fantazi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fantazi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2014 Pazartesi

Kadınlar, resimler ve sayıklamalar



Bazen  "Neden?"  diyorum;  "Neden kadınlar, sanat, Tanrı ve tüm soyut özlemlerimiz, kuytularımız;  Ruhumuzu arındıran,  bize neş'e veren Müzik,  Aşk ve mizah,  veya dinmez yenilgilerimiz üzerine yazmıyorum?  Sonuçta bunlar daha evrensel ve ölümsüz değil mi?"

Üstelik bu bloga  «Ve Tanrı kadını yarattı»  diye başlamış biriyim.  Neden devamını getirmiyorum?
Yahut okumayı çok sevdiğim  "biyografi"  türünden neden paylaşımlar yapmıyorum?
"Siyaset denen iki ucu boklu değnek  ve  bütün bu gündem yazıları (Gündem'ler)  neden?"
Ne kalacak bizden geleceğe?  Adımız hatırlanacak mı ki?

Sürekli siyaset üzerine konuşan,  dünyayı ve insanlığı siyasetlerin-siyasetçilerin kurtaracağına inanan,  durmadan kendini kandıran acıklı bir üçüncü dünya ülkesi  ("Ne yerde ne de gökte,  iki arada bir derede diyarı")  insancıklarına dönüşmedik mi adım adım?
Hangi değerler ve birikim ile meydan okuyacağız Dünya'ya?
Elimizde ne kaldı ki  çene ishali'nden  başka?
Nasıl arınacağız irinleşmiş riyasetlerden,  kaçınılmaz çürümeden?



(Lauri Blank painting)




25 Mayıs 2009 Pazartesi

Ankara'nın Amblem Sorunsalı


"Hadi canım sende, böyle bir sorunsal da mı varmış!" demeyin. Gerçekten böyle bir sorun var,  hem de senelerdir.
Yaklaşık Melih Gökçek'in Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu ilk zamanlardan beri konuşuluyor.  Şöyle bir bakınca, neredeyse 15 sene olmuş.

Birileri diyor ki,  "Belediyenin amblem arayışları bütün ülkeyi neden bu kadar gerdi/geriyor?"

Elbette bu sorunun cevabını verecek kişi ben değilim. Ancak dönem dönem Ankara'da bulunan ve bu şehirde zamanlar geçiren biri olarak, halledilmesi gereken önemli sorunları varken, ısıtıp ısıtıp bu amblem sorunun ortaya sürülmesine de anlam veremiyorum.

Varsayalım ki  "Ankara'nın amblemi"  önemli sorunlar arasında yer alsın. Ki değil.  Ama öyleymiş gibi düşünelim bir an.
Aşağıda üç resim sunuyorum. Yıllardır kullanılmış eski Hitit Güneşi amblemi, Sıhhiye'de yer alan Ankara'nın en beylik heykeli  (Hitit Güneş Kursu Anıtı) ve Gökçek'in yıllar boyunca kullandığı amblemin fotoları.  Buyrun:





Maddeleyerek,  birkaç kısa not halinde:

- Ankara dediğimiz yer, başkent ilan edilişinden sonra Meclis, bakanlıklar, devlet daireleri, memurlar, hastaneler vs derken gelişmiş bir yerleşim yeri. Büyük ve önemli bir şehir oluşunun tarihi, yaşasaydı rahmetli anânemin olacağı yaştan fazla değil.

- Ankara'ya ilk gelişimde en çok şaşırdığım şeylerden biri şuydu mesela: Anadolu şehirlerinin çoğundan farklı olarak içerisinde çok az cami vardı.

- Böyle bir şehrin ambleminde  illaki  CAMİ  olacak diye kasılıyor.
İyi de, Ankara'da ne tarihi büyük bir cami var ne de bir cami kültürü. ("Namaz kılanlar yok"  demiyorum bakın.  Ayrı şeyler ve önemli farklar.)

Aynı şekilde bir çeşme kültürü de yok Ankara'nın.  Cami ve ibadet kültürü olan yerleşim yerlerinde,  su kültürü ve çeşme ile hayrat geleneğini görmeniz olağandır oysa.

- Şehirler ve iller için hayali amblemler geliştireceksek, ve bu fantazi amblemler illaki dini+siyasi görüşlerimize dayanacaksa;  "Texas ambleminde de cami olsun"  demek zor değil.

- Kocatepe Cami'nin simgesi imiş ısrar edilen amblemdeki cami. (Aşağıda sağda)
Kocatepe Cami, 1970'lerin başında ibadete açılmış. Bugünkü şeklini kaç senede aldı kim bilir... Bir şehrin simgeleri belirlenirken bu kadar yeni bir yapıyı almak ve ısrarla ona kilitlenmek için baya takıntılı olmak gerekir herhalde. Bir o kadar da simgeler peşinde koşmak. Ki görebildiğim kadarıyla İslâmcılar'da bunlardan bolca var.

- Mimari ile medeniyet  birbirinden kopuk kavramlar değil;  tam tersine iç içe ve bütünleyicidir. Medeniyetin göstergesi mimaridir. Dünyanın neresinde büyük bir medeniyet ve uzun süreli sabit bir güç merkezi görürseniz; orada büyük mimari eserler görürsünüz. Bir yapıdaki (hele ki resmî ve önemli yapılardaki) incelik ve çizimler, dönemin vizyonuna ışık tutar. Bir de bu açıdan bakın aşağıdaki uğruna nice kavga verilmiş ambleme.



Şimdi gelelim benim bu yazıyı asıl yazma sebebime:

İslâmcılar sürekli olarak "milli-manevi değerler"den bahseder biliyorsunuz. Onlardan başka bu değerlere önem veren yoktur.  Her şey onlardan sorulur.
Keşke böyle olsa idi, ülke olarak daha onurlu olurduk diye düşünüyorum. Zira epey bir süredir İslâmcılar'ın borusu ötüyor âmiyâne tabirle.

İşte bu milli değer bekçiliği yapan çevre, eline geçen her fırsatta derhal ve gecikmeden, bir yerdeki yerleşik tarihi kültüre ve birikime zarar verme çabası,
"Bizden olmayan yok olsun" eğilimi içerisinde.

"Milli değerler" diyorlar.  Ancak "milliyet" kavramına pek de önem vermiyorlar. Sebebinin, İslâm'daki "millet değil ÜMMET" anlayışı olduğunu söylüyorlar. "Millet yoksa, millet önemsizse, milli değerler nasıl olacak peki?" diye deşmemek lazım.  Zira mantık tanımları  İslâm'ın emirleri  ile "Hocaefendi diyor ki..."  arasına sıkışmış durumda.

Ellerinden gelen her fırsatta, milli unsurlar ve yerleşik âdetleri Arap kültürünün unsurlarıyla donatmaya çalışan bu insanların, zaman zaman Arap'tan çok Arap olma gibi kendilerini yer yer komik duruma düşüren bir eğilimleri de var. Bunu son Filistin olaylarında da görmüştük. Hatta siyasilerimiz bir uyarı da almıştı hatırlarsanız.
(bkz:  Gündemdekiler-Şubat 2009)

Çok da uzatmak istemiyorum bu konuyu.



HAZİRAN 2010'da gelen  EDIT:
Uzatmak istemiyorum demişim ama n'aparsın ki mevzu hala devam ediyor.

Sonunda Melih Bey grafikerlerle çalışarak yeni tezini ortaya sürdü.
Ve işte yanda Ankara'nın yeni logosu:
Gülen Ankara kedisi.

Melih Gökçek'in "Hitit Güneşi"ne nefretiyle başlayıp Atakuleli-camili tasarımdan gelindi bu günlere.

Devamı için bkz:  Ankara'nın yeni LOGOsu



KASIM 2017'de gelen  EDIT:
Melih Gökçek'in  Bülent Arınç'la giriştiği;  "Fethullah'a arazileri peşkeş çekmesi ve parsel parsel satması"  hadiselerinin de etkisiyle midir bilinmez;
28 Ekim'deki istifasının ardından;  yeni dönemde iptal edilen kendisine ait sivri projelerine  şimdi de  Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin logosu eklenmiş. Çalışmalar devam ediyormuş.
Ne sorunsalmış ama!



7 Mayıs 2009 Perşembe

 Romantik


Uzun zamandan beri  ilk defa bugün
bir bahar havası vardı dışarıda. Sevmediğim sıcaklara  ve  yaz ayına bizi ulaştıracak olan bu sayılı özlenen bahar günlerinde,  biraz da Sinema üzerine yazmak istiyorum. Vizyondaki X-Men Başlangıç:  Wolverine'a gidecektim bugün sözde...  Ancak heyhat!  Zamansızlık + Depresyon.
İyisi mi Sinan Çetin'in seneler boyunca çekimlerini sürdürüp,  güç bela ancak 2007'de vizyona girebilen  Romantik filminden bahsetmek...
(Nerden aklıma geldiyse şimdi?)


Bir sinema salonunda,  çoğu zaman yaptığım gibi  tek başına gidip izlediğim bu filmde,  psikolojik gerginlik anlamında öyle sahneler vardı ki,  bazı insanlar ortamı derhal terk etti.  Filmden sonra izleyiciler ne yazmış diye sözlüklere baktığımda bazı eleştirilerle karşılaştım. Mantıksızlığından dem vuranlar olmuştu,  kötü demişlerdi vs...

Tipik Sinan Çetin tarzı bir yapımdı bence.  Bu adamın kendine özgü fantastik bir sinema dili var  ve filmlerine de -doğal olarak- yansıyor bu fantazi anlayışı.  Amerikan filmlerinden  (özellikle yönetmenin gençlik dönemi Amerikan filmlerinden),  Hollywood film klişelerinden de besleniyor bu anlayış.  Bunu daha önceki filmlerinden  Komiser Şekspir'de de görmüştük.

Vizyona girdiği dönemki bir sözlük yazımda şöyle demiştim:


"Romantik,  içinde mantık aramanın son derece mantıksız olduğu bir film.  Fantazileri uğruna kendilerini hiç etmeyi  veya öldürmeyi seçebilen adamların anlatıldığı bir yerde neyin mantığı aranıyor, bilemiyorum.  Üstelik bu bir Sinan Çetin filmi!  (Sinan Çetin'i küçümsediğim için demedim.  Sadece adamın kendine özgü fantastik bir tarzı var,  üstüne bir de Amerikan sosunu ilave ederek ürünlerini piyasaya sunuyor.)

Komser Şekspir'i anlamış olanlar;  bu tuhaf Amerikan soslu fantastik sinema anlayışı ile tanıştıklarından,  Romantik filmini de mantığın bir kriter olarak ele alınmadığını bilerek izleyeceklerdir. Yalnız bu filmde Sinan Çetin kendini de aşmış  (tarzının gereksiz de olsa altını üstünü çizme konusunda)  ve bu tarzdan hoşlananlara hoş kareler sunmuş. Hoşlanmayanlar içinse boktan bir şey yapmış elbette.  Sonuçta sinema bir sanat dalı olduğundan;  iyi sinema/kötü sinema kavramı da kişiden kişiye ve beklentilere göre değişebiliyor.

Filmden kısa notlar olarak denebilir ki içinde yoğun bir cinsellik ögesi var,  hem konuyla alakalı  hem de alakasız/bağımsız olarak.
   (Sinan Çetin'in reklamcı olmasının bununla bir alakası var mı acaba?)

"Oyunculuk yok"  denmiş bazı yorumlarda.  Bence Teoman şarkıcılığından çok daha fazlasıyla katılmış bu filme...
Okan Bayülgen ise  Okan Bayülgen olduğunu unutturacak kadar iyi oynamış.  Eğer insanların dış görünüşleri estetik ise,  ses tellerinden çıkandan da bu kriteri bekleyenlerden değilseniz;  Yasemin Kozanoğlu bile iyi olmuş  -ki ben kendisinin gereksiz manken oyuncu kontenjanından kadroya alındığı gibi bir önyargıyla gitmiştim filme-.   Bir de filmin onca yıllık tarihini ucundan köşesinden takip edenler anlayacaktır ki konusu defalarca yazılıp çizilip değiştirilmiş,  nerden nereye gelinmiş.  Zaten castingde  ilkin Okan Bayülgen'in adı geçmesine rağmen,  Teoman'ın daha uzun sahnelerinin olması bile bunu kanıtlıyor."