Cem Yılmaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cem Yılmaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2014 Salı

 Perihan Mağden:  RTE-İbo-Avşar  Trinity


"Yurdumuzda her yetersizliğin 1 mükafatı mutlaka vardır",

gibi kimi sözleriyle beni benden almış bir yazardır Perihan MAĞDEN. Karmaşık Türkçesine rağmen, düzgün bir ifadeyle yazmaktan daha anlaşılır olabilir bazen. Lakin saplantılı bir kadın, kendi deyişiyle "arızalı". Ve takıntılı olduğu noktalarda abartılı sürrealist bir dili var. Acayip bir Tarkan ve Şahan Gökbakar hayranıdır kendisi ayrıca.  Tapınır adeta kendilerine.


Düşünceleri tutarlı değildir,  bir bütünlük sergilemez. Bence zaten böyle bir derdi de yok Perihan Mağden'in.  Sözlük'te bir yazarın da dediği gibi,  "iyi başlayıp kötü bitiriyor."  Radikal'de yazdığı yıllarda,  magazin haberlerine yer vermeyen bu gazetede gönüllü olarak magazinsel ağırlığı bol yazılar donatan köşe yazarı oldu.  Nur Çintay A  bile  bu konuda kendisi kadar istekli değildi. Gerçi Mağden gazeteden ayrıldıktan sonra dengeleri değişmiş gibiydi.

         Geçenlerde Taraf gazetesinde bir Perihan Mağden söyleşisi yayınlandı (13 Nisan 2014).  "Başbakan'a yolu İbrahim Tatlıses açtı"  şeklindeki bir sosyal medya paylaşımı sayesinde  Tehlikeli Temayüller  adlı yeni kitabından da haberdar oldum.  Ve itiraf etmeliyim ki son haftalarda içinde olduğum, beni yazmaktan alı koyan ruh halinden biraz olsun sıyrılıp bir şeyler okumama,  araştırmama ve "yazmama" neden oldu bu tesadüf.
Şimdi gelelim Mağden'in bazı tespitlerine...

Tayyip Erdoğan'a  "saldırgan mazlum"  dediği, "Türkiye siyasetinin 90'lı yıllarda popüler kültürle şekillendirildiği"  gibi ayan beyan malumun ilamı bir tespiti İbo üzerinden yaptığı için alay edilmesine sebep olan söyleşisinden bazı alıntılar şöyle:

İbrahim Tatlıses inanılmaz bir medya aktörüydü ve çok çok etkiliydi. Bizim günümüz ve gecemiz geçmiyordu ki İbrahim Tatlıses'le ilgili bir habere rastlamayalım. İbrahim Tatlıses hep şunları söyledi... Yaptığı bütün haltların karşılığında “Meyve veren ağaç taşlanmaz, Güneş balçıkla sıvanmaz” diyor,  “Çamur at izi kalsın”  diyor...  İbrahim Tatlıses'in  90'larda bize yaptığı ve kanıksattığı bütün numaraları şimdi Tayyip Erdoğan yapıyor. Hatta İbrahim Tatlıses'in onun öncü kuvveti olduğu kanaatindeyim.  Hülya Avşar da öyle.  Herkese sataşır, ona laf, buna laf... Birisi ona ezkaza cevap verdi mi  “E tabii benim reytingimden yararlanacak!” olur. Şimdi Tayyip Erdoğan da öyle...  Bence bütün 90'lar ve 2000'lerin ilk yılları boyunca bu popüler magazin figürleri bizi hadsizliğe, densizliğe, hedef şaşırtmacılığa, karartmacılığa, bugün gördüğümüz bütün bu araçlara alıştırdılar.

Tayyip Erdoğan sahneye geldiğinde bu ortam hazırlanmıştı. Özal Türkiye'siyle başlayan bir hadsizlik;  “A ne var, ben de konuşamaz mıyım, benim de fikrim var?” durumu... Bu hadsizlik öncesinde, kültürel sınıf farkına hürmet ediliyormuş. Sonra bütün o kültürel sınıf farkı yıkıldı ve çıkan bu medya figürleri,  mesela Reha Muhtar'ın  Show Haber'i de çok önemli. O kendini şimdi büyük solcu, devrimci olarak görüyor ama ben onun Türkiye'yi mahvettiğini düşünüyorum. Bir hastalık çıktığında, o hastalığı hazırlayan koşullar da var. Bütün bu koşullar popüler kültürde de aranmalı.


Bir kere ben bu  RTE-İbo-Avşar  tespitine katılıyorum.
"Başbakana yolu Tatlıses açtı" şeklinde şaka gibi bir tespit çıkıyor karşımıza ama zaten mantık-dışı dozu yüksek olan bir ülkede değil miyiz?  Türkiye'nin yakın dönem popüler kültürü ile Türk siyaseti arasındaki kurduğu bağı anlamayan ve alaya alanların, müzmin muhalif olmaya mahkum olduklarını belirtmek isterim ayrıca.

Samimi olarak, Recep Tayyip Erdoğan'ın Tatlıses ve Avşar'dan etkilendiğini ve bazı konularda aynı tarzı uyguladığını yıllardır düşünüyorum. Kendisi de Hürriyet'e verdiği bir söyleşisinde belirtti zaten, "Gündemden düşersem iktidarımı kaybederim"  gibi cümleler hatırlıyorum. Gündemden düşmemek önemli yani... Bu nedenle sürekli gündemi domine ediyor. Uludere-Kürt-kürtaj, tıkandıkça tekrar İsrail ve Mavi Marmara,  "kızlı-erkekli"  gibi hedef şaşırtmacalar... Aynı Avşar'ın gündem yaratma tarzı ve aynı Tatlıses tarzı savunma...  Bir toplumun popüler kültür düzeyini ve argümanlarını göz ardı etmek doğru değil diye düşünüyorum böyle uzun yıllardır iktidarın tepesinde olan bir siyasi aktör için.  Hele ki sürekli  "Halk bunu istiyor"  savunmasını yapıyorsa o iktidar.


Bu görüşlerime  "Hala mı AKP?  Gene mi RTE!"  ve  TROLLÜK nedir? başlıklı yazılarımda değinmiştim ilkin.  Özetle,  "Hala mı RTE?!" diyenlerin şaşkalozluğundan başka şaşırdığım bir şey yok.


Söyleşiye geri dönersek,  Cem Yılmaz için söylediği  "Adam komedyenliğini karakteriymiş gibi pazarladı"  lafı ile beni mest etti.   Böylelikle,  Charlie Chaplin üzerine her yeni keşfim ve değerlendirmemde, Türkiye'deki mizahçıların dünya çapındakilere kıyasla über mesleki deformasyonunu aklıma getiren bir ifadeyi dile getirmiş ki "azıcık ucundan"  bir ruh ikizliğimiz var sanırım Perihan hanım ile.



31 Ocak 2011 Pazartesi

 Gündem Ocak 2011-II

.
Heykeller ucube!
Başbakan Erdoğan, Kars'ta yapımı devam eden İnsanlık Anıtı adlı heykel çalışması için "Ucube" deyip bir de üstüne "Yıkılmalı!" şeklinde görüş-çıkış bildirince, gündeme yeni bir tartışma başlığı daha eklenmiş oldu.

RTE kendisini şöyle savundu: "Oradaki olayı değerlendirenler, TV'lere çıkanlar, o heykeli ve yeri gidip görmemişler. (...) Heykel ile ilgili takdir yetkisi kullanmak için illa güzel sanatlar mezunu olmak şart değil. Şarkı türkü için yoldan geçen vatandaşa 'Beğendin mi?' diye soruyorlar;  'Konservatuvar mezunu musun?'  diye sormuyorlar. (...) Heykelin olduğu yerde tarihi eserler var. Caminin kubbesi ile heykelin bulunduğu tepenin yüksekliği adeta eşit. Üzerine bir de 48 metrelik heykel var. Tarihi eseri gölgeleyecek bir inşaata izin veremezsiniz."

Bu konu üzerinde durmak istiyorum biraz. Önce ilgili çalışmanın heykeltıraşı Mehmet Aksoy'un  basın bildirisinden bir alıntı:

  "Heykel, ortadan ikiye bölünmüş bir insanın, bölünen parçalarının karşı karşıya konularak kendi kendine düşman edilmesini simgeliyor. Aralarındaki boşluk bir duvar gibi onları ayırıyor. Boşlukta uzanan el insanlığa uzanıyormuş gibi tutulmayı bekliyor. Bu el şu anda heykel yapımı durdurulduğu için yerde,  yerine takılmayı bekliyor.

Heykelin şu anda yarısının kabası bitmiş durumda, bu dört senelik bir emeğe mal oldu. Bu heykel yıkılır mı? Fizik olarak yıkılması çok zor. Öyle kepçeyle dozerle yıkılacak bir şey değil. Normal betondan üç misli daha dayanıklı akışkan beton içinde çelik borular ve güçlü bir demir konstriksiyon var. 1500 ton ağırlığında,  uçurumun kenarında bazalt kütlelerin üzerinde duruyor...
"


Kişisel yorumum:    Bu olay sonrası,  hazır  RTE ve Ak Parti de muhalefetsizliğinin verdiği rahatlıkla son zamanlarda dozu gittikçe artan çıkışlar yapıyor iken, fırsat bu fırsat deyip büyük bir karşı eleştiri ve yüklenme geldi bazı kesimlerden. Oysa ki savundukları heykellerin hali ve heykeltraşının açıklamaları ortada.

Kars deniyor.  Bu şehirde  Ani Harabeleri  gibi pek çok tarihi Ermeni yapısı var mesela... 'Sanat' ise,  'değer kavramı' ise bunları da es geçmek ayıp olur. (İlgili heykelin,  Türkler ve Ermeniler arasında yaklaşık yüzyıldır süren birbirine yabancılaşmayı,  dostluğun geri gelmesine duydukları özlemi simgelemesi amaçlanıyordu. Ve Türkiye-Ermenistan sınırına yakın bir bölgede inşa ediliyordu.)

Bu olay karşısında gösterilen tepkiler o şekilde sürüyor ki;  gören sanır Türk halkı heykele, sanata ve tarihe baya değer vermeye başladı.  Yok olmaya giden,  tarihsel değeri de bulunan sanat eserleri ile ilgili medyada tek bir patırtı göremezken,  (pop şahsiyetler bir çıkış yapmadığı takdirde)  tek bir kelam edilmiyorken;  sırf anti-AKP olmak adına her malzemeye durup düşünmeden sarılınırsa;  AKP ancak ve ancak "Türkiye'nin kaderi" olur,  başka da bir şey olmaz.  Çünkü desteksiz atışla hedef alınmaz.  Yanlış atış hedefi ıskalamaktan gayrı, "acemi" sıfatını da perçinler.

Ayrıntılı bir okurluk yapmadım ama  bir medya sitesinde bu heykellerin trilyondan fazlaya mal olduğu gibi şeyler okudum.
Yani bu ucubeler için 1 trilyon para harcamışlar!
Simgesel anlamı derin bir çalışma,  ama görsel olarak bu anlamdan çok uzak; ayrıca güzel olmaktan da...   (Ayrıca bu heykel ortadan ikiye bölünmüş bir insana benziyor mu allasen!)
Her sanat eseri göklere çıkarılacak diye bir şey yok. Bazı sanat akımları insan kanıyla ve çivilerle tablolar yapar mesela, beğenip beğenmemek sana kalmış. Sanat kolektif bir olay değildir.  "Yıktırılması talimatı vermek"  ise biraz düşündürücü tabi.

Asıl soru şu:   Kendi çevresindeki tarihi eserleri gölgeleyen bu gibi bir mühendislik tasarımının zamanında oraya yapılmasına karar veren ve bu yapılara 1 trilyon para gömüp sonradan (bugün) yıktırılmasına karar verenler kimdir?  Bu tarz çok masraflı yapıların inşasına başlanmadan önce gerekli ön incelemeler yapılmıyor mu? Yapılmıyorsa neden, ne hakla? Ayrıca başbakanın görevi kendisine vazife olmayan konularda gündem yaratmak mıdır? Belki de dikkati farklı yöne çekiyor bu yaklaşımlarla kim bilir. Ve heykelin "ucube" diye tanımlanmasına köpüren Kemalistlerde,  AKP'nin çıkardığı Sayıştay Kanunu noktasında tam bir  "kuzuların sessizliği"  hakim.

Bu heykel olayı hakkında okuduklarım arasında en dikkat çeken ve esaslı yorumu burada paylaşıyorum.  Bakınız heykeltıraşın ikircikli  (ikiyüzlü) tutumunu nasıl yakalamış.  Belki zaman ayırıp okumak isteyen olur:


«Heykeller dünyanın her yerinde duruşlarıyla anlam taşırlar. Çirkin, minyatür bir gökdelen formunda bir heykel her ülkede tepki çeker.
Bazı heykeller vardır ki, adeta bir şeyler anlatıyor gibidirler. Fransız heykeltraş Paul Landowski tarafından Rio de Janerio'da, Corcovado dağının aşağı kısmında Tijuca Milli Parkında bulunan Christo Redentor heykeli gibi.. Dünyanın yedi harikasından biridir. Bir harika heykel daha var hem de Türkiye'de.. Avusturyalı heykeltraş Kristen tarafından yapılan ilk Atatürk heykeli.  Sarayburnunda bulunan bu heykel çok şey anlatıyor aslında. Tabii ki anlayana.. Ancak enteresandır, "Kemalistiz, laikiz" diye atıp tutanlar ne bu heykelin yerini bilirler ne de hiçbir Cumhuriyet bayramında gidip bir çelenk veya çiçek koyup ziyaret ederler. Böylesine anlamlı bir heykel hakkında hiçbir fikri olmayan ve değerini bilmeyen bir toplum, hiç görmedikleri bir taş yığını için Mr. President çok haklı olarak "UCUBE" kelimesini kullanınca isyan eder, karşı gelip bu kelimeyi eleştirir. Burada Başbakanı eleştirenler hiç o heykeli gördüler mi? Görselerdi altında müteahhit zihniyeti olduğunu hemen anlarlardı.
Mr. President haklıdır.  Bu ucube heykel yıkılıp yerine park yapılacak diyen Başbakan bu söylemi yüzünden Mehmet Aksoy tarafından Taliban'ın Buda heykellerine yıkım eylemi ile aynı kefeye konup suçlanıyorsa, kendisini şu sözleri hakkında ne ile suçlamak gerekir, aynen aktarıyorum bu sözler Mehmet Aksoy'a ait:  "Anıtlar Türk heykel sanatının mezar taşlarıdır. Bu heykellerle Atatürk'ün saygınlığının bitirildiğini düşünüyorum. Hem Türk heykeline hem de Atatürk'e saygısızlık yapılıyor. Kaldırılmalı."

Anıtlar kaldırılmalı ancak ucube heykeller yaşatılmalı öyle mi? Bir de bu görüşüne Atatürk'ü de ortak ediyor. Başbakan'ı bu görüşünden dolayı kendi adıma kutluyorum. Bir an önce bu heykelin yıkılıp yerine topluma faydalı bir tesis yapılması fikrini de destekliyorum. Zaten bu görüşünü orada bulunan halkı da alkışlayarak desteklediğini göstermiştir.»
(Shlomo Hayim'in  10 Ocak 2011 tarihli  OdaTv yorumundan)




RTÜK'e tanınan yeni yetkiler
Mecliste yeni kabul edilen RTÜK Yasa Tasarısı ile  Başbakan veya Başbakanın görevlendireceği bir bakan, basın kuruluşlarına geçici yayın yasağı verebilecek.  İlgili sansür yetkisini gerekçeleme ise şöyle yapılmış:
"Milli güvenliğin açıkça gerekli kıldığı hallerde veya kamu düzeninin ciddi şekilde bozulmasının kuvvetle muhtemel olduğu durumlarda..."



...Konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor...
İktidarın ve kabinenin en önemli adamlarından biri olan Bülent Arınç, -gene nereden ilham aldı kimbilir- şöyle bir taze paylaşımda bulundu:
"Hayatta her şey seks ve içkiden ibaret değil."

Böylelikle, etliye sütlüye karışmayan güzide mizahçımız Cem Yılmaz tarafından dahi ti'ye alınma mertebesine erişmiş oldu. Arınç ayrıca yeni dönem tv dizilerinden, Kanuni ve ilişkileri üzerine kurulu olanı hakkındaki tartışmaları da güncelde fitilleyen kişi oldu.

"Muhteşem Yüzyıl"  adlı bir tv dizisi hakkında baya patırtı kopartıldı bu ay. Dizi, Kanuni Sultan Süleyman'ın yaşamını anlatıyormuş,  ben hiç izlemedim.
Şöyle buyurmuş Arınç hazretleri daha henüz sadece fragmanlarını izleyerek. Aynen aktarıyorum:

"Kanuni Sultan Süleyman gibi bütün dünyada ve Osmanlı döneminde büyüklüğü bilinen ve  'Muhteşem Süleyman'  olarak tanıtılan bir insanın harem, içki düşkünü, hatta bazı sahnelerinde söylemeye dilim varmayan bir ilişki içerisinde göstermeye matuf... Fragmanlarından böyle anlaşıldığı düşünülebiliyor. Böyle büyük bir masraflarla dizinin çekilmiş olması ve gösterilmeye birkaç gün önce başlanmış olmasından üzüntü duyuyorum. Ancak RTÜK yayına giren ve yayın sırasında yayın ilkelerine aykırı olduğu itirazıyla, şikayetiyle önüne gelen konular hakkında karar verebilmektedir. Önleyici bir imkanımız bulunmamaktadır; sadece tasarının 7. maddesinde kabul edilmiş olan milli menfaatler veya bu konudaki olağanüstü günlerde alınması gereken tedbirleri içermektedir. Kamuoyunun tepkilerini dikkate alarak televizyonun bunu kendiliğinden kaldırması belki düşünülebilir. Ancak bu tür yapımların reyting ve kâr amacıyla yapıldığını hepimiz bilmekteyiz.
Bu diziyi ilginç kılmak için senaryosunda farklı argümanlar kullanılmıştır. Sadece Atatürk ile ilgili, hatırasına alenen hakareti suç sayan bir kanun yürürlüktedir.  Bunu diğer tarihi şahsiyetler için de geçerli kılmak herhalde mümkün değil. Ancak gönlümüzden geçen, aklımızdan düşünebildiğimiz, tarihimizin önemli şahsiyetlerini,  olduğundan başka türlü görerek küçültmeye, aşağılamaya çalışan ne olursa olsun karşılığını bulmalıdır. Diziyle ilgili şikayetleri süratle dikkate alacağımızı ve kanun çerçevesinde gereğini yapacağımızı söyleyebilirim.
"


Kafa yapısına bak!  Gerçi bazılarının laf ola beri gele eleştirilerindeki gibi bu sadece Bülent Arınç'a ait değil,  genel olarak insanımızın kafa yapısına denk düşmekte.  Özellikle  "Bu halk cahil!"  diyenlerin hali içler acısı.  O halkın içinden çıkıp,  azıcık tahsil görüp,  eli paraya değince bu lafları edenlerin çoğunun hali:  İkiyüzlülük.  Tarih hakkında zerre bilgisi olmadan tabular koyanlardan bahsediyorum. Ve yine bir kaç üniversiteli gencin tartışmalarına uzaktan kulak misafiri oldum:  Yakışıksızmış, onurları kırılıyormuş filan filan... Bu kişilerin eline azıcık güç/yetki verilse,  "Tez yasaklana!"  da der.  Zaten bu baskıcı ve yasaklayıcı yapılar maşallah sol veya sağ fark etmeden her kesimde mevcut bizde.

Ben burada biraz daha farklı görüş ve bakış açılarına yer vermeye çalışıcam. İlki Hulki Cevizoğlu'nun açıklamalarından alıntı,  daha sonra da bir yorumcunun Kanuni hakkındaki yazısı:

"AKP'li politikacılar (ve tabii Bülent Arınç!), televizyoncuların reklam tuzağına düşüyor ve büyük bir tepkiyle konuyu ülke gündemine taşıyor. Yeni başlayan TV dizilerinin taktiğidir; ilk bölümde ya bir tecavüzle, ya para karşılığı büyük bir ayıpla, ya tartışma yaratacak bir absürdlükle -saçmalıkla- başlarlar ki reyting olsun,  para kazansın."

Kişisel görüşüm:   Özellikle  "diziler ve tanıtım çalışmaları"  konusundaki tespiti çok yerinde bence.  Zaten bir süredir bu teknik  (itinayla her defasında RTÜK'ü de içine çekerek) icra edilmekte.  Benzer örnekler daha önce de çeşitli diziler yeni başladığında  hatta henüz ekranlarda gösterilmeye başlanmadan denenmişti. İlginç olan her defasında -tercihen- bir bakanın sivri açıklamaları ile sos edilmesi.  Şahıslar bilerek buna katılıyorsa ayrı ayıp,  fark etmeden her defasında aynı perdeyi oynuyorlarsa bir başka tuhaflık.

Osmanlı padişahı olmak
(...) 16. yy'ın neresi muhteşem?  Süleyman anlamsız Avrupa seferlerinde yüzbinlerce canı telef edip o canların ailelerini tarumar etti.  Bu yetmezmiş gibi hazineyi de tamtakır edip bütün ülkeyi derin bir ekonomik krize soktu.  Osmanlı tarihinde halkın en çok sefalet çektiği, zulüm altında inlediği dönem 16. yy'dır.  150 yıl sürecek Celali isyanları boşuna başlamamıştır Süleyman döneminde. Kaldı ki Portekizliler'in ipek ve baharat yolunu ele geçirip Osmanlı'nın ana mali kaynağını eritmesini de seyretmekle yetinmiştir.  Aldığı önlem Hint Okyanusu'na gönderdiği Piri Reis'i  Portekiz donanmasına yenildiği için astırmak olmuştur.  O Piri Reis ki döneminin en iyi denizcilerinden biri idi.  Salsan Amerika'yı o bulurdu. Portekizliler'e yenilmesinin nedeni Portekiz donanmasının uzun süren bir Ar-Ge döneminden sonra dünyanın en ileri açık deniz gemilerini geliştirmiş olması idi.  Akdeniz tipi gemilerle Piri Reis'in yapabileceği hiç bir şey yoktu.  O zamanın en büyük Avrupa devleti olan Osmanlı,  Portekiz'in yaptığından daha iyisini yapıp daha iyi gemiler geliştirebilirdi.  Osmanlı'nın Rum tebası denizcilikte en ileri bilgilere sahipti. Ama Süleyman bunu yapmadı. Ya ne yaptı?  Piri Reis'i astırdı.  Aferin, sorun çözüldü böylece... Daha bitmediii:  Medreselerde Meşaiyye akımına son verip  bilimsel eğitimin dibine kibrit suyu döken de Süleyman'dır.  Esas bu yüzden bizim Gazali geleneğinden gelen muhafazakarlarımız pek beğenirler kendilerini.
Basiretsiz bir padişahtır Süleyman.
(İtaatsiz  -  14 Ocak, Radikal Online)




EKLER:
  • Baskın Oran:   İki Dinin Kıskacında Türkiye.
    Baskın Oran'dan güncel Türkiye portresi:  Kemalistler vs İslamcılar
    «Türkiye'de Kemalizm ve İslam adlarında iki tane din var.  Birincisi bitsin diye uğraşıyoruz, o bitmeden ikincisi başladı.  İkisinin de hamuru temelde aynı:  Çoğulcu hiçbir şey istemiyorlar;  laik veya İslami cemaat dışında 'insan' olunmasına tahammülleri yok.»

  • Heykel tartışmaları televizyon ekranlarına sıçramışken,  Ntv'de şöyle bir kare yaşandı:

    "Heykel sanatının haram olduğunu ve bunun tartışılmaması gerektiğini" söylüyordu dinci bir yönetmen (Mesut Uçakan). Tam o anda araya giren  Tarhan Erdem  şu çıkışıyla tepki gösterdi:
    "Haramsa haram efendim bana ne!"   (Video)

    Valla ben bayılıyorum:   Mizaha, aykırılığa, uyumsuzluğa...   Amman kimseyle kötü olmayalım, amman kötü görüntü vermeyelim, aman ha sakın huzurlar kaçmasın,  aman götü kollayalım!  diyen miskin adamlar yüzünden dünya böyle iken üstelik.


  • Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da bu ayın gündeminde kendine düşen nasibi aldı. Önce çıktı, "Başbakan heykele ucube demedi. Tarihi doku ile bağdaşmayan yapılaşmayı (gecekonduları) gösterdi, heykel sözü geçmedi. Yer seçimi konusunda sorunlar var"  gibi açıklamalar yaptı.  Bunun üzerine Başbakan da çıkıp bizzat heykellere ucube dediğinin altını çizdi.


  • Bu hengamede Atatürk heykelleri de nihayet yıllar sonra, ama artık son derece gecikmiş olarak ve belki de en olmaması gereken şimdilerde tartışmaya açıldı. Kemalistlerin ve sistemin yıllarca halkın ağzına tıktığı laflar ve gerçekler, en olmayacak zamanda dışarı boşalmaya başladı.  Şunlar da RTE'nin incileri:

      "Binlerce Atatürk heykeli var.  Sanat değeri olan beşi onu geçmez. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!"


  • Görüldüğü gibi, bu Gündem başlığı her seviyede insanımızdaki çene ishali  rahatsızlığını yansıtmakta.

  • Son olarak,  muhteşem bir analiz:

AKP'nin iktidardan düşmesini mi istiyorsunuz?
O zaman CHP'ye oy vermeyin. Yapısı ve rolü gereği değişmeyi beceremeyen CHP var olduğu sürece Etiler, Çankaya, Alsancak'ta oturan sosyal demokrat beyaz Türkler CHP'ye oy vermeye devam edecek.  Ama başka da kimse vermeyecek.  Türkiye'de anamuhalefet, çoğunluğu muhafazakar bir toplumda hayat tarzı üzerinden muhalefet yapmaya kalkan, darbecileri savunmaktan gayrı tek bir proje geliştiremeyen, %20-25 bandına takılmış, beceriksiz ve yeteneksiz bir partide kalacak. Bu durumda AKP'nin,  CHP'nin var olduğu her seçimde %45-50 alması kaçınılmaz. CHP'yi elinde tutan Ergenekon hala kaos yaratıp AKP'yi yıpratmayı ve bir punduna getirip AKP üst yönetimini hapse tıkmayı hesaplıyor.  Böylece ERdoğan'ın liderliğinden mahrum kalan partinin zayıflayıp yok olacağını düşünüyor. Öyle bir şey olmayacak çünkü Erdoğan bir sebep değil bir sonuç.  Türkiye'de,  devletle değil Dünya ile iş yapan bir kapitalist sınıf var artık.  Bu sınıfın hem toplumsal tabanı hem ekonomik gücü kemalist oligarşiden fazla.  Ergenekon, planlarında başarılı bile olsa şaşkınlıkla Erdoğan'ın bıraktığı boşluğun hemen yeni bir yenilikçi tarafından doldurulduğunu görecek. Türkiye'nin sosyo-ekonomik altyapısı değişti ve de kemalist düzen bitti. Önce bunu sindirin. Eğer yeni düzende söz sahibi olmak istiyorsanız yapılması gereken şudur:  önce CHP baraj altına inmeli.  Sonra CHP'nin bıraktığı boşluğa üşüşecek onlarca parti ve siyasiden sivrilen birinin çevresinde hayat tarzı polemiklerinden uzak duran, akılcı, proje üreten, AB yanlısı ve demokrat bir muhalefet organize edilip 2015 seçimleri hedeflenmeli. Bundan başka da bir seçenek yok. Beyaz Türkler CHP'de ısrar ettiği sürece giderek güçlenen ve uzayan bir AKP iktidarında yaşayacağız.
(İtaatsiz  -  28 Ocak,  Radikal Online)


.

10 Ocak 2011 Pazartesi

 KELİMELER


Modern zamanlarda okumuş-yazmış kesim baş faili olmak üzere,  en çok ırzına geçilen kelimeler ve güncel kullanımlarından örnekler vericem bugün,
kısa kısa...

Güncel kullanımda  'Özenli ve temkinli tavır'  olmuş:  'Elitlik'.
'Selektif/Seçici'  olmuş:  'Elit'.

Kalite:  Yerli-yersiz kullanım ile ırzına geçilmiş, dillerden düşmeyen popüler kelime.

Marka:  Boku çıkarılmış bir ifade. "Para getiren her şey."

Depresyon:  Modern zamanların favori hastalığı.  Gençler bunun için kuyrukta bekliyor, zira çok seksi duruyor. Bu itiş-kakışta olan gerçek sözlük anlamıyla depresyon yaşayana oluyor.  (bkz: bir intihar)


Yaftacılık:  'İlericilik'. 'Umuttan yana olmak'. 'Türk solu'.

Kutsal değerler:  Doların yeşili karşısında ilk vazgeçilecekler listesi.

Şeytan taşlamak:  Bir orgazm metodu.

Aşk:  'Cinsellik'.

Seviye:  Para.
Seviyeli ilişki:  "Her türlü yapıyoruz, peşin çalışıyoruz."

Doğal:  Götünüzü belleyebilme olasılığı olan hedeler.
"Doğal ürün,  hiçbir zararı yok"  imiş...
Yılan zehiri,  sihirli mantar ve ot da son derece doğal ürünlerimizdir mesela?


Kahraman/Önder:  Anti-kahraman olan kibirli kişi.

Münferit:  Anamızın, bacımızın, sülalemizin topunun tecavüze uğradığını dahi görsek kullanabileceğimiz joker kelime.  "Bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık".

Evlilik:  En az bir kez denenmesi gereken şey.  Her Türk genci mutlaka evlenmeli, evlendirmeli ve hatta derhal bi tane cücük attırmalı. Nasılsa sonra bir bahane bulup boşanacaksınız.

İyi aile kızı:  Yorumsuz.
Üniversite mezunu genç kız:  "Çocuk da yaparım kariyer de"  kızları  YADA  diplomalı orospucuklar.


Bencillik:  Issız bir adaya dahi düşşen, yanına alman gereken üç şeyden mutlaka biri.  'Üçün biri' değil,  'üçün hepsi'.

Duygusal olmak:  Olmayan var mı zaten?  Herkes olmuş "tamamen duygusal"!
(Cem Yılmaz'a saygılarımla...)

.

21 Ocak 2010 Perşembe

 GÜNDEM  (Aralık 2009-Ocak 2010)-I

(Daha önce de dediğim gibi,  2009'un Aralık ayı benim için paranla rezil olma ve  Sağlık sorunları ile dolu zamanlardı.  Bu olumsuzlukların diğer tarafındaysa arkadaşlıklar ve sohbetin olumlu etkisini,  danışarak edinilmiş etkili fikirlerle yol almanın avantajlarını yaşadım.  Bu yoğun tempoda ülkenin genel gündemini baya bir ıskaladım,  sıcak takip edemedim.  O kadar çok olayın yaşandığı o kadar hızlı bir aydı ki!  (Zaten Türkiye'de Gündem o kadar hızlı değişiyor  ve o kadar şıpsevdi bir Medya anlayışı var ki!)  Burada ancak kısa başlıklarla aktarmaya çalışıyorum  Aralık ve Ocak ayına dair hatırladıklarımı. Kalanlar daha sonra...)
__________________________________________________________



RTE  ABD'de!
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Aralık başında ABD ziyaretinde bulundu. Başbakandan gayrı Dış İşleri ve daha pek çok resmi heyet de ABD yetkilileri ile görüşmeler yaptı.

"Demokratik açılım" denen geçiş dönemi piyesinin oynandığı şu günlerde gerçekleşen bu ziyarete, muhalefet var gücüyle veryansın etti.

(Kişisel bir düşüncem:  A veya B Partisi'nden çok,  siyasetin üslubu önemlidir. Ki bizdeki bu üslubun üslupsuzluğu değişmedikçe, aynı tas aynı hamam günlerimiz devam eder görüşündeyim.)


Ersöz'e ateşli saldırı
Ergenekon soruşturmasının tutuklu sanıklarından emekli Tuğgeneral Levent Ersöz'ün tedavi gördüğü hastanede, havaya ateş açan Erhan K. isimli bir şahıs yakalandı.

(Ergenekon Soruşturması da Susurluk Soruşturması'nın zamanında girdiği yola girmiş gözüküyor. Gün geçmiyor ki yeni bir belge-bilgi bulunmasın veya medya tarafından her gün yeni ve karmakarışık bilgiler kamuoyuna boca edilmesin... İntihar edenler, zanlılara saldıranlar, ölü bulunan şüpheliler, cezaevinin ön kapısından girip arka kapısından çıkanlar... Gene bir piyesle karşı karşıyayız muhtemelen.)



Çakıcı'dan  Ergenekon yorumu
Cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak ve Türkbank ihalesine fesat karıştırmak suçlarından 4 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanan Alaattin Çakıcı, duruşması sırasında söz alarak:  "Temiz eller operasyonu yapılırsa Tansu Çiller, Mesut Yılmaz ve Süleyman Demirel de yargılanmalıdır. Ben bir espri yapacağım. Fındık faresinin biri içip kafayı bulunca, 'Kediyi bulup getirin derisini yüzeceğim' demiş. Bazıları devletin zırhını alınca kendisini aslan zanneder;  zırh düşünce fındık faresi olur. Ergenekondakiler yargılanıyorsa onlara emir veren Cumhurbaşkanı, Başbakan da yargılanmalı. Tansu'yu da getirsinler. Onlar Ankara'da ben F tipindeyim"   demiş.


Fehriye Erdal  öldürüldü mü?
Bir istihbarata göre, Sabancı suikastının kilit ismi Fehriye Erdal öldürüldü ve bir Balkan ülkesine gömüldü. Belçika polisinin göz hapsinde olmasına rağmen uzun süredir kayıpmış zaten.

(Sabancı Suikastı:  1996 yılında, Sabancı kardeşlerin en küçüğü Özdemir Sabancı ile ToyotaSa Genel Müdürü Haluk Görgün ve sekreter Nilgün Hasefe silahlı saldırı ile Sabancı Center'da öldürülmüştü. Suikasti Fehriye Erdal, İsmail Akkol ve Mustafa Duyar'ın  terör örgütü  DHKP-C  adına işlediği duyuruldu.

Mustafa Duyar, cezaevinde iken Nuriş kardeşler (Karagümrük Çetesi) tarafından kafası kesilerek öldürüldü. İsmail Akkol ve Fehriye Erdal'ın ise nerede oldukları bilinmiyor. Fehriye Erdal daha önce Belçika'da yargılandığı davada iki yıl hapis cezası almış,  ancak sonradan cezası ertelenmişti.
Konu hakkında Mehmet Altan'ın bir yazısı için:  bkz)



Cevizoğlu'nun  İstifası
Kasım 2009 gündeminde, Hulki Cevizoğlu'nun siyasi düzleme ani çıkışını müjdelemiştim.  (bkz)
Çiçeği burnunda Genel başkan, daha dün bir bugün iki demeden  istifa etti  ve şu açıklamayı yaptı:

"Bir partide bir genel başkan olur. Yasa dışı genel başkanlara tahammülüm yok. Buna Rahşan Ecevit'i kuşatan kişiler neden oldu. Rahşan Hanım da bu konuda daha dirayetli olabilirdi. Bu çift başlılık konusunda iki kez uyarı yaptım,  üçüncüde istifa ettim."

Cevizoğlu'nun 39 gün süren genel başkanlık görevi sonrası bir grup arkadaşıyla partiden istifasının ardından  DSHP Kurucular Kurulu, Rahşan Ecevit'i genel başkanlığa getirmiş.

(Sonuçta  Rahşan Ecevit'in  gölge bir partiyi ne kadar arzuladığı  taa  DSP zamanından,  rahmetli Ecevit'in sağlığından beri belli olan bir durum.  Çok da ayrıntısına girmeye gerek yok, düzenli takip edenler bilir.  Hulki Bey,  Rahşan Hanım'ın bu dile getirilen  ve  bariz şekilde göze batan yaklaşımlarından habersiz olarak yeni parti işine girişmemiş olduğuna göre  -bu kadar okuyan ve sıkı takip eden bir gazeteci-,  şimdi neden bildik beylik sebeple ayrılmış acaba?)



Patrik  ve  Davutoğlu
Patrik Bartholomeos, ABD'de katıldığı bir tv programında, "Kendisinin temel hak ve hürriyetlerinin çiğnendiğini" söylemiş ve muhabirin sorusu üzerine: "Türkiye'de kendini çarmıha gerilmiş gibi hissettiğini" onaylamış. Suni gündem yaratıcısı medyamız da bunu kör gözüm parmağına şeklinde servis etti.

Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu,  bu gelişmeler sonrası:
"Tarihimiz dini tolerans üzerine kurulu"  ve  "Çarmıh benzetmesini son derece talihsiz bir benzetme olarak telakki ediyoruz. Bizim tarihimizde hiçbir zaman çarmıh olmamıştır ve olmayacaktır da. Bu benzetmeyi gerçekten kendisinin olgun şahsiyetiyle bağdaştıramadım"  demiş.

(Aslında üzerinde epey durulacak konular bunlar.  Son birkaç yıldır Hıristiyanlık üzerine de programlar yapan Hulki Cevizoğlu'nu,  ne yapmaya çalıştığı belli olmayan ve zihinleri bulandıran biri olarak görüyorum.  Daha önce de söz verdiğim gibi, zaman bulduğumda Hulki Cevizoğlu üzerine geniş bir şahsi değerlendirme yapmayı,  bir de din ve kimlikler konusundaki resmi tutum hakkında şu olay üzerinden bir yazı yazmayı istiyorum.)



Avatar
Ocak ayında vizyonda olan filmlerden biri...
Gidip sinemada izledim. Beğeneceğini umduğum arkadaşlarıma da tavsiye ettim. Ancak onlar hala daha Cem Yılmaz'ın paket program halinde sunduğu komedi filmleriyle eğleşiyorlar.




Bu dönemin diğer güncel gelişmeleri için bkz:

22 Nisan 2009 Çarşamba

  Cem  YıLMaZ

Aniden reklamlarda Cem Yılmaz'a denk geldiğimde bir durup düşünme ihtiyacı hissediyorum, "acaba bu hangi markanın reklamıydı?" diye... Benim gibi çok az televizyon izleyip  ekranı geriden takip eden biri için çok hızlı işleyen biri Cem Yılmaz.   Bugüne kadar oynadığı dizi halindeki reklam filmlerini saymaya çalışalım:
Panasonic, Telsim, Doritos, Opet, Avea, uzunca bir süredir de Türk Telekom...
Arada atladıklarım bile olabilir.

  (Edit 2014:   Motorola,  İş Bankası,  Pepsi ve Axess de eklendi listeye.)


Uzatmayalım,  çok sayıda reklam filminde oynadı bugüne kadar. Özellikle  G.O.R.A.,  Arog,  Hokkabaz gibi sinema filmlerinin tanıtımı için adeta bir seyyar satıcı gibi ekranları dolaştı.

Popüler kültür hayatımızda dönem dönem büyük yer işgal eden böyle bazı ünlülerimiz var bizim.  Bu kişilerin ortak noktaları, (sanırsınız)  WC/helâ'ya giderken bile bir basın açıklaması yapma ihtiyacı içerisinde olacak kadar  medya maymunu  olmaları ve kamerasız yapamamaları,  kameralara adeta aşık olmaları,  kolay kolay vitrinden ayrılamamalarıdır.  Özellikle bir dönem Sibel Can, ardından uzunca bir dönem  Hülya Avşar'ın  benimsediği bu yaklaşımı,  son zamanlarda  Cem Yılmaz ve Şahan Gökbakar da benimsemişe benziyor.  Bana mı öyle denk geliyor bilmiyorum ama  ne zaman televizyonu açsam  veya  elime renkli bir gazete geçse,  o dakika derhal bu kişilerle karşılaşıyorum.


Zamanında Türk medyasında şöyle bir duruma şahit olmuştuk:
Çok önemli bazı olaylar ve gelişmeler olurken (olumlu/olumsuz), Mavi Akım  gibi  büyük yolsuzluk olayları olurken  ve  birileri bunlara dair belge ve bilgilerini ortaya dökerken,  (henüz AKP'nin iktidarda olmadığı yıllardan bahsediyorum);  çok önemli ve değerli fırsatlar kapımızdayken,  tehlikeli ve yasa dışı örgütlenmeler  milliyetçilik maskesi ardında gizli ve yok edici işler yaparken... Evet tüm bunlar olurken...  Türk Medyası  asıl haberleri olanca gücüyle sakladı.  Vitrine aldatma/aldatılma  ve kadın hikayelerini koymak suretiyle başarmışlardı geçmişte bunu.   Bir ara,  hamilelikleri sırasındaki cinsel hayatlarını bile haber bültenlerinden öğreniyorduk bazı ünlülerin.  O kadar yoğun bir bombardıman ve saçmalık hali yani... Okumuş-Yazmış olmakla övünen çok bilmiş kesim de ilgisiz olunca,  içeride ve dışarıda çok önemli olaylar olurken bizler adeta devekuşu misali kafayı toprağa gömmüştük. Ve 'Haberler' yoğun biçimde bu tarz özel hayat zırvalarından oluşuyordu.   Böylesi müsait bir ortamda magazin de sınırlarını genişlettikçe genişletti tabii.

Kimilerine göre,  eğer MHP yönetimi sağ duyulu ve soğukkanlı davranmamış olsaydı;  bazı çevreler geçmişteki 80 darbesi üzerine kafa yormamış ve muhasebesini yapmamış olsaydı; ihtilâle ve emekli paşalara karşı belirgin şekilde mesafe koymuş olmasalardı;  ülke çapında büyük karışıklıklar yaşanabilirdi. Nitekim Danıştay Katliamı da,  çeşitli cinayet ve gösteriler de aslında ortamı hazırlamak için planlı şekilde gerçekleştirilmişti. Ancak olmadı.  Fakat bu "Bitti" demek değil,  gene darbeyi deneyeceklerdir.  Kendi çıkarları için herşeyi göze alacaklar kadar,  rahatın adeta battığı insanlar da var şu dünyada. Ve anladığım kadarıyla onların ülkemizdeki sayıları azımsanacak boyutta değil.


Her neyse.  Şimdi bütün bunların Cem Yılmaz ile ne alakası var tabi.  Böyle farklı konuları birleştirmeyi seviyorum sanırım. Popülerlerimizin çoğu boş konuşmalarının  merkez medya tarafından delicesine pompalanması suretiyle yıllarca uygulanmış olan dikkat dağıtma tekniklerinden fazlasıyla tiksindiğim için;  bugün tekrar aynı ruh ve ortamın yaratılması ihtimalinden bile rahatsızlık duyuyorum belki de...  Hele ki erkeklerin yerli-yersiz bu kadar mikrofonlara atlamaları, görsel açıdan da rahatsız edici bir durumken.  Ünlülerimizin modern kavun-karpuz satıcılarından farkı yok gibi bazen.  Yeni bir projeleri olduğunda,  yeni bir film/albüm/konser olayı mesela;  hoooop kameraların önüne  hoooop televizyon kanallarına atlayıp tek tek geze geze, araya skandallar karıştıra karıştıra,  'tanıtımlarını'  yapıyorlar.

Cem Yılmaz hakkındaysa şöyle düşünmeye başladım artık:



Gora'da canlandırdığı 'halı satıcısı'nı hicvetmiyormuş; meğerse kendi tüccar zihniyetini komikleştirip bizlere izlettiriyormuş bu adam. Ki oldukça başarılı bu konuda. Güldürme yeteneği üzerine fazlaca konuşulurken, muazzam ticaret kafasının göz ardı edildiği düşüncesindeyim.

Her Allahın günü reklamlarda, bültenlerde, yazılı neşriyatta filan eleştirilemez deha olarak gördüğümüz Cem Yılmaz  yeterince yıldırmış durumda diye düşünüyorum.   Yahu bu nasıl bir ülkedir ki aynı ünlü, hem de peş peşe seneler içerisinde,  çok çok büyük pek çok markanın reklam filminde seri şekilde yer alabiliyor?  Dünyada da ünlülerin reklamlarda kullanılması diye bir şey var,  ama bu şekilde değil.

Neyse.  En son Anadolu rock ve Anadolu ezgilerini aşağılayan bir stand up gösterisine de kahkahalarla gülenleri gördükten sonra, artık daha da fazla genleşmemesini temenni ediyorum.

20 Nisan 2009 Pazartesi

Gündemdekiler  (Nisan 2009)


5 Nisan 2009-Pazar akşamı ABD başkanı Barack Obama Türkiye'ye geldi.  Ertesi gün Meclis'te bir konuşma yapan Obama,  iktidardan gayrı muhalefet partileriyle de görüştü.
Söz konusu muhalefet liderleri arasında DTP başkanı Ahmet Türk de olunca ilginç bir görüntü ortaya çıktı. Böylece RTE'nin elini dahi sıkmadığı, parlamentoda bulunuyorlar diye askerlerin Meclis'e gelmedikleri bir partinin  (DTP oluyor bu),  liderini kâle almak da ABD Başkanına düştü. Askeri üst rütbe,  Obama'nın hatrına Meclis'teki konuşmasına izleyici olarak katılım gösterdi.



Obama gitti,  DTP  apar topar çuvallandı.  Obama Türkiye sınırlarından çıkar çıkmaz başlayan soruşturmada DTP'nin kadroları toplanmaya başladı.


Cemil Çiçek  (Hükümet sözcüsü ve Başbakan Yardımcısı), belediye seçimlerinde DTP'ye oy veren doğu illerindeki halkı hakir gördü ve adeta "hain" ilan etti. Şu tesadüfe bakınız ki, bir başkaları da bu ülkede AKP'ye oy veren seçmen için aynısını düşünüyor.


Engin Çeber ve işkence - 28 Eylül 2008 tarihinde, kimlik kontrolü yapan polislerce göz altına alınan,  DHKP-C üyesi olduğu söylenen Çeber'in,  cezaevinde gördüğü işkence ve kötü muamele sonucu ani ölümü hakkında görülen bu ayki davada, cezaevi ve karakol içi güvenlik kamera görüntüleri izlendi.  Mahkemede kız kardeşinin gardiyan olan bir sanık tarafından elle taciz edilmesi haberleri gazetelere yansıdı. Beri yanda Dink davasında  Yasin Hayal ve yandaşlarının Rakel Dink'e küfürleri vardı.



Ergenekon-Türkan Saylan gerginliği devam ediyor.  Hatta 12.dalgaya  "Türkân Saylan Dalgası" bile denebilir.  Ergenekoncu medya, bu bulunmaz nimetin üstüne mal bulmuş magribi gibi atladı tabi.
Bu arada,  Ergenekon davasına Uğur Dündar ve Star Haber'den daha çok zarar verdi dinci kesim.  Türkan Saylan'ın evinde arama yapıldığı bilgisiyle yetinmeyip bir de yalan ve uydurma haberler ile düşük yakıştırmalara boğuldular.  Yazık.



Deniz Baykal,  Barack Obama ile yaptığı görüşmede, "Türkiye'nin AB yolunda desteklenmesini"  istedi. Her hareketiyle  AB reformlarının karşısında bir tıkaç gibi duran CHP'ye yaraşır bir tavırdı bu da.



Ergenekon'da 12. dalga kapsamında  bazı Prof.lar ve üniversite rektörleri gözaltında.  İçlerinden biri taaa Ecevit'in sağlığında adamı öldürmeye çalıştığı iddia edilen bir hastane rektörü!  (Mehmet Haberal)
Askeri darbecilerin Ecevit'i sevmediği ve göndermeye çalıştığı,  TÜSİAD'ın da o dönem buna destek verdiği senelerden beri yazılıp çiziliyor zaten.  Bu arada Demirel,  söz konusu rektörlerden yana tavrını koyarak statikocu kişiliğini bir kez daha sergilemiş oldu.


Dinciler ve Fethullahçılar,   Türkân Saylan ve ÇYDD'ye karşı yürüttükleri karalama kampanyası ve yakışıksız tepkileri ile bu işi yüzüne gözüne bulaştırdı.  Tüm bunlar ve onların "demokrasi yalanları" değil de,  asıl acıklı olan bu ülkede demokrasinin İslâmcılar ve muhafazakârlar tarafından savunulması.














Cem Yılmaz ve reklamları  iyice baymaya başladı.  Bana öyle geliyor artık. Metinleri ve çıkış fikirleri güzel olanlar bile,  artık eskimiş olan ve her yerde karşımıza çıkan  CMYLMZ  suratının sıkıcılığını örtemiyor.
(bkz:  Cem Yılmaz)



Nisan 2009'un diğer gelişmeleri için bakınız:

28 Şubat 2009 Cumartesi

Gündemdekiler  (Şubat 2009)

Kısa K ı s a... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .


25 Şubat 2009'da,  Hollanda'daki uçak kazasında THY uçağı düştü.  Kazada 4 mürettebat ve 5 yolcu hayatını kaybetti.

Haber bültenlerinin reyting yarışında etkili bir duygu tırpanı olan bu kazanın, "hava boşluğu"ndan kaynaklandığı sanılıyor.  Ayrıca Boeing tipi uçakların güvenilirliği ile ilgili şüpheler tekrar uyandı.
Yanda THY önündeki cenaze töreninden bir görüntü.



26 Şubat 2009:  Ve Deniz Seki  Popstar'dan sonra şimdi de hapishanede!

Salak olduğunu bilirdim bu kadının. Ama kimsesi de yokmuş aynı zamanda.
Yani  'arkası'  ayol!





ERGENEKON :   Söylemeye gerek var mı?  Çoktan üzeri örtüldü.  Operasyon tamamdır!



ABD'nin yeni  Dış İşleri Bakanı  Hillary Clinton,  yemin töreni konuşmasında,  ABD eski başkanı Bill Clinton  ve  Monica Lewinsky skandalına göndermede bulundu.  Şakacı bir tonla,  "Eşime her türden deneyimle dolu bir yaşam için teşekkür ederim"  dedi.



Flaş flaş flaş!  Türk halkı Cem Yılmaz'a en az  Seda Sayan  kadar güveniyor!
MediaCat'in yayımladığı  Celebrity Güven Endeksi araştırmasında  uzun zamandır  1. olan  Seda Sayan,
bu dönem zirveyi  Cem Yılmaz  ile beraber paylaştı.
2. sırada  Uğur Dündar,   3. sırada ise  Beyazıt Öztürk  yer alıyor-muş.



Ergenekon davası tutuklusu  Hurşit Tolon,  "delil yetersizliği"  sebebiyle  6 Şubat'ta tahliye edildi. Böylece davada yargılanan  4 yıldızlı (****)  kimse kalmadı.  Ergenekon'un da,  zamanında Susurluk davasında olduğu gibi sembolik olarak devam edeceği belirginleşti.




Kurtlar Vadisi  ve  Vay Anam Vay  gibi diziler ile son dönemde dikkat çeken tiyatrocu  Atilla Olgaç,  katıldığı bir TV sohbet programında  "10 Rum öldürdüm zamanında..."  gibi ifadeler kullandı.  Olaylar büyüyünce herşeyi reddetti  ve  "Hepsini uydurdum"  ("Kafamda bir senaryo yazdım")  dedi.



CHP'nin Kocaeli adayı  Sefa Sirmen,
yeni mühim projesini açıkladı:
Her mahalleye bir Kur'an kursu!

(Yorum 1:  Her mahalleye yetmez, her eve lazım!)
(Yorum 2:  Çarşaf açılımı tutmadı, Kur'an açılımı versek?)




Aysel Tuğluk
 1.5 sene hapis cezası aldı.
Suçu malumu söylemek.
(bkz:  Ergenekon Yazıları-III)





Davos Fatihi RTE,  internet dilindeki tabirle ufak bir "ayar" aldı.  Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan'ın  Dış İşleri Bakanları Abu Dabi'de biraraya gelerek, "Arap olmayanların yıkıcı bir şekilde işimize karışmasından rahatsızız"  açıklaması yaptılar... Bu arada ABD Başkanı Barack Obama,  YouTube video paylaşım sitesini devletin resmi yayın organı olarak ilan etti.  Davos sonrası Obama'ya YouTube üzerinden mesaj yollayan liderlerden biri RTE idi.




Sokaktaki çöpçüden  köşebaşındaki fahişeye kadar herkesi Sabetayist ilan eden Yalçın Küçük, bombalarına devam ediyor. Kendi geliştirdiği bilimsel tekniği bir insan ancak bu kadar hırpalayabilir.



Ve savcı  Bülent Ersoy'un peşini yine bırakmadı. Bakırköy Cumhuriyet Savcısı, Bülent Ersoy'un beraat kararını temyiz etti.  Mal varlığını Mehmetçik Vakfı'na bağışlamaması bile sorun oldu.

İncir çekirdiğinden böyle baba baba iddianameler hazırlayan ulusalcı savcılarımız;  tahammülsüz, insani değerlerce maymunlardan geldiğimizi kanıtlar gibi milletin gözüne soka soka çıkışlar yaparken;  varın aynı orantıyı devlet meselesi addedilen olaylar konusunda,  derin devlet hususlarında,  hukukun üstünlüğü zırhını kuşanarak yaptıklarında  DOĞRU ORANTI  ile kendiniz bir hayal edin.



Türk Sineması  yine yapacağını yaptı ve bir sürü Türk filmi, yarı yıl tatilinin denk geldiği Şubat ayına sıkıştırıldı. Yanda sadece üçünün afişleri yer alıyor:  Güz Sancısı,  Kirpi  ve Pandora'nın Kutusu.