Aralık 2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aralık 2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2010 Pazartesi

 Gündem  (Aralık 2009-Ocak 2010)-II

.
Bülent Arınç'a  suikast  iddiaları
Aralık ve Ocak ayı gündeminde Bülent Arınç'a yönelik suikast iddiaları, timler, gözaltına alınan subaylar, gözaltına alınırken elindeki belgeleri yutmaya çalışan askeri personel ve benzeri haberler belirgin olarak yoğunlaştı.
Her gün o kadar çok olay, belge, karanlık iddia ortaya çıkıyor ki, bunları düzenli olarak takip etmek artık mümkün değil.

Beri yanda ise demokrasi adına büyük bir mücadele verildiğini söyleyenler var. Şahsi tecrübeme göre, halka yansıyan böyle bir mücadele yok. En azından ben göremiyorum şimdilik diyeyim. Millet artık o kadar pasifize edilmiş durumda ki! Bir yandan 12 Eylül politikalarıyla beyni emilmiş gençlik, diğer yanda globalleşme ve teknolojinin gündelik hayatta neden olduğu dönüşüm, bunlara bir de İslam'daki kadercilik eklenince toplum olarak topluca olan biteni (en fazla) şaşkınlıkla izliyoruz. İzliyoruz ve sanki sürecin dışındaymışız gibi davranıyoruz.


Genelkurmay Başkanlığı,   Başbakan Yardımcısı  Bülent Arınç'ın evinin yakınlarında  Polis tarafından gözaltına alınan subayların  Arınç'ı izledikleri yolundaki iddiaları dört gün sonra yalanladı.  Genelkurmay, iki askerin Arınç'ı değil;  yakında oturan ve bilgi sızdırdığı iddia edilen bir personeli izlemekle görevli olduğunu açıkladı.  Ve -yine- medyada yapılan yayınları eleştirdi.

(Bilgi:  19 Aralık 2009  Cumartesi günü  Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı polislerin,  bir ihbar telefonu üzerine  Cumhuriyet Savcısı'nın talimatıyla  Bülent Arınç'ın evinin bulunduğu semtte gerçekleştirdikleri operasyonda, şüpheli iki araç durdurulmuş;  araçların içinden biri Albay, diğeri Binbaşı iki asker çıkmıştı.  Askerlerin Arınç'ı izledikleri, suikast girişiminde bulunmak için keşif ve dinleme yaptıkları gibi çok sayıda iddianın ortaya çıkmasının ardından haber basında geniş biçimde yer almıştı.)

Olayların merkezindeki  Bülent Arınç  ise  Ihlamur Kasrı'nda  bir basın açıklaması yaptı.  "Karargahtan yapılan açıklamayı olumlu  ancak yetersiz bulduğunu"  belirten Arınç;  muhalefetin tutumu üzerine ise şunları söyledi:

      "Dilin kemiği yok.  Bir defa geçmiş olsun bile demeden  böyle yorumlar yapmalarından utandım.  Bir milletvekili var, buna 'safsatadır' diyor.  Onun tek görevi genel başkanının emriyle Silivri'deki Ergenekon duruşmalarını takip etmek.  Zaman bulduğunda da böyle açıklamalar yapıyor.  Bir diğeri de son zamanlarda dürüstlüğün timsali olarak sunulmak istendi  (-sanırım Kemal Kılıçdaroğlu'nu kast ediyor burada-)  ama son olaylarla  (-Onur Öymen ve Dersim gerginliği-)  makyajının ardındaki yüzü ortaya çıktı."

"Genelkurmay açıklamasını nasıl okudunuz?"  sorusuna,  "Yakın gözlüğümle okudum" cevabını veren Arınç;  "Tedirgin misiniz?" sorusuna ise  "Ailemde tedirginlik oldu.  Zaten bu tür olayların amacı aileyi hedef almaktır" cevabını verdi.



Osman Baydemir'in ağzındaki bakla
Medyadaki açıklamaları ve katıldığı tartışma programlarındaki soğukkanlı tavırları ile dikkat çeken Osman Baydemir; DTP'nin kapatılması ve süregelen DTP belediye başkanlıklarındaki gözaltılara tepki gösterirken yaptığı basın açıklamasında, partililer arasında 'şahin-güvercin' ayrımı yapılması hakkında çok sinirli görünerek şunu söyledi:
     "Bizi ayıranlara hassiktir diyorum."
(Diğer açıklamaları için:  bkz)



Parti kapatma
DTP kapandı. Yerine BDP kuruldu.




Kafes Eylem Planı  ve  Mehmet Baransu
Taraf gazetesi  Kasım 2009'da, çeşitli silah ve patlayıcılar kullanılarak azınlıklara ve Koç Müzesi'ni ziyaret eden öğrencilere yönelik bir dizi saldırı ile AK Parti'nin yıpratılmasını amaçladığı ileri sürülen cunta hakkında ayrıntılı haberler yapmıştı.

(O kadar farklı darbe planları ile karşı karşıyayız ki, bunları takip etmekte zorlanıyorum şahsen. Ne var ki zaman ayırıp incelemeye değer şeyler var.) Mesela Kafes Eylem Planı'nda, "Generallerin özel hayatlarının didik didik edildiği, kullanılmayı reddeden paşaların;  eşleri, kızları ve özel hayatları üzerinden tehdit edildikleri" geçiyor.  (bkz1)  (bkz2)

Bu darbe planları ve darbe ön hazırlıklarına bakınca insanın aklına:  "Kurdun (Türk'ün) en büyük düşmanı yine kurttur (Türk'tür)"  lafı geliyor.  Gücün âşığı ve kölesi olan insanların,  yaşadıkları çevreyi yangın yerine çevirmeleri bu.
(Taraf'ta bu planı haberleştiren Mehmet Baransu hakkında tutuklama isteminde bulunuldu ve kendisi mahkemece serbest bırakıldı. Kafes Eylem Planı,  Poyrazköy kazıları sonrası tutuklanan Emekli Binbaşı Levent Bektaş'ın ofisinde bulunmuştu.)



Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak: "Allah 12 Eylül'ü yapanlardan razı olsun!"

(Kişisel Yorumum: Allah 12 Eylül'ü yapanlardan razı olsun tabii ki. Olmasaydı şimdiki gibi başımızda bir "İmam Hatip" mezunları ordusu, "siyasal İslam" sorunu, "laik bir devlette bu derece dinin siyasete alet edilebilmesi" mümkün olabilir miydi? Üniversiteler evrensel anlamda bu derece yaratıcılıktan uzak tutulabilir miydi?  Sonra bu derece kökleşmiş bir ezberci sistem oluşturulabilir miydi? Mazallah özgürlük bu topluma yaramaz,  ne nice kanlı olaylar olurdu.

Velhasıl Allah YÖK'ten, RTÜK'ten ve bütün bunları kurup gerekli düzeyde denetim uygulayan ve her şeyi siyasete göre şekillendirenlerden razı olsun. Bir de askerle her sorunun çözüleceğini sanan vatandaşlarımızdan ve Kemalistlerden tabii ki... 12 Eylül ve 27 Mayıs'ın vatana millete getirdiği katkılar ne derece büyük olmalı ki, vatandaş hala askerden ümit besliyor, "Darbe olsa da bir kurtulsak!"  diye iç çekiyor.)

Selametle güzel günlere inşallah diyorum.


21 Ocak 2010 Perşembe

 GÜNDEM  (Aralık 2009-Ocak 2010)-I

(Daha önce de dediğim gibi,  2009'un Aralık ayı benim için paranla rezil olma ve  Sağlık sorunları ile dolu zamanlardı.  Bu olumsuzlukların diğer tarafındaysa arkadaşlıklar ve sohbetin olumlu etkisini,  danışarak edinilmiş etkili fikirlerle yol almanın avantajlarını yaşadım.  Bu yoğun tempoda ülkenin genel gündemini baya bir ıskaladım,  sıcak takip edemedim.  O kadar çok olayın yaşandığı o kadar hızlı bir aydı ki!  (Zaten Türkiye'de Gündem o kadar hızlı değişiyor  ve o kadar şıpsevdi bir Medya anlayışı var ki!)  Burada ancak kısa başlıklarla aktarmaya çalışıyorum  Aralık ve Ocak ayına dair hatırladıklarımı. Kalanlar daha sonra...)
__________________________________________________________



RTE  ABD'de!
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Aralık başında ABD ziyaretinde bulundu. Başbakandan gayrı Dış İşleri ve daha pek çok resmi heyet de ABD yetkilileri ile görüşmeler yaptı.

"Demokratik açılım" denen geçiş dönemi piyesinin oynandığı şu günlerde gerçekleşen bu ziyarete, muhalefet var gücüyle veryansın etti.

(Kişisel bir düşüncem:  A veya B Partisi'nden çok,  siyasetin üslubu önemlidir. Ki bizdeki bu üslubun üslupsuzluğu değişmedikçe, aynı tas aynı hamam günlerimiz devam eder görüşündeyim.)


Ersöz'e ateşli saldırı
Ergenekon soruşturmasının tutuklu sanıklarından emekli Tuğgeneral Levent Ersöz'ün tedavi gördüğü hastanede, havaya ateş açan Erhan K. isimli bir şahıs yakalandı.

(Ergenekon Soruşturması da Susurluk Soruşturması'nın zamanında girdiği yola girmiş gözüküyor. Gün geçmiyor ki yeni bir belge-bilgi bulunmasın veya medya tarafından her gün yeni ve karmakarışık bilgiler kamuoyuna boca edilmesin... İntihar edenler, zanlılara saldıranlar, ölü bulunan şüpheliler, cezaevinin ön kapısından girip arka kapısından çıkanlar... Gene bir piyesle karşı karşıyayız muhtemelen.)



Çakıcı'dan  Ergenekon yorumu
Cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak ve Türkbank ihalesine fesat karıştırmak suçlarından 4 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanan Alaattin Çakıcı, duruşması sırasında söz alarak:  "Temiz eller operasyonu yapılırsa Tansu Çiller, Mesut Yılmaz ve Süleyman Demirel de yargılanmalıdır. Ben bir espri yapacağım. Fındık faresinin biri içip kafayı bulunca, 'Kediyi bulup getirin derisini yüzeceğim' demiş. Bazıları devletin zırhını alınca kendisini aslan zanneder;  zırh düşünce fındık faresi olur. Ergenekondakiler yargılanıyorsa onlara emir veren Cumhurbaşkanı, Başbakan da yargılanmalı. Tansu'yu da getirsinler. Onlar Ankara'da ben F tipindeyim"   demiş.


Fehriye Erdal  öldürüldü mü?
Bir istihbarata göre, Sabancı suikastının kilit ismi Fehriye Erdal öldürüldü ve bir Balkan ülkesine gömüldü. Belçika polisinin göz hapsinde olmasına rağmen uzun süredir kayıpmış zaten.

(Sabancı Suikastı:  1996 yılında, Sabancı kardeşlerin en küçüğü Özdemir Sabancı ile ToyotaSa Genel Müdürü Haluk Görgün ve sekreter Nilgün Hasefe silahlı saldırı ile Sabancı Center'da öldürülmüştü. Suikasti Fehriye Erdal, İsmail Akkol ve Mustafa Duyar'ın  terör örgütü  DHKP-C  adına işlediği duyuruldu.

Mustafa Duyar, cezaevinde iken Nuriş kardeşler (Karagümrük Çetesi) tarafından kafası kesilerek öldürüldü. İsmail Akkol ve Fehriye Erdal'ın ise nerede oldukları bilinmiyor. Fehriye Erdal daha önce Belçika'da yargılandığı davada iki yıl hapis cezası almış,  ancak sonradan cezası ertelenmişti.
Konu hakkında Mehmet Altan'ın bir yazısı için:  bkz)



Cevizoğlu'nun  İstifası
Kasım 2009 gündeminde, Hulki Cevizoğlu'nun siyasi düzleme ani çıkışını müjdelemiştim.  (bkz)
Çiçeği burnunda Genel başkan, daha dün bir bugün iki demeden  istifa etti  ve şu açıklamayı yaptı:

"Bir partide bir genel başkan olur. Yasa dışı genel başkanlara tahammülüm yok. Buna Rahşan Ecevit'i kuşatan kişiler neden oldu. Rahşan Hanım da bu konuda daha dirayetli olabilirdi. Bu çift başlılık konusunda iki kez uyarı yaptım,  üçüncüde istifa ettim."

Cevizoğlu'nun 39 gün süren genel başkanlık görevi sonrası bir grup arkadaşıyla partiden istifasının ardından  DSHP Kurucular Kurulu, Rahşan Ecevit'i genel başkanlığa getirmiş.

(Sonuçta  Rahşan Ecevit'in  gölge bir partiyi ne kadar arzuladığı  taa  DSP zamanından,  rahmetli Ecevit'in sağlığından beri belli olan bir durum.  Çok da ayrıntısına girmeye gerek yok, düzenli takip edenler bilir.  Hulki Bey,  Rahşan Hanım'ın bu dile getirilen  ve  bariz şekilde göze batan yaklaşımlarından habersiz olarak yeni parti işine girişmemiş olduğuna göre  -bu kadar okuyan ve sıkı takip eden bir gazeteci-,  şimdi neden bildik beylik sebeple ayrılmış acaba?)



Patrik  ve  Davutoğlu
Patrik Bartholomeos, ABD'de katıldığı bir tv programında, "Kendisinin temel hak ve hürriyetlerinin çiğnendiğini" söylemiş ve muhabirin sorusu üzerine: "Türkiye'de kendini çarmıha gerilmiş gibi hissettiğini" onaylamış. Suni gündem yaratıcısı medyamız da bunu kör gözüm parmağına şeklinde servis etti.

Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu,  bu gelişmeler sonrası:
"Tarihimiz dini tolerans üzerine kurulu"  ve  "Çarmıh benzetmesini son derece talihsiz bir benzetme olarak telakki ediyoruz. Bizim tarihimizde hiçbir zaman çarmıh olmamıştır ve olmayacaktır da. Bu benzetmeyi gerçekten kendisinin olgun şahsiyetiyle bağdaştıramadım"  demiş.

(Aslında üzerinde epey durulacak konular bunlar.  Son birkaç yıldır Hıristiyanlık üzerine de programlar yapan Hulki Cevizoğlu'nu,  ne yapmaya çalıştığı belli olmayan ve zihinleri bulandıran biri olarak görüyorum.  Daha önce de söz verdiğim gibi, zaman bulduğumda Hulki Cevizoğlu üzerine geniş bir şahsi değerlendirme yapmayı,  bir de din ve kimlikler konusundaki resmi tutum hakkında şu olay üzerinden bir yazı yazmayı istiyorum.)



Avatar
Ocak ayında vizyonda olan filmlerden biri...
Gidip sinemada izledim. Beğeneceğini umduğum arkadaşlarıma da tavsiye ettim. Ancak onlar hala daha Cem Yılmaz'ın paket program halinde sunduğu komedi filmleriyle eğleşiyorlar.




Bu dönemin diğer güncel gelişmeleri için bkz:

31 Aralık 2009 Perşembe

 İYİ YILLAR!

Zaman su gibi aktı ve 2009 da bitti, bu gece 2010 misafirliğe geliyor.
Yılbaşı gecesi İstanbul'dayım, yeğenleri görmeye gidiyorum.
2009'un özellikle son ayları benim için kıssadan hisse "paranla rezil olma" günleriydi. Önce özel bir tıp merkezinde olduğum hatalı iğneden sonra sağ bacağım iptal oldu; ardından hem ilişkili hem ilişkisiz nice söğüşlenmeler devam etti-ediyor...

Neyse ki artık yaşadıklarıma şaşırmıyorum. Ülkedeki Sağlık sorununu da, insan sevgisini de, insana ve hayata verilen değeri de biliyorum. "Ahlak" diye nice patırtılar kopartılan bu ülkede, en global anlamda ahlak göstergesi olan PARA  (Paranı nerden kazanıyorsun?)  olgusu bu derece boşlanıyor ve meslek ahlakı oldukça düşük. Herkes elindeki paranı alıp üstüne yatma derdinde... Haram-helal yok.  Böyle bir ülkede işler mafya ile yürümez de nasıl yürür?

13 Aralık 2009 Pazar

 DTP  kapatıldı

.
11 Aralık 2009  Cuma akşamı, ekranlardaki Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'ın basın açıklamaları ile DTP'nin kapatıldığını öğrendik.
Tam da  Tokat'ta 7 askerin şehit düşmesi haberinin ertesi günü gelen bu yeni gelişme ile sıcak bir gündem içerisine girdik yine.
(Tabi  -her zamanki gibi-  kısa süre sonra unutmak üzere.)



Türkiye'de bugüne kadar pek çok parti kapatıldı.
Parti kapatmalarıyla  ne  'siyasal İslam'  inişe geçti,  (Heyhat! Adamlar İmam Hatipleri düz lise gibi benimsetme girişimlerinde şimdilerde. Hem de YÖK kanalıyla!)  ne de  adına ister  Kürt sorunu  densin, ister terör sorunu,  isterse de  kanlı olaylar...  Bunların hiçbiri parti kapatmayla bitmedi.

Biraz da işin bu tarafına vurgu yapmak için, haberi ilk duyduğumda yaptığım yorum şöyle oldu:
"Parti kapatarak sorun/savaş/gerilimleri yok edeceğini sanan devekuşu zihniyetinin ve mağrur gönüllülerin,  kapatılmasından sonra  zil takıp oynadığı partidir.
İlkin "Bir DEHAP vardı, ne oldu ona?" dedik;  arada biri çıktı "bir HADEP vardı, ne oldu ona?" dedi... Kel alaka biri de çıktı "Bir Refah  bir Fazilet  vardı,  ne oldu onlara?"  dedi...

Beni bu kadar şaşkınlığa sürükleyen ise, bu kararı alkışlayıp "Hak ettiler!" diyenlerin, Kürt meselesi hakkındaki tutumu nedeniyle bugüne kadar kaç tane kapatılmış parti olduğunu bilmemeleri; ve dahi (laf lafı açar mantığıyla) İmam Hatipler'in Kenan Evren'in Cumhurbaşkanlığı döneminde yaygınlaştırıldığından, siyasal İslam'ın temellerinin "Kominizm tehlikesi" bahane edilerek o dönemlerde pekiştirildiğinden,  zorunlu din dersi eğitiminin getirilişinden filan hiçbirinden haberlerinin olmaması... Parti kapatma davalarının hukuki değil, siyasi içerikli olduğundan bihaber olmaları... Ama ısrarla ve hala bir darbe beklentisi içerisinde oluşları, darbe yapan askerlerin halka şeker vereceğini sanmaları... Bu bakış açısına sahip olanlar da üniversiteli yüksek eğitimli kesim olunca, benim de bu eğitime itirazlarım başlıyor işte!


Sorum şu:  Parti kapatarak terör sorununu  veya  içerdeki savaşı bitirebileceğini sanmak  nasıl bir at gözlüğüdür,  nasıl bir devekuşluğudur? Daha kalıcı ve insana yakışır bir çözümü yok mudur?


Bu noktada durup başta Emine Ayna olmak üzere bazı partililerin ülke bütünlüğünü zedeleyici konuşma ve ifadelerinden dem vurulduğunu belirtmek isterim.
Pekala o zaman kanunlara (ve nizama) aykırı davrananlar cezalandırılsalardı? Hatta en iyi çözüm, sorunlar henüz ortaya çıkmadan önlem alarak çözmek olduğundan; işler bu noktaya gelmeden de bir şeyler yapılabilirdi düşüncesindeyim.  Ama kalkıp da apar topar,  yangından mal kaçırır gibi, böyle hassas bir zamanda demokrasiyi zedeleyecek dengesiz tutumlar sergileyerek zaten siyasete inancı düşük olan halkı daha da çözümsüzlüğe itmek de çözüm değildir.

Bir de  Ahmet Türk'ten Aysel Tuğluk'a kadar ve daha bir dolu DTP'li milletvekiline siyaset yasağı getirildi.

Unutmayın ki  bir gün size çok ters gelen bir parti veya akım, ülkenin yönetiminde esaslı güç sahibi bulabilir. Onlar da sırf bu nüfuzlarını kullanarak diğer partileri ve ideolojileri Meclis'ten ve yasal temsilden silmeye çalışsalardı;  bunu hoş karşılar mıydınız?


Ve beni asıl  DTP'nin kapanma zamanı şaşırttı.  Hani zaten AKP bu "demokratik açılım"  ile neyi açıyor anlamaya çalışıyorduk  ve anlayamıyorduk ya hani,  şimdi kafamız daha da bir karıştı.

Bu keşmekeşte, (medyamız tarafından her konudaki fikirlerinden düzenli olarak haberdar olduğumuz) Abdullah Öcalan da çıkıp (bkz) "AKP'deki zihniyet Türkiye'yi parçalanmaya götürür... 50.000 insanın öldüğü bir şeye artık terör denmez.  Batı'da bunun 10'da biri ölünce savaş deniyor. Ve savaşın tarafları olur"  dedi.
Zaten konuşan konuşana...


Her şeyden önce bu Türk Medyası'ndaki çığırtkanlığı düzene sokmadan bu ülkede değil Kürt meselesi,  hiçbir şey hallolmaz inancındayım.
Her kanal kendi siyasi görüşüne göre bilgileri çarpıtma,  kendine yontma,  ırkçı-milliyetçi-şovenist bir dil kullanımı  veya  enformasyonda elemeye gidip önemli bilgileri vermeyerek kendi gündemini yaratma telaşesinde...

Molotof mudur  monotof mudur nedir  (bkz: molotof kokteyli)  onları atınca kınadıkları çocuklar kadar,  İzmir'deki kibirli  (elit?)  kesimin devekuşluğunu ve DTP konvoyuna saldırıyı eleştirmedikleri bir yerde tv haberleri benim midemi bulandırıyor asıl.
(bkz:  ben Türküm cipe binemiyorum onlar neden biniyor)



Bu gelişmeden sonra okuduğum dikkat çekici bazı yazılar var, onların da linklerini veriyorum:
"Anayasa Mahkemesi erken seçimin yolunu açıyor"  -  Cemil Ertem, 11.12.2009, Taraf
"Son provakasyondan sonra"  -  Murat Belge, 12.12.2009, Taraf


Tabi ki  bu blogdaki yazılar benim şahsi görüşlerimdir.  Tek serzenişim bu ülkede neredeyse hiçbir şeyin değişmediğini görmektir.
Bıkmak, usanmak...
Zaten kısmetse birkaç gün sonra beni bu ülkede bıktıran ve ruhumu daraltan şeylerden bahsedicem. Şimdilik Yorumlar bölümünde bu son gelişmelerle ilgili denk geldiğim çeşitli kullanıcı yorumlarına yer veriyorum.


10 Aralık 2009 Perşembe

 Bu hafta sağlıkta başıma gelenler üzerine...

          (Sağlık sektörünün bokunun çıktığının resmidir)

Bugün günlerden Perşembe.
En az Cumartesi'nden beri, berbat bir hastalıkla cebelleşip nihayet çevremdekilerin tavsiyelerine uyarak Acillerde dolaşıyorum.
Daha önce bir yazımda da yazmıştım, "Aslında sadece iki ayak üzerinde sağlam ve dengede durabilmemiz bile başlı başına bir saadet."   Hani derler ya:  "Allah kimseyi doktorların eline düşürmesin; ama eksik de etmesin."
(bkz: Sağlık)

Neyse efendim. Bendeniz, sevemediğim ve pek çoklarınca da sevilemeyen şehir Ankara'da domuz gribine yakalandım sanırım. Bademcik sorunumun olduğunu zaten bu blogda defalarca yazdım. Önce kurbağa gibi şişen, üzerinde acı biberlerin kaynadığı bademciklerim;  ardından aniden yükselen bir ateşle, sağanak yağış gibi gelen alevli terlemeler, ardından gelen üşüme ve titremelerle dolu günler içerisindeyim. Çevredeki mikrop ve salgın yaygınlaştıkça, ben tam toparlanıyorum derken hoooop gene mikropların kucağına düşüyorum...  :(


Bütün geceler sabaha kadar uyuyamama ve 'yutkunamama' problemim ertesinde, geçen Pazar hastanefobime dahi meydan okuyarak Acil'e gitmeye karar verdim. İlk başta Hacettepe Acil'e gitmeyi düşünüyordum ama sonradan hem yakın olması  hem de fazla sıra beklememe hesaplarıyla yakındaki bir özel tıp merkezine gitmeye karar verdim.
Biliyorsunuz son yıllarda sağlık da bir sektör oldu. Yeni ticaret alanlarından biri olarak neredeyse her mahalle arasında pıtırak gibi biten böyle bazı özel sağlık merkezleri var.  İşte ben de bunlardan biri olan Engin Tıp Merkezi'ne gittim.
Ve evet,  nerden gittim ki!  :(

...
Son olarak iğne yapan o suratsız, yüzü gülmez hemşirenin bir eliyle iğne yaparken diğer eliyle cep telefonunda mesaj yazdığını gördüğümde bu oluşumla ilgili kendimi teselli edişlerim ve "İyi ki hastanefobimi yenip geldim" deyişlerim tamamen son buldu. Genel muayene ve Acil bölümünde bir tek benim olduğum bir mahremiyet durumunda dahi  kadın mesajlaşmasını iki dakkalığına geciktiremiyor! (Yani benim iğnemi yap, sonra ne bok yersen ye  isyanı!)
Gerçi sonradan sadece mesaj yazmakla kalmadı; tam bana iğne yaparken sohbet etmeye arkadaşları da içeriye doluşunca, iğnenin yapılışı dakikalar sürdü.  Ve ben utandım.  Kaldığım yurda geri döndüğümdeyse kalçamda acı bir sızı! Ve o günden beri bacağıma doğru uzanan bir ağrıdır sürüyor.  :(


Daha önce de değinmiştim,  Türkiye'de meslek ahlakı konusunda ciddi sorunlar var. Ne gazeteci denilenler gazeteci ahlakıyla haber yapıyor, ne doktor Hipokrat yeminini takıyor (takarmış gibi yapıyor), ne asker uzak durması gereken siyaset alanından çekiliyor, ne akademisi akademiye benziyor... İşte böyle bir ülkede hemşirelerin de durumu ortada.  Dünyanın parasını bayılıyorsunuz özel sağlık kurumlarında her bir iğne ve muayene başına, gene de olmuyor! Bana asıl bu ülkedeki insanların,  -kendileri sanki bulunmaz Hint kumaşıymış gibi-  siyasetçileri beğenmeyişi ve sürekli eleştirmeleri tuhaf geliyor. ("Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş"  oysa)

Ani terleme, boğaz ağrısı, bademcik, artan ağrı şikayetiyle gittiğim ve şu an aklıma tükürdüğüm bu sağlık merkezinde, bende domuz gribi var mı yok mu bakılmadı bile! Boğaz kültürü istendi, kan tahlili istendi... Onlardan da çıka çıka guatr şüphesi çıktı, ek tahliller istendi. Sonuçları göstermek için doktorun yanına girdiğimde, obez doktor hanım cips yiyordu. Ne bir ilaç yazdı, ne bir ağrı kesici... Ben de baktım bunlardan hayır yok,  parayı bayılıp kendime gene bir Novalgin ve  Diclomed iğne yaptırdım.
Bizde böyle.  Kendi doktorun da kendi psikiyatrın da kendin olacaksın.