüntüsü çekilen insanlar yaptıkları şeye kendileri de inansalardı. Zikir ayinlerinde müritlerin kendinden geçerken ve grup içinden biri/birileri onları coştururken içinde oldukları ruh halini anlayabilselerdi. O zaman daha inandırıcı bir film olurdu bence.

Güven Kıraç, yaklaşık aynı dönem vizyona  girmiş olan  Sınav  filminde
ne kadar iyi olmuşsa,  bence bu filmde
o kadar iyi olmamış.
Adam iyi oynamamış değil, belki de iyi oynamıştır. Ama o kadar komedi filmlerinde görmeye alıştık ki Güven Kıraç'ı, ve o kadar başarılı ki sorunlu komik tiplemelerde!  (bkz: Kirpi)...buna bir de Takva'daki başarısız takma sakal denemesi eklenince,  okuldaki sene sonu müsamere oyunlarını çağrıştıran bir figür  (hoca efendi?)  çıkmış ortaya.  Ben öyle gördüm bir izleyici olarak.  Ve tekrar söylüyorum, Erkan CAN  çok iyi oynamış. Hatta sinema salonunda filmi izlerken yanımda oturan çocuk bir yerde yüksek sesle  "Aynı babam gibi namaz kılıyo lan,  hatta terlikleri bile aynı!"  diye ses verdi.

Gelelim rüyalara...
Film içerisinde öyle rüya sahneleri var ki,  sanki "film içinde rüya"  veya  "film içinde film" gibi değil,  "aynı sinema salonunda iki film birden!"  olayı gibi.
Bir de sanki birkaç bölümlük bir eserin ilk bölümü gibiydi Takva.  Sonunda konu bir yere bağlanmadı, sadece bir kolaj izlemiş gibi olduk çıkarken.

Tabi filmle ilgili bir sürü eleştiri böyle alt alta sıralanabilir; ya da şöyle iyi böyle iyi, şu yüzden güzel de denebilir.  Açıkçası hakkında duyduğum en dikkat çekici kritik Hakkı Devrim'e aitti. Hatırladığım kadarıyla burada paylaşmak isterim:

"Muharrem içine kapalı,  dini akidelerine sıkı sıkıya bağlı  ve hiç cinsel tecrübesi olmamış bir adamı oynuyor, değil mi?  Ama gördüğü rüyalar bana ancak çok deneyimli bir erkeğin göreceği cinsten geldi.
...
Bana filmden sonra insanlar sordu, 'Siz beğendiniz mi?' diye. Beğendim beğenmedim, o çok önemli değil ama Türkiye bu filme hazır mı? Bu filmde anlatılan şeyleri tartışmaya hazır mı?  Bana cevap olumsuz gibi geliyor"
 gibi bir şeylerdi. Birebir hatırlayamadığım için tam olarak ne dediğini de yansıtamıyorum tabi.



EKLER:
  • Filmi izlemeden birkaç gün önce kafayı,  "olmadan olmuş gibi yapmak" ifadesine takmıştım. Bu ne ola ki diye düşünüyordum. Takva filmi benim için biraz da o sorunun cevabı oldu. Bedensel arzularının üstesinden gel(e)memiş bir adamın, sanki bunları ve dünya nimetlerinin çekiciliğini aşmış gibi kendisini konumlandırmış olmasının ruhu üzerindeki korozif etkileri de veriliyor filmde.


  • Bugüne kadar Türkiye'de ve dünyada pek çok ödül almış olan bir film. Türk Sineması'nda yapılmış nispeten en komik olmayan dini sahneleri barındırıyor. Genelde dini filmlerimiz komik ve abartılı duruyor malum olduğu üzre.  Sadece şunu söylemek istiyorum:
    İslam hakkında pek olumlu düşüncelerim olmasa da, İslam'ın yansıtıldığı etkileyici bir filme de şapka çıkarırım ben.  Ve Takva'da yönetmen Özer Kızıltan güzel iş çıkarmış gerçekten. Tüm eksiklerine rağmen,  bardağın dolu tarafından bakalım derim.

    (Özer Kızıltan, bir zamanların meşhur Kanal D dizisi Gülbeyaz'ın yönetmeni imiş. Ayrıca Yağmur Zamanı'nı da o yönetmiş! Bugün bunları öğrendim ve burada da bulunsun istedim.)


  • "İçinde müzik yok ki neresine en iyi müzik ödülü verilmiş bunun?" gibi soruları olanlar, resmi internet sitesine yönelebilirler...diyecektim ki site kapanmış.  Ben de You Tube'dan bulduğum birkaç link vereyim bari.
    bkz:  YouTube  film fragman
    bkz:  YouTube  (Zikir sahnesi)



2 Kasım 2009 Pazartesi

KANAL-İ-ZASYON


Yaklaşık 1 buçuk saatlik bir yeni dönem sinema filmi.
Yönetmen + Senarist: Alper Mestçi.

Başrollerdeki oyuncuları afişten de az çok seçebilirsiniz.  (Okan Bayülgen & Hakan Yılmaz)

Erol Günaydın, Rasim Öztekin, Serhat Özcan, Orhan Aydın gibi tanınmış oyuncular ise yan rollerde.
Hakkı Devrim, Ahmet Çakar, Sadettin Teksoy, Metin Uca gibi isimler de sürpriz rollerde yer almış.


Geçen gün büyük bir salonda izledim ve eğlendim ben şahsen.
Shockhaber'den Zaga'ya, ordan Şahan Gökbakar'ın tv skeçlerine kadar şimdiye dek içinde yönetmen-senarist olarak bulunduğu işlerde dile getirdiği şeyleri, biraz daha farklı bir tema ve değişik unsurlarla sinemaya aktarmış Alper Mestçi. İlk başta (filmin başında) Okan Bayülgen'in sırıttığını ve neden kadroya en tepeden alındığını anlamasam da, sonradan canlandırdığı İmdat tipine uygun davranan "fakir bir deli"  olduğunu anladım.  Güzeldi.  Bir Türk filmiydi.

Televizyon eleştirisi odağında ürettiği  Hayvanım olur musun?,  Kim 500 tokat ister?  ve  Sarı Bıyık ile Haber Bülteni  gibi buluşlar sırıtmamış ve toparlamayı bilmiş bence. Filmin sonuna doğru İmdat'ın hapishane günleri ve televizyon ile ilgili yorumu, ertesinde de bir sinema sitesindeki izleyici görüşü ile bu nadide sinema yorumumu noktalayayım:
"İçerde düşündüm de... 50 kişi, tam 50 kişi  buna bööle bakarken içerde olduğunu unutuyo.  Acaba dedim, dışardakiler de buna bakarken dışarda olduklarını mı unutuyo?"

"Ben sinemaseverim" diyen herkesin bu filmde seveceği birşeyler var bence, sadece nasıl baktığınızla alakalı... Aslolan ne kadar az veya ne kadar çok güldüğün değil zaten bu filmde (komedi anlayışı insandan insana değişir), benim Kanal-i-zasyon'da en çok takdir ettiğim şey Türk sinemasında komedi adına bir ilki başarmış olması.  Bu film "komedi" olarak tanımlansa da ve içinde ağırlıklı olarak komedi unsurları olsa da,  bence yapılış amacı ve türü farklı.  Şöyle ki bu film  "öyle bir komedi filmi yapalım ki herkes sinemada gülsün gişede parayı kaldıralım" mantığından ziyade, "insanlara televizyonda nasıl saçma sapan şeylere güldüklerini gösterelim" amacıyla yapılmış bir film yani bir eleştiri filmi! İnsanın kendi kendisine, kendi saçmalıklarına gülmesini sağlamak,  ayna tutmak bir nevi amacı.
...
Adamlar (senarist ve yönetmen)  medya eleştirisi gibi bir konuyu ele alıp onu bir sinema filminin içine adapte etmişler. Bir sürü tv programı var filmin içinde. Onlar için özel dekorlar, logolar, müzikler filan hazırlamışlar; hiçbiri de skeç gibi durmuyor, gerçeğinin ta kendisi gibi  ama bir yandan da mizahi bakış sağlanmış vesaire vesaire... Böyle bakıldığında çok zor bir işin altına girmiş zaten film!  Büyük ölçüde de başarmış bence.
...
Haa daha iyi olamaz mıydı? Mesela başrol için oyuncu seçimi bence de yanlış, Okan'ı rolle bütünleştiremiyor insan. Engin Günaydın süper olurdu diye düşündüm ben... Sonra filmin hikayenin aktığı kısımlardaki montajı daha hızlı olabilirdi,  programlar çok tempolu olduğu için hikaye kısmı durağan kalıyor.
...
E tabii maalesef bazı durumlara gülmek için de onları bilmek gerekir, farklı bir gözle algılayabilmek gerekir. Sen televizyonu zaten eleştirel bir gözle izlemiyorsan, sadece boş boş bakıyorsan sinemada da milletin güldüğü pek çok yerde niye gülüyor ki bunlar yaw, nesi komik bunun dersin!
Onlar aslında 'sana' gülüyorlar arkadaşım,  'seninle' gülmüyorlar!  :)"

(Nariku  -   sinemalar.com)


.

7 Mayıs 2009 Perşembe

 Romantik


Uzun zamandan beri  ilk defa bugün
bir bahar havası vardı dışarıda. Sevmediğim sıcaklara  ve  yaz ayına bizi ulaştıracak olan bu sayılı özlenen bahar günlerinde,  biraz da Sinema üzerine yazmak istiyorum. Vizyondaki X-Men Başlangıç:  Wolverine'a gidecektim bugün sözde...  Ancak heyhat!  Zamansızlık + Depresyon.
İyisi mi Sinan Çetin'in seneler boyunca çekimlerini sürdürüp,  güç bela ancak 2007'de vizyona girebilen  Romantik filminden bahsetmek...
(Nerden aklıma geldiyse şimdi?)


Bir sinema salonunda,  çoğu zaman yaptığım gibi  tek başına gidip izlediğim bu filmde,  psikolojik gerginlik anlamında öyle sahneler vardı ki,  bazı insanlar ortamı derhal terk etti.  Filmden sonra izleyiciler ne yazmış diye sözlüklere baktığımda bazı eleştirilerle karşılaştım. Mantıksızlığından dem vuranlar olmuştu,  kötü demişlerdi vs...

Tipik Sinan Çetin tarzı bir yapımdı bence.  Bu adamın kendine özgü fantastik bir sinema dili var  ve filmlerine de -doğal olarak- yansıyor bu fantazi anlayışı.  Amerikan filmlerinden  (özellikle yönetmenin gençlik dönemi Amerikan filmlerinden),  Hollywood film klişelerinden de besleniyor bu anlayış.  Bunu daha önceki filmlerinden  Komiser Şekspir'de de görmüştük.

Vizyona girdiği dönemki bir sözlük yazımda şöyle demiştim:


"Romantik,  içinde mantık aramanın son derece mantıksız olduğu bir film.  Fantazileri uğruna kendilerini hiç etmeyi  veya öldürmeyi seçebilen adamların anlatıldığı bir yerde neyin mantığı aranıyor, bilemiyorum.  Üstelik bu bir Sinan Çetin filmi!  (Sinan Çetin'i küçümsediğim için demedim.  Sadece adamın kendine özgü fantastik bir tarzı var,  üstüne bir de Amerikan sosunu ilave ederek ürünlerini piyasaya sunuyor.)

Komser Şekspir'i anlamış olanlar;  bu tuhaf Amerikan soslu fantastik sinema anlayışı ile tanıştıklarından,  Romantik filmini de mantığın bir kriter olarak ele alınmadığını bilerek izleyeceklerdir. Yalnız bu filmde Sinan Çetin kendini de aşmış  (tarzının gereksiz de olsa altını üstünü çizme konusunda)  ve bu tarzdan hoşlananlara hoş kareler sunmuş. Hoşlanmayanlar içinse boktan bir şey yapmış elbette.  Sonuçta sinema bir sanat dalı olduğundan;  iyi sinema/kötü sinema kavramı da kişiden kişiye ve beklentilere göre değişebiliyor.

Filmden kısa notlar olarak denebilir ki içinde yoğun bir cinsellik ögesi var,  hem konuyla alakalı  hem de alakasız/bağımsız olarak.
   (Sinan Çetin'in reklamcı olmasının bununla bir alakası var mı acaba?)

"Oyunculuk yok"  denmiş bazı yorumlarda.  Bence Teoman şarkıcılığından çok daha fazlasıyla katılmış bu filme...
Okan Bayülgen ise  Okan Bayülgen olduğunu unutturacak kadar iyi oynamış.  Eğer insanların dış görünüşleri estetik ise,  ses tellerinden çıkandan da bu kriteri bekleyenlerden değilseniz;  Yasemin Kozanoğlu bile iyi olmuş  -ki ben kendisinin gereksiz manken oyuncu kontenjanından kadroya alındığı gibi bir önyargıyla gitmiştim filme-.   Bir de filmin onca yıllık tarihini ucundan köşesinden takip edenler anlayacaktır ki konusu defalarca yazılıp çizilip değiştirilmiş,  nerden nereye gelinmiş.  Zaten castingde  ilkin Okan Bayülgen'in adı geçmesine rağmen,  Teoman'ın daha uzun sahnelerinin olması bile bunu kanıtlıyor."


23 Mart 2009 Pazartesi

 Güneşi  Gördüm


Vay anassını sayın sinema severler! Bu filmden sonra kendime gelebilmem, vizyondaki bir Türk filmine bir daha gidebilmem için, korkarım ve zannediyorum, pek çok Amerikan filmi izlemem şart.

O kadar sıkıldım ki filmi izlerken!
Son yıllarda izlediğim pek çok Türk filmi içinde en kötüsü şüphesiz bu idi.  Hani Sinan Çetin'i diline dolamış birileri iş olsun diye Romantik'i yerden yere vuruyor ya!  İşte o Romantik bu filme açık ara fark atar.

Zaten malum olanı söylemeye gerek yok.  Yine de  biz seyircilerin bu kadar aptal yerine konmasına dayanamıyorum artık.

Kürt meselesi,  devlet,  savaş,  terörist  ve askerleri  içerisinde barındıran bir film yapıyoruz  iddiasıyla ortaya çıkılıyorsa; seneryoya ve diyaloglara az daha özen göstermek gerekmez miydi?

Filmin ilk yarısında;  komutan,  sorumlu asker  (rütbesini anlayamadım)  ve  köylü adam  arasında geçen öyle konuşmalar var ki,  ben kendimi  köşedeki Ziraat Bankası'nın fatura kuyruğunda memurla sohbet edenleri uzaktan izliyorum sandım bir an.
(Cümle bile ne kadar sıkıcı oldu,  anlayın artık.)
Hikayedeki kopukluk ve uyumsuzluklara hiç girmiyorum bile...

Kompozisyon dersindeki gibi ezberlenmiş ve kalıplaşmış,  ruhunu kaybetmiş cümlelerle bezeli bu propaganda filmini izlerken bir taraftan da ne kadar geç kalınmış olduğunu düşündüm.  Evet, sene 2009  için  çok geç kalınmış bir hikaye  ve  dillendirilmede gecikmiş olgulardan bahsediyor  Güneşi Gördüm  filmi.  Bu yüzden de baydıkça bayıyor.

Hayatta bazı şeyler için geç kalınca,  yakalamaya çalıştığınızda da olmaz birşeyler, mayası tutmaz. Biraz da hüzünle söylüyorum şimdi bunları.

(Hiç birisine haksızlık etmemek için isim vermiyorum. Yine de, az buçuk okuyan ve Kürt sorunu hakkında hangi taraf ne diyor, buna az buçuk kulak kabartan bir insan, filmdeki demodelik karşısında yarılmıştır herhalde.)

Bir de önemli gördüğüm bir şey var:  Kürtlere bir özür borcumuz var bizim bence. Vicdanen ben rahatsız oldum mesela.  Sinemamızda bir türlü Kürt tipini ve geleneğini canlandıramadık biz.  Kürtleri ya alay ederek,  ya komiğine vurarak,  ya da acıyarak merhamet sömürüleriyle yansıttık sinemaya.  Bir zılgıt, bir tespih, bir sakal,  bir de şalvar yetiyor Kürt olmaya!  Bu kadar basit olmamalı diye düşünüyorum.

Sonuçta bir başka alaya alınan ırk  Çingeneler  ile ilgili  Avrupa sinemasında ne kadar değerli filmler yapılmıştır,  ve bunların bazıları bu topluluğun geleneklerini de doğal bir şekilde sunar.
Biz ise 2009'da bile klişelerle bakıyoruz halklara...
Belki kendimiz de geç dönem yapay uluslaşma hareketleri ile hiçbir zaman ulus devlet ve millet bilincini geliştiremediğimiz içindir.

Bol bol duygu sömürüsünden fenalık geldi.  Uzun lafın kısası:
Bazen salondan yarıda çıkıp gitmeyi de bilmek gerekiyor galiba.


----

İğrenç espri köşesi:   Filmin adı  "GÜNEŞİ GÖRDÜM"  değil de "Travestileri gördüm"  olabilirmiş pekala.  O konuyu daha güzel işlemiş gibi.
("Ne işi var terör konulu bir filmde bu kadar travesti sahnesinin?" diye sormayın,  "mantık arama!"  zaten.)

Gereksiz yorum:   "Ne şiş yansın ne kebap!"  mantığıyla propoganda filmi olmaz. Aslında bi skim de olmaz ya neyse.

Kısa kısa...:   Ali Sürmeli'yi  hidrojen bombasıyla patlatma isteği" uyandıran bir film bu.  En sıkıcı ve en ruhsuz sahneler onunkiler zira.

Soru:  Son yıllarda Fethullahçılar ile Mahsun Kırmızıgül ve sineması arasındaki belirgin bir yakınlaşma var.  Bana mı öyle geliyor ki?


Tamamlayıcı nitelikte olacağını düşünerek,  Private Sözlük'ten bazı alıntılar yapmak istiyorum.  Merak edenler aşağıdaki yorumlar kısmından okuyabilir.

2 Mart 2009 Pazartesi

 Pandora'nın  Kutusu


Nihayet bu filmi de izledim.
Hüzünlü ve etkileyici idi.  Sonu gelip yazılar çıktığında herkes hala yerinde oturmuş ekrana bakıyordu.  Fazla da konuşmak istemiyorum, gidip izlemek lazım.

Konu olarak ne anlatıyor peki,  filme hangi etiketler verilebilir?
"Yalnızlık".   Büyük şehirdeki insanın teknolojiyle imtihanı  ve  yalnızlaşması. Uyuşturucu.  Yaşlılık.  Hastalık.
Özümüzdeki zayıflık.  Kadın cinselliği.
Kadında cinsel soğukluk.  Dokunma.
Ve tabii:  Karadeniz.

Güzel bir film.  Babane rolündeki  Tsilla Chelton  başta olmak üzere oyuncular çok iyi iş çıkarmışlar.
Türk Sineması'ndaki kayıp hazinelerden biri işte. Öylesine!
Adı fazla anılmamış, bilinmemiş.


22 Şubat 2009 Pazar

 Ve Tanrı Kadını Yarattı




Tanrı,  erkek  Kendisine hiç bir zaman yetişemesin;
Ama hep itaat etsin,  diye yaratmış bence kadını.

Zevzeklik bir yana,  geçenlerde eski Yahudi yazmaları ile ilgili birkaç şey okumuştum,  ilgimi çekti:
Misalse bir meleğin affedilmesi mümkün değilmiş.
Yani yapmaması gereken bir şeyi yaptığında  veya  yasaklara karşı itaatsizlik ettiğinde  sonsuza kadar cezalandırılırmış melekler.
Ama insanlar affedilebiyor.
Kusurlu olduğumuz için bence.
Belki de fiziksel bedenimiz  (topraktan oluşumuz),  kusurlarımız ve cinsellik sebebiyledir.

...
Belki Tanrı,  hayal kırıklığı ve acıyı  bir canlı türü üzerinde gözlemlemek istemiştir.  Kim bilir?
...

Ortaokul yıllarımdayken dönemin ünlü mankeni  Claudia Schiffer,  Brigitte Bardot'ya benzetilirdi.  O zamanlar bünye  "Bardot"  kim bilmezdi tabii.
Ve bu cehaletiyle kalkıp  "Ne alaka?"  da derdi,  "Tabii ki Claudia!" da...

Velhasılında ikisi de güzel kadınlarmış.  Ancak bugün BB'nin güzelliğinin zamana çok daha fazla yayıldığını görebiliyorum.

Aşağıda sağda  Roger Vadim'in  ünlü Fransız filmi  "Ve Tanrı Kadını Yarattı/...and God created woman/Et Dieu... créa la femme"  afişi  ve  1965 yılı tarihli  "Viva Maria!"  filminden  (BB)  Brigitte Bardot'nun bir fotoğrafını yerleştiriyorum.  En üstte ise  İtalyan yıldız  Gina Lollobrigida,  Notre Dame'ın Kamburu'ndaki  Esmeralda  olarak bize selam veriyor  (1956).




17 Şubat 2009 Salı

  Güz Sancısı

.
Şubat ayında vizyona giren yeni filmlerden biri Güz Sancısı idi. Zaten Şubat, Türk filmleri açısından bereketli bir aydır. Hazır yarı yıl tatiline de girilirken, ellerinde olan pek çok filmi aynı anda piyasaya süren yapımcılar sayesinde Türk filmlerinin zebilliği durumu yaşanır. Misalse 2009 Ocak sonu ve Şubat ayında vizyonda olan bazı Türk filmleri şöyle:
A.R.O.G, Şeytanın Pabucu, Issız Adam, Kadri'nin Götürdüğü Yere git, Ayakta Kal, Güz Sancısı, Kirpi, Pandora'nın Kutusu... (Bunlar sadece hatırlayabildiklerim, dahası da var.)

Gelelim  Güz Sancısı'na...

Etyen Mahçupyan'ın  künyesinde yer aldığını öğrenmemle birlikte gidilecekler arasında yerini almıştı zaten.  Son zamanlarda takip etmeye çalıştığım yazarlardan bir tanesi.  Tomris Giritlioğlu ile daha önceki kimi filmlerinde de beraber çalıştıklarını biliyorum.

Konudan konuya gibi olacak ama...  Not düşmek istedim:
"Atatürk ve Cumhuriyet Devrimleri'nden Sanat İnkılabı"  çok uzun tartışılabilecek bir konu ve yeri burası değil.  Sadece, misalse Atatürk'ün,
"Kurduğumuz Cumhuriyet'in ne seviyede olduğunu ve halkımızın Cumhuriyeti ne kadar benimsediğini en iyi sanatçılarımızdaki değişimden anlayacağız"
benzeri sözleri  ve bugün;  bunca yatırıma,  geçen bunca zamana  ve zenginleşmeye rağmen;  sanatsal ürünler açısından bu noktada isek,  bundaki faktörlerden birinin de kültür dünyamız içerisinde önemli yeri olan  Ermeni ve Musevi cemaatinin  bu topraklardan koparılması olduğuna inanıyorum.

... Gerçi filmle ilgili bazı eleştirilere kanmış olaydım,  filme gidebilmem bile mümkün değildi ya!  İyi ki kendi seçimlerimi daha üstün tutuyorum başkalarının yorumlarından.   (Dikkafalılığın en güzel yanı)


Efendim, film aslında 6-7 Eylül'ü filan anlatmıyor,  daha doğrusu bir belgesel değil. Belgesel bekleyenlerin az şaşırmış olması bundan.

Filmde (Senaryoda), o dönem içerisinde kurgulanmış bir aşk hikayesi anlatılıyor.  Başlangıçtaki oyunculuklar biraz "hamsı ve yapay" olsa da;  ilerleyen dakikalardaki sahneler,  müzik ve diyaloglar yelkeni doğrultmuş.  Özellikle Beren Saat  tam bir piskopat figürü çizmiş.  (Çarli dizisinden hatırladığımız)  İlker Aksum  ve sonradan  Zeliha Berksoy  olduğunu hayretle öğrendiğim (mükemmel makyaj yapılmış ve göz kamaştırarak oynanmış o babanenin)  oyunculuklarında,  (ve Belçim Bilgin etc.)  bir sinema salonunda olduğumu unuttum.

İzlenebilir seviyede bir film yani.  Konusu tabi çok önemli,  ama bu öneme layıkıyla inilememiş maalesef.   1955 Olayları  yüzeysel bir arka fon olarak kullanılmış.  Haliyle ne dolu dolu bir aşk hikayesi  ne de tarihi bir film çıkmış ortaya.  Yine de dokunaklı ve etkileyici sahneler yok değil.  Hakkında yazılmış olumlu/olumsuz anlamlı eleştiriler okumak isterdim doğrusu.  Ancak  -yine maalesef-  şu ana kadar pek bir şey bulamadım gibi...  Neyse ki  Ertuğrul Özkök  imdadımıza yetişti:   "Kapı işaretleyen çapulcular"  ile başlayıp,  "25 yıl boyunca  bir tek Kürt komşunun kapısına işaret konmadı"  diye sürdürerek  (Mısırlılar Yahudilerin kapılarının üzerine kanlı işaret koymuş diyor bu adam),  yıllar sonra bugünün Türkiye'sine dair bir dönem filmi çekilmek istendiğinde, nadide bir şahsiyet olarak baş köşelerde duran kendisi ve yazısına da belki bir ara değinirim.
.

9 Şubat 2009 Pazartesi

 Kirpi  (Sinema)


Bu sene yarı yıl tatilinde vizyona giren bir sürü Türk filminden biri de  Kirpi  idi.  Kalktım gittim. Buraya kısaca bir kaç not düşmek farzdır.

Bu bir komedi filmi.  Yandaki film  afişinden de anlaşılacağı üzre,  baş rollerinde Mazhar Alanson ve  Güven Kıraç  var.  Aslında iddialı bir afişle çıkmışlar bence. Bir sürü güzel kadın oyuncunun yanı sıra,  küçük rollerde pek çok ünlü oyuncu olmasına rağmen  anlaşılan yönetmen  "ortaya bir karışık"  yapmak istememiş afişte.

Gittiğime pişman olmadım açıkçası hoş bir seyirlikti.  Gülerken kasıklarınıza ağrılar giren bir komedi filmi değil;  ama basit işler ve küfürlerle güldürmeye çalışan bir hali de yok.  Mazhar Alanson o kadar doğal bir oyunculuk sergilemiş ki, göze batabilecek, iğreti durabilecek bir tiplemeyi  (Kirpi Reşat) zevkle baştan sona izledik.  Ayrıca daha önce  Sınav  filminde izleyip beğendiğim,  Elveda Rumeli dizisinde de oynayan  Caner Özyurtlu  da dikkat çeken bir isimdi.

Kirpi  yaz döneminde çekilmiş sanırım.  Şubat'ın ortasında bol sağanak yağışlı bir günde izlerken biraz tuhaflık oluşmadı değil.  Aslında güzel bir film,  tam bu zamanların  "Ergenekon-aldatma-iletişim-bilişim-telekulak-TV-mafya"  düzleminde güzel gitti.  Karı-koca sahnelerinin bu kadar uzun tutulmasına gerek yokmuş sadece.

Süper Baba,  İkinci Bahar,  Yabancı Damat  gibi eserlerin yazarı  Sulhi Dölek'in aynı adlı eserinden sinemaya uyarlanmış.  "Çok kötü bir film çıkabilir"  diye girmiştim salona...  Beklentiyi düşük tutmanın faydaları işte...
.